Archive for the 'Emperyalist' Category

14
Ağu
07

AKP’nin adayı Gül!

AKP MYK toplantısında bugün cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda Abdullah Gül’ün ismi ağırlık kazandı. Gül’ün adaylığı hakkındaki açıklamanın yarın yapılması beklenirken Gül’ün de açıklamadan önce muhalefet liderleriyle görüşeceği bildirildi. Açıklama, bu görüşmelerin ardından yapılacak. AKP Grubu’nun da bu hafta içinde toplanmayacağı öğrenildi.

AKP MYK’nın yaklaşık 2.5 saat süren toplantısı sonrası yapılan açıklamada, AKP’nin cumhurbaşkanlığı adayının Abdullah Gül olduğu açıklandı.

Saat 21.05 AK PARTİNİN ADAYI GÜL

AKP MYK toplantısı sona erdi. AK Parti, cumhurbaşkanlığı için adayını açıkladı: Abdullah Gül. Dışişleri Bakanı Gül, yarın muhalefet liderleriyle görüşmelere başlayacak.

Toplantıda toplanan imzalar sonucu Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda mutabakata varıldı. Abdullah Gül’ün sabah saatlerinde başlayacak olan muhalefet liderleriyle görüşmelerinin ardından AKP’nin, öğleden sonra Gül’ün adaylığını açıklanması bekleniyor.

Saat 19.15 GÜL AYRILDI

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AK Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısından ayrıldı.

AK Parti Genel Merkezi’nde saat 18.30’da başlayan toplantıdan yarım saat önce parti binasına gelen Gül, yaklaşık 1 saat 15 dakika sonra genel merkezden ayrıldı.

Abdullah Gül, partiden ayrılırken gazetecilerin cumhurbaşkanı adaylığı konusundaki sorularını yanıtlamadı

14
Haz
07

VATAN HAİNLERİNE KARŞI ORDUMUZA DESTEK ÇIĞ GİBİ BÜYÜYOR

 

Teröre karşı sessiz miting

08 Haziran 2007

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın dün gece yaptığı “teröre karşı kitlesel refleks gösterilmesini” isteyen açıklamasının ardından bazı sivil toplum örgütleri harekete geçerek İstanbul’da “teröre karşı sessiz miting” düzenleme kararı aldı.

Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yayınladığı basın açıklamasının yankıları sürüyor. Bazı sivil toplum örgütleri açıklamayı demokrasiye aykırı bulurken, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) öncülüğünde bazı sivil toplum örgütleri de Genelkurmay açıklamasının ardından miting düzenleme kararı aldı.

Cumhuriyet mitinglerinin öncüsü olan ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan ANKA’ya yaptığı açıklamada, düzenlemeyi düşündükleri mitingin ayrıntılarının henüz netleşmediğini belirterek şunları söyledi:

“Türk halkı olarak şehitlerimiz için yanıyor, PKK terörünü ve bu terörü oluşturan, para ve silah desteği vererek Türkiye’nin başına bela eden tüm ülkeleri lanetliyoruz. Terörle mücadele devlet, hükümet, ordu, yöneticiler ve milletle el ele vererek yapılır. Bu konu, iç ve dış kısır siyasete asla malzeme olmamalıdır. Halkın mitinglerle tepkisini göstermesi çok doğal ve gereklidir. En kısa zamanda İstanbul’da terörü tüm toplumca lanetleyecek bir sessiz miting yapma girişimleri başlatılmıştır.”

Saylan, yakında basına ayrıntılar hakkında bilgi verileceğini de sözelrine ekledi.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6674541&tarih=2007-06-08

***

Bütün kalbimizle arkanızdayız Paşam

Ertuğrul ÖZKÖK  

9 Haziran 2007

***

Genelkurmay, internet sitesine bir bildiri daha koyuyor.

Bildirinin iki cümlelik özeti şu:

“Ey halkım, meydanlara çık ve terörü lanetle. Teröre karşı mücadeleye sen de katıl.”

* * *

Teröre karşı mücadeleye halkın da katılması, bunun “topyekûn seferberlik” haline getirilmesi elbette çok önemli.

Ben de bu çağrıya, kendi payıma şu cümleyle destek veriyorum:

“Topyekûn arkanızdayız Paşam.”

Sokaklara çıkmak sonuç verecekse, onu da yaparız.

Bunu geçmişte gösterdik.

Bugün gösteriyoruz, yarın da gösteririz.

Bu halk çocuğunu askere gönderdi, cenazesi geri geldi.

Bayrağını kapıp cenazeye koştu.

Orada ne komutanlarımıza, ne de devletimize tek kelime etti.

Sadece teröristi lanetledi.

* * *

Sokaklarda, mağazalarda bombalar patladı.

Eşlerini, çocuklarını, yakınlarını, dostlarını kaybetti.

Bu halk yine cenazesine koştu, sadece teröristi lanetledi.

Devletine, askerine tek kelime etmedi.

Bu ülkede yüzlerce, binlerce anket yapıldı, sokakta insanlara soruldu:

“En çok hangi kuruma güveniyorsunuz?”

Hepsinde aynı cevap verildi:

“En çok ordumuza güveniyoruz.”

Bu halk, devlet bütçesinden Silahlı Kuvvetleri’ne verilen paralar için tek kelime itiraz şerhi koymadı, hep “Helal olsun” dedi.

Dünyada bu desteği verebilecek bir başka halk var mı?

Paşam, emin olunuz ki hepimiz bütün yüreğimizle arkanızdayız.

Size bunları, en samimi, en vatansever hislerimle yazıyorum.

Biz bütün kalbimizle, sessizliğimizle, itirazsızlığımızla arkanızdayız.

Yeter ki, mayınlı alçaklara karşı verilen mücadeleye siyaset bulaştırılmasın…

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6676652&yazarid=10

 

Asker, milletten yardım istiyor

GÜNEŞ

Rıza Zelyut

09 Haziran 2007

 

Türkiye, ekonomik yönden teslim alındı; şimdi de askeri olarak teslim alınmaya çalışılıyor. Bunun için Avrupa Birliği; ordumuzun gücünü kırmayı AB’ye girmenin birinci şartı yaptı. Amerika, Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirdi. Bunların Türkiye’deki uzantıları; orduyu demokrasi karşıtı göstermeye çalıştılar. Terör eylemleri demokratik eylemler gibi gösterildi.

 Türkiye’nin tekparçalı bugünkü yapısı geri kalmış bir sistemmiş gibi yıpratıldı. Adliyeye sızan Fethullahçılar, Güneydoğu’da teröre karşı mücadele eden generalleri savaş suçlusu gibi gösterecek komplolar kurdular; hatta iddianemeler düzenlettiler. Eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın Şemdinli olayı için PKK’yi aklayıp ordu komutanlarımızı suçlayan iddianamesini hatırlayın; oyunun nerelere vardığını anlarsınız.

YENİDEN OLAĞANÜSTÜ HAL

Güneydoğu’daki PKK terörü, 5 yıl önce bitirilme noktasına gelmişti ve bu yüzden de bölgeden olağanüstü hal tamamen kaldırılmıştı. Şimdi; hükümet kararıyla olmasa bile askerin zoruyla sınırdaki üç ilimizde bu olağanüstü durum yeniden başlatıldı.

Çünkü; PKK terörü, uluslararası destek alıyor ve Kuzey Irak’taki Kürtler arasında beslenip büyüyor; silahlanıyor; oradan girip askerimizi şehit ediyor. AKP geldi; durmuş olan PKK terörü yeniden başladı ve hızla yaygınlaştı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt; PKK terörünün barındığı, beslendiği Kuzey Irak’a Türk ordusunun operasyon yapmasının şart olduğunu söylüyor. Genelkurmay Başkanı; bu zorunluluğu, 12 Nisan 2007 tarihindeki basın açıklamasında net biçimde dile getirmişti. Daha sonra Genelkurmay; iki kez daha bunu istedi… Fakat hükümet; ordunun bir isteğini duymazdan geldi; gelmeye devam ediyor.

DURUM KRİTİK

Geldiğimiz nokta, sandığımızdan daha kritik bir noktadır. Çünkü; Türk Silahlı Kuvvetleri; kuvvetli bir kuşatma ile yıpratılma, devreden çıkartılma saldırısı ile karşı karşıyadır. MHP yönetimine göre, bu işte birinci sorumlu kişi; Başbakan Tayyip Erdoğan’dır. Bu konuda MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır’ın açıklamasını pazartesi günü aktaracağız.

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, hükümetten yine yetki istemiştir. Hükümetin, orduya Kuzey Irak’a girebilmesi için yetki vermesi şarttır. Çünkü, geçmişteki bu tür operasyonlar tamamen TBMM’den çıkartılan kararlara dayandırılarak yapılmıştır. Bu durum; Türkiye’nin dış siyasette güç duruma düşmemesi için de şarttır. Fakat Başbakan Erdoğan; ordunun bu isteğini sürekli duymazlıktan gelmektedir. Başbakan, çok sıkışırsa, ‘Ne gerekiyorsa onu mutlaka yaparız!’ demektedir ama gereğini de bir türlü yapmamaktadır.

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE

Türk ordusu belli ki hükümetten umudunu kesmiştir. Çünkü perşembe günü Genelkurmay Başkanlığı’nın internet odasında yer alan ordunun açıklaması bunu gösteriyor. Asker; bölücü terör eylemlerinin hızla yaygınlaştığını; buna içeriden fikir ve moral desteği verildiğini söylüyor ve millete son söz olarak şu çağrıyı yapıyor: ‘Türk silahlı kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.’
Ordumuzun istediği şudur: Ey türk milleti! Eğer bu terör olaylarını sona erdirmek istiyorsan; artık iş sana kalmıştır. Sen millet olarak kitlesel biçimde; yani büyük kalabalıklar halinde teröre karşı olduğunu göster.

Burada, terörü lanetleme mitingleri istendiği gibi; asıl terörün ve onu destekleyen güçlerin karşısına çıkılması isteniyor. Kim ki terörü şu veya bu biçimde destekliyorsa; kim ki terörü bitirecek işleri yapmıyor ise, ondan hesap sormalıyız.

Burada, tıpkı 1919’larda ülkemiz emperyalist batılılar tarafından işgal edildiğinde gösterdiğimiz ortak tepki isteniyor.

Şimdi nöbet sırası millete gelmiştir. Herkes, bu çağrıya sahip çıkmalıdır.


http://www.gunes.com/2007/06/09/yazarlar/y4.html

Şırnak refleksi

10.06.2007

Şırnak Gazi ve Şehit Aileleri Derneği’nce Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen “Terörü Telin” mitingine on binlerce vatandaş katıldı. İl merkezi ve ilçelerden mitinge katılmak için akın eden kalabalıklar, Cumhuriyet Meydanı’nı ay yıldızlı bayraklarla donattı. Şırnak Valisi Selahattin Aparı ve 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Ahmet Yavuz Paşa’nın da katıldığı mitingde, teröre lanet yağdı. Esnafın büyük bölümü iş yerlerini kapatarak meydana koştu.

GÖZYAŞI KARDEŞLİĞİ

Şırnak Gazi ve Şehit Aileleri Derneği Başkanı Mehmet Güngör, mitingde yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Bizi bölmeye, bize akıl vermeye çalışan dış güçler çok istiyorlarsa kendilerini küçük küçük devletlere bölsünler. Terörü kendilerine araç olarak kullananlara lanet olsun. 25 yıldır devam eden terör, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini etkilemiş, halkımız bu sürede acıyla, üzüntüyle, gözyaşlarıyla kardeş olmuştur. Artık herkes terörle bir yere varılmayacağını görmelidir.”

ŞEHİT AMCASININ İSYANI

Tunceli’de Kocatepe Karakolu’nda şehit düşen Jandarma Er Burhan Yalçın’ın amcası Mehmet Sait Yalçın ise, “Her zamankinden çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var. Bizim bizden başka sevenimiz yoktur. Hepimizi birimiz, birimiz hepimiz için varız ve olmalıyız” dedi.

Yalçın’ın konuşmasının ardından mitinge katılan on binlerce kişi ellerindeki pankartları havaya kaldırarak, hep bir ağızdan “Kahrolsun PKK”, “Türk-Kürt Kardeştir. Ayrım yapan kalleştir”, “Şırnak PKK’ya mezar olacak” sloganları attı. Ay yıldızlı bayraklarla yürüyüşe geçen kalabalık, “Şerefsiz Apo, Kahpe Barzani”, “Gabar-Cudi-Herakol PKK Defol”, “Polise, askere uzanan eller kırılsın” sloganları ile Ömer Kabak Meydanı’na yürüdü.

http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=80197,3

***

Vatan-Millet mitingleri

09.06.2007

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın önceki gece yaptığı açıklamada, terör eylemlerine karşı Türk halkının kitlesel karşı koyma refleksini harekete geçirmesinin istenmesi, karşılık buldu. Bazı sivil toplum kuruluşları “Cumhuriyet” mitinglerinden sonra bölücü terör eylemlerine karşı “Vatan” mitingleri düzenlemek için çalışma başlattı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) öncülüğünde sivil toplum örgütleri de “teröre karşı sessiz miting” kararı aldı. Cumhuriyet mitinglerinin öncüsü olan ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, düzenlemeyi düşündükleri mitingin ayrıntılarının henüz netleşmediğini belirterek şunları söyledi: Türk halkı olarak şehitlerimiz için yanıyor, PKK terörünü ve bu terörü oluşturan, para ve silah desteği vererek Türkiye’nin başına bela eden tüm ülkeleri lanetliyoruz. Terörle mücadele devlet, hükümet, ordu, yöneticiler ve milletle el ele vererek yapılır. Bu konu, iç ve dış kısır siyasete asla malzeme olmamalıdır. Halkın mitinglerle tepkisini göstermesi çok doğal ve gereklidir. En kısa zamanda İstanbul’da terörü tüm toplumca lanetleyecek bir sessiz miting yapma girişimleri başlatılmıştır.”

Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, AKŞAM’a yaptığı açıklamada, aralarında şehit aileleri derneklerinin de bulunduğu sivil toplum kuruluşlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için “Vatan” mitingleri düzenleyeceğini söyledi.

Türkiye’nin bir ırkçı terör ile karşı karşıya geldiğini belirten Küçükoğlu, “Ge-

nelkurmay açıklaması, bence çok önemli, halkı reaksiyon göstermeye davet ediyor. Bu nasıl olmalı, Cumhuriyet mitingleriyle halk nasıl değerlerine sahip çıktıysa, vatanın bütünlüğüne de sahip çıkmalı” dedi. “Cumhuriyet mitinglerinden sonra vatan mitingleri düzenlenmelidir” diyen Küçükoğlu, şunları kaydetti: “Bu konu zaten epeydir sivil toplum kuruluşlarının gündemindedir. Bu mitingleri yine sivil toplum kuruluşları organize edecektir. Biz de bu mitinglerin içinde yer alırız. Şehit aileleri, dernekleri, anneler, babalar, geleceğinden endişeli herkes, bu mitinglerin bir unsuru olacaktır. Vatan parçalanıyor. Başta terör örgütü PKK olmak üzere, Talabani ve Barzani vatanın bütünlüğüne kastetmiş durumda.”

HALKIN DESTEĞİ ÖNEMLİ

Askeri stratejiler konusunda önemli bir isim olan emekli Tuğgeneral Nejat Eslen de Genelkurmay Başkanlığı açıklamasının çok önemli olduğuna işaret ederek, “Herhangi bir askeri eylemde, askeri stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında üç temel unsur vardır. Politika ve politik irade, komutan ve ordusu, halk ve halkın desteğidir” dedi.


İspanya örneği

İspanya’da faaliyet gösteren ayrılıkçı terör örgütü ETA’ya karşı İspanya halkı önceki yıllarda eylemler yapmıştı. 1967 yılından beri silahlı eylemlerde bulunan aşırı Bask milliyetçisi örgüte karşı İspanyollar sivil tepki koymuştu. Başta hükümet üyeleri olmak üzere sivil toplum örgütleri ve vatandaşlar eylemlerin gerçekleştirildiği yerde bir araya gelip ETA’ya lanet yağdırmışlardı.


Açıklama linçe kışkırtıyor

İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan yapılan açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla halkın sokağa çıkmaya kışkırtıldığı belirtilerek, ‘’bunun büyük linç ve saldırı olaylarına neden olmasının hiç de uzak bir ihtimal olmadığı’’ öne sürüldü. Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin oluşturduğu İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan yapılan açıklamada, ‘’Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yayınlanan basın açıklamasının, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları açısından kabul edilemez olduğu’’ görüşüne yer verildi.


Barış ve kardeşlikmitingi bugün

Ankara, İstanbul, İzmir, Manisa, Çanakkale, Samsun ve Mersin’de düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinin bir benzeri Diyarbakır’da bugün düzenlenecek. İşçi Partisi ‘Barış ve Kardeşlik’ adı altında düzenleyeceği mitinge “Bayrağını al Diyarbakır’a gel” sloganıyla davet yaptı.

PERİNÇEK KATILACAK

Otobüslerin kaldırıldığı birçok ilden yüzlerce kişinin bugün Diyarbakır’a gelmesi bekleniyor. İşçi Partisi İstanbul İl Başkanı Erkan Önsel “Diyarbakır’sız Türkiye olmaz. Doğu ve Güneydoğu olmadan, bu mitingler tamamlanmış sayılamaz. ‘Diyarbakır’a bin selam’ pankartlarıyla mitinge hazırız” dedi. Mitinge İP Genel Başkanı Doğu Perinçek de katılacak. Miting Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yapılacak.

http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=80032,4

 

Genelkurmay çağrısı

Güneri CIVAOĞLU

  09 Haziran 2007

 

Genelkurmay’ın “teröre karşı millet tepkisi” çağrısından sonra ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Başkanı Şener Eruygur Paşa’yla konuştum. Bu ikinci konuşmamız.
Birincisinde, “Tandoğan’da, Çağlayan’da, İzmir’de, Manisa’da, Çanakkale’de ve Samsun’da olduğu gibi, milyonların katılacağı mitinglerle teröre karşı -kolektif tavır- girişimini kendi aralarında tartışacaklarını” söylemişti.
Eruygur Paşa, bu fikri benimsiyordu ama konu çok duyarlı olduğu için farklı sorunlar yaşanmasından kaygılıydı.
Örneğin… Bu mitingler, “ırkçı/şoven” gösterilere ve tahriklere, kaosa dönüşmemeliydi.
Sanıyorum… Bunun önlemlerini planlamışlar.
Diğer sivil toplum örgütleriyle de bütünleşerek “teröre karşı mitingler” için ADD düğmeye basıyor. Genelkurmay açıklaması da bu hareketlenmeyi öne aldırmış.
En önemlisi… “Mitinglerin tüm toplumu temsil etmesi” gereğidir.
Hiçbir siyasi parti ve görüş taraflısını dışlanmış olmamalı.
Gerçi seçimler nedeniyle partilerle temas edilmeyecek ama her partiden ve her görüşten olanlara çağrı yapılacak.
Ayrıca… Tüm etnisiteler de kucaklanacak.
Milyonlar sel gibi akarak terörün üzerinden geçmeli.
Şiddetin, “insanlık utancı” olduğu vurgulanmalı.
“Silahsız kuvvetler” de terörle mücadelede “silahlı kuvvetler” kadar önemli işleve sahiptir.

İNSAN SELİ TERÖRÜ BOĞAR

Teröre karşı mücadelede en büyük güç “silahsız kuvvetlerdir.”
Örneği var… 11 Mart 2004’te Madrid’in 3 tren istasyonunda birden patlama oldu. 190 kişi öldü. 1000’in üzerinde yaralı vardı.
2 gün sonra başkent Madrid ve tüm İspanya’da 11 milyon İspanyol, meydanlara sel suları gibi akarak terörü lanetledi.
Müthiş bir “kolektif demokratik tavırdı.” Yürüyüşe bazı Avrupalı liderler de katıldı.
Hepsi insan haklarının en kutsalı olan “yaşam hakkı” için omuz omuzaydı.
Milyonlar, terörün üzerinden silindir gibi geçti.
Böylesine ortak bir karşı tavır konulduğunda terör, sadece bir utanç konusu olur.
Eylemleri artık “silahlı propaganda işlevini” de yitirir.
Milyonlarca Türkiye insanı da “kolektif aklı ve duyguları” yansıtan böyle bir demokratik kitle tepkisini ortaya koymalıdır.
…………………..
Yukarıdaki satırlar, bu köşede 24 Mayıs 2007’de yayımlanmıştı.
Önceki gece yarısı da Genelkurmay’ın internet sitesinde “teröre karşı Türk milletinin tepki koyması” çağrısı yer aldı.
Bu çağrıya yürekten katılıyorum.

***

http://www.milliyet.com.tr/2007/06/09/yazar/civaoglu.html

 

logo

PKK’YA LANET YAĞDI

10.06.2007 

Adana, Diyarbakır ve Şırnak’ta düzenlenen “teröre lanet” mitingleriyle birlik-beraberlik mesajları verildi. Sabahın erken saatlerinden itibaren Türk bayraklarıyla alanları dolduranlar, “Kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez”, “Türk- Kürt kardeştir, Amerika kalleştir”, sloganları attı.

Türk-Kürt kardeştir
Şehit ve Gaziler Derneği’nin Şırnak’ta düzenlediği mitinge çevre il ve ilçelerden de yoğun katılım oldu. Türkiye’yi bölmeye çalışan emperyalistlerin maşası olan terör örgütü PKK’ya lanet yağdıran vatandaşlar, “Bizi birbirimize düşürmek isteyen hainler emellerine ulaşamayacaklar” dedi.

Halay çekildi, Türkü söylendi
İŞçİ Partisi tarafından organize edilen ve birçok sivil toplum kuruluşunun da desteklediği, “Birlik ve Kardeşlik” mitingi büyük ilgi görürken, Türkiye’nin farklı illerinden çok sayıda vatandaş otobüslerle Diyarbakır’a geldi.

İstasyon Meydanı’nda düzenlenen miting için geniş güvenlik tedbiri alındı. Şenlik havasında yapılan mitinge Türk bayraklarıyla katılanlar, halay çekip türkü okudu. PKK lanetlenirken, birlik ve beraberlik mesajları verildi.

Tarihi bir gün yaşandı
Yıllardır terör belasından çok çeken Şırnaklılar, Türk bayraklarını alarak mi-ting alanına koştu. Attıkları “Kahrolsun PKK” sloganlarıyla bölücü örgütü lanetleyen vatandaşlar, Mehmetçiğe alkış yağdırdı…

Türkiye ayağa kalktı
Genelkurmay’ın “Teröre karşı kitlesel refleks gösterilsin” açıklamasının ardından, sivil toplum örgütleri harekete geçti.

Şırnak’ta Şehit ve Gaziler Derneği’nin düzenlediği “Terörü Telin Mitingi” ne katılan binlerce kişi, terör örgütüne lanet yağdırdı. Şırnak Cumhuriyet meydanında toplanan grup, Türk bayraklarıyla teröre lanet okudu. 100 metre uzunluğunda dev bir Türk bayrağı açan vatandaşlar, “Kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” şeklinde sloganlar attı. Çeşitli konuşmaların yapıldığı miting, Cumhuriyet Alanı’ndan Ömer Kabak Alanı’na kadar yapılan yürüyüş ardından sona erdi.

AKP’nin tutarsızlığı
Adana’da, düzenlenen “teröre karşı protesto eylemi”nde ise Ulusal Uyanış Platformu Sözcüsü ve Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Melek Kurt, Atatürk Parkı’ndaki Atatürk Anıtı önünde bir konuşma yaptı. “Hükümetin terörle mücadele konusunda tutarlı karar vermesini, bunlara yataklık eden ülkelere de haddini bildirmesi” gerektiğini söyleyen Kurt, artık şehit haberleri duymak istemediklerini ifade etti. Diyarbakır’da ise İşçi Partisi’nin düzenlediği, “Birlik ve Kardeşlik” mitingi büyük coşku içinde yapıldı. İP lideri Doğu Perinçek, “Diyarbakır’a birlik ve kardeşlik için geldik” ifadesini kullandı.

Kalabalık meydanlara sığmadı
Her yerin kırmızı beyaz Türk bayrağına büründüğü Şırnak’taki “Terörü Telin Mitingi”nde PKK ve teröristlere lanet yağdı. Mitinge katılan vatandaşlar birlik ve beraberlik çağırısı yapan sloganlar atarak sessizce dağıldı.

DİYARBAKIR
İşçi Partisi’nin Diyarbakır’da düzenlediği “birlik ve kardeşlik” mitingi büyük coşku içinde geçti. Türkiye’yi bölmek isteyenlerin emellerine ulaşamayacağını belirten konuşmacılar, “Şimdi birleşmenin yolu Diyarbakır’dan geçiyor” dedi.

“Artık şehit haberi almak istemiyoruz”
Adana’da düzenlenen “teröre karşı protesto eylemi” nde Ulusal Uyanış Platformu Sözcüsü ve Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Melek Kurt, “AKP’nin tutarsız politikası peşmergeyi şımarttı” dedi.

Şehit cenazelerinde
iktidara büyük tepki

Siirt’te şehit düşen 4 yiğit memleketlerinde toprağa verildi. Gözyaşlarının sel
olduğu cenaze törenlerinde AKP protesto edildi.

Şehit Kadir Yalçın’ın cenaze törenine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt ile birlikte Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de katıldı.

Haber: Fatih ERBOZ
Siirt’in Şirvan ilçesinde PKK’lı teröristlerin yola döşediği mayını uzaktan kumandayla patlatması sonucu şehit olan 4 mehmetçik dün memleketlerinde düzenlenen törenlerle son yolculuklarına uğurlandı. Şehit er Kadir Yalçın için Ankara Kocatepe Camisi’nde düzenlenen törene Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, CHP lideri Deniz Baykal, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, kuvvet komutanları, sivil ve askeri yetkililer katıldı. Gözyaşlarının sel olup aktığı törende şehit yakınlarının feryadı yürekleri dağladı. Cenaze töreninde “Ne zaman bitecek bu acı”, “Yatan kelle değil, Türk evladı” yazılı dövizler taşındı. Orgeneral Büyükanıt’ın, şehit er Yalçın’ın ailesine taziyelerini sunarken, duygulandığı gözlendi.

Büyükanıt alkışlandı
Orgeneral Büyükanıt, protokoldeki yerini aldıktan sonra göz yaşlarını sildi. Abdullah Gül’ün şehit erin ailesine taziyelerini sunduğu sırada avluda bekleyenler, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Yan gelip yatmıyor, can verip yatıyor” şeklinde sloganlar attı. Protokoldekilerin top arabasının ardından yürüyüşü sırasında Bakan Gül, protestolarla karşılanırken Orgeneral Büyükanıt ise alkışlandı. Orgeneral Büyükanıt’ın camiden ayrılışı sırasında, şehit yakınlarından bazıları “Asın şu Apo’yu, yeter artık” şeklinde seslendi. Şehit Yalçın’ın cenazesi, Cebece Şehitliği’nde toprağa verildi.

Şehit Er Tolga Kargıoğlu Osmaniye Kadirli’ye bağlı Durmuşsofular köyünde son yolcuğuna uğurlandı. Gözyaşlarına boğulan şehidin annesi Zehra Kargıoğlu ayakta durmakta zorluk çekti. Törende terör örgütüne lanet yağdıran vatandaşlar, cenazeye katılan AKP’li vekil Durdu Mehmet Kastal, tepki gördü. Şehit Jandarma Uzman Çavuş Serbülent Yalçıntaş’ın Kırıkkale’deki cenaze töreninde de teröre öfke vardı. Şehit eşinin tabutuna sarılan Seçil Yalçıntaş gözyaşlarına boğuldu. Şehidin cenazesi Koçubaba beldesinde, toprağa verildi.

Kardeşini böyle karşıladı
Şehit Jandarma Kıdemli Astsubay Üstçavuş Mustafa Kömürcü de Gaziantep İslahiye’de gözyaşları içinde toprağa verildi. Törene katılan binlerce kişi PKK’lı teröristleri protesto etti. Şehidin yakınları sinir krizleri geçirdi. Şehit Kömürcü’nin astsubay ağabeyi, “Yiğidim hoş geldin vatan sağ olsun…” dedi ve beylik tabancasıyla havaya ateş ederek, şehit kardeşini karşıladı.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberler/pkkya-lanet-yagdi.html
***

Milleti, cephedeki ordu gibi hazırlamak ve Genelkurmay

Arslan BULUT

10.06.2007 

Genelkurmay’ın “kitlesel karşı koyma refleksi” ile ilgili açıklaması hakkında tartışmalar sürüyor. Bu konuda önümüzde çok net bir açıklama daha var!
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı başlatıp sürdürürken, Başkomutanlık görevini fiilen üzerine aldığı zaman, Meclise ve millete “mutlaka başaracağız” yolundaki kesin inancını arz ve ilan etmekle kalmamış, bu inancını “varlığının bütün haysiyetini ortaya atarak” gerçekleştirmişti.

***

Atatürk halkı mücadeleye nasıl hazırladığını şöyle anlatıyordu:
“Ondan sonra maddi görevlerimden biri, savaş ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durum idi. Bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunan değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, milletin her ferdi, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar. Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa’nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeye başlamışlardır. Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis’ten bir vatanı savunma kanunu istemedik. Fakat Meclis’ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı kanun niteliğindeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık. Millet bundan sonra, bugüne kadar olan tecrübeleri de dikkatle gözden geçirerek aziz vatana taarruzu imkansız kılan sebep ve şartları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.”

***

Bugün Türk-İslam coğrafyasına göz dikmiş aziz vatana terör yoluyla saldırısı o kadar açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ki, bütün Türk milletini İstiklal Savaşı’nı gerçekleştirmiş savaşçılar kadar duygu düşünce ve hareket bakımından donatmak gerekir. Küreselleşme politikalarının sahibi olan elitlerin bu açık saldırısı ve “Yeni Sevr” i dayatmaya hazırlanan niyetleri karşısında, millet, bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına, milli bilinç fikrine, milli hedefe vermezse, tarih sahnesinden kalkması işten bile değildir. O halde, milletin her ferdinin küreselleşmenin ve Türkiye üzerinde uyguladığı ekonomik, siyasi ve askeri terörün ne demek olduğundan haberdar edilmesi gerekir ki, Türk milletini düşmansız kılabilecek bir fikir sistemi, önce Türk kamuoyuna, sonra da gittikçe genişleyen dalgalar halinde, çevre ülkelere ve bütün insanlığa mal edilebilsin.

***

İşte Genelkurmay, “Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır. Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir” derken, Atatürk’ün yaptığını yapıyor ve savaş ve muharebe karşısında milletin ortak bir tavır geliştirmesini sağlamaya çalışıyor!
Evet, aslında bu iş hükümetin görevidir. Hükümet terör olayları karşısında susuyor. Askerden yazılı talep gelmesini istiyor. Oysa “siyasi direktif” i verecek olan hükümettir.

Hükümet, milleti teröre karşı bir tutum almaya sevk edecek en küçük bir adım atmıyor, “aziz vatana taarruzu imkansız kılan sebep ve şartları” daha açık ve daha kesin olarak tespit etmek şöyle dursun bir açıklama bile yapmıyor!

Bu durumda Genelkurmay’ın vatan savunmasını yapabilmek için halkı hazırlaması, meselenin can damarıdır. Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik bir saldırı altında bile hala çatlak sesler çıkaranlar çok pişman olacak ama iş işten geçecek!

 

14
Haz
07

NECİP HABLEMİTOĞLU CİNAYETİ

NECİP HABLEMİTOĞLU CINAYETININ PERDE ARKASI:

Necip Hablemitoğlu ugramis oldugu suikastten kisa sure once; Fethullahçıların asagida makalesinde bahsettigi can dusmanlarini ortadan kaldirmak icin aradigi taşeronu buldugunu:

Bu taseronun Fethullah Gulen’e oldurulmesi gerekli “7 kisilik” listenin ayrintili raporunu  verdigini,

Bu raporda oldurulmesi gerekli 7 kisiden “1. sirada oldurulmesi gerekli kisinin HANS AIBERG” oldugu,

4. sirada oldurulmesi gerekli kisi ise bizzat Necip Hablemitoğlu (yani kendisi) oldugunu,

Necip Hablemitoğlu bu raporda ismi gecen diger 6 kisiyle  tek-tek baslanti kurup uyarmistir. Bu uyarilardan hemen sonra, Rahmetli Hablemitoglu elindeki belgeyi kamuoyuna sunamadan ugramis oldugu kalles suikast sonucunda hayatini kaybetmistir.

Hans Aiberg Hablemitoglu’nun uyarisini aciklamis, gunumuzde mecliste milletvekili olan bahsi gecen taseron hakkinda bilgiler vermistir.

Biz Hanifler olarak elimizdeki tum bilgileri ve belgeleri kamuoyuna sunmaya haziriz. Lakin Rahmetli Hablemitoglu’na hayatlarini borclu olan diger 5 kisininden sadakat ve vefa gostererek:

Kamuoyuna Rahmetli Hablemitoglu tarafindan uyarildiklarini ve bu konu hakkinda tum bildiklerini acik ve net olarak aciklamalarini istiyoruz.

“Faili mechul degil, Faili malum olan Hablemitoglu cinayetinin” sorumlularinin yargi onunde hesap vermesi icin, diger 5 kisinin insanlik borcunu yerine getirmesini istiyoruz.

Asagidaki Bolumler “Vatan Haini Orgut Fethullahcilarin” Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip  Hablemitoglu’nun:

“FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR” adli makalesinden ve

KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”adli kitabindan alinmistir. 

ADETA RAHMETLI HABLEMITOGLU KENDI CINAYETININ FAILLERINI ONCEDEN HABER VERIYOR, UYARIYOR:

“VATAN HAİNİ ÖRGÜT” FETHULLAHÇILAR ÖLDÜRDÜ!!!

DIKKATLE OKUMANIZI ONERIRIZ.

ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden  Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH.

FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR

Dr. Necip Hablemitoğlu’nun makalesinden:

Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş “can düşmanı” için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş “can düşmanı”nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli’nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de “tedbir merhalesi”ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!.

MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI

Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları’nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna “kaba kuvvet” imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yolaçması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul’daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor.

Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001’de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz “ihtiyat” önermeye devam ediyor:

“İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. … Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir…. İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur…. Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü ‘gak gak gıdak’ normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir” (7).

Fethullah Gülen’in cemaati yönlendiren -Ocak 2001’in son haftasında yayınlanmış- yazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD’de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine “memlekete hoş geldin Fethullah Gülen” denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, “burnu akan” bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:

“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR” (8).

Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!…

 

http://www.geocities.com/hablemitoglu/fetulahcilar_ve_hizbullahcilar.htm

 KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

KITABIN ONSOZ BOLUMUNDEN

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı,  sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana,   yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,  Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen  milyonlarca örgütsüz, dağınık  Türk yurtseveri!.. Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir  kesim!..

İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde, devletimizin altının nasıl oyulduğunun, nasıl zaafa düşürüldüğünün  binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor: Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçıları!..

Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan; C.I.A., MI6 ve BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini, devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?  “Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..

Siz, hiç fethullahçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan  bir PKK’lı, Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist ya da bir TÜSİAD üyesi ya da bir siyasal parti lideri ya da bir ikinci cumhuriyetçi ya da bir azınlık mensubu ya da misyoner ya da Hükûmet üyesi ya da bir Başbakan gördünüz mü? Nitekim, fethullahçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş bir İçişleri Bakanı, bir Emniyet Genel Müdürü ve bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz, gösteremezsiniz!..  Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.  Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur.  Önünüzde iki tercih vardır; ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!.. 

Fethullahçılar, Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik  kaynakları ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.  Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur; örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A.  denetimindeki Moon, Falun-Gong, Scientology gibi tarikatlarla benzeşmektedir. Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.  İşte bu yasadışı yapılanmanın, eğitimin yanısıra, en az onun kadar önemli olan  istihbarat alanına yönelmesinde, birtakım stratejik gerekçeler rol oynamaktadır:

1.        Tüm dünyanın pekçok merkezinde uygulanmakta olan terörist ve de köktendinci ideolojik yaklaşımların yaptığı gibi, devlete ya da yabancı devletlere karşı silahlı mücadele vererek hedefe varmanın mümkün olmadığını en kavrayan dinsel organize suç örgütü, Fethullahçılardır.  Mevcut sistemi yıkmak yerine, takiyyeyi ön plana çıkararak, devlet yapısıyla çatışmayacak bir örgütlenmeyle, zaman içinde devletin stratejik kurum ve kuruluşların içine sızmak ve ele geçirmek, bu yasadışı yapılanmanın “ılımlı” görüntüsünün altındaki en önemli neden ve etkendir.

2.        Fethullahçılar, istihbarat birimlerine sızmakla, kendilerine gelebilecek her türlü operasyonu önceden haber alma, önleme ve de karşı operasyonu başlatma olanağına sahip olmaktadırlar.  Bu durum, onlara sadece savunma değil, saldırı olanağı da sağlamaktadır.

3.        Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren fethullahçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif Silahlı Kuvvetler olarak algılamaktadırlar.  Bu durum, onların kendilerini güvende hissetmelerine yol açmaktadır.  Nitekim, emniyet mensubu fethullahçıların toplanma ve eğitim merkezlerine “ışık kışlaları”, emniyet içindeki kadrolarına da genel bir ifadeyle “ışık orduları” denilmektedir. Fethullahçıların emniyet içindeki kadroları, T.S.K.’ne karşı “denge” sağlama çabalarının bir sonucudur. Devletin ele geçirildiği, sistemin bütünüyle değiştirildiği, “Çin Seddi’ne otağ kurulduğu” en son aşamada, alternatif silahlı kuvvetlerin T.S.K.’ne karşı kullanılması olasılığından, moral anlamda sıkça söz edilmektedir.

4.        Fethullahçılar, Türkiye’nin tek özel istihbarat örgütüne sahiptirler. Devletin istihbarat birimlerinin tüm olanaklarını kullanan; gizli bilgilerin tamamını elde eden bu yasadışı örgüt, gerek kendi “hasım”ları ve gerekse, hedef siyasiler, gazeteciler, mafya babaları, bürokratlar, akademisyenler, askerler ve diğer önemli meslek mensuplarının “açıklarını” içeren, şantaj malzemesi olarak kullanılabilecek her türlü görsel ve işitsel bant kayıtlarından,  bu kayıtlara ait çözümlerden, fotoğraflardan her türlü resmi belgeye, hatta kişisel anekdotlara kadar herşeyi içeren bir arşive de sahip bulunmaktadırlar.  Parayla satın alamadıklarına, hatta korkutamadıkları “hasım”larına karşı, çarpıtılmış, fabrikasyon  bilgi  ve belge tanzimi de, bu örgütün ilgi ve uzmanlık alanı içindedir.  Aynı şekilde, fethullahçılar, kendi şirketlerine rakip şirketleri bertaraf etmek için bu özel istihbarat örgütünü kullanmaktadırlar.  Bunun için daha çok, “kaçakçılık” duyumları çerçevesinde şirket merkezlerine yapılan aramaların yıkıcı etkisinden söz edilmektedir. Aynı taktik, “hasım” vakıf, dernek ve şahıslar için de uygulanmaktadır. Bu örgütün servis hizmetlerinden kimi siyasilerin sıkça yararlandığı yolunda duyumlar alınmaktadır. Özel istihbarat örgütü sayesinde, radikal sosyalist partilerin dışında, seçim barajını aşma olasılığı kuvvetli olan tüm siyasal partilerde, fethullahçıların aday gösterme gücünün  sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu örgüt aynı zamanda, “hasım”ların enterne edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da tasfiyesi; yandaşların ise önemli yerlere getirilmesinde işlevsel rol oynamaktadır.

İşte, “Köstebek” çalışması, fethullahçıların bu az bilinen karanlık yüzüne ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır. Özellikle Basın Savcılarının şu gerçeği  bilmeleri gerekmektedir:  Bu kitap,  İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet’i tahkir ve tezyif amacıyla kaleme alınmamıştır. Aksine, kitabın yazılmasında, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. gibi kuruluşlara, devletin güvenliğini koruma gibi asli görevlerini hatırlatma ve bu görevlerinin gereğini talep etme amacı  ön planda tutulmuştur.

Bu kitabı hazırlarken, Fethullahçı istihbaratçıların “imam” düzeyindeki mensuplarına “moral” amacıyla dağıttıkları “İstihbarat Evrakı” yazılı dosyalardan (“gizli”, “çok gizli” kaşeli yazışmalar, soruşturma evrakları, ifade tutanakları, yazılı savunma ve diğer matbu metinler) çok yararlandığımı belirtmek istiyorum.  Ama bunun için de  fethullahçılara teşekkür etmem gerekmiyor. Buna karşılık, fethullahçı kadrolaşmaya karşı mücadele verdikleri için zarar gören ve bu çalışmada yardımlarını esirgemeyen  “Kemal’in Polisleri”ne minnet duygularımı sunuyorum.  Hukuksal yardımlarından dolayı dost ve fedakâr avukatım Hüseyin Buzoğlu’na ve Av. Neşet Yıldırım’a, “Yeni Hayat” Dergisinin sahibi Av. Hanifi Altaş’a, ve ayrıca bu alandaki çalışmalarından yararlandığım Dr. Ümit Emre’ye, M. Emin Değer’e, Ergün Poyraz’a, Zübeyir Kındıra’ya, Sertaç Eş’e ve Yasemin Güneri’ye teşekkür ediyorum.

KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

Kitabin 3. Bolumunden:

3.1.3.   BİREYSEL MÜCADELE VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ Fethullahçıların üniversitelerdeki “hasım”larına yönelik taktik ve stratejilerini –yaşayarak, bedel ödeyerek  öğrenen- bir akademisyen olarak, devam etmekte olan bir savaşımın mütevazi tarafıyım. 12 Eylül döneminden itibaren, intihal (66) dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan; toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100’e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan, ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, diğer ülke ve devlet düşmanı yasadışı örgütlerin, tarikatların ve benzeri yapılanmalar yanısıra, fethullahçılara karşı mücadelemi de kesintisiz sürdürmekteyim. Yaklaşık 20 yıllık süreçte açılan dava dosyaları içinde yer alan binlerce belge, hiç şüphesiz, her fırsatta “din, ahlak, mukaddesat, fazilet, dürüstlük, namus” gibi kavramların ardına sığınan fethullahçıların, “hasım”larını tasfiye doğrultusunda sınırtanımaz etiksizliğinin göstergeleridir. İşte, sadece birkaç örnek: Fethullahçı istihbaratçılar tarafından “hasım” kabul edilen kişi ve kuruluşlar aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerinden biri de, çarpıtılmış bilgilere dayalı sahte belgeler üretmektir; teknik deyimle “fabrikatörlük” yapmaktır. Bu kapsamda, şahsımla ilgili üretilmiş onlarca sahte belge sözkonusudur ve bu sahte belgeler, daha çok internet ortamında dağıtılmaktadır. Bunlar arasında, kayda değer olarak “M.İ.T. mensubu olduğumu gösterir kimlik fotokopisi”, “Gagauz-Hristiyan olduğuma dair nüfus kütüğü fotokopisi”, “yüzkızartıcı suçlara ilişkin yargı kararları fotokopileri”, “komünist örgüt militanı olduğuma ilişkin istihbarat raporu fotokopisi”, “masonluğuma dair kimlik fotokopisi” vs. vs. sayılabilir. Sahte belge üretiminde sınırtanımazlığın ve utanmazlığın en tipik örneğinde şu bilgiler yer almaktadır: “AA0012A7A-SİY/04-EYL-0511-2895 TERÖR ÖRGÜTÜ OPERASYONU BÖLÜCÜ ÖRGÜTÜN SÖZDE SİYASİ KANADININ ANKARA SORUMLUSU ELE GEÇİRİLDİ  (FOTOĞRAFLI)   ANKARA (AA) – Güvenlik güçlerince Ankara’da yapılan operasyonda bölücü terör örgütü PKK’nın sözde siyasi kanat ERNK’nın Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi.

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin bir ihbarını değerlendirerek Ankara Gençlik Caddesi’nde bir hücreevine düzenledikleri operasyonda Hablemitoğlu’nun yanısıra çok sayıda örgütsel doküman ve kırsal kesimdeki teröristlere gönderilmek üzere eğitim notları da ele geçirildi.

Sorgusu halen Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde sürdürülen Hablemitoğlu’nun bir üniversitede görevli olduğu ve örgütün kitleselleşmesi için çaba sarfettiğini itiraf ettiği kaydedildi. TALİMATLAR BEKAA’DAN

Hablemitoğlu’nun ilk sorgusunda, talimatları bizzat terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’dan aldığı, PKK’nın geniş kitlelere ulaşması için bazı teklifler sunduğunu itiraf ettiği öğrenildi.

Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan ile ilişkileri de sağladığı öğrenilen Hablemitoğlu’nun önceki yıllarda da bazı sol gruplarla birlikte olduğu provakatif faaliyetlerde uzman olduğu ifade edildi. (AB-TK-NHK) 04.09.1989 14:59:07 TSİ NNNN”  

Normal posta, faks ve elektronik posta aracılığı ile dağıtılan ve de halen http://www.gerçekergenekon.com adresinde “servis”e sunulmaya devam eden bu sahte belgeye, uzun yıllardan sonra ilk kez,  Bandırma’da yayınlanan “Genç BAYRAK” adlı bir gazetenin 25 Mayıs 2002 tarihli nüshasında “Necip Hablemitoğlu eşittir PKK” başlığı altında yer verilmiştir. Bandırma’daki MHP eski ilçe başkanı tarafından yayınlanan gazetedeki haberde, sahte belgeye ek olarak –imla bozuklukları dahil aynen- şu iddia, iftira, hakaret ve isnatlarda bulunulmuştur:

“Kısa bir süre önce, yerel bir gazete, Bandırma’da bir öğretim görevlisini konuk edip Belediye düğün salonunda konferans verdirdi. Şahsın adı Necip Hablemitoğlu. Elbette Bandırma’nın iyi niyetli ve onurlu insanları bu konferansı tüm samimiyetlikleri ile gidip dinlediler. Necip Hablemitoğlu anlattı. Bandırmalılar dinledi.  Ancak meslekten mi bilinmez bizde bir araştırma hastalığı vardır. Biri Bandırma’ya geliyor ve onlarca kişiye gözlerinin içine baka baka birşeyler anlatıyor ve gidiyor, elbette sormak gerek kim bu Necip Hablemitoğlu diye. Sordukta. Necip Hablemitoğlu hakkında araştırma yaptığımızda ne o yapılanın konferans olduğunu nede insanları bilgilendirmeyi hedeflediğine inanmadık, inanmayacağızda. Çünkü geçmiş dönemlere ait olan tüm dökümanlarda Necip Hablemitoğlu eşittir PKK. Evet gerçek bir söylem ve asla iddia değil, gerçek. Çünkü elimizde saatine kadar verebileceğimiz bilgilere göre Necip Hablemitoğlu’da geçmişte PKK’ya hizmet ettiğini ve Abdullah Öcalan ile birebir görüşerek talimat aldığını itiraf etmiş. Aynı Necip Hablemitoğlu yani PKK örgütü yardımcısı ve yatakçısı Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında Bandırma’da Belediye’ye ait bir salonda konferans veriyor ve bir gazetenin işbirliği ile. Biz size 04.09.1989 tarihinde saat 14:59’da tüm haber ajanslarını alt üst eden ve tüm adli makamları harekete geçiren resmi yazıları eksiksiz, kesintisiz, cesurca ve Kamuoyuna hitaben yayınlıyoruz. Yazıyı okuduktan sonra konu kamuoyuna kalıyor. Bandırma’ya gelerek onlarca onurlu Türk insanına konferans veren bir kişinin PKK Örgütüne yataklık etmesi ve  bu konferansın alenen yapılması doğru mu? İşte bu soruya da kamuoyuna gerçekleri ile birlikte ekte sunuyoruz”. Gazete, 28 Mayıs 2002 tarihli nüshasında, manşetten verdiği Hablemitoğlu Gazetemize Dava Açıyor(muş)!” başlıklı haberde, yukarıdaki haber metnini aynen bir kere daha yayınladıktan sonra, şöyle denilmiştir: “Haberimiz üzerine 18 Mayıs’ta Hablemitoğlu’nu şehrimize getirerek konferans organizesini üstlenen bir yerel gazete, Necip Hablemitoğlu’nun gazetemize dava açtığını açıklamış. Kendisinden yurtsever ve değerli bilim adamı olarak bahsedilen bu şahsın PKK ile ne ölçüde işbirliği içerisinde olduğunu umarız kamuoyuna açıklayacak ve nihai kararı halkımız verecektir.  Bekliyoruz HABLEMİTOĞLU…1 Konunun takibindeyiz. Hablemitoğlu davası ile ilgili bilgileri önümüzdeki sayılarımızda size aktaracağız”. Konferansın Bandırma Ticaret Odası Konferans Salonunda yapıldığını saptayamayan, “Belediye Düğün Salonu” diyerek okuyucularına usulen adres gösteren bu titiz (!) gazetenin haberi  sonrasında, sahte belgenin kaynağı olarak gösterilen ANADOLU AJANSI adına bir açıklama yazısı gönderilmiştir. Genel Müdür adına Genel Müdür Yardımcısı İsmail Bezgin imzası ile gönderilen 26.6.2002 tarih ve B.02.1.AA.12/102-2171 sayılı yazıda aynen şöyle denilmiştir: “İlgi yazınıza konu haber bültenlerimizde yer almamıştır. Ayrıca, yazınız ekinde göndermiş olduğunuz haber metni fotokopisi bizim formatımıza uygun değildir. Bu metnin düzmece yazılmış olduğunu düşünmekteyiz. Bilgilerinizi rica ederiz. Saygılarımızla”.

Elbette ki, bu sahte belge çerçevesinde gelişen haksız isnat ve iftiralara karşı sözkonusu gazete aleyhine açılabilecek tüm davalar açılacaktır. Ancak önemli olan gerçek şu: Yurdun farklı köşelerindeki benzer yayınlar nasıl saptanacak ve dava açılacak?!.  Baba tarafından Kırım Türkü, anne tarafından Rumeli Türkü olan şahsımı, tüm mücadele ve eserlerime rağmen, etnik bölücü, elikanlı terör örgütü destekçisi-yatakçısı, dolayısıyla AB işbirlikçisi PKK’lı, ERNK yetkilisi gibi gösterme faaliyetlerinin “ülkücülük”, “müslümanlık”, “mukaddesatçılık”  gibi kılıflar ardından yapılması, konunun takiyye yönünü ve mesajın hedefini ortaya çıkarmaktadır.

Kaldı ki, bu ve benzeri iftira ve kumpasların 1980’den  bu yana sonu gelmemektedir. Hatta, şahsımla ilgili iftira ve isnatlara yer veren Zaman gazetesi aleyhine açtığım ve tümünü kazanarak haksız isnat sahiplerini mahkûm ettirdiğim davaların birinde, gazete avukatı, Ankara Asliye 25. Hukuk Mahkemesi’ne benzeri sahte belgelerden birini sunma cüretini göstermiştir. 2000 Yılında görülen bu davaya, Zaman gazetesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ait 15 Ekim 1986 tarih ve C-2537 sayılı belgeyi (!) iddia ve isnatlarına dayanak olarak göstermiştir. 14 Yıl öncesinin tarihini taşıyan ve İstihbarat Şubesi’ne ait olması dolayısıyla “gizli” olması gereken bir belgenin, nasıl olup da Fethullah Gülen Cemaatine yakınlığı tüm istihbarat raporlarında belirtilen bir gazetenin eline geçtiği sorusu, henüz yanıt bulamamıştır.  Bu belgenin sahteliği, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce mahkemeye sunulan yazıda belirtilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şu ki, fethullahçı istihbarat örgütünde, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanılan, ileride kullanılmak üzere hazırlandığı anlaşılan “tedbire yönelik” resmi belgelerle, sahte belgeleri içeren bir arşiv bulunmaktadır. Anlaşılan, “Zaman”  gazetesi de bu arşivden yararlanabilmektedir.

İşte, “Zaman” gazetesinin  mahkemeye sunduğu istihbarat belgesinin son paragrafında şu hükme varılmaktadır:

“Sözkonusu Enstitü’de, çeşitli devlet dairelerinden, Emniyet teşkilâtından ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden subayların da öğrenim gördüğü, bu nedenle laiklik ve Atatürk aleyhtarlığı yapıldığı iddialarının asılsız olduğu, istihbar edilmiş olup; ayrıca bahse konu olayın D.G.M. Savcılığına intikal ettiği ve soruşturma yapıldığı öğrenilmiştir” Oysa, dönemin Emniyet Genel Müdürü’nün Özel Kalem Müdürü başta olmak üzere, çok sayıda üst düzey emniyet mensubunun yanısıra, 50’ye yakın emekli ya da muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun da Enstitü’de öğrenim sürdürdüğü, Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde yayınlanan çarşaf listeler çerçevesinde kamuoyuna malolmuş olup, sadece İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün bilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, bizatihi İstihbarat Şubesi’ne yapılmış bir hakarettir. Nitekim, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kemal İskender, anılan Mahkeme Başkanlığı’na gönderdiği 29.5.2000 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06-06.5.800.1200-(6068-2000)-072065 sayılı yazıda şu bilgileri vermektedir: “… Kayıtlarımızın tetkikinde ve yapılan arşiv araştırmasında 15.10.1986 gün ve C-2537 sayılı evrak bulunamamıştır. Bahsekonu evrakın numarası itibariyle yazışma ve arşiv kodlama sistemimize uygun olmadığından muhtemelen böyle bir raporun mevcut olmadığı veya tarih itibariyle on yılı geçtiğinden imha edilmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün görev alanına giren faaliyetlerle ilgili yapılan yazışmalarda yeralan bilgiler; dokümanter olmayıp istihbari niteliktedir. Herhangi bir adli veya idari tahkikatta delil olarak kullanılamayacağı gibi genel güvenlik ve İKK tedbirleri açısından evrakın aslı veya fotokopisi yazışmaya muhatap olan ilgili birim tarafından başka birimlere gönderilemez ve başka amaçlarla kullanılamaz ibareli bir uygulama bulunmaktadır. Bilgilerinize arzederim”. Zaman gazetesi, anılan mahkeme tarafından mahkûm edilmiştir. İstihbaratçı fethullahçıların, tüm bu sahte belgelere dayalı dezenformasyon faaliyetlerine ve tasfiye yöntemlerine muhatap olan  Atatürkçü bir akademisyen olarak, emin olduğum gerçek şu ki, Türkiye’nin en az PKK kadar, belki ondan da fazla  tehlikeli ihanet odağı olan fethullahçıların devlet içindeki, öncelikli olarak da istihbarat birimlerindeki kökü kazınmadıkça; dış destekleri kesilip elebaşları İmralı’ya doldurulmadıkça, bu dış destekli, olağanüstü güce sahip organize suç örgütüyle bireysel kavgalar da -eşit olmayan koşullarda- sürüp gidecektir (67).

 KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

                KITABIN SONSÖZ BOLUMUNDEN: Yukarıda rastgele seçilmiş haber ve yazı örnekleri, normal bir hukuk devletinde Cumhuriyet Savcıları için başlıbaşına “suç duyurusu” niteliği taşımaktadır. Ülkemizde ise, gerek bu haber ve yazılar, gerekse devletin ilgili birimlerince hazırlanan resmi raporlar ve soruşturma evrakları çerçevesinde konuya bakıldığında,  Cumhuriyet ve Basın Savcılarının, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T.’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Yükseköğretim Kurulu’nun ve Üniversitelerin, T.B.M.M.  ve de tüm organlarıyla Hükûmet’in,  üzerlerine düşen görevin sorumluluklarını gereğince yerine getirmedikleri gözlemlenmektedir. Bu yüzden, devlet güvenliğinin zaafa uğraması pahasına, basit çıkar hesaplarına ya da  makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik,  sorumsuzluk,  vurdumduymazlık, fırsatçılık, yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki fethullahçı fidanların (!) adeta ormana dönüşmesine yolaçmıştır. Elinizdeki bu çalışmayı sürdürdüğüm son bir yılı aşkın süre içinde karşılaştığım sıradışı olaylar, duyumlar, saptadığım hususlar, fethullahçı tehlikenin sadece Emniyet içindeki boyutunu bile ortaya  çıkarmakta ne denli geciktiğimin işaretleri olarak değerlendirilebilinir:

·    Bu grubun mücadelede silaha ve teröre bulaşma ya da taşeron kullanma riski her zaman için sözkonusu. Bunların yapacakları bir hata, verecekleri bir açık, zaten takiyye ile idare edilen cemaatin sonu olacak ve saadet zinciri kendiliğinden parçalanacaktır.  Paranın girdiği yerden idealin, hem de uğruna can verilecek idealin gittiği varsayımı dikkate alındığında, Cumhuriyetimizin gelmiş geçmiş en tehlikeli şeriatçı yapılanmasının dağıtılmasının hiç de zor olmadığına kanaat getirdim. Yeter ki, siyasal erk bunu samimiyetle istesin, geçmişte olduğu gibi istiyor görünmesin…

·    Bu çalışmayı sürdürürken, telefonlarımın dinlendiğini, bilgisayarıma girilerek e-postalarımın ve dosyalarımın kopyalandığını ve izlendiğime bir kere daha emin oldum. Bu nedenle, önlem olarak, internet bağlantısı olmayan ikinci bir bilgisayar edindim ve kullandım. Bu arada, telefon, e-posta ya da posta kutusuna not yoluyla gerçekleştirilen tehditlerin sayısında da bir önceki yıla göre önemli artış gözlemledim. Tehditlerle ilgili olarak Valilik’ten “koruma” isteminde bulunmayı ise anlaşılır nedenlerden dolayı hiç düşünmedim. Dikkat çekici olan bir başka husus,  Fethullahçı istihbaratçıların telefon dinleme yoluyla elde ettikleri ses kayıtlarını analiz-ayıklama eğitimi almadıkları ya da “yemlenme” riskini dikkate almadan aceleci davrandıkları, verdikleri anlık tepkilerden ortaya çıktı. Bu süreçte, benim de tedbirsizlikten kaynaklanan kayda değer bazı kişisel  hatalarım da sözkonusu oldu: Telefonda karşılıklı bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak randevulaştığım bir kişiye,  buluşma yerini ve saatini bu görüşme sırasında alenen söyleme hatasında bulundum. Randevu öncesinde, Fakültenin otoparkına bıraktığım otomobilimin alarmının çalışmadığını farkettim. Otomobili  kontrol ettiğimde, bagajda duran iki deri çanta ile maddi değer ifade eden alışveriş çantalarına dokunulmaksızın, içinde araştırma ile ilgili belgeler, ses ve görüntü kasetleri ile CD’lerin bulunduğu alelade iki plastik poşetin gaspedildiğini  farkettim. Devlet içine sızmış “köstebek”leri araştıran bir akademisyen olarak, semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu’na başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi algılayan dikkatli bir yurttaş olarak, “Fethullah’ın Copları” kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra’nın yaptığını yapmadım, akıbetini paylaşmadım. Onun otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde- soyulması üzerinden  geçen yıllar zarfında, faillerin yakalanamamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım… 

·    İnanıyorum ki, Devletin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçı unsurların temizlenmesi, kesinlikle zor değildir. Bunun için önce, Ulusal Güvenlik Konseptinde değişiklik yapılması ve  dış istihbarat servisleriyle ilişkileri çerçevesinde, fethullahçıların kontr-espiyonaj kapsamına dahil edilmesi gerekmektedir. Ardından da, siyasal erkin tam desteğini arkasına alan bir planlı istihbarat operasyonu gerçekleştirmek yeterlidir. Burada önemli olan, bu planlı istihbarat operasyonunu hangi kadroların yürüteceğidir? Bugüne kadar Emniyet, MİT gibi kurumlarda, fethullahçı kadrolaşmayı sadece seyredenlerle ya da mücadele ediyor gibi görünenlerle bu operasyonun gerçekleştirilemeyeceği ortadadır. Korkaklarla, kişiliksizlerle, Cumhuriyet’in değerlerine sahip olmayanlarla, hukuka saygılı devlet militanlığına soyunmayanlarla, kaçak güreşenlerle, rüşvetçilerle ve komisyoncularla, Atatürk ilke ve devrimlerine ölümüne bağlılığını önceden kanıtlamayanlarla, halk deyimiyle “biraderlerin kuklalığını” yapanlarla, iç ve dış tehdit odakları hakkında örgütsel alt yapısı bulunmayanlarla  sözkonusu planlı istihbarat operasyonu yürütülemez. Yürütülse de amacına ulaşamaz. Gazeteci Saygı Öztürk’ün dediği gibi: “Fethullah Gülen grubuyla ilgili operasyonu bu saatten sonra emniyet  camiasında kolay kolay kimse yapamaz. Çünkü kimin eli dokunuyorsa yanıyor. Bu konuda çalışma yapan grup tasfiye edildi. Bu hem Ankara Emniyet Müdürlüğü, hem de genel müdürlük bünyesinde yaşandı. Bu olayın iki boyutu var. Ya derinlemesine soruşturmak ya da soruşturmayarak ört-bas etmek olacaktır. Eğer derinlemesine bir soruşturma yaptırılmak isteniyorsa, dağıtılan ekip takviye edilerek yeniden göreve getirilmeli ve soruşturma kaldığı yerden devam ettirilmeli”.  En akıllıca yol, bu operasyonu, fethullahçılardan doğrudan zarar gören ama pes etmeyerek mücadelesini yürüten Cevdet Saral, Osman Ak gibi Emniyet Müdürlerinin sorumluluk ve yönetiminde takviye edilmiş bir ekiple başlatmak ve sonuna kadar götürmektir. Başka yolu yok!.. ·    Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlikle ilgili olarak -Jandarma Genel Komutanlığı dışında- operasyonel bir güce maalesef sahip bulunmamaktadır. Ne zaman Cumhurbaşkanlığı ve MİT Müsteşarlığı, sivillere geçmiştir, iç güvenliğimizdeki zaaflar da bu dönemlerde ortaya çıkmıştır.  Cumhurbaşkanı’nın ve MİT Müsteşarı’nın teamüllere uygun olarak mutlaka asker kökenli olmasının, demokratikleşmeye hiçbir engeli bulunmamaktadır. T.S.K. içinden yabancı ülkelerin “etki ajanı” devşirmesi kolay değildir; bu durum, ulusal güvenliğimizin güvencesini oluşturmaktadır. Türkiye, bu güvenceden mahrum olmanın birtakım sancılarını yaşamaktadır. Örneğin, MGK Genel Sekreteri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. ile, Fethullah Gülen’den, Mesut Yılmaz’dan, Alaattin Çakıcı’dan, Sadettin Tantan’dan, Dr. Rudolf Schmidt’den, Henri  Barkey’den çok daha fazla ilgilidir, ilgilenmek ve takip etmek zorundadır. T.S.K.’nin Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. üzerinde koordinasyonu sağlaması, iç politikaya karışması anlamına gelmemektedir. Asıl, politikacıların, şeyhlerin ve politikacı bağlantılı mafya babalarının ellerini bu iki kurumdan çekmesi gerekmektedir. Bu denge günümüzde bozulmuştur, siyasilere ödün vermeksizin bu dengeyi yeniden kurmak, T.S.K.’nin asli görevidir. Durumdan vazife çıkarmanın sanatını bilen T.S.K., istihbarat birimlerindeki gelişmelere seyirci kalmamalıdır… ·    Fethullahçılar, cemaate ait en az 25 milyar dolarlık mal varlığı, milyarlarca dolarlık ciro, yüzmilyonlarca dolarlık himmet geliri ile, hemen herkesi ve herşeyi satın alabilecek dev bir organizasyona dönüşmüştür. Yurt içindeki üniversiteleri, liseleri, ilköğretim okulları, dersaneleri, hastaneleri, poliklinikleri, yurtları, ışıkevleri, vakıfları, dernekleri, hemen her alanda faaliyet gösteren şirketleri, fabrikaları, pazarlamacıları,  devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan onbinlerce öğretim elemanı, alternatif silahlı kuvvetleri (emniyetçi müritler), kamu görevlileri ile fethullahçılar, organize bir suç örgütü halinde çalışmaktadır. Yurt dışındaki güçleri, en az yurt içindeki güçleri ölçüsündedir. Son yaşadığımız iki ekonomik krizde, Alman Bankalarının dahli kadar, fethullahçıların dahli de bulunmaktadır. A.B.D.’nde Fethullah Gülen’e yakın olabilmek için binlerce fethullahçı işverenin, “yeşil kart”tan kurasız faydalanabilmek için kişi başına en az 3.000.000  $ para transferi gerçekleştirdikleri; Kanada’ya yapılan transferlerin ise çok daha fazla meblağlara ulaştığı duyumları alınmaktadır. Türkiye’de fabrikalar sökülmekte, Balkan ülkelerine, Orta Asya Cumhuriyetleri’ne, Azerbaycan’a ve Rusya Federasyonu’na bağlı Özerk Cumhuriyetlerine; ayrıca da cemaatin okullarının bulunduğu tüm ülkelere götürülmektedir. Fabrikalarla birlikte sermaye götürülmesi, Türk ekonomisine önemli darbe vurmuştur. Hiçbir devlet kurumu, bu konu ile ilgilenmemektedir. CIA, MI6 ve BND gibi batılı istihbarat servisleri ile işbirliği örnekleri sergileyen, taşeronluk yapan  fethullahçıların özde  yurtsever, milliyetçi-alperen olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Türk Devletine, laik hukuk sistemine büyük kin duymakta ve her fırsatta bu kinin gereğini yerine getirmektedirler. İşte, bu dev organizasyonla mücadelede, sayıca bir elin parmaklarını geçmeyen Cumhuriyet aydını ve birkaç sivil toplum örgütü, savunmasız ve korunmasız konumdadırlar. Bunları koruyacak, destekleyecek, güç eşitliği sağlayacak bir devlet desteği de maalesef sözkonusu değildir. Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı gibi yitirilen aydınlardan sonra, bunların da çekilmesiyle, meydan yani kamuoyu, fethullahçıların eline kalacaktır. T.S.K.’nin bu durumu değerlendirmesi, ama geç olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye T.S.K. diyenlere, yoksa Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek yerinde olacaktır. ·    Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüzmilyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri  eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü’nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peşpeşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında  olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar  hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak; T.B.M.M.’de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak; en azından “İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da  DGM’de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi  darbenin yanısıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir. Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken  tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..                                                                             : *Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Görevlisi hablemit@ada.net.tr

            

   

BAŞBAKAN ERDOĞAN HABLEMİTOĞLU CİNAYETİYLE İLGİLİ BİRİLERİNE ŞANTAJ-TEHDİTMİ ÇEKİYOR?

NE DEMEK İSTEDİ, DAHA DOĞRUSU NE YAPMAK İSTİYOR?

Oguz KAYI

Asagida alintisini yaptigimiz gazetede Başbakan Erdoğan’in, Danistay saldirisinin ardindan yaptigi aciklamasi:

 “Bu ülkede Necip Hablemitoğlu cinayeti örtbas edilmiştir”.

Bu aciklamasindan basbakanin “cinayetin  örtbas edildigini” bildigi ortaya cikar. Eger cinayetin  örtbas edildigini biliyorsa otomatikman “cinayeti  örtbas edenleride” bilmesi gerekir. Yoksa boyle bir aciklama yapamaz!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğancinayeti  örtbas edenleri” bildigi halde neden gerekli islemleri yaptirmamis-yaptirmiyorda, uluorta bizzat kendisinin baskani oldugu AKP iktidarini ve bakanlarini afise edercesine, kendi hukumetini kotuleme pahasina boyle aciklama yapiyor?

Neden “cinayeti  örtbas edenleri” aciklayip, gerekli islemleri yaptirip, yargi onunde hesap vermelerini saglamiyorda, dolayli sekilde afise ediyor, fakat aciklamiyor?

 Cinayetin örtbas edildiğini söyleyen Basbakanin partisi, cinayetin işlendiği gunden bu yana görevdeler, devletin yonetimini ustlenmis durumdalar. Eger cinayet  örtbas edilmisse“mutlaka kendi partisi hatta hukumetinde biri-birileri bu ise karismis olmali.

Eger “cinayet  örtbas edilmisse” ki basbakanin iddeasi budur, onuda ancak cinayeti sorusturan emniyet teskilati örtbas edebilir! Cunki cinayeti sorusturan, tum kanitlarin ve bilgilerin toplandigi tek kurum emniyet teskilatidir. (Rahmetli Hablemitoglu’nun desifre ettigi Fethullahcilarin Kadrolastigi” kurumlardan biri olan emniyet teskilati!)

Cinayeti  örtbas edebilecek tek kurum olan emniyet teskilatida Icisleri Bakanligina baglidir. Nitekim Hablemitoglu cinayetinden dolayi İçişleri Bakanlığı ‘Suçlu‘ bulanarak, tazminata ‘Mahkum‘ edilmistir.

Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nı 40 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Mahkeme karariyla suclu bulunan İçişleri Bakanlığında bulunan kimse ise; Fethullah Gulen’in emrinde oldugu tespit edilen bakanlardan biri olan Abdulkadir Aksu!

Sefer Selvi

Bu bilgilerden sonra ortaya cikan durum:

Eger Basbakan Erdogan “Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenleri” aciklayip yargi onunde hesap vermesini saglasaydi, ki yapmasi gerekende bu idi:

Emniyet teskilati icinde kadrolasan Fethullahcilardan tutunda, Fethullah Gulen‘in emrindeki bakan A. Aksu’ya ya kadar pek cok kimse yargi onunde hesap verirdi!

Oysa Basbakan Erdogan bunu yapmayip, sadece “cinayeti  örtbas edenleri” ustu kapali sekilde afise etmistir.

Peki bundan ne anlam cikarabiliriz?

Eger Basbakan Erdogan ne soyledigini bilmeyen bos bogazin biri degilse, ki koskoca basbakandan boyle biri olmasi beklenemez , geriye bir baska olasilik kaliyor:

Başbakan Erdoğan bu mesaji genel kamuoyuna degil, “Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenlere” hatta “cinayetin faiilerine” gonderip,

Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenleri” bildigini:

bunu elinde bir koz, 

bir joker, bir kart, 

bir santaj malzemesi olarak olarak tuttugunu,

Eger isterse aciklayabilecegini ima ederek:

BAŞBAKAN ERDOĞAN HABLEMİTOĞLU CİNAYETİYLE İLGİLİ BİRİLERİNE ŞANTAJ-TEHDİT CEKİYOR!!!

Acaba gercekten oylemi? 

Bu olasiligin mumkun olabilecegini gosteren,  yazilardan ilgili bolumler:

Araları açıldıHaber: RUŞEN ÇAKIR

10.09.2006

Fethullah Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin son yazıları, cemaat ile Erdoğan arasında soğuk rüzgarlar estiğini kanıtlıyor.

Fethullah Gülen cemaati AKP hükümetine eleştirilerini yoğunlaştırıyor ve özellikle Başbakan Erdoğan ile arasına belirgin bir mesafe koyuyor. Çünkü Erdoğan’ın Çankaya yolunu açabilmek için kendilerini gözden çıkarabileceği yolundaki spekülasyonlar, Gülen’in yakın çevresi tarafından da inandırıcı bulunuyor…

Gülerce’nin sözlerini deşifre edebilmek için, Şemdinli İddianamesi ile başlayıp Danıştay saldırısı, Atabeyler Çetesi olaylarıyla devam eden ve Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığını engellemek için yürütülen kampanyayla sonuçlanan süreci hatırlamak gerekiyor. Başta yüksek rütbeli subaylar olmak üzere toplumun bir kesimi, bütün bunları TSK’yı yıpratmaya yönelik bilinçli ve örgütlü bir komplo olarak gördü. Nitekim Org. Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı devrederken yaptığı konuşmada, bu olayın faillerinden hesap sorma kararlılığını vurguladı. Kimse açık açık isim vermedi ama Gülen cemaati ve onun polis teşkilatı içindeki uzantılarının suçlandığı yolunda inandırıcı söylentiler dolaştı…

Kökleri çok eskilere dayanan, son bir yılda iyice tırmanan ama adı konulmayan TSK-Gülen cemaati gerginliğinin geleceği AKP hükümetinin alacağı tavra bağlıydı. Beklenenin aksine AKP, açık ve net bir şekilde Gülen cemaatinden yana tavır almadı, onları aklamaya veya korumaya yönelik adımlar atmadı. Ama tersini de yapmadı. Bu gerilimi belli bir mesafeden, sadece izlemeyi tercih etti.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=10.09.2006&Newsid=86822&Categoryid=1

ARALARI AÇILMIŞTI

Erdoğan ile Gülen cemaatinin arasının açıldığı,
cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin
yazılarında hükümete sert mesajlar göndermesiyle açığa
çıkmıştı. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olabilmek için
Gülen’e yönelik bir operasyon yapabileceği
spekülasyonuna karşı hükümeti uyaran Gülerce, bunun Ak
Parti’nin intiharı olacağını yazmıştı…

http://www.sonsaniye.net/haber7060.htm

Veya Basbakan ne soyledigini bilmeyen, sacma sapan konusan bos bogazin biri.

Bu iki olasiliktan baska yorum cikmiyor ortaya.

(Asagida konuyla ilgili derlenen medya haberleri bulunmaktadir.) 

 FETHULLAH GÜLEN MEHDİ EKER BULUŞMASI!
Başbakan Tayyip Erdoğan, seçimlere bir yıla kala, Fethullah
Gülen’in yeniden desteğini alabilmek için harekete
geçti.
HABERTURK

ABD ziyareti sırasında Gülen ile bir şekilde
irtibat kurarak aralarındaki soğukluğu gidermek
isteyen Erdoğan, cemaate yakınlığıyla tanınan ve
sevilen bir isim olan Tarım Bakanı Mehdi Eker’i elçi
gönderdi. AK Parti’nin kaderini belirleyecek sürpriz
Pennsylvania buluşmasını Habertürk Ankara Haber
Müdürü Gülin Yıldırımkaya ortaya çıkardı.

GÖZDEN ÇIKARMADI

Bugüne kadar Fethullah Gülen’in hiçbir organizasyonuna
katılmayan, yurtdışı seyahatlerinde okullarına
uğramayan ve Gülen’i hiç ziyaret etmeyen Başbakan
Tayyip Erdoğan, sanılanın aksine cemaati gözden
çıkaramadı. Erdoğan, ABD ziyareti öncesinde sürpriz
bir adım atarak cemaate yakınlığı ile bilinen ve
sevilen bir isim olan Tarım Bakanı Mehdi Eker’i
Fethullah Gülen’e elçi gönderdi. Gülen’i
Pennsylvania’daki evinde gizlice ziyaret ederek
Erdoğan’ın mesajlarını ileten Eker’in aldığı yanıt AK Parti’nin kaderini belirleyecek.

ARALARI AÇILMIŞTI

Erdoğan ile Gülen cemaatinin arasının açıldığı,
cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin
yazılarında hükümete sert mesajlar göndermesiyle açığa
çıkmıştı. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olabilmek için
Gülen’e yönelik bir operasyon yapabileceği
spekülasyonuna karşı hükümeti uyaran Gülerce, bunun Ak
Parti’nin intiharı olacağını yazmıştı. Gülerce, Vatan
gazetesine verdiği röportajda da Erdoğan’ın Gülen’i
hiç ziyaret etmemesine sitem etmişti.

Başbakan’ın tavırları, Gülen cemaatini gözden
çıkardığı şeklinde yorumlanmıştı. Ancak Erdoğan Tarım
Bakanı Mehdi Eker’i öncü kuvvet olarak ABD’ye
göndererek, Gülen’in gönlünü almak için ilk adımı
attı.

Tarım Bakanlığı’nın internet sitesinde ise Eker’in süt
ineği yarışmasının ardından Pennsylvania çiftliğinde
incelemelerde bulunduğu bilgisi yer alırken, Fethullah
Gülen ile gizli buluşması saklandı.

http://www.sonsaniye.net/haber7060.htm

HABLEMİTOĞLU GİBİ ÖRTBAS EDİLMEYECEK

Ellerinde bazı bilgiler olduğunu belirten Erdoğan, “Bu ülke Necip Hablemitoğlu cinayetini yaşamış, sonrasında herşey ört-bas edilmiş bir ülke….

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4441188.asp?m=1&gid=69

Saygı Öztürk / Gözcü

Dr. Necip Hablemitoğlu cinayeti de, Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde gerçekleşmişti. Hablemitoğlu 18 Aralık 2002’de evinin önünde otomobilinden inerken öldürüldü. “Örtbas” edildiğine göre Hablemitoğlu’nu devlet içindeki bir çetenin öldürdüğü sonucu çıkıyor.
ABDULLAH GÜL: BU, DEVLETİN NAMUS BORCUDUR
Hablemitoğlu cinayetinin çözülmesi bir yana, bugüne kadar mermi çekirdeklerinden başka tek bir ize bile rastlanmadı. Necip Beyin eşi Prof.Dr. Şengül Hablemitoğlu’nu dönemin Başbakanı Abdullah Gül, Başbakanlığa davet edip “Bu cinayeti aydınlatmak devletin namus borcudur” demişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Bu ülkede Necip Hablemitoğlu cinayeti örtbas edilmiştir” dedi. Cinayetin örtbas edildiğini söyleyenler, cinayetin işlendiği dönemden bu yana görevdeler. Peki cinayet örtbas edildiyse kim örtbas etti? Bunların kim olduğunu açıklamak da yine Başbakana düşüyor. Başbakanın örtülü olarak suçladığı kim ya da kimler?
Şimdi Dışişleri bakanlığı koltuğunda oturan Abdullah Gül, “Hablemitoğlu cinayetini çözmek devletin namus borcudur” demiş, ancak bu borç ödenmemişti. Devlet hakkında tazminat davası açıldı “namus borcu” para olarak ödendi. Yani,Necip Hablemitoğlu’nun eşine tazminat vermekle ödenmiş mi oldu?
Danıştay’a yapılan saldırının hemen ardından, Başbakan Erdoğan, Necip Hablemitoğlu cinayetini anımsadı. Danıştay’a yapılan saldırının “çete işi” olduğunu söylediğinde, acaba Hablemitoğlu’nun da devlet içindeki bir çete tarafından mı öldürüldüğünü kastetti.

http://millethaber.com/index.php?option=com_content&task=view&id=13041&Itemid=31

Hablemitoğlu cinayetiKemal YAVUZ 


Hablemitoğlu Ailesi’nin, İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı tazminat davası sonuçlandı.

 Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nı 40 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti. İçişleri Bakanlığı, mahkeme ye gönderdiği savunmada, Hablemitoğlu’nun öldürülmesini, ‘Basit Bir Cinayet’ olarak değerlendirdiğini bildirmiş.

Şimdi düşünelim; olay mı, yoksa İçişleri Bakanlığı’nın tutumu mu ‘Basit Cinayet’?

 Bir kere, mahkemenin, olayı inceledikten sonra, İçişleri Bakanlığı’nı ‘Suçlu’ bularak, tazminata ‘Mahkum’ etmiş olması, olayın ‘Basit Bir Cinayet’ olmadığını gösteren, en sağlam bir ‘Hukuki Kanıt’ değil mi? Zira, her basit cinayetten İçişleri Bakanlığı sorumlu tutulabilseydi, tazminatlara devlet bütçesi bile yetmezdi. 


Akşam, 08-8-2004
Kemal YAVUZ 

http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/08/08/yazarlar/yazarlar156.html

FETHULLAH GULEN’IN EMRINDE OLDUGU TESPIT EDILEN BAKAN A. AKSU’NUN ICRAATLARININ DOKUMUNU GOSTEREN GAZETE YAZISI:

Volkan YANARDAĞ/ANKARA

26.01.2007

 

Bu ne şanssızlık

Dört ayrı hükümette İçişleri Bakanlığı yapan Aksu’nun döneminde birçok gazeteci, bürokrat ve akademisyen suikastlara kurban gitti. Cinayetlerin çoğunda ya failler bulunamadı ya da sadece tetikçiler ortaya çıkarılabildi

1985’te yılın en iyi bürokratı seçilen Abdülkadir Aksu, 2. Özal Hükümeti devam ederken, 31 Mart 1989’da İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından Yıldırım Akbulut tarafından kurulan 47. Hükümet’te de İçişleri Bakanlığı görevini sürdüren Aksu’nun 20 Kasım 1991’e kadar devam eden bakanlığı, çözülemeyen cinayetlerin sır perdesinin aralanmaya çalışıldığı dönem oldu.

AKSOY’LA BAŞLADI

31 Ocak 1990’da, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu olan Prof. Dr. Muammer Aksoy öldürüldü. Bu olayın yankıları sürerken 1.5 ay sonra Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç saldırıya uğradı. 6 Eylül’de yazar Turan Dursun, peşinden eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, 10 gün sonra da 6 Ekim’de Prof. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü. 1990 yılında gerçekleştirilen bu 5 suikast de aydınlatılamadı.

Yine 1991 yılında 7 suikast gerçekleşti. Bu kez hedefte MİT mensupları ve askerler vardı. 9 Ocak’ta emekli Yarbay Ata Burcu, 30 Ocak’ta emekli Korgeneral Hulusi Sayın, 7 Nisan’da emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, 23 Mayıs’ta emekli Korgeneral İsmail Selen, aynı gün Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz saldırıya uğradı.

Hâlâ tartışmaları süren Meclis lojmanları cinayeti de aynı döneme denk düşüyor. SHP Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör, 24 Haziran 1991’de Meclis lojmanlarında öldürüldü. Cinayeti araştırmak için TBMM’de komisyon kuruldu. Ancak cinayetin failleri ortaya çıkarılamadı.

AKP DÖNEMİ SIKINTILI

ANAP’ın ardından önce Refah Partisi’ne, ardından Fazilet Partisi’ne geçerek, siyasi yaşamını sürdüren Aksu, AKP’nin kurucuları arasında yer aldı. Abdullah Gül hükümetinde İçişleri Bakanlığı’na getirilen Aksu, Erdoğan’ın başbakanlığındaki 59. Hükümet’te de koltuğunu korudu. 58. Hükümet’in ilk aylarında Türkiye, siyasi cinayetlerle yeniden yüz yüze geldi. 18 Aralık 2002 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde öldürüldü. Aradan bir yıl geçmeden İstanbul bombalarla sarsıldı.

5 gün arayla önce iki sinagog ardından da HSBC Bankası’na bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda çok sayıda kişi öldü veya yaralandı.

2004 ve 2005 sakin geçerken 2006 ile birlikte cinayetler ardı ardına geldi. Önce Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin İtalyan Rahibi Andrea Santoro öldürüldü. 17 Mayıs’ta Danıştay 12. Dairesi’ne düzenlenen silahlı saldırıda Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Şimdi de Ermeni asıllı gazeteci yazar Hrant Dink suikasta kurban gitti.
http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=65595,4&tarih=26.01.2007

Türk Solu Dergisi

Kuzey Fırat

Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu

Özellikle 1990’lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksu’nun İçişleri bakanı olması.

Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır.

Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır.

Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTP’li belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler.

PKK’lıların cenazeleri, DTP’li belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKK’lılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKK’lıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyet’i öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürk’e düşman insanlar Emniyet’i doldurmuşlardır.

Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür?

Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksu’dur.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır.

…..

http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm

Radikal-çevrimiçi

 

Murat Yetkin

7 Şubat 2007 

Derin devlet tartışması, cinayeti unutturmamalı

 

Erdoğan ‘Derin devlete çomak soktuk’, Baykal’sa ‘Sorumluluk senin diyor’. Gereken yapılıyor mu?

Başbakan Tayyip Erdoğan, dün AK Parti Meclis grubuna seslenirken, ‘Derin devletin tekerine çomak soktuklarını’ söyledi. Bunu nasıl yaptığını, kanıtlarının ne olduğunu açıklasaydı, toplumun aydınlanması ve devlet içindeki çeteleşme ile mücadele açılarından daha yararlı olurdu.
CHP grubuna hitap eden Deniz Baykal ise, “Beş senedir iktidardasın, siyasi sorumluluk senin” karşılığını verdi. CHP lideri, bu tabloda yıllar yılı Emniyet Teşkilatı içindeki siyasi kadrolaşmanın payı olup olmadığını soruyor. Başbakan, asıl kadrolaşmayı yıllarca siz yaptınız yanıtını veriyor. Oysa ne CHP, ne bir başka sol parti, 1970’lerin sonunda Hasan Fehmi Güneş ve İrfan Özaydınlı’nın kısa dönemli içişleri bakanlıkları dışında güvenlik teşkilatında etkin olamadı. Dönemin izleri de büyük ölçüde 12 Eylül 1980 darbesi ardından silindi. Bugün Emniyet Teşkilatı’nda kadrolar savaşından söz ediliyorsa, 25 küsur yıldır hep sağ partilerin İçişleri Bakanlığı’nı elde tuttukları unutulmamalı. İçişleri Bakanlığı’nda bir ekipler kavgasından söz ediliyorsa, sağın fraksiyonları ve tarikatlar arası bir mücadele olduğu söylenmeli.
Ama bütün bu söz düellosu içinde, Dink cinayetinin perde gerisinin ne kadar ortaya çıkarıldığı sorusu hâlâ yanıtlanmayı bekliyor.
Alkış toplayan büyük faillerden söz etmek, asıl faillerin bulunmasını geciktiriyor.

10
Haz
07

Teknolojik Gelişim,Emperyalizm ve Emperyalist Sömürü

1980’den günümüze kadar süregelen pasifikasyon ve depolitizasyon olgusunun en popüler söylemi, “ideolojilerin öldüğü” ve “sınıf mücadelesinin önemini yitirdiği” olmuştur. Bu söylem, 1980’lerin ortalarına kadar 20. yüzyılda görülmüş en geniş ve yoğun kitle pasifikasyonu ile birlikte gündeme getirilmiştir. Mevcut düzenlerin şu ya da bu biçimde değişmesi ya da değiştirilmesi gerektiğini düşünen kitleler üzerinde yoğunlaştırılan emperyalist baskı ve terör ortamında, “her türden” ideolojik belirlemenin ve sınıf perspektiflerinin “değersizleştirilmesi”, aynı zamanda emperyalist baskı ve terörden çıkış noktası olarak kitlelere sunulmuştur. Bir başka deyişle, Amerikan emperyalizminin “demokrasi projesi” (project democracy), emperyalist baskı ve terörden kurtulmak isteyen halk kitlelerine “kurtarıcı” bir yol olarak sunulmuştur. Her türlü ideolojik ve politik ilişki ve düşünceden uzak durmak, bu “kurtuluş” yolunun en temel unsuru olmuştur.
      Emperyalizmin III. bunalım dönemiyle birlikte büyüyen ve “globalleşen” pazar sorununun 1980 dünya ekonomik buhranıyla birlikte en üst boyuta çıktığı bir evrede, kitlelere yönelik emperyalist baskı ve terör ve bunun paralelinde sunulan “çıkış yolu”, aynı zamanda emperyalist metaların tüketimine yönelik bir talebin yaratılmasıyla birlikte gelişmiştir. Böylece, her türlü ideolojik ve politik düşünce ve faaliyetten uzak duran, buna paralel olarak her türden emperyalist metanın tüketicisi olarak ortaya çıkan bir halk kitlesi, günümüze kadar gelen sürecin en belirgin olgusu olmuştur.
      Artık, tüketmekten başka bir düşüncesi olmayan ve tükettiği oranda “itibar” gören kitle, “tüketici kredileri”yle emperyalist metalara yeni ek bir talep yaratarak, 1980 dünya ekonomik buhranının aşılmasında belirleyici bir yere sahip olmuştur.
      Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerde uyguladığı baskı ve teröre paralel olarak geliştirilen “tüketim”, diğer yandan emperyalist ülkelerde küçük ve orta ölçekli işyerlerinde üretici güçlerin nispi bir gelişimini sağlamıştır. “Teknolojik değişim” olarak propagandası yapılan bu gelişim, emperyalizmin sosyalizme karşı başlattığı yeni ideolojik saldırıda en yaygın olarak kullanılan olgu olmuştur. Emperyalist propaganda mekanizması, her türlü aracı kullanarak, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçleri geliştirdiğini en geniş ölçekte işlerken, iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmeleri bir “kanıt” olarak sunmuştur.
      Bu ideolojik propagandayla, halk kitlelerini sömüren, onları yoksulluk, açlık içinde tutan “emperyalizm”in yerini kitlelere “refah”, “bolluk” sunan bir “yeni dünya düzeni” aldığı şeklinde bir kanı toplumlara yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece salt tüketen ve tükettiği kadar “itibar” gören bireyler, emperyalist-kapitalizme ilişkin her türlü bilgi ve tahlile “itibar etmemiş”, geleceğe yönelik her türlü belirlemeyi ve uyarıyı bir yana bırakmıştır. Bu gelişimin en belirgin sonucu ise, emperyalizm ve emperyalist sömürü kavramlarının bir yana itilmesi olmuştur.
      1980 sonrasında dünya çapında gelişen bu olayların geldiği boyut, her türden sömürünün hiçbir tepkiyle karşılaşmadan sürdürülebilmesidir. Ülkelerin ve kitlelerin emperyalizm tarafından sömürüldüğünün ortaya konulması ve bunun yarattığı ve yaratacağı her türlü olumsuzluğun sergilenmesi karşısında gösterilen “tepki” ise, “alan memnun-satan memnun” şeklinde bir vurdumduymazlık olmaktadır. Emperyalizme ilişkin her türlü uyarı, tahlil ve söz, bu vurdumduymazlık içinde bir yana itilirken, bunları kitlelere ileten devrimciler “çağdışı” kalmakla suçlanmıştır. Özellikle küçük-burjuva aydınları tarafından yazılı ve görüntülü basın-yayın araçlarıyla yaygınlaştırılan bu suçlamalar, teknolojik gelişmeler ve buna paralel olarak ortaya çıkan “modernizasyon” görüntüleriyle birlikte halk kitlelerinin koşullandırılmasında en geniş ölçekte kullanılmıştır. Ülkemizde görüldüğü gibi, böyle bir ortamda “vizyon sahibi olmak”, kişileri her türlü sömürüden “muaf” tutan bir sihirli değnek gibi görülmeye başlanmıştır.
      Böylece, “kitlelerin karşısına yeni bir söylemle çıkma”, kitlelere “yeni projeler sunma” türünden bir kanı, solda yaygınlaşmıştır. Bu durumda, emperyalizmden, emperyalist sömürüden, bağımsızlıktan, devrimden, sosyalizmden vb. söz eden her kişi ve örgüt, “dünya değişti, siz hâlâ aynı şeyleri mi söylüyorsunuz” söylemiyle karşılaşır olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığı koşullarında emperyalizmin tek sistem olarak dünya çapında egemen hale gelmesiyle birlikte, bu durum, emperyalizmin evrenselliği“ni düşüncelerin temeline yerleştirmiştir. Artık evrenselliği tartışılmaz bir emperyalizm olgusu ile “birlikte yaşamak” gündemdedir! Ve “dogmatik olmayan sol”, bu veriyi esas alarak, yani emperyalizmin evrenselliğini kabul ederek, sistemin nasıl dönüştürülebileceğini, insanlara ve toplumlara nasıl daha iyi bir şeyler sunulabilineceğini belirleyen ve bunun “projesini” yapan sol olarak “gelişen” yan olacaktır. Bunun sloganı ise, “kahrolsun dogmatizm, yaşasın globalizm” olmaktadır. Devrim ve devrimcilik bu sloganla “tarihe gömülürken”, burjuvazinin kendi tarihi yeniden yazılmaya başlanılmıştır.
      Böylece, emperyalizm evrensel bir dünya sistemi olarak kabul edilirken, Amerikan emperyalizmi de, bu sistemin “tek lideri” olarak önsel olarak kabul edilir olmuştur. Ve tüm “büyük politikalar” ve “büyük politikacılar”, “bu gerçeği gören” ve “kabul eden” kişiler olarak sunulmuştur. Bu durumda, emperyalist sömürü mekanizmasının ne olduğu ve nasıl işlediğine ilişkin belirlemeler, “büyük politikacıların” “büyük politikaları” için veri haline getirilmiş ve emperyalist sömürü mekanizmasına uygun ve uyumlu “projeler” gönüllü olarak yapılmaya başlanmıştır. Örneğin, artık emperyalist sömürü mekanizmasının en temel kurumlarından birisi olan IMF’ye “karşı” olmak söz konusu değildir. Bunun yerine, “bilinen” IMF’nin “bilinen” “istikrar tedbirleri”ne uygun politikalar belirlenmesi gündemdedir. “Büyük politikacı” ya da “ülkesini seven bir vatansever”, IMF’ye karşı çıkmak gibi “ucuz” ve “ideolojik” bir tutum sergileyerek “çağdışı” kalmak yerine, İMF’yi “sosyalleştirme”ye çalışan ve bu yönde IMF’yle görüşmeleri “yönlendiren” kişiler olmaktadır.
      Ama, dünya dönmeye devam etmektedir. Emperyalizm, kapitalizmin tekelci evresi olarak varlığını sürdürmekte; dünya çapında bir avuç tekelin çıkarları egemen kılınmakta ve toplumların ve ülkelerin gelecekleri daha büyük ölçüde ve daha kalıcı bir biçimde ipotek altına alınmaktadır. Emperyalist ülkelerle yapılan her türlü görüşme ve anlaşma, bu olguları daha da güçlendirmekte ve gelecek daha karanlık hale gelmektedir. “Kahrolsun emperyalizm” sloganı, her dönemdekinden daha çok temel slogan olarak ortaya çıkmaktadır.
      Nesnel gerçeklik
bu olmasına karşın, kitlelerin bilinci, yani öznel kavrayış, bunun tam tersi durumda olması, günümüzdeki keşmekeşin, belirsizliğin nedeni ve devrimci mücadelenin çözmek zorunda olduğu temel sorun durumundadır. Bir başka deyişle, günümüzde, dünya çapında devrimlerin nesnel koşulları, her dönemdekinden çok daha fazla olgun olmasına karşın, öznel koşullar her dönemdekinden çok daha fazla geri durumdadır. Bu gerilik, nesnelliğin öznellik tarafından önsel olarak reddedilişiyle belirlenmektedir. İnsanların tarih bilinci yokedilmiştir. Geçmişi olmayanların geleceği olamayacağı gerçeği, bu koşullarda işlemiş ve salt “anı” yaşayan, yarınları düşünmeyen ve de herşeyin bu “an” daki gibi süreceğini düşünen bireyler, değişik olaylarla şaşkınlığa düşmüş, yarınların kaygısını duymaya başlamışlardır. Ancak, yıllardır sürdürülen propagandayla çarpılmış olan bilinçleri, bu şaşkınlık içinde hiçbir işe yaramamaktadır. Bu olgu, ülkemiz somutunda öylesine geniş ölçekte ortaya çıkmıştır ki, mevcut düzen bile kitlelere “kendi tarihini” diziler vb. aracılığıyla anlatmak zorunda kalmıştır. Örneğin, “10. yıl marşı” bu bağlamda yeniden güncelleştirilmiştir.
      Şüphesiz, devrimci mücadele açısından bu olguların belirlenmesi tek başına yeterli değildir. Yapılması gereken, bu olguların ortaya çıkardığı durumu doğru tahlil etmek ve bu tahlile paralel olarak kitlelerin öznel kavrayışlarını değiştirmek yönünde devrimci propagandayı geliştirmektir. Yani kitlelerin bilinçlendirilmesi için, mevcut durumun doğru bir tahliline dayanarak siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını yürütmektir. Bu çerçevede sergilenmesi gereken temel siyasi gerçek, emperyalizm ve emperyalist sömürü olmaktadır.
      Bilinmesi gereken temel gerçeklerden birisi, emperyalizmin, bir ya da birkaç kapitalist ülkenin dünya imparatorluğu kurması ve bu yöndeki eylemidir. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişiminin belirli bir evresinde (tekelci evresinde) ortaya çıkan emperyalizm, dünyanın birkaç kapitalist ülke tarafından paylaşılması ve yeniden paylaşılması demektir. 20. yüzyılın başlarında bu olgunun belirlenmesi, tahlil edilmesi ve bunun kitlelerin bilincine yerleştirilmesi, devrimci propagandanın en temel konusu olmuştur. Gelişen olaylar, I. ve II. paylaşım savaşları ve ulusal ve halk kurtuluş hareketleri, devrimci propagandanın kitleler üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya çıkarmış ve emperyalizm olgusunu tartışmasız bir biçimde görünür kılmıştır. Bu görünür olgu, emperyalizmin, bir avuç tekel dışında, tüm dünya ülkeleri ve halkları için geri kalmışlık, yoksulluk, eğitimsizlik, kültürsüzlük, kısacası üretici güçlerin gelişiminin ulaşmış olduğu evreye uygun olmayan ve bundan çok daha geri bir düzeye denk düşen yaşam koşullarını kabul etmek anlamına geldiğinin kitlelerce kavranılmasını getirmiştir.
      Emperyalizm olgusunun kitlelerce görünür ve kavranılır olduğu koşullarda, emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde geçmiş dönemlere kıyasla ortaya çıkardığı gelişmeler, bu ölçü temelinde ele alınmış ve olması gereken yerden ne denli uzak olunduğu saptanmıştır. Yapılan tüm bilimsel tahliller, emperyalist sömürünün ortadan kaldırıldığı koşullarda ülkelerin ne denli hızla gelişebileceği ve bunun toplumun refah düzeyini ne ölçüde artırabileceği noktasında yoğunlaşmış ve bunlar bilimsel olarak belirlenmiştir. Bu belirlemeler, devrimci örgütlerin programlarında özlü ifadelerini bulmuş ve devrim mücadelesi bu program hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik bir kitleselliğe ulaşmıştır.
      Tüm bu olumlu gelişmeler, öznel planda, 1980 sonrasında ortaya çıkan değişik olgularla birlikte değişmeye başlamış ve 1991 sonrasında SSCB’nin dağıtılmışlığı koşullarında tümüyle tersine dönmüştür. Artık, emperyalist ülkelerle ilişkilerin “daha da” geliştirilmesi gerektiği, bu olmaksızın “ülkelerin” gelişmesinin olanaksız olduğu, üretimin artırılması için daha fazla “teknoloji”ye sahip olmak gerektiği ve bunun ise sadece emperyalist ülkelerde “olduğu”, dolayısıyla buralardan alınması “gerektiği”, bunun yolunun ise emperyalist ülkelerle “ilişki kurmaktan” geçtiği, “kahrolsun emperyalizm” sloganları atarak ülkenin “kalkınması”nın sözkonusu olamayacağı, bağımsızlık “gibi” söylemlerle ülkenin geri kalmasına neden olunduğu söylenmeye başlanılmıştır. Bu söylem, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığını da kendisine dayanak yaparak, “koskocaman” Sovyetler Birliği bile emperyalizm karşısında dayanamadığı, emperyalizme karşı olmanın Küba gibi ülkelerde halkı nasıl yoksulluğa “ittiği” türünden eklentilerle geliştirilmiştir.
      Bu söylemlerin “daha bilimsel” görünenleri ise, 1980 dünya ekonomik buhranıyla birlikte emperyalist ülkelerde yeni teknolojilerin üretim sürecine uygulanmasını kendilerine çıkış noktası yaparak, kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiğini; Sovyetler Birliği’nin, yani sosyalizmin ise bunu başaramadığını, çünkü emperyalist ülkelerin şirketleri halka açarak “demokratikleştirdiğini”, Sovyetler Birliği’nin ise demokrasiyi engellediğini, ekonomik gelişme ile demokratikleşmenin birbirine paralel geliştiğini vb. ileri sürmüşlerdir. Ve tüm bunlar, küçük-burjuva aydınlarının geçmiş dönemdeki “sol” görünümlerinden yararlanılarak yapılmıştır.
      Tek tek yanlışlığının gösterilmesi ve çürütülmesi kesin olan bu söylemler ve iddialar karşısında, yüzyılın en büyük baskı ve terörüyle yüzyüze bulunan dünya sol hareketinin fazlaca birşey yapamaması, kaçınılmaz olarak bu söylemin kitlelerce benimsenmesini getirmiştir. Küçük-burjuva aydınlarının “sol” görünümleri, bu gelişimde, söylemin “yeni sol” bir söylem olarak algılanmasını da getirdiğinden, yarattığı sonuç çok daha yıkıcı olmuştur. Dünya sol hareketinin önemli bir kesiminin (ki ağırlıklı olarak revizyonistlerin), içinde bulunulan baskı ve terör ortamında, birazcık soluklanmak ve sesini legal planda duyurabilmek amacıyla, bu “yeni sol” söylemle ittifaka girmesi, sonuçların uzun dönemde kalıcı olmasını getirmiştir.
      “Globalizm”, “yeni dünya düzeni”, “karşılıklı bağımlılık ilişkileri” gibi kavramların günümüzdeki yaygınlığı ve yaygınlaştırıcıları, böyle bir gelişimin sonucu ortaya çıkmıştır.
      Böylece, örneğin, dünya çapında meta fiyatlarının dolarizasyonu, yani dolar ile belirlenmesi gibi bir olgu karşısında kolayca kayıtsız kalınabilmektedir. Wall Street’te belirlenen meta fiyatlarıyla geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ücretler arasındaki farkın, uzun dönemde nasıl bir sonuç ortaya çıkaracağı ve toplum ve bireylerin yaşamlarında nasıl bir yıkım yaratacağı “unutturulmuş”tur.
      Geçmiş dönemlerde bu ve benzeri olguları en geniş ölçekte ortaya koyan ve tahlil eden dünya sol hareketi, bu yeni dönemde emperyalist propaganda mekanizmalarının olağanüstü gelişkinliği karşısında çaresiz kalmış ve geleneksel yayınlarının yetersizliğinden başka bir sonuç çıkaramamıştır. Revizyonizmin ideolojik egemenliği, bu durumda belirleyici bir yere sahip olmuştur.
      Dünya çapında meta fiyatlarının dolarizasyonu örneğinde de görüleceği gibi, bu gelişim 1980’lerde ortaya çıkmış ve asıl olarak Sovyetler Birliği ile yapılan ticarette egemen kılınmıştır. Sovyetler Birliği, bu tarihe kadar “takas” sistemini kullanırken, Amerikan emperyalizminin dolara bağlı ticaret dayatmasını kabul etmiştir. Revizyonistler, bu gelişme karşısında sessiz kalarak, gelişmenin tahlil edilmesini önemli ölçüde engellemişlerdir. Birkaç Marksist aydının bu yöndeki çalışmaları ise, okuyucusu az dergilerin sayfaları arasında kaybolmuştur. Böylece, meta fiyatlarının dünya çapında dolara göre belirlenmesi, neredeyse “doğal” bir durum gibi algılanılmaya başlanmıştır.
      Benzer bir örnek olarak bilimsel ve teknolojik alandaki gelişmeler verilebilir.
      1980 yılında emperyalist sistemin içine girdiği ekonomik buhran, 1980’lerin başlarında dünya sol hareketi tarafından geniş ölçekte tahlil edilmeye ve değerlendirilmeye başlanmıştır. Özellikle buhranın temel dinamiklerinin geri-bıraktırılmış ülkelerin büyük borç stokları ve bunların ödenemez boyutlara ulaşmasından kaynaklandığı, bu dönemde en açık biçimde tespit edilmiştir. Bu borçların nedeninin ise, emperyalist sömürü mekanizmasından kaynaklandığı, yani yeni-sömürgecilik yöntemlerinin bir sonucu olduğu tartışılmaz bir kesinlikte belirlenmiştir. Ve bu belirlemelerden sonra, tüm dikkatler emperyalist sistemin bu ağır ekonomik buhrandan “nasıl” çıkacağı noktasında toplanmıştır. Revizyonizmin ideolojik etkisi bir kez daha kendisini göstermiş ve dünya sol hareketinde bu tartışma “monatarizm” mi, “keynescilik” mi tartışması haline dönüşerek, sistemin kendisini “nasıl restore edeceği” tahliline yönelmiştir.
      Bu gelişim karşısında olayları ve tartışmaları izleyen kitleler, emperyalist sistemin işleyiş mekanizmasını anlamaya yönelmiş ve bu mekanizmanın mantığı içinde tartışmaları değerlendirmeye çalışmıştır. Dünyanın “önde gelen” sol ekonomistleri bu tartışmada “keynesçi” çözümün “en doğrusu” ya da sistem için “ehven-i şer” olduğu yönünde tavır belirlemişlerdir. Amerikan ve İngiltere’de Reagan ve Teacher yönetiminin uyguladığı “sıkı para politikası”, yani “monatarizm”e karşı “sol” bir tavır olarak sunulan bu belirleme, 1980’lerin ideolojik tartışması olmuştur. Ve herkesin açıkça gördüğü gibi, sonuçta “monatarizm” kazanmıştır. Bu da, “sol”un, emperyalizm karşısında ideolojik yenilgisi olarak görülmüştür. Günümüzde küçük-burjuva aydınlarının hiçbir bilimsel değeri olmayan görüşleri kolayca söyleyebilmesinin arkasında bu “ideolojik yenilgi” yatmaktadır.
      Kendisini 1980’lerde Cumhuriyet gazetesinin “ekonomi” yazarı olarak tanıtan ve T. Özal’ın “vizyonu”nu paylaşan, “monatarizm”in savunucusu Osman Ulagay, “madem insanoğlunun gördüğü en radikal teknolojik değişimle karşı karşıyayız, öyleyse herşey değişecektir ve değişiyor, gelin bunu tartışalım” söylemiyle “globalizm”in sözcüsü olarak şöyle diyebilmektedir:       “Bence Marks günümüzde yaşasaydı benzer bir tahlil yapacaktı. Yani, üretim araçlarındaki (teknolojideki) muazzam değişikliklerin üretici güçleri ve üretim ilişkilerini de hızla değiştirmekte olduğunu söyleyecekti büyük bir heyecanla. Sadece bu değil tabii: Küreselleşmenin yol açtığı eşitsizlik ve adaletsizlikler de Marks’ın inceleme alanına girecek, ona da kafa yoracaktı.
      Türkiye’deki Marksistlerin Marks’ın temel tahlil araçlarını kullanmamasının nedeni ise açık: Teknolojideki değişiklikleri vurgulamaya başlarsanız ‘Peki, bu değişim üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkileri nasıl değiştiriyor’ sorusunu sormak zorunda kalırsınız. Bu soruya ‘Hiç değiştirmiyor’ diye cevap verirseniz Marksist kalmaya devam edemezsiniz. ‘Çok şeyi değiştiriyor olmalı’ diye cevap verirseniz de küreselleşmenin olgularıyla karşı karşıya kalırsınız.” [1*]      “Ekonomist” Osman Ulagay, bu girişten sonra, günümüzde “ulus-devlet”in “aşıldığını”, dolayısıyla “bağımsızlık” gibi kavramların anlamı kalmadığını söylemektedir. Ve bunun için temel dayanak olarak “teknolojik değişim”i almakta ve şöyle söylemektedir:       “Mesela elektronik ticaretin çok yaygınlık kazanması durumunda ulus-devletlerin vergi alması bir problem halinde ortaya çıkacak.” [2*]      İşte emperyalizmin “evrenselliği” böylesine gerekçelerle ve söylemlerle dile getirilebilmektedir. Sol için geriye tek bir şey kalmaktadır: Emperyalizmin varlığını kabul etmek ve onun içinde yaşamak.
      Tüm bu söylemlerin, Marksizmin üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasasına dayandırılmaya çalışıldığı açıktır. Teknolojik alandaki gelişmelerin kapitalist üretim ilişkileri tarafından engellenmesinin artık sözkonusu olmadığı, dolayısıyla yeni teknolojilerin kapitalist üretim ilişkilerini daha da geliştirdiği ve geliştireceği, bu temel yasaya dayandırılarak sola kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bugün bunu sola kabul ettirmenin amacı değişmiştir. İstenilen, solun emperyalizmi kabul etmesi ve antiemperyalist mücadelenin öncülüğünü yapmaktan vazgeçmesidir. Kısacası, günümüzdeki gelişmelerin, anti-emperyalist mücadelenin başarılı olmasını olanaksız kıldığının kabul edilmesi istenmektedir. Öyle ya, anti-emperyalist mücadele başarıya ulaşsa ve geri-bıraktırılmış ülkeler bağımsızlıklarını elde etseler bile, elektronik alandaki teknolojik gelişme karşısında bunu koruyamayacaklardır, çünkü kendi ulusal devlet sınırları içinde ticaretten vergi bile alması olanaksızdır!
      İşte günümüzdeki emperyalist ideolojik propaganda ve demagojinin en tipik örneği böylesine basit bir akılyürütmeye dayandırılmakta ve ilan edilmektedir: Salt bir “elektronik ticaret”, yani İnternet ortamından mal alım-satımı bile artık ulusal devletlerin varlığını anlamsız kılmıştır, bu amaç için mücadele etmenin, ölmenin bir anlamı yoktur!
      Ve hiç kimsenin şunu sormayacağı varsayılmaktadır: Pekala, ulusal devletler “elektronik” alandaki gelişmeler nedeniyle ticaretten vergi alamayacaklardır, ama ticarete konu olan mallar nereden alınacaktır? Doğal olarak “sanal ortamdan” “sanal mal” ticareti yapılmayacağına göre, bu malların üretildiği bir yer, üreten birileri ve bunların dağıtımının yapıldığı bir yer olmak zorundadır. Herkesin de bileceği gibi, “elektronik ticaret” hangi ülke üzerinden yapılıyorsa, o ülke üzerinden bu ticaret gerçekleştirilecektir ve dolayısıyla vergiyi de, kârı da “realize” eden o ülke olacaktır. Günümüzde İnternet alanında Amerikan şirketlerinin, özellikle Microsoft’un egemenliği, bu ülkenin hangisi olduğunu Osman Ulagay’ ın bile göreceği kadar kesin bir olgudur. Dolayısıyla ABD, bu alandaki tüm ticari faaliyetlerden ve gelirlerden vergi salma ve alma olanağını kendi tekelinde tutmaktadır. Burada vergi kaybına uğrayan, “elektronik ticaret” alanında Amerikan emperyalizminin hegemonyasına boyun eğen ülkeler olmaktadır. Bunun ekonomik ifadesi ise, tekil ülkelerin ticari vergi gelirlerinin bir bölümünün bu yolla ABD’ye transfer edilmesidir. Bu ise, emperyalist ülke metalarının doğrudan pazarlanmasından başka bir anlama gelmemektedir. Bundan çıkartılabilecek tek sonuç ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin işbirlikçisi kesimler içindeki ticaret burjuvazisinin giderek eski gücünü yitireceğidir. Ve işin en hoş yanı ise, bu gelişmenin en çok Osman Ulagay gibi küçük-burjuva “ekonomist”lerini etkileyecek olmasıdır. Özellikle 1980 dünya ekonomik buhranıyla birlikte geri-bıraktırılmış ülkelere yönelik emperyalist ülke metalarının ihracındaki büyük artış sonucu ortaya çıkmış olan yeni pazarlama şirketleri (ticaret burjuvazisinin yeni unsurları), aynı zamanda Osman Ulagay gibilerinin maddi varlık koşullarını oluşturmuştur. Bunların güçten düşmesi, kaçınılmaz olarak Osman Ulagay’ın işsiz kalmasına neden olacaktır. Tabii, kendisine sözcülüğünü yapacak yeni bir işbirlikçi kesim bulmakta fazlaca zorlanmayacağı da kesindir. [3*]
      Emperyalizm ve emperyalist sömürünün bu şekilde ambalajlanması karşısında solda görülen sessizlik, aynı zamanda bu sunuşun mantığının kabul edilmesini de beraberinde getirmektedir. “Monatarizm”-“Keynesçilik” tartışmasında taraf olarak “ideolojik yenilgiye” uğrayan solun, bu sunuş mantığını kabul etmesi, kaçınılmaz olarak sunulan her şeyi büyük bir abartıyla öne çıkarmasına ve tüm dikkatlerin bu yöne yönelmesine neden olmaktadır. Bugün için elektronik ticaret konusunun öne çıkartılması, solda İnternet konusunun temel gözlem ve tartışma konusu haline getirmektedir. (Bu konunun solda tartışıldığı kadar uygulandığını söylemek elbette olanaksızdır. Ancak bunun nedeni, sözkonusu alanın “elektronik ticaret” alanı haline dönüştürülmüş olmasıdır. Solda bu alanda “pazarlanacak” bir şey bulunmadığı için, İnternet ortamında birşeyler yapılması çok fazla “revaçta” değildir.)
      Bilinmesi zorunlu olan gerçek ise, elektronik alandaki gelişmelerin dünya çapında üretim ve tüketimin merkezileştirilmesi ve merkezi bir planlamayla yürütülebilmesinin nesnel koşullarının her dönemdekinden çok daha fazla olgunlaştığıdır. Bu ise, dünya çapında sosyalizmin inşasının daha fazla olanaklı olduğu demektir.
      Emperyalist sistemden kopan ülke ya da ülkelerin, aynı teknolojik araçlarla, ister tekil ülke çapında, isterse birkaç ülke çapında üretim, dağıtım ve tüketimi merkezileştirebilme olanağına sahiptirler. Emperyalist tekellerin “elektronik ticaret” alanında kullandıkları teknoloji, emperyalist sistemin dışına çıkan ülkeler tarafından, ülkesel ölçekte, malların üretim ve dağıtımı (stok kontrol sistemleri olarak) için kullanılabilir bir araçtır. Bu aracın, iletişim teknolojisinin olanaklarıyla başka ülkelerin üretim ve dağıtım ilişkileriyle bağlantılandırılıp bağlantılandırılmayacağı sorunu, o ülkenin kendi metalarını satış koşullarıyla ilişkilidir. Metanın değeri ile fiyatı arasında büyük farklılıkların ortaya çıktığı ve tekel fiyatının egemen kılındığı bir ticaretin, salt ülkeler için değil, bireyler için bile “elverişsiz” bir ticaret olduğu da açıktır. Bu nedenle, sözkonusu olan, bilimsel ve teknolojik alandaki gelişmeler değil, bunların hangi üretim ilişkileri çerçevesinde ve hangi amaçlar için kullanılacağı sorunudur. Bir tek pazara ve bu pazarda tekelin belirlediği (azami kâr oranına göre) fiyatlarla satılan metalara bağımlılık emperyalist sömürünün en tipik görünümüdür. Neo-liberalizmin tüm iddialarına karşın, bu bağımlılık ilişkisi “serbest pazar”ı değil, tekelci bir pazarı ifade eder. İşte emperyalizm de, üretim sürecinde olduğu kadar, pazarda da bir kaç emperyalist ülkenin ve tekelin bu egemenliğinden başka birşey değildir.
      Bugün hiçbir ülke, salt teknolojik gelişmeler ortaya çıktı diye, kendi zararına işleyen bir ticari ilişkiyi kabul etmek durumunda değildir. Teknolojik gelişme, üretimin daha düşük maliyetle ve dağıtımın daha hızlı gerçekleştirilmesini olanaklı kılmıştır. Diğer taraftan aynı teknolojik gelişme, bürokratik işlerin alabildiğine basitleştirilmesinin gerçekleştirilmesini sağlayacak boyutlara ulaşmıştır. Bu iki alandaki gelişme, üretim ve dağıtım sürecine ilişkin olduğu kadar, devletin aygıtına ilişkin sonuçlar yaratmaktadır. Sorun, bunların nasıl ve hangi koşullarda toplumun yaşam koşullarını sürekli iyileştiren yönde kullanılacağı sorunudur. Revizyonistlerden legalistlere kadar pek çok kesimin “sol” adına “yeni projeler üretilmelidir” söyleminin boş bir söylem olmasının somut gerçekliği de burada bulunmaktadır.
      Biz diyoruz ki,
      Emperyalizme ve emperyalist sömürüye karşıyız. Uluslar ve devletler arasında eşit olmayan, adil olmayan ilişkilere karşıyız. Ürünlerin üretiminden dağıtımına kadar her alanda toplumun gereksinmelerini esas almak durumundayız. Halkın gereksinmelerinin azami ölçüde karşılanabilmesinin yolu, bunların üretiminin artırılması ve maliyetinin en aza indirilmesinden geçmektedir. Yeni teknolojilerin üretime uygulanmasında kapitalist ölçülerin kabul edilmesi, toplumun gereksinmesine göre değil, kâr oranlarının yüksekliğine göre yatırım ve üretim yapılmasını getirmektedir. Bu ise, kapitalist üretim ilişkilerinin doğasındaki üretim anarşisini alabildiğine artırmakta ve aşırı-üretim buhranlarına neden olmaktadır. Böylece, toplumun büyük bir kesimi (ki bu ülkesel ölçekte ya da dünya çapında ele alınabilir) temel gereksinmelerini karşılayamazken ya da çok yüksek fiyatlarla karşılayabilme koşullarında bulunurken, başka malların üretiminde salt kâr oranı yüksek olmasından dolayı aşırı-üretim ortaya çıkmaktadır. Bu da, emek-gücünden ekonomik kaynaklara kadar pekçok unsurun tüketilmesine neden olmaktadır. Kapitalist üretimin teknoloji karşısındaki yeri, kâr oranlarını azamileştirmekle sınırlıdır. Emperyalist hegemonya, bu koşullarda, emperyalist tekellerin metalarının toplumun gereksinmeleri bir yana bırakılarak, topluma pazarlanmasını getirmektedir. Ellerinde tuttukları tüm yazılı ve görüntülü basın-yayın araçlarıyla bu metaları topluma bir “gereksinme” gibi sunabilmektedirler. Bu nedenle sorun, teknolojik gelişmelerin üretim sürecine uygulanması değil, üretimin hangi amaçlarla gerçekleştirileceğidir. Marmara depreminde de görüldüğü gibi, sözkonusu olan “ucuza”, yani kâr oranı çok yüksek çok miktarda “konut üretmek” değildir. Olması gereken, insani gereksinmelerin en iyi biçimde karşılanabildiği konutların “ucuza”, yani toplumsal kaynakların en verimli kullanılmasıyla üretilmesidir. Örneğin, hazır beton duvar üretim teknolojisindeki gelişme ve bunların kolayca konut alanında montajının yapılabilmesi ile aynı hazır beton duvarın en yüksek kâr getirecek şekilde üretilmesi birbirinden farlı iki üretim ilişkisini ve yönetimi gerektirir. Bir üretim sürecinde toplumsal maliyetin düşürülmesi ile kâr oranını maksimilize etmek amacıyla maliyetin düşürülmesi bir ve aynı şey değildir.
      Emperyalizmi “evrensel” ilan eden ve “globalizm”in kaçınılmazlığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyen, buna paralel olarak ulus-devletin aşıldığını, ulusal bağımsızlığın anlamsızlaştığını ileri sürenlerin diğer bir dayanak noktası ise, geri-bıraktırılmış ülkelerin ekonomik kalkınma için gerekli kaynaklara sahip olmadığı ve dolayısıyla bunu “dışardan” bulmak zorunda olduğu savıdır.
      Bu sava göre, kaçınılmaz olarak, ulus-devletler ekonomik olarak gelişmek için emperyalist ülkelerde birikmiş olan büyük sermaye stokundan yararlanmak zorundadır. Bu ise, emperyalist ilan edilen ülkelerden “kredi” alınması demektir ve emperyalist ülkelerin “kredi alım koşulları” da IMF tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla “kahrolsun emperyalizm” ya da “kahrolsun IMF” sloganları gerçekçi değildir, günümüzdeki gelişmeleri kavrayamamanın ifadeleridir!
      Sava güncellik katmak için de, Marmara depreminin meydana getirmiş olduğu yıkımın boyutları ve bu bölgenin yeniden imarı için gerekli olan kaynakların büyüklüğü örnek olarak verilebilir.[4*]
      Dünyanın “en büyük 24. ekonomisi”ne ve kendine yeterli hammadde kaynaklarına sahip “7 ülkeden biri” olan ülkemizin “bile”, Marmara depreminin yıkımı karşısında “dışarıya” ihtiyacı vardır. Öyleyse — diyecektir “globalist”, dünyanın diğer geri-bıraktırılmış ülkeleri için emperyalizmden bağımsız bir ekonomik gelişme “hayaldir”.
      İşte bu savda ve kanıtlarda gizlenen, söylenmeyen yanlar vardır. Konumuzla kendimizi sınırlayarak bunların belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz:
      İlkin, emperyalist ülkelerdeki büyük sermaye birikiminin kaynağı ortaya konulmamaktadır. Böylece emperyalist ülkelerdeki “büyük” bir sermaye birikiminin mevcudiyeti ve sürekliliği, önsel olarak tüm savın dayanağı yapılmaktadır. Ve çok iyi bilinmektedir ki, emperyalist ülkelerdeki sermaye birikiminin temel kaynağı geribıraktırılmış ülkelerin sömürülmesinden sağlanan kârlardır. Emperyalizme bağımlı ülkelerin hammadde kaynaklarının ucuza alınması, verilen kredi ve borçların koşulları ve faizleriyle elde edilen gelirler, emperyalist metaların tekel fiyatlarıyla bu ülkelere satılmasıyla ortaya çıkan tekel kârı ve bağımlı ülkelerde oluşturulmuş olan doğrudan yatırımlardan elde edilen kârların emperyalist ülkelere transferi, emperyalist ülkelerdeki sermayenin birikimini sağlamaktadır. Bu da, emperyalist sömürünün görüngüleridir.
      İkinci olarak, geri-bıraktırılmış ülke içi üretimden elde edilen “katma değerler” ve kârlar, emperyalist sömürü mekanizmasıyla, ülke içinde sermaye birikimini engellemektedir. Bu nedenle, geri-bıraktırılmış ülkeler kendi ekonomik gelişimleri için mevcut bir sermaye birikimine sahip değillerdir.
      Üçüncü olarak, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki emperyalist hegemonya, ülkelerin kendi gereksinmelerine ve koşullarına uygun olarak (iç dinamikle) gelişimini engellediğinden, bilimsel ve teknolojik alanda yeni gelişmeler sağlamaları olanaksız kılınmıştır. Bu ülkelerde yetişmiş insan gücü, “beyin göçü” yoluyla emperyalist metropollere aktarılmıştır. Ülke içindeki eğitim, tümüyle emperyalizmin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak düzenlendiğinden, bilimsel ve teknolojik alanda araştırma faaliyetinde bulunabilecek insan gücü en aza indirilmektedir.
      Dördüncü olarak, geri-bıraktırılmış ülkelerde, şu ya da bu nedenle bilimsel ve teknolojik alanda bir gelişme yaratılabilindiğinde ise, patent hakları şemsiyesi altında kolayca işe yaramaz hale getirilmektedir.
      Beşinci olarak, ihracat ve ithalat işlemlerindeki eşitsizlik, ülke içi kaynakların dışarıya transferini sağlayarak sermaye birikimini engellemektedir.
      Bu belli başlı yanlar, dış ticaretin devletleştirilmesinden emperyalist ülkelerden alınan kredi ve borçların iptaline kadar bir dizi önlem alınmadıkça, geri-bıraktırılmış ülkelerin ekonomik kalkınma için gerekli kaynaklara sahip olamayacaklarını göstermektedir.
      Salt bir Marmara depreminin ortaya çıkardığı yıkım bilançosuna bakıldığında, “dışardan” sağlanan kaynakların 4-5 milyar dolar civarında olduğunun hükümet tarafından “övünerek” ilan edildiği görülmektedir. Ülke içi kaynaklardan sağlanamayacağı iddia edilen bu miktarın iki-üç katı ise, her yıl dış borçların faiz ve ana para ödemeleri olarak emperyalist ülkelere aktarılmaktadır.
      Diğer yandan günümüzde, geçmiş dönemlerden farklı olarak, meta fiyatlarının dolarizasyonu yoluyla emperyalist ülkelere yönelik kaynak akışı daha da artırılmıştır. Özellikle emperyalist ülkelere hammadde ve yarı-mamul madde satmak durumunda olan geri-bıraktırılmış ülkeler, fiyatların dolarizasyonu ile büyük kayıplara uğratılmaktadır. Ulusal paraların “konvertibl” kılınmasıyla birlikte, dolar karşısında sürekli değişen ve uluslararası borsalar tarafından belirlenen düşük değerlere sahip olmaları, ülke içi kaynakların emperyalist ülkelere daha fazla oranda transferini olanaklı kılmıştır. (Tabii burada karşı-sav olarak, emperyalist ülkelerin mal satışında doları esas aldıkları gibi, geri-bıraktırılmış ülkelerin de kendi ürünlerini dolarla sattıkları ileri sürülerek, alımda yitirilenin satımda geri alındığını ve bunların da birbirini dengeleyeceği söylenebilir. Ancak geri-bıraktırılmış ülkelerin iç üretim mallarının maliyeti ve fiyatı, ülkenin kendi ulusal parası ile hesaplandığı gibi, bu malların uluslararası pazar fiyatları emperyalist ülkelerin talepleriyle belirlenmektedir. Birinci durumda dolar karşısında ulusal paranın değer yitirmesiyle ortaya çıkan ürünlerin fiyatlarının düşmesi; ikinci durumda alıcının belirlediği düşük fiyat sözkonusudur. Bu iki durum, alım-satım işlemlerinin dolar üzerinden yapılmasının hiçbir kayba neden olmayacağı savını çürütmektedir.)
      Tüm bunlardan sonra emperyalizmin “evrenselliği” savunucularının elinde kalan tek şey, geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkan “modern” yaşam görüntüleridir. Çok katlı evler, gökdelenler, son model arabalar, renkli televizyonlar, buzdolapları, çamaşır ve bulaşık makineleri, cep telefonları, hiper marketler vb., emperyalizmin hiç de “kötü” olmadığının, geri-bıraktırılmış ülkelerin gelişimini “belli ölçüde” engellemiş olsa bile, uzun dönemde “çağdaş” bir seviyeye getirdiğinin kanıtları olarak gösterilecektir. Halk kitlelerinin siyasal yönelimleri, olaylar karşısında tepkisiz kalışı, devrimci mücadelenin durağanlığı ve demokratik kitle örgütlerinin etkisizliği, hep bu kanıtların ne denli doğru olduğunun olguları olarak sunulabilmektedir.
      İşte emperyalist sömürünün gizlenmesine yönelik ideolojik propagandanın son sığınağı ve kitleler üzerinde en fazla etki yaptığı yer de burasıdır.
      Salt ülkemiz tarihine bakıldığında görülecektir ki, emperyalist üretim ilişkileri, benzer bir gelişmeyi 1950’li yıllarda yaratmış ve kitleleri geniş ölçüde etkilemiştir. Geçmiş dönemlere kıyasla geri-bıraktırılmış ülkelerde pazarın genişletilmesi ve buna paralel olarak toplumsal üretimin artışı ve nispi bir refahın ortaya çıkışı 1950’li yılların en temel olgusu olmuştur. Ve bu gelişmenin sonucu ise, geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkilerin görünüşte yumuşaması, halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir dengenin kurulması olmuştur. Mahir Çayan yoldaş bu durumu Kesintisiz Devrim II-III‘de şöyle özetlemiştir:       “Ülke içinde pazarın genişlemesine paralel olarak şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi ağ gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf feodal denetim —emperyalizmin fiili durumu bütün ülke çapında değil, ticari merkezlerde ve ana haberleşme yerlerindeydi— yerini, çok daha güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve de her çeşit pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur.
      Bütün bunlara, I. ve II. genel bunalım dönemlerindekilerle kıyaslanmayacak şekilde, bu ülkelerde emperyalizmin ve oligarşinin propaganda araçlarını korkunç seviyeye getirmesini, pasifikasyon yöntemlerini geliştirmesini ve geçmiş dönemlerde milli kurtuluş savaşlarından edindiği tecrübeleri ilave etmek gerekir.
      Artık geri-bıraktırılmış ülkelerdeki oligarşik devlet aygıtı, mevcut üretim ilişkilerini —buna ülkedeki kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri demek yanlış olmayacaktır— uzun bir süre koruyabilecek seviyeye gelmiş, bu ülkelerdeki halk kitlelerinin, özellikle geniş emekçi yığınlarının tepkileri pasifize edilerek, bu tepkiler ile oligarşi arasında suni denge kurulmuştur. (Bu durum, pasifizmin, revizyonizmin bu ülkelerdeki maddi dayanağını teşkil etmektedir.)”      Geri-bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkileri ile oligarşi arasında kurulmuş olan suni denge, bir yandan üretim artışına paralel olarak gelişen nispi refaha dayanırken, diğer yandan ve temel olarak emperyalizmin ve oligarşinin zoruyla sürdürülmektedir. 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte kitlesel ölçekte sürdürülen baskı ve terör, oligarşinin bozulmaya yönelen suni dengeyi yeniden kurma amacına yönelmiştir. Oligarşinin askeri baskı ve terörü ile pasifize edilmiş olan kitleler, 1985 sonrasında dünya ekonomik buhranının şiddetinin azalmasına paralel olarak ortaya çıkan ekonomik gelişmelerle yüzyüze gelmişlerdir. Günümüzdeki tüm ideolojik ve politik olgular, bu ikili gelişimin ürünü olmuştur. Bu ikili yönün birisi ihmal edilerek olguların doğru bir biçimde belirlenmesi ve tahlil edilmesi olanaksızdır.
      Diyebiliriz ki, geri-bıraktırılmış ülkelerin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel vb. her alanda gerçek ve kalıcı bir gelişmeye ulaşabilmesinin önündeki en temel engel, emperyalizm ve emperyalist sömürüdür. Emperyalizmden ve emperyalist sömürüden kurtulabilmenin tek yolu ise, ülkenin bağımsızlığını elde etmesidir. Bu da, günümüzde bir halk kurtuluş savaşı verilmeksizin gerçekleştirilemez. Bu savaşın verilebilmesinin en büyük engeli ise, halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında kurulmuş olan suni dengedir. Suni dengenin bozulması, devrimci mücadelenin günümüzdeki en temel görevi durumundadır. Bu görev, kaçınılmaz olarak, suni dengenin oluşumu ve sürdürülmesini sağlayan temel etmenlere karşı mücadele edilmesini gerektirir. “Globalizm” propagandasına ve demagojisine karşı mücadele, suni dengeyi bozmaya yönelik savaşın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu da, emperyalizmin ve emperyalist sömürünün niteliğinin ve günümüz koşullarında biçimlenişinin kitlelere açık ve net biçimde gösterilmesi ve kavratılmasını gerektirir.

10
Haz
07

Emperyalist Savaş Stratejisi: Terörizm

11 Eylül günü, kimilerine göre Amerikanın “simgelerine”, kimilerine göre “dünyanın beynine” yönelik olarak gerçekleştirilen eylemler sonrasında “uluslararası terör” ve “terörizm” gündemin ilk sırasına oturmuştur.
      Amerikan emperyalizminin sözcülerinin ifadesiyle, “parmaklar” Usama bin Laden’i eylemlerden dolayı sorumlu gösterirken, ABD, başkanı W. Bush’un talimatıyla “uluslararası terörizme” karşı “yeni savaş” başlatmaya karar vermiştir. Ancak eylemlerin yarattığı ilk şaşkınlık geçer geçmez, dünyanın her yerinde ABD’nin “yeni savaşı”nın ne olduğu, ne olacağı, nereye yöneleceği ve bunun olası sonuçları, “ulusal çıkarlar” vb. söylemleriyle tartışılmaya başlanmıştır. Yine de, başta diğer emperyalist ülkeler olmak üzere, Amerikan emperyalizminin “yeni savaşı” konusunda “kaygılar ve çekinceler” ileri sürmekle birlikte, “uluslararası terörizm” ya da “terörizm” konusunda “hemfikir” olduklarını açıkça ilan etmişlerdir.
      Böylece, “21. yüzyılın savaşları” adıyla “terörizm”e karşı yeni bir “haçlı seferi”nin Amerikan emperyalizminin öncülüğünde başlatılacağı kesinleşmiştir.
      Oysa ki, Amerikan emperyalizminin “terörizme karşısavaş“ı, dünya devrimci mücadelelerine karşı sürdürülen karşı-devrimci savaşın yeni bir söylemi olarak 1960’lardan günümüze kadar, hemen her düzeyde sürdürülmektedir. Bu nedenle, hiçbir yeniliğe sahip değildir.
      Bugün, dün olduğu gibi, “terörizm”in ne olduğundan çok, emperyalistlerin “terörizme karşı savaş” söylemiyle neyi kastettikleri ve ne yaptıkları önemlidir. Dolayısıyla, “terör” ve “terörizm”in ne olduğunu anlayabilmek için, emperyalizmin bunlarla neyi kastettiğini ve bunlara karşı ne yaptığını bilmek gereklidir.
      Amerikan emperyalizmine göre, “terörizm” (ki CIA’nın temel belirlemelerinden birisidir), dünyanın herhangi bir yerinde Amerikan emperyalizminin çıkarlarına yönelik her türlü silahlı ya da silahsız saldırıyı kapsamaktadır. Bu bağlamda, Amerikan emperyalizminin sivil ya da askeri hedeflerine yönelik, silahlı ya da silahsız her eylem (ister bireysel, ister örgütsel, isterse kitlesel ölçekte gerçekleştirilsin) “terördür, “terörist eylemdir.
      Bu çerçevesi ile, Amerikan emperyalizminin “terör” tanımı, açık biçimde Amerikan emperyalizmini taciz eden, rahatsızlık yaratan her faaliyeti kapsamına almaktadır. Bu nedenle, yani Amerikan emperyalizmine yönelik, silahlı ya da silahsız, örgütsel ya da kitlesel her faaliyet ve eylem “terör” olarak tanımlandığından, bu eylemlerde “masum insanlar”ın ya da “siviller”in zarar görüp görmemesi gibi bir ölçü de sözkonusu değildir. Dünyanın herhangi bir yerinde bulunan ABD askerlerine yönelik askeri savaştan, ABD kuruluşlarına ve uluslararası tekellerine yönelik silahlı eylemlere kadar, her eylem “terör eylemi” olarak bir kez kabul edildi miydi, emperyalizme karşı yürütülen tüm ulusal ve halk kurtuluş hareketleri de “terörist” hareketler olarak kolayca tanımlanabilmektedir. Amerikan emperyalizmi tarafından “terörist” ilan edilebilmek için, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı silahlı mücadelenin zorunlu olduğunu kabul etmek yeterli olmaktadır. Böylece, 1960’larda Vietnam Ulusal Kurtuluş Ordusu “Vietkong teröristleri” olarak, ilk sırada yer almıştır.
      Amerikan emperyalizminin “terörizm” söyleminin akademik tanımlanması ise, “siyasal nitelikli amaçlara ulaşmak için kullanılan ve psikolojik yanı ağır basan bir savaş biçimi; siyasal süreci etkilemeyi amaçlayan şiddet eylemleri” şeklinde olmaktadır. Bu “akademik terörizm tanımı”, 1960’lı yıllarda Latin-Amerika’da başlayan şehir gerilla savaşlarıyla birlikte geliştirilmiştir. Böylece, “terörizme karşı mücadele” paravanası altında Amerikan emperyalizminin CIA aracılığıyla organize ettiği kontr-gerilla faaliyetleri, her durumda “psikolojik savaş” temelinde yürütülmüştür.
      Ülkemiz somutunda yıllardır sürdürülen “psikolojik savaş”, Orgeneral Nejdet Uruğ’un 4 Aralık 1979 tarihinde Sıkıyönetim Komutanları toplantısına sunduğu raporda şöyle tanımlanmıştır:
      “Bu strateji anarşistleri, halktan fiziki ve psikolojik olarak tecrit ederken, halktan personel, malzeme ve istihbarat desteği almalarını önleyebilmelidir. Psikolojik harekât, bu stratejinin büyük bölümünü teşkil etmeli ve ayaklanmayı yok etmesi kadar mani de olabilmelidir. Anarşistlerin teşkilatlarını ve yönetici kadrosunu bertaraf etmek veya tesirsiz hale getirmek bu stratejinin temel ilkesi olmalıdır. Her ayaklanma hareketinin nüvesini teşkil eden ve ekseriyetle küçük bir grubun oluşturduğu merkezi yönetici kadrosu (liderler) çok iyi gizlenmesine rağmen, meydana çıkartılmalı, yok edilmeli ya da başka şekillerde tesirsiz hale getirilmelidir. Vurucu tedhiş unsurlarının (kuvvetlerinin) yok edilmesi stratejinin formüle edilmesinde dikkate alınacak diğer bir unsurdur. Bu unsurlar üzerinde baskı, öncelikle polis ve diğer güvenlik kuvvetlerince sürdürülür. Ve zayiat vermelerine, ikmal maddelerinin tahribine, morallerinin bozulmasına çalışılır. Bu arada strateji, anarşistlere eylemlerini gönüllü olarak durdurmaları hususunda ikazda bulunan müspet programları da ihtiva etmelidir.”
      Görüldüğü gibi, daha “terörizm” söyleminin dünya çapında yaygınlaşmadığı bir evrede, zamanın orgenerali Nejdet Uruğ “anarşistler”e karşı izlenecek stratejinin temeline “psikolojik savaş”ı yerleştirmiştir. 1970’lerde “şehir şakileri”, “anarşistler” olarak tanımlanan şehir gerillası, 1980’lerden sonra “teröristler” şeklinde genel bir söyleme oturtulurken, “karşı strateji” bir ve aynı kalmıştır: Psikolojik savaş.
      Salt ülkemizdeki söylemler ve uygulamalar bile, 11 Eylül günü New-York ve Washington’da gerçekleştirilen eylemler sonrasında tüm dünya çapında propagandası yapılan ve “21. yüzyılın savaşı” olarak lanse edilen “terörizme karşı savaş”ın hiçbir yeniliğe sahip olmadığını açıkça göstermektedir.
      Diğer yandan, “psikolojik savaş”, savaş tarihi kadar eski bir olgudur.
      Clausewitz, 1832 yılında yayınladığı “Savaş Üzerine” adlı kitabında şöyle yazmaktadır:
      “Savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir.”[1*]
      Dolayısıyla, savaşta, düşmanın iradesinin kırılması belirleyici yere sahiptir. İrade ise, burjuva “bilim adamları”na göre psikoloji alanına girmektedir. Bu nedenden dolayı “Pentagon”, savaş tarihini, “psikolojik savaş”ın bir gerçekliği olarak değerlendirmektedir. Bu, aynı zamanda, savaşın emperyalist askeri teorisyenler tarafından “topyekün savaş” (total war) olarak tanımlanmasıyla da çakışmaktadır. 11 Eylül sonrasında Amerikan emperyalizminin “terörizme karşı yeni savaşı”na ilişkin yapılan tüm açıklamalar da, bu “yeni savaş”ın “topyekün savaş” “konsepti” ile yürütüleceğini açıkça göstermektedir.
      “Topyekün savaş” ise, ilk kez zamanın Alman genelkurmay başkanı Ludendorff tarafından 1920’lerde ortaya atılmış ve Nazi Almanyası tarafından II. yeniden paylaşım savaşında savaş “konsepti” olarak her alanda uygulanmıştır.
      Ludendorff, “Topyekün Savaş” adlı kitabında, savaşın, bir ulusun ve ülkenin tüm toplumu tarafından desteklenmesi gereken ve desteklenen niteliğe dönüştüğünü söyleyerek, savaş stratejisinin bu dönüşüme uygun olarak “topyekün savaş stratejisi” olması gerektiğini söylemektedir. Ludendorff’a göre, savaş eylemi, sadece düşmanın silahlı güçlerine yönelik bir faaliyetle sınırlandırılmamalı; tersine, savaş, düşmanın savaşta direnme gücünü oluşturan tüm toplumsal dayanaklarını da ortadan kaldırmayı esas almalıdır. Bu tanımlamaya göre, yeni savaş stratejisi, düşmanın tüm silahlı güçlerini ve nüfusunu imha etmeyi hedeflemek durumundadır.
      II. yeniden paylaşım savaşında Hitler ordularının uyguladığı bu “topyekün savaş” stratejisi, tüm savaş boyunca diğer emperyalist ordular tarafından da benimsenmiştir. Bunun en tipik sonuçları ise, Londra’nın Alman uçak ve roketleriyle ve Frankfurt’un İngiliz ve Amerikan uçaklarıyla bombalanması olmuştur. Her iki saldırıda da, ellibinin üzerinde “sivil” yaşamını yitirmiştir.
      Görüleceği gibi, emperyalist genelkurmayların 1920’lerden itibaren kabul ettikleri “topyekün savaş stratejisi”, günümüzün kavramlarıyla ifade edersek, cephe gerisine yönelik “psikolojik savaş” temelinde yürütülmektedir. Uzun yıllardan beri İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı bu strateji, hemen her durumda, Filistinlilerin silahlı eylemlerine karşılık olarak (misilleme) Filistin yerleşim yerlerini bombalamak ve buldozerlerle buraları yıkmak şeklinde uygulanmıştır. Amaç, halkı yıldırmak ve iradesini kırmaktır.
      Burjuva aydınları arasında genel kabul gören bir başka tanıma göre, “terör, insanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da tehdit etme eylemidir“. Bu tanım esas alındığında, emperyalist savaş stratejilerinin “terör stratejileri” olduğunu söylemek fazlaca yanlış olmayacaktır. Özellikle 1960’larda Latin-Amerika’da başlayan şehir gerilla savaşlarıyla birlikte CIA tarafından planlanan ve Pentagon tarafından “icra edilen” kontr-gerilla stratejileri, “topyekün savaş” stratejisinin en yeni örnekleri olurken, aynı zamanda “psikolojik savaş”la özdeşleşmiştir. Böylece, günümüzde emperyalist ülkelerin savaş stratejilerini “askeri savaş” ve “psikolojik savaş” olarak birbirinden ayırmak olanaksız hale gelmiştir.
      1991 yılında T. Özal döneminde çıkartılan “Terörle Mücadele Yasası”nda “terör”, “baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemler” şeklinde tanımlanmıştır.
      Halen yürürlükte olan “Terörle Mücadele Yasası”na göre, “terör”, herşeyi ve her türlü eylemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, “terörizme karşı savaş”, aynı şekilde, her alanı ve her türlü karşı-eylemi içermek durumundadır ve yasa, bu karşı-eylemleri “haklı ve meşru” göstermeyi amaçlamaktadır.
      Elbette, böylesine herşeyi kapsayan “terör” tanımlarıyla ya da yasalarla “haklılık ve meşruiyet” sağlanamamaktadır. Bu nedenle, tüm propaganda araçları ve “örtülü operasyonlar” kullanılarak, “terör” ve “terörizm” konusunda kamuoyunun koşullandırılması gerekmektedir. Bu, aynı zamanda, “psikolojik savaş”ın ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, emperyalist basın ve yayın kuruluşlarıyla yürütülen dezinformasyon faaliyetleri emperyalist ülkelerin “psikolojik savaş stratejisi”nin temel belirleyicilerinden birisidir. Bu bağlamda, gerçeğin tahrif edilmesi ve yeniden kurgulanması olarak dezinformasyon, her durumda alabildiğine kullanılan araçtır.
      11 Eylül sonrasında Amerikan emperyalizminin birbiri ardına yaptığı açıklamalar izlendiğinde açıkça görülen, dezinformasyon yoluyla, herşeye ve her yere yönelik eylemi haklı ve meşru göstermeye çalıştığıdır. New-York ve Washington eylemlerinin hemen ardından “tüm parmaklar” Usama Bin Laden’i gösterirken, aynı zamanda “terör örgütleri” ve “terörist eylemler” listeleri yayınlanmaya başlanmıştır. Afganistan, Irak, Libya, Lübnan, Filistin, Yemen gibi ülkeler “terörist ülkeler” olarak eylemlerin arkasındaki “destek üsleri” olarak sunulurken, Almanya, İsviçre gibi ülkeler de “geçiş ülkeleri” olarak gösterilmektedir.[2*] Çok geçmeden, bu listeye, Küba, Venezüella, Peru, Kolombiya gibi ülkelerin de eklenmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
      Diyebiliriz ki, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, tüm emperyalist ülkelerin ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına karşı savaş stratejileri “terör stratejisi“dir ve bu stratejinin esası “psikolojik savaş“tır. Bu savaşın en temel ideolojik aygıtı ise, “medyavemedya” aracılığıyla yürütülen dezinformasyondur. Dolayısıyla, emperyalizmin “terörizmle mücadele” söylemiyle silahlı devrimci mücadelelere karşı yürüttüğü ve yürüteceği “psikolojik savaş”, salt askeri savaş olmayıp, aynı zamanda ideolojik-politik bir savaştır.
      Burada, Amerikan emperyalizminin başını çektiği “terörle savaş”ın, “gerillaya karşı savaş”la, yani kontr-gerilla yöntemleriyle bir ve aynı olduğunun da altının çizilmesi gereklidir.
      Herkesin bilebileceği gibi, Amerikan emperyalizminin kontr-gerilla yöntemlerinin temel amacı, gerilla ile halk kitlelerini birbirinden ayırmak ve bu yolla gerillayı tecrit etmektir. Bir başka deyişle, kontr-gerilla yöntemleri, halk kitlelerinin tepkilerinin pasifize edilmesini, yani kitle pasifikasyonunu esas alır. Kitle pasifikasyonu gerçekleştirilebilindiği oranda gerillanın tecrit edilmesi olanaklı hale gelmektedir. Bu nedenle, Amerikan emperyalizminin silahlı devrimci mücadeleye karşı yürüttüğü karşı-devrimci faaliyetin ağırlık noktası kitle pasifikasyonudur. Kitle pasifikasyonunda kullanılan araçlar ise, her türden kitle hareketine yönelik şiddet, işkence, toplu tutuklamalar vb.’dir. Bu yüzden, kitlelere ve kitle eylemlerine yönelik saldırılar (resmi silahlı güçler ya da faşist milisler aracılığıyla), Amerikan emperyalizminin kontr-gerilla yöntemlerinin somut görünümleridir. Kitlesel katliamların Amerikan emperyalizminin kontr-gerilla yöntemlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturması, aynı zamanda, onun “terör” yöntemlerini en yaygın biçimde kullandığını ifade eder.
      Amerikan emperyalizminin kitlelere yönelik pasifikasyon uygulamalarında kitlelere yönelik saldırılar ve kitle katliamları, hemen her durumda resmi silahlı güçler ya da (asıl olarak) faşist milis örgütlenmeler aracılığıyla gerçekleştirilir. Ülkemizde MHP’ nin kitlelere yönelik saldırı ve katliamlarından Latin-Amerika’daki “ölüm mangaları”na kadar, tüm “örtülü operasyonlar”, Amerikan emperyalizminin kontr-gerilla yöntemlerinin bir parçasını oluşturmaktadır. “Topyekün savaş”, “psikolojik savaş” bağlamında yürütülen kontr-gerilla faaliyetlerinin kitlelere yönelik saldırı ve katliamları esas alması, Amerikan emperyalizmiyle bağlantılı ya da onun tarafından örgütlenen tüm karşı-devrimci hareketlerin ayrılmaz özelliğidir ve onların silahlı savaş anlayışlarının temelini oluşturur. CIA tarafından eğitildiği ve silahlandırıldığı açıkça bilinen Usama bin Laden’den Hizbullah’a, İslami Cihat’a ya da Hamas’a kadar tüm şeriatçı örgütlenmelerde de, MHP’de ve “ölüm mangaları”nda da egemen olan anlayış, kitlelere yönelik saldırı ve katliamlarla, “karşı gücün” pasifize edilmesi ve sindirilmesidir. Silahlı devrimci mücadelenin kitlelerle olan ilişkisinden türetilen bu kontr-gerilla mantığı, 11 Eylül günü New-York ve Washington eylemlerinde “kendi sahibine” karşı kullanılmıştır.
      Şüphesiz, 11 Eylül günü New-York ve Washington’da “ABD’nin simgelerine” yönelik olarak gerçekleştirilen eylemlerin dünya halkları üzerinde yaratmış olduğu etki, bu ve benzeri pek çok olgunun gözden kaçırılmasına da neden olmaktadır.
      II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında emperyalist sistemin egemen gücü durumunda olan ve emperyalizmin dünya çapında jandarmalığını üstelenen Amerikan emperyalizminin, bugüne kadar dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirdiği katliamlar, baskılar, işkenceler, askeri darbeler, halk kitlelerinde büyük bir tepki ve kin oluşturmuştur. Özellikle 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığı koşullarında dünyanın tek “süper gücü” olarak ortaya çıkan Amerikan emperyalizminin “globalizm”, “yeni dünya düzeni” vb. söylemlerle yaptığı dayatmalar, geçmiş dönemlerin olgularıyla birleşerek, kitlelerin tepkisini daha da artırmıştır. Bunun sonucu olarak, 11 Eylül günü gerçekleştirilen eylemler, kim tarafından ve hangi amaçla yapıldığına bakılmaksızın ve de önemsenmeksizin, kitlelerde büyük bir sevinç duygusunun uyanmasına neden olmuştur.
      Öte yandan emperyalizme bağımlı pek çok ülke, Amerikan emperyalizminin bu eylemle karşı karşıya kaldığı “şok”tan yararlanarak, kendisine bazı avantajlar sağlama peşine düşmüştür. Hemen hemen tüm ülkeler ve politikacılar, gerçekleştirilen eylemler karşısında, “masum insanların yaşamlarına kasteden terörizmi kınıyoruz, ama bunun sorumlusu ABD’nin izlediği politikalardır” türünden bir söylem içine girmişlerdir. Devletin kesin denetimi altında olduğundan kimsenin şüphesi olmayan TRT bile, bu eylemlerin, ABD’nin kendi çıkarlarını “globalizm”, “yeni dünya düzeni” adıyla dünyaya kabul ettirmeye zorlamasının bir sonucu olduğunu açıkça ifade edebilmiştir. Hatta, ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ortamında dış borçların ertelenmesi için bu eylemlerin uygun bir ortam yarattığı “medya”da yazılıp-çizilmeye başlanmıştır.
      Hiçbir marksist-leninist, emperyalizmin, özellikle de Amerikan emperyalizminin, bugüne kadar dünya çapında yaptığı vahşeti, katliamları, işkenceleri, askeri darbeleri, kontr-gerilla eylemlerini öne çıkartarak, 11 Eylül günü gerçekleştirilen eylemleri, doğru, haklı ve anti-emperyalist eylemler olarak kabul edemez ve etmemelidir. Hiçbir devrim hareketi, emperyalizmin savaş yöntemlerini kullanarak anti-emperyalist bir savaş yürütemez. Devrimci savaşın, kendi amaçlarına uygun araçları vardır ve amaçlarına uygun olarak belirlenmiş savaş kurallarına sahiptir. Bugüne kadarki tüm devrim mücadelelerinin açıkça gösterdiği gibi, emperyalizm, devrimci savaşları durdurabilmek için her türlü aracı kullanarak açık terör uygulamıştır ve uygulamaktadır. Karşı-devrimci terör ile devrimci şiddet, gerek amaçları yönünden, gerekse biçim yönünden birbirinden açık ve net bir biçimde ayrıdır ve ayrı olmak zorundadır. Amerikan emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin uyguladığı teröre karşılık olarak, belirlenmiş kurallara sahip devrimci savaş yürütülmek durumundadır. Lenin’in deyişiyle:
      “Çok gelişmiş bir kapitalizmin ürünü olan emperyalist savaşın nedenleri ve önemi, böyle bir savaşa ilişkin sosyal-demokratik taktikler, sosyal-demokratik hareket içindeki bunalımın nedenleri, vb. üzerinde ciddi olarak düşünmek başka şeydir, savaşın, düşüncenizi baskı altına almasına izin vermek, onun yarattığı korkunç izlenimlerin ve azap verici ağırlığın altında düşünmekten ve tahlil etmekten vazgeçmek başka bir şeydir.”[3*]
      ABD halkı, kendi askerlerinin, kendi devletinin, kendi gizli örgütlerinin Vietnam’dan Latin-Amerika’ya kadar dünyanın her yerinde yüzbinlerce, milyonlarca insanın öldürülmesi, katledilmesi, işkenceye uğratılması, kaybedilmesi olaylarından dolayı doğrudan sorumlu tutulamaz. Tıpkı, Amerikan tekellerinin geri-bıraktırılmış ülkeleri sömürmesinden dolayı halkın “sömürgeci” ilan edilemeyeceği gibi. Hiç unutulmamalıdır ki, bu katliamlara, işkencelere, emperyalist savaşlara ve sömürüye karşı çıkan, Seatle’da, Washington’da emperyalizme karşı, “globalizme” karşı kitlesel eylemler yapan binlerce ABD’li vardır. Devrimci mücadele, sınıf mücadelesidir; bu mücadelede sınıflar gözönüne alınmaksızın yapılacak her tahlil ve değerlendirme karşı-devrimin işine yarayacaktır. Emperyalizme karşı savaş, proletaryanın öncülüğünde yürütülen yurtsever bir savaştır. Bunun dışındaki her kavrayış, burjuva ya da küçük-burjuva milliyetçiliğidir, ümmetçiliktir. Bu nedenle, milliyetçi ya da ümmetçi bakış açısıyla, ABD halkı topyekün düşman ilan edilemez. Biz marksist-leninistler olarak, ABD ya da bir başka emperyalist ülkenin halkına karşı değil, emperyalizme, emperyalist sömürüye, emperyalist savaşlara karşı savaşmak durumundayız.
      Bu bağlamda, diyebiliriz ki, 11 Eylül’de gerçekleştirilen eylemler, Amerikan emperyalizminin finans kuruluşları ile askeri yönetim merkezi Pentagon’a yönelik olmakla birlikte, kullanılan araçlar ve biçim açısından, devrimci savaşın kurallarıyla bağdaşmaz niteliktedir.




İstatistikler

  • 2,194,210 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Ağu    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

En fazla oylananlar