24 Nis 2012 için arşiv

24
Nis
12

EMPERYALİSTLERİN 1915 YUTTURMASı

Ermeni sorununda esas suçlu İngiltere, Rusya, Fransa, ABD ve onların dümen suyunda hareket eden Batılılar’dır.

• İngiltere, o zamanlar sömürgesi olan Hindistan’a Rusların yolunu kapamak için Doğu’da Büyük Ermenistan sözüyle Ermenileri aldatır
• Rusya, Büyük Ermenistan bahanesiyle Akdeniz’e inmek ister
• Fransa, Doğu’da kendine pay çıkaramayacağını bildiğinden Ermenilere Güney Doğu’da- tarihte asla var olmamış olan- Küçük Ermenistan -sözünü verir
• ABD,   Orta  Doğu’yu  Protestan  yapmak  amacıyla  yola  koyulur.

Osmanlı İmparatorluğu 1774’te imzaladığı küçük Kaynarca antlaşması ile durgunluk dönemine girmiştir. Artık Hıristiyan dünyası için Türk tehlikesi yoktur. Dünyanın dört bucağında çanlar çalar.

Emperyalister ağızlarından salyalar akarak , İmparatorluğu parçalama plânları yaparlar. Plânlarını uygulayacak olanlar, Ermenilerdir.

RUSYA
• Ruhânî lider Argutyan ile Ermeni okulu kurucusu Lazaryan ARARAT Prensliği projesini hazırlarlar: 1779
1800: Çarlık Rusya Ermenileri yetiştirmek için Harp Akademilerinin kapsını açar..Ve..Bundan sonra bu hazırlıklar genişler…Çeşitli Ermeni isyanları düzenlerler. Sonuçta Rus Ordusunda 150bin Ermeni ile 1915’te Osmanlı topraklarına saldırır. Bu yıla kadar Ermenilerin yaptıkları küçük çaptaki katliamlar tam anlamıyla TÜRK SOYKIRIMI HÂLİNİ ALIR.

İNGİLTERE
1804: Londra’da ”British and Foreign Bible Society” kurulur. Görevleri; Anadolu’ya misyoner gönderip Ermenileri hazırlamaktır
1812: İngiliz Broken sözlüğü Doğu Anadolu’ya Turcomania yerine, ARMENİA adını verir (Broken Dic. London. 1815)
1828: Berlin konferansında bu ad resmileşir
1876: İngilizlerin Ermenilere ilgi duyması üzerine, Başbakan Gladston, sağ kolu James Briyce ile Londra’da İNGİLİ Z- ERMENİ BİRLİĞİNİ kurar. Amaç
• Türklerin Anadolu’dan kovulması, yerine Ermenilerin yerleştirilmesi, Protestan Ermeni Devletinin kurulması…Artık ok yayından çıkmıştır; İngiltere, İmparatorluğu bölüşmek için elinden geleni yapacaktır

FRANSA
1802: Napoleon Ermenilerden istifade ederek İngilizlerin Hindistan yolunu kesmeği düşünür. Bab-i-Âlî deki sefire fikrini sorar, cevabı “Sir, Ermeniler hayatlarından o kadar memnun ki…” , Napoleon, Mısır’a yönelir
1881-1882: İmparatorluk Fransa ve İngiltere arasında paylaşılır. İngiltere Mısır’ı, Fransa Tunus’u işgâl eder…
• Marsilya başta olmak üzere Ermeni basını Fransa’da ortaya çıkar. Her tür yalan ve iftirayla şiddetli bir Osmanlı İmparatorluğu karşıt propagandası başlar…Ermeni isyanları kışkırtılır, emperyalistler elçilik, konsolosluk, kiliseler ve basın yolu ile her tür maddî yardım, silâh, cephane yardımlarıyla Ermenileri desteklerler…Sonuçta Fransa Güney Doğu’yu işgâl eder.

ABD
1805-1810: Amerikan misyonerleri Orta Doğu ve Anadolu’yu Protestan yapma çabasına girişirler. Bu faaliyetin merkezi, “Beacon street 14 Boston”dur. Bu çaba, iflâs’a uğrar ve Ermenileri İmparatorluğa karşı kışkırtma şekline dönüşür. Arnavutköy’de, propaganda merkezi olan Robert College kurulur.
• Ürettikleri yalan telgraflara Talât Paşa’nın Ermeni jenosidi için emir verdiği tüm dünyaya yutturulur
1922: Wilson, Anadolu’nun etnilere göre bölünmesi
fikrini ortaya atar. Fakat
• Komünist Rusya yönetimindeki Türk devletleri
• Hindistan’daki 500 etni ile meşgûl olunmaz
• Lozan’ı imzalamaz…Ve bu güne gelinir

Çok kısa olarak emperyalistlerin Ermeni sorununu yarattıklarını gördük.

Bu emperyalistler Ermenileri tetikçi olarak üstümüze saldırtan ve ellerinden gelen bütün alçaklığı yaptıktan sonra ortaya hakem rolüyle çıkmaya utanmamışlar, utanmamaktadırlar.

Onlara göre;

• 1915’te hiçbir şeyden haberi olmayan masum Ermenileri bu hain katil Türkler evlerinden alıp Mezopotamya çöllerinde katletmişlerdir.

Ve de bu yalanı yutturmak, aynı zamanda suçsuz olduklarına dünyayı kandırmak için gene Ermenileri kullanmaktadırlar.

Karşımızda Ermeniler yoktur, doğrudan Emperyalist ülkeler vardır.

Uyguladıkları taktik ile, Ermeniler bizleri itham etmekte, biz de kendimizi savunmaya gayret etmekteyiz.

Artık savunma dönemi bitmiştir. Ermeni suçları çok yönlü olarak ortaya konmuştur.

Hücum  dönemi  başlamalıdı r:

AYAĞA  KALK,  EMPERYALİST !  demeliyiz,  ayağa  kaldırıp  suçlarını  suratlarına  çarpmalıyız…

Yoksa  daha  çok  yıllar  bu  ülkelere  seçim  malzemesi  olmaya  devam  edeceğiz.

Halûk  TARCAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/102205

24
Nis
12

Garsoniyer Devletlerin Anayasalarında Baba Adları Yoktur..!!!

BOP’un  garsoniyer  “devlet”i  kuruluyor.

Atatürk’ün  kurduğu  Türkiye  Cumhuriyeti  Devleti  yıkılmıştır..

Kurduğu  laik  Cumhuriyet  de,  bağımsız  devlet  de  yıkıldı…

Hukukun  içinde  kalarak  esir  alındık,  apaçık  düzmece  davalara  yenildik,  devletimizi  yıktılar..

Evlilik  dışı  ( meclis dışı)  BOP  Eşbaşkanlığının  gayrimeşru  ilişkileri  sonucu

Emperyal  alçağının  Garsoniyer  devleti  olduk..

İhanet,  hainlik diz  boyu;   ar  damarları  çatlamış..

Komşuların  yüzüne  bakamaz,  el  içine  çıkamaz  olduk;  yüzümüz  kızarıyor,  utanıyoruz..

Tescilli  Cumhuriyet  yıkıcıları,  cumhuriyetin  koruyucularını  çeteci,  çete  reisi  ilan  etti..

Ayağımızın  altında  toprak  kayıyor  demiştik,  kayan  devletimizmiş..

Müdahil  oldu  Aczimendiler,  Anzavurlar,  Delibaşlar…

Hain  sayıldı  kahramanlar,

Atatürk’ün kurduğu bağımsız T.C. Devleti yıkılıp BOP’un garsoniyer devleti kurulurken..

İhanetin doğum sancıları, vatan savunması suç olmuşsa eğer

Görün diye söylüyoruz, cephenizi bulun diye..

Sözümüz yeni bir devletin kurulduğuna, bir devletin yıkıldığına dair:

Görevin suç sayıldığı, vatan savunmasının hainlik,ihanet ve namusun yer değiştirmesinden anlayın.

Yargı yoluyla yapılan hileli savaştan, köpek balıklarına yem edilen arslandan anlayın..

Hedefte bekçilerin olması, önce onların birer birer tutuklanıp hapse tıkılması;

mülkün devredildiğini, el değiştirdiğini göstermez mi?..

Namusunu korumak ve kollamak geneleve düşmüşsen ölümüne savunulacak bir görev olmaktan çıkmış ve yüz kızartıcı bir suç olmuştur artık. Olan bu!…

Zararlı otlar tarlada iktidarı ele geçirmişse bu otlarla mücadele eden, ilaç veren görevliler doğal olarak suçlu durumuna düşecektir, şimdi olduğu gibi..

Evet; tarlamızda, cumhuriyetimizde ve demokrasi içinde olması zararlı olan bu otlar

iktidarı ele geçirdiler..

Demokrasilerin ensest ilişkisinden sayılır: Bir kutsalı kullanmak, dini siyasete alet etmek..

Bu aile içi yasak ilişki demokrasiye de, doğaya da, insanlığa da terstir; günahtır..

Düzmece delillerden, bitmez tükenmez kinden; yüzleri kızarmadan üfürülen yalanlardan anlayın..

Gözlerine bakın, nursuz, nefret kokan yüzlerine bakın; yalanları sıralarken yutkunmalarına..

Hükümetler seçimle kurulur, devletler savaşla. Savaşıyorlar.

Esirlere bakın, toplama kampına; Silivri’ye, Hasdal’a bakın; silah yerine geçen yargıya..

Tarih, Silivri ve Hasdal’da yatanları kahraman diye yazacak..

Garsoniyer anayasası gayrimeşrudur

Yeni doğmuş çocuğa nüfus cüzdanı çıkarır gibi kurdukları devlete anayasa hazırlıyorlar..

Garsoniyerde doğan çocuğa nüfus kağıdı.. Garsoniyer çocuğuna..

Milleti olmayan, babasının adı yazılmayan bir anayasa; gayrimeşrudur..

Ana topraktır, baba tohum; anamızın adı gibidir yaşadığımız topraklar..

Anamızın adını sormalarından farklı değildir nerelisin sorusu: Türkiye, Türkiyeli..

Hangi millettensin, kimlerdensin, necisin sorusu da babamızın adı gibidir: Türk Milleti..

Garsoniyer devletlerin yalnızca anaları bellidir..

Nerelisin diye de sorsanız, necisin diye de bunlar hep analarının adını söyler: Türkiyeli!..

Ulan senin baban yok mu, garsoniyer çocuğu..

Babalarının adını yazmaktan, söylemekten korkarlar..

Zaten garsoniyerlerde normal doğum olmaz, anaları bellidir yalnızca..

Sözün bittiği yerde sövüşme başlar sonra da dövüşme

Sözün bittiği yerdeyiz diyorlardı; doğruymuş: Söz bitince sövüşme başlarmış..

Söz de bitti sövüşme de; sırada dövüşme var, savaş yani..

Şimdi savaşın tam içindeyiz..

Yalanın, hilenin, namussuzluğun, soysuzluğun gırla gittiği..

Yiğitlerin itlere yem edildiği, demokrasinin truva atı yapıldığı..

Suçunu soruyor esir düşmüş bir asker, vatansever bir aydın: “Bölücüyle, gericiyle savaşmak

suç mu?. Namusundan saymak vatanı?..”

Evet; yıkılan devlette görev sayılan, kurulan yeni devlette suç..

Eski Türkiye değil diye boşuna bağırmıyorlar, yenisi kuruldu; daha anlamadınız mı?..

Devletler savaşla kurulur

Yani: Karşımızda gelecek seçimlerde gidecek bir hükümet yok, yeni kurulan bir devlet var..

Neymiş: Devletler savaşla kurulur ve savaşla yıkılırmış.. Tarih öyle diyor..

Hükümetler seçimle gelir ve seçimle gidermiş; tabi ki hükümet devlet olmamışsa..

Bunlar da savaşarak kurdular; Silivri ve Hasdal esir kampında yatanlar

bu savaşın canlı tanıkları..

Şimdi köprüden, sırat köprüsünden geçiyoruz; tam kesişme noktasındayız..

Atılacak bir adım bile önemli: Bu saatten sonra savcı olabilir sanık ya da tersi..
Tersi yok bu işin; bu böyle olacak, kesin..

Direnme hakkı, hukukun içine çekme direnci bunu böyle yapacak; göreceksiniz..

İhanetler cezasız kalmayacak, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın..

Hak, hakkını haksızlıktan alacaktır..

Savcının sanık, makbulün maktul olacağı günler çok yakındır..

Savaş ta çıkarsalar, çıkarmasalar da çıkış yolları kalmadı..

Dalga dalga yayılıyor ihanetin kokusu, tuz da koktuğu için tuzlayamazlar da.

Bağdat,  Basra,  Tahran  ve  Şam;

Hatay,  Antep  ve  Kilis;  Artvin,  Edirne..

Teslim  ol  usta !..

Köylüyle  66  oynuyor  usta,  usta  oldu  ya!..

Elindeki  bütün  kozları  vurdu,  korkutacak  bizi   aklı  sıra;  daha  çıkmadın,  say  elini  usta!..

Seni  kapatıyorum,  kapalısın  usta;  aç  elini..

İşte  böyle !

Daha  devletini  kuramadı  anlayacağınız,  az  kaldı  ama  kuramayacak;  izin  vermeyeceğiz..

Kesişme  noktasındayız;  düşme  ve  geçme  çizgisi..

Biri  geçerken  öteki  düşecek…

Düşen  biz  değiliz..

Hepsi  bu !..

Hilmi  KAYIHAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/101996

24
Nis
12

BUNLAR KİMİN GÖREVİ — (1)

Sayın  Uğur  Yüce’nin   “Global  Human  Development  Forum”da  yaptığı  konuşmadan  aldığım  bazı

rakamları  vermek  istiyorum.

Bu  rakamları  ve  gerçekleri  Türkiye’yi  yöneten  Başbakan’dan  duyamazsınız.

Onun  gündeminde,   “sürdürülebilir  kalkınma”,   “çevre  sorunları”,  “zengin – yoksul   farkı”,  “dünyadaki  su  sorunu”  gibi  gerçek  problemler  yoktur.
Aksine;  Başörtüsü,  İskilipli  Atıf  Hoca,  Seyit  Rıza,  Derviş  Mehmet,  İmam  Hatipler,  Dindar – Kindar  Gençlik,  Cumhuriyeti  kuranlara  ve  Türk  Ordusuna  küfür-hakaret,  yapılan  derslik  sayısı  ile  övünmek  (okul  değil – derslik),  hayali  projeler  onun  tercih  ettiği   konulardır  !…

*Antarktika üzerinde büyük bir ozon deliğinin fark edildiği 1980’lerin sonlarından itibaren, dünyanın koruyucu tabakası olan stratosferik ozonun incelmesi en önemli çevre kaygılarından biri haline gelmiştir. Alınan tedbirler sayesinde 1980 öncesi seviyelerine ancak 2060 ile 2075 arasında dönüleceği tahmin edilmektedir.

*1992-2010 döneminde dünya ekonomisinin toplam GSYİH(Gayri Safi Yurt İçi Hasıla) %75, kişi başına gelir ise %40 büyümüştür.
Ancak, dünya nüfusunun en zengin %10’luk kısmının ortalama geliri, en yoksul %10’luk kısmın gelirinin yaklaşık DOKUZ katıdır. Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki kişi başına düşen gelir farklılıkları sürekli bir şekilde artmaktadır.

*Dünya  nüfusunun  %27’si  “MUTLAK  YOKSULLUK”  içinde  yaşıyor.

*Dünya  nüfusunun  %20’sinin,  yani  1,3  milyardan  fazla  insanın,  güvenilir  elektriğe  erişimi  yoktur.

*884 milyon kişi temiz suya erişimden yoksundur.   Dünya nüfusunun ancak %57’si temiz içme suyu elde edilebiliyor.

*Aşırı avlanma, okyanuslardaki tüm balık stoklarının %85’ini kullanılmaz hale getirmiş ve tüketmiştir.

*Doğa tarafından insanoğluna sağlanan hizmetlerin hemen hemen 2/3’ü dünya çapında azalmıştır.

*Gelişmekte olan ülkelerde 2000 ve 2008 yılları arasında yetersiz beslenen insan sayısı yaklaşık 20 milyon artmıştır. Dünyada 7 milyar nüfusu besleyecek yeterlilikte küresel gıda üretimi gerçekleştirilmektedir. Ancak, gıdaya ulaşım bir sorun olarak devam etmektedir. Bir yandan açlık giderek artarken diğer yandan gıda fiyatları da sürekli artmaktadır.

*Her yıl 5,2 milyon hektar orman alanı kaybedilmektedir.

*Dünya nüfusunda toplam yetişkinlerin %16’sı hala temel okuma-yazma becerisine sahip değildir.

*2020 yılından önce enerji sektörüne yapılması gereken ancak yapılmayan
her 1 Dolarlık yatırımın karşılığında, 2020’den sonra 4,3 Dolarlık bir yatırım yapılması gerekecektir.

*2035 yılında enerji üretiminde kömür kullanımının %65 artacağı öngörülüyor. Şayet kömür kullanım oranı daha yüksek seviyeye çıkarsa, dünyamız 6 santigrat derece daha ısınacaktır ki bunun sonuçları çok vahim olacaktır.

Bu sorunlar, ülkeyi yöneten siyasi iktidarın “sürekli gündeminde” olması ve hem içeride, hem Birleşmiş Milletlerde, hem de diğer uluslararası forumlarda takip edilmesi gereken sorunlardır.
Fakat sorunları çözüme ulaştırmak için, önce sorunları anlamak-bilmek ve kabullenmek gerekir. Bilmiyorsanız, okumuyorsanız, bilene de danışmıyorsanız farkında olmadığınız sorunu nasıl çözeceksiniz?

İşte AKP İktidarının durumu tam da böyledir. Devlet adamı gibi değil, kurnaz Belediye Encümeni üyesi kafasıyla, kasaba tüccarı gibi düşünürler. Üç çocuktan başlar, beş çocuğa kadar çıkarlar. Göstermelik ve günü geçirecek yatırımlarla zaman doldururlar…

Büyük projeler; Bilen-bilmek için danışan-bilime ve gelişmeye açık kişilerin işidir, biat kültürüyle yetişen cemaat ve tarikat artıklarının işi değildir…

NOT Yarınki  yazımızda,  bu  konudaki  fırsatları  ve  önerileri  aktarmaya  çalışacağız…
Sağlık ve başarı dileklerimle ;    23 Nisan 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/102028

24
Nis
12

Atatürkçü Mahmut Esat Bozkurt masonları suçluyor

Sevgili  arkadaşım  Dr. Ali Rıza Üçer’in  10 Nisan  2012  günü  İlk Kurşun  Gazetesi‘inde  yayımlanan  “Türkiye’de  Masonluk  Tarihi  Dizi  Yazısı  Üzerine  Bir  Eleştiri”  yazısı  eski  bir  tartışmayı  yeniden  gündeme  taşıdı.

Ali  Rıza  Üçer,   bu   yazısında,    Sayın  Bojidar  Çipof‘un  İlk  Kurşun‘da  26 Mart-10 Nisan 2012  tarihleri  arasında  beş  bölüm  halinde  yayımlanan  “Türkiye’de  Masonluk  Tarihi”  yazısında  bir  noktayı  eleştiriyordu.

Ali Rıza Üçer’in eleştirdiği nokta, B. Çipof’un Mahmut Esat Bozkurt‘un mason olmak için başvurduğu, ancak reddedildiği için masonluğa karşı olduğu iddiasıydı. A.R.Üçer, M.E.Bozkurt’un bu iddiayı 1931 yılında reddettiğini belirtiyordu.

Bu vesileyle Mahmut Esat Bozkurt’u saygıyla anmak ve bu konudaki görüşlerini hatırlatmakta yarar görüyorum.

Atatürk  döneminin  çok  önemli  devlet  adamlarından  biri  Mahmut  Esat  Bozkurt’tur.

Mahmut Esat Bozkurt hukuk doktoruydu. 1919 yılında İsviçre’den yurda döndü ve Kuşadası bölgesinde Kuvayi Milliyeyi kurdu, çete savaşına katıldı.

1922 yılında iktisat vekili oldu. 1924 yılında adliye vekilliğine getirildi. Türkiye Cumhuriyetinin temel direkleri olan kanunlar 1926-1930 arasında onun adliye vekilliği döneminde hazırlandı ve kabul edildi. 1930 yılı sonlarında vekillikten istifa ederek, Ankara Hukuk Fakültesinde hocalığa başladı.

Bu büyük Türk demokratik devrimcisi ve Atatürkçüsü 1931 ve 1932 yıllarında masonluğun emperyalistlerin aleti olduğunu ifade eden yazılar yayımladı.

Burada vurgulanan, masonluğun emperyalistler tarafından kullanıldığı görüşüdür. M.E.Bozkurt, yazılarında birçok kez belirttiği gibi, kişilerle değil, masonlukla uğraşmakta, masonların farkında olarak veya olmadan emperyalistler tarafından kullanıldığına dikkat çekmektedir.

Mahmut Esat Bozkurt’un makaleleri Kaynak Yay. tarafından “Masonlar Dinleyiniz!” adıyla yayımlandı. bu kitapta yer alan makalelerden bazı alıntıları aşağıda sunuyorum:

“Bugün masonluk, tatbikatta, dünya politikacılarının, bilhassa Siyonist Yahudilerin elinde bir atlatma, bir istila, bir soygunculuk vasıtası olmaktadır.” (s.20)

“Masonluk emperyalist ve büyük sermayeli milletlerin elinde bir istila ve bir soygunculuk vasıtası oluyor.Milliyet duygularını uyuşturup öldürmek için kullanılıyor. Siyonist Yahudilerin bir intikam aletidir.” (s.23)

“Masonluk tatbikatta Siyonist Yahudilerin bir tuzağı ve aletidir. Milletlerin kanını bu iğneli beşikten akıtmak ve emmek istiyorlar. Türk milleti bu tuzağa düşürülmeyecektir.”(s.28)

“Biz, farmasonluğun beynelmilel ve siyasi telkinlerle, her yerde her yerde olduğu gibi bizde de bilhassa Türk’ten başkaları tarafından, iktisadi, siyasi, şahsi entrikalara vasıta edilişinden milletimiz için tehlike ve felaket görüyoruz. Günün birinde hatta bu teşkilatın mensuplarınca da farkına varılmaksızın bir şer aleti olarak kullanılmasından korkuyoruz. Nitekim mütareke senelerinde bu yolda kullanıldığını gördük.” (s.37)

“Farmasonluğun mütarekenin o ihanet günlerinde, İngiliz Papazı Frew’ların, Casus Lawrence’lerin, Mustafa Sagir’lerin, eski Başmasonlardan hain Feylezof Rıza Tevfik’lerin elinde Türk aleyhinde nasıl bir şer aleti olduğunu göze batan, inkârı mümkün olmayan hadiselerle, vakâlarla gösteriyorum.” (s.42-43)

“Biz milliyetçiler insanlığın düşmanı değiliz.İnsan dostluğunu, farmasonluğun yaptığı gibi, milliyetleri inkârla, gizli gizli çalışmakla, hatta tatbikatta şahısların, bazı emperyalistlerin, suikastçıların emellerine alet edilen bu tarikatla anlamıyoruz. Biz insanlığın dostuyuz.” (s.36)

**

Yıldırım  KOÇ

AYDINLIK

İlgili  Yazılar :

Türkiye’de Masonluk Tarihi Dizi Yazısı Üzerine Bir Eleştiri
Ali Rıza Üçer

http://www.ilk-kursun.com/haber/101033

İsviçre Dağlarından Anadolu Dağlarına Karanlığı Aydınlatan Bir Işık: Mahmut Esat Bozkurt
Ali Rıza Üçer

http://www.ilk-kursun.com/haber/99497

Türkiye’de  Masonluk  Tarihi  1-5
Bojidar  Çipof

http://www.ilk-kursun.com/haber/99848

http://www.ilk-kursun.com/haber/99960

http://www.ilk-kursun.com/haber/100175

http://www.ilk-kursun.com/haber/100484

http://www.ilk-kursun.com/haber/100989

http://www.ilk-kursun.com/haber/102051

24
Nis
12

SAYıN YARGıCA KıÇıNı DÖNMEK

BALYOZ  uydurma  adlı  “dava”nın  “yargı”cı  Ömer  Dİken,  19  Nisan  duruşmasında  “çok”  kızdı.
Basında geniş yer buldu.
Sanık yakınları ve 50 kadar sanık “ADALET  BİLİME  KARŞI,  ADİL  YARGILANMA  İSTİYORUZ”  yazan  tişörtler  giymişlerdi.

Sanıklar  “BEN  DE  TİŞÖRT  GİYDİM”  diye  seslenince  Ömer  Bey,”  Ukalalık  ediyorsunuz”  diye  tepki  verdi.

Bu  söze  verilen  karşı  tepki üzerine  de,  “Bugüne  kadar  size  hoşgörülü  davrandık,  kıçınızı  dönüp  oturdunuz,  ayak  ayak  üstüne  attınız” dedi.

Meğer s ayın  yargıç  nelere  katlanmış,  ne  kadar  da  olgunluk  göstermiş.
Bu  askerlerin  yaptığı  olacak  iş  mi  şimdi ?
Ne  kadar  ayıp !
Türk milleti adına yargılama yapan BAĞIMSIZ bir mahkeme heyetine bunlar yapılır mı?
Kimin karşısında bulunuyorsunuz, ayırdında değil misiniz?
Daha bir iki hafta önce, duruşmaya ara verdiğinde avukatlarınıza “Konuşun konuşun, bu size kararda geri dönecek!” dediğini duymadınız mı?
Söz almak isteyen avukatları azarlayıp dışarı atarken siz orada değil miydiniz?
Hoşuna gitmeyen her oluşumda suç duyurusu kararı aldığına tanık olmadınız mı?
İzleyici sıralaraından seslerin biraz yükselmesinde salonu boşalttığını ne çabuk unuttunuz.
Yargıcı kızdırmanın ne demek olduğunu anlamadınız mı?
Bir kere siz kim oluyorsunuz?
Yaşınız başınız kaç?
Devlete ve millete ne hizmet ettiniz?
Bir yargıcın yanında sizin esaminiz okunur mu?
Karşınızdaki adamın bu kutsal görevi kaç yıldır yaptığını biliyor musunuz?
Bilginiz, birikiminiz, tahsiliniz ne ki? Yıllardır hukuk okumuş, davalar yönetmiş, kaç kişiye cezalar kesmiş bir yargıçla kendinizi nasıl kıyaslarsınız?
Siz; toz, ter, bazen kan içinde, pis içinde dolaşırken; toprağın, karın üzerinde rahat rahat gecelerken o yargıç nelere kafa yordu kim bilir?
Vicdanı ile hesaplaşırken ne zorluklar yaşadı. Belki uykuları kaçtı.
Siz hiç uykusuz kalıp; personelinizi, birliğinizi, ülkenizi, kilometrelerce ötedeki sevdikleriniz düşündünüz mü?
Bir de kalkmış yılların yargıcı ile aşık atıyorsunuz.
Ayıptır efendiler.
Büyüklerin karşısında ayak ayak üstüne atılmaz.
Orada hukuk yürümüyorsa da yürüyorsa da sesinizi çıkaramazsınız. Önce ayaklarınızı bir indirin bakayım. Haaah şöyle.
Sonra o kıç dönme, çok daha büyük ayıp.

Sayın yargıç size ne yaptı da kıçınızı dönüyorsunuz?
Savunmanızı can kulağı ile dinlemedi mi?
Savunmanıza göre durumunuzu değerlendirmedi mi?
Gösterdiğiniz kanıtları umursamazlık mı etti?
Savcılığın iddialarının aksini kanıtladınız da göz önüne almadı mı?
İstediğiniz incelemeleri yaptırmadı mı?
Bilirkişi talebinizi bir kere geri çevirdi mi?
İstediğiniz tanıkları dinlemedi mi?
Lehiniz delillerin toplanmasına ayak mı diredi?
Savcının her talebini kabul etti de sizinkileri etmedi mi?
ADALET BİLİME KARŞI demişsiniz, bilimsel incelemeleri değerlendirmeye almadı mı?
Nankörlük etmeyin lütfen.
Topu topu kaç bilimsel inceleme raporu sundunuz ki? Toplasam bir düzine etmez. Çalışın biraz 500-1000 rapor getirin bakalım. O zaman değerlendiriyor mu, değerlendirmiyor mu hep birlikte görelim.
Siz komutanlarınızdan, büyüklerinizden bu güne kadar yargıç beyden gördüğünüz anlayışın kaçta kaçını gördünüz?
Hukukun gereği ne ise son satırına kadar uygulamak için ne kadar çabaladı, basın bile tanık. Hatta Avrupa’ya bile taşındı, mahkemedeki hukukun üstünlüğünün işleyişi ve iddia makamının delillerinin ne kadar sağlam olduğu.

Aranızda bende büyükler de var ama izninizle meslektaş olarak bir öneride bulunayım.
Bundan böyle lütfen ayak ayak üstüne atmayın. Bir ayağınızı diğerinin altında tutun.
Sayın yargıca kıçınızı göstermeyin.
Dışarı çıkma gereksinimi duyarsanız, Anadolu kadınının ve özellikle yeni gelinlerin yaptığı gibi arka arka giderek salon kapısına kadar gidip kıçınızı ondan sonra dönün.
Yargıç görmesin.
Otururken de ellerinizi dizlerinizin üzerinde tutun, kıpırdamayın.
Ha, bir de, olur olmaz konışmayın. Yargıcın beğenmediği söz ukalalık sayılır. Sanık haddini bilmelidir.

Yazıyı  bitirirken  çok  sevdiğim  bir  sözü  anımsadım.

Çocukluğumda  öğrenmiştim.

Çokça  da  kullanırım.

Yineleyeyim,  “MEVKİ  İNSANA  ŞEREF  VERMEZ,  İNSAN  BULUNDUĞU  MEVKİİ  ŞEREFLENDİRMELİDİR”
Ne  alâka  diyeceksiniz.
Kel  alâka  işte.

Naci  BEŞTEPE

http://www.ilk-kursun.com/haber/102032

24
Nis
12

Nereye Payidar, Nereye ?

İnsanları  çeşitli  sıfatlarla  sınıflandırabiliriz.  

Erkek – kadın,  uzun – kısa boylu,   şişman – zayıf,  esmer,  sarışın,  zenci,  kumral  vb…

Bu  sıfatların  hangisini  kullanırsak  kullanalım  bizce  en  belirleyici  sınıflandırma  “bir  şey  yapmak  isteyenler”  ve  “salt  bir  şey  olmak  isteyenler”dir.

“Bir  şey  yapmak…”

Bu soyutlamayı ete, kemiğe büründürelim.

Ülkelerinin bağımsızlığını savunanlar ki bunlar için devrimci nitemi uygundur.

Devrimci kavramı, Türkiye ve benzeri ülkelerde antiemperyalistliği, yurtseverliği, milliyetçiliği (ulusalcılığı) içerir.

Sosyalist veya sosyal demokrat olduklarını söyleyerek emperyalizmin kayığına binerek toplumu kandırmaya çalışanların bu bağlamla bir ilgisi olmadığını söylemeliyiz.

Bir  “şey”  olmak  isteyenler…

Bu soyutlama zurnanın zırt dediği yerdir.

Bu tipi temsil edenler için devrim, bağımsızlık, halkın egemenliği, ulusalcılık, anti-emperyalist duruş, her şey araçtır. Amaç, bu kavramların üzerinden bir yere yönetici konuma gelmek, seçilmektir. Bu anlayışın temsilcileri de ittifaklar oluşturur ve destek isterken “Hepimiz Atatürkçü değil miyiz? Yakamızdaki rozet aynı değil mi?” vb sorularla kendilerine destek sağlamanın peşindedirler. Kimilerine bir yerlerde atanmış yönetim kuruluğu üyelik vererek, kendilerine dikensiz yönetimler inşa ederler. Bu tiplerin nerede ise tamamı söylemde “Atatürkçü”, eylemde kayıptırlar.

Böylesi tiplerin, bir yerlerde bir şey olmalarının onların kişisel ihtiraslarına basamak olduğunu insanlar anladıklarında, iş işten geçmiş olacaktır. Bu durum parti, dernek vb yapılardan insanların uzaklaşmasına sebep olmakta, yapılar ahbap çavuş öbeklerinin sandık müsamerelerine teslim edilmektedir. Yüzlerce, binlerce üyesi olan kurumların genel kurullarına katılımın % 10’larda kalmasının sosyokültürel açıklamasında en belirleyici etkenlerden biri budur. Siz buna son otuz yılda uygulanan apolitikleştirmeyi de eklerseniz fotoğraf netleşecektir.

“Yapmak isteyenler” için veya salt kendi ihtiraslarıyla olmak isteyenler” için değişmez yöntem ittifaklar stratejisidir. Her iki anlayış da kendi cephesini genişletmek, karşı tarafı dar alanda bırakmak için çaba gösterir. Görüldüğü gibi yöntem aynı, niyet farklıdır.

Devrimciler, baş çelişme ve baş düşman saptamasının ışığında bir ittifaklar stratejisi geliştirirler. Örneğin; dünyada baş çelişme emperyalizm ise ulus devletler arasındadır. Baş düşman ise emperyalizm ve onun işbirlikçileridir. Öyleyse ittifak cephesi oluşturulurken baş düşmana karşı durarak vatan savunması yapacak herkesle etnik, dini, siyasi ayrılıklar da dâhil bir birliktelik esastır. Baş düşmana karşı birleşik cephe…

Bu süreçte oluşacak birleşik cephe içinde diğer çelişmeler ikincildir. Ayrıca emperyalistler arası çelişmelerden de yararlanmak gerekir.

Bu satırları yazarken 1970’li yılların ikinci yarısına ışınlanıyorum. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun bir oyunundayız… “Nereye Payidar, Nereye?”

Payidar yoksul bir ailenin genç kızı olarak bir işletmede çalışmaktadır. Kendi iç dünyasında izlediği filmler başta olmak üzere, zengin bir yaşamın hayali içinde var olmak istemektedir.

Bu dönemde siyasetin sağ-sol olayları çevresinde oluştuğunu, emek sermaye çelişmesine vurgu yapıldığını hatırlatmalıyım.

Payidar, bir işçi olduğunu kabullenmekle beraber, bir taraftan patronun cinsel tacizlerini görmezden gelmeye çalışırken, bir taraftan da patrona teslim olmama çelişkisi içerisindedir.

Bu süreçte başlayan işçi grevlerinden, sevdalısı olduğu aşkı uğruna dahi uzak durmuştur.

Çünkü onun için elzem olan sadece ve sadece kendi beklentileri ve hayal dünyasında kurduğu gerçek dışı bir dünyayadır.

Sahnenin sonunda Payidar pençik ponçik bir halde sahnede çöke kalmıştır. Yanılgı ve yenilgi…

AST’ın sahnelediği “Nereye Payidar”ı Bilgesu Eranus’un yazdığı Rutkay Aziz’in yönettiği “Nereye Payidar”ın müziklerini Timur Selçuk bestelemişti.

Oyun müziklerinin beğeni kazanması sonucu Timur Selçuk’un yaptığı uzunçalar 1977’de piyasaya çıkmıştı.

Nereye Payidar, Nereye? / Nereye Payidar, Nereye? / Yokuş bayır demesen de / Dere tepe düz gitsen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Nereye Payidar, Nereye? / Nereye Payidar, Nereye? / Bir gün gelip evlensen de / Kurtulmayı düşlesen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Bireysel ihtiraslarla, ahbap çavuş ilişkileriyle gelen başarıların, bir diğer deyişle bir yerde yönetime girmenin hatta şube başkanı veya genel başkan olmanın tam bağımsız Türkiye mücadelesine, antiemperyalist mücadeleye bir katkısının olmadığını anlamak ve anlatmak zorundayız insanlara. Hatta ve hatta milletvekili olmanın bile çıkar yol olmadığını içtenlikle söylemeliyiz. O vekilliklerin, hayatlarının “tek adamını”, genel başkanın iki dudağının arasında olduğu bir düzende sormalıyız, “Nereye payidar, nereye?” Temel mesele, masa iskemle sahibi olmak değildir çünkü.

Nereye Payidar, Nereye? / Nereye Payidar, Nereye? / Şefle iyi geçinsen de / Bugün için sevilsen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Kurulu düzenle iyi geçinerek, onunla bir arada yaşamanın bedeli büyüktür. Bir bakarsın ki silinip gitmişsin hayattan… Dönüştürmüşler seni… Örnek mi? Emperyalist ülkelerin devrimcileri “sistemle bir arada yaşamak” diyerek yola çıktıklarında, dünya sömürüsünden aldıkları küçük kırıntılarda avunduklarında, diğer ülkelerin emekçilerine ve ezilen ülkelere karşı cephede durduklarını ne zaman fark edecekler acaba?

Emperyalizmin ulus devletleri bölerek, şehir devletlerine ayırmaya çalıştığı ülkelerde ulusalcı/milliyetçi geçinip de ağzını mühürleyip, eli kolu bağlayanların hangi arabaya koşulduklarını görememeleri de büyük bedellerin ödenmesine yol açacaktır.

Nereye Payidar, Nereye? / Nereye Payidar, Nereye? / Seninkiler direnişte / Bir sen yoksun içlerinde / Çıkmaz bu yol bir yere…

Emperyalizm çağında her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek baş düşmana karşı en geniş milli cepheyi kurmak tam bağımsızlığın temel taşıdır. Bu gerçeği göremeyenler hangi rozeti takarlarsa taksınlar milli cepheye karşı durduklarını anlamak zorundadırlar.

Nereye Payidar, Nereye? / Nereye Payidar, Nereye? / Gönlün yoksa ezilmeye / Sen de katıl direnişe / İşçilerle, işçilerle, işçilerle el ele / Nereye payidar, nereye…

Yaşam  Tercihlerle  Yürünen  Bir  Yoldur…

Evet, yaşam tercihlerle yürünen bir yoldur. Ya Kemalist Devrim’in yeniden hayata geçmesi için çalışırsınız. Bu çalışmada devrim amaçtır. Görevler, unvanlar araç… Ya da “Şurada burada olayım da, basıp bir yerlere yukarı çıkayım…”, dersiniz. İşte burada şucu, bucu görünmek araç, bireysel tutkularla salt bir yerlere çıkmak amaçtır. Devrim ise teferruat… “Nereye payidar, nereye?”

Öyleyse dostlar bize düşen tam bağımsız Türkiye için en geniş birleşik cepheyi kurarak Kemalist Devrim için yürümek, aramızdaki ikincil çelişmeleri ötelemek (Bu çelişmeye bireysel hesaplarda rakip görülenler de dâhildir) kavramamız gereken ilk halkadır.

Çünkü asıl görev işte o zaman başlayacaktır. Her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek Türk milletini en geniş cephede birleştirmek…

“Nereye payidar” şarkısının linki aşağıda… Gençler ve o yıllara bir yolculuk yapmak isteyen genç kalanlara armağan olsun…

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/6380/timur-selcuk-nereye-payidar

Biz de 21. yüzyılın Nereye Payidar şarkısına nazire bir söz yazdık…

Kısa  bir  not  olsun  tarihe…

Nereye Payidar, Nereye? / Kişisel heveslerle / Ahbap çavuş seçilsen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Nereye Payidar, Nereye? / Başkan filan olsan da / Vekilliği düşlesen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Nereye payidar, nereye? / Bir masayla iskemleye / Davaya ters dönsen de / Çıkmaz bu yol bir yere…

Nereye Payidar, Nereye? / Abi, abla iyi geçinsen de / Bugün için kandırsan da / Çıkmaz bu yol bir yere… / Nereye Payidar, Nereye?

Bir gün gelir karşına çıkanlar, seni dün alkışladıklarını unutup sorarlar sana…

Nereye  sayın  başkan,  nereye ?

Malumumuz olduğu üzere ülkemizdeki o en büyük demokratik kitle örgütünün gerçek sahibi cumhurdur, üye olsun olmasın Türk milletidir.

Cumhur,   “Hani  tam  bağımsız  Türkiye,  hani  Kemalist  Devrim ?”   diye  soracaktır  mili  birlik  cephesini  engelleyen  herkese…

Gazanfer  ERYÜKSEL

http://www.ilk-kursun.com/haber/102137




İstatistikler

  • 2.305.566 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar