Ocak 2013 için arşiv

31
Oca
13

Altın yumurtlayan tavuğu kesiyoruz

Esfender  KORKMAZTürkiye’nin  2012  yılında  toplam  turizm  geliri  23.5  milyar  dolar  oldu.

Turizm  geliri dış  ticaret  açığını  bir  kısmını  kapatıyor.

Söz  gelimi  2012  yılı  turizm  geliri  olmasaydı,  cari  açık  49.5  değil,  73  milyar  dolar  olacaktı.

Türkiye,  turizm  potansiyelini  kullan(a)mıyor.

Akdeniz  dünyada  yat  turizminin  iki  önemli  merkezinden  birisidir.

Diğeri  Karayiplerdir.

Akdeniz’de toplam yat bağlama kapasitesi 410 bindir. Türkiye bunun yalnızca 14.000’inine sahiptir. Yani Akdeniz içindeki payı yüzde 3.4’tür.

Turizm sektöründe Deniz Turizmi altın yumurtlayan tavuk olabilir. Buna karşılık eğer devlet yat limanları yapımında çevre şartlarını dikkate almazsa bu yatırımlar çevre düşmanı olabilir. Bu nedenle deniz turizminde çevre şartları öncelikli sorundur. Yatırım projelerini öncelikle çevre şartları açısından da değerlendirmek gerekir. Ancak bu değerlendirme bu güne kadar yapılan anlayışla olmaz. Yeni bir anlayış gerekir.

1)  En fazla dış fayda yaratan yatırım projelerine öncelik verilmelidir.

En yüksek fayda veya sosyal fayda, işletmenin karlılığı, döviz geliri, istihdam, çevreyi güzelleştirme ve Türkiye lehine lobi yapma imkanlarının toplamıdır. Devlet bu kriterleri dikkate alarak en fazla toplam fayda getiren projelere arsa tahsisi ve destek vermelidir. Yabancı yat sahiplerinin dünyada Türkiye lehine lobi yapma imkanları fazladır.
Bu anlamda marinalara arsa tahsisinde ve yap-işlet devret modelinde, ihale yoluyla en fazla parayı verene ihale edilmesi yanlıştır. Doğrusu en fazla sosyal fayda sağlayana vermektir.

2)  Sıfır  dış  maliyet  hedef  alınmalıdır.

Çevre kirliliği gibi dış maliyetlerin, çevreyi kirletene para cezası yoluyla ödetilmesi sorunu çözmez. Çünkü çevre kirliğinin etkileri yaygındır. Atmosferden tutun toprak verimliliğine kadar ,insanlara verdiği zararlara kadar, negatif maliyetlerin ölçülmesi ve bunların tahsil edilmesi mümkün değildir. Ayrıca çevre kirliliğinden zarar görenlerin maliyetini de doğru hesaplamak ve bunları tazmin etmek imkanı sınırlıdır. Bu nedenle devletin görevi çevre kirliliğinin doğmasını engellemektir.

Kaldı ki, çevre kirliliğinin insan sağlığına verdiği zararların karşılığı para cezası olamaz. İnsan sağlığına ve hayatına doğrudan verilen zararlarda nasıl cezai sorumluluk varsa, burada da mali sorumluluk değil cezai sorumluluk olmalıdır.

3)   Marina  yatırımlarında  oligopol  yapılaşma  ve  tekelleşme  önlenmelidir.

Özel sektörde hedef kar maksimizasyonudur. Bu nedenle özel sektör tekelleşmeye gitmek ve karını artırmak ister. Sonuçta yat bağlama ve çekek fiyatlarının artırılması kaçınılmaz olur.
Piyasa ekonomisinde, devletin birim fiyat tespit etmesi söz konusu değildir. O zaman yapılması gereken, marina yatırımları için oligopolleşme eğiliminin olup olmadığı dikkate alınmalıdır.
Öte yandan Deniz Turizminin altın yumurtlayan tavuk olması için, işletmecilik sorunlarının da çözülmesi gerekir.

4)  En  büyük  sorun  bürokrasi  sorunudur

Marina yatırımlarında ve işletmecilik aşamasında birçok bakanlık ve kamu kurumu söz sahibidir. O kadar ki 16 ayrı kurumdan 16 ayrı belge almak gerekiyor. Kurumlar arasında yetki ve sorumluluk çatışması ortaya çıkmıştır. Bazen kurumlar arası bu çatışma yargıya kadar gitmektedir. Doğrusu, bu yatırımların tek bir bakanlık yetkisine verilmesidir.

Esfender  KORKMAZ

Yeniçağ

31
Oca
13

TÜRK, TÜRKLÜK, ULUS DEVLET TARİHTEN SİLİNMEK İSTENİYOR…

AKP’ye,   BDP’ye  göre  Türk  yok.   Türklük  yok.   Ulus  devlet  yok.

Etnik  gruplar  var  ve  Türk  de  bu  etnik  gruplardan  birisi…

Onun  için  Ben  Türk’üm,  ben  Türk  vatandaşıyım”  diyemezsin.   Yasak.

AKP  ile  BDP  el  ele,  sırt  sırta  verdiler  bu  sözcükleri  ve  kullananları  sakıncalı  ilan  ettiler.

Türk,  Türklük,  ulus  devlet,  Türk  vatandaşı  tarihten  silinmek  isteniyor.

Niçin?

Bebek katili APO böyle buyurmuş.

Terörist başı APO, “ulus devlet”e karşıymış. “Türk” sözcüğünden “Gıcık” kapıyormuş.

ABD, AB de karşıymış. Mollalar, Fethullah Efendi, Recep Tayyip Efendi, Abdullah Efendi de karşıymış.

Recep Tayyip Efendi, “Bizim temelimiz, anasırımız İslam’dır. Türkçülük ırkçılıktır. Ve biz bunu tarihten sileceğiz…” diyor. Onun için önemli olan “ulus” değil, ümmet; “vatandaş” değil, kul…

Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı ulusçuluğa ve ulusalcılara karşı savaş açmış. Gaziantep’de ulusalcılardan söz ederken, sanki düşman askerlerinden söz eder gibi konuşuyor: “Bu ülkede ulusalcı geçinenler önümüzü kesmeye çalıştılar, kesemediler, kesemeyecekler…”

Peki,  nedir  ulusalcılık ?

Ulusalcılık, tam bağımsızlık demektir. Ulusalcılık dışa bağımlı olmayan milli sanayi demektir. Ulusalcılık ülke bütünlüğünü savunmak, demokratik, laik, sosyal toplumdan yana olmak demektir.

Ulusalcılık   ADAM   OLMAK   demektir.

Ama ulus devleti savunmak suç artık. Ulusçuluk, ulusalcılık suç. Devletçilik suç.

AKP’ye göre ulusalcı olmayacaksın. Sömürgecilerle, vatan bölücüleriyle işbirliği yapacaksın.

Önüne geleni satacaksın, savacaksın. Özelleştireceksin. Onlara göre yurtseverliğin şartı kamu mallarını yabancılara, yandaşlara peşkeş çekmekten geçiyor çünkü.

Ormanları, fabrikaları, bankaları millileştirmeyi, devletçi ekonomiyi savunamazsın. Hele hele “Türk”ü, “Türklüğü”, “Türk vatandaşlığı”nı asla savunamazsın.

Ama “Kürt” diyebilirsin. “Ben Kürt ulusundanım” diyebilirsin. “Kürtçülük” yapabilirsin. Bağımsız, özerk bir Kürt devleti kurma girişimlerinde bulunabilirsin. Bu, herkese “ana sütü gibi helaldir.” Ulusalcılık haramdır. Diyarbakır Belediye Başkanı gibi Türkiye Cumhuriyetine “Hastir” çekebilirsin.

Obama’larla, Barzani’lerle, Talabani’lerle, APO’larla, cemaatlerle el ele, kol kola “Federe İslam Cumhuriyeti” yolunda yürüyebilirsin. Ümmeti, ümmetçiliği, sömürgeciliği, Türkiye vatandaşlığını savunabilirsin. Ama asla “Tam bağımsızlık”, ulus devlet ve Atatürk sözcüğünü ağzına alamazsın. Alırsan “darbeci”, “militarist” olursun, “milliyetçi” olursun, ırkçı olursun…

CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in başına gelenler senin de başına gelir. Tüm şeriatçılar, tüm liboşlar, tüm bölücüler sana cephe alırlar. Türk ulusunu, Türk vatandaşlığını, üniter yapıyı, ulus devleti savunduğun için seni ırkçılıkla, faşistlikle suçlarlar.

Sözlerini çarpıtırlar.

Ne  demişti  Sayın  Birgül  Ayman  Güler:

“Türk  ulusuyla,  Kürt  milliyetini  bana  eşit  gördüremezsiniz…”

Koca koca köşe yazarları, anlı şanlı gazeteler, televizyonlar utanmadan, sıkılmadan, sayın milletvekilinin bu sözünü “Türk – Kürt birbirine eşit değildir”e dönüştürdüler.

Bu iki cümle anlam, öz ve biçim yönünden birbirinden tamamen farklı deyişlerdir.

Elbette “Türk ulusu ile Kürt milliyeti birbirine eşit” değildir. Ama Kürt Türk’e eşittir. Elbette bir ulus içinde etnik gruplar olabilir. Ama ülkeler etnik grupların değil, ulusların adlarıyla anılırlar.

Bizim  ulusumuzun  adı  “Türk”tür.

Bizi  yeryüzünde  Türk  Ulusu  olarak  bilirler,  tanırlar.

Türk ulusu etnik bir yapıyla anlatılamaz.

Türkiye sınırları içerisinde Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Laz, Çerkez, Gürcü birlikte yaşarlar.

Kimsenin kimseden bir üstünlüğü yoktur. Ama hepsi bir araya gelip Türk ulusunu ortaya çıkarırlar. Yani Yüce Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vurguladığı gibi:

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına TÜRK MİLLETİ denir.”
Burada “TÜRK”, bir milletin adıdır. O milletin resmi dili ise Türkçedir.

Tıpkı Fransız Milletinde, İngiliz milletinde olduğu gibi.

Fransa Anayasası’nın 1. Maddesinde, “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyettir. Köken, ırk, din ayrımı yapmaksızın kanun önünde tüm yurttaşlar eşittir.” 2. Maddesinde ise “Cumhuriyetin dili Fransızcadır” der.

Bu nedenle kamuda, parlamentoda ve mahkemelerde Fransızcadan başka dil konuşulmaz. Kimse çıkıp da etnik kimlikleri ileri sürüp “Fransız’ım demek ırkçılıktır, biz bunu tarihten sileceğiz” demez, diyemez.

Kimse çıkıp da bizde olduğu gibi “Ben Kürt halkındanım”, “Ben Korsika halkındanım, Fransız halkını tanımıyorum. Ben Fransız’ım demek ırkçılık yapmaktır” demez, diyemez. Anayasa ve yasalar buna izin vermez.

Amerika, İngiltere ve Almanya’da da durum aynıdır. Onların da anayasalarında azınlıklara ait herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Her ABD vatandaşı, her İngiltere vatandaşı, her Alman vatandaşı sorulduğu zaman göğsünü gere gere “Ben Amerikalı’yım, ben İngiliz’im, ben Alman’ım” der ve kimse onu ırkçılıkla suçlamaz.

Ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına göre, “Ben Türk’üm” diyemezsin. Dersen ırkçı olursun.

Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da iktidarlar, kendi dillerinden başka etnik dilin kamuda, resmi dairelerde, mahkemelerde kullanılmasına izin vermezken, Türkiye’de etnik ve dinsel azınlıklara özgürlük istemekte, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine baskı yapmaktadırlar.

2008 yılında, Kendi ülkesinde anayasanın 2. Maddesindeki “Cumhuriyetin dili Fransızcadır” diyen maddeye “etnik dillerin de kültürel bir miras” olarak eklenmesine “bölücülük olur” diye şiddetle karşı çıkan Fransa yetkilileri öldürülen PKK’lı terörist kadınlarla olan diyalogunu açık açık tüm dünyaya ilan etmiştir.

Ülkemizdeki azınlıklara özgürlük istemek, emperyalist bir oyundur. Ülkeleri daha iyi sömürebilmek için parçalara ayırıp, sonra da talan etmenin emperyalist bir yöntemidir.

“Türk” ve “Türklük” yerine “Türkiyelilik”, “Türkiye vatandaşlığı” getirme çabaları emperyalizme hizmetten başka bir şey değildir.

Türk ulusu ile Kürt ırkını eşitlemeye çalışmak emperyalizme hizmetten başka bir şey değildir.

Türk adı bir ulus adıdır. Türk adı, bir ırk ya da etnik bir topluluk adı gibi kullanılamaz.

Türk adını bir etnik topluluk düzeyine indirmek isteyenler işte bunun için Anayasanın ilk üç maddesini değiştirmek istiyorlar.

Halkımız ve devrimci güçler Türk’ün, Türklüğün, Türk vatandaşlığının tarihten silinmesine asla izin vermeyecektir.

Bunu  tarihte  deneyenler  çok  olmuştur  ama  sonları  hüsranla  bitmiştir.

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/135743

31
Oca
13

Milli bir mücadele için güçlerimizi birleştirmemizi engelleyen kimdir ?

Bugün  milletimizin  Meclisi’nde  hangi  siyasi  partiler  var;  AKP,  BDP,  CHP  ve  MHP.

AKP – BDP’yi  saymayın, tehdidin kaynağı onlar zaten.

Dışarıda  sesi  duyulan  kimler  var;  İşçi  Partisi  ve  HEPAR.

Diğer  partileri  saymayın,  yetmez ama  evet  diyenler  onlar.

Peki ülkemizde örgütlü sivil teşkilatlar olarak kimler var; Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Ülkü Ocakları, Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı, Türkiye Gençlik Birliği ve üniversitelerimizdeki öğrenci toplulukları…
Bir de bunların dışında sendikalar, odalar, borsalar, barolar gibi örgütlü kamu teşkilatları var.

Bugün vatanımızın bölünmez bütünlüğü ve çocuklarımızın geleceği fiilen tehlikede, görüyoruz.
Atatürk ve Türk kavram ve değerlerimiz, varlığımız fiilen tehlikede, açık açık emellerini söylüyorlar zaten.
Devletimizin resmi ve ortak dili Türkçe tehlikede, daha yeni yasa çıkardılar bu birliği bozabilmek için.
Devletimizin resmi bayrağı Türk Bayrağı tehlikede, görmüyor musunuz, Türk yurdunda Türk Bayrağı taşlanır oldu.
Ve tüm bunları anayasal teminat altına almış olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da tehlikede, değiştirmek için uğraşıyorlar açık açık.

Bu tehdit ve tehlikelerden kurtulmak için, milli mücadelemizi yapacak olan tüm güçlerimizi birleştirmek için daha başka ne tehlike olsun ki! Varlığımız tehlikede artık!

Amacımız, ülkemizin demokratik zeminde çıkış yolunu aydınlatabilmek. Peki, bu amaçla çıkılan yolda milli güçlerimizi birleşmekten kim engelliyor?

Madem ki vatan tehlikede, madem ki vatan namus, en başta CHP ve MHP parti liderleri bir araya gelip bizim bu sayfadan konuştuğumuz konuları, onlar başbaşa görüşemez mi?

MHP ve CHP liderleri bu milli davada bir araya gelip milli bir mutabakat zemini hazırlayamaz mı?

Yakında yerel seçimler var, bu seçimlerde güç birliğine gidilemez mi?

MHP ve CHP liderleri bu milli mutabakat zemini çerçevesinde, diğer milli siyasi partilere ve sivil toplum teşkilatlarına ortak milli bir çağrıda bulunamaz mı?

Milli mücadele için milli güçlerimizi birleşmekten kim engelleyebilir?

Eğer ki MHP lideri, ‘ben ayrı bir partiyim’, CHP lideri de ‘ben de ayrı bir partiyim’, diyorsa, ‘tek başımıza iktidar olup bu tehlikeden yurdumuzu, milletimizi kurtaracağız’ diyorlarsa, en başta Atatürk, Türk ve Türk Milleti kavram ve değerlerimizi tanımadığını söyleyen bu anayasa komisyonundan derhal çekilsinler, görelim bakalım bu AKP-PKK ittifakı ne yapabilecek!

Eğer ki MHP ve CHP liderleri ‘biz bu işi tek başımıza hallederiz’ diyorlarsa, çıksınlar o zaman meydanlara, çıkıp milletimize gitsinler, yardım ve destek istesinler, bıraksınlar Salı günü konuşmalarını, yurdumuzun dört bir yanında seslerini duyursunlar, duyursunlar ki biz de bilelim, bu milli mücadelemizde kimlerin yanımızda, kimlerin karşımızda durduğunu!

Biz meydanlara çıkmaya hazırız, demokratik hak ve özgürlüklerimizi kullanarak bu AKP-PKK ittifakını bozmaya hazırız. Ama teşkilat güçleri ve finans kaynakları CHP ve MHP’de olduğu için, sadece bizim değil, milletimizin de eli kolu bağlanıyor.

Bir  çıkış yolu  elbette  bulacağız,  bundan  bir kuşkumuz  yoktur,  ama  ülkemizin  ve  milletimizin  bu  zor  günlerinde  yalnız  bırakanlardan  da  bu  hesabın  sorulmayacağı  sanılmasın !

Erdal  SARIZEYBEK

31  Ocak  2013,   Ankara

http://www.ilk-kursun.com/haber/135735

31
Oca
13

CUMHURİYETİ KURAN VE YIKAN ANKARA

Mehmet  AKKAYAAnkara’ya  yolu  düşenler  bilir.

Sıhhiye’nin en  büyük  binalarından  biri  Etibank  Genel  Müdürlüğüne  aitti.

‘Aittir’  demiyorum,  çünkü  koskoca  Etibank’ı  yerle  bir  ettiler.

O  devasa  binanın  yerinde  yeller  esiyor.

Etibank,  1935  yılında,  Atatürk’ün  talimatı  ile  kuruldu.

Türkiye’nin  yeraltı  kaynaklarını  işletmesi  ve  değerlendirmesi,  sanayinin  ihtiyacı  olan  madenleri,  endüstriyel  hammaddeleri,  enerjiyi  üretmesi  ve  bunlar  için  gerekli  sermayeyi  toplaması  amaçlanmıştı.
Etibank’ın merkez binasını yıkmaya kadar varan sürece bakmadan önce, Cumhuriyet’in maden alanındaki çabalarına bakalım:
-Kozlu Kömür İşletmeleri 1937’de yabancılardan devletleştirildi, millileştirildi.
-Murgul Bakır İşletmeleri 1938’de yabancılardan devletleştirildi, millileştirildi.
Sadece devletleştirmelerle kalınmadı, madencilik alanında büyük bir atılım da yapıldı.
-1935’de MTA Enstitüsü kuruldu.
-1935’te Etibank kuruldu.
-1936’da Elazığ Şark Kromları İşletmesi kuruldu.
-1938’da Divriği Demir Madenleri üretime başladı.
-1939’da Ergani Bakır İşletmesi hizmete girdi.
-1940’da Ereğli Kömür İşletmesi kuruldu.
-1940’da Garp Linyitleri İşletmesi kuruldu.
-1949’da Murgul Bakır İşletmeleri üretime başladı.

Ve 1980’lere kadar süren maden alanındaki yatırımlar.
Etibank bünyesindeki Demir madenciliği ve demir-çelik üretimi 1955′te Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’ne, kömür madenciliği ise 1957′de Türkiye Kömür İşletmeleri’ne devredildi.
Emperyalistler, “fabrikaları, madenleri, tarımı, her şeyi satın, devlet ekonominin hiçbir yerinde kalmasın” diye talimat verince Batıcı hükümetlere, onlarda Atatürk’ün, cumhuriyetin yaptıklarını satmaya, yıkmaya başladılar.
Önce Etibank’ın bankacılığını sattılar. Mesut Yılmaz – Bülent Ecevit Hükümeti 1998′de Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar’a verdi. 2000 yılında ise BDDK, temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi TMSF’ye devretti. TMSF’de iken Etibank, İnterbank ve Esbank ile birleştirildi, adı Bayındırbank oldu.
Böylece Atatürk tarafından 1935 yılında kurulan Etibank’ın bankacılık bölümü 2001 yılında kapatılmış oldu.
Eti Holding A.Ş. olarak yapısı değiştirilen Etibank’ın Eti Maden İşletmeleri, bugün yalnızca bor madenlerini işleten bir maden-kimya sektörü kurumu haline düşürüldü.
Çiller-Karayalçın (DYP-SHP) Hükümeti (25.06.1993- 05.10.1995)
-AEG – ETİ A.Ş.’ni,
-KÜMAŞ’ı,
-ÇİNKUR’a ait, Celaldağ, Pozantı ve Koyulhisar Maden Sahalarının işletme ruhsatlarını,
-Elazığ Sodyum Bikromat İşletmesini ve işletmeye ait 21 arsayı sattı.

Mesut Yılmaz – Bülent Ecevit Hükümeti (30.06.1997 – 11.01.1999)
-ETİBANK’ın bankasını,
-Sivas Demir Çelik İşletmesini,
-Konya Krom Man. A.Ş.’yi,
-Karadeniz Bakır işletmesine ait 246 adet arsayı sattı.

Ecevit- Bahçeli- Yılmaz Hükümeti (28.05.1999 – 18.11.2002),
Karadeniz Bakır işletmesine ait Murgul İşletmesi Asit Tesisini,
-Çeşitli illerdeki 206 adet taşınmazı ve 2 arsayı sattı.

Tayyip Erdoğan Hükümeti (14.03.2003 – …. )
ERDEMİR, İSDEMİR, Divriği ve Hekimhan Demir Madenini,
-Deveci Demir Madeni Sahasını,
-Eti Elektrometalurji’yi,
-Eti Gümüş’ı,
-Eti Bakır’ı,
-Eti Krom’u,
-Çayeli Bakır İşletmesini,
-Karadeniz Bakır İşletmesi’ne ait Samsun ve Murgul İşletmelerini,
-Giresun ve Sinop’ta 3 Maden ruhsatı işletme hakkını sattı.

Batıcı Hükümetler, maden yasasını da değiştirerek, yabancıların maden sektöründe arama ve mülkiyet olanağını genişlettiler.
En sonunda da, maden işletmeciliği kurumu olan Etibank’ın binasını yerle bir ettiler.
Sümerbanklar, Etibanklar, sadece sanayi, tarım, madencilik değil, cumhuriyettir, cumhuriyetin halkçı, devletçi ekonomisidir, Atatürkçülüktür.

Sıhhiye’de   Cumhuriyet   ve   Atatürkçülük   yıkıldı.

Cumhuriyet   Ankara’da  kuruldu,   Ankara’dan   yıkılıyor.

Mehmet  AKKAYA

Aydınlık  Gazetesi  /  31  Ocak  2013

31
Oca
13

Jimnastik…

Paşa  çişe  gitmiyor,  çünkü  yandaş  medya  hastanede  onu  ayakta  görünce  “yürüyebiliyormuş”  diye  ihbar  ediyor,  ki  ite  kaka  mahkemeye  getirilsin…

Bekir  COŞKUNO  da  yataktan  çıkmıyor…

Belli  olmasın…

*

Apo :

“Jimnastik  isterim…”

Başbakan  televizyonda :

“Hemen  ilgileneceğim…”

*

Apo’ya  yüzme  havuzu  da  lâzım…

Çünkü  Mustafa  ile  Tuncay’ın  sularını  kesmişler  hapishanede…

Sadece  iki  dakika  sıcak  su  veriyorlar…

Evde  denedim;  hızlı  olursa  insan  bir  tek  ayak  yıkayabiliyor…

Öbür  ayak  kaldırılıp  tam  musluğun  hizasına  getirildiğinde  su  yok…

Çorabın  da  zaten  bir  teki  yıkanıyor…

*

Engin  Alan  dağda  yıkanamayınca  bitlenmişti  mesela…

Apo  ile  Şemdin  Sakık  yakalandığında  Özel  Kuvvetler  komutanı  idi…

Üç  kez  helikopteri  tarandı…

İki  kez  kurşunlandı…

Belki  otuz  defa  ölümden  döndü…

Vurulan  emir  subayı  kucağında  öldü…

Bir  gün  Başbakan  konuşmasını  bitirip  inerken  ayağa  kalkmadı…

Eee  hapiste…

18  yıl  yedi…

Dünkü  Cumhuriyet’te  konuşmuştu:

“İlk  kez  sıcak  yemek  yedim…”

Sıcak  yemek  vermişler  neyse…

Ama  Adalet  Bakanlığı  sadece  on  kitaba  izin  veriyor…

İki  pantolona  müsaade…

İki  kazak..

İki  atlet…

*

Jimnastikçi ?..

Belki  on  bin  metre  düz  koşmak  ister…

Belki  atlı  spora  geçer…

Belki olimpiyatlara  katılacak…

Bilemeyiz…

*

Öte yanda…

Dinmeyen gazap…

Bitmeyen  işkence…

Tatmin  olmayan  kin…

Bir  istila  gücünün  sanki  sonu  gelmeyen  nefretidir…

İnsan  düşmanına  yapmaz…

*

Tarihin   bu   sayfalarını   yazmasınlar…

Kâğıt   utanır…­­­­­

Bekir  COŞKUN

Cumhuriyet

31
Oca
13

SİZ BAKMAYIN ‘VİVALDİ’ DİNLEDİKLERİNE…

Cem  YAĞCIOĞLU

Artık   yazacak   bir   şey   kalmadı ;  

bundan   sonrası   edebî   tatminden   öteye   geçmez..

Herkes   her   şeyi   öğrendi ;   en   azından   bu   yazıya   ulaşabilenler   ya   da   azıcık   da  

olsa   kafası   çalışanlar   tehlikenin   ne   olduğu   konusunda   hemfikir.

Yani   sabahın   akşamı   aynı   şeyleri   yazıp,   aynı   şeyleri   okuyup   mastürbasyon  

yapmanın   âlemi  yok !

Sevişeceksek   sevişelim..!!!

Ama  görüyorum  ki,  buna  kimsenin  niyeti  yok !

Herkes  fantezi  peşinde.

Öncelikle şu konunun altını bir çizelim; yazılarımın büyük kitlelere ulaşmadığı –ulaştırılmadığı- açıktır; ancak tüm bu engellemelere rağmen geri dönüşlerden ve farklı yollardan bana ulaşan insanlardan anladığım; oldukça sadık bir okuyucu kitlemin var olduğudur. Düzenin içinde yaratılan başka düzenlere de başkaldırdığımız için iki kere ve hatta üç kere ‘tu kaka’ ilân edildiğimiz doğrudur..

Zaten herkesin okuduğu ve herkesin hemfikir olduğu bir yazar olmak sıkıcı olsa gerek; dikkat ederseniz eğer, tarihin başladığı günden bugüne değin toplu kalabalıkların çok defa yanlış kişi ve kişilerce ve ancak ortak idealler peşinde kandırıldığını göreceksiniz.. Halkın çoğunluğunu arkasına alan ve tüm bu kalabalığa rağmen doğru kalan az sayıdaki düşünce akımının başında Kemalizm ve arkasında Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğunu göreceksiniz.. Ve ne yazık ki, ulu Önderin ölümünün hemen ertesinde başlayan ihanet, bugün son kozlarını oynamakta ve ülke top-yekûn işgal altında olmasına rağmen, iktidar ve muhalefet ortak hareket etmektedir!..

Yani anlayacağınız, bugünkü şartlarımız Kurtuluş Savaşı yıllarından çok daha ağırdır; bu tespit Mustafa Kemal’in önemini göz ardı eden bir tespit değildir; zîrâ Başkomutan bugünleri çok önceden görüp defalarca bizi uyarmış ve yazılı belgelerle tarihe notlar düşmüştür. Daha ağır olan nedir derseniz eğer; şudur: O zaman elinize silah aldığınızda düşman belliydi, bugün ise alenen ihanet içinde olanların dışında, bir de içimizde büyüttüğümüz, bir de bizdenmiş gibi görünen ve her şekliyle işbirlikçi olanlar ve tüm bunlar yetmezmiş gibi DAVA’nın takipçisiymiş imajı verilen ajan kişi ve kuruluşlar işin içindedir.. Ve bunları deşifre ediyorsanız eğer…

Vatan haini! Gladyo! Cia ajanı! İlan ediliyorsunuz… Yazılarınız kalabalıklara ulaşmıyor –ulaştırılmıyor-, yazılarınızı paylaşanlar, tavsiye edenler çeşitli baskı yollarıyla bıktırılıyor ve tüm bu psikolojik operasyonlar yapılırken sahte kahramanlar yaratılarak ve siz de onlara karşıyken ve de tüm sahtelikleri göz önüne serdiğiniz için bir kez daha ‘hain’ ilan ediliyorsunuz!..

‘’Kemalizm’e aykırı tek bir cümlemi bulun, o dakika yazmayı bırakacağım’ diyorsunuz, soyadınız ‘Yağcıoğlu’ iken ‘YAĞCIoğlu’ şeklinde yazarak –sözde- sizi küçük düşürmeye çalışıyorlar! Buradan çıkan sonuç ise, o cümleyi bulamadıkları oluyor! Yani, yolumuzun doğruluğu ajanlarca ispat ediliyor! Çünkü gladyonun en büyük taktiği; kendisini gizlemek için, kendisini deşifre edenleri ‘ajan’ olmakla suçlamaktır!

Şunu çok iyi biliyorum ve geri dönüşlerden anlıyorum ki; beni okuyan ve tavsiye edenler belli bir algı düzeyindeler; bunların içerisinde profesörler de var, terziler de, işçi ve köylüler de.. işte, ben bu insanlardan aldığım güç ve ilhamla yazmaya ve savaşımı vermeye devam edeceğim; susturamayacaklar! Öldüğüm gün, kızım, kaldığım yerden devam edecek; vasiyetimdir!..

 Tarih,  doğru  yazanları  hatırlar,  diğerlerini  ise  kusar..!!!

Bugün ve şu tarih itibarıyla ve geçmiş zamandan bugüne, bu ülkede Atatürkçü veya Kemalist bir oluşum –STK veyahut parti- yoktur, öncelikle birilerinin bunu kafasına sokması olmazsa olmaz bir gerçekliktir. Gerçeğe sahip olmak, adımlarınızı doğru atmanızı sağlar ve doğru atılan adımlar- geç de olsa- kişi ya da kişileri varmak istedikleri yere ulaştırır..

Halkını sevmeyen! Onu küçümseyen! Kendisini bir halt zannedip kendi dışında kalanları beğenmeyen bir kişilik yapısının Kemalist olması beklenemez; zîrâ bu, Kemalizm’in ‘halkçılık’ ilkesine en baştan karşı çıkmak demektir; ki bu da sahte olduğunun ya da olduklarının birincil kanıtıdır..

‘Laiklik’, bizim için en başta gelen ilkedir ve lâkin, tek başına ‘laik’liği öne çıkaranların da niyetinin ne olduğunu ve aslında Kemalist olmadıklarını pek çok defalar dile getirdik ve getirmeye devam edeceğiz. ‘Batı’ yaşam tarzını dayatmak isteyen ajan kuruluş ve kişilerin, ne hikmetse her fırsatta sahip çıktığı bu ilke dışında kalan diğer ilkelerin, misal; ‘Milliyetçilik’ mevzu olunca aldıkları tavır, aklı başında olan herkesçe mâlumdur. Sanat(!) camiamızda bunun örneklerini sıkça görmek mümkündür.

Siz eğer filmlerinizi bankalar sponsorluğunda, küresel sermaye destekleriyle çekiyor ve muhteşem rolleriniz karşılığında satılmış medyaca düzenlenen ödüllere boğuluyor ve bu maskeli balo içinde olmaktan gocunmuyorsanız; küresel çetenin yurtiçi uzantılarının çıkarları ne söylemenizi gerektiriyorsa onu söylemekle mükellefsinizdir. Size ve gibilerinize kızmıyorum, sadece acıyorum; çünkü siz ve benzerleriniz haram uykularınızda rahat değilsiniz ve milyar yıllık döngü içerisinde sürseniz-sürseniz  yetmiş yıl sefahat sürersiniz! Tanrı varsa, hesabını sorar.. yoksa, zaten siz de yoksunuz demektir; netice ise… ruhsuz pezevenksiniz!..

Hiçbir temiz ruh, bugün itibarıyla İsrail ve ABD’nin desteklediği ve onay verdiği proje ve projelere razı gelmez ve hiçbir ‘insan’ –tırnak içinde- kendi vatanına bu denli fütursuzca ihanet etmez. Geçmişte saraylara-kalelere sığınan sanatçı bozmalarının bugüne yansıyan gölgeleri ise; sermayenin yamacında halktan uzak, halktan kopuk, sözde aykırı –ki aykırı olmak halktan kopuk olmak değildir- kendini beğenmiş ve aslında halkın taa en dibinden gelen ve ne yazıktır ki çıktığı yeri beğenmeyen tiplerdir. ‘Halkların kardeşliği’ safsatasının bugün itibariyle halkları ayrıştırmak için kullanılan bir ‘ayıraç’ olduğunun farkında olmayan ya da farkında olan ve lâkin bulunduğu çevreden kopmamak ve de sahip olduğu gelir dengesini bozmamak için sözde ‘hümanist’ tavır sergileyen bu sanatçı müsvettesi, tiyatrocu-sinemacı ya da yazar-çizer takımı, bulundukları toplumun gelir düzeyinden çok da kopuk sayılmazlar. Aslında ve ne yazıktır ki; ‘onur’ ve ‘şeref’ gibi değerlerden tamamiyle sıyrılmış olan düşünce yapıları sayesinde üç kuruşluk bir sefahat için bütün bir ömürlerini sahte ilişkilere bağlı olarak sürdürmek zorunda kalırlar! Siz bakmayın cenazelerinin kalabalıklara boğulmasına; yaşarken de yalnız, ölürken de yapa-yalnızdırlar; çünkü o kalabalıklar, hayatta kalan diğerlerinin kalabalığıdır ve döngü, böyle sürer gider…

Deyimler, sloganlar ne bileyim özlü sözler vesaire, kullanıldıkları zaman ve mekân ilişkisi içersinde değerlidir. Bugün ABD vatandaşı bir adam, ‘ben anti-militaristim’ diyorsa, gerçekten ‘adam’dır; çünkü işgalci bir ülkenin vatandaşıdır ve her şeyden önce insandır ve bu sözle bunu ispatlamıştır!.. Ancak, bugün itibariyle, bir Irak’lı kişi ben de ‘anti-militaristim’ diyorsa, ya geri zekâlıdır ya da genlerinde ihanetin tohumlarını taşımaktadır ve dolayısıyla ‘hain’dir; ki gün ve an itibarıyla bugün ülkemizde bu soysuzlardan oldukça fazla vardır!.. Yani başta dediğim gibi; yaptığınız seçimle değil, neyi, ne zaman ve neye göre seçtiğinizle alakalıdır her şey… İşgal altında bir ülkenin vatandaşı ‘ben anti-militarist’im diyorsa, kadın satıcısıdır!.. O kişi anasını da satar, kardeşini de, arkadaşını da.. Vatanı bir kadın memesine değişecek zihniyette gazetecilerin olduğu ve bunu ‘aykırı’ bir söylemmiş gibi gerine-gerine söylüyor olmaları.. onları aykırı kılmaz, olsa-olsa zevzeklik sınıfından mezuniyetlerini sağlar; ki edebiyat dahî bu taifeden sorulur oldu memleketimde.. yazık!..

Peki bu kadar zor bir zanaat mı ‘adam’ olmak.. değil; zor olan ‘adam’ olamamaktır; zîrâ ‘adam’ olan, kimseye hesap vermek zorunda değildir..

Ve ‘adam’ olmak, Anadolu’nun uzak köylerinden yol bulup, hasbelkader gazeteci olup, İstiklâl’in arka sokaklarında kaybolmak değildir. Borsa’da akşamüstü randevuları ve de hayallerin kahvesinde aperatif -ön içki- elleşmeler ve sonrasında Cihangir gecelerinde kadınlaşıp, sabahın ilk ışıklarında ‘rezidans’larınızda erkekleşmeler.. de değildir adam olmak!..

Adam  olmak;  hasta  yatağında  annenizin  alnını  okşamaktır..

Adam  olmak;  aç  kalmış  bir  kediyi  doyurmak,  onu  kucağınıza  alabilmektir..

Adam  olmak;  başınızı  yastığa  koyduğunuzda,  günden arta  kalan  eksikliğinizin  olmamasıdır..

Adam  olmak;  emperyal   bir   planın   parçası   olmamaktır..

Adam  olmak;  iki  meme  için  vatanı  satmamaktır..  dört-beş-altı  da  olabilir..

Ve   adam   olmak ;   ülkeniz   işgal   altındayken,  

rahat   uyuyamamaktır..!!!

Öznesi olmadığınız bir planın içinde olmayınız; zîrâ kullanılıyor olabilirsiniz.. İşte sırf bu yüzden, Mustafa Kemal Atatürk diğerlerinden ayrı bir yere konmalı ve ayrı değerlendirilmelidir.

Bir ülkenin işgali veya tehdidi altında iseniz, bir diğer işgalcinin şemsiyesi altına girmeniz doğru değildir.

Bir birlik ya da bir ‘pakt’ gerekiyorsa, onu siz kuracaksınız ve de öznesi siz olacaksınız; aksi durumda -yağmurdan kaçarken doluya tutulabilirsiniz-.. Bu sözüm birilerine.. Elbette zorunlu durumlarda işbirliği yapmak bu tespitin dışındadır..

Artık yazacak bir şey kalmadı diye girmiştik yazıya, aslında bu ve benzeri konularda yazılacak pek bir şey kalmadı.

Artık büyük bir çoğunluk; küresel çeteyi kimlerin oluşturduğunu, aslında Müslüman görünüp gerçekte Musevi olanların kimler olduğunu ve bu heriflerin ya da kadınların nasıl da Müslüman-Müslüman  toplumun önüne sürüldüğünü, Atatürkçüyüm diye fink atanların -pek çoğunun- gerçekte bilerek ya da bilmeyerek siyon olduğunu, solcuyum terâneleriyle kırk yıldır kimlerin dümen tuttuğunu, kimlerin ülkücü şekillere girip abd donanmasını koruduğunu ve daha benzeri pek çok ayrıntıyı biliyor..

Sosyal medyada aslan kesilenlerin pek çoğu, bırakın bilmeyi, iki kitap okuyup üç video seyrettikten sonra tahlil yapar hale geldi.

Bizi  de  beğenmiyorlar  artık..!

Demem o ki; her ne kadar eleştirsem de, diğer yandan eksik ya da yeterli olmasa da belli bir bilinç düzeyine ulaştı bazı kalabalıklar.

Ancak  sokaktaki  adamın  halen  daha  bir  şeyden  haberi  yok!  veya  kadının..

İşte mesele burada yatmaktadır ve eğer niyetiniz işgale karşı bir direniş ise sokaktaki adama ya da kadına bunu anlatmalısınız; çünkü onlar sabahın akşamı ele geçirilmiş medya ve yatak odalarına değin ulaşan istihbarat ağlarınca ele geçirilmiş, mevzudan bîhaber durumdadır..

Bizim  ise  onlarsız  bir  sonuca  varmamız  imkânsızdır.

Siz; bu milletin yüzde bilmem kaçı aptaldır diyenlerden olmayınız; çünkü biz onların da ne mal olduklarını ve kimlere hizmet ettiklerini pek çok kereler yazdık ve yazmaya ve söylemeye de devam edeceğiz.

Çünkü tarih; ölenlerin arkasından konuşularak yazılır, aksi olsa tarih olmaz!..

Şayet kendinizi bir vatansever olarak tanımlıyorsanız, ayrıntılarda takılmadan düşünce ve kişilerin milli olup olmadıklarına bakınız. Aynı düşüncede olmayabilirsiniz, siz sağcı, o solcu olabilir, siz Fenerli, o Beşiktaşlı olabilir, siz okumuş iki üniversite bitirmiş, o bildiğiniz cahil olabilir, siz sapına kadar erkek, o dönme olabilir, siz dünyanın en güzel kadını, o şehrinin güzeli olabilir, siz klasik müzikten hoşlanırsınız, o arabesk hem de damardan diyebilir…

O ay ışığında dans edebilir, siz kay kaya biner gezersiniz; o tek göz oda da beş kişi yatabilir, siz salon salomanje vesaire; o çok bilmeyebilir anlattığınızı da anlamayabilir, siz yer yutarsınız; o hayatın tokadını yemiş, yatağına yel değmiş olabilir; siz mükemmeliyetçi ve hatta ötesi olabilirsiniz..

Onun eline sizin elinize geçen imkanlar geçmemiş olabilir.. O, sizin kadar naif olmayabilir.. Siz zorlu şartları aşıp yoksulluktan gelip çok iyi yerlere varmış olabilirsiniz ve o sizden çok imkana sahip olduğu halde bunları doğru kullanamamış olabilir.. Siz kulüplerden çıkmaz iken, o da kahvelerde soluklanmış olabilir.. Siz zengin, o fakir olabilir.. ve uzar gider böyle..

Dediğim gibi; şayet kendinizi bir vatansever olarak tanımlıyorsanız, ayrıntılarda takılmadan düşünce ve kişilerin milli olup olmadıklarına bakınız.

Siz ateist olabilirsiniz ve ancak yanınızda başını örten ve en az sizin kadar bu memleketi seven  başka biri daha olabilir.. onu itelemeyiniz.. giderse bir daha gelmez..!

Ya da siz tam manası ile bir Müslüman olabilirsiniz ve ancak yanınızda ülkesini gerçekten seven ve ülkesi için canını vermeye hazır bir ateist olabilir.. onu itelemeyiniz.. giderse bir daha gelmez..!

Siz klasik müzikten hoşlanan, opera ve baleden zevk alan ve batı yaşam tarzını –düşünce değil- kendinize yakın bulabilirsiniz ve sizin yanınızda oldukça muhafazakâr ve belli standartları olan kişiler olabilir.. onları itelemeyiniz.. giderlerse bir daha dönmezler..!

Ya da bunun tam tersi olabilir.. ve uzar gider bu da..

Bırakınız çorbalarını höpürdeterek, çaylarını kıtlama şeker ile içsinler; herhalde o çok medeni sanılan ‘batı’nın günahlarına ortak etmeyeceksiniz onları..

Bizimkilerin  en   büyük  günahı  yere   tükürmek   olsun ; 

herhalde   Nagazaki’ye   atom   bombası   atanlarla  

bir   tutmayacaksınız   onları…

Yani  diyeceğim  o  ki;  artık  halkınızdan  utanmaktan  vazgeçiniz;  zîrâ  insanlığın  günahlarını  döker  isek  ortaya,  inanın  bana  ‘batı’nın  insan  içine  çıkacak  hali  kalmaz,  siz  aldanmayınız  habire  ‘batı’yı  öven  dangalaklara;  araştırın  bakın,  ya  Türk  değillerdir,  ya  da  çıktığı  deliği  beğenmeyen  ‘kompleksli’  eziklerdir !

Okumaya devam edin ‘SİZ BAKMAYIN ‘VİVALDİ’ DİNLEDİKLERİNE…’

30
Oca
13

ZİL TAKIP OYNARLAR

Başbakan Erdoğan muvazzaf subayların tutuklanması ile ilgili olarak  “ Oralara gönderecek subayımız kalmadı, böyle şey olmaz “  ve devam ediyor  “ Hele hele Genelkurmay Başkanı’nı bu şekilde değerlendirirsen bütün morali altüst eder “ diyor.

Erdoğan’ın  söylediği  bu  sözlerin  kıymeti  harbiyesi  yoktur.

Bu söylenenler yalanın kuyruklusudur ve kuyruk şeytana aittir.  Amaç halkı kandırmak, hukuksuzluktan ve adaletsizlikten sanki kendisi de şikayetçiymiş gibi algı operasyonu yapmaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı halen sürdürülen operasyonlar; arkasında CIA desteği olan F Tipi Örgüt ve onun devlet içine sızmış ahtapot kolları ile yapılmaktadır. Erdoğan liderliğindeki AKP, vatan, millet, cumhuriyet ve Atatürk düşmanı bu örgüte operasyonlar için elverişli ortamı sağlayabilmek maksadıyla yasal düzenlemeler yapmış ve idare desteği vermiştir.

Koruyucu  kalkan

Ne zaman ki örgütün namlusu kendisine dönmüş hemen kanunla kişiye özel düzenlemeler yaparak koruyucu kalkanını çıkarmıştır. Ama hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve her türlü düşmanlığa rağmen asker için o kalkan kalkmamıştır.

Bugün Türk Deniz Kuvvetleri’nin muharip amirallerinin üçte ikisi tutukludur, hükümlüdür, sanıktır, mağdurdur ve müştekidir. En nitelikli subaylar operasyonel davalarla ya zindanlara atılmış ya da tasfiye tehdidi altındadır.

Bu işi birazcık bilen bir yurttaş olarak söylüyorum Türk Deniz Kuvvetleri’nin savaşacak moral ve motivasyonu ile ona komuta edecek nitelikli insan gücü yok edilmiştir. Bunun sorumlusu Erdoğan ve AKP’dir.

Başbakan’a  rapor  edilmiş

Bu husus sadece benim yaptığım bir analiz de değildir. Bu üzücü gerçeklik en yetkili ağızlardan Başbakan’a rapor edilmiş o da “ Merak etmeyin bunu biliyorum savaş çıkarmam “ demiş. Bu cevabı veren akla bir gecelik ihtiyacımız var rahat uyku uyuyabilmek için.

Sanırım Erdoğan, silahlı kuvvetlerin esas görevinin savaşmadan caydırıcılık üretmek olduğunu bilmiyor. Yine Erdoğan, deniz kuvvetlerinin ülke güvenliğine yaptığı katkının ötesinde deniz alaka ve çıkarlarının koruyucu unsuru olduğunu da bilmiyor.

Bugün iflas etmiş Yunanistan Türkiye’ye meydan okumaktadır. Yayınladığı Münhasır Ekonomik Bölge ( Economic Exclusive Zone ) haritaları ve konuda yaptığı anlaşmalarla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ( GKRY ) ile birlikte Türkiye’nin aleyhine olarak Doğu Akdeniz’i parsellemiştir. Yapılan son araştırmalar göstermiştir ki Doğu Akdeniz petrol, doğal gaz ve ham madde olarak çok zengindir.

Üstünlük  Yunanistan’a  geçti

Aynı Yunanistan Ege sorununu kökten çözebilmek için karasularını 12 mile genişletme planları yapmaktadır. Ege’de adalarımız işgal altındadır. Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarını yok sayan yaklaşımlarının arkasındaki neden Türk Deniz Kuvvetleri’nin durumudur. Çünkü Erdoğan ve AKP desteğinde F Tipi Örgütün yaptığı düşmanca operasyonlarla durumsal üstünlük Yunanistan Deniz Kuvvetleri’ne geçmiştir.

Geçtiğimiz günlerde Donanma Komutanı F Tipi Örgütün operasyonları nedeniyle istifa etti. Bu durum muz cumhuriyeti benzeri ülkelerde bile ses getirirdi ama zıvanadan çıkmış ülkemizde vaka-i adiyeden sayıldı. Örgüt ahlaksız bir şekilde komutanın ailesine saldırmıştı!

Buradan komutana da bir serzenişte bulunmak isteriz. Gönül arzu ederdi ki istifasında bardağı taşıran son damla ailesine olan değil öncesinde silah arkadaşlarına olan saldırı olmalıydı.

Bu saldırıların amacı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tasfiye etmek, Türkiye’de rejim değişikliği yapmak ve yeni rejimin ordusunu kurmaktır. İşbirlikçi ve satılmış değilsen bil ki ateş mutlaka sana da gelecektir.

Askerler  artık  istifa  etmemelidir

Donanma Komutanı’nın istifası üzerine tutuklu asker aileleri “ Aynı tepkiyi herkes vermeliydi “ demiş. Buna benzer olarak  “ General ve amiraller hepsi istifa etmeli bakalım ne yapacaklar? “  diyenler de var.

Bu  görüşe  katılmıyorum !

Artık istifalarla çözüm alınacak, haksızlığa hukuksuzluğa ve adaletsizliğe engel ulanabilecek eşik geçilmiştir.

Eğer  hepsi  istifa  ederse  bundan  dolayı  gayet  memnun  olurlar  hatta   “ Zil  takar  oynarlar. “

Askerler, saldırıların ülkemize ve bölgemize yönelik emperyalist projenin gerçekleştirilmesi için sürdürüldüğünü anlamalı, silah arkadaşlarına sahip çıkmalı ve ahlaksız saldırılar nedeniyle bundan sonra asla istifa etmemeli ve mevzilerini terk etmemelidir.

Savunulması gereken Cumhuriyetimiz ve Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimleridir.

Saygılar  sunarım,

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/135441

30
Oca
13

AKP’nin tarihi misyonu nedir ?

Türkiye,  kendi  milli  kimliğini  AKP ve BDP  eliyle  yok  etmeye  çalışıyor.

Öyle  ki,  geçen  gün,  AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu “AKP iktidarından önce hepimiz Türk’tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı. Mesela, Kürtsen ’Kürt’demek bile yasaktı” diyebildi.

CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün ise Kurtuluş Savaşı’nda Türklerin Rumlara etnik temizlik uyguladığını iddia ederek, Yunanistan’ın bu yöndeki propagandasını seslendirdi.

Yani AKP iktidarı, Türklük bilincini ortadan kaldırmaktan iftihar ediyor. Bunu büyük bir başarı gibi itiraf ediyor. Yoksa AKP’nin tarihi misyonu bu mu? ABD sözcüleri, ana dilde savunma yasasını överken, “Erdoğan tarihi adımlar atıyor” açıklamasında bulundu ya hani..

İyi de bu sonuca ulaşmak için, Osmanlı’yı parçaladıkları yetmezmiş gibi Anadolu’yu da işgal ederek, Sevr haritasını dayatmışlardı.. Hedefleri, Anadolu’nun Batısını Yunanistan, Doğusunu Ermenistan yapmaktı. Hedefleri Anadolu’da tek bir canlı Türk bırakmamaktı zaten. Şimdi de süreç o yöne doğru götürülmek istenmiyor mu?

***

Bu tür tartışmalara karşı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Milletin her ferdinin Türk milletinin eşit ve yeri dolmaz birer mensubu olduğunu belirtti. Bahçeli, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” hükmünü hatırlatarak “Bundan geriye gidiş yoktur. Başbakan ve İmralı korosu ne yaparsa yapsın, büyük Türk milleti ahdinden dönmeyecek, bin yıllık hukukundan caymayacaktır” dedi.

CHP adına söylenmesi göreken sözü de Deniz Baykal söyledi.. Mısır’ın hala bir ulus devlet olamadığı için sokaklarında insanlar idam edilen bir ülke haline geldiğini, yine Tunus, Libya Suriye ve Irak’ta yaşayanların, ulus bilincine sahip olamadıkları için bugünkü duruma düştüklerini hatırlatan Baykal “Türkiye’nin ulus devlet modelinden vazgeçme gibi bir lüksü yoktur ve olamaz. Etnisite egemenliği Türkiye’yi böler. Uluslararası projelerin varmak istediği bu sonuca bu yolla hizmet etme noktasına sürüklenirsiniz. Etnik kimlik herkesin şerefidir ancak egemenlik sadece Türk Milletinindir” diye konuştu.

Tabii, millet de egemenliğini pazara çıkaran, milli kimliğini yok etmekle övünen iktidara gereken dersi vermek zorundadır. Özellikle AKP’ye oy verenler..

PKK,  50  milyar  doları  ne  yapacak ?

Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın  “PKK ve KCK, 2000’li yıllarda dağılmakta olan ve parasal olarak da çökmüş olan bir örgüt iken bugün, 50 milyar dolarlık bir servete ulaşmış vaziyette. PKK’nın 2 milyar dolara yakın bir parayı, yurt içi ve yurt dışında medyada ’alt yapı’oluşturmak için dağıttığı, dosyalara girmiş durumda.  Yani bunların belgeleri var ”  sözlerine bugüne kadar ne iktidar kanadından ne de PKK’nın siyasi kanadı olan BDP’den bir cevap verildi!

Üstelik CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali EdiboğluPKK’nın kontrol ettiği 60 milyar dolar sorun oldu. Bu parayı yurt dışına çıkaracaklar. İmralı görüşmelerinde aralarında takıldıkları, çözemedikleri konulardan biri de bu. Öcalan, ’bana bu konuda garanti vereceksiniz’demiş. MASAK da bu konuda çalışma yapıyor. Gelen bilgi, ’bu para nasıl sorunsuz şekilde yurt dışına çıkabilir’yönünde. Ama nereye ve nasıl çıkaracaklar net değil”   diyerek  Tantan’ın  tespitini  teyit  etti.

Peki ne yapacak bu parayı PKK? Fatih Erboz’un haberine göre Ediboğlu,  “ABD, gün geçtikçe ekonomik krize doğru giden İsrail yerine Araplarla savaşacak yeni bir güç oluşturuyor. Bu güç de hali hazırda Kürdistan olarak tanımlanan proje.. Kandil’deki PKK militanları Barzani’nin peşmerge güçleriyle birleştirilirse Arap ülkeleriyle çatışacak bir güç kurulmuş olacak”  tespitini yaptı.

AKP  iktidarı,  bütün  yaptıkları  ile  bu  projeye  hizmet  etmiş  olmuyor  mu ?

Arslan  BULUT

Yeniçağ

29
Oca
13

HÜKÜMET, YARATTIĞI TAŞERON MEZARLIĞINDA KORKU ISLIKLARI ÇALIYOR.

mehmet-akkayaİşçi  sınıfının  birikimi  onlarda  toplanmıştı.

Madenci,  işçi  sınıfının  en  zor  koşullarda  çalışan kesimi…

Ölümün  kıyısındaki  yaşamlarından  öğrenerek  geldiler.
İşçi  sınıfının  acılarla  geçen  parçalı  hayatları,  yıllar  yılı  edindikleri  parçalı  deneyler,  27 Ocak  madencilerinde  süzülmüş,  toplanmış,  işçi  sınıfının  toplam  tecrübe  ve  önderlik  birikimine  ulaşmıştı.

Genel  greve  yol  açan  ve  hükümet  deviren  büyük  madenci  yürüyüşünün  birikimi  vardı  arkalarında.

Özelleştirmeye  karşı  mücadelelerin  30 yıllık  tecrübesini  kucaklamışlardı.
Belediye  işçilerinin  İzmir-Ankara  yürüyüşünden,  şanlı  Tekel  direnişinden,  Seydişehir’den,  Erdemir’den  beslenmişlerdi.

Şişecam  zaferinden,  Yatağan  direnişinden,  Antep’in  tekstil  mücadelesinden  öğrenmişlerdi.

Kibirli, kaprisli, bölücü değil, birleştiriciydiler.
Son yıllarda sendikalar ve meslek örgütlerinde, kolayı seçen, yan yana geldiklerinde fotokopi olacak örgütlerle yetinen eğilim ağrılık kazanmıştı. Birlik, sınıfın bütün kesimlerini birleştirmek, ancak 1 Mayıs mitinglerinde görünür hale gelmişti.
Saldırı daha da artıyor, yan yana gelmek için gayret ise azalıyordu. Oysa parçalı mücadelelerin şansı da tükenmişti.
Maden işçisi, işçi sınıfının bir araya gelmek zorunda olan örgütlerinin tamamını, Madenci Anıtında topladı, 90’lı yıllardaki Emek platformundan sonra pek rastlanmayan geniş bir işçi cephesi oluştu.
Türk-İş, Sendikal Güçbirliği, DİSK, KESK, T. Kamu-Sen, Birleşik Kamu-İş, TMMOB, TTB…

İşçi  demokrasisi  dersi

Yan yana, omuz omuza olmak yerine, öne geçmek, diğerini önemsememek, yok saymak, bayrağını ya da pankartını göstermek, gösterirken diğerinin sırtına binerek yükselmek şeklindeki kör yarış, bu mitinge katılanlarda da vardı.

Birleşmeyi değil parçalanmayı, olgunluğu değil kibri, alçak gönüllülüğü değil ukalalığı, başarıyı değil, kör grupsal reklamı esas alan bu hastalık, madencinin işçi demokrasisi duvarına çarptı.

Kürsü, meydanla birleşti.

Katılan bütün örgütler, en küçük pankartla ve en az sayıda katılan da dahil olmak üzere, selamlandı, kucaklandı.

Kimse yok sayılmadı.

Mitingi düzenleyen GMİS, katılan bütün sendikaların sözcülerine sırasıyla kürsüden söz verdi.

Bütün sendikaların ve meslek odalarının sözcüleri sırasıyla konuştular.

Kürsünün etrafı, yıllardır bir araya gelmeyen örgütlerin yan yana duruşuna sahne oldu.

Madenci, beğenmediği rakip sendika katılıyor diye polise söyleyerek dövdüren ve gaz sıktıranlara, bırakalım herkese konuşma şansı vermeyi, kürsüden sunarken ancak yandaşlarını duyurmakla yetinenlere, ev sahibinde olması gereken yüce gönüllülüğü ve kucaklayıcılığı gösterdi.

Kör yarış içinde olanlara, işçi demokrasisinin nasıl olması gerektiğinin dersini de verdi ve işçi sınıfının gerçek demokrasiyi yaratabilecek önder güç olduğunu da gösterdi.

Taşeron  köleliğine  başkaldırı,  işçi  sınıfının  taarruzudur

Taşeron işçi sayısı 4 milyona yaklaştı. Hükümet, İşçi sınıfının en dibinde yaşayanları, köleleri çoğaltmaya çalışıyor. Yasal engelleri aşmak için yasa çıkarmak, bu arada kıdem tazminatı fon yasası ile kıdem tazminatının da ruhuna Fatiha okumak istiyor.
Taşeron işçileri geçtiğimiz yıl örgütlendiler, dernekler kurdular. 30’dan fazla dernek ve 3 konfederasyon şimdilik. “Ne yapalım, nasıl edelim” tartışmasıyla geldikleri yolda, mücadeleden başka çare olmadığını görenlerin oranı ağrılık kazandı.
Bugüne dek, taşeronların tahribatına karşı yüzlerce eylem oldu. İşten atılmalara, sendikal kıyımlara, iş cinayetlerine vs karşı… Tek tek tahribatlara karşı çıkarak taşeron cehenneminin zararlarını önlemek mümkün değildi. Sisteme, vahşi kapitalizmin taşeron sistemine kaşı mücadele etmek, ortaçağ karanlığına geri göndermek lazımdı.
GMİS’in çağrısı tam da buydu. Tam zamanında imdada yetişmişti. Türk-İş’in ve diğer Konfederasyonların yapması gerekeni yapmış, taşeron sistemine karşı mücadele başlatmıştı.
Taşeron sitemine karşı mücadele, işçi sınıfının en son kalede direnmesidir. Bundan ötesi, ocaklarda veya inşaatlarda ölümdür… 12 yılda 12 bin işçi öldü. Ölerek öğrendi işçi sınıfı.
GMİS’in çağrısının işçi örgütlerinde bu denli hararetle cevap bulması bu yüzdendir. Son kalenin savunulmasıydı bu.
Ama savunma taarruza dönüştü. Sendika ve konfederasyonlar silkindi, “yeter artık” demeyen kalmadı ve “artık yeter” diyenler çok daha kararlılar.
Zonguldak mitingi, mezarlığın ayağa kalkışıdır.
Hükümet, yarattığı taşeron mezarlığında korku ıslıkları çalmaya başladı.

Alabaş’ın  konuşması,  işçi  önderinin  görmesi  gerekendi.

GMİS Başkanı Eyüp Alabaş, “Ulusal İstihdam Projesinin işçi sınıfının başına çuval geçirmek olduğunu” söyledi.
“Taşeron sisteminin ortaçağın kölelik sistemi olduğunu, vahşi kapitalizmin azgın sömürü ve sendikasızlaştırma planı olduğunu, tarihin çöplüğüne atılması gerektiğini” söyledi.
“Taşeron cehennemine kaşı Zonguldak’tan başlayan bu mücadelenin milli seferberlik haline dönüşmesi, işçi sınıfının ayağa kalkması gerektiğini” söyledi.
“Konfederasyonların bu mücadeleye önderlik etmek zorunda olduklarını” söyledi.
“Emekçi örgütlerin birlikte davranmaya mecbur olduklarının” altını çizdi.
“Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetle yaratılan birikimin, laik demokratik sistemin tasfiye edilmek istendiğini” söyledi.
“Yeter artık” dedi, işçi sınıfını ayağa kalkmaya çağırdı.
İşte, gerçek işçi önderinin görmesi gerekenler ve alması gereken tutum.

Mücadele arzusu önde, Hükümete teslimiyet ve yandaşlık yerlerdeydi
GMİS Genel Başkanı Eyüp Alabaş, kendisini ziyaretimiz sırasında bize, “şu örgütü çağırsak mücadele arzumuzu sulanır mı diye endişe içindeyiz” demişti. (Söz konusu sendikanın adı bizde kalacak. M.A)
Mücadele etmek ve bunun sulanmasına izin vermemek istiyorlardı. Endişelerinin yersiz olduğu da görüldü.

Okumaya devam edin ‘HÜKÜMET, YARATTIĞI TAŞERON MEZARLIĞINDA KORKU ISLIKLARI ÇALIYOR.’

29
Oca
13

Samimiyyyet testi

Her  fırsatta  “samimiyyyet  testi”nden  bahsedip…   Komutanlar  içeri  atılırken  “ben  bu  davanın  savcısıyım”  diyen,  sonra  da  bu  lafı  eden  o  değilmiş  gibi  “komutan  kalmadı,  olmaz  böyle  şey”  diye  şikâyet  eden  mağdur  siyasetçi  kimdir ?

Yılmaz  Özdila,  Samime Sanay
b,  Zuhurat Baba
c,  Didier Drogba
d,  Levent Kırca
e,  Hiçbiri

*

“Allah’a  çok  şükür  ediyorum  ki,  bunların  zamanında  savaşa  falan  girmemişiz,  Türkiye  bağırsaklarını  temizliyor”   diyen  fahri  kolonoskopi  uzmanı  kimdir ?
a,  Haydar Dümen
b,  Doktor Jekyll
c,  Profesör Zihni Sinir
d,  Ebussuud Efendi
e,  Hiçbiri

*

“Generaller görevden alınsın, ordu lağvedilsin”  diyen zat…  Onore edilerek, Atatürk Tarih Kurumu yönetimine hangi ülkenin Cumhurbaşkanı-Başkomutanı tarafından atanmıştır?
a,  Burkina Faso Fiso
b,  Yukarı Volta
c,  Aşağı Saksonya
d,  Hindistan-Pakistan
e,  Hiçbiri

*

“Bir ülkenin başbakanı anma törenine gider de, bir korgeneral orada ayağa kalkmazsa, bedelini öder, zaten bedelini de ödedi, gideceği yeri buldu” denilen korgeneralin gittiği yer neresidir?
a,  Cehennemin dibi
b,  Alice harikalar diyarı
c,  Kafdağı’nın ardı
d,  Dönülmez akşamın ufku
e,  Hiçbiri

*

Hapisteki subaylar hakkında tahliye kararı veren hâkimleri, zart diye görevden alıp, resmen sürerken…
Keriz Feneri savcılarını yargılayan…
Artık, avukatları bile tutuklayan iktidar, hangi partinin iktidarıdır?
a,  Doğum günü partisi
b,  Bekârlığa veda partisi
c,  Pijama partisi
d,  Seks partisi
e,  Hiçbiri

*

Şemdin  Sakık  bile  tanık  olurken…   “Kasaptaki ete soğan doğramam, marketteki sucuğa yumurta kırmam, sağılmamış süte şeker katmam, denizdeki balığa limon sıkmam”  diyen paşa kimdir ?
a,  Marko Paşa
b,  Kasım Paşa
c,  Paşa Bahçe
d,  Pargalı İbrahim Paşa
e,  Hiçbiri

*

Silahlı kuvvetlerine, alenen “rezil, ahlaksız, vatan haini, kalleş, tecavüzcü, salak, gerizekalı, pespaye, kepaze, tiksiniyorum, iğrenç, ırkçı, kafatasçı, namussuz, beyinsiz, zavallı, korkak, kaypak, millet düşmanı, Yunan ordusu, Sırp katillerinden farksız” ve “dinsiz” diyen medya, hangi milletin medyasıdır ?
a,  Hobbitlerin
b,  Pigmelerin
c,  Mayaların
d,  Aborijinlerin
e,  Hiçbirinin!

Yılmaz  ÖZDİL

Hürriyet

28
Oca
13

BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE…

başbakan-sayesinde

Size  bir  kaç  ipucu  vereyim ;  bu  cümleyi  kullanmak  hayatınızda  keskin  dönüşlere  sebebiyet  verir  ve  hayat  koşullarınız  bir  anda  değişir :

“Başbakanımız   sayesinde !”

Karakterle ters, zenginlik ve mevki ile doğru orantılıdır kullanım miktarınız…

Biraz geriye gidelim hatırlatmakta fayda var çünkü;

İki yıl önce tam da bu zamanlar; Galatasaray’ın yeni stadı TT Arena’nın açılışı.

Konuşma yapan TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar:

“Sevgili Galatasaraylılar. Galatasaray yönetimi Ali Sami Yen’le ilgili kiracılık yükümlülüklerini bile yerine getiremezken bize geldi vs vs. Sayın BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE…” vs vs yıkama yağlamasından sonra taraftarların yuhalaması, başbakan ve bakanların stadı terketmesi…

Sonrasında seçimler ve iyi yalayan Erdoğan Bayraktar için oluşturulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı…

Protesto sonrasında mikrofonlara konuşan Suat Kılıç:

“İdraktan mahrum sefillere yazıklar olsun! 100′lerce trilyon harcandı o stadyum için, rüya bir proje gerçekleşti BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE…” vs vs…

Yine seçimler ve iyi yalayan Suat Kılıç artık spordan sorumlu devlet bakanı…

Mikrofonlara demeç veren Egemen Bağış:

“Bu yapılan nankörlük. Sayın başbakanımızın bu stadın yapılışında büyük emeği var. Defalarca durma noktasına gelen bu stat inşaatı, BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE…” vs vs

Seçimlerden sonra iyi yalayan Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanı…

Şaşırdığımız nokta ise Egemen Bağış’a bağlı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Müşaviri Yasin Ekrem Serim’in:

“ Böyle bir şerefsizlik yok. Nankörsünüz… Kimin sayesinde o statta maç izliyorsunuz. BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE yapıldı lan o stad. Geri zekâlı, kuş beyinliler” sözlerinden sonra bakanlık alamamış olmasıdır…

Nitekim bazı “kelleler” gitti bazıları ise “bu haklı tepkilerinden!” ötürü, “hak ettikleri makamlara” getirildi…

Yuhlayınca terbiyesizlik, bunlar söylenince “ tepkisini ortaya koydu adam…” Eleştirmeyin, aleyhte yazı yazmayın, yürüyüş yapmayın, yuhalamayın, yapılanları görmezden gelin. Ne derse onu yapın.

Kızdırmayın,  ters  düşmeyin,  düşünmeyin,  üretmeyin…

Ayağınızı  denk  almayı  öğrenin  BAŞBAKANIMIZ  SAYESİNDE…

Ömer  YILDIZ

edebiyatgazetesi

http://www.edebiyatgazetesi.com/2013/01/28/basbakanimiz-sayesinde-omer-yildiz/

27
Oca
13

Bu Rezilliğin Üzerinde Hiç Kimse, Hiçbir Kurum Oturamaz..!!!

Zahide  UCAR

İFLÂS..!!!

Bütün  kurumlar  iflâs  etmiştir.

Akıl  durmuş,  vicdan  çürümüş,  beyinler  pörsümüş.

*     *     *     *     *     *     *

Bütün   ülke   işgal   dönemi   İstanbul’una   dönmüş :

“İstanbul   şehri   bir   yara.  

Burada   büyük   idealler   ve   ilhamlar yok.  

Burası   kirli   sokaklarda   yaşayan   bayağı   insanların   şehri.  

Burası   entrika,   rezalet,   hile,   korkaklık   karargâhı.  

Hain   erkekler   ve   namussuz   kadınlar   şehri.

“Üsküdar’a   giderken   akıntı   bizi   Yunan   zırhlısı   Averof   ile   hemşiresi   Kılkış’ın  

yanından   geçirdi.    Bir   tek   nöbetçi   vardı.    Ben   bu   gemilerin   burada   emniyetle  

durabilmelerine   şaşıyordum.   Yunanlılar   Osmanlı   başkentini   üs   diye   kullanmakta,  

buradan   Karadeniz   ve   Marmara   kıyılarına   akın   ederek   Türk   köylerini   ateşe  

tutmakta   idiler.   Türklerin   de   bu   gemileri   batırmaya   girişmediklerine  

şaşıyordum.   Küçük   bir   çabayla   batırılmaları   mümkündü.”

Yukarıdaki   değerlendirmeler,   mütareke   döneminde   İstanbul’a   gelen   İngiliz     subay   Armstrong’a   ait.

*     *     *     *     *     *     *

İnsan    ( ama   onurlu   ve   gerçek   insan   evlâdı )  

olarak   yaşayabilmenin,   hatta   nefes   alabilmenin  

zul   geldiği   günlerde   yaşıyoruz.  ( ama  memleketin  

berbat   halinden   umarsız,   beyni   sikik   ruhsuz  

ibneler   veya   kancık   orrospular   yüzsüzce   pekâlâ  

“gül”   gibi   “yaşa”yıp   “gidiyor”lar…)   

Gündeme  üç  bomba  haber  düştü.

1.  Aydınlık  Gazetesinin  haberine  göre;

Balyoz tertibi İhsan Arslan ve Ramazan Akyürek tarafından kurgulanmış. Sahte delil üretilerek Ordu mensuplarına tuzak kurulmuş.

Bir dönem AKP milletvekili İhsan Arslan ile beraber çalışan Orhan Aykut;

“1. Ordu Komutanlığı’nda 2003 Mart ayında yapılan Plan Semineri’ne ait dokümanları dönemin AKP Milletvekili İhsan Arslan ile birlikte 2007 yılı Ekim ayında Mövenpick Otelde teslim aldık…

Eski Deniz Binbaşı İskender Pala, yanında Amerikalı bir Senatör ile birlikte otele gelerek, dokümanları bir bavul içinde verdi.”

Diyor.

İddiaya göre İhsan Arslan, seminer dokümanlarını Ankara’ya götürüyor ve belgeler üzerinde değişiklik yapıyor.

Balyoz tertibine hazır hale getirilen belgeler, 2010 yılında Taraf muhabiri Mehmet Baransu’ya veriliyor.

İhsan Arslan, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer ile birlikte Ordu mensuplarına, milliyetçilere sahte delil üreterek tuzak kuruyor.

Aykut;

İhsan Arslan’ın bin kişilik bir ekibi olduğunu, Manisa’dan getirilen silahların Arslan’ın emri ile Akyürek ve Yılmazer tarafından Türkiye’nin 81 iline gömüldüğü, kafasını kaldıranın bu silahlarla irtibatlandırıldığını söylüyor.

Orhan Aykut İhsan Arslan’ın 2002 yılından beri Öcalan ile görüştüğünü;

Ergenekon, Balyoz, Matkap gibi davalarda tutuklanacak 66 kişilik isim listesini bebek katili Öcalan’ın verdiğini;

Listede Çetin Doğan, Cemal Temizöz, Kamil Atak ve Levent Ersöz’ün isimlerinin olduğunu söylüyor.

Aykut;

“Şunu söyleyebilirim; Ergenekon, Balyoz, Odatv, Balyoz, Poyrazköy;

operasyonlarının hepsi sahte belgelerle, sahte dijital şeylerle yapılmıştır. Başka bir şey de yoktur. Bu bilgiyi, dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkayaya gönderdiğim mektupta da belirttim.”

Diyor.

Hale bakın; imzasız ihbar mektupları ile insanların hayatı karartılıyor, iddia sahibinin bizzat yaptığı suç duyurusunu kimse dikkate almıyor(!)..

Demekki tezgahı “bilmesi gereken” herkes biliyor ve tezgaha teslim oluyor. Bu durumun başkaca bir açıklaması yoktur.

2.  Saygı Öztürk  22 Ocak tarihli  Paşaları tahliye edersen seni vuracaklar’  başlıklı  köşe  yazısında;

“Tu­tuk­la­ma ta­le­biy­le dos­ya­lar, Ha­kim Ok­tay Ku­ba­n’­a gel­di. Ha­kim, ‘de­li­l’ de­ni­len bel­ge­le­rin, asıl­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı­nı gör­dü ve tu­tuk­la­ma ta­lep­le­ri­ni red­det­ti. İş­te o an­dan iti­ba­ren ‘yan­daş med­ya­’ tu­tuk­lu olan­lar hak­kın­da tah­li­ye ka­ra­rı ver­me­me­si için ha­kim Ku­ba­n’­ı he­def al­dı­lar. Ha­kim Ku­ba­n’­a uy­gu­la­nan bas­kı ve teh­dit sa­de­ce med­ya­nın yap­tık­la­rı ile kal­ma­dı. Bir mes­lek­ta­şı, Ku­ba­n’­a ön­ce; ‘An­ka­ra­’dan emir ol­du­ğu­nu, bu as­ker­le­rin içer­de tu­tul­mak is­ten­di­ği­ni, dört -beş yıl içe­ri­de ka­lır da­ha son­ra çı­kar­lar, sen ken­di­ni teh­li­ke­ye at­ma. An­ka­ra­’dan, se­nin ar­kan­da ki­min ol­du­ğu, ki­me gü­ven­di­ği­nin de araş­tı­rıl­ma­sı is­ten­mi­ş’ di­yor. İş da­ha da ile­ri­ye gi­di­yor. Ku­ba­n’­a ye­ni gö­rüş­me­de son me­saj ise şöy­le olu­yor: ‘E­ğer, Çe­tin Do­ğan ve di­ğer pa­şa­la­rı tah­li­ye eder­sen so­ka­ğa çık­tı­ğın­da se­ni vu­ra­cak­lar. Dar­be kar­şı­tı gös­te­ri­ci­ler ad­li­ye­nin et­ra­fı­nı sa­ra­cak, sen dı­şa­rı çı­ka­ma­ya­cak­sın.’

Ha­kim Ku­ban, bu teh­dit ve bas­kı­la­ra rağ­men, bel­ge­le­re ve vic­da­ni ka­na­ati­ne gö­re ‘tah­li­ye­’ di­yor. Bu tah­li­ye­den son­ra yan­daş med­ya yi­ne ha­kim Ku­ba­n’­ı he­def al­dı. So­ruş­tur­ma sav­cı­la­rı­nın tah­li­ye ka­ra­rı­na iti­ra­zı üze­ri­ne, iti­ra­zı in­ce­le­yen mah­ke­me, ‘Tu­tuk­la­ma ka­ra­rı­nın ke­sin­leş­miş ol­du­ğu­nu, bu se­bep­le tah­li­ye ka­ra­rı ve­ren ha­ki­min key­fi, sı­nır­sız ve so­rum­suz dav­ran­dı­ğı­’ ge­rek­çe­siy­le tah­li­ye ka­ra­rı­nı kal­dı­ra­rak şüp­he­li­ler hak­kın­da ya­ka­la­ma ka­ra­rı çı­kar­dı.”

Diye  yazısına  devam  ediyor.

3.  Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner sürpriz bir şekilde görevinden ayrıldı. İstifa nedeniyle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na atanacak oramiral kalmadı.(Yeniçağ gzt.)

İstifanın nedeni Nusret Güner’in “Ümraniye” davasındaki mahkumiyetler ve İzmir’de açılan casusluk davasına duyduğu tepki. Oramiral Güner’in yakın çevresine  “Arkadaşlarımız birer birer hapse atılıyor, elimizden hiç bir şey gelmiyor. Gelmediği gibi bir de buna yardım ediyoruz”  dediği  öne  sürülüyor.

Görünen  odur  ki;  bütün  kurumlar  iflas  etmiştir.

Kurumların başındaki zat-ı muhteremler(!) utanmadan koltuklarında oturmaya devam ediyor.

Cumhuriyet  savcıları  nerede ?

Hepsi  imamın  ordusuna  mı  biat  etti ?

“Muhalefet  nerede?    Neden  yeri – göğü  inletmiyorlar?”    Diye  hiç  sormayacağım.

Çünkü  bu  meclis  için;

“Osmanlı  Devletinin  son  dönemindeki   Meclis-i  Mebusan’ın  yaptığı  görevi  yapıyorlar”  tespitinde  bulunalı  çok  oldu.

Okumaya devam edin ‘Bu Rezilliğin Üzerinde Hiç Kimse, Hiçbir Kurum Oturamaz..!!!’

27
Oca
13

EFİRLİ, İRAN VE PATRİOT

Bu  hafta  içinde  yaşadığım  iki  olay  bu  yazıyı  kaleme  almama  neden  oldu.

Geçtiğimiz Pazartesi akşamı evde kitap okurken çalan telefonun diğer ucunda bulunan şahıs Ordu’nun Perşembe ilçesinin Efirli köyünden aradığını, muhtar olduğunu ve bir konuyu danışmak istediğini söyledi.

Bende merak içinde “ lütfen buyurun “ dedim.

Muhtar “ Şu anda köy kahvesinde oturduklarını ve ülkemize gelen Patriot füzelerinin amacının ne olduğu ve komutasının kimde olacağı konularında tartıştıklarını, açıklayıcı bilgiye ihtiyaç duyduklarını bu nedenle beni aradıklarını “ söyledi.

Gerçekten  şaşırmıştım  ama  çok  da  huşuma  gitti.

Bir köy kahvemizde fındıkkabuğunu doldurmayan ve konuşmaya katılanlar açısından katma değeri olmayan ayaktopu gibi palavra konular yerine ülkemizin kaderini yakından ilgilendiren Patriot füzelerinin tartışılıyor olması mensubu olduğum Türk halkı adına beni gururlandırdı.

Bu konuda benim yetkili bir uzman olarak görülmemde ve bilgime başvurulmasında en büyük etken sanırım köşe yazılarımın yanında 22 Aralık 2012’de Ordu’da düzenlenen Milli Anayasa Forumu’na konuşmacı olarak iştirak etmemdi.

İstanbul  ve  Efirli  arasında  telekonferans

Efirli Muhtar’ı telefonunu kahvede herkesin duyabileceği şekilde “ Hoparlör “ durumuna aldı ben İstanbul’da onlar Karadeniz kıyısında telekonferansa başladık.

Patriot füzelerinin ülkemizi korumak için değil ülkemizin başını belaya sokmak için getirildiğini, halka yalan söylendiğini, füzelerin Türkiye’de konuşlandırılma isteğinin ABD’nin direktifi ile gerçekleştiğini özet olarak anlatmaya çalıştım.

Bu anlatımlarım sırasında sorular da sorarak konuyu açmaya çalıştılar. Sorulardan birinde füzelerin ateşleme komutasının kimde olacağının yanıtını aradılar. Çünkü bazı bakanlarımız komutanın Türkiye’de olacağını söylemişlerdi. Bizde komutanın kesinlikle NATO’da yani ABD’de olacağını bakanların halkı kandırmak için yalan söylediklerini ifade ettik.

Bu yaşadığım olay, konferanslar ve paneller için gittiğim Anadolu kentlerinde karşılaştığım ilgi, bana gelen mektup ve mesajlar umudumu her geçen gün bir kat daha arttırmaktadır.

Yaşadığım diğer olay geçtiğimiz Salı günü eşimle beraber bir iş nedeniyle gittiğimiz Laleli’den Aksaray’a Ordu Caddesi üzerinde yürürken meydana geldi.

Bu  sefer  İran’dan

Yine bir telefon ama bu sefer İran’dan arıyorlar. Telefonda Azeri Türkçesi ile konuşan IRIB ( Islamic Republic of Iran Broadcasting ) televizyonu Türkçe servisinden arayan şahıs kendisini tanıttıktan Patriot füzeleri konusunda canlı yayına bağlanmak istediğini söyledi. Geçen haftada aramıştı ama o zaman dışarıda olduğum için kabul etmemiştim. Şimdi de dışardaydım ama bu sefer tekrar ret etmek istemedim ve konuştum.

IRIB televizyonuna da Patriot’ların ABD’nin isteği ile ülkemize getirildiğini, füzelerin esas hedefinin İran olduğunu, bu yıl içinde İsrail tarafından İran’a karşı operasyon yapılacağını, ABD’nin bu müdahalenin arkasında olacağını ve füzelerin çıkacak bu çatışmada ABD’nin Türkiye’deki üs ve tesislerini korumak için getirildiğini anlatmaya çalıştım. Ve ülke olarak savaşa hazır olmalarını söyledim.

Benimle konuşan muhabirin en çok merak ettiği konular füzelerin ateşleme komutasının kimde olacağı ve Türk halkının bu gelişmelere ne dediği idi. Türk halkının bölgedeki ve Türkiye’deki gelişmelerden memnun olmadığını, ABD’nin Türkiye’yi AKP sayesinde taşeronlaştıran, Müslüman’a karşı kullanan, mezhep çatışmalarını körükleyen, Irak’ı parçalamaya çalışan, Suriye ve İran’la karşı karşıya getiren politikalara kızdığını, infial içinde olduğunu ama faşist baskı nedeniyle yeterince itirazını ortaya koyamadığını anlattım.

Ayrıca CIA denetiminde olan F Tipi Örgüt vasıtası ile planlanan ve icra edilen Casusluk ve Balyoz gibi operasyonlarla Türk Ordusu’nun savaşa nasıl zorlandığını açıkladım.

Gerçek  bir  Müslümanın  hayır  duasını  aldım

Ben bu konuşmaları Ordu Caddesi üzerinde bulunan kaldırımın bir köşesinde ve eski Süpürgeciler çarşısının önünde ve bir seyyar satıcının yanında yapıyordum. Satıcının, sakalı, makyajı, kılığı ve kıyafeti ile her halinden İslam’ı dinin ötesinde bir yaşam tarzı olarak kabul etmiş bir insan olduğu belliydi. Konuşmalarım ağır AKP eleştirisi içerdiğinden satıcının bana tepki göstereceğini sandım. Ama gelişmeler tahmin ettiğim gibi olmadı. IRIB televizyonuna canlı yayında söylediklerimi önce başı ile tasvip ettiğini gösterdi daha sonra onayını sözleri ile ifade etmeye başladı sonunda bana hayır duaları etti. Hatta konuşmam sırasında “ Halk bu duruma ne diyor? “ sorusuna “ Bakın yanımda gerçek bir Müslüman var ve muhtemelen ayrı siyasi görüşleri temsil ediyoruz ama şu anda yaptığım açıklamaların hepsine yürekten katılıyor “ dedim.

Telefonu kapatınca seyyar satıcı amcaya sordum “ Sen kimsin? “ diye.

Bana cevaben “ Milli Görüşçü olduğu, işbirlikçi asla olmadığını, bunlara ( AKP ) beddua ettiğini ve söylediklerinin hepsinin arkasındayım “ dedi.

Ülkemizin felâkete koşar adım gidişini durdurabileceğimize ve esir olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kurtarabileceğimize olan inancım iyice perçinlendi, saygılar sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/135104

27
Oca
13

Bazı CHP’lilerin ‘fotoğraf’a bile tahammülü yok..!!!

Altısı Can Ataklı ile birlikte olmak üzere son iki haftada Kağıthane’de, İstanbul Maltepe’de, Babaeski’de, Karşıyaka’da, Buca’da, Adapazarı’nda ve Ataşehir’de tam yedi panele ya da konferansa katıldım.

Mustafa  MUTLUSalonlar  ortalama  600’er  kişilikti  ve  tıklım  tıklım  doluydu.

Bu  bize  gösterilen  ilgiden  çok,  bilgiye  olan  açlığın  göstergesiydi.

Ağırlıklı olarak CHP’lilerden oluşan kalabalıklar Can’ın ve benim iktidara yönelik eleştirilerimizi ayakta alkışladı.

Ama söz ne zaman CHP’ye geldi; işte o zaman birer ikişer kişi tarafından bile olsa, protesto edildik !

OYUN  KAVGA  ÇIKARDI !

Bu  toplantıların  çoğunda  konuşmamın  sonunda,  izleyicilerle  bir  oyun  oynadık :

Onlara tek cümle bile yorum yapmadan, CHP yönetiminin ya da bazı milletvekillerinin açıklamaları ve uygulamaları hakkında sorular sordum. Sorularım ve aldığım yanıtlar aynen şöyleydi:

“Kılıçdaroğlu,  Türkiye’de  laikliğin  tehdit  altında  olmadığını  söylemişti…  Bu  görüşe  katılıyor  musunuz?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Kara  çarşafa  rozet  takılmasını  destekliyor  musunuz ?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Oy  için  tarikat  ve  cemaat  liderleriyle  görüşülmesini  onaylıyor  musunuz ?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Kendisini kaçırdıklarını söylediği teröristlerden ‘Kardeşlerim’ diye söz eden, Paris’te öldürülen üç PKK’lı kadının evine taziyeye gidip bunu medyaya duyuran, Kurtuluş Savaşı’nda Rumlara yönelik etnik temizlik yapıldığını iddia eden bir milletvekilinizin partinizin çatısı altında siyaset yapmaya devam etmesini doğru buluyor musunuz?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Partinizin en genç MYK üyesinin, ‘Atatürk’ün askerleriyiz’ sloganını, ‘Atatürk’ün yurttaşlarıyız’ olarak değiştirmeye kalkışmasını doğru buluyor musunuz?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Bir başka milletvekilinizin, her fırsatta Fethullah Gülen’e övgü dolu sözler söylemesini, tarikat ve cemaatleri övmesini yerinde buluyor musunuz?”

“Haaaaayııııırrrr!”

“Genel Başkanınız Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partinin yetkili kurullarının onayını ve görüşünü almadan, içeriği belli olmayan PKK-MİT görüşmelerine kredi açmasını onaylıyor musunuz?”

“Haaaaayııııırrrr!”

TAVAN,  TABANDAN  KOPMUŞ !

Bu  soruların  bitmesinden  sonra  her  defasında  salondakiler  ayağa  kalktı  ve  müthiş  bir  alkış  tufanı  koptu.

Alkışladıkları,  kesinlikle  ben  değildim;  bu  kadar  kararlı  ve  güçlü  bir  şekilde  görüşlerini  dile  getirebildikleri  için  kendileriydi.

Kendi görüşlerimi belirtmeden oynadığım bu oyun, CHP yönetiminin, seçmeninden ve üyelerinden nasıl koptuğunu gösteriyordu. Çektiğim bu fotoğrafın ortaya çıkardığı gerçek, her toplantıda salondaki birer-ikişer kişiyi rahatsız etti.

Hatta içlerinden bazıları avaz avaz bağırarak, beni “partiyi bölmeye çalışmakla” suçladı.

DİNCİ  SÖYLEM !

Örneğin Karşıyaka’da ateşli Y-CHP’li bir kadın partili, beni protesto etmek isterken, az daha salonun balkon kısmından aşağı düşüyordu.

Aynı kadın, yanına üç kişiyi daha alıp ertesi gün Buca’daki toplantıya geldi ve salondakileri bana karşı kışkırtmaya çalıştı. Ama bekledikleri ilgiyi görmedikleri gibi bir de protesto edilince salonu terk ettiler.

Çıkışta HADDİMİ BİLDİRMEK için beni beklediklerini öğrendim; Can’ın konuştuğu sırada, paneli birkaç dakikalığına terk edip yanlarına gittim. İçlerinden biri parmaklarını burnuma doğru sallayarak, “Sana hakkımızı helal etmiyoruz” dedi.

Ben de siyasete “helâllik” gibi dini kavramları karıştırmanın dinci partilere özgü bir tavır olduğunu belirtip, kendilerinin gerçekten CHP’li olup olmadıklarını sordum.

Sonra  da  anlayacakları  dilden  devam  ettim :

“Tamam;  helâl  etmeyin  de…

Ne  gibi  bir  hakkınız  geçti  bana?

Ekmeğinizi  mi  yedim,  suyunuzu  mu  içtim?

Buraya  gelirken  sizden  ya  da  partinizden  para  mı  aldım?  

Tahammülsüzlükte,  iktidarla yarışıyorsunuz!” 

TAHAMMÜLSÜZ   Y – CHP !

CHP Ataşehir Gençlik Kolları’nın Uğur Mumcu’yu anmak için düzenlediği etkinlikte, daha ilk dakikalardaydık…

Tam Uğur Mumcu’nun ölmeden birkaç gün önce gündeme getirdiği “bölücü-dinci ittifakı”nın bugünkü marifetlerinden söz ediyordum ki; ön sıralarda oturan iki kişi, “Burası MHP toplantısına döndü” diye bağırarak salondan çıktı. Ne demek istediğimi anladıklarını sanmıyorum; çünkü henüz sözlerimin başındaydım.

Bu tahammülsüz arkadaşları, “Yanlış gelmişsiniz, AKP binası karşı sırada bir yerlerde” diye uğurlamak istedim; ancak gerilimi artırmamak için kendimi tuttum.

Zaten yüzlerce kişi o sırada bu ikiliyi alkışlı protestoyla yolcu ediyordu.

***

Sevgili  CHP’liler:

Ben yurtseverliği yüreğinden eksik etmemeye özen gösteren bir gazeteciyim. İşim  fotoğraf  çekmek !

Gördüğünüz fotoğrafta beğenmediğiniz bir şeyler varsa, suç çekenin değil, sizin…

Bana kızmakla, bağırmakla, hak helal etmemekle sorunlarınızı çözebileceksiniz; ben razıyım!

Ancak emin olun, yapmanız gereken şey bu değil…

*****

İKİ  PARTİ !

Bu iki haftalık maratondan çıkardığım sonuç şu: CHP tabanının yüzde 90’ı, parti yönetiminin ve bazı milletvekillerinin izlediği politikayı kesinlikle onaylamıyor.

O yüzde 90’la geriye kalan yüzde 10 tamamen ayrı kutuplarda ve bu iki kesimin aynı partiye üye olduğuna inanmak gerçekten çok zor…

*****

GÜNÜN  SORUSU

Sorum, her CHP eleştirisinden sonra olduğu gibi, “Şimdi sırası mıydı? Neden CHP’yi eleştiriyorsun” demeye hazırlanan okurlara: 1950’lerden beri ne zaman “sırası” oldu?

Ve siz her defasında olumlu eleştiride bulunanları susturmaya çalışacağınıza, artık eleştirilecek işler yapanları uyarmanın zamanı geldiğini düşünmüyor musunuz ?

Mustafa  MUTLU

Vatan

27
Oca
13

TÜRKİYE’Yİ NATO TOPRAĞI YAPAMAZSINIZ, YAPTIRMAYIZ..!!!

Yurdumuz  “Yolgeçen  Hanı”na  döndü…

Atların,  itlerin  izi  birbirine  karıştı.

PKK’lı  leşler  için  üç  gün,  üç  gece  yas  tutup,  ağıt  yakan  muhalefet  ve  iktidar,  vatan  savunması  için  can  veren  şehidine  üç  dakika  zaman  ayırmıyor.

Varsa  yoksa  açılım,  varsa  yoksa  “Yeni”  Anayasa…

Varsa  yoksa  PKK  ve  onun  elebaşısı  Bebek  Katili  APO  ile  uzlaşma,  anlaşma  çabaları…

Varsa  yoksa  Sevr,  vatanı  bölme,  parçalama girişimleri…

Ama  PKK  canileri  can  almaya,  cinayet  işlemeye  devam  ediyor.

Neymiş ?

“Akan  kan  durmalıymış  artık…”

Kanı  kim  akıtıyor  ki ?

Köylü  Mehmet,  işçi  Hüseyin,  emekli  Sami,  memur  Hasan  mı ?

Kim  akıtıyor ?

Kanı  kimin  akıttığı  ortada…

30 yıldır Türkiye’yi kan gölüne dönüştürüp, bebeleri acımasızca kurşunlayan caniler ortada…

Her şey açık seçik ve gün gibi ortada dururken, cinayet şebekesi ile mücadeleyi bırakıp, müzakere yoluna gidenler, yani Türkiye’yi eyalet yönetimlerine teslim etmeye çalışanlar ihanet içerisindedirler.

Ayrıca, kendi öz vatanını bölmek, parçalamak, lime lime etmek isteyen hainler bununla da yetinmeyerek, şimdi de BOP planının ve Amerika’nın önünü açabilmek için gözlerini komşularına diktiler.

Suriye ve Irak’ı parçalamak uğruna ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar.

Yurdumuzu Patriotlar, füze kalkanları, Amerikan üsleri ve Amerikan askerleri ile doldurdular.

Hem de TBMM’ni dışlayarak, muhalefeti dışlayarak, yüce Türk milletini dışlayarak…

Sevgili yurdumuzu “Babalarının çiftliği” sanıyorlar herhalde…

Şanlı, yiğit komutanlarımızı hapishanelere kapatıp, ithal komutanlar getirdiler. Güney bölgemizi CİA’ ya devrettiler. El Kaide teröristleri, Suriye karşıtı caniler topraklarımızda cirit atıyorlar.

Halkımız açlık sınırı altında, aç biilaç yaşam sürerken, trilyonlar Suriye’nin düşmanlarına, katillere harcanıyor. Akıtılıyor.

Şimdi de topraklarımıza Patriotlar ve NATO’yu konuşlandırdılar.

Başbakan Türkiye topraklarını çok önceden “NATO toprağı” ilan etti bile.

Peki, nedir bu NATO?

Ne menem şeydir? Neyin nesidir, işlevi nedir? Ne yapar? Ne eder?

NATO, 9 Nisan 1949 Washington Antlaşması ile kuruldu. İngilizce, North Atlantic Treaty Organization sözcüklerinin kısaltılmışıdır. O, görünüşte SSCB’ye karşı ortaklaşa oluşturulan bir savunma gücü ve güvenlik örgütüydü. Ama günümüzde daha çok ABD’nin emrinde ve güdümünde çalışan bir saldırı, bir yıkım ordusu gibi görev yapmaktadır.

Ülkeleri etnik ve dinsel temelde bölüp, parçalamak, güçsüzleştirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Bu yöntem Yugoslavya, Irak, Afganistan ve dünyanın bazı yerlerinde denendi ve hedefine ulaştı. Örneğin, ABD emperyalizmi, Yugoslavya’yı parçalayabilmek için Hırvat, Sloven, Boşnak, Arnavut ırkçılığını kullanmıştı. 1990-1992 yılları arasında bu ülkeler ve daha sonra da Makedonya, Sırbistan, Karadağ Cumhuriyetleri, federasyondan ayrılmıştı.

Emperyalizm önce Yugoslavya’da neoliberal, ırkçı, yoz düşüncelerle kitlelerin beyinlerini yıkamış; sonra da vahşi, acımasız, kanlı yöntemlerle halkları birbirlerine kırdırarak, federasyonu ortadan kaldırmıştı
… Böylece, Tito’nun bağımsız, başı dik, birleşik ülkesi parça parça edilmiş, tarih olmuştu.

Bugün yeryüzünde Yugoslavya diye bir ülke yok artık.

Gladyo ise, onun bir yan kuruluşudur. 1952 yılında NATO tarafından oluşturulmuştur. Yasa tanımaz, gizli bir yeraltı örgütüdür. Kendi özel hukukuna göre işlevini sürdürmektedir. Bir kontrgerilladır. Ona “Cephe Gerisi” operasyonları anlamına gelen “Stay-Behind” da denilir. CIA tarafından yönetilip, CIA tarafından finanse edilmektedir.

Birçok ülkede, birçok bombalama, yıldırma, cana kıyma, yakıp yıkma, korkutma olayına karışmış, cinayetler işlemiştir. Eylemleri arasında, 1980 yılında Bologna tren istasyonunda gerçekleştirdiği, 85 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalama olayı da vardır.

Türkiye’de de Türk Ordusuna ve ulusal güçlere karşı birçok saldırılar, tertipler düzenlemiştir. Cinayetler işlemiştir. Suikastlar gerçekleştirmiştir. Bunların başında Orgeneral Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu katliamları, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları gelir.

Bu terör örgütünün her ülkede ayrı bir adı vardır. Almanya’da Sword, Avusturya’da schwert, İspanya’da GAL, İngiltere’de Secret British… Örgütün İtalya’daki adı Gladyodur. Kılıç anlamına gelmektedir. Türkiye’de ise “Özel Harp Dairesi”, “Süper NATO” ve “Kontrgerilla” olarak bilinmektedir.

1952 yılında, Menderes döneminde Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesinden sonra ülkemizin başı hiç dertten kurtulmadı. ABD emrindeki bu saldırı ve denetim örgütü, yan kuruluşları ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin uygulamalarına sürekli müdahale edip, yön verdi. Hükümetler yıkıp, hükümetler kurdu.

Özellikle 1980, 12 Eylül darbesinden sonra ABD, ahtapotun kolları gibi Türkiye’nin maliyesinden ekonomisine, eğitiminden kültürüne her yanına dal budak sardı. Zaten bu karşı devrimci darbe CIA tarafından planlanmış, uygulamaya konulmuştu. Darbe gerçekleştirildikten sonra “Your boys have done it” Yani “Senin oğlanlar işi yaptı” diye CIA’nın İstasyon Şefi Paul Henze’ye, rapor verilmişti.

Bugün yurdumuz, ABD’nin emrinde bir mafya-tarikat-gladyo ekibi tarafından yönetilmektedir. Bu ihanet çetesi, ABD’nin BOP planını gerçekleştirip, onun Ortadoğu’ya rahatça yerleşebilmesi için kolları sıvamış, önüne geleni tutuklamakta, tüm ulusalcıları yok etme, sindirme politikası izlemektedir.

Bu nedenle tüm yurtta bir korku imparatorluğu kurmuştur. Ama bu korku imparatorluğunun gücü gençlere, yurtseverlere işlememektedir. Yetmemektedir.

Onlar eylemlerine devam etmekte, Türkiye’nin bir NATO toprağı olmadığını, olmayacağını haykırmaktadırlar.

Yazımızı  TGB  Genel  Başkanı  İlker  Yücel’in  sözleri  ile  tamamlayalım :

“Birincisi bu topraklar NATO toprağı değil, Türkiye toprağıdır. Ezilen ulusların coğrafyasına tecavüz eden emperyalist güçlerin elini kolunu sallayıp gezeceği bir yer olmadığını gösterdik. Burası Türkiye, burası Anadolu bunu kanıtladık. O çuvalın hükmü Anadolu’da geçmez! Vatan ve devrim düşmanları tıpkı önümüzden kaçan NATO askerleri gibi arkasına bakmadan kaçacaklar. Bir diğeri çuval geçiren komutan “Bir nesil bu acı çıkmaz!” demişti. Birkaç sene dayanamadı vatansever, devrimci gençler. Yöneticilerimizin 16 yılla yargılanması bizim için önemli değil. Hasdal ve Silivri’deki yurtseverlere selam gönderiyoruz. Olağanüstü bir dönemdeyiz. Çok Hasan Tahsin, Kubilay çıkacak!”

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/134999

27
Oca
13

Aferin Ey “Halk”ım..!!!

Uğur  Mumcu’nun   katledilişinin   yine   bir   yıldönümü…

Onu   yok   edenlere   teslim   ettin   Türkiye’yi…

Bedava   nohut   karşılığında…

Aferin   halkım..!!!

*
Cumhuriyet,  laiklik,  bağımsızlık,  özgürlük…
Yoksula  aş…
Ekmek…
Emekçinin  alın  teri  diye  yumruğunu  sıkıp  yollara  düşen  nice  genç  senin  için  filiz  canını  verdi, onları  yok  edenleri  başına  taç  yaptın…
Bir  çuval  kömüre…
Bravo  yani…

*

Hüzünlü  ve  uzun  bir  hikâyedir  bu…

Köylüler,  yoksul  insanlar,  bebekler,  hastalar  geçemiyordu  Zap  Suyu’nu…

Kaç yaşlıyı,  hastayı,  çocuğu,  anneyi,  telli  duvağı  ile  gelini  alıp  götürmüştü  su…

Üniversite  gençleri  okul  harçlıklarını  biriktirip  çimento,  demir,  tahta  aldılar…

Köprü  yapmak  için  geldiler  su  kenarına…

O  gece  çok  heyecanlıydı  tümü…

Sabaha  kadar  şarkılar,  marşlar  söylediler…

Sana  köprü  yapmanın  unutulmaz  mutluluğuydu  o…

Sevinçlerinden  ağladılar…

Ama  sen…

Jandarmaya  “Komünistler  geldi”  diye  ihbar  ettin…

Alıp  götürdüler…

Aferin  sana…

*

Kimisini  vurdular…

Kimisini  astılar…

“Yaşasın  özgürlük”  diyerek  ve  gülümseyerek  çıktılar  idam  sehpalarına…

Çünkü  senin  için  ölmek  dahi  mutluluktu  onlar  için…

Onların  türkülerini  söylemek  için  sazını  alıp  gelenleri  de  zaten  otel  odalarına  doldurup  yaktılar  ya…

Yakanları  ilk  seçimde  milletvekili  yaptın…

Bravo…

*

Aylardan  ocaktı…
Kar  yağmıştı  Ankara’ya…
Günlerden  pazar…
O  gece  gazetedeki  odada,  derin  acılar  içinde,  arabasına  bomba  konularak  öldürülen  yeni  şehidimiz  Uğur  Mumcu’nun  o  yazısını  arşivden  bulmuş  okuyorduk :
“Vurulduk  ey  halkım,  unutma  bizi…”

*

Ömrü  boyunca;  insan  onuru  için,  adalet  için,  bağımsızlık  için,  yoksullar  için,  emekçiler  için,  güçsüzler  için,  sömürülenler  için,  halkı  için  çırpınmış  yiğidimiz  öyle  diyordu,  uğruna  canını  verdiği  halkına :
“Unutma  bizi…”

*

Sen ?..
Unutmamak  bir  yana,  onu  öldüren  zihniyeti  iktidar  yaptın…

Bak  ne  hukuk  kaldı,  ne  insan  onuru,  ne  bağımsızlık,  ne  laiklik,  ne  çağdaşlık  ne  de  cumhuriyet…

Onu  yok  edenlere  teslim  ettin  Türkiye’yi…

Nohut,  kömür  karşılığında…

Aferin   sana   ey   “halk”ım…

Aferin…

Bekir  COŞKUN

Cumhuriyet

25
Oca
13

AKePe’nin kirli “sır”ları açığa çıktı

Erdoğan  “Libya’da  NATO’nun  ne  işi  var?”  derken  aslında  Davutoğlu’nu  pazarlığa  gönderdi…

Obama-tayyip-250x250El Ahbar gazetesinin Ahmet Davutoğlu ile Şeyh Hamad bin Jassim arasındaki gizli görüşmeleri ortaya çıkarması, AKP’nin Libya başlığındaki ikiyüzlü politikasını da ifşa etti.

Buna göre Erdoğan Libya’da NATO’nun ne işi var?” diye hamasi nutuklar atarken, Davutoğlu müdahale pazarlığı yapıyordu.

El Ahbar gazetesi, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Şeyh Hamad bin Jassim arasında 13 Mart 2011 tarihinde, yani daha Libya’daki kriz yeni patlak vermişken Kaddafi’nin nasıl devrileceği konusunda gerçekleştirilen gizli görüşmede konuşulanları yayınladı. Gazete, belgelerin doğruluğunu teyit ettiklerini belirtti.

Görüşme,  hem  gerçekleştiği  tarih  hem de  Türkiye’nin  “Arap  Baharı”  sürecinde  üstlendiği  rolü  gözler  önüne  sermesi  açısından  önem  taşıyor.

AKePe’nin  ikiyüzlü  politikaları

Görüşmenin içeriğine bakıldığında AKP’nin gizli görüşmler ve hamasi söylemlerle yürüyen iki yüzlü siyaset tarzını görmek mümkün.

Görüşmede, Davutoğlu’nun NATO’nun Libya’ya müdahale etmesi konusunda istekli olduğu görülüyor. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta görüşmenin zamanlaması.

Görüşmenin gerçekleştiği tarih 13 Mart 2011, Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat 2011 tarihli “NATO’nun Libya’da ne işi var yahu?” açıklamasından çark ettiği tarih 25 Mart 2011′den 12 gün önceye denk geliyor.

Yani Tayyip Erdoğan bir taraftan “NATO’nun Libya’da ne işi var yahu?” gibi hamasi söylemlerle bölgedeki “lider Türkiye” imajını güçlendirmeye çalışırken, diğer taraftan da arkadaşı Davutoğlu, kapalı kapalar ardında NATO’nun Libya müdahalesinin yolunu açmaya çalışıyor.

Görüşmenin  bazı  bölümleri  şöyle :

Belge  2 :   Hamad  bin  Jassim  ve  Davutoğlu

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad Bin Casim El Tani ve Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu arasındaki resmi görüşme

[…]

Davutoğlu: Bölgedeki süreç hızla ilerliyor. Koordinasyon içinde olmalıyız.

Hamad: BM Güvenlik Konseyi’nin bir şeyler yapması konusunda bastırıyoruz.

Davutoğlu: Kaddafi gitmek zorunda ve gidecek. Şu anda savaşı kazanıyor ve biz endişeliyiz. Onu Suriye’ye gitmesi konusunda zorladık ancak o Sudan ve Mısır’dan paralı asker almaya başladı. Batılılar da görüş ayrılığı içinde. Fransa bir şey söylüyor, Avrupa başka bir şey, Amerika da öyle.

-2-

Hamad: ABD Dışişleri Bakanı beni üç kere aradı, bugün de arayabilir. Arap Ligi’nden Libya’da “uçuşa yasak bölge” oluşturulması konusunda bir karar çıkarmasını istedik. Suriye buna karşı, Yemen ise kararsız.

Davutoğlu: Suriye neden karşı çıkıyor?

Hamad: Bilmiyorum.

[…]

Hamad: […] Şu anda Libya’da olanlar kabul edilemez. Güvenlik Konseyine uçuşa yasak bölge oluşturması için baskı yapılmalı.

Davutoğlu: Güvenlik Konseyi üyesi değiliz ama NATO üyesiyiz ve bir şeyler yapabiliriz. Onlar (NATO) bize çağrının Güvenlik Konseyi ve Arap ülkelerinden gelmesi gerektiğini söyledi. Eğer NATO Libya’ya saldırırsa, Kaddafi Arapları savunduğunu iddia edecek.

-3-

Hamad: Bazı Arap ülkeleri buna destek verebilir. Türkiye de rol alma zorunda.

[…]

Hamad: Kaddafi Libya’yı kontrol altına alsa bile bitmiş durumda. Libya’da uçuşa yasak bölge oluşturulmasını zorlamalıyız. Savaşı kazanıyor ama bitmiş durumda çünkü kendi halkını öldürüyor ve Araplarla ilgili korkunç şeyler söylüyor.

Davutoğlu:  Önemli olan Libyalıları nasıl koruyacağımız.

Hamad :  Uçuşa yasak bölge ve radarlara saldırı.

DavutoğluNATO’da  uçuşa yasak bölge kararını bloke eden Almanya.

[…]

Toplantı Tutanağı :   Asya ve Afrika İşleri Dairesi Başkanı Büyükelçi Zayed Bin el-Nuaimi Rashed

haber.sol.org.tr

25
Oca
13

Şişkin egolar tarihi bina yaktı !

Bir  üstünlük,  bir  kibir,  bir  burnu  büyüklük,  bir  kendini  beğenmişlik  bulamacı  içinde  toplumla  dalga  geçmekteler.
Şişmiş  egolar.
Sorumluluk  duymadılar.
Önlem  almayı  düşünmediler.
Tarihi  binayı  yaktılar.
142  yıllık  toplumun  malı  olan  bina  yanar  yanmaz;  hemen  kendilerine ”benlik  cilalama”  fırsatı  yarattılar.

Laflara   bak :

Küllerinden   doğacak.
Çocukluğumuz   yandı.
Aynısını   yapacağız.
Hatıralarımız   kül   oldu.
Aramızda   para   toplayacağız.

142   yıllık   tarihi   binayı   kendimiz   onaracağız.

Bu   yangın   milât   olsun.

Şerden   hayır  çıksın.

Artık   İstanbul’da   tarihi   binalar   yanmayacak   şekilde   önemleler  alınsın !

Xxx

Yukarda sıraladığım cümleleri söyleyenler; binanın yanmasından birinci derecede sorumlu olması gereken Galatasaray Vakfı yöneticisi, üniversitenin rektörü, ders veren profesörü, doçenti ve gazetede köşesi olan Galatasaraylı çok ünlü kalemler, çok meşhur yazarları…

Gece TV’lere  doluştular.
Kendilerini  anlattılar.
Camialarından  dem  vurdular.

Tarihi binaları Avrupalıların nasıl dikkatle koruyup hiç yakmadıklarını örnekler vererek sergilediler.

Katlarının, koridorlarının ve odlarının zemini tahta, tavanı kalemle süslemeli ahşap tarihi binada yatılı öğrenici olarak okurken çini sobalarla ısındıklarını fakat hiç yangın çıkmadığını bile yazdılar.

Xxx

Sorumluluk  kimdeydi ?
Niçin  önlem  alınmamıştı ?
Asıl  konuşulması  gereken  “temel  sorular”  bunlardı.

Sorumluluğu  örttüler,  ötelediler,  unutturdular.

Günah  keçisi  bulunmuştu :
Elektrik  kontağı  diyorlardı.

Olana   bakın :

Yangın   saat   19.07’de   çıktı.

İtfaiye   saat   19.36’da   çağırıldı.

Demek ki, Padişahlık döneminde, yüksek faizle alınan borçla yapılmış şimdi 73 milyonun malı bu binayı önce yatılı ilk okul sonra orta-lise ve 1992’den beri de üniversite binası olarak kullananlar “bina için en küçük sorumluluk” duymamışlar.
Personeli  eğitmemişler.
“Yangın  belirtisi  görürsen  ilk  işin  itfaiyeyi  çağırmak  olsun”  uyarısını  bile  personele  öğretmemişler.

Xxx

Bu tarihi yaşlı binaların duvarlarının sıvalı olduğuna bakmayın. Duvarlar bağdadi yani iki kat ahşap. Arası boşluk. Boşluklardan elektrik kabloları geçiyor. Kabloları fareler kemirmiş olabilir. Elektrik kontağı olduğu zaman ahşap duvar içindeki çıplak kablolarda kontaklar devam eder ve yangın hızla ahşap çatıya çıkar.

Bunu bile öğretmemişler.
Yangın başlıyor.
Yarım saat geçiyor.
İtfaiyeyi arıyorlar.

Bu egoist, kendini beğenmiş, burnu büyük, egosu şişkin sorumsuzluğun bedeli olmalı. Bu tarihi bina toplumun malıdır.

Galatasaray Vakfı, ona bakamadı, yaktı. Elinden alınmalıdır.

Sorumsuzlara bedeli ödetilmezse; henüz yanmamış öbür tarihi binaları da gelecek kış yakarlar.

KUTU
(uyan borusu)

İthal saman trendi
fabrikalara da sıçradı!

Ahırındaki hayvanına yedirecek samanı dışardan ithal ederek; “montaj hayvancılık modeli” yaratan ve “ekonomide ithal saman trendini” başlatan AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin sanayi yapısının (fabrikalarının) da “montaj ağırlıklı bir hal aldığı” açıklandı. İstanbul Sanayi Odası’nın son yayınlanan araştırmasına göre, “Türkiye’de sanayiciler giderek montajcı yapıya dönmeyi” daha karlı gördüler. 2002 yılında Türkiye’deki fabrikaların yarattığı katma değer yüzde 39.2’ydi. 2010 yılında yüzde 32.8’e indi.

Necati  DOĞRU

SÖZCÜ

24
Oca
13

24 Ocak

caddelerde-gaffar-okkan-ve-uğur-mumcu-var-2-1024x680

24  Ocak  1980

Ülkemiz  için  yeni  ekonomik  kararlar  alındı.

Bu  kararlara  24  Ocak  Kararları  denildi.

Alınan  kararlar  ile  Türkiye  yeni  bir  ekonomik  modeli  tercih  etti.

Neoliberalizm…

Kararların  altındaki  imza  Turgut  Özal’a  aittir.

Arkasındaki  güç  ise  ABD’dir.   Küresel  sermayedir.

İkisi  arasındaki  ilişki  nedir ?

Ne  olacak,

ABD,  küresel  sermayenin  taşeronluğunu  yapan  devlettir.

12  Eylül  askeri  darbesi,  24  Ocak  kararlarının  daha  rahat  uygulanabilmesi  için  gerçekleştirilmiştir.

O  nedenle  çok  önceden  başladı  plan!

Terör  bu  nedenle  azdırıldı.

Ve  o  bahane  ile  darbe  yapıldı.

Darbe  sonrası  alınan  kararlar  uygulamaya  geçirildi.

Özal,  önce  Bülent  Ulusu  Hükümetinin  ekonomiden  sorumlu  bakanı  oldu.

Sonra  da  başbakan  oldu.

“Çağ  atlama”  sözü  bu  planın  uygulanması  içindi.

Özelleştirmeler  de…

“Köprüyü  satacağım”  sözü  ile  amaçlanan  Boğaz  Köprüsünün  satışı  değildi.

Satılacak  “Köprü”  aslında  Türkiye  idi…

Orta  direğin  yok  edilmesi de  bu  planın  parçası  idi.

Özal,  bunu  da  başardı.

Özelleştirilen kurumların, kimlerin eline geçtiğine bakacak olursak olayı daha net anlarız.

24  Ocak  kararları  bu  nedenle  alınmıştı.

Kaynaklar yabancılara ya da işbirlikçilere geçecekti.

Sendikalar  yok  edilecekti.

Ucuz  emek  yaratılacaktı.

Küresel  sermaye  ve  işbirlikçileri  beslenecekti !

Bunlar  ekonomik  alandaki  planlamalar  idi…

İşin  siyasal  alanında  ise;

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş değerleri yok edilecekti.

O değerleri savunanlar tasfiye edilecekti.

Batı ile daha iyi işbirliği kurabilecek siyasal kadrolar işbaşına getirilecekti.

Ve toplum; sormayan, sorgulamayan bir yapıya kavuşturulacaktı.

Daha  dindarlaştırılacaktı.

“Ilımlı  İslam”  bu  nedenle ortaya  atıldı.

Ve  onun  siyasal  anlayışı  ‘yeni  Özalizm’  olarak  iktidara  taşındı.

AKP,  o  amacın  ürünüdür.

Ve  24  Ocak  1980  kararları  AKP  ile  de  devam  etmektedir.

Siz  bakmayanın  “12 Eylül’den  hesap  soruyoruz”  söylemlerine…

12  Eylül,  ekonomik  ve  siyasal  anlamda  devam  ediyor…

***

24  Ocak  1993

Kalpaksız  Kuvvayı  Milliyeci  Uğur  Mumcu  katledildi.

20  yıl  oldu.

Ama  katilleri  “bulunamadı” !

Ve  20  yıldır  sevenleri  her  24  Ocak  günü  onu  anıyor.

Aslında  onu  her  geçen  yıl  daha  çok  arıyor !

Ülkenin  içine  düşürüldüğü  durum,

Gazeteciliğin  getirildiği  nokta,

Onu her yıl daha çok aramamıza neden oluyor.

Onu katledenler suçlu.

Ya 20 yıldır bu cinayeti aydınlatamayanlar?

Olayın zaman aşımı noktasına gelmesine seyirci kalanlar…

Elbette onlarda sorumlu…

***

24  Ocak  2001

Gaffar Okkan, Diyarbakır Emniyet Müdürü, faili meçhul bir suikast sonucu yaşamını yitirdi.

Sevilen, başarılı ve Diyarbakır’da huzuru sağlayan Gaffar Okkan, barışı istemeyenlerce katledildi.

Bugün İmralı ile ‘görüşme’lerin başlamasının ön adımları o yıllarda atıldı.

***

Bugün   24  Ocak  2013

Hem 24 Ocak 1980 kararlarının muhasebesini yapıyoruz.

Neoliberalizmin, ekonomik ve siyasal olarak ülkemizi nerelere sürüklediğini değerlendiriyoruz.

Hem  de ;

Uğur  Mumcu’yu   ve   Gaffar  Okkan’ı   anıyoruz…

Hilmi  TAŞKIN

http://www.ilk-kursun.com/haber/135023

24
Oca
13

AKSOY’LAR, MUMCU’LAR… : SÖMÜRGECİ HAİNLERİN ÖLDÜRDÜĞÜ KAHRAMAN ATATÜRKÇÜ AYDINLAR !

Ulusumuza ve yurdumuza bağımsızlık onuru kazandıran ve barış, güvenlik, gönenç içinde yaşama yolları açan Atatürk aydınlığını söndürmek hainliğinden hiç geri durmayan iç ve dış sömürgeciler, canileştirdikleri tetikçiler eliyle, Atatürk Cumhuriyetinin yılmaz savunucularından, Atatürkçü Düşünce Derneğinin kurucusu seçkin hukukçu Prof. Dr. Muammer Aksoy’u 24 yıl, yine seçkin hukukçu ve seçkin gazeteci-yazar Uğur Mumcu’yu da 20 yıl önce bu hafta, ulus olarak Adalet ve Özgürlük Haftası olarak adlandırdığımız bu günlerde öldürtmüşlerdi.

Çünkü  onlar  ulusçu,  yurtsever,  özgürlükçü  seçkin  aydınlarımızdı..

Öldürtülmeleri Türk ulusu için çok yıkıcı olduktan başka, zaman aşımı süresi kasıtlı olarak geçirilip gerçek katillerin ortaya çıkarılamamış, ya da çıkarılmasının engellenmiş olması, devletimiz, yurdumuz ve ulusumuz için daha da büyük yıkımlar yaşatmaya devam etmiştir ve etmektedir.

Daha önce Abdi İpekçi’lerin, Cavit Orhan Tütengil’lerin, Bahriye Üçok’ların öldürtülmeleri engellenemediği, gerçek katiller de bulun(a)madığı için Aksoy ve Mumcu’lar, onlardan sonra da Ahmet Taner Kışlalı’lar, Gaffar Okkan’lar, Necip Hablemitoğulları, Mustafa Yücel Özbilgin’ler ve daha niceleri de alçakça öldürtülebilmiştir.

Böylece bu cinayetlerin gerçek kurucu odağı olan iç ve dış sömürgenler, bizi ulus ve ülke olarak yalnız yüksek değerdeki insanlarımızdan yoksun bırakmakla kalmamış; aynı zamanda Atatürk Cumhuriyeti’nin siyaset ve güvenlik kurumlarına, ancak “yıkım” nitelemesiyle anlatılabilecek zararlar vermiş, korkunç kuşkuların ortaya çıkmasını ve süregitmesini de sağlayabilmişlerdir.

Aynı dış ve iç sömürgenler, yarattıkları bu karanlık ortamda canlarına kıydığı Hrant Dink’in ve kimi Hristiyan din adamlarının öldürtülme sorumlulığunu da doğrudan doğruya Atatürk Cumhuriyeti’nin ilke ve kurumlarına yıkmışlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni, devlet ve ulus olarak kendi bağımsız varlığını güvenceye alan hukuksal önlemlerden vazgeçirmek, dış sömürgeciyle kolkola olan gerici güçlerin baskısı altına sokmak tuzaklarını da kurmuş ve işletmişlerdir.

Tıpkı Kurtuluş Savaşı sırasında Türk halkını Kuvva-yı Milliye örgütüne karşı kışkırtmak üzere işgalci İngilizler ve Halife hükümetinin elbirliği ile Hristiyan halka saldırılar düzenlettirip bu cinayetleri Kemalistlerin üzerine atma hainliğinde olduğu gibi. Bu oyunu bozan Yahya Kaptan’ı İstanbul hükümetinin, silahsız olduğu halde öldürttüğünü biliyoruz.

Bugün de, Atatürk düşmanı iç ve dış sömürgenler, bir yandan Muammer Aksoy’ların, Uğur Mumcu’ların, Özbilgin’lerin, Dink’lerin ve daha nice değerlerimizin yaşamına kurdurdukları suikastların gerçek planlayıcılarının bulunmasını önlerken, bir yandan da Hrant Dink’ler için timsah gözyaşı dökerek düzenledikleri anma törenlerinde ne Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’lara, ne ASALA katillerinin öldürdüğü 30’u aşkın Türk diplomatlarının adlarına, ne PKK cinayetlerine, ne Hizbullah ya da tarikat cinayetlerine, herhangi bir değinide bile bulunmuyor, tersine Atatürk Cumhuriyeti’nin ilke ve kurumlarını doğrudan ya da dolaylı olarak eleştiri hedefi yapıyor, ulusumuzun kendine ve Atatürk Cumhuriyeti’nin ilke ve kurumlarına olan güvenini sarsma, bu yolla da yine ulusal birlik ve barışımızı, çağdaş Cumhuriyet ilke ve kurumlarımızı, Misak-ı Milli’ye dayalı yurt bütünlüğümüzü yıkma hainliklerini sürdürüyorlar.

Bu cinayetlerin gerçek planlayıcısı olan özgürlük ve ulusal bağımsızlığımızın düşmanı dış ve iç sömürgeci odakların ortaya çıkarılması, yeni cinayetler işle(t)melerinin önlenmesi ve Atatürk Türkiyesinin ulus, ülke ve devlet yapısına yönelik hain emellerinin boşa çıkarılması için, başta CHP olmak üzere tüm ulusal güçlerin gerçek düşmanın adını koyarak insanlık dışı eylemlerini ulusumuza anlatıp sergilemesi ve ona karşı ulusal bir mücadele seferberliği örgütlemesi zorunludur, kanısındayım.

Prof. Dr.  Özer  OZANKAYA

http://www.ilk-kursun.com/haber/135054




İstatistikler

  • 2,194,210 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ocak 2013
P S Ç P C C P
« Ara   Şub »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En fazla oylananlar