Nisan 2012 için arşiv



20
Nis
12

MHP MERKEZ “YÖN”ETİMİ “KİM”E “HİZMET” EDİYOR..?!!!

Sorum  açık  ve  nettir,  bu  soruyu  sormak  da  hakkımızdır.

Neden  mi, anlatayım…

Ankara  merkez  MHP  yönetiminde  kim  olduğunu  bilmediklerimiz  Anadolu  ve  Avrupa’ya  telefon  açıyorlar  ve  konferanslarımızı  tek  tek  iptal  ettiriyorlar,  niye ?

MHP Merkez Yönetimi açsın izlesin TV ve konferans videolarımızı, çizgimiz nedir görsün, görsün ve bizim mertçe ortaya koyduğumuz açık tavrı kendileri de koyabiliyorsa eğer, çıksın meydanlara bizim yerimize anlatsın, alkışlarız!

MHP Merkez Yönetimi, son iki yılda tek başımıza yaptığımız 200 bin kilometre yola baksın, yüreği vatan, millet ve insan sevgisi dolu insanlarımızın dışında hiçbir destek almadan, kimseyle mali ilişki kurmadan, kimseye eyvallah etmeden nasıl adım adım Anadolu’yu gezip halkımızla nasıl buluştuğumuza bir baksın, yüreği yetiyorsa gitsin kendi dolaşsın, Şemdinli’den başlayarak adım adım, köy köy dolaşsın ve halkımıza anlatsın gerçekleri, alkışlarız!

MHP ile ve ilçe teşkilatlarına, Ülkü Ocaklarına telefon açarak konferanslarımızı iptal ettiren bu yönetim, konferans için salon bile verilmesini engelleyen bu yönetim, bize destek olan MHP il ve ilçe teşkilatları ile Ülkü Ocaklarını üstü kapalı tehdit eden bu yönetim, emekli olduğumuz son yedi yılda kaç kere evimize uğradığımıza bir baksın, yüreği yetiyorsa eğer evi barkı unutup, Salı Günü Meclis Konuşmalarını da unutup Anadolu’ya çıksın, halkımıza gitsin ve destek istesin, alkışlarız!

Kardeşlerim, kendi irademizle Çankaya MHP İlçe Teşkilatına gidip üye oluyoruz, gerekli belgeleri tanzim ediyoruz, imzalıyoruz, halkımıza gidip “MHP’ye üye olduk ey halkım destek verin” diyoruz, ama bir de bakıyoruz ki bizi üye bile yapmamışlar, bu ne iştir!

Milliyetçilik kimsenin tapulu malı değildir, bizler de MHP Merkez Yönetiminin malı değiliz, tek düşüncemiz vatandır, milletimizdir ve insanımızdır! Biz bu vatanı karşılıksız sevdik ve geçen ömürde yaptıklarımızla nasıl sevdiğimizi de gösterdik, kanıtladık, bakın insanlarımızın gözlerine, bizi görünce nasıl ışıldadığını göreceksiniz, biz bu ışığı gördük. Zaten bu samimi ışıktan aldığımız güç sayesindedir ki adım adım Anadolu’yu dolaşıyoruz, halkımıza gidip yardım istiyoruz vatan için. Şimdi bakın şu başımıza gelenlere ve getirilenlere…

KINIYORUM   SENİ   EY   MHP   MERKEZ   YÖNETİMİ,   KINIYORUM..!!!

Bu haksızlığın nedeni konusundaki takdiri de sizlere, halkımıza ve gençliğimize bırakıyorum. Bu derin bir üzüntüdür, bu üzüntüye yol açan duygularımızı sizlerle paylaşmak istedim, hepsi budur. Bu yönetim olsa da biz vatan aşığıyız, olmasa da Türk Milleti aşığıyız, karşı çıksa da biz Türk Bayrağı aşığıyız, MHP merkez yönetimi aşığı değil! Son nefesimize kadar da bu sevgiden aldığımız güçle çalışmalarımızı sürdüreceğiz, MHP Merkez Yönetimi olsa da olmasa da, bu böyle bilinmelidir.

Sözlerim  Milliyetçi  Hareket  Partisi’ne  ve  Ülkü  Ocakları’na  gönül  vermiş,  yürek  vermiş  kardeşlerimizedir !

Biz  hazırız,  siz  çağırın,  iki  elimiz  kanda  da  olsa  yine  de  geleceğiz,  halkımıza  birlikte  gidip  destek  isteyeceğiz  bu  kötü  gidişatı  durdurmak  için,  gün  bugündür,  kim  ne  diyecekse  bugün  desin,  kim  ne  yapacaksa  bugün  yapsın,  yarın  değil.

TANRI   TÜRK   MİLLETİ’Nİ   VE   TÜRK   VATANI’NI   KORUSUN..!!!

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.ilk-kursun.com/haber/101820

19
Nis
12

MECLİS TİYATROSU

 

Y-Anayasa

“Meclis tiyatro”da tiyatrocuları kıskandıracak bir performansla sürekli yeni bir oyun sergileniyor. Her oyun arasına bir reklam giriyor:

Y-Anayasa(!)…

Y-CHP gibi yani… Soros’un turuncu rengine boyanmış, Barzani sosuyla tatlanmış, PKK tabağında servis: Bölünme yasası…

Okyanus ötesinden verildiği aşikar olan ev ödevi Türk Milletine Y-Anayasa olarak yutturulmaya çalışılıyor.

Meclis tiyatronun tek aktörü olan Erdoğan çalıyor, muhalefet oynuyor. Muhalif görünümlü yedek oyuncular halkın gazını alarak olası bir patlamanın önüne geçiyor.

Erdoğan 2007 yılında Özbudun’a bir anayasa sipariş etti. Yap bir kilo pirzola der gibi; “bir anayasa YAP” demişti. Hazırlanan Y-Anayasa taslağı Amerika’ya götürüldü. Görücüye çıktı.

 

Taslakta nelerin olduğunu Türk Halkı asla öğrenemedi.

Hükümet üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından Y-Anayasa için öneri alıyor. Sözüm ona toplumsal mutabakatla Y-Anayasayı çıkarmış olacaklar.

Oysa Erdoğan’ın anayasa taslağı zaten hazır… Bunu nereden mi biliyorum? Erdoğan’ın dokuz yıldır uyguladığı politikalardan. Muhalefetin bunu bilmemesi mümkün değil. Bilmiyorsa da vahim, çünkü ülke yönetmeye talipler. Biliyorlarsa bölünme anayasasını meşrulaştırma görevini yerine getiriyorlar demektir. Yedek oyuncu durumu yani(!)..

Meclis   Tiyatro’ya   hoş   geldiniz…

Türk Halkına karşı işlenecek cinayetin faili meçhule yazılmasını isteyen derin toplum mühendisleri, “toplumsal mutabakat” maskesiyle zaten hazırda olan Y-Anayasayı mutabakat yasasıymış gibi yutturacaklar.

Ufuk Söylemez’in güzel yakıştırması ile; “toplu ikna odası haline gelen holding medyası” cinayete azmettirme görevini şehvetle yerine getiriyor.

Bu durumu değerli hemşerim Prof. Dr. Meltem DİKMEN-CANİKLİOĞLU hukuk diliyle şöyle açıklıyor:

“Bir kişiyi başka bir kişi öldürürse cinayetten yargılanır. Bir kişiyi bin kişi linç ederse faili meçhul olur. Katil bulunmaz. Anayasa değişikliği ile Türk Halkına karşı cinayet suçu işleyenler bu cinayete önce muhalefeti ortak etti. Şimdi Türk Halkını Türk Milletine karşı bu cinayete ortak edip sorumluluktan kurtulacaklar.”

Y-Anayasa   tezgahı   bundan   daha   açık   nasıl   tarif   edilir ?

 

Bu hükümetin 9 yıldır hukuk adına ne yaptığını, ne söylediklerini hatırlarsak, başımıza gelecekleri daha iyi anlarız:

 

1-AKP’nin özel mahkemeleri… Sehven üretilen suç unsurları… Adaletin elinde ölüme yollanan insanlar… Medya, polis, yargı üçgeninde yürütülen bir dava(!)..

Şantajdan Tehdide-İLERİ Demokrasi(!)..
Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Eski Türk Metal Sendikası başkanı Mustafa Özbek tahliyesinin ardından “22 ay savunma yapmadan çıktım, 3 saat önce teröristtim, şimdi ne değişti?” diye açıklama yaptı. Açıklama üzerine Bülent Arınç “kabadayılık yapmasın” dedi. Arkasından da ekledi; “Çünkü öyle kabadayılar vardı. Tahliye edilip çıktığında 1.5 saat kadar televizyon önünde konuşan, sonra tekrar ‘içeri buyurun’ dendiğinde sesi çıkmayanlar var”.

Şantaj  demokrasisini  biliyorduk  da,  ileri  demokrasi  dedikleri  şeyin  TEHDİT  DEMOKRASİSİ  olduğunu  da  Arınç  sayesinde  öğrenmiştik.

 

2- 2 yıldır YAŞ kararları öncesi hukuk harekete geçirilip tutuklama kararları çıkartıldı. Yani, yargı kullanılarak istenmeyen komutanlar bertaraf edildi.

3- Çok Demokratik Başbakanpolis rejimin güvencesidir, sigortasıdır” diyerek hukuk devletinden polis devletine geçişin sinyalini vermişti.

Bir 23 Nisan Çocuk Bayramında başbakan koltuğuna oturtulan kız çocuğuna “başbakan sensin, ister as, ister kes” diyen Erdoğan’ın beğenmediği bir yargı kararı için; “bunu bir de ulemaya soralım” dediğini hatırlarsak, hayal ettiği Türkiye’yi tahmin etmek zor olmasa gerek.

4- 2003 yılında “Türkiye Tanıtım Konseyi”nin çalışmalarından bazı hatırlatmalarda bulunayım, AKP zihniyetinin yapacağı Y-Anayasa’yı siz tahmin edin.

Projenin İstanbul’la ilgili bölümünde “İstanbul, Müslümanlık ve Türklük gibi negatif çağrışımları olan kavramlardan soyutlanarak ele alınabilecek bir değerdir” yazıyordu. Türkiye’nin tanıtılacak tarihi mekanları, “ Efes, Nemrut, Ksantos, Antik kiliseler, tapınaklar”; tarihi kişilikler de, “Yedi Uyurlar, Homeros, Sezar, Diyojen, Ezop ve Nakşidil Sultan” olarak belirlenmişti.

Bu projede yer alan komitelerdeki isimler daha da ilginç. Kültür-Edebiyat-Mizah komitesi: Mario Levi, Orhan Pamuk. Tarih-Arkeoloji-Mimarlık: Prof. Dr. Stefanos Yerasimos. Kamu: Ali Müfit Gürtüna, Cengiz Özdemir, Melih Gökçek. Basın Medya: Etyen Mahçupyan, Mehmet Ali Birand. Akademikler: Geyvan Mc. Millen, Prof. Dr. Jak Deleon. Sivil Toplum-Meslek Örgütleri: Aldo Kaslowski, Tanıtım Strajejileri Kurulu: Vincent Bouvard.

Gördüğünüz gibi, Türkiye’yi Türksüz ve İslamsız tanıtmaya kalkan AKP iktidarı; tarihimizi tartışmaya açarak, kültürümüzü yozlaştırarak, hutbelerden “İslam tek geçerli dindir” sözünü kaldırarak devleti Türksüzleştiriyor.

5- KCK operasyonunda tutuklanan eski DEP’li Hatip Dicle mahkemede; Bakan Atalay’ın, 15 Ekim’de görüştüğü DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’e “Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı, gelen PKK’lılar geldiği gibi geçecek” dediğini iddia etti. (2010)

6-Kürt Açılımı” diye başlatılan bölücü söylemden sonra “demokratik açılım” diye devam edilen açılım-saçılımın içeriğini biz öğrenemedik ama Başvekil ABD’de ki “dostları” ile paylaşacağını söyledi. İlk ziyaret ettiği yer Dünya Siyonist Örgütü ADL..(!) (2009)

7- ABD Başkanı Obama TBMM’de yaptığı konuşmada Türkiye’ye dört konuda ödev vermişti. Ödev konusu: “Azınlıklar, Ermenistan ile ilişkiler, Kıbrıs meselesi ve sözde Kürt açılımı.”

İktidar vekilleri utanmadan Obama’yı ayakta alkışlamıştı. Şimdi bir “ast” gibi “üstlerine” çalışmalarını sunuyorlar. Ve Başbakan diyor ki; “alıştırarak yapacağız(!)..”(2009)

8- Bakınız Aslan Bulut ne yazıyor:
“2001 yılı Temmuz ayında bir lobi şirketi vasıtasıyla Tayip Erdoğan’a ABD’den gönderilen CFR kaynaklı memorandumda, “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir” deniliyordu.
Bu gizli belgenin orijinalini AKP’nin kurulmasını bekledikten sonra, Kurultay ve Yeniçağ’da, ayrıca Küresel Haçlı Seferi kitabımda yayımladım.
Başlangıçta belgenin gerçek olduğuna ben de inanamamıştım. Fakat AKP kurulup programı açıklandığında gördüm ki memorandumda yazılanlar, neredeyse aynı ifadelerle partinin programı haline getirilmiş!“

9-1996 yılında Abromawitz Erdoğan’ın başbakan, Gül’ün dışişleri bakanı olacağınızı söylemişti. Y-Anayasayı da biliyor olmalı.

10- Recep Bey’in vekili Kabe’de iken mecliste oy kullanma mahareti gösterecek kadar beceriklidir.

11 YARSAV Başkanı’nın tarihe not düşecek bir tespiti var:

“Hukuk mücadelesi Türkiye de zor bir mücadele. Ancak ilginç olan Türkiye’de hukukun içinde kalanlar, hukuksuz olarak gösterilmekte ve hukukun dışına çıkmayan bu kişiler, hukuka ulaşmak için mücadele etmek durumunda bırakılmakta. Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU”(2009)

12-Ergenekon davasının 82. Duruşmasında gazeteci Hayrullah Mahmut Özgür’ün sorgusu yapılıyor. Star gazetesinin Uzan Grubuna ait olduğu dönemde 2003 yılında Ankara Temsilciliğini yapan Özgür, çapraz sorgusu sırasında çarpıcı bilgiler veriyor. Bu bilgilere göre:

Tayyip Bey, belediye başkanı olduğu dönemde Zapsu ile birlikte ABD Başkonsolosluğu’nu ziyaret ediyor. Başbakan olması halinde neler yapacağını anlatıp sözler veriyor. İşte bu sahnelerin videosunu bazı kişiler Hayrullah Mahmut’a izletiyorlar.

Ardından söz alan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in, Özgür’e sorduğu sorular ve Özgür’ün yanıtları şöyle:
PERİNÇEK:
İzlediğiniz, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’ndaki toplantı görüntülerinde, Tayyip Erdoğan’ın “özelleştirmeyi sonuna kadar götürme” taahhüdü dışında başka başlık var mı? Görüntülerde Cüneyt Zapsu da var mı?

MAHMUT  ÖZGÜR :
Görüntülerde RTE, Neo-Sevr dediğimiz sonradan yaşananlarla somutlanan ABD’yle gizli anlaşmanın tüm maddelerini kabul ettiğini, Ermeni soykırımının kabul edileceği, Büyük Ermeni devletinin kurulması, anayasa değişikliği, AB uyum yasalarının değiştirilmesi, TSK etkisizleştirilmesi vb tüm hususları kabul ettiğini söylemektedir. Başkaca taahhütlerde vardı, aklımda kalan bunlardır. Görüntülerde Cüneyt Zapsu da bulunmaktadır.”

O taahhütler Y-Anayasa olarak karşımıza çıkacaktır.

13-Yunanistan’da yayımlanan To Vima Gazetesi, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Fener-Rum Patriği Bartholomeos arasında “kağıda dökülmemiş gayrı resmi bir gizli mutabakat bulunduğunu” iddia etti. Barto’da özerklik istiyor(muş)!!.. (Y-Anayasa’da hangi maddelerin yer alacağı hakkında ip uçları…)

14- ‘Reddimin reddine…’ Başlıklı Radikal Gazetesinin haberine göre;

“Ankara’daki Hopa protestosunda gözaltı ve tutuklama kararlarını veren hâkim, avukatların reddi hâkim talebini de kendisi reddetti.”

15- ABD Donanması Haberalma Servisinin 1979 yılında ele geçirilen raporundan beyin yıkama teknikleri hakkında yazılan bir madde:

“Tarih ve hukuku yeniden yazmak ve halkı sapkın yaradılışın hükmü altına sokmak…”

Geçmişle yüzleşiyoruz tezgahı ile tarih yeniden yazılıyor. Y-Anayasa cepte mutabakat bekliyor.

18- ABD Donanması Haber Alma Servisinin raporunda yazılı 3 maddeyi hatırlarsak:

“Genel Kural
a- Düzensizlik.

Düzensizlikte kar vardır. Daha fazla karışıklık daha fazla kar demektir. Bu nedenle en iyi yaklaşım problem yaratmak ve sonra çözümler sunmaktır.” (PKK’yı besleyip Kürt açılımı önerdikleri gibi..)

b-Medya: Yetişkin nüfusun dikkatini gerçek sosyal sorunlardan uzak tutarak gerçekte önemli olmayan meselelere çekmektir. (BBG Evi, yemekteyiz vb. programlar, diziler amaca yeterince hizmet ediyor.)

c-Okullar: Genç nüfusu gerçek matematikten, gerçek ekonomiden, gerçek hukuktan ve gerçek tarihten habersiz tutmaktır.” (Milli olmayan eğitim ile boşuna bu kadar uğraşılmıyor.)

19- Amerika’dan Mesaj Var(!)…

Barkey seçim sonuçlarını yorumlamış. Mesajlar muhteşeeem(!)..
Diyor ki:
a) AKP %50 civarında oy almasına rağmen milletvekili sayısı azaldı. Bu iyidir. Daha uzlaşmacı olacaktır.
Tercümesi: “Daha uzlaşmacı ol, toplumda biriken gazı al. Uzlaşmaz bir tutumla istediğimiz yeni anayasayı yapamazsın. Yaparsanız ters teper. Bu da bizim işimize gelmez.”
b) CHP beklenen oyu alamadı. Sebebi Silivri sanıklarını aday olarak göstermesidir. Kendini anlatmak yerine sanıkları aday göstermesini halka anlatmakla zaman geçirdi. Halk bu durumdan hoşlanmadı.
Tercümesi: “Bizim içeri tıktıklarımızı vekil yaparak dışarı çıkartmaya kalkmanın cezasız kalacağını mı sandınız? Halk (gerçekte BİZ) bu durumdan hoşlanmadık.”
c)
BDP aldığı oy ile Kürtlerin temsilcisi olduğunu ispat etmiştir.
Tercümesi: “Hani siz BDP yüzde kaç oy alıyor ki de Kürtleri temsil ettiğini söylüyor diyordunuz. İşte, aldığı (aldırdığımız) oyla Kürtlerin temsilcisi yaptık. Sonuçlarına hazır olun.”
d)
Yapılacak yeni anayasa uzlaşmayla yapılmalı ve son anayasa olmalı.
Tercümesi: “Yeni anayasayı istediğimiz gibi çıkartın. Bu anayasa son anayasanız olacak. Çünkü benim istediğim biçimde yazılacak.”

Anlaşılan Amerika acele ediyor ve Barkey üzerinden seçtirdiklerinden DİYETİNİ istiyor.(kazandırıldı-2011)

Cemil Çiçek nasırına basılmış gibi Y-Anayasa diye bu yüzden bağırıyor olmalı.

20-Küresel oyuncu Rockefeller ne diyordu hatırlayalım;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyet’i yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır. Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır.

( Y-Anayasa,   ülkemizi   küresel   oyunculara   tam  

anlamıyla   teslim   etme   oyunudur.)

 

BU   CİNAYETE   ORTAK   OLMAYıN..!!!

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=128%3Amecls-tyatrosu&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

19
Nis
12

Piyasacı Yolla Önlenen Darbeler Ve Kutludoğum Afişlerinde İslamdışı Semboller

Kamu  Personel  Yasası  hazırlanıyor;  artık  herkes  sözleşmeli,  ya  da  taşeron  işçisi.

Hiç kimse hiçbir işte uzmanlaşmayacak, kurumunu sahiplenip orayı korumak yok… Bugün burada, yarın nerde olacağı belirsiz, kaç gün sonra iş bulacağının garantisi yok. Anneler çocuklarına çorba diye taşları kaynatır gayrı.

İnsanlarını  çaresiz  bırakmak  bir  devletin  kendini  lağvetmesi  demektir.

Kendi   halkını   ne   haliniz   varsa   görün   diye  

ortada   bırakmak,   tarihte   görülmemiştir.

Fetret   devirlerinde   böyle   olur,   başsız   kalınan   dönemlerdir   onlar.

Memuru   yoksa,   devletin   sahibi   olan   kimse   yok   demektir…

Yani   biz   şimdi   başsız bir   millet   olmaya   gidiyoruz,   öyle   görünüyor.

Yani artık devletin görevlisi olmayacak. Doktor, öğretmen, polis, subay, hakim, kaymakam, vali, yönetici, maliyeci, denetçi, müfettiş… Çünkü kamu hizmetleri şirketleşecek.

Kamu personel yasası… Kamuyu ortadan kaldırıp halkı perişan etme yasası…

Yani sosyal devlet çöpe atılıyor. Kamucu Anayasamız vardı hani? Nerdedir?

Demek ki kamucu devlet berhava ediliyor, yani sosyal devlet dağıtılıyor. Bu bir karşı devrimdir, gerici darbedir.

Üstelik de kendinden önceki cuntaları yargıladığını iddia eden bir iktidar tarafından SİVİL yolla yapılıyor. O sivil-şirket anayasasının kanunlarını geçiriyorlar.

Doğru… Adına da Sivil Anayasa diyorlar. Sivrisinek saldırısına karşı korumasız kaldı, devletin yüzünü gözünü sivil’celer sarmaya başladı…

Kamucu sosyal anayasayı çaktırmadan kaldırırken, darbe yiyip engellenmemek için, içeri attığı subaylara ve karargâhta çalışan üst düzey subaylara, galiba sus payı, zam vermişler. Piyasacı yolla darbelerin nasıl önlendiğini bilmeyenler için iyi örnektir. “Maaşına zam işine son” der gibi.

“Memurlar zam diye beklerken askere zam niye” 17 Nisan, Yeniçağ, Ahmet Takan”
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=22420

Tam da 28 Şubatçıları yargılamaya kalktıklarında anda oluyor bu zamlar. Asimetrik yanıltma tuzağına iyi örnektir.

Getirilen anayasayla ve personel yasasıyla yakında asker de şirketleşecek, taşeronlaşacak. Devletin askeri kalmayacak. Sadece küresel pazardan pay kapmaya yağma savaşlarına gidecek asker şirketleri olacak. Pastadan pay vererek komutanları savaşa göndermek Sezar’dan ve İskender’den kalma Roma yöntemleridir.

Peki de, mevcut anayasada hala SOSYAL DEVLET tanımı yerinde duruyorken bu yasalar ona aykırı olarak nasıl çıkabiliyor? Hükümet anayasaya aykırı yasalar çıkartmakla yasadışı duruma düşmedi mi?

Ne yasa ne anayasa dinlemiyorlar artık. Ulus devletlerin tasfiyesi, adım adım gerçekleşiyor. Kimse buna engel olacak bir şey yapamıyor.

Eğitimle ilgili olan kısmında var gücümle bu tasfiyeyi anlatmaya çalışıyorum. Ders kitaplarının içi tamamen tasfiye edildi, boş sayfalara çocuklar bakıp duruyor. Bu kitaplarla ders yapılmaz, okula bile gitmeden bundan daha fazla şey öğrenir çocuklar.

Zaten yakında sadece okula kayıt yapıp ondan sonra internetten çalışın diyecekler. Sınıfa ders öğretmeni değil de bir internet koçu bulup koyacaklar, o da sözleşmeli olur. Ya da, bir kamera ile sınıfları kontrol etseler yetecek, sözleşmeli koça da gerek kalmayacak hani. Zaten çocukları birbirine fişlettirme sistemine geçtiler, herkes birbirinin kontrolorü olacak.

Sözleşmeli devlet oluyoruz ya, bizi yönetecek bir ekip de seçimle değil Dünya Bankasıyla sözleşmeli olarak çalışır artık.

Aile imamı, aile polisi, aile hukukçusu, gibi yeni meslekler icad ediliyor. Artık özel cami, özel polis, özel hakim, özel güvenlik, özel öğretmen, özel doktor… Özelleştik, şirketleştik, bireyleştik, parası olan parası kadar bu hizmetleri devletten değil küresel şirketten satın alacak.

Hani özgürlükler? Sadece paran kadar özgürlük satın alabilirsin? Parası olmayana çöplükte ölme özgürlüğü…
Devlet personelin yoksa, devletin de yoktur…

………

Kutludoğum   afişlerinde   İslâmdışı   semboller…

Birkaç gündür İstanbul’dayım. Tadilat görmüş cami kubbelerine bakıyorum. Dolmabahçe camisinin kubbesindeki daireyi bir türlü anlayamadım, ne oldu ordaki hilale? Yeni şeklinde bir daire ortasında ayrıca bir yıldız var, ama kaç köşeli olduğunu seçemedim, yedi köşeli de olabilir. Sekiz köşeli Şems olsa bile kubbe üzerinde olması yanlıştır. Şems yıldızı mimberde, mihrapta, tamburda, kapı üzerlerinde olur, kubbenin tepesinde üzerinde olmaz.

Ankara’da Diyanet İşleri tarafından bastırılmış olan Kutludoğum afişlerinde Çarkıfelek diye yedili çark sembolü var. Oysa çark sayısı on iki olması gerekirdi. Tuhaf bir yedilileştirme yaşıyoruz, 2006’dan beri TL üzerindeki sekizli Şems de yedi köşeli yıldız var.

İlginç bir tahrifatı da Bitlis Gökmeydan Camisinde gördüm; mihrapta ve mimberde artık hiç bir Şamani ve İslami sembol yok, çünkü caminin iç duvarına ahşap kaplama yapıldı. Kaç asırdan beri kaç fırtınaya dayanmış Gök minare üzerindeki bütün Şems ve Kutsal Döngü (çarkıfelek) motifleri ise yerinde duruyor, ancak, tepesindeki Alem (Lam), yukarı bakan İslami hilal, 2009’da değişti, yerine yamuk Protestan hilali takıldı.

Artık fal bakmıyorum, açık söylüyorum, bizi biz yönetmiyoruz.

660 sayılı KHK ile dışarıdan mali denetimci şirket geliyorsa, öğretmen mi dışarıdan gelemezmiş?… 5544 sayılı yasayla yetkili piyasa üst kurulu MYK var ya, başbakana koruma da gelir, aile polisi de gelir. Zaten İngiliz güvenlik şirketleri reklama başladı bile.

Devletsiz   kaldığımızın   ilanıdır !

Sadece Milli devletimiz elimizden gitmiyor, giden kutsal sembollerimizi de görün; 2005’de paramızdan kaybolan buğdayı, yamuk hilalli kubbeleri, kubbesiz camileri, çarkı yedili döngüleri, mavi-beyaz afişleri, yedili şamdan olmuş Şemsleri görün… Galiba kutlu dinimiz de gidiyor…

17. 04. 2012

Mahiye  MORGÜL

http://www.ilk-kursun.com/haber/101595

18
Nis
12

İHANETİN ÇEMBERİNDEKİ MEŞALE ; KÖY ENSTİTÜLERİ..!!!

ATATÜRK  DİYOR  Kİ..!

“EĞİTİMDİR  Kİ  BİR  ULUSU  YA  ÖZGÜR,  BAĞIMSIZ,

ONURLU,  YÜKSEK  BİR  TOPLULUK  BİÇİMİNDE  YAŞATIR

YA  DA  BİR  ULUSU  TUTSAKLIK  VE  YOKSULLUĞA

GÖTÜRÜR.”

ÇÜNKÜ;  “KAYNAŞMIŞ  BİR  MİLLET  HALİNE  GELMENİN,

ÇAĞDAŞLAŞMANIN,  KALKINMANIN,  HÜR  VE

DEMOKRATİK  BİR  TOPLUM  OLABİLMENİN  EN  ETKİLİ 

ARACI  EĞİTİMDİR.”   (16  TEMMUZ  1921   ANKARA)

“Tam bağımsızlık denildiği zaman; siyasi mali iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.. Bağımsızlık ve özgürlük devletin temeli ve özüdür.

Bir ulusun egemenliğini anlayabilmesi ve onu güvenle koruya bilmesi, üstün öğrenim ve eğitimine sahip olmasına bağlıdır. Bir ulusun siyasal eğitiminde, sosyal eğitiminde, vatan sevgisinde noksan varsa, öyle bir ulus egemenliğinin gerektiği şekilde elinde tutamaz..”

Atatürk’ün, Türk Milli Eğitimi ile ilgili bu ışıklı sözlerine bakıldığında, Köy Enstitülerinin Türk Milli Eğitimi’ndeki yeri daha net belirginleşir..

Köy enstitüleri ile amaç sadece; öğretmen, sağlıkçı, ziraatçı… veya elinden iş gelir eleman yetiştirmek değildi.. Gittikleri yerlere model insan yetiştirmekti amaç.

Kalkınma, hem de kültürel kalkınma köylerden başlasın istendi.. Çünkü o dönemde, şehirlerin nüfusu %20’ler civarındaydı..

Madem ki bu ülkenin askeri köyden, amelesi köyden… çiftçisi köyden… kalkınmadan en çok nasiplenmesi gerekenler de onlar olmalıydı.. Hem de kalkınmanın önderleri de kendi içlerinden yetişmiş, vatan sevgisi ile kültürü ile bilgisi ile, örnek kişiliği ile donanımlı ehil eller olmalıydı… Çünkü onlar bakarak değil yaparak öğrenmişlerdi işlerini.. Gittikleri yerlerde de tarif ederek değil, yapıp göstererek model olacaklardı köylerine.. Yüksünmeden, ezilmeden, ezmeden… En önemlisi de halktan kendilerini ayırıp, bir aydın kopukluğuna düşürmeden!..

Kim Kurdu; köy enstitülerini…

Benlikleri, yürekleri, vicdanları bu ülkenin ateşiyle yanan, halkıyla sevinen, halkıyla üzülen bir avuç aydını kurdu!..Gecelerini gündüzlerine katarak… Öğrencileriyle, öğretmenleriyle birlikte gündüz çalışıp, geceleri gerektiğinde ahırların, ekin tarlalarının, kurdukları binaların, çiftliklerin bir köşesinde kıvrılıp yatarak!..Kendi yaptıkları binalarda öğrendiler, kendi ürettiklerini yediler!..

Kazanılan Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen devrimler, kültür, dil ve ülkü birliği ile taçlandırılmalıydı..

Haramzadeler subaşlarını tutmamıştı o günlerde.. Sinmişti her biri yılanlar gibi kovuklarına.

Onlar yuvalarından çıkıp da ihanet iftiralarını yayana kadar ancak 18.500 nefer gönderile bildi köylere..

Kim yıktı köy enstitülerini!..

Düşman uyurmuş da hain uyumazmış!..

Uzun sıfatlar takıp sözü uzatmanın gereği yok Köy Enstitüleri’ni kimlerin yıktığına!..4 harfli bir çoğul sözcük yeter her şeyi anlatmaya; Hain-ler!..

Ulusal bağımsızlığın bilincine eğitimle varılacağını fark edip, bağımsızlığa ve, ulusal egenmenliğe giden yolu kesen işbirlikçi hainler kapattırdı köy Enstitülerini..!…

Laikliğin düşmanı; aydınlıktan korkan bugünün yarasalarının dedeleri kapattırdı Köy enstitülerini..

Kurtuluş Savaşında savaş meydanlarından kaçıp, aşiretlerinin esaretlerini sürdürmek isteyen toprak ağaları kapattırdı köy enstitülerini…

Ve bu gün 4+4+4 yasaları ile Atatürk ve onun devrimlerinden intikam almak hevesinde olan zihniyetin dedeleri kapattırdı Köy enstitülerinin..

Bağnazlığı eğitim diye yutturan, bu yolla hem halkı hem de Allah’ı kandıran, özünde…hakkı hukuku, demokrasiyi hedefe varmada araç sayan zihniyetin öncüleri kapattırdı köy enstitülerini…

Bitmedi Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplar!..

Hesaplaşma sürüyor!..

Hem de Ulus devlet olma ilkelerini bertaraf etme zemininde sürüyor..

Hukukta; eğitimde,…

Milli ne varsa her alanda!..

Temel   Amaç ;   nasırlı   ellerin   harekete    geçmesini    engellemek..!!!

Çünkü,   örgütlü   cehaleti   alt   edecek   tek   güç  

nasırlı   ellerdir..!!!

Korktular!…

Sevr’in   sevinci   kursaklarında   kalanlar!..

Korktular!..

Sevr   artıkları   ve   onların   işbirlikçileri..

Ve   hâlâ   korkuyorlar;   o   nasırlı   ellerin,  

gün   olup   güneşi   zaptetmesinden..!!!

Ve  Korktular  Köy  Enstitüsü  öğrencisi  Arif  Aslan’ın şu  dizelerinden :

Kazmayı küreği alınca ele,

Nasırlı tabanım inince bele,

Alnımdan toprağa dökülen sele,

Kan mı der; can mı der, el ne der bilmem!…

Elimde meşalem köylere gitsem,

Ne mutlu, yurt için ben bir ümitsem,

Dileğim, her köyü bir cennet etsem,

Can mı der, şan mı der, el ne der bilmem!..

Kazmanın ucunda düz olur dağlar,

İçimde ideal köy aşkı çağlar,

Beş asır, rehbersiz nice köy ağlar,

Sustursam,  coştursam  el ne  der  bilmem!…


Mehmet  Halil  ARIK

Emekli  Eğitimci

http://www.ilk-kursun.com/haber/101712

18
Nis
12

ÖYLE BİR TÜRKİYE’DE YAŞıYORUZ Kİ….

Öyle  bir  Türkiye’de  yaşıyoruz  ki,  bugün  ülkemizde  iktidarda  Atatürk’ün  ismini  ve  gerçekleştirdiklerini  halkımıza  unutturmak  isteyen  bir  Hükümet  var !

Öyle   bir  Türkiye’de   yaşıyoruz  ki,   bu  gidişata  ‘dur’  

diyebilecek   hiçbir   gücün   varlığını   göremiyoruz !

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, dış politikamız, Atatürkçü çizgiden uzaklaştırılmış ve ilkesiz bir düzeyde, diplomatlarımızın rehberliği bir yana itilerek, diplomasi alanında bilgisi ve deneyimi yeterli olmayan danışmanlar aracılığıyla yürütülmekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Parlamentomuz’daki Muhalefet’in, Atatürkçü düşünceyi ve Atatürk Devrimlerinin sürekliliğini benimsettirmeyi hedefleyen bir politikası veya bakış açısı yok!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, basınımız, Atatürkçü düşünce sistemini yaşatacak ve gelecek kuşaklarımıza aktaracak bir yapıya ve heyecana sahip değil!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, aydınlarımızın büyük çoğunluğu, Atatürk’ümüze sırtını çevirmiş ve o büyük insana hepimizin sahip olması gereken vefa duygusundan ve yükümlülüğünden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Üniversite gençliğimiz, Atatürk’ü gerçek kimliğiyle tanımamakta ve tanımak yolunda da en ufak bir heves ve istek belirtisi göstermemekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, “Atatürk Devrimleri” iktidar güçleri tarafından unutturulmak isteniyor ve “Atatürk” ismi insanlarımızın zihinlerinden ve gönüllerinden silinmek isteniyor!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, ulusal eğitim sistemimiz, Atatürk’ü ve O’nun düşüncelerini dışlamak amacında ve bu hedefine doğru adım adım yaklaşmakta!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, üniversitelerimiz, büyük ölçüde Atatürkçü düşünce sistemini benimsemiş değil ve öğrencilerini de, “Atatürkçü düşünce” doğrultusunda yetiştirme isteği ve azminden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Parlamento’daki Muhalefet’in yetersizliği söz konusu olduğunda, sivil toplum örgütlerimiz, bu görevi layıkıyla yapmak yerine, kendi iç çatışmaları içinde boğulmayı yeğlemekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, insanımız, kendisine ve ülkesine yapılan haksızlıklara ve hukuksuzluğa baş kaldırabilecek güç ve dürtüden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, insanımızın geleceğe ilişkin umudu tükenmek üzere ve bu umudu yeşertebilecek insan gücü, halkımıza sesini ulaştırabilecek olanaklara sahip değil!

Tüm bu olumsuzluklara karşın, yine de önderimiz Atatürk’ün de kendisine yapılan muhalefete karşın, insanımıza ulaşabilmeyi başarıyla gerçekleştirmiş olduğunu göz önüne alarak, ve bu büyük insandan gücümüzü alarak, “Atatürk Devrimleri”ni yaşatma yolunda elimizden geldiğini yapmalı ve bu Devrimlerin ışığı ve aydınlığı altında, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetişmesini sağlamaya çalışmalıyız!

Doç. Dr.  Hüner  TUNCER

http://www.ilk-kursun.com/haber/101633

18
Nis
12

Binemiyoruz Binali Bey

9  Nisan  Pazartesi  sabahı  ulaştım  Atatürk  havalimanına.

Bütün  gazeteleri  edindim,  oturdum  kafeye.

13.00  uçağıyla  İzmir’e  gitmek  üzere.

Ferhangi  Şeyler  turnesi  söz  konusu.

Açtım gazeteleri, o akşam okuyacağım haberlerin altını çiziyor, kendime göre yorumlar düşünüyor, buna göre gazeteleri sıraya koyuyorum.

Ferhangi  Şeyler’in  böyle  bir  ön  mesaisi  var.

Yan masadaki tip, okuyup bir yana koyduğum gazetenin bulmacasını rica ediyor, okudunuzsa şu gazeteyi rica edeyim, diyen tip var.

Ben gazetelerin kırışmaması derdindeyim, akşam sahneye çıkaracağım aksesuarlarım onlar benim, gıcır pırıl olmak zorunda.

– Ben  gazete  okumuyorum,  dersimi  çalışıyorum  efendim !

sinirsel çıkışı da hiç hoş karşılanmıyor okuduğum gazeteyi onunla paylaşmamı isteyen tip tarafından.

Manyak  olduğumu  düşünüyor.

Konuya vakıf, her pazartesi görüştüğüm kafe garsonu, kahvemi tazelerken;

-Gene  mi  Ferhangi  Şeyler  turnesi ?   Kaçıncı  oyun  oldu  ağbi ?
diyor.

Gazeteler tarassutunu tamamladım, uçağın kalkmasına 20 dakika var.

Bir çağırı yok. Gittim baktım, uçağımız 15 dakika gecikmeli. Kafeye gelip yeniden kahve söyledim. 10 dakika sonra uçağın 45 dakika gecikmeli olduğu yazıldı ekrana. Yalnız benim uçak değil, Türkiye’nin dört bir yanına gidecek uçakların hepsinin karşısında gecikme yazıyor, kimilerinin süresi belirli, kimileri sadece gecikme yazıyor. Süre belli değil. Biraz sonra İzmir uçağının birbuçuk saat gecikmeli kalkacağı yazdı ekranda.

Gidip bir ilgiliye gecikmelerin nedenini sordum. Atatürk havalimanındaki dört pistten üçünün onarıma alındığını, tek pist çalıştığını, gecikmelerin bundan kaynaklandığını belirtti.

-Ben bu akşam İzmir’de olabilir miyim acaba? Oyunum var. Manyak bir taksiciyle bir avantür maceraya mı yazılsam acaba?

-Valla bilemiyecem!

-Valla kim bilebilir?

-Allah bilir!

-Binali bey bilmez mi?

-Binali bey kim?

diyor ilgili. Orada çalışıyor, Ulaştıramama bakanının adını bilmiyor. Derhal kovulması gereken bir tip. Ya PKK’lı ya da Ergenekoncu. Biz gömleğin metal düğmesi bip etti diye giremezken, o nasıl sızmış ki havalimanına?

Uçağımın 2 saat gecikmeli kalkacağı yazılı ekranda. Kahve içmekten bezdim. Gözümden kafein fışkırıyor. Hiçbir uçak vaktinde kalkamadığı için yolcu yığılması oluştu, kafelerde oturacak yer yok, kıç kıça, iç içe oturuyoruz. Dizi dizime yapışık adam cep telefonuyla karısına gecikmeleri açıklamaya uğraşıyor. Kadın bağırarak konuştuğu için onun sesini de duyuyorum.

-Tek şeride indirmişler karıcığım! Hiçbir uçak öbürünü sollayamıyor. Belki de bugün gelemem!

-O kadar saat uçak gecikmesi olur mu? Yalancı herif? Hangi karının koynundasın?

diye bas bas bağırıyor telefondaki kadın.

Bütün bir güne yayılan bu gecikmelere kimse inanamıyor sayın ulaştıramama bakanı. Bu yüzden yuvalar yıkılabilir.

Bu hafta gene turne var; Ankara’ya gideceğim. Sabah ilk uçağa bilet aldım, umarım akşamüstü başkentte olurum.

Atatürk  havalimanındaki  dört  pistin  niçin  üçü  birden  onarıma  alınıyor ?

Birer  birer  onarsak  olmaz mı ?

Üç  yandaş  taşeron  firmaya  acele  avans  mı  verilmesi  gerekiyor ?

Ferhan  ŞENSOY

AYDINLIK

18
Nis
12

Kel başa şimşir tarak, buyur buradan yak

Bir  ekibimiz  var.

Birbirinden  değerli  sanatçılardan  oluşuyor;  “Sanatçılar  Birliği”.

Dün gece Edip Akbayram ve eşi Ayten’in evinde yemekli bir toplantı yaptık.

Rutkay  Aziz  ve  Tarık  Akan  da aramızdaydı.

Çok  güzel  bir  geceydi.

Ayten’in fevkalade misafirperverliği ve yemekleri bize parmaklarımızı yedirdi.

Gecenin  sürprizi  ise  o  günün,  Ataol  Behramoğlu’nun  doğum  günü  olmasıydı.

Ataol  bize,  pastası  kesilirken  güzel  bir  şiirini  okudu.

Biz  de  iyi  ki  doğdun,  dedik.

Hatta  ben  iki  kere  söyledim.

Bir  de  şimdi  söylüyorum,  etti  üç.

“İyi  ki  doğdun  değerli  dostum.”

Gecenin  bir  vakti  fıkralar  anlatılmaya  başlandı.

Kimine az, kimine çok güldük. Ben daha çok, sevmeye doyamadığım, Edip Akbayram’ın anlattığı fıkraya güldüm.  Bakalım  siz  de  benimle  aynı  fikirde  misiniz ?..

Karadenizli bir hemşerimiz arkadaşının yanına gelmiş; “Benden altı adet vesikalık fotoğraf istediler, nasıl olacak bu iş” diye sormuş. Arkadaşı; “Kolay” demiş. Belden yukarını çekeceğiz. Sen bir çukur kaz bahçeye, göm, belden aşağını, ben gelir çekerim resmini”.

Ertesi gün kendisini yarı beline kadar gömen arkadaşının resmini çekmek için gittiğinde, “tamam” demiş, “tam da dediğim gibi yapmışsın; ama yanındaki diğer kazılmış çukurlar niye?”

Yarı beline kadar gömülü olan yanıtlamış soruyu; “vesikalık resmi altı tane istediler ya, ben de altı tane çukur kazdım”.

“Yahu ne gerek vardı” demiş arkadaşı, “zahmet etmişsin. Ben altı tane fotoğraf makinesi getirmiştim”.

Edip  Akbayram’dan  size  bir  Pazar  güldürüsü…

Heves  ettim,  bir  fıkra  da  ben  anlatayım,  dedim.

Ne var ki Hayyam’ın bir dörtlüğünü Twitter’da sevenleriyle paylaştığı için sorgulamaya alınan Fazıl Say’ın başına geleni hatırlayınca, vazgeçtim anlatmadım.

Sakallı-şalvarlı bir molla, taksi çeviriyor ve arka koltuğa yerleşiyor. Şoför radyoda türkü dinliyor o sırada. Müşteri; “Kapa şu türküyü, günah” diyor. Şoför radyonun dalgasını haberlere çeviriyor. Müşteri; “Aslında radyo da günah… Peygamberimizin devrinde radyo mu vardı diyor. Şoför gayet sakin arabadan iniyor, mollanın kapısını açıyor ve “lütfen inin arabadan” diyor. “Peygamber efendimizin devrinde taksi de yoktu. Lütfen inin arabamdan ve deve bekleyin.”

Ben dinibütün bir adamım. Bu benim için ne kadar haksa, inançsız olmak da bir başkası için hak. Hayyam’ın dizelerini de okuyamayacaksak artık, demek ki Neyzen Tevfik, hatta Can Yücel de okuyamayacağız demektir. Hatta bazı şairlerin dışında şiir okumak da yasaklanacak. Başbakan kürsüden “Nazım Hikmet, Yılmaz Güney bizim değerlerimizdir” demiyor muydu? Diyordu?

Ben dünya çapındaki piyanistimiz Fazıl Say’ın yanındayım…
Yanındayız…
Biline…

Çevik  Bir  Paşa

Filiz Akın’ın eşi Sönmez Köksal MİT Müsteşarı iken, eşi Filiz Akın’la bizi özel konutlarına, Ankara’ya yemeğe davet etmişlerdi. Günübirlik gidip döndük. Bizi gizli bir disiplinle üç siyah otomobil karşıladı. Önde ve arkada birer araba, güneş gözlüklü babayiğit ajanlar, kulaklarda telsizler, kuşkulu gözlerle sağı solu kontrol ederek “Bodyguard” filmini aratmayacak bir seremoniyle MİT Müsteşarının evine naklettiler. Eşimin kulağına eğilip şöyle dedim, “ister misin, gittiğimiz yol anlaşılmasın diye bizim de gözümüzü bağlasınlar?”

Eve ulaştığımızda, ev sahibesi Filiz Akın bizi kapıda karşılamıştı. O akşamki yemekte bir karı-koca daha vardı, Çevik Bir Paşa ile eşi. Yuvarlak bir masada oturduk, yedik, içtik. Memleketin ahvalini konuştuk. Çokça da Atatürk’ten bahsettik. Paşa‘yı bütün azametiyle anımsıyorum. Son derece yakışıklı, vakur, düzgün ve samimi konuşan bir insan… Gözümüzü, kulağımızı ondan alamadığımızı, kısa sürede kendisine hayran olduğumuzu ifade etmeliyim.
İngiliz yazar tarafından yazılmış Atatürk ile ilgili yasak bir kitabın yasağını kaldırtıp, “İnsanlar gerçekleri okumalılar, görmeliler… Ancak bu şekilde kalkınabiliriz” diyordu. Şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ne güzel de temsil ediyordu. İşte o gece tanıdık Çevik Bir Paşa’yı.

Hakkı Karadayı Paşa Genelkurmay Başkanı iken, Sayın Çevik Bir de yardımcısıydı. O sıralar biz de Olacak O Kadar Programı’nda “Darbeleri” filan oynayıp, bir bakıma askerleri ti’ye alıyorduk. Çalıştığımız kanalın yöneticileri başlarına bir şey gelecek diye tir tir titriyordu. Hatta bir keresinde bizzat Genelkurmay Başkanı ile Çevik Bir Paşa’yı makyajlarını yaparak oynamıştım. Kanal yönetimi, “biz bu bölümü yayınlayamayız, artık bu kadar da olmaz” deyince, yalan söylemiştim onlara. “Ben paşayı tanıyorum, kendisinden izin aldım” dedim. “Vebali boynuna” deyip yayınlamışlardı programı. Ben gene de ürperip korkmuştum, ne yalan söyleyeyim…

Ertesi gün bir telefon; Çevik Bir Paşa arıyor. “Yandık” dedim kendi kendime, “Buraya kadarmış”. Titrek bir sesle “Buyrun” dedim telefona. Çevik Bir Paşa, “çok güldürdün Levent bizi” dedi… “Kızmadınız mı?” diye cılız bir sesle karşılık verdim. “Ne kızması yahu” dedi, “Bayıldık. Hakkı Paşa da kutluyor seni. Bizden sana açık kart. Bizi istediğin kadar eleştirip oynayabilirsin”.

O günkü Türk Ordusu böyleydi. Paşası da çağdaş ve hoş görülüydü. Bugünkü Türk Ordusu tam kadro hapiste neredeyse… Hatta hapishaneler doldu taştı da, boşalsın diye diğer sıradan suçluları tahliye ettiler. Duydum ki Çevik Paşa da alınmış içeri. Dimdik bir adamdır kendisi. İçeride büküleceğini de hiç sanmam. Ataol Bahramoğlu’nun bir şiiri var, şarkı yaptık söylüyoruz oyunumuzda…

“Cellât uyandı yatağında bir gece
Tanrım, dedi, bu ne zor bilmece
Öldükçe çoğalıyor adamlar,
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Güzel söylemiş, ben daha bir şey söylemiyorum. Aklıma gelmişken, Sanat Güneşimiz Zeki Müren Allahtan vakitlice ölmüş… Allah Rahmet eylesin… Yaşasaydı o da Silivri’de hapiste olacaktı anlaşılan. Çünkü biliyorsunuz Zeki Müren’in lakabı “Paşa”ydı. Herkes Paşam derdi ona. Ömrü vefa etmediği için hücrede bir Paşa olmaktan kurtuldu.

Sezen  Aksu

Ben sana ne diyeyim yahu… Önceleri bir idealin vardı, Atatürk’ü severdin. Dörtlükler yazardın O’na. Türkiye Cumhuriyeti sana ne payeler ne ödüller verdi. Şimdi ne oldu da böyle oldu? Ulan şu parayı icat edeni bir geçirsem elime…

Meral  Okay

Allah rahmet eylesin Meral’e. Delikanlı, aydın bir kadındı. Daha çok rahmetli kocası Yaman Okay arkadaşımdı. Onu da kanserden kaybettik. Ölümüne birkaç gün kala, hastanedeki odasının penceresini açıp, “Tanrım, neden ben?” diye bağırırdı. Dinibütün bir adamdı. Eşi Meral Okay kazandığı paraları Nesin Vakfı’na bırakmış. Ne kadar anlamlı bir bağış… Ali Nesin de bu parayla bir eğlence köyü kuracakmış, bu da iyi.

Meral Okay öldükten sonra yakılmak istemiş. Müsaade etmemişler. İnternette birisi yazmış, ben okuduğumu aktarıyorum. Diyor ki; “Ölülerin yakılmasına karşılar, oysa dirileri diri diri yakıyorlar.” Sivas Olayları’ndan söz ediyor. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Madımak Oteli’nin yakılmasından sonra şöyle beyanat vermişti; “Telaş edecek bir şey yok. Yangın nedeniyle otelde birkaç kişi ölmüştür. Allaha şükür, otelin önündeki kimseye bir şey olmamıştır.”

Hadi bakalım, buyur buradan yak…

Nedim  Saban

Duydum ki Nedim’in başarılı oyunu “Onca yoksulluk varken” Erzurum’da, Erzurum Belediyesi tarafından yasaklanmış. Gerekçe de dekorda “Kahrolsun Faşizm” yazılı olması… Duyduğumda, gülmekten ziyade düşündüm. Oyun bir Fransız klasiğidir. Filmini Simone Signoret ile Yves Montand birlikte oynamışlardı. Türkiye’de haftalarca kapalı gişe oynadı. Nedim Kardeş, hala farkında değil misin, bunlar şunu ya da bunu, şu ya da bu nedenle yasaklamıyorlar. Doğrudan tiyatro hedefleri, yasakladıkları tiyatro. Bilmem anlatabildim mi?…

Sana başarılar, gözlerinden öperim.. Diyeceğim ama diyemiyorum. Biliyorsun öpüşmek de yasak.

Levent  KIRCA

AYDINLIK

17
Nis
12

İRTİCA İLE MÜCADELEYLE MÜCADELE

28  Şubat  dalgaları  başladı.

İkinci  dalga  ne  zaman gelir?   

Kimleri  kapsar ?

Benim  yanıtlamam  olası  değil.
Ama  bilenler  var  elbette.
BAVULCU  BARANSU  diyor  ki ;
– Süleyman  Demirel  de  yargılanacak.   Sırayla  herkesi  yargılayacağız.

Ben  zamanını  da  bilemem  ancak  tahmin  yürütebilirim.
İkinci  ve  takibeden  dalgalar ;

a.  Ülkenin  burnu  Suriye’de  kenefe  batınca,

b.  AKP’li  saygın  şahsiyetlerden  ve  özellikle  sultana  yakın  birilerinin  yolsuzluk,  görevi  kötüye  kullanma  vb.  bir  haltı  ortaya çıkınca,

c.  PKK  sorununda  “İYİ  ŞEYLER”   OLMAYA   BAŞLAYINCA,
d.  Muhalefet   (pek  olası  değil  ama)  iktidarın  önemli  bir  açığını  yakalayınca,

e.  Ucu  pislik  kokan  bir  yasa  tasarısı  gündeme  girince
veya  AKP  ve  tek  kişilik  iktidarının  benzer  bir  şekilde  zora  düştüğü  zaman  gerçekleşebilir.

“Demokratik  rejime  müdahale  ettiler,  yargılansınlar,  bağımsız  yargı  önünde  hesap  versinler”  diyenler  de  vardır.
Konuyla  çok  yakından  ilgili  bir  bakan  olan  Gümrük  ve  Tekel  Bakanı  Hayati  Yazıcı  da  aynı  görüşte ;
– Hükümetimiz,  insanların  yediği  içtiğine  hassasiyet  gösterirken,  o  alanda  temizlik  yapıyor.

“O  ALAN”  da  28  Şubat  alanı  oluyor.   Askeri alan  oluyor.   Askerler  oluyor  özetle.
“Hükümetimiz”  derken  de,  “BAĞIMSIZ  YARGI”  demek  istiyor,  sayın  bakan.

İşte ilk dalgası vuran 28 Şubat sorgulama süreci böyle bir süreçtir.

BARANSULAR yargılanacakları bilir.

Cemaat, cemiyet, tarikat etkisini gümbür gümbür dillendirir.

Çekineceği kimse yoktur. FETO ve CIA ve ABD arkasındadır.

Hükümetin bakanı yargıya işi kimin verdiğini açıkça söyler.

”KONU  BAĞIMSIZ  YARGIYA  İNTİKAL  ETTİ  BİZ  KARIŞAMAYIZ”  riyakarlığının  arkasına  sığınmaya  bile  gerek  kalmamıştır.

Ülkeyi  kimler  yönetiyor ?

Yargı  nasıl  işliyor ?

İktidar  olayların  neresinde ?

Anlayın  artık…

Artık  kartlar  açık  oynanmaktadır.

” BİN  YIL  SÜRECEK  DENEN  28  ŞUBAT  15  YILDA  BİTTİ”  övünmesi bunun  dışa  vurumudur.

Konunun   özünde   DEMOKRASİ   yoktur   ve   hiç   bir   zaman   olmamıştır.

Özde,   İRTİCA  İLE  MÜCADELE  EDENLERLE  MÜCADELE  VARDıR.

Bu   kadar   basit…

“Demokrasi”   bu   mücadelede   sadece,  ama   sadece  bir   araçtır.

İrtica   ile   uğraşanların   başına   geçirilecek   çuvalın   üretiminde   kullanılır.

İnsan haklarından   ve   özgürlüklerden   bahsederek   kaval   çalan   liberallerin   sakızı  

olarak   da   fena   değildir   demokrasi.

ERGENEKON,   BALYOZ,   ISLAK İMZA,   ANDIÇ,   POYRAZKÖY,   AMİRALLERE  SUİKAST,   KARARGAH  EVLERİ  vb.  davaların  hepsinin  kökünde  de  ucunda  da  irticaya  karşı  olmak  vardır.

Laikliğe karşı eylemlerin odağı olanlar Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana irticaya karşı mücadele edenlerden hesap sorma konumuna geçmiştir.

Hesaplaşma;
Bazen, TBMM kürsüsünden 88 yıllık cumhuriyet dönemine sataşarak,

Bazen, cumhuriyet değerlerini silen yasalar çıkararak,

Bazen, o değerlere sahip çıkıyormuş gibi yaparak üstünü örterek,

Bazen, değerlere sahip çıkanları yargılatarak,

Her zaman da Allah ile, din ile, kutsal değerler ile insanları kandırarak yapılmaktadır.

12 Eylül ve 28 Şubat’tan sonra, 27 Mayıs’a, Menemen’de Derviş Mehmet’i, Dersim’de Şeyh Sait’i cezalandıranlara, hatta din devletini ortadan kaldıran KURTULUŞ VE KURULUŞ ‘a da sıra gelebilir.
Çok kızarlarsa İttihat ve Terakki dönemine bile gidebilirler.
Böylece bütün gerici yobazlara itibarlarının iadesi sağlanarak tarihten gelen kinle intikam alınmış olur.

Dün; 28 Şubat’ı kabul edip, onaylayıp, uygulamak için emir veren sivil ve siyasi kişilikler bu gün karşıya geçmiş şikayetçi veya uygulamaya alkış tutan tarafta olmuşlardır.
Yalancılığın, sahtekarlığın, korkaklığın, fırsatçılığın ve akla gelebilecek her türlü karakter bozukluğunun simgeleridir bunu yapanlar.
Bunları tanımayan da yok gibidir ama karşılarına çıkıp söyleyecek yürekliler azdır.

Demokrasi  tramvayı  yürümektedir.
Amacına  ulaşınca  “son  durak”  yapacaktır.
Yargıya, medyaya, askere, aydınlara yapılanları görüp de hala başka türlü algılayanlar var mıdır?

Bilemiyorum.
Algıladığını farklı yazıp-söyleyenler oldukça fazla, herkes ayırdında, eminim.
Bu  süreç  de  mutlak  sona  erecektir  ondan  iki  kez  eminim.
Herkesin  bunu  da  düşünmesini  öneririm.

Naci  BEŞTEPE

http://www.ilk-kursun.com/haber/101479

16
Nis
12

Meselâ Diyelim

Zurnanın  zırt  dediği  yere  gelindi.

Hâlâ olacakları görmek istemeyenler var mı ?

Öyleyse meselâ diyelim, önce haberi, sonra yalnızca adları değiştireceğimiz yazıyı aklımızdan bir daha okuyalım.

Koyu renkli yazılar gazetelerden alındı. Bu konuşmalardaki okul adının yerine Türkiye Cumhuriyeti adının koyulduğunu düşünün.

Tüzük yerine de anayasa denildi varsayınız…

“TC Vatandaşlığı” Devrimi” başlığı Hürriyet gazetesine aittir.

Türkiye Cumhuriyeti demek istemişler, bölücülerin  dilinden  düşürmedikleri  şekliyle  TC  diye  yazmışlar.  Bütün  gün  bu  şekliyle  bilgiağı   (internet)  gazetelerinde  durdu.  Gece  yarısından  sonra  bunu,   “Vatandaş”  devrimi   şeklinde  değiştirdiler.

14 Nisan  2012  Haberler:

Yeniçağ  gazetesi

Başlık :  Türklüğe  ilk  vuruş

“İktidarının başından beri “Türk”e adeta savaş açan AKP, Türkiyeli kavramını Darüşşafaka’da devreye soktu. Tüzükten, “Türk ve İslam” şartı kaldırıldı…
Tüzüğü değiştirdiler
AKP, hayaline bir adım daha attı. Darüşşafaka Cemiyeti Genel Kurulu’nda konuşan Başbakan Erdoğan, “Tüzükteki Türk ve İslam olma şartını, ’Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı’ olarak değiştiriyor, cemiyetin kapsama alanını genişletiyoruz” dedi.”

Hürriyet  Gazetesi

Başlık :   “TC  vatandaşlığı  devrimi”

“Darüşşafaka’da Türk ve İslam olma şartını, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak değiştiriyoruz”

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Darüşşafaka Cemiyeti tüzüğünde yapılacak değişikliğe ilişkin “Tüzükte yapacağımız değişiklikle, bugünden itibaren, inşallah Darüşşafaka Eğitim Kurumları artık sadece babasını kaybetmiş vatan evlatlarına değil; babası veya annesinden her ikisini veya herhangi birini kaybetmiş çocuklarımıza da kapılarını açacak. Türk ve İslam olma şartını, ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı’ olarak değiştiriyor, cemiyetin kapsama alanını böylece genişletiyoruz.” dedi.

Bu sözler sizi ister istemez Anayasa konusuna getirmiyor mu? Ya Anayasa için böyle deniverse diye içinize bir kurt düşmüyor mu?

Yok , şimdilik böyle bir şey Anayasa’ya karşı denmedi. Yukardaki sözlerin hepsi bir vakıf okuluna ve okulun tüzüğüne karşı dendi. Tüzüğünden okulun Türklük kaldırıldı. Yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı konuldu. Diyelim ki tüzüğe denmedi de anayasaya dendi bunlar, meselâ diyelim… Yukardaki sözleri bir de böyle okuyalım…

Konuşma şöyle devam ediyor:

“Annesini kaybeden öksüz çocuk, babasını kaybeden yetim çocukla aynı yerde durabiliyor ve ihtiyaçlar noktasında aynı kaderi paylaşabiliyor. İşte bu nedenle, biz artık Darüşşafaka’da, yetim ve öksüz diye bir ayrımın yapılmasının uygun olmadığını düşünüyor ve tüzükten bu ayrımı kaldırıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üst kimliğinde buluşmuş herkes, hem devletin, hem de devlet kurumlarının karşısında her yönüyle eşittir. Özellikle, çocuklar arasında din ve etnik köken bakımından bir ayrıma gidilmesine müsaade edemeyiz. Tüzükten, artık bunu çıkartıyor, Darüşşafaka’yı özüne ve ruhuna yaraşır bir vizyona kavuşturuyoruz.”

Burada üst kimlik diye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından söz ediliyor yine. Her milletin üst kimliği devletin kurucusu olan milletin adı değil midir? Bizim üst kimliğimiz Türk Milleti değil mi? Bütün kökenleri kapsayan, birleştiren, Türkiye Cumhuriyetini kuran kurucu kimlik…

Konuşmanın bu bölümünü aynı şekilde düşünsek. Öksüz, yetim çocukların yerine yetkili ağızlardan artık her gün duyduğumuz etnik köken sıralamasını koysak… “Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abaza, Boşnak, Roman, Türk ile aynı yerde durabiliyor ve ihtiyaçlar noktasında aynı kaderi paylaşabiliyor…”

Bu sözleri yetkililerin ağzından çıktığı sırayla yazsak ve sözlerin gerisini aynı bıraksak… Yalnızca tüzük yerine anayasa yazsak… Son cümledeki okulun adının yerine de Türkiye Cumhuriyeti desek…

Okul tüzüğünden çıkarıldığı gibi Türklüğü buradan da çıkarsalar…

Konuşmayı bir de böyle düşünerek okusanız… Ne görüyorsunuz? Ne anladınız? Ne oluyor? Ne olacak?

Bu yapılan değişiklik sıradan basit bir iş olsaydı yandaş gazetelerin bazıları böyle başlık atmazlardı. Devrim demişler baksanıza, ikisi devrim demiş. Biri açılım demiş. Sevinmişler bu yapılana. En çok bu işe sevinen Hürriyet gazetesi olmuş. Başlıkta üstte duyurmuşlar : “Vatandaşlık Devrimi” diye.Yandaş olmayan gazetelerden de öyle pek ses çıkmamış. Görmezden gelinmiş. Yeniçağ sadece attığı başlıkla karşı çıktığını göstermiş. İçeriğine hiç değinmemiş…

Üç maymunu oynamak daha çok işlerine gelmiş: Görmedim, duymadım, söylemedim…

*

Anayasa’nın beşinci maddesi şöyle başlar: “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak…”

Anayasa’nın altıncı maddesinin başı: “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır…”

Atatürk, Türk milletini şöyle tanımlamıştır:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Anayasa’nın altmış altıncı maddesi:“Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili madde: “Cumhurbaşkanı… Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.”

Burada da Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı denmiyor. Türk vatandaşı. Çünkü milletimizin adı Türk Milleti.

*
Atalarımız demiş ki:

Saçım ak mı, kara mı? “Önüne düşünce görürsün!”

Ha şuracık, ha buracık derken Bağdat.

Yağına göre tavası, kuyusuna göre kovası.

Tavşan dağda, suyu ateşte.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Oyunun sakalı bitti.

Az ateş çok odunu yakar.

Kuşu  kuşla  avlarlar.

Ağaç  kökünden  yıkılır.

Her  ziyan  bir  öğüttür.

Bu  da  çok  bilinen  bir  sözümüzdür :  “Kızım  sana  söylüyorum,  gelinim  sen  anla !”

Kızımıza  bir  söz  söylendi.

Gelinler  siz  anladınız  mı ?

Size  ne  dendi  veya  zamanı  gelince  size  ne  denecek ?

Meselâ  diyelim…

Feza  TİRYAKİ,  14 Nisan  2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/101536

15
Nis
12

AYı İLE YATAĞA GİRİLMEZ…

İsmet  İnönü,  1960’lı  yıllarda,  ABD  ile  aramız  açılınca  “Büyük  devletlerle  ilişki  kurmak,  ayı  ile  yatağa   girmeye   benzer”  demişti.

DP, 1950’lerde yönetime geçince, Amerika ile sıkı işbirliğine girmiş, ona yaranabilmek uğruna Kore’ye asker göndermiş ve “Küçük Amerika” olabilmek için hayli çaba sarf etmişti.

1923 Devriminden, Atatürk ilkelerinden ödün verme de bu dönemde hız kazanmıştı.

Ne var ki bir dediğini iki etmediğimiz, uğruna 721 evladımızı yaban ellerinde, Kore’de bıraktığımız ABD, 1964 başlarında Kıbrıs’a çıkarma yapma girişimimiz karşısında, tüm dostluk, stratejik ortaklık kurallarını ve bağlarını bir yana bıraktı. Karşımıza dikildi.

“Buna  izin  vermeyiz”  dedi. Bir de İnönü’ye o ünlü “Johnson Mektubu”nu gönderdi. Tehditler savurdu. Türkiye’ye “bir takım “yaptırımlar” uygulayacağını, bir Sovyet müdahalesi karşısında ABD’nin ve NATO’nun yardımcı olmayacağını belirtti.

Bu  mektup  karşısında  Başbakan  İnönü,  o  zamanlar  “Yeni  bir  dünya  kurulur  ve  Türkiye  bu  dünyada  yerini  alır”  diyerek  öfkesini  dile  getirmişti.

Elbette  dün  olduğu  gibi  bugün  de  ayı  ile  yatağa  girenler  sonucuna  da  katlanmak  zorundadırlar..
Çünkü  ayının  ne  yapacağı  belli  olmaz…

Hele  Amerikan  ayısının  ne  yapacağı  hiç  belli  olmaz.

O, bir yandan “stratejik ortak” oyununu oynarken, bir yandan da Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek” sözüne karşılık, “Millenium Challenge” yani “Bin Yılın Meydan Okuması”na girişir.

Türkiye’yi  işgal  etme  tatbikatları  yapar.

O, bir yandan “PKK ortak düşmanımız” der, bir yandan, uçaklarla, helikopterlerle onlara yardım malzemesi taşır, silah verir ve Sakın ha benim iznim olmadan Kuzey Irak’a girmeyin” diye emirler yağdırır. Girersen de başına çuval geçirir.

Böylece hem Türk ordusuna ders vermeye kalkar, hem de Meclisten geçmeyen tezkerenin öcünü alır. Bir taşla iki kuş vurur.

Sen de elin kolun bağlı, arkasından aptal aptal bakarsın…

“ABD’ye nota verecek misiniz?” soruları karşısında da “Ne notası veriyorsun, müzik notası mı?” dersin.

Turgut Özal döneminde de Amerikan ayısı, Türk Ordusunu Irak’a sürmek istemiş, ama bunu başaramamıştı. Özal “Bir koyup üç almak” iddiasıyla, Irak’a girmeye, kınalı kuzuların canına kıymaya can atıyordu. Ama olmadı. Çünkü karşısında kendi Başbakanı Yıldırım Akbulutu, Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ı ve maden işçilerini buldu.

Bu büyük direniş, hem Amerika’yı hem de Özal’ı geriletmek zorunda bırakmıştı.

Şimdi Özal’ın bu misyonunu BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yüklendi.

Suriye harekâtına destek bulabilmek, ABD’nin emirlerini yerine getirmek umuduyla hasta haliyle kapı kapı dolaşıyor.

Bu yolda her şeyi, herkesi feda etmeye hazır.

Nitekim daha iki, iki buçuk yıl önce ailecek diz dize, göz göze oturduğu Beşar Esad birden kan akıtan, adam yiyen bir canavara dönüştü. Elinden ödüller aldığı Kaddafi’yi itlere kurtlara teslim etti. Cinayete ortak oldu.

Bugün Ortadoğu’da tehlikeli bir oyun oynanmaktadır. Hedefte Suriye vardır. İran ve Türkiye ise sırada bekletilmektedir. Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin de parçalanması, büyük Kürdistan’ın, ikinci İsrail devletinin kurulması demektir.

Bölücüler, ellerini ovuşturarak, alıcı kuşlar gibi Irak’ın, Suriye’nin parçalanmasını beklemektedirler.

BDP Başkanı Selahattin Demirtaş bu alandaki sevincini şu sözlerle ifade etmiştir:

“Irak bölünürse bağımsız Kürdistan devleti oluşacak. Suriye’de de özerk Kürdistan devleti oluşabilir. İran’da zaten Kürdistan eyaleti var. Bu durum’da Iğdır’dan Hatay’a, Türkiye’nin güney sınırları resmen Kürdistan olacak…

Ama Suriye halkı birlik, bütünlük olup liderine sarılınca hem ABD emperyalizminin hem de BOP Eşbaşkanının girişimleri sonuç vermedi. Tüm silah sevkiyatına ve muhalifleri kışkırtmalarına karşın Beşar Esat’ı deviremediler.

Şimdi yeni tertipler ve planlar peşindeler…

Kilis’te kurulan “Mülteci Kampı”na saldırılar yapıldığı yalanını yayarak, “Sınır ihlali oldu” gerekçesiyle Suriye’ye müdahale zemini oluşturmaya çalışıyorlar.

Recep Tayyip bu konuda:

“Çok açık, net bir sınır ihlali olmuştur, şimdi atılması gereken adımları atacağız…” diyerek bu düşüncesini açığa vurmuştur.

Oysa onların dediğinin aksine, tecavüz Suriye’den değil, Mülteci Kampından Suriye’ye yapılmıştır. Suriye’nin sınır karakolundaki bayrak indirilmeye çalışılmıştır…

AKP iktidarı bugün sonu belli olmayan karanlık bir maceraya atılmıştır ve geleceği tehlikelerle dolu bir yolda hızla ilerlemektedir.

ABD krizdedir.

AKP, ABD’nin direktifleri ile Suriye bataklığına saplanmıştır. 25 bin kişinin ihtiyacını gidermeye çalışmaktadır. Dünyanın parasını harcamaktadır.

Bu yüzden ekonomik kriz Türkiye’nin de kapısındadır.

Çin, Rusya gibi büyük devletlerin ve bölge komşularının düşmanlığını kazanan Türkiye ve ABD Suriye’nin parçalanmasını krizden çıkış yolu, kurtuluş yolu olarak görmektedirler…

Elbette bu gidişe Türk ulusu izin vermeyecektir. Hiçbir Türk anasının, babasının ABD’nin ve onun BOP Eşbaşkanın keyfi için yavrusunu yaban ellerinde şehit vermeye niyeti yoktur.

Bu nedenle bir Suriye müdahalesi, AKP iktidarı ve BOP eşbaşkanının da sonu olacaktır.

Çünkü tarih bu türden haksız savaşlara neden olup, vatanını ve vatandaşlarını tehlikeye atan, ölüme gönderen liderlerin kırık dökük mezar taşlarıyla doludur…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/101388

14
Nis
12

12 Eylül Varyete Tiyatrosu… “Bizim Çocuklar Yine Kazandı..!!!”

Sebep – sonuç  ilişkisi  evrenin  süreklilik  yasasıdır.

Olgular  halden  hale  geçerek  devinirlerken  sebepler  sonuçları  oluşturmakta,  o  sonuç  da  bir  sonraki  evrenin  sebebi / sebepleri  olarak  yaşam  ve  zaman  akıp  gitmektedir.

Sonucu sebepten soyutlayarak olguları algılamak, çıkarımlarda bulunmak, kaçınılmaz olarak yanılgılara yol açacaktır. Bu durumda gösteren-gösterilen ilişkisine bakarak, sonuçlar üzerinde patinaj çekip çekmediklerine, çıkarımların hangi hedef kitleye ne amaçla ve niçin sunulduğuna bakmak gerekmektedir.

Soyuttan   somuta…

Yaşanan  her  olgunun  tek  sebebi  olmadığı  gibi  tek  sonucu  da  olmaz.  Sebep  de  sonuç  da  parça  tesirli  bomba  gibidir.

Zaman  ve  zemin  sebep  ve  sonuçların  getirimlerini  etkiler.

Doğadan  bir  örnek  verelim.

Yağmur  için  kullanılan  isimlerden  biri  bereket  ve  rahmet, 

diğeri  ise  felakettir.

Ekinler başağa durup biçilmeye yaklaştığı günlerde yağan şiddetli bir yağmur, tarım için ne rahmettir, ne de bereket. Çünkü şiddetli yağmur ekinleri adeta döverek ıslatacak ve yatmalarına sebep olacak, tarımda verimlilik ister istemez düşecektir. Felaket…

Al  sana  sebep,   al  sana  sonuç…

Son günlerde içeride ve dışarıda yokuş aşağı giden ve iktidar arabasına fren tutturamayanlar “12 Eylül’ü yargılıyoruz” adlı bir bulvar komedisini sahneye koymuştur. İşbirlikçi medyanın hangi televizyon kanalını açsanız aynı oyun bazen değişik oyuncularla evlere servis edilmektedir. Böylece toplumun dikkati bu varyeteye çekilerek “cambaza bak” denilmektedir.

Dış politikada “sıfır sorun” diye yola çıkılmış sınır komşularımızla sorun olmayan kalmamış, Türkiye’nin uluslararası itibarı sıfırlanmıştır.

Irak,  Suriye,  İran,  Rusya…

Türkiye Irak ile olan ilişkilerini Bağdat’taki iktidarla değil, sanki böyle bir yer yokmuş gibi Kuzey Irak’ta peşmerge başı Barzani’nin başına getirildiği çakma devlet ile sürdürmektedir. Bu duruş Irak’ın bölünmesini de fakto olarak kabul etmek anlamıma gelmektedir.

Malatya’nın Kürecik Köyü’nde kurdurulan Füze Kalkanı adlı tesis bir ABD üssüdür. Topladığı bilgiyi ABD ve İsrail’e göndererek çalışmaktadır. Bu üsten rahatsızlığını bildiren İran, Rusya yönetimleri tepkilerini dile getirmişler, İran kendini savunmak için gerekirse Türkiye’yi vuracağını ilan etmiş, Rusya ise birlik kaydırması yaparak kendince önlem almaya çalışmıştır.

Suriye’yi bölerek, peşmerge başı Barzani’nin çakma devletini Akdeniz’e kadar uzatma hamlesinde AKP iktidarı, kraldan çok kralcı bir duruşla yangına benzinle gitmektedir. Afganistan ve Irak yenilgilerinden sonra ABD’nin yeni bir işgale gücü kalmamıştır. Ekonomisi batmıştır, yaklaşan seçimler Obama’nın elini iyice zayıflatmaktadır. Öyleyse ateşteki kestaneleri alacak bir maşaya ihtiyaç vardır. Eş-başkan bu işe memur edilmiştir.

Şu soruları duyar gibiyim.

12 Eylül 1980 darbesinin başı Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya ile Barzani’nin vb ne ilgisi var ?

Burada  bir  tümdengelim  ve  tümevarım  parantezi  açmamız  gerekmektedir.

12  Eylül  1980  darbesi  Amerika’nın  “Bizim  çocuklar”  dediği  kişilere  ihale  edilmiş  bir  karşıdevrim  hamlesidir.

Okumaya devam edin ’12 Eylül Varyete Tiyatrosu… “Bizim Çocuklar Yine Kazandı..!!!”’

14
Nis
12

Deniz Feneri ve Silivri…

Deniz  Feneri  davası  ile  Silivri   davalarını  yan  yana  koyunca  ortaya  şöyle  bir  tablo  çıkıyor :

Sanki  birbirine  hiç  benzemeyen  iki  farklı  ülkedeki  iki  farklı  dava  gibi.

İleride, bu dönem hukukun nasıl işlediği bir araştırma konusu yapılacak olursa, çok çaba harcamaya gerek yok; bu iki dava karşılaştırılsın yeter.

Eğer bu davalardan biri “hukuki” ise ötekine ne ad verilir bilmiyorum.

Artık Türkiye’de hukuk “çoktan seçmeli” hale geldi; her davaya göre ayrı bir çeşidi!

***

Deniz  Feneri  davasının  üç  ana  ayağı  var :

Almanya’daki yargılama, Türkiye’de iddianameyi hazırlayan savcıların başına gelenler, Ankara’daki yargılamama!

Almanya’daki soruşturma 2006 yılında başlatıldı. “Deniz Feneri e.V.” adıyla açılan dava, bu ülkede “yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak anıldı. Nisan 2007’de başlayan dava 1 yıl içinde sonuçlandı. Sanıklardan Mehmet Gürhan 5 yıl 10 ay, Mehmet Taşkan 2 yıl 9 ay, Firdevsi Ermiş 1 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Davanın   savcısı   Lötz’ün   son   sözü   şu   oldu :

“Asıl   failler   Türkiye’de…”

Böylece  davanın  Almanya’daki  ayağının  “başlatılan  soruşturma  kapsamındaki  bölümü”  tamamlandı.

Deniz Feneri’nin Türkiye’deki ayağı için soruşturma başlatan savcılar Nadi Türkaslan, Abdülvahap Yaren ve Mehmet Tamöz 8 Eylül 2008’den itibaren 3.5 yıl süreyle görev yaptı. Bu zaman diliminde Deniz Feneri’yle bağlantılı olduğu iddia edilen çeşitli yerlere operasyonlar düzenlendi. Temmuz 2011’de Zekeriya Karaman, Zahid Akman, İsmail Karahan, İzzet Kurum, Ali Solak, Harun Kapuyoldaş, Muzaffer Şafak tutuklandı.

Sen misin tutuklatan!

Soruşturmayı yürüten üç savcı hakkında “evrakta tahrifat” suçlamasıyla soruşturma açıldı, görevden alındılar. Haklarında 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 4 Mayıs’ta yargılama başlayacak.

Üç savcıdan görevi devralan iki savcı Veli Dalgalı ve Hakan Pektaş soruşturmanın seyrini, suç vasfını değiştirdi, “örgüt yok, dolandırıcılık yok, sadece evrakta sahtecilik ve güveni kötüye kullanma var” dedi. Bunlara karşılık gelen suç da yıllar değil, aylarla sınırlı.

Zaten tutuklular, “çok yattıkları” gerekçesiyle 3-4 ay sonra serbest bırakılmıştı.

Üç ayağın seyri bu…

Yargılama sürdüğü, daha doğrusu başlatılmadığı için soruşturma kapsamındaki herkesin şu aşamada masum kabul edilmesi gerekir. Tutuksuz yargılama bizim de her dava için benimsediğimiz bir ilkedir.

Ancak yukarıdaki seyri Silivri ile karşılaştırınca, başta söylediğimiz gibi, “Bu işte bir terslik var” demeden edemiyoruz.

***

Deniz Feneri’nde sanıklara ağır suçlamalar yönelten savcılar hakkında dava açılıyor, Silivri’de sanıkları savunmaya çalışan avukatlar hakkında dava açılıyor.

Deniz  Feneri’nde  3-4  ay  tutukluluk  çok  sayılıyor,  Silivri’de  3-4  yıl  tutukluluk  normal  sayılıyor.

Deniz Feneri’nde başlangıçta var olduğu iddia edilen “örgüt” dördüncü yılda yok oluyor, Silivri’de varlığı kanıtlanamayan örgüt yıllardır ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.

Deniz  Feneri’nde  soruşturma  ilerledikçe  dosyalar  küçülüyor,  Silivri’de  her  dosyadan  4 – 5  yeni  dosya  çıkarılıyor.

Deniz   Feneri’nde    masumiyet    karinesi   var,  

Silivri’de    mahkûmiyet    karinesi.

Deniz   Feneri’nde    özgür    yargılama   esas,  

Silivri’de    tutuklu    yargılama.

Ne    diyelim ?

Türkiye’de    yasalar    önünde    herkes    eşittir    ama,  

yasalar    herkese    eşit    uy – gu – lan – maz..!!!

14 Nisan  2012  –  Cumhuriyet

Mustafa  BALBAY

http://www.ilk-kursun.com/haber/101444

14
Nis
12

Silivri’den Notlar, İzlenimler…

Silivri  adı  (ne yazık!)  Susurluk  gibi  bir  kötülüğün  simgesi  oldu.

Susurluk  denince  akla  “derin  devlet”  geliyor.

Silivri  ise  artık  hukuksuzluğun,  adaletsizliğin,  çoktan  cezaya  dönüşmüş  tutuklulukların,  daha  kısa  ve  özet  söylemek  gerekirse  “sivil  darbe”nin,  daha  da  doğrusu  “karşı  devrim”in  adıdır…

Orada  yurtseverlik,  aydınlanma  düşüncesi,  özgürlük,  yine  kısa  ve  özet  söylemek  gerekirse  Türkiye  Cumhuriyeti  sanık  sandalyesindedir…

***

Sanatçılar  Girişimi  olarak  6 Nisan  Cuma  günü  yaptığımız  Silivri  Cezaevi  ziyaretimizin  notlarını  ve  izlenimlerini  nasıl  özetlemeli ?

O gün küçük duruşma salonunda yapılan “Ergenekon” duruşmasından başlayalım:

Küçük salon, savcı ve yargıçları daha yakından görme olanağı sağladı…

Bana hakiki gibi değil, balmumundan yapılmış heykeller gibi göründüler.

Bir tercih yap deseler, sırf bu nedenle bile, onların bulunduğu yerde olmaktansa sanık bölümündeki kıpır kıpır Mustafa’nın, çok iyi ve moralli gördüğüm Tuncay kardeşimin, değerli dostum Prof. Hilmioğlu’nun ve Hurşit Paşa’nın yanında olmayı bin kat yeğlerdim…

Prof. Hilmioğlu, duruşma arasında bana ulaştırdığı bir notta, “Silivri Hukuku”nu dört başlık altında özetliyor: ‘İntihar edenler’ listesi, ‘Tutuklu iken ölenlerin’ listesi, ‘Ağır hastalık nedeniyle tahliye edilenler’, ‘Halen ağır hasta olanlar’ listesi…

Ben, Malatya İnönü Üniversitesi’nin kurucu rektörü, Sevgili Hilmioğlu Hocama bu konuda kapsamlı bir araştırma yapma sözü veriyorum…

Fakat bu arada, ağır hasta olanların adlarını ve durumlarını Hilmioğlu Hoca’nın notlarından sıralayayım:

Tuğgeneral Levent Ersöz: Onlarca hastalığı olan yatalak hasta.

Mehmet Haberal: Ölümcül ritim bozukluğu var.

Fatih Hilmioğlu: Karaciğer sirozu ve karaciğer kanser başlangıcı.

Hasan Attila Uğur (Jnd. Kd. Albay): 2 kalp damarı yüzde yetmiş tıkalı.

İsmail Yıldız: Ağır psikolojik sorunlar…

Veli Küçük, Hayrettin Ertekin ve diğerleri…

Kendisi de hekim olan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu Hoca’nın notları böyle…

Adalet ve Sağlık Bakanı beyefendilere duyurulur.

***

Mustafa ve Tuncay kardeşlerimin Sanatçılar Girişimi’ni kucaklayan ortak mektupları basında yer aldı.

Bizler de her zaman onlarlayız. Kalbimiz onlarla çarpıyor. Ve bu sadece bir söz değil.

Bu utanç davası, üzerimizdeki bu lanet sona erene kadar, başlıca kaygımız, arkadaşlarımızın özgürlüğe kavuşmasıdır…

İzmir Milletvekili Mustafa Balbay için birkaç gün sonra başlayacak İzmir Kitap Fuarı kapsamında mutlaka bir eylem platformu, “Balbay’a Özgürlük Girişimi” gerçekleştirilmedir… Sanatçılar Girişimi böyle bir etkinliği desteklemeye hazırdır…

***

Ergenekon salonundan Balyoz adı verilen davanın görüldüğü büyük salona geçtik… Yargı heyeti ara karar için görüşmeye çekilmiş olduğundan duruşma yapılmıyordu. Sanıkların bulunduğu alandaki seçkin, pırıl pırıl, büyük topluluğu nasıl betimlemeli…

Onlar orada, sanık bölümünde; biz izleyiciler arasında, ordumuzun bu seçkin subaylarıyla sohbet ettik…

Bir sinema başyapıtı olan “Potemkin Zırhlısı”nda benim unutamadığım sahnelerden biri, üzerlerine atılan bir brandanın altında isyancı tayfaların kıpırdanışlarıdır…

Bu kıpırdanışlar, gelmekte olan yeni bir dünyanın habercisidir…

Ben, o duruşma salonundaki dalgalanışta, orgeneralinden albayına o büyük ve seçkin toplulukta, tutuklanmış olan gerçek Türkiye’yi gördüm…

Ama o Türkiye’nin asla yok edilemeyeceğini de hissettim…

Bunu, o sevgili insanlara, bağıra bağıra söyledim…

Bizleri alkışlamalarını unutamam…

Ama asıl alkış onlaradır…

Hava Orgeneral Sayın Bilgin Balanlı’nın imzası başta olmak üzere, orada bize ulaştırılan elli imzalı bir yazıda da belirtildiği gibi, Balyoz denilen davadaki dijital sahtekârlık kanıtlanmış ve bu dava çökmüştür. Bu metindeki cümlelerle:

“İçeriği sahte herhangi bir yazının bilgisayarda üretilmesi ve üst veri bilgilerinin herhangi bir kişi adına tanzimi her zaman mümkündür. Bu davada art niyetli kişiler veya gruplarca yapılan sahtekârlık işte budur.”

***

Kardeşim, Tuğamiral Turgay Erdağ’ın, Tuğamiral Ali Sadi Ünsal’ın, Deniz Kurmay Kıdemli Albay M. Koray Eryaşa’nın mektuplarına ve bilgilendirici yazılarına da sonraki yazılarımda değinecek, alıntılar yapacağım…

Bugün  yaşamakta  olduklarımız,  ilan  edilmemiş  bir  iç  savaşa  benziyor…

Amaç ise ülkeyi bölüp parçalamak, aydınlanmacı cumhuriyeti karanlık ortaçağ topluluğuna dönüştürmek…

Ordunun  da  bu  yönde  ayrıştırılması,  parçalanması  gerekiyordu…

Silivri’den  edindiğim  izlenimler  bu  kanımı  daha  da  somutladı,  güçlendirdi…

14 Nisan 2012  –  Cumhuriyet

Ataol  BEHRAMOĞLU

http://cumhuriyet.com.tr/?hn=329806

14
Nis
12

CESUR (Öz)YÜREK : “Bu gerçekleştiğinde Mahkemeniz dahil, Atatürk Cumhuriyetinin hiçbir kurumunun güvencesinin kalmayacaktır..!!!” ONA GÖRE..!!!

İDARE   MAHKEMESİ   BAŞKANLIĞINA

ISPARTA

Duruşmalı   –  Yürütmenin   Durdurulması   ve   iptali   istemlidir

DAVACI :    Atatürkçü  Düşünce  Derneği  Isparta  Şubesi  Adına :  Mahmut  ÖZYÜREK  –

ADD  Isparta  Şube  Başkanı

DAVALI :   ISPARTA  VALİLİĞİ

D.KONUSU :T.C ISPARTA İLİ İL GENEL MECLİSİ, 22. Dönem 06.12.2011 tarih 12/2–363 sayılı kararının g-bendi, “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına,”BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN YAŞADIĞI TOPRAKLARDASINIZ” sloganı yazılmasının Yürütmesinin durdurulması ve iptali istemidir.

KARARIN  TEBLİĞ  TARİHİ :  23.03.2012

AÇIKLAMALAR :

1-) T.C ISPARTA İLİ, İL GENEL MECLİSİ, 22. Dönem 06.12.2011 tarih 12/2–363 sayılı kararının “g” bendinde “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına, ”BEDİÜZZAMAN  SAİD  NURSİ  HAZRETLERİNİN  YAŞADIĞI  TOPRAKLARDASINIZ”  sloganı  yazılmasını, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. Maddesi (a) fıkrası gereğince İl Genel Meclisinin 06.12.2011 tarihli 2. birleşiminde oybirliği ile kararlaştırmıştır.(Ek–1: İl Genel Meclisi Karar Örneği)

Söz konusu karardan 15 Mart 2012 tarihinde İl Genel Meclisi Üyelerinden biri ile yaptığımız özel görüşme sırasında haberdar olduk.

Bunun üzerine 23.03.2012 tarih ve 2012/34 sayılı yazımızla, Isparta Valiliğine “Böyle bir kararın olup olmadığını, varsa bu konuda şubemize bilgi verilmesini” yazılı dilekçe ile istedik. (Ek–2)

Sn. Vali Memduh OĞUZ, aynı gün saat 17.00 sularında Şube Başkanımız Mahmut Özyürek’i telefonla arayarak, “Dilekçenize yazılı cevap veremem, İl Genel Meclisi Kararları kamuya açıktır. Dilerseniz biz talimat veririz, bir suretini alabilirsiniz, ya da biz gönderelim” dedi.

Saat 17.30 sularında Valilik görevlisi ile sözü edilen karar, kapalı zarf içinde, “23.03.2012 tarih, B.05.4.VLK.0.32.04.01/492 sayılı “Dilekçeniz” konulu TUTANAK’la “tarafımıza imza karşılığı teslim edilmiştir.(Ek-3)

2-) Söz konusu kararın “g” bendinde “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına,”BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN YAŞADIĞI TOPRAKLARDASINIZ” sloganı yazılmasını,………… 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. Maddesi (a) fıkrası gereğince İl Genel Meclisinin 06.12.2011 tarihli 2. birleşiminde oybirliği ile kararlaştırmıştır” ifadelerinin yer aldığını gördük.

3-) Türkiye Cumhuriyeti Isparta İli Barla Kasabası yol kavşağına yazılması kararlaştırılan sloganda adı geçen BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?

Asıl adı Nüfusundaki yazılımıyla Said Okur’dur. 1878’de doğmuştur. 1908’de İstanbul’da haftada iki gün yayınlanan “Şark ve Kürdistan Gazetesinde” Said-i Kürdi’de adıyla yazmaya başlamış. (30 yaşında) 1909’da (31 yaşında) İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi’ni yazmıştır. Said; 1918’de Neşr-i Maarif Cemiyetinin (Kürt Teali Cemiyetinin yan kuruluşu) kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Isparta’daki sürgünden memleketine dönen Said-i Kürdi yine İngilizlerin işgal planına uygun olarak Doğu’da ve güneydoğuda İngiliz hükümeti destekli bir Kürdistan kurulması amacıyla “Kürt Teali Cemiyeti” kurucuları arasında yerini aldı.(kaynak: Marmara brifingi, 1971)

a) Kurtuluş savaşında İngilizlerle işbirliği yapan, İtilaf Devletlerinden aldığı silah, para ve malzeme ile 30 u aşkın isyanın çıkmasını örgütleyen “Kürdistan Teali Cemiyetinin 3. Azasıdır. (1-Seyyid Abdülkadir……..sayfa 70, 2-Said-i Nursi….sayfa 73, 3-Dr. Abdullah Cevdet.. .sayfa 83)

b) Saidi Nursi’nin 1327 ( 1909 ) yılında, İstanbul’da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” adlı eserinde açıkça kürtçülük yapmakta ve Kürtleri uyanmaya ve Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye davet etmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kitapta Saidi Nursi aynen şöyle demektedir. “Soydaşlarıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (nâtamam) kalır. Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beş yüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir.”

c) “Süphân ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü câiz görmeyerek şeriâte dayanmış olan, hürriyet sultânı, yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gâfil ve dağınık bir kavme, cehâlet ve yoksulluğa hücûm için, fen, sanat ve silâh başına, ileri arş.”

d) Kısacası Saîdi Nûrsî Kürdî’nin gerçek niyeti, Türklerin bölgede egemen olmalarını istemeyen İngilizlerin istekleriyle birebir örtüşmektedir. Gerçek gayesi, geri kalmış Kürtleri kalkındırmak/bilinçlendirmek olsa idi, “fen ve sanat başına” demekle yetinirdi. Ancak “SİLÂH BAŞINA” diyebilecek kadar pervasızdır.

e) Kürt Sait risalelerinde Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi Türk boyları olduğunu söylemekte ve soydaşlarımızı “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olarak tabir etmektedir.

f) “Birinci Dünya Savaşı’nda bizimle savaşmış da olsa, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır.” (Kastamonu Lahikasi,s.45).

Mehmet Akif, Çanakkale’de üzerimize gelen orduları, “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” diyerek lanetler. Havada uçan kol, bacak ve gövdelerin meydana çıkardığı dehşet verici tabloyu gözyaşları içinde anlatır Şiirlerinde. Said’i Nursi ise bu canavarlıkları yapan Hristiyanların “Rahmeti İlahiye’nin hazinesinden ne kadar büyük mükâfatlar alacaklarına” dair risaleler yayınlamakla meşguldür.

h)”Özgür bir Kürdistan tohumunu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün” diyen Said Nursi, Cumhuriyet’in ilanından sonra da devam eden Kürtlerin isyanlarına katılır. “Biraderi azamım” dediği Şeyh Sait’in isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, “Bir Türk öldürmek yetmiş gâvur öldürmekten daha üstündür” sözü Said-i Nursi’nin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir.

I) 1960′da Said-i Kürdi, Şeyh Sait’in torunlarına şunları söylemiştir: “Kardeşim Şeyh Sait kıyama başladığı zaman Van’da mağarada idim. Kendisine bir mektup yolladım, mektubun cevabını alamadan duydum ki kardeşim Şeyh Sait yakalanmıştır. Düşündüm ki mağaradan çıksam bile bir faydam olamazdı. Sonra beni mağaradan yakalayıp sürgüne gönderdiler. Altı yıl süre ile dizlerime vurarak esef çekip memleketimizde fiili olarak yapılan mukaddes cihattan mahrum kaldım.”

Şualar”ında 10 maddelik olan bir bahsin 9 ve10. Maddelerinde bazı mülahazalarda noksanlaştırmaya gidildiğini, oysaki elyazması nüshasındaki 10 maddede Bediüzzaman”ın “Şeyh Said ve rüfekası hakiki şehitlerdir” demektedir.

4 – SAİD  NURSİ,  ATATÜRK  HAKKINDA  İSE ;

a) “Ben bir manevi âlemde, İslam Deccal ini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkârı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(…) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)

b) Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal ’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:“Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbarıyla Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim.Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi. (Emirdağ Lahikası I/278,Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)

c) Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
“…Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (…)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)

d) İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Bağdat’tan yazılan gizli raporunda, Kürtleri Türklere karşı kışkırtarak ayaklandırmak amacıyla kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi)’nin de adı vardır.[] Bu cemiyetin düzenlediği Koçgiri Ayaklanması ulusalcı güçleri bir hayli uğraştırmıştır.

“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyet’le Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırk beş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur. ”

Saidi   Nursi,   bu   sözlerinde,   “Dünyanın   şu   anki   en  

büyük   devleti   Amerika’nın   bütün   kuvvetiyle   dini  

hakikatlere   sahip   çıktığını,   Amerika’nın,   Asya   ve  

Afrika’da   İslamiyet’le   beraber   huzur   ve   saadet  

geleceğine   karar   verdiğini,   Amerika’nın   yeni  

doğan   İslam   devletlerini   okşadığını   ve   onlarla  

ittifak   ettiğini”   bütün   dünyaya   ilan   ediyor.

( BU    NE    “MÜSLÜMAN”LIK,    YARABBİM..!!! )

Saidi Nursi’ye göre bütün “Müslümanları okşayan Hristiyan Amerika, dünyanın en büyük devleti olarak aynı zamanda baş otorite idi. “

e) [“saltanat-ı hilâfeti” mahveden bir Deccal” , “şimal tarafında zuhur” eden bir Büyük Deccal de vardır. ,”o insafsız , o çok kusurlu adam” .

“Ayasofya Camisini puthaneye, Meşîhat Dairesini (Osmanlı Diyanet Dairesi) kızların lisesine çeviren adamı sevmemek suç olması imkânı var mı” “günahkârlar”, “seyyiesiz”, “Süfyan”, “Nefreti âmmeye lâyık adam”, “Deccal”, “İslam’ın en büyük fitne-i diniyelerinden”, “Türkiye’nin siyasi rejimi Nur Saadetini söndürmeye çalışmaktadır.”

“Kemalistler  seviyesiz,  anarşist  kimselerdir.”  (Said Nursi, Münazarat. s. 17) ve benzeri çok sayıda hakaret içeren sözler söylemiştir.

f)  Oysa  Saidi Nursi’nin  Deccal  dediği  Atatürk,  kurtuluş  ve  kuruluşumuzun  mimarı  idi.

İzmir  Amerikan  Koleji’nde  Misyoner  faaliyette  bulunuluyor  diye  bu  okulu  tamamen  kapatmış,  hayatta  iken  Bab–ı  Ali’nin  “Misyonerle  Mücadele  Teşkilatı”  kurmasına  destek  vermiş,  3 Ocak  1922’de  Meclis  Başkanı  iken  yayınladığı  bir  muhtırada,  İçişleri  Bakanlığı’na  çok  sert  çıkışarak,  Amerikalıların  Anadolu’da  “Öksüzler  Yurdu”  altındaki  yapılanma  isteklerinin  tamamen  Hıristiyanlığı  yaymak  amacı  taşıdığını  vurgulayarak  “bu  talebin  derhal  reddedilmesini”  istemişti.

Okumaya devam edin ‘CESUR (Öz)YÜREK : “Bu gerçekleştiğinde Mahkemeniz dahil, Atatürk Cumhuriyetinin hiçbir kurumunun güvencesinin kalmayacaktır..!!!” ONA GÖRE..!!!’

14
Nis
12

Teslimiyetin Belgesi NATO Füze Kalkanı Antlaşması’dır

ABD   Başkan’ı   Obama’nın;   Başkan   Bush   döneminin   “ Doğu   Avrupa   Füze   Kalkanı   Projesi “   yerine,   savunma   stratejisini   Türkiye   üzerinden   devreye 

sokması,   Washington’daki   yoğun   bir   çalışmanın  ürünüdür.

Rusya’nın ciddi eleştiri ve karşı çıkmalarına yol açan Doğu Avrupa Füze Kalkanı Projesi’nden geri adım atıldığı görüntüsünü veren Başbakan Obama yönetimi, gerçekte  füze  kalkanının  gemilerde  ve  karada  olmasına  karar  vermişti.

Bu değişikliğin nedenini de İran’ın daha çok kısa ve orta menzilli füzelere sahip olmasına bağlamıştı. Projenin mimarlarından Stanford Üniversitesi fizikçisi ve füze savunma uzmanı Dean Wilkening, 19 Eylül 2009’da söz konusu projeye Türkiye’nin dahil edilmesine karar verildiğini açıkladı.

Obama’ya, Türkiye’nin projeye dahil edilmesi gerektiğini, Ortadoğu’ya coğrafi yakınlığının Türkiye’yi özel kıldığını söyleyen Wilkening, Türkiye’nin bölgesel şartları ve çekinceleri nedeniyle bu tür bir projede yer almama kararı alması halinde, diğer NATO üyesi ülkeler üzerinde yoğunlaşacağını belirterek: “Balistik füze yapılanması için Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve Polonya gibi ülkeleri inceledim. Türkiye’nin çok özel bir rol oynayabileceğini ek not olarak belirttim.” dedi.

Washington Post ve New York Times, Türkiye’nin ‘NATO Füze Kalkanı’nda önemli rol oynayacağına dair yaptıkları haberlerde, Obama’nın Ankara ile yaptığı kulislere dikkat çekmişti.

İngiliz Reuter Ajansı, Füze Savunma Ajansı’nın yayınladığı haritada Akdeniz’e yerleştirilen Füze ve Radar Taşıyan Gemiler-AEGIS’in Türkiye’nin güneyini, İsrail’i, Filistin ve Mısır’ı koruyacağını bildiriyordu.

Uluslararası ilişkiler uzmanları ise Türkiye’nin planda yer almasının kendisi ve bölge için riskler taşıdığı kanaatinde olduğuna dikkat çekiyordu. -1-

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Silahlanmanın Kontrolü ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı, Dışişlerinin 3 numaralı ismi ve Obama’nın özel danışmanı Yunan asıllı Amerikan vatandaşı Ellen Tauscher, 19 Kasım 2009’da gizlice Ankara’ya geldi ve şu teklifi iletti; “ABD’nin Akdeniz-Ortadoğu-Avrupa ekseninde oluşturacağı savunma kalkanında; radarlar sizde konuşlansın, füzeler komşunuzda, tehdit sizden algılanıp, füzeler dışarıdan ateşlensin” ancak teklif, Türk tarafında endişeye yol açtı.

Tauscher görüşmede, George W. Bush döneminde gündeme taşınan ve Obama tarafından geliştirilen füze savunma sisteminde, Türkiye’nin tüm kritik noktalara yakınlığı ve jeostratejik konumu nedeniyle çok daha fazla insiyatif üstlenebileceğini ve Türkiye’nin Amerikan üretimi Patriot nükleer füzesavar füzeleri alması halinde bu sistemden yararlanabileceğini özellikle belirtti.

Teklife şüpheyle yaklaşan Ankara’nın Ellen Tauscher’e sunduğu onbir soru süreci kilitledi.

Sorular  şunlardı :
1-  Bu radar sistemleri Türkiye’nin hangi bölgelerine ve ne kadar süre için yerleştirilecek?
2-  Radarların yarıçapları ne kadar olacak? Sadece radarla mı kalacak?
3-  Kaç asker ABD askeri gelecek? Türk sularında radar kabiliyetli gemiler de olacak mı?
4-  Türk personeli bu sistemde yer alacak mı?
5-  Radarlar komşu ülkeleri ne kadar gözetleyecek?
6-  Elde edilen bilgilerin ne kadarı Türklerle paylaşılacak?
7-  Rusya’nın radarlara dair endişeleri nasıl giderilecek?
8-  ABD, İran’ın füze tehdidine odaklı… Topraklarımıza konuşlandırılacak bu radarlar, İran’a karşı ne kadar kullanılacak?
9-  İsrail bu işin neresinde yer alacak?
10- Radarların yarıçapının geniş olması halinde Pakistan’ı da kapsayacak mı? Suriye de izlenecek mi?
11- Türkiye ileride yüksek irtifa hava savunma füzeleri aldığında bu sistemden ne kadar faydalanacak? -2-

Türk tarafının Tascher’e verdiği bu onbir soru, aslında Türkiye’nin çok gizli stratejik planlarını da deşifre ediyordu. Böyle bir hata dünya tarihinde enderdir. Nitekim ABD, bu soruların içinde yer alan uzun vadeli stratejik kodları çözmüştü.

Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretinde, NATO füze savunma kalkanı konusu gündeme geldi. Türkiye: “Özellikle İran ve Rusya konusundaki sorularımız geçerlidir.” diyerek onay vermemeye çalıştı. Bir süre sonra ABD, Türkiye’nin kısa ve orta irtifa hava savunma sistemi ile ilgili talep listelerini kabul etmediğini açıkladı.

Bu arada Türkiye, Amerika’nın Patriot Sistemleri de dahil Çin, İsrail ve Rusya yapımı füze savunma sistemlerinden birini alma isteğini bir süre devam ettirdi. Alınan tekliflere rağmen bu konudaki arayışını aniden sonlandırdı ve NATO Füze Kalkanı Antlaşması’nın NATO ülkelerini de kapsamasını, ABD’ye bizzat teklif etti.

Türkiye antlaşmaya karşı ileri sürdüğü tüm çekincelerini geri çekip, 18-19 Kasım 2010 tarihinde Lizbon’da toplanan NATO zirvesinde ‘Yeni NATO ve Nükleer Savunma Stratejik Konsepti’ni belirleyen antlaşmayı imzaladı. Bununla da kalmadı, ABD ile ikili antlaşma imzalayarak Kürecik’te füzesavar radar üssü kurarak faaliyete geçirdi. Böylece antlaşmayı itirazsız kabul eden tek ülke oldu.

-1-  Yeniçağ  20.09.2009
-2-  Metehan  Demir,  Hürriyet,  20.09.2009

Erol  BİLBİLİK

http://www.ilk-kursun.com/haber/101043

14
Nis
12

DELİKANLı SAVCı

İlhami  Yangın.

Şair  ve  Yazar,  çok  sayıda  kitabı  var.

Son  kitabının  adı  “Cümbür  Cemaat”.
Bu  kitabında  yazdıkları,  eğer  ülke  “hukuk  devleti”  olsaydı  ve  Cumhuriyetin  Savcıları  sorumluluklarının  bilincinde  olsalardı,  ortalığın  yangın  yerine  dönmesi  gerekirdi…

Yazar;
*Cemaatin,  2007  yılından  itibaren  Ankara  başta  olmak  üzere  birçok  il’de  yasadışı  kasetleme  ve  görüntüleme  merkezleri  kurduğunu,  devletin  haber  alma  servisinin  cemaatin  elemanlarına  sınırsız  bilgi  aktardığını,  bu  konuda  harcanan  tüm  paraların  devlet  tarafından  karşılandığını,

*Deniz  Baykal’ın  ve  MHP’li  üst  düzey  yöneticilerinin  bu  ekip  tarafından  görüntülenip,  devletin  polisi  eliyle  basına  ve  kamuoyuna  servis  edildiğini,

*Atatürk’ün kendi elleriyle kurduğu bir kurumun cemaat eliyle nasıl çökertildiğini ve kurumun başkanına ne tuzaklar kurulduğunu, buralara Mümtazer Türköne-İskender Pala ikilisinin nasıl atandığını anlatıyor ve “Antigazete.com” sitesinde feryat ediyor;
“Ben  bunları  ispatlamaya  hazırım.  Ama  bunları  soracak  delikanlı  bir  Savcı  arıyorum…”

Bu  haklı  feryadı  duymakta  zorlanan  Cumhuriyetin  Savcılarına,  hukukçu  olmadığımız  halde  biz  de  yardımcı  olalım.

Belki  duyarlar !…

Eğer  Yazarın  söyledikleri  doğruysa;
Yürürlükteki  Anayasamızın;
Başlangıç kısmı ve 1-2-3-4 maddeleri ile, Temel Hak ve Hürriyetler-Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması-Kişi Hürriyeti ve Güvenliği- Haberleşme Hürriyetini sağlayan maddeleri ve Devrim Kanunlarının Anayasamızın güvence altına aldığı 174. Maddesi, göz göre-göre, Cumhuriyetin Savcıları önünde çiğnenmiş ve “Anayasa  İhlal  Suçu”  işlenmiştir…

Böylesine önemli bir iddia, görevleri Anayasamızı ve Cumhuriyetimizi korumak ve hukukun dışına çıkanları; Makamları ne olursa olsun, kimin sır küpü olurlarsa olsun, kimin yakını olurlarsa olsunlar, yakalarına yapışıp Bağımsız Mahkemelere teslim etmek olan Cumhuriyetin Savcılarını ilgilendirmeyecek de, Tapu-Kadastro Müdürlerini veya Veteriner Hekimlerimizi mi ilgilendirecek?

Yoksa,  Cumhuriyetin  Savcıları  maaşlarını  T.C.  Devleti’nden  almıyorlar  mı ?
Cumhuriyetin Savcılarının Anayasa ve yasalardan aldıkları güçleri, sadece
Türk Ordusunun Subaylarına mı yetiyor ?
Cemaat denen illegal örgüte, Cumhuriyetin Savcılarının, hele-hele “Özel Yetkili” Cumhuriyet Savcılarının güçleri yetmiyor mu?

Bakın,  yazar  kendi  haber   itesinde  ne  diyor;
“Delikanlı  bir  Savcı”  arıyorum.    Yazdıklarımı   ispat   edeceğim…

Çağırsanız  ya  adamı !…
Hey,  orada  kimse  var  mı?   Sesimi  duyan  var  mı ?…

Not;  Yazıyı  tamamlarken  28 Şubat  “Operasyon”u  başlatıldı.

Cumhuriyet Savcılarının gücü yine askere, üstelik emekli askerlere yetti.

28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlarını okursanız, Türkiye’de oynanan oyunun gerçek yüzünü iyice anlarsınız.

Lâik  Devletten,  Atatürkçülerden,  Demokrasiden,  Türklükten,  Türkçeden,  Eğitim  Birliğinden  ve  Cumhuriyet’ten,
Cemaatin – Tarikatların  intikam  alma  operasyonudur  bütün  bu  yaşananlar.

Bu   arada   Deniz   Feneri   davası  da   unutulmuş   olur,  

bir   bakmışsınız   Suriye’ye   de   “gir”ivermişiz..!!!

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/101438

13
Nis
12

Ulaklar ve Uşşaklar

Kafaları  Amerikancılıkla,  emperyalizm  şakşakçılığıyla  sakatlananlar  kabul  etmese  de,  ABD  Harp  Akademileri’nde  yetişenler  bilmese  de,  NATO  ABD’nin  savaş  ve  işgal  örgütüdür.

1949’da  Washington’da  imzalanan  antlaşmayla  kurulmuştur.

ABD’nin  yan  kuruluşu,  uzantısı,   aparatı  olarak  işlev  görür.

İttifakın kuruluş amaçları arasında, savunma, güvenlik, caydırıcılık bağlamında topyekûn mukabele anlayışı öne çıkarılmıştır.

Yani bir ülkeye yapılacak saldırının, üye devletlerin hepsine yapılmış sayılacağı belirtilmiştir.

Ama  gerçek  böyle değildir.

Örneğin  Türkiye  söz  konusu  olduğunda,  bu  kurallar  geçerli  olmaz,  olmamıştır  da.

1964  tarihli  Johnson  Mektubu,  1974  Kıbrıs  Barış  Harekâtı  nedeniyle  Türkiye’ye  konan  ambargo  bunun  ilk  akla  gelen  kanıtlarıdır.

Durum böyleyken, NATO adına savaşmak, ABD adına müdahalede bulunmak, kuryelik, aracılık yapmak, emperyalizmin maşası, taşeronu olmak demektir.

Ancak  şu  kuralı  unutmamak  gerekir.

Efendileri adına ulaklık ve uşaklık yapanları emperyalizm ateşteki kullanır ve atar.

Ortadoğu’daki liderlere de böyle bakar.

Bu nedenle geçmişte desteklediği Arap liderleri, son kullanma tarihleri dolunca ve yeni ittifaklar doğunca, hemen gözden çıkarmıştır.

Eskiden hiç sorun yaşamadığı, tersine sadakatlerinden emin olduğu diktatörleri, darbeci generalleri bir anda defterden silmiş, yerine yenilerini oturtmuştur.

Bir zamanlar, “radikal dinciler iktidara gelir” endişesiyle desteklediği Arap liderleri atıp, ılımlı hale getirdiği eskinin radikal İslamcı gruplarıyla işbirliği yapmaya başlamıştır.

O  yüzden  ABD’ye  kesinlikle  güvenmemek  gerekir.

Eş  başkanın  iş  adamı  danışmanı  Amerikalılara,   “Bu  adamı  deliğe  süpürmeyin,  kullanın”  diye  boşuna  yalvarmamıştır.

Hafızalarımızı tazeleyelim. ABD, Soğuk Savaş döneminde SSCB ve komünizme karşı, Baas rejimine karşı, İslamcı hareketleri doğal müttefik olarak görmüştür.

Onlarla Yeşil kuşak projesi kapsamında sıkı işbirliği yapmıştır. Tunus, Cezayir, Mısır, Ürdün gibi ülkelerdeki liderler de, kendi halklarına karşı İsrail’i bahane olarak kullanmışlardır. İsrail karşıtlığı Arap kamuoyunda çok işe yaradığından, geri kalmışlığı, açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu, diktatörlüğü hep “İsrail karşıtlığı” üzerinden bastırmışlardır. Ülkelerinde İsrail karşıtı söylemleri öne çıkaran Arap liderler, dışarıda ABD üzerinden İsrail’le ittifak yapmış, İsrail’i hiç tedirgin etmemiş, tersine işini kolaylaştırmışlardır. Filistin davasına göstermelik destek vererek, para yardımı yaparak, işi idare etmişlerdir. İç politikada İsrail karşıtlığı yaparken, İsrail’in en yakın müttefikinin ABD olduğunu bal gibi bilmelerine karşın, halklarına Filistin meselesiyle “ilgileniyormuş” görüntüsü vermişlerdir. Gerçekte ise bu sorunun çözümsüz kalmasından, iç politikadaki dikkatleri oraya çekmek adına yararlanmışlardır.

Arap liderler, ülkelerine az da olsa demokrasi gelirse, kargaşa çıkacağını, sokakların hareketleneceğini, istikrarın bozulacağını söyleyerek, ABD ile ilişkilerini sıcak ve halklarını baskı altında tutmuşlardır.

Kendilerini eleştirenlere, “Henüz erken, toplum hazır değil” derken, ABD’ye de “Aman bizi destekle, biz gidersek radikal İslamcılar gelir” şeklinde mesaj vermişlerdir.

Ancak bu liderlerin, ABD’nin o İslamcılarla gizliden gizliye görüştüğünü, onları ılımlı hale getirdiğini, işbirliği zemini yarattığını bildikleri de aşikârdır.

Anımsanacağı üzere ülkemizde de Tansu Çiller, 1995 genel seçimlerinden önce ABD’ye “Beni destekleyin. Ben gelmezsem Refah Partisi gelir” demiş, bunu derken de el altından tarikat ve cemaatlerle işbirliği yapmıştır.

95 seçimlerinden hemen sonra kurulan ANAP- DYP hükümeti çökünce de, kısa süre öncesine kadar öcü diye gösterdiği Refah Partisi ile koalisyon kurmuştur.

ABD, Ortadoğu ülkelerindeki bu siyasetçi tipini çok iyi bildiğinden, dahası çoğunu kendisi yetiştirip, devşirdiğinden, “Arap Baharı” denilen süreci, emperyalizmin talepleriyle birlikte ele almak gerekir.

Zira  Arap  ülkelerinin  örgütü  olan  Arap  Birliği  bile,  diplomaside  ABD’nin  uydusudur,  hiçbir  ağırlığı  yoktur.

Okumaya devam edin ‘Ulaklar ve Uşşaklar’

13
Nis
12

AÇıK MEKTUP..!!! SURİYE İLE SAVAŞA HAYıR..!!!

İhanet   ve   gasp   çemberi   sarmalındayız!.. 

Büyük   tehlike   içinde  bölge !..

Yangının   geniş   alanları   sarması  an  meselesi !..

Birileri   üzerimize   çekmekte   ateş   topunu !

İhanet   ve   gasp   çetesi   başarıya   ulaşırsa,  

bu   korkulu   rüyanın   gerçekleşmesi   kaçınılmaz..

Her   ülkenin   vardır   haini.

Ne  var  ki;  yüksek  mercilerle  doğrudan  bağlantılı  olmayan  ihanetlerin  başarı  şansı azdır!..

Bu nedenle emperyalizm bölmek-yönetmek ve yutmak istediği ülkelerin kritik su başlarına ülke içinden hainler arar bulur-getirir!… Asli amaçlarına ulaşıncaya kadar da onları her alanda desteğini sürdürür; işbaşında tutar!..

Eşbaşkanlık görev ve makamı da bu amaçla ihdas edilmiş olmalı!..

Damat Ferit Hükümeti de, ayni amaçla işbaşında tutulmak istenmişti geçmişte!…

Bir yüce Kahramanla bu zorlu oyun o dönemde bozuldu…

Ancak gerek müstemleke sevdalılarının işbirlikçi torunları, gerekse, emperyalizmin yurt içi ve yurt dışı uzantıları, Sevr artığı posalar, kursaklarında kalan bölme-paylaşma-yutma arzularını hiçbir zaman unutmadılar!..

Benzer oyunlar yine sahnede!.. Oyun aynı, hamam aynı, tas aynı!..Sadece ihanetin tellakları değişti!..

Ellerini ovuşturmakta iç ve dış ihanet tezgahının patronlar ve onların taşeronları..

Irak, Sudan, Mısır, Libya..Suriye… derken sıranın bize gelmesi için, işbirlikçi tetikçilerin birer elleri tetikte diğer elleri duada!..

Irak işgalinde, Amerikan askerlerinin sağ-salim ülkelerine dönmesi için edilen dua, iddiamıza bir delil!.. Ne var ki; iddiamızın tek delili sadece bu dua da değil!.. Öncesi var!..

Kurtuluş yıllarında mütareke basının Ali Kemal’leri, Refiğ Cevat’ları; Sait Molla’ları; Mustafa Sabri Efendi’leri, Mehmet Asım’ları da benzer görüntüleri, bugün ki liboş-dönek-yandaşlar kadar açık sergilenmişlerdi tavırlarını.

Oyuna konu olan devletlerin tümü müslüman olduğu ve Allah’ın onlara bir nebzecik olsun yardım etmediği göz önüne alınırsa, bize de yardımcı olmayacağı açıktır!..

Bu nedenle, bizim ülkemizin makus talihini kurtarmak da yine milletimizin azim ve kararına kalmıştır!.. Dua çözüm değil!..

İlk hedef, ülkenin başına musallat olmuş ihanet şebekelerinin bertaraf edilmesidir…

En zorlu tarafı da budur işin!..

Aç veya cahil insanı yalanlarla aldatmak kolay, gözlerini açmak zordur.. Hem aç hem cahil insanları aldatmak çok daha kolaydır.. Bir torba erzaka teslim alınan o zavallı kişilerin boynuna ister torba tak, istersen yular!.. Din adına teslim aldıktan sonra iş zaten kolay!..

Karanlık ve sisli ortam, ihanetin pusu ve tuzak için tam aradığı ortamdır!.. Haini çok olan ülkelerde halk kolay düşürülür kaos tuzaklarına.. Bu nedenle düşmandır ihanet çeteleri aydınlığa şeffaflığa-ışığa..Karanlıkta kalsın isterler çevirdikleri dolaplar, işledikleri günahlar!.

Gizli tanıklar da böyle ortamların ürünüdür!..

Din, böylesi kaotik ortamların vazgeçilmez bir aldatma-kandırma enstrümanıdır.

Halk; ölülerden, ululardan mezarlardan, sakalı şeriften dualardan medet umarken; emperyalizm, din kardeşlerinin katli için ön açmaya-destek olmaya-sözde diktatörleri devirmek adına insanlık dışı mezalimliklere top-tüfek ve nifak ulaştırmaya devam eder!..

Din adına, dindarlar, kendi dindaşlarının katlini emperyalizmin sağladığı silahlarla gerçekleştirmekte beis görmedikleri gibi; her öldürüleni kendi zafer hanelerinde birer artı olarak görürler.

En büyük korkumuz bu!.. Bu nedenle karşı çıkıyoruz, emperyalizm destekli kardeş kavgasına!.. Suriye’den sonra sıranın bize geleceğinden korkuyoruz… Kaygımız bu!…

Savaşları kimlerin, niçin istediği, kimlere yaradığı artık bilinmeli!..

Uyanmak, uyutulmaya tepkinin ilk adımıdır!.. Uyarmak da yurtseverliğin!..

Arap Baharı adı altında halklara dayatılan sahte bahar; tarihleri boyunca uğradıkları en büyük mezalimdir-zulümdür!..

Bu zulmete-ihanete-insanlık dışı sömürge savaşına arka çıkmak-yandaş olmak; sıranın kendisine de geleceğini bile bile- Suriye bizim iç işimizdir- diyerek – emperyalizmin sözcülüğünü yapmak,
Eşbaşkanlık görevinin kimlere niçin verildiğinin tam bir kanıtı; hatta. açık itirafıdır!.. Kuşkumuz; içi boş bir kuruntu değil!..

“Arap Baharı” safsatasıyla; biribirlerine adeta, soy kırım uygulayan halkın her iki tarafıda “Allahü Ekber” diye bağırmakta!.. Bu slogan, ne zalimi zulmünden alıkoymakta; ne mazlumlar daha az ölmekte!..

Artık bilinmelidir ki; bu savaş Müslümanlar eliyle uygulanan “Haçlı” savaşının günümüzdeki yeni versiyonudur!..!..

*****

Sadece müslümanları değil, Allah’ı da aldatmakta çok usta emperyalizm ve işbirlikçileri!..

Avrupa’nın “en büyük soygun” dediği ve uzantılarını Türkiye’de gösterdiği soygunlar Allah adıyla, kullar aldatılarak yapılmadı mı!?

Kayıp Trilyonun bugün paylaşılamayan mirasları hangi haramzede din bezirganlarının kursağından arta kaldı!?.. Sorumlularından birisi hangi makamda, hangi yüzle oturuyor!?..

Yaşanan soygunlar, küçük hırsızlar misali, acemice, el feneri soygunu değil!.. Hukukun da hukuksuzluğa destek yapıldığı bir ortam gözler önüne sergilenmiş durumda!.. Aymazlık seyirde!..

Seyretmekle kalmıyor basiretsiz hukuk: koruyor kolluyor da; hırsızlığın çok daha büyüklerine cesaretin kapısını açmak adına!.. Savaş naraları da bu amaçla atılıyor olmasın!..

Savaş tamtamlarının niçin çalındığını bir de bu açıdan bakıp tahlil etmek çok mu yanlış!?!..

Büyük olayların kamuflajı, ancak daha büyükleri ile sağlanır..

Gündemi saptırmak, dikkatleri başa yöne çekmek, emperyalizmin talebi doğrultusunda tutmak ve yaşanan çirkinliklere kamuflaj sağlamak adına, savaş tamtamları çalınıyor olmasın!?..Çok mu olasılık dışı bu ihtimal!.. Siyasetin çirkin yüzü bir taşla iki kuş avlamaya bayılır!..

Emperyalizmden insanlığın sesine kulak vermesi beklenemez!..,

İkincisi de; ülkelerin hain kontenjanı sıfırlanıp kökü kurutulamaz!..

Öyleyse; halka düşen en büyük görev, Suriye ile savaştan önce; kendi içinde barınan hain kontenjanını en aza indirme savaşına katılmak ve çirkin siyasete karşı durmaktır!..

Nasıl  soyguna,  vurguna,  hukuksuzluğa,  faşizme  HAYIR  diyorsak;  ” SURİYE  İLE  SAVAŞA  HAYIR!..”  kampanyasına  gönülden  katılıyor,  bu  yürekli  çıkışı  sonuna  kadar  destekliyoruz !..

Zincir  olalım;  emperyalizmin  uşağı  savaş  çığırtkanı  canilere  engel  olalım…

Emekli eğitimci
Mehmet  Halil  ARIK

http://www.ilk-kursun.com/haber/101393

12
Nis
12

Bor’un Pazarı Geçmeden…

ÇOK   ÖNEMLİ   BİR   KONUYA   DİKKATİNİZİ   ÇEKERİM :

Konumuz, Bor  Tuzları,  Trona  ve  Asfaltit  Madenleri  ile  Nükleer  Enerji 

Hammaddelerinin  İşletilmesini,  Linyit  ve Demir  Sahalarının  Bazılarının  İadesini 

Düzenleyen  2840  Sayılı  Kanunda  Değişiklik  Yapılmasına  Dair  Kanun  Tasarısı.”

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından imzalanan bu tasarı, 5 Mart 2012tarihinde Başbakanlığa iletildi. Başbakan’ın imzasıyla da, 20 Mart 2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderildi.

Yapılmak istenen değişikliğin ne olduğunu anlayabilmek için yasanın ilk haline bakalım.

2840  sayılı  yasa,  “Devlet  eliyle  işletilecek  madenleri”  tanımlamaktadır.

Yasanın  2. maddesinde, Bor  tuzları,  uranyum  ve  toryum  madenlerinin  aranması  ve  işletilmesi  Devlet eliyle  yapılır”  hükmü  yazılıdır.

Bu  madenler  için  “6309  sayılı  Maden  Kanunu  gereğince  gerçek  ve  özel  hukuk  tüzel  kişilerine  verilmiş  olan  ruhsatlar  iptal  edilmiştir.”  denilmektedir.

Yapılan  düzenlemeler  sonucunda  1978  yılına  kadar  yerli  ve  yabancı  özel  şirketler  eliyle  işletilen  bor  madenleri,  bu  tarihte  2172  sayılı  yasa  ile  Etibank’a  devredilmiştir.

1983 yılında ise, 2840 sayılı Kanun ile “bor tuzlarının aranması ve işletilmesinin devlet eliyle yapılacağı” hükme bağlanmıştır. Bor madenleri, 1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunu kapsamına alınmış, ancak 2840 sayılı Kanun hükümleri saklı tutulmuştur.

Şimdi   ne   yapılmak   isteniyor ?

Car olan yasanın 2. Maddesinden “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi, devlet eliyle yapılır” hükmü kaldırılıyor. “Bu madenlerin üretilmesi ve zenginleştirilmesi, teknik, ticari ve ekonomik sebeplerle ürünün mülkiyeti ruhsat sahibinde kalmak üzere 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümleri çerçevesinde ihale edilmek suretiyle üçüncü şahıslara gördürülebilir” hükmü getiriliyor.

Bakana  göre,  “Bu işlem taşeronlaştırma. Devlet, Bor madenini çıkartma işlemini taşeron firmalara yaptıracak.”

Bu arada Bor’un yasal sahibi olan Eti Maden İşletmeleri AŞ, bağlı işletmeleri ile beraber kiraya verilecek.

Söylenen ise “satılmıyor,  3 yıllığına  kiralanıyor.” muş…

Ama yasaya bir ek daha konuluyor :  “Üçüncü şahıslara gördürülecek işlerin ihale süresinin üç yıldan fazla olması durumunda, konuya ilişkin talepler Yüksek Planlama Kurulu tarafından karara bağlanır.”

Bu  iş,  öyle üç  yılla  falan  sınırlı   değil,  kanunen  en  az  49  yıla  kadar  kiralama  sürebilecek.

Eti  Maden  İşletmeleri  AŞ  zarar  eden  bir  işletme  mi ?

Tabloya  bakıp  kararı  siz  verin.

Bu durumda yanıt aramamız gereken sorular;

Eti Maden İşletmeleri AŞ neden elden çıkartılıyor?
Kim işletecek?

Bu  soruların  yanıtı  ise  tam  bir  “hikâye”.

16 Haziran 2005 tarihinde Canberra/Avustralya’da Devlet Bakanı Kürşat TÜZMEN tarafından “Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşma ve Ek Protokol” imzalanmıştır.
Anlaşma 23 Eylül 2009 tarihinde Bakanlar Kurulunca onaylanmış ve 05 Ekim 2005 tarihinde de TBMM Başkanlığına gönderilmiştir.
Bu anlaşma, 6-10 Aralık 2005 tarihinde Başbakanın Avustralya’yı ziyaretinde de konuşulmuş.

21.05.2008 tarihinde Başbakan’a yöneltilen bir soru önergesine 21 Temmuz 2008 tarihinde cevap veren Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi GÜLER “Avustralya Büyükelçimiz, beraberindeki elçilik yetkilileri ve BHP Billiton firmasından iki yetkili 6 Eylül 2005 tarihinde Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğünde bir toplantı yapmıştır. Bu toplantıda, üretim ve verim artışı sağlayabilecek yeni teknolojik metotlar konusunda işbirliği imkanlarının araştırılması konusunda mutabık kalınmış, bilahare firmanın talebi üzerine 24 Kasım 2005 tarihinde Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğünde iki tarafın temsilcilerinin katılımıyla ikinci bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda taraflar kendi iştigal alanları konusunda karşılıklı bilgi alış verişinde bulunmuşlardır” diye cevap vermiştir.
Söz konusu anlaşma ve buna bağlı ek protokol TBMM’ce 07 Nisan 2009 tarih ve 588 sayılı Kanunla uygun bulunarak 14 Nisan 2009 tarih ve 27200 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Bu anlaşmanın eklerinin 10. maddesinde “Türkiye’nin İzmir bölgesinde potansiyel bir yatırımcı olan BHP Biliton’un, Türkiye’nin dünya rezervlerinin yüzde 70′ine sahip olduğu boratlar ile ilgili olarak madencilik, işleme/zenginleştirme ve pazarlama dahil olmak üzere uzun vadeli planları” olduğunu belirtilmiştir.”
Özetle, 16 Haziran 2005 tarihinde Avustralya’da imzalanan, 7 Nisan 2009 tarihinde TBMM de onaylanan bu anlaşma ve ek protokolündeki “BOR madeni” ile ilgili maddesinin yürürlülük tarihi 2012 yılı imiş…

Tartışma   götürmez   gerçek   şu   ki,  BOR  MADENİ  

“özelleştirilerek”   resmen   SA – Tı – Lı – YOR.

Durup  düşünelim.

İsterseniz  şapkamızı  da  önümüze  koyalım.

Neden   böyle   ince   bir   yol  izlenerek,   saman   altından   da   geçirilerek   Bor’u   satıyorlar ?

Sümerbank’ı,   Telekom’u   satarken   davul   çalanlar,  

bu   sefer   neden   çaktırmadan,   hiç   kimseyi 

uyandırmadan   satmaya   çalışıyorlar ?

Bu  soruların  yanıtını  bulmak  için  Bor  madeninin  ne  olduğunu  bilmek  gerek.

Bor   madeni   Türkiye   için   neden   önemli ?

Dünya   rezervinin   %72’sine   sahibiz,
Bilinen   Bor   rezervimiz   3,5 milyar  ton   ve   kalitesi   çok  yüksek,
Ham   Bor’un   fiyatı  150 – 300 $/ton,
İşlenmiş   Bor’un   fiyatı  400 – 800 $/ton,
Dünyada   yılda   üretilen   Bor’un   %40’ı   bize   ait,
İhracat   gelirimiz   855  milyon $/yıl
Bor   yaşamın   her   alanında   kullanılan   bir   maden,
Geleceğin   enerji   kaynağı   olarak   görülüyor.

Peki,  biz  Bor’u  nasıl  değerlendiriyoruz ?

En  fazla  300- 400  metreden  çıkartıyoruz.

Daha  derinlerdeki  rezervlerimizi  bilmiyoruz.

Etibank  olarak  işliyor  ve  dışarıya  satıyoruz.

Ülkemize  gelir  sağlıyoruz.

Bor’u  kimlere  satıyoruz ?

Yüksek  teknolojiye  sahip  uluslar  arası  şirketlere  (ÇUŞ) = (Çok Uluslu Şirketler)

Kullandıkları alanlara göre Bor kullanarak, 30-40 katından 1000 katına kadar çıkıyor.

Arabaların kasalarından roket yakıtına, izolasyon maddelerinden kimyasal gübre veya deterjan imalatına kadar her alanda kullanıyorlar.

Son   bir   bilgi   daha,   Dünya   rezervinin   %72’si   bizim   olan   Bor’un  dünyadaki   fiyatını   biz   değil,   sattığımız   ÇUŞ’lar   belirliyor.

En  sıradan  akla  sahip  bir  kişi  bile,  “Bu  kadar  değerli  ve  önemli  bir  madeni  neden  elden  çıkartıyoruz”  diye  sormaz  mı ?

Ben  de  bilenlere  sordum.

Maden mühendisleri odası başkanı Mehmet Torun ve maden mühendisi (2000-2002, Eti Pazarlama AŞ genel müdürü) Ümit Uncu, Bor’un hikayesini anlattılar. (10.04.2012 – Kanal B, Ortak çözüm programı. “www. kanalb.com.tr” adresinde program arşivden izleyebilirsiniz.)

Bu programın sonunda ülkemizde oynanan oyunu bir başka boyutu ile bir kez daha görüyorsunuz. Tabloya biraz yukarıdan bakalım.

Seçimlerden bu yana daha bir yıl bile dolmadı ama art arda gelen KHK’lerle Devletin yönetim anlayışında, kamunun görev ve sorumluluk alanlarında ve özellikle de ekonomi alanında büyük değişiklikler yapılmakta.

Gittikçe artan dış borcumuz ve dış ticaret açığımız ile cari açıktaki yükseliş, ekonomimizin girdiği sıkıntının temel göstergeleridir.

2008 krizine kadar büyük oranda dışarıdan gelen parayla dönen ekonominin çarklarını çevirebilmek için yeni kaynaklar yaratılmaktadır.

Bu kaynakların bir tanesi (her zaman olduğu gibi), vergiler ve benzine, doğalgaza, elektriğe kısacası kullandığımız her maddeye yapılan zamlardır.

İkinci olarak da birbirine bağlı olarak getirilen “afet riskli alanlarda kentsel dönüşüm yasası,” orman arazilerinin satışını sağlayan “2B yasası” ve “Yabancılara toprak satışı yasalarıdır.” Yani topraklarımızı satarak ekonomiye para kazandıracağız. Beklenti 400 milyar doların üstünde…

Şimdi ise sırada, toprak altı zenginliklerimizin, madenlerimizin, Bor madenimizin satışı var.

Fabrikalarımız, santrallerimiz, limanlarımızı, bankalarımızı, telefonumuzu sattık. Yetmedi. Şimdi de topraklarımızı ve madenlerimizi satacağız.

Kenya’nın Kurucu Devlet Başkanı Kenu Kenyattu’nun anlattıkları bize ders olabilecek mi? “Beyaz adam elinde İncil’le Afrika’ya geldi ve toprağın sahibi olan siyah adama dua ederken gözlerini kapatmasını söyledi. Siyah adam gözlerini açtığında, beyaz adamın toprağa, kendisinin ise yalnızca İncil’e sahip olduğunu gördü.”

Bu yolun sonu nereye varacak?

Yarın satacak bir şeyimiz kalmayınca, ne yapacağız, diye düşünmek, düşünmekten de öte sorgulamak zorundayız.

Madenler, Bor madeni bu ülkede yaşayan herkesin malıdır. Yani bu sorun ne sadece maden mühendislerinin ne de işçilerin sorunudur, hepimizin sorunudur.

Maden Mühendisleri Odası, Petrol İş sendikası bu yasa değişikliğine karşı büyük bir mücadelenin içindeler. Maden Mühendisleri Odası tüm milletvekillerine mektup da gönderdi.

İsterseniz her iki kuruluşun sayfalarına girip bilgi alabilirsiniz.

Ötesinde “ne yapabiliriz” diyenlere bir önerim var:

Sizler de bulunduğunuz ilin tüm milletvekillerine, özellikle de iktidarın milletvekillerine mektup, telgraf, e posta gönderebilirsiniz. “Millet olarak vekilinizden bu yasa değişikliğinin yapılmasını onaylamadığınızı” söyleyebilirsiniz.

Bu  kadarcık  bir  işi  bile  yapamayanlara,  Rıfat  Ilgaz’ın  “Aydın  mısın”  şiirinin  son  mısraları  yanıt  olsun.

“Benden   geçti   mi   demek   istiyorsun

Aç   kollarını   iki   yana

Korkuluk   ol…”

Tevfik  KIZGINKAYA

http://www.ilk-kursun.com/haber/101319

12
Nis
12

CIA’NIN ÇETECİLERİ — (5)

“Bizim  Oğlanlar”  Hep  Kazanacaktır !

Bir darbenin yapılabilmesi için gerekli olan zaman ve zeminin dışında önemli olan iki kaynak, iç ve dış desteğin sağlanmasıdır.

12 Eylül’ün halen iktidar olduğu, CIA çetecilerinin, 12 Eylül çocuklarının iktidarını daha iyi anlamak için 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimlerini de kısaca anımsamak gerekir.

1960 27 Mayıs Devrimi’nden genel seçimlere giden süreçte, ABD ve Avrupa ilişkilerinde aslında değişen fazla bir şey olmamıştır. Örneğin ABD’nin 1961 Ocak ayında yaptığı 43 milyon dolarlık yardımla birlikte Türkiye’ye yaptığı yardım tutarı 279 milyon dolara ulaşmıştır. Ayrıca Türk ve Alman İş ve İlçi Bulma Kurumları arasında bir antlaşma imzalanmış ve 105 kişilik ilk Türk işçi kafilesi Almanya’ya davul, zurnalar eşliğinde uğurlanmıştır. 2 Haziran1961′de Almanya Ve Türkiye arasında kredi antlaşması imzalanmıştır.

Genç subaylara göre, 27 Mayıs’ı DP hükümetini deviren basit bir hükümet darbesi gibi gösteren, bu sürecin üstü çizilmeli ve 27 Mayıs’ın devrimci yanı garantiye alınmalıdır. Devrim, halkın kayıtsız şartsız egemenliği için yapılmıştır.

Üstelik 15 Ekim 1961′de yapılan seçimlerde umut edilen olmamış, DP’nin yerine kurulan AP % 34.8 gibi bir oy alarak, % 36.5 alan CHP‘nin karşında bir büyük güç olarak varlığını göstermiştir. TBMM’deki 450 milletvekilinin 173′ü CHP‘nin, 158′i ise AP‘nindir. 150 üyesi olan Senato’da ise 71 senatör ile ağırlık, AP‘ye aittir.

Seçimlerden çıkan tabloya göre siyasi ortam, 27 Mayıs öncesine dönüşmek üzeredir. Bunun yanı sıra ordudan tasfiye ve emekli edilen Kemalist subayların çoğunluğu, aslında 27 Mayıs harekatının başlangıç noktasında var olan, ancak 27 Mayıs’ta Kore’de görevli olduğu için kadro dışı kalan Albay Talat Aydemir’i rahatsız etmektedir.

Konumuz 12 Eylül olduğuna göre bu süreci uzun ve detaylarıyla anlatmam mümkün görülmemektedir. Bir kaç satırla değinirken 21 Mayıs harekatının kurbanlarından- evet kurbanlarından- rahmetli eşim Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisi Fehmi Özen’in bir sözünü sizinle paylaşmak istiyorum. “HARBİYELİ ALDATILDI.”

22 Şubat darbe girişiminin, başarısızlığının tescil edilmesinden sonra Kara Harp Okulu öğrencileri mecburi izin verilerek evlerine gönderilmiştir. İstanbul’da bir araya gelen öğrencilerin Taksim Anıtı’na koydukları çelengin üzerinde “HARBİYELİ ALDANMAZ” yazılıdır.

1459 Harbiyeli, Askeri Ceza Kanunu’ndan yargılanmış, 450′si muhtelif cezalar almış, geri kalanları ise beraat etmiştir. Ancak beraat edenler bir kez daha Askeri Disiplin Talimatnamesi’ne göre, ikinci kez cezalandırılarak TSK ile ilişkileri kesilmiştir. Bu tarihte bir ilktir. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan hakkında verilen idam cezaları, TBMM’de AP ve CHP’li milletvekillerinin oylarıyla onanmış, her ikisi de asılarak idam edilmiştir.

Zamanın Genel Kurmay Bşk.nı Cevdet Sunay, Harp Okulu öğrencilerinin ordudan ihraç kararını imzalamamıştır. Ancak Sunay’ın Roma’daki bir NATO toplantısına katılması nedeniyle vekaleten bu görevi sürdüren Orgeneral Memduh Tağmaç, kendi çocuklarını sokağa atan bu kararı imzalamakta bir an bile tereddüt etmemiştir. Bu imzanın ardından TSK’daki Kemalist kadro adeta törpülenmiştir.

Ancak zamanın Genel Kurmay Bşk.nı Cevdet Sunay’ın bu kararı asla siyasi bir tavır değildir. İnsancıl, babacan ve vicdani bir duruştur. Çünkü 12 Mart Muhtırası’nda Cevdet Sunay ve Memduh Tağmaç birlikte hareket etmiştir.

Bu kararla birlikte Harp Okulları tedrisatında değişiklik yapılmış, 2 senelik süre dört seneye çıkarılarak Kara Kuvvetleri’ne yeni subayların katılımı ertelenmiştir.

22 Şubat ve 21 Mayıs, iç ve özellikle dış destekten yoksun olduğu için başarılı olamamış, darbe girişimleridir.

Ancak 12 Eylül iç ve dış mihraklar tarafından özenle alt yapısı hazırlanan ABD’nin “Bizim çocuklar kazandı” diye alkışladığı bir darbedir.

Ancak bu darbe sürecini 11 Eylül’de başlatıp, 13 Eylül’de sonlandırırsak, büyük bir yanılgının içine düşeceğimiz gerçeğini yadsımamız mümkün değildir.

Darbecilerin ve destekleyicilerinin, 80 öncesindeki süreci yazdıkları ve uygulamaya koydukları senaryo ile büyük başarı ile yönettikleri bir gerçektir.

Bireysel katliamlar, gazetecilerin ve bazı siyasetçilerin öldürülmesi, suçluların cezaevlerinden kolayca kaçmaları, suçların faillerinin yakalanmaması ve Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum olayları… Bunların tümü darbe senaryosunun gereğidir.

Şehirler mahalle, mahalle, sokak, sokak paylaşılmıştır. Orta öğretimde bile öğrenciler, bu ayrışmayı sınıflarına kadar sokmuşlardır. Her gün insanlar ölmektedir. Bu ölümler öylesine olağan bir gelmiştir ki, basın 25 kişinin ölümü ile ilgili haberi tek sütuna sığdıracak kadar normalleştirerek yayımlamışlardır.

Türk milleti yaratılan kaos ve kardeşin, kardeşi öldürdüğü, insanların hava karardıktan sonra sokağa çıkmaktan korktuğu bir ortamda iki seçenekle karşı karşıya bırakılmıştır. Ya öleceksin ya da bu habis ortamdan kurtulmak adına, sağlam hücrelerini yok eden kemoterapi tedavisine razı olacaksın. Türk milleti bilinç altına şırınga edilen korku nedeniyle “darbe”yi tercih etmiştir. Nazlı Ilıcak’ın deyimiyle “Huzur namlunun ucundadır.”

12 Eylül’den bu yana Türk milleti özellikle beyin hücrelerini etkileyen bir tedavinin etkisi altındadır.

“Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” Bu söylem aslında çok bilinmeyenli bir denklemdir. Aslında benim üzerinde çok düşündüğüm, cevabını verirken de zorlandığım bir denklem daha vardır.

“24 Ocak Kararları’nın mimarı ve uygulayıcısı Turgut Özal 12 Eylül’ün ürünü müdür ve/veya 12 Eylül 24 Ocak Kararları’nın mimarının bir ürünü müdür?”

Zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’in Zincirbozan’a gönderildiği ortamda, Turgut Özal’ın cunta kabinesinde, başbakan yardımcısı olarak görev alması, ektiği tohumun hasadını toplamayla eş değerdir.

Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay üyeleri 12 Eylül cuntacıları ziyaret ederek, darbecilere bağlılıklarını bildirmişler, milletin başına amir kesilen, devletin memurlarını adeta yasallaştırmışlardır.

12 Eylül ve/veya Kenan Evren adaleti ise “bir ondan-bir bundan” şeklinde tecelli etmiştir. Bir sağdan, bir soldan kişiler asılarak traji-komik bir şekilde sözde adalet (!) sağlanmıştır. insanlar sadece düşündükleri ve düşündüklerini ifade ettikleri için cezaevlerinde inanılmaz işkenceler görmüştür.

Türkiye’yi bugünlere getiren 12 Eylül’ün gerçek patronu darbeci beş general midir? Acımasız kararların altına imza atan, kalemlerini kıran yargıçların hiç mi suçu yoktur?

Ya cunta kabinesinde yer alan bakanların, yalakalık adına darbeyi göklere çıkaran ve destekleyen basının, işkencilerin?..

12 Eylül bir ABD darbesidir. Gerçek patron Pentagon ve CIA’dır.

Kenan Evren çıkardığı kanun kuvvetinde kararname ile Türkiye’nin 12 eyalete bölünmesini istemiştir. Fakat onanmasını seçimlerden sonra iktidara gelecek partiye bırakmıştır. Özal iktidarı ise “Halkın infialini kazanırız” gerekçesiyle, bu kararnameyi onaylamamış ve “şimdilik” kaydıyla rafa kaldırmıştır.

Günümüzün iktidarı ise “AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı imzalamış, Kalkınma Ajansları ile Türkiye’yi bölgelere ayırmış, devletin valilerini bu çalışmaların başkanı olarak da atamıştır. Türkiye “Başkanlık Sistemi”ne doğru hızla ilerlemektedir.

İktidarının ilk yıllarında “Diyarbakır bu bölgenin yıldızı olacaktır” diyen Sn. Erdoğan’ın söylemi mimlenmiş ve Selahattin Demirtaş tarafından “Diyarbakır Kürdistan’ın başkenti”ne dönüştürülmüştür.

Bu örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür. Demirel’in, Deniz Baykal’ın, Cindoruk’un ve gerçek diğer mağdurların, 12 Eylül davasına müdahil olmadığı ortamda iktidarın müdahil olması ne derce doğrudur sorusunu sormak elbette mümkündür.

12 Eylül’ü destekleyen basın patronlarının ve yazarlarının hem kendileri hem de çocukları bugünün iktidarını da desteklemeye devam etmektedirler

12 eylül’ün gerçek mimarı Amerika ise gene iktidarın destekçisi ve stratejik dostu olduğunu açıkça ifade etmektedir.

O zaman değişen nedir?

Biri bana anlatsın…

Zira benim yaşlı beynim bu olanları anlamakta zorlanmaktadır.

Kim, kimi yargılıyor Allah aşkına?

Graham Fuller’in “Bizim çocuklar kazandı” söylemi halâ geçerliliğini korumaktadır.

Her geleni etekleriz”  – Bu huyumuzdan vazgeçmediğimiz takdirde, Bizim oğlanlar” hep kazanacaktır.

Bundan emin olun…

( Devam  edeceğiz.. )

Figen  ÖZEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/101301




İstatistikler

  • 2.305.566 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar