Archive for the 'Fethullahçılar' Category

07
Ağu
08

‘GÜLEN’DE HİLE MUBAH’

Ergenekon iddianamesinde Fethullah Gülen hareketi de emniyet raporuyla geniş yer aldı

‘Gülen’de hile mubah’

ATATÜRK’E HAKARET

“Gizli” ibareli raporda Gülen’in Atatürk ya da İsmet İnönü dönemi için “mabede giden yolların kapatıldığı zaman dilimi”, Cumhuriyet dönemi için “karanlık dönem”, Atatürk için “deccal” dediği belirtildi. Raporda, tarikat üyelerinin “başimam” Fethullah Gülen’den aldıkları fetvalar doğrultusunda karşıt görüşlülere karşı ‘hile mubahtır’ yöntemiyle tedbirler geliştirdikleri kaydedildi.

Akfırat’a ait belgeler arasında çıkan emniyet raporu Gülen cemaatinin gerçek amacını gözler önüne seriyor

Yaşamını 10 yıla yaklaşan süredir ABD’de sürdüren vaiz Fethullah Gülen için Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan “gizli” ibareli rapor Ergenekon iddianamesine yansırken, Gülen hareketinin laik, demokratik rejim için nasıl bir tehdit oluşturduğu ve teokratik devlet hedefine ulaşmak için benimsediği “takıyye” yöntemi geniş yer buldu. Raporda, Gülen’in “Şeriat yerine İslam”, “Cumhuriyet dönemi yerine talihsiz karanlık ya da upuzun hicranlı dönem”, “militan yerine hizmet erleri, ışık süvarileri”, “Laik kesimler yerine karşı cephe”, “Cumhuriyet dönemi yöneticileri yerine o kafalar”, “Atatürk ya da İsmet İnönü dönemi için ise ‘mabede giden yolların kapatıldığı zaman dilimi’ ”, “Atatürk için deccal” dediği öne sürülüyor.

Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nün hazırlayıp, dönemin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği “Işık Tarikatı İllegal Örgütlenmesi” adlı “gizli” ibareli raporda Gülen hareketinin teokratik devlet kurma amacı ve örgütlenme biçimi ilginç ifadelerle Ergenekon iddianamesinde genişçe yansıtıldı. Ergenekon iddianamesinin ek belgelerinde şüpheli Adnan Akfırat’a ait belgeler arasında çıkan ve Gülen cemaatinin gerçek amacını gözler önüne seren raporda Gülen portresi ve “takıyye anlayışı” özetle şöyle çiziliyor: “Gülen, alışılmış bir ‘din adamı’ profilinden uzak, din adına farklı söylemleri bulunan, kimi zaman ‘sfenks’ kadar sessiz, kimi zaman Atatürk’ü övmeye gerek duyan, kimi zaman 8 yıllık eğitime destek verecek kadar reformcu, rejim yandaşı ve aydın bir düşünür; kimi zamanda farklı dinlerin temsilcilerine dünya barışı adına çağrılar yapacak hatta Papa ile fikir teatisinde bulunabilecek kadar da enternasyonal yanı güçlü biri olarak görüntüler vermektedir. Tarikat mensupları da başimam Fethullah Gülen’den aldıkları fetvalar doğrultusunda davranışları ile kendi düşüncelerinin zıtazıt olanlara karşı ‘hile mübahtır’ yöntemi ile tedbirler geliştirmektedirler.”

GENÇLER HEDEFTE…

Gülen hareketinin gelecekteki amaçlarını gerçekleştirmek için “gençleri hedef aldığı” vurgulanan emniyet raporunda, “… Türkiye sathını mücadele alanı olarak değerlendiren ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkma, parçalama en hafifinden Cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirme veya kendine göre yön verme ya da devlet içinde hâkim güç olma sevdasındaki bu gibi organize suç yapılanmalarını dünlerde olduğu gibi bugünlerde de etkileyip kullanmada ön planda tuttuğu, hedef kitlenin başında aktiviteleri, heyecanları, coşkuları ile gençlerimizin gelmesi son derece düşündürücüdür” ifadeleri dikkat çekiyor. Raporda, 28 Şubat sürecinin ardından cemaatin savunmaya geçtiği vurgulanarak, “Şer’i esaslara dayalı devlet kurmayı hedeflediği değerlendirilen Gülen ve yandaşları, 28 Şubat kararlarının alınmasının ardından, özellikle soruşturma ile ilgili yazışmaların başlamasıyla, birçok örgüt evini boşaltmış, faaliyetlerini mevzi koruma kurallarına uyarlamıştır. Şu anda birçok örgüt mensubu, aile evlerinde örgütsel faaliyetlerini sürdürmektedir. Gülen’in örgütlenmesinin ekonomik boyutu da göz önüne alındığında, gelecekte ülkemizi bekleyen tehlikenin büyüklüğü endişe verici boyuttadır” deniliyor.

İSTİHBARAT BİRİMLERİ

Raporda, Gülen’in sürekli askeri terminolojide kullanılan kışla, er, cephe, ordu, mevzi, nefer gibi kelimeleri kitaplarında “özenle” seçerek “sıkça” kullanmasının da dikkat çekici olduğu belirtilerek, kitaplarında “ışık evleri, ışık kışlaları veya ışık süvarileri , ışık erleri” gibi tabirleri sık sık kullanmasının bir örgütsel yapılanma içerisinde olduğuna kuvvet kazandırdığı vurgulanıyor. Gülen’in “Bir yandan düşman cepheyi mükemmel işleyen haber alma teşkilatıyla içinden tanırken, öte yandan hasım cephenin aynı faaliyetleri kendi içimizde sürdürmesine müsadee edilmemeli…” mantalitesi ile de emniyet ve istihbarat birimlerini ele geçirme teşebbüsündeki niyeti açıkça ortaya çıktığına dikkat çekiliyor.

29
Nis
08

ZAMAN GAZETESİ AKP’Yİ KURTARMAK İÇİN ÇIRPINIYOR

 
 Fethullah Gülen’in yayın organı Zaman gazetesi, AKP’yi kapatma davasından kurtaracak formüller için çırpınıp duruyor. Zaman ilk olarak Fazilet Partisi kapatma davası sürürken gündeme gelen, ancak tepkiler nedeniyle yasalaşmayan Anayasa değişikliğini manşete taşıdı. Ardından Demokratikleşme paketi ve Bahçeli’nin açıklamalarına sarıldı. Son olarak, 30 sene önce Milli Selamet Partisi döneminde yapılan Anayasa değişikliğini AKP’yi kurtaracak çözüm gibi sundu.Fethullah Gülen’in yayın organı Zaman gazetesi, AKP’ye açılan kapatma davasının ardından ne yapacağını şaşırdı.

Zaman, AKP’yi kurtarmak için neredeyse her gün farklı bir formül ortaya atıyor. Zaman ilk olarak, 2000 yılında, Fazilet Partisi kapatma davası sürerken, DSP-MHP-ANAP hükümeti dönemindeki Anayasa değişikliğini gündeme getirdi. Zaman, MHP ve DSP de dava sürerken değişiklik yapmış başlığıyla duyurduğu haberde dava sürürken Anayasa değişikliği yapıldığını iddia etti. Oysa 2000 yılında gündeme gelen Anayasa değişikliği askıya alınmıştı.

1999 yılında Siyasi Partiler Yasası’nda yapılan değişiklik ise Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Baltayı taşa vuran Zaman, demokratikleşme paketine bel bağladı. CHP ve MHP’nin yanı sıra AKP içinde de destek bulmayan paket birkaç gün sonra gündemden düştü.

Zaman, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 23 Nisan resepsiyonunda yaptığı açıklamanın üzerine atladı. Zaman’a göre Ankara Bahçeli’nin formülünü konuşuyordu. Acaba Bahçeli, bir kez daha AKP’ye kurtarıcı rolüne soyunabilir miydi? Ancak bu da tutmadı.

Zaman son olarak 30 yıl öncesine gitti. O dönemde Milli Selamet Partisi döneminde yapılan Anayasa değişikliğini kurtarma formülü olarak ortaya attı. AKP’yi kapatmaktan kurtarmak için ne yapacağını şaşıran Zaman’ın MSP formülü de Tayyip Erdoğan’ın CHP Atatürk’ün resmini paradan çıkartmıştı açıklamasına bentildi. 

29
Nis
08

Fethullahçılardan “soykırım” destekçisine ödül

Fethullahçılardan “soykırım” destekçisine ödül

Fethullahçılardan “soykırım” destekçisine ödülGeçtiğimiz hafta Amerika’da bir Türk Derneği tarafından, bir Amerikalıya “Zübeyde Hanım Sevgi Ödülü” verildi. Olayı duyan, Atatürk’ümüzün annesinin adını taşıyan bu ödülün bir Türk dostuna verildiğini düşünür.

Ancak ne ödülü veren dernek, ne de ödülü alan şahıs Türk dostu. Aksine bu ödüle layık görülen kişi, Amerikan Kongresi’nde Yunan Dostluk Grubu’nun kurucusu olan ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Carolyn Bosher Maloney.

Maloney geçen yıl, Kıbrıs’ta Türk varlığının sona ermesini isteyen bir tasarı hazırlayarak gündeme gelmişti. Sadece Yunan dostluğu değil Ermeni dostluğuyla da bilinen Maloney aynı zamanda sözde Ermeni soykırımı iddialarını Amerikan Kongresi’ne taşıyan tasarıyı desteklemişti.

Azılı bir Türk düşmanına, Atatürk’ün adını kullanarak ödül vererek ikiyüzlülüğün doruklarına ulaşanlar kim olabilir peki? Tabiî ki Fethullahçılar. Ermeni dostu, Yunan dostu ve dolayısıyla Türk düşmanı lobi faaliyetini yurtdışında yürütenler, maalesef içimizden çıkan hainler. Rum’un, Ermeni’nin verdiği zarardan daha fazlasını verenler yine bunlar.

“Soykırım” destekçisine ödül veren, Türkçesi “Türk Kültür Merkezi” olan bu ne olduğu belirsiz derneğin Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinmesi bizi pek şaşırtmadı. Dedik ya ödülü alan da veren de Türk düşmanı diye.

Kirli emellerine Atatürk’ün adını, sanını ve soyunu karıştırarak Türk milletini yanıltmaya çalışırsanız yanılırsınız. İstediğiniz kadar işbirlikçi derneklerinize “Türk” adı verebilirsiniz, Atatürk’ün ismini kullanabilirsiniz ama bu milleti yanıltamazsınız.

Türk milleti dostunu, düşmanını bilir.

07
Ağu
07

AJAN ŞEBEKESİ: FETHULLAH CEMAATİ

FETULLAH AJANLARI DİĞER PARTİLERE SIZMAKTALAR!

Fethullah, Ajanlarını AKP dışında diğer partilere yönlendirmektedir! Bunlardan birisi de: İstanbul birinci bölge, birinci sıra adayı; GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI BAŞKAN YARDIMCISI ZAMAN YAZARI NEVVAL SEVİNDİ…

Fethullah şebekesine, düne kadar dinsel bir cemaat olarak bakıldı, hatta bu bakışın içinde biraz hoşgörü ve sempati de vardı!!! Ama zaman içinde takke düştü kel göründü!!
İçlerinde gerçekten inanmış saf Müslümanları bir kenara ayırırsak, Fetullah’ın Müslümanlıktan öte İslam’ı yok etmek için organize edilmiş bir ajan olduğunu görürüz!!
Bizim gözden kaçırdıklarımız zamanla, daha bariz olarak ortaya çıktı!

Gördük ki; salt dinsel inançlarını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik kaynakları ile, eğitim kurumlarıyla, ülkemizin yüz yüze olduğu tehdit ve tehlike dizinidir..
Fetullah şebekesi, “ABD ve İNGİLİZ ALAŞIMLI” oralarda dizayn edilmiş, İslam’ın içini boşaltıp Türklüğü acz içine düşürmekle görevlendirilirmiş bir Vatikan kuklasıdır!!

Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.

— TSK’ya sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren fethullahçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif silahlı kuvvetler olarak algılamaktadırlar. Bununla birlikte adliye ve mülkiye kadrolaşması ise, bu gücü daha da pekiştirecek ve devletin içten ele geçirilmesini ya da bir başka ifadeyle devletin kansız teslim alınmasını temin edecektir.

1980′li yılların başlarından itibaren polis okullarına ve polis akademisi’ne sızarak burada kadrolaşan ve daha sonra personel, eğitim, bilgi-işlem, terörle mücadele, istihbarat gibi birimlerde kökleşmeye çalışan Fethullahçılar, istihbarat birimlerinin yanı sıra, var oldukları her yerde ve ortamda, şeyhleri F.Gülen’in kaset ve kitaplarındaki “tedbir ve temkin”,”taktik ve strateji” içeren direktiflerinin gereğini yerine getirerek bugünkü güç düzeylerine erişebilmişlerdir.

Ankara DGM, F. Gülen iddianamesi’nde şöyle denmektedir:

“F.Gülen gurubunun başta milli eğitim ve emniyet teşkilatı olmak üzere bütün devlet kadrolarına sızma çalışmaları yaptığı ve önemli ölçüde muvaffak olduğu bilinmektedir.”

İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 10 Mart 1992 gün ve 1992/79 sayılı yazısında şöyle denilmektedir:

“…Ankara polis koleji öğrencilerinin % 50′sine yakın bir kesimi ile çeşitli şekillerde temas kuran örgüt elemanları, kendilerine yakın olanlar üzerindeki ajitasyon çalışmalarını sistemli olarak yürütmektedirler.”
Yukarıda belirtilenlerin büyük bir bölümü gerçekleşmiştir!!

“…Gelecekte Emniyet Teşkilatı’nın bürokratlarını oluşturacak Polis Koleji öğrencilerinin, koleje seçiminden itibaren her aşamada sistematik bir çalışmanın yürütüldüğü görülmektedir.”

Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yayınlanan istihbarat bülteninin 70 no’lu nüshasından bir alıntı:

“GURUBA AİT, ÜLKEMİZDE FAALİYET GÖSTEREN EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN BAZILARI AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:

İzmir Yamanlar Fen Lisesi,
İstanbul Fatih Koleji,
İstanbul Safiye Sultan Kız Lisesi,
Mersin Yıldırım Han Lisesi,
Ankara Samanyolu Lisesi,
Van Serhat Lisesi,
Denizli Server Lisesi,
Erzurum Aziziye Lisesi,
Erzincan Otlukbeli Lisesi,
Eskişehir Ertuğrul Gazi Lisesi,
Sakarya Işık Lisesi,
Manisa Şehzade Mehmet Türk Lisesi,
Aydın Nizami Erkek Lisesi,
Fatih Üniversitesi.”

YAYIN ORGANLARI

Gurubun yayın organları arasında “Sızıntı Dergisi, Yeni Ümit, Aksiyon, Zaman Gazetesi, Samanyolu TV”, kuruluşları arasında da “Akyazılı orta ve yüksek eğitim vakfı, Türkiye Öğretmenler Vakfı, Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” gösterilmiştir.

ANKARA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ’NCE HAZIRLANAN RAPORDAN BİR ALINTI:

“F. Gülen’in oluşturduğu örgüt, devletin laik yapısını yıkmak amacıyla kurulmuş olup, istişare kurulu, bölge imamları, şehir imamları, semt imamları, ev imamları gibi illegal yapılanmayla bütün ülkeyi bir ağ gibi sarmıştır. Yine bu illegal yapılanmaya bağlı olarak yurt içinde ve yurt dışında legal görünüşlü şirket, okul ve vakıflara sahip bulunmaktadır. Bu legal ve illegal yapılanması ile büyük ve güçlü görünüm arz eden örgüt, halk üzerinde bir manevi cebir ve baskı yaratmaktadır.”

Göz önünde tutulması gereken önemli bir husus; fethullahçı örgütlenmenin, emniyet teşkilatı içinde bugüne kadar niçin çözülemediğidir. Bunun da en önemli nedeni, çözecek makam sahiplerinin, birtakım siyasal denge hesapları ve de koltuk endişeleri ile konuya soğuk bakmaları, risk üstlenmemeleridir.

İŞTE BİRTAKIM GARİPLİKLER:

— 10 Kasım 1996′da “inancımıza saygı duyulmadığı bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım” sözleriyle ünlenen Kayseri Eski Belediye Başkanı Refah Partili Şükrü Karatepe hakkında DGM’nin bilirkişi olarak atadığı Prof. Dr. Ali Şafak, Karatepe’yi aklayan bir rapora imza atanlar arasındadır. Şafak, polis akademisi’nde görevinin başındadır!

— Polis Kolejindeki toplam 731 öğrencinin %53′ünü oluşturan 388 öğrencinin, fethullahçı yapılanma içinde yer aldığı belirtilmektedir. 2001 yılı mezunları arasında bu oran %67 olarak kaydedilmektedir.
Şimdi bu şahıslar emniyet içinde önemli noktaları tutmuş bulunmaktadırlar!!

FETULLAH – CIA İLİŞKİSİ:

Yayınlanan bir raporda “Etki Ajanı-Nüfuz Casusluğu” kavramının tarihsel süreçte anlatılması ve örneklendirilmesi amaçlanmıştı. Söz konusu raporda “Türkiye’deki Etki Ajanı Borsası: Fethullahçılar” ara başlığı altında aşağıdaki bilgiler yer almıştır:

“……SÖZKONUSU HOCAEFENDİLERDEN BİRİ OLAN ZAT, KALABALIK MAİYETİYLE (BUNA 24 SAAT YANINDAN EKSİK OLMADIĞI SÖYLENEN DOKTORLARI DA DAHİL) PENNSİLVANIA EYALETİ’NDE PHILADELPHIA YAKINLARINDA ÖZEL BİR ÇİFTLİKTE YAŞIYOR. ÇİFTLİĞİN BULUNDUĞU BÖLGENİN FBI KORUMASI ALTINDA, REFAKAT MEMURLARININ GÖZETİMİNDE OLDUĞU VE BURALARDAKİ ÇİFTLİKLERDE YAŞAYANLARA BİRİNCİ DERECEDE ÖZEL ÖNEME SAHİP KORUMA PROGRAMININ (COUNTUR-SURVEILLANCE FAALİYETİ) UYGULANDIĞI KAYDEDİLİYOR.”

“……GERÇEKTE BU ÇİFTLİĞİN, CEMAATİN GAZETESİNİN SORUMLULARININ DA ARALARINDA BULUNDUĞU, ABD YASALARINA GÖRE KURULAN ALTIN NESİL VAKFI ADINA FBI TARAFINDAN FETHULLAHÇILARA 1991′İN BAŞINDA TAHSİS EDİLDİĞİ VE AYNI YILIN ORTALARINDA YÖK YA DA MEB BURSU İLE BU ÜLKEYE GÖNDERİLEN
FETHULLAHÇI YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİLERİNİN BİR YAZ KAMPI OLUŞTURARAK, SÖZKONUSU ÇİFTLİKTE ÖRGÜTLENME TOPLANTILARI GERÇEKLEŞTİRDİKLERİ BİLİNİYOR.”

“ŞİMDİ HOCAEFENDİLERİN HEPSİNİ MASUM VARSAYALIM:

A) ABD’DE İKAMETİN YASAYLA BELİRLENMİŞ KATI KOŞULLARI BULUNMAKTADIR. HİÇKİMSE YASAL OLARAK, RESMİ BAŞVURU YAPMAKSIZIN VE DE GEREKÇESİNİ BELGELEMEKSİZİN (DEFACTOR STATÜSÜ HARİÇ) BU ÜLKEDE 6 AYDAN UZUN BİR SÜRE KALAMAZ.

……HOCAEFENDİLERİN TÜMÜNÜN YEŞİL KARTA SAHİP OLMALARI TEKNİK AÇIDAN OLANAKSIZ, ÇÜNKÜ YASAL KOŞULLAR UYMAMAKTADIR.

……GERÇEKTE, ABD’DE DERİN DEVLET KORUMASI ALTINDAKİ HOCAEFENDİLERİN, ‘KAÇ!’ KOMUTUNU ALDIKLARI ANDAN İTİBAREN CIA İLTİCA VE TARAF DEĞİŞTİRME DEPARTMANININ ACİL PLANINA DÂHİL OLARAK KENDİLERİNE TANIDIĞI KOLAYLIKLARDAN YARARLANDIKLARI BİLİNMEKTEDİR. BU ARADA, MERVE KAVAKÇI GİBİ ABD VATANDAŞLIĞINA ALINMIŞLARSA O BAŞKA.

B) HOCAEFENDİLERİN ALDIKLARI İLKOKUL MEZUNU EMEKLİ MAAŞI İLE BUNCA SÜRE ABD’DE NASIL (HEM DE MAYO FETHULLAHÇI KLİNİĞİ DAHİL) TEDAVİ GÖRÜP, 24 SAAT SÜREYLE DOKTOR GÖZETİMİNDE NASIL KALABİLDİĞİNİ; ÇİFTLİKTE RUTİN HARCAMALARIN YANISIRA, KAHYA, AŞÇI GİBİ PERSONELİN MAAŞLARINI
NASIL ÖDEYEBİLDİĞİNİ; HER HAFTA ONLARCA, BAZEN YÜZLERCE MİSAFİRİN AĞIRLAMA MASRAFINI NASIL KARŞILAYABİLDİĞİNİ KERAMETLE AÇIKLAYAN MÜRİTLERE İNANMAK NE DERECEDE OLANAKLI!..

C) FETHULLAHÇI YAPILANMA, CIA’NIN ÖNGÖRDÜĞÜ TARİKAT (SÖZDE SİVİL TOPLUM CEMAATİ) MODELİNE -MORMON, MOON, SCYENTOLOGY VD. GYBY- TIPATIP UYMAKTADIR.

……LEGAL, DEVLET KARŞITI OLMAYAN, SALT DİNSEL YA DA SİYASAL FAALİYETLERDE BİLE BU OLAĞANÜSTÜ GİZLİLİĞE GEREK DUYULMAZKEN, FETHULLAHÇILARIN BU AŞIRI DUYARLILIĞININ ÖZEL NEDENLERİ OLSA GEREKTİR. BU ÖRGÜTSEL YAPI VE GİZLİLİĞE VERİLEN AŞIRI ÖNEM, FETHULLAHÇILARIN BİR AJAN ŞEBEKESİ(AGENT NET) OLDUĞUNA İLİŞKİN KUŞKULARI KUVVETLENDİRMEKTEDİR.”

“……CIA NEZDİNDE TÜM FETHULLAHÇILAR, ‘WALK-IN’ TABİR EDİLEN BİR KATEGORİDE TUTULMAKTADIRLAR; YANİ KENDİ AYAKLARIYLA VE GÖNÜLLÜ OLARAK AJANLIK HİZMETİNİ TALEP EDEREK GELMİŞLERDİR. FETHULLAHÇILARA GÖRE, NASIL HUMEYNİ ZORUNLU SÜRGÜN SONRASI BİR GÜN İRAN’A DÖNMÜŞSE, HOCAEFENDİLERİ DE ÖYLE ANLI ŞANLI BİR BİÇİMDE DÖNECEK VE DODRUDAN ÇANKAYA’YA OTURACAKTIR. BU BEKLENTİNİN DEVAMINDA, ABD’YSE, KÜRESELLEŞME ÖNÜNDE EN TEHLİKELİ BİR ULUS-DEVLETİ ORTADAN KALDIRMANIN, YERİNE KENDİ ILIMLI, UYSAL MÜSLÜMAN PATRİĞİNİ GETİRMENİN NİMETLERİNİ GÖRECEKTİR. BİR YANDAN ABD YLE İLİŞKİYİ SÜRDÜREN FETHULLAHÇILAR, DİĞER YANDAN VATİKAN, FENER RUM PATRİKHANESİ, MUSEVİ HAHAMBAŞISI DERKEN, FARKLI ÜLKELERİN İSTİHBARAT SERVİSLERİ TARAFINDAN YÖNETİLEN-YÖNLENDİRİLEN ÇEŞİTLİ ULUSLARARASI KURULUŞLARLA DA FLÖRT ETMEYE BAŞLAMIŞLARDIR.”

FETHULLAH-ALMANYA BAĞLANTISI:

“ALMANYA İLE DE TEMAS KURAN FETHULLAHÇILAR, ALMAN DIŞ İSTİHBARAT SERVİSİ OLAN BND BAĞLANTISI DOLAYISIYLA ALMANYA’NIN İÇ İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ OLAN FEDERAL ANAYASAYI KORUMA TEŞKİLATI’NIN DESTEĞİNİ DE OTOMATİKMAN ALAN FETHULLAHÇILAR, YAKLAŞIK 2.400.000 VATANDAŞIMIZIN YAŞADIĞI BU ÜLKEDE, ‘HİMMET PARASI’ TOPLAMA VE YANDAŞ-MÜRİT KAZANMA AMACINA YÖNELİK OLARAK KÖLN, HANNOVER, MÜNYH, AUSBURG, STUTTGART GYBY, TÜRKLER’İN YOĞUN OLARAK YAŞADIKLARI TÜM ŞEHİRLERDE ‘Y.BURG A.Ş.’ GYBY ŞİRKETLERİN YANISIRA, ‘DOST YOLU DERNEDY, TÜRK-ALMAN AKADEMİSYENLER BİRLİĞİ, İSLAM DİN BİRLİĞİ’ GYBY ÇOK SAYIDA AKTiF ÇALIŞAN ÖRGÜTE SAHİP OLMUŞLARDIR.”

FETHULLAH – İNGİLTERE BAĞLANTISI:

“İNGİLTERE DE OKUL AÇAN VE LONDRA’DA BÜYÜK BİR MERKEZ BİNASI SATIN ALAN FETHULLAHÇILAR, İNGİLTERE’NİN DÂHİLİNDE YABANCILARA DÖNÜK FAALİYET GÖSTEREN MI5 VE DIŞ İSTİHBARAT SERVİSİ MI6′NIN UZAKDOĞU’YA YÖNELİK FAALİYET GÖSTEREN DEPARTMANI(CIFE) VE ORTADOĞU’YA YÖNELİK FAALİYET GÖSTEREN DEPARTMANI (MEIC) İLE OKULLAR KONUSUNDA MÜŞTEREK ÇALIŞMA YÜRÜTMEKTEDİRLER.”

FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN OPERASYONLARI:

DEVLETİN GÜCÜNÜ, DEVLET SAVUNUCULARINA KARŞI KULLANMA AŞAMASINA GELMİŞ OLAN FETHULLAHÇILARIN, OPERASYONEL ANLAMDA KAYDA DEĞER BAŞARILARI MEVCUTTUR. OPERASYONLARINDA, AMACA ULAŞMADA HER YOLU MÜBAH SAYAN VE HER TÜRLÜ SINIR TANIMAZ FIRSATÇILIK, AHLAKSIZLIK, TAKİYYE UNSURLARINI İÇEREN BİR KONSEPT ÇERÇEVESİNDE HAREKET EDEN FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILARIN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER ŞUNLARDIR: TELEFON DİNLEME, TEHDİT, SAHTE BELGE ÜRETİMİ VE MONTAJ, ÇARPITILMIŞ BİLGİYE YÖNELİK KAMPANYALAR, HIRSIZLIK, KUNDAKÇILIK, ŞANTAJ AMAÇLI KADIN PAZARLAMA VE GÖRÜNTÜ KAYDI, HER TÜRLÜ İLLEGAL KAYIT KULLANIMI (BÖCEK, GİZLİ KAMERA VB.), RÜŞVET, GASP, DARP, BİLGİSAYAR SAHTEKÂRLIKLARI, EV VE İŞYERİ KURŞUNLAMA, EMNİYETİ SUİSTİMAL, HÂKİM KİRALAMA VE DİĞERLERİ…

FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR TARAFINDAN “HASIM” KABUL EDİLEN KİŞİ VE KURULUŞLAR ALEYHİNE YÜRÜTÜLEN DEZENFORMASYON FAALİYETLERİNDEN BAŞLICASI, ÇARPITILMIŞ VEYA TAMAMEN UYDURMA BİLGYLERE DAYALI SAHTE BELGELER ÜRETMEKTİR; TEKNİK DEYİMLE “FABRİKATÖRLÜK” YAPMAKTIR.

FETHULLAHÇILARIN ADLİYE’YE İLK SIZMA GİRİŞİMLERİ CHP-MSP KOALİSYONU DÖNEMİNE KADAR GİTMEKTEDİR. 12 EYLÜL SONRASINDA, ADLİYE’DEKİ KADROLAŞMA ÇABALARI SONUCUNDA, YARGI MENSUPLARI ARASINDA “GÜMÜŞ YÜZÜKLÜ” OLARAK ADLANDIRILAN BİR GURUBUN GİDEREK GÜÇ KAZANDIĞI KAYDEDİLMEKTEDİR.

— EMNİYET İSTİHBARAT DAİRESİ TARAFINDAN “EMNİYET TEŞKİLATI’NDA FETHULLAHÇI YAPILANMANIN VAR OLDUĞU”NU TESBİT EDEN BİR ARAŞTIRMA RAPORUNUN SONUÇ BÖLÜMÜ, TÜYLER ÜRPERTECEK BİR HÜKÜM İÇERİYORDU:

“ÖNLEM ALMAKTA GECİKİLDİDİ TAKDİRDE, TARİH SAYFALARI ARASINDA KALAN BABAİLER İSYANINDAN ŞEYH BEDRETTİN VE ŞEYH SAİD’E KADAR UZANAN DİN GÖRÜNÜMLÜ İSYANLARIN BELKİ DE EN CİDDİ, EN SİNSİ, EN KAPSAMLI VE EN TEHLİKELİSİ OLABİLECEĞİNE İŞARET ETMEK YANILTICI BİR TAHMİN OLMAYACAKTIR.”

FETHULLAH ÖRGÜTLENMESİ

TEPEDEKİ İSİM: FETHULLAH GÜLEN

BAŞYARDIMCI: İSMAİL BÜYÜKÇELEBİ

LATİN AMERİKA İMAMI: LATİF ERDODAN

AVRUPA İMAMI: ABDULLAH AYMAZ (İSMAİL YEDİLER)

MEDYA VE SANATÇILAR SORUMLULARI:

GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI BAŞKANI HARUN TOKAK,

GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI BAŞKAN YARDIMCISI CEMAL UŞŞAK!

ZAMAN YAZARI NEVVAL SEVİNDİ!!

ESNAF-PARA KONTROLÜ: ALİ BAYRAM

YÖK-ÜNİVERSİTELER: PROF. DR. ŞERİFALİ TEKALAN

SİYASİ PARTİLER: HÜSEYİN GÜLERCE

YAYINLAR: ALAADDİN KAYA

BÜYÜKÇELEBİ’NİN BAKANLAR KURULU

İSMAİL BÜYÜKÇELEBİ’NİN YAKIN ÇEVRESİNE AKP İÇİNDEKİ “ADAMLARI”NI ŞÖYLE ANLATTIĞI BELİRTİLİYOR:

“ABDULLAH GÜL, ABDÜLKADİR AKSU, CEMİL ÇİÇEK, HÜSEYİN ÇELİK VE MEHMET AYDIN, BAKANLAR KURULU’NDA BİZİ TEMSİL EDİYOR.”

BÜYÜKÇELEBİ’NİN SAYDIĞI İSİMLER ŞÖYLE DEĞERLENDİRİLİYOR:

“ABDULLAH GÜL’ÜN, GÜLEN’E YAKINLIĞI BİLİNİYOR.

CEMİL ÇİÇEK’İN, ‘FETHULLAH GÜLEN TÜRKİYE’YE DÖNEBİLİR’ AÇIKLAMASI!

AKSU’NUN EMNİYET İÇİNDEKİ ‘FETHULLAHÇILARA’ GÖZ YUMMASI,

DİYANET’TEN SORUMLU! DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN’IN ‘DİNLERARASI DİYALOG’CU OLMASI!

HÜSEYİN ÇELİK’İN GÖNÜLDEN ‘NURCU’ OLMASI, BÜYÜKÇELEBİ’NİN BU SÖZLERİNİ GÜÇLENDİRİYOR.

SON OLARAK HÜSEYİN ÇELİK’İN, GÜLEN’E YAKINLIĞIYLA BİLİNEN ÇALIK GRUBU’NUN 17 TEMMUZ’DA EĞİTİM KOMPLEKSİNİ AÇMASI, BU İLİŞKİLER AĞININ KANITLARINDAN.”

SONUÇ OLARAK, MİT RAPORUNDA DA BELİRTİLDİĞİ GİBİ, F.GÜLEN GURUBUNUN;

KISA VADEDE; DEVLET KADEMELERİ VE TSK BÜNYESİNDE KADROLAŞMA ÇABALARINI ARTTIRACAĞI VE AYRICA HÂLİHAZIR ÇİZGİSİNİ DEĞİŞTİRMEYEREK, UZLAŞMACI TAVIR VE UYGULAMALARINI AYNI ÇERÇEVEDE SÜRDÜRECEĞİ,

ORTA VADEDE; UZLAŞMACI VE BARIŞÇI POLİTİKASINI DEĞİŞTİREREK, UZUN VADELİ AMACI OLAN ŞERİATA DAYALI TÜRK İSLAM DEVLETİ KURULMASI İÇİN İLK GİRİŞİMLERİNİ BAŞLATABİLECEĞİ, BU MAKSATLA ALIŞILMIŞ TUTUM VE UYGULAMALARINDA, DEVLET VE TOPLUMUN KABUL EDEBİLECEĞİ DOZAJDA YOKLAMALAR YAPARAK ESAS AMACA ULAŞACAK ZAMANI BELİRLEYECEĞİ,

UZUN VADEDE; KENDİ YETİŞTİRDİĞİ MÜRİTLERLE, ÖZELLİKLE ÜST DÜZEY BÜROKRATİK MAKAMLAR DAHİL, YÖNETİMDE KESİN SÖZ SAHİBİ OLACAK ŞEKİLDE DEVLETİN TÜM ORGANLARINDA KADROLAŞABİLECEĞİ,

KADROLAŞMANIN SAĞLAYACAĞI AVANTAJLA, KENDİSİNE EN BÜYÜK ENGELİ TEŞKİL EDEN TSK’YA SIZABİLECEĞİ,

UZLAŞMACI GÖRÜNÜMLÜ POLİTİKASIYLA VE AYNI ZAMANDA SAĞLAYACAĞI DIŞ DESTEKLE TÜRKİYE’DEKİ TÜM TARİKAT VE MEZHEPLERİ EYLEM BİRLİĞİNE YÖNELTEREK, BİRLEŞTİRİCİ BİR DİNİ LİDER DURUMUNA GELEBİLECEĞİ, BU AŞAMADAN SONRA;

KENDİ PARTİSİNİ KURARAK VEYA ELE GEÇİRDİĞİ BİR SİYASİ PARTİYİ DESTEKLEYEREK, SİYASİ İKTİDARI ELE GEÇİREBİLECEĞİ VE SON AŞAMADA DA; BU GİDİŞİN ENGELLENMESİ HALİNDE, ÜLKEMİZ İÇİN VE CUMHURİYETİMİZ İÇİN İLERİYE DOĞRU DAHA BÜYÜK BİR TEHDİT VE TEHLİKE HALİNE GELEBİLECEĞİ BİLİNMELİDİR.
_________________

” Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakrü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve Şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur! “
M.KEMAL ATATÜRK

www.temizeller.org / Mehmet DALMAZ

28
Tem
07

HOCA EFENDİ’NİN SEÇİM YORUMU…

İnternet sitesi Herkül.org kendi sesinden Fethullah Gülen’in seçim sonuçlarıyla ilgili yorumunu yayınladı. “Seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna Gülen, “Seçimde muzaffer olan insanlara bundan sonra daha büyük vazifeler düşmektedir; onlar, daha kuşatıcı, daha anlayışlı ve daha yumuşak olmalı, mülayim halleriyle hırçınlıkların önünü almalıdırlar.” cevabını verdi.

Türkiye’nin atlatılamaz gibi görünen çok ciddi badireleri atlattığını belirten Gülen, ülkeyi fevkalâde hallere sürükleyecek ve demokraside çatlamalar hasıl edecek muhtemel tuzakları aşarak, halk büyük bir sükunet içinde yeniden iradesini ortaya koyduğunu kaydetti.

Gülen şu öngörüde bulundu: “Ne var ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ve genel seçim öncesinde ortaya çıkan hırçınlıklar bir anda bertaraf edilemez; hatta başarısızlık bir kısım insanlarda daha büyük hırçınlıklara ve cinnet sayılabilecek hezeyanlara sebebiyet verebilir. Bu itibarla, seçimde muzaffer olan insanlara bundan sonra daha büyük vazifeler düşmektedir; onlar, daha kuşatıcı, daha anlayışlı ve daha yumuşak olmalı, mülayim halleriyle hırçınlıkların önünü almalıdırlar.”

12
Tem
07

FETOŞ: İSLAM DÜNYASI DİYE BİR DÜNYA YOK


Image
“Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. Bazı yerlerde çok, bazı yerlerde az. O da kültür Müslümanlığı. İslam’ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. Bununla radikalizmi, sert ifratkar Müslümanları kast etmiyorum. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez. Var olduğunu söylersek Müslümanlığa iftira etmiş oluruz. ‘Hiç Müslümanlık yok’ desek o zaman da insanlara iftira etmiş oluruz.Müslümanların dünya muvazeesinde katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde bir aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var olduğu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, Kur’an’la kainatı mütalaa edebilecek, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek, istikbaldeki yerini belirleyebilecek Müslümanların adına kendi doğrularıyla Müslüman insanlar var. Kendileriyle mutabakata varılmış, icma ile test edilmiş, sağlam bir Kur’an telakkisine bağlanmış, defaatle test edilmiş bir İslami anlayışın var olduğu söylenemez. “

12
Tem
07

FETHULLAH’IN YURTLARI

Denizli’de Pamukkale, Manisa’da Celal Bayar , Aydın’da Adnan Menderes , Isparta’da Süleyman Demirel, Afyon’da Dumlupınar Üniversitesi. ..Buralarda binlerce öğrenci okuyor…

Adlarını saydığım üniversitelerin ilçelerde de meslek yüksekokulları bulunuyor…

Örneğin Afyon’da, Muğla’da, Aydın’da, Manisa’da yaşayan öğrenciler oralarda çalışan işçi, işsiz, memur, esnaf, üretici Türkiye’ye nasıl bakıyor?

Neredeyse her ile, her ilçeye üniversite, meslek yüksekokulu açan devlet , öğrencilerin yurt sorununu çözümlemiş mi?Üniversite öğrencilerinin bir bölümü Türkiye’yle yakından ilgili, Ortadoğu’da neler olup bitiyor, AB süreci ne anlam taşıyor gibi konularla ilgililer…

Bir bölümü ise ilgisiz…

Devlet üniversite açmış, ama yurt sorununu çözmemiş; böylece tarikatlara gün doğmuş. Afyon’dan Muğla’ya dek tarikat yurtları ve ”ışık evleri” çoğalmış…

İzmir’ den Muğla’ ya geçmeden önce Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak ve Başkan Yardımcısı Hüseyin Çalışkan’ la sohbet ettim…

***

Karşıyaka çağdaş ve uygar bir yerleşim birimidir…

Peki varoşları nasıl?

Kara çarşaflı, sarıklı ve cüppeli tarikatların kuşatması altında…

Cevat Durak diyor ki:

”İki buçuk yılda çok işler başardık. 10 bin öğrenciye burs veriyoruz. Şimdi ise dershane ve okul açma projelerimizi yaşama geçireceğiz… ”

Olayın özü bu!..

Eğitim! Eğitim! Eğitim!..

Ege’ye dek Türkiye’nin dört bir yanında ”tarikat kuşatması” kendini gösteriyor…

Aylar önce Hakan Dirik Ege’den Akdeniz’e uzanan kıyı diliminde toplumu iki parçaya bölen yeni ayrımcılık türünün nasıl geliştiğini yazmıştı Cumhuriyet’ te…

Siyaseti dinle harmanlayan o düşünce, yaz aylarında sosyal demokratların yönettiği kıyı kasabalarında ”haşema” ve ”tesettür mayosu” nu gündeme taşımıştı. Şimdilerde de ”haşemalı-tesettü r mayolu” termal turizmi kendini gösteriyor…

Bölgede kadrolaşma tüm hızıyla sürüyor…

İmamlar turizm müdürü oluyor!..

Çanakkale’den Fethiye’ye dek uzanan kıyı kesiminde ”tarikatçı kadrolaşma” bitmiş…

Bir örnek vereyim…

İzmir’de Karşıyaka-Fenerbahç e Ülker basketbol maçında Karşıyakalı seyirciler salona, ”Atam rahat uyu, Cumhuriyetimizin ve laik İzmir’in bekçisiyiz” yazılı pankartla girmek isteyince polis engeliyle karşılaşıyorlar.

Karşıyaka taraftarı bu tepkiyle karşılaşınca hemen bir formül bulup pankartı içeriye sokuyorlar ve İstiklal Marşı okunurken açıyorlar…

Bu kez polis görüyor pankartı…

Buyruk veriyor polis:

”Kaldırın o pankartı, sporla ilgisi yok!”

Kaldırılıyor…

***

Biraz da Muğla’ dan söz edeyim…

AKP Kafaca Belde Başkanlığı kahvelere duyuru asıyor:

”İş arayanlar AKP Belde Başkanlığı’na başvursunlar! ”

CHP Muğla Milletvekili Ali Aslan konuyu Meclis’e taşıyor…

Oysa, istimlak mağdurlarının Türkiye Kömür İşletmeleri’ ne öncelikli işçi alınmasıyla ilgili konu…

AKP’liler uyanık. İktidar onlar.

Yeme de yanında yat!..

Tarikat yurtları, ışık evleri…

Her yerde Fethullahçılar ve Nakşiler…

Eğer Fethullahçı ve Nakşiyseniz hiçbir sorununuz yok…

Konuştuğum üniversite öğrencileri anlatıyor:

”Eğer sizi elde ederlerse para içinde yüzersiniz… ”

Bir kız öğrenci:

”Yurtta kapalıyız. Derse girerken başımızı açıyoruz. 100 dolar burs alıyoruz. Ailemize de para, erzak yardımı yapıyorlar.”

Bir erkek öğrenci:

”Fethullahçıları n yanlarında kalıyorum. Çünkü ailem yoksul. Ne yapayım devletin yurduna giremedim… ”

Tarikat yurtları neden denetlenemez? Tarikat evlerinde olup bitenler devlet tarafından niçin izlenmez?

Medyamız ”Cüppeli Ahmet Hoca” nın din sömürüsünden elde ettiği paralarla ”Alpler’de dağ havasında, Malta’da deniz havası” ndaki tatilini gündeme taşırken Anadolu’daki üniversitelerde, okullarda ”tarikat şeyhleri” nin egemenliğine kayıtsız kalıyor!..

İrtica oralarda!..

12
Tem
07

FETHULLAH OKULLARININ İÇ YÜZÜ

1-)Dinlediğim pek çok Azeri kadın, göz yaşları içinde, Fethullahçıların okullarında eğitim gören çocuklarının kendilerinden koparıldığını, onları kaybetmek üzere olduklarını söylediler.Çocuklarının geleceği için,Azeri okullarına göre eğitim kalitesi bir hayli yüksek olan Fethullahçı okulları tecih eden,büyük maddi fedakarlıkta bulunan Azeri kadınlar, bir süre sonra çocukların anne ve babalarını inançlarını sorguladıklarını, hatta aşağıladıklarını, neşe ve canlılıklarını , çocukluklarını kaybettiklerini anlattılar.Onlara Türkiye’de de aynı taktikten hareketle nasıl çocukların ailelerinden soğutularak koparıldıklarını, sonrada kişilerinin nasıl törpülenip cemaat kişili içinde yer almalarını sağladıklarını- örnekleri ile- anlattım ve ışık evlerindeki ilişkileri açıkladım.Kısaca çocuklarını seviyorlarsa bu okullardan almalarını önerdim.
2-)Orta Asya’da, Afrika’da, Amerika’da, Avusturalya’da kısacası dünyanın her tarafında “Türkiye’nin kültür misyoneri” olduklarını iddia ediyorlar.Programlarında haftada 3-8 saat Türkçe’ye yer verirken, 25 saat İngilizce verdikleri için ingiltere’den “üstün hizmet ödülü” alıyorlar.( Türkiye’de ise bu çocukların İstiklal Marşımızı nasıl Türkçe okuduklarını yüzlerce kez göstererek kamuoyunu yanıltıyorlar.)
ABD’den ise “kırmızı pasaportlu CIA çıkışlı” öğretmen takviyesi ve siyasal dokunulmazlık, ekonomik güç desteği görüyorlar.Buralarda Türkçü, çağdaş, aydın gençler yetiştirmek yerine, sadece milli kimliğini bilmeyen, Türklük bilincinden yoksun molla yetiştiriyorlar. Ama bu okullardaki Türk olmayan öğrencilere hiç karışmıyorlar;dini eğitimden kesinlikle kaçınıyorlar;ulus biçimlerini etkilemeye çalışmıyorlar.Fethullahçıların yurt dışındaki okullarında Türk olmayan öğrencilere Türkçe eğitimi sadece şeklen veriyorlar.Türk kültürü asla öğretilmiyor.Belki şaşıracaksınız İslamiyet’de anlatılmıyor;öğretilmiyor.Bu okulların programları itibariyle ABD ya da İngiliz kolejlerinden hiç bir farkı yok!…ABD bölgesel hesapları gereği haritada nereyi işaret ediyorsa, Fethullahçı maşalar oraya gidiyorlar ve okul açıyorlar.3-) Sonuçta, Kırım’da, Azerbaycan’da, Orta Asya’da ve Rusya Federasyonunda ya da Türklerin yaşadıkları diğer ülkelerde, Türk çocuklarını önce ailelerinden, sonra Türklüklerinden kopararak mollalaştırıyorlar.En yeteneklilerini ve başarılılarını daha sonra Türkiye’ye getirerek yüksek öğretim süresince beyinlerini yıkamaya devam ediyorlar.Bu gençler gerçekten güvenilir mürit olduktan sonra tekrar kendi ülkesine gönderip burada stratejik makamlara gelmek üzere yerleştiriliyorlar;Türklüğe hizmet için değil, Fethullahçı organizasyonun çıkarlarına hizmet etmek üzere …Kısacası Fethullahçılar böylece Türklüğe ihanet ediyorlar!…4-)Fethullahçılar Azerbaycan bürokrasisine oldukça hakimler.Tıpkı Türkistan ‘da olduğu gibi iki bakan yardımcısının Fethullahçı olduğu ifade ediliyor.Ticaret, endüstri, eğitim ve gümrükle ilgili birimlerde tüm yetkililerin Fethullahçılar tarafından “maaşa bağlandığı” iddialar arsında.
Fethullahçıların aylık maaşa bağladıkları arasında Haydar Aliyev’in ve de hükümet yetkililerinin yanı sıra , iktidar partisinin ve muhalefetteki tüm partilerinde yer alması, ister istemez gerçek patron ABD’nin geleneksel politikasını çağrıştırıyor:”İktidar kadar,yarın iktidara gelebilecek potansiyele sahip muhalefete de yakın ve organik ilişki kurmak…”

5-)Diyebiliriz ki, okullar buy mafyayı çağırıştıran çıkar çarkının sadece kılıfı.Fethullahçılar,yerleştikleri ülkelerde, yönetimi ve bürokrasiyi elde ettikten sonra ekonomik anlamda da kökleşmeye başlıyorlar.Yaklaşık 280′in üzerinde şirket ve holdige, 25 milyon dolarlık mal varlığına ve yıllı 600 trilyon liralık iş hacmine sahip olan Fethullahçı organizasyon, karlı gördükleri alanlarda bu ülkelere girmeye başlıyorlar.Suyun başı tutulduğu için de rüşvet,haraç ve benzeri engellere takılmıyorlar…

12
Tem
07

FETHULLAH OKULLARININ İÇ YÜZÜ

1-)Dinlediğim pek çok Azeri kadın, göz yaşları içinde, Fethullahçıların okullarında eğitim gören çocuklarının kendilerinden koparıldığını, onları kaybetmek üzere olduklarını söylediler.Çocuklarının geleceği için,Azeri okullarına göre eğitim kalitesi bir hayli yüksek olan Fethullahçı okulları tecih eden,büyük maddi fedakarlıkta bulunan Azeri kadınlar, bir süre sonra çocukların anne ve babalarını inançlarını sorguladıklarını, hatta aşağıladıklarını, neşe ve canlılıklarını , çocukluklarını kaybettiklerini anlattılar.Onlara Türkiye’de de aynı taktikten hareketle nasıl çocukların ailelerinden soğutularak koparıldıklarını, sonrada kişilerinin nasıl törpülenip cemaat kişili içinde yer almalarını sağladıklarını- örnekleri ile- anlattım ve ışık evlerindeki ilişkileri açıkladım.Kısaca çocuklarını seviyorlarsa bu okullardan almalarını önerdim.
2-)Orta Asya’da, Afrika’da, Amerika’da, Avusturalya’da kısacası dünyanın her tarafında “Türkiye’nin kültür misyoneri” olduklarını iddia ediyorlar.Programlarında haftada 3-8 saat Türkçe’ye yer verirken, 25 saat İngilizce verdikleri için ingiltere’den “üstün hizmet ödülü” alıyorlar.( Türkiye’de ise bu çocukların İstiklal Marşımızı nasıl Türkçe okuduklarını yüzlerce kez göstererek kamuoyunu yanıltıyorlar.)
ABD’den ise “kırmızı pasaportlu CIA çıkışlı” öğretmen takviyesi ve siyasal dokunulmazlık, ekonomik güç desteği görüyorlar.Buralarda Türkçü, çağdaş, aydın gençler yetiştirmek yerine, sadece milli kimliğini bilmeyen, Türklük bilincinden yoksun molla yetiştiriyorlar. Ama bu okullardaki Türk olmayan öğrencilere hiç karışmıyorlar;dini eğitimden kesinlikle kaçınıyorlar;ulus biçimlerini etkilemeye çalışmıyorlar.Fethullahçıların yurt dışındaki okullarında Türk olmayan öğrencilere Türkçe eğitimi sadece şeklen veriyorlar.Türk kültürü asla öğretilmiyor.Belki şaşıracaksınız İslamiyet’de anlatılmıyor;öğretilmiyor.Bu okulların programları itibariyle ABD ya da İngiliz kolejlerinden hiç bir farkı yok!…ABD bölgesel hesapları gereği haritada nereyi işaret ediyorsa, Fethullahçı maşalar oraya gidiyorlar ve okul açıyorlar.
3-) Sonuçta, Kırım’da, Azerbaycan’da, Orta Asya’da ve Rusya Federasyonunda ya da Türklerin yaşadıkları diğer ülkelerde, Türk çocuklarını önce ailelerinden, sonra Türklüklerinden kopararak mollalaştırıyorlar.En yeteneklilerini ve başarılılarını daha sonra Türkiye’ye getirerek yüksek öğretim süresince beyinlerini yıkamaya devam ediyorlar.Bu gençler gerçekten güvenilir mürit olduktan sonra tekrar kendi ülkesine gönderip burada stratejik makamlara gelmek üzere yerleştiriliyorlar;Türklüğe hizmet için değil, Fethullahçı organizasyonun çıkarlarına hizmet etmek üzere …Kısacası Fethullahçılar böylece Türklüğe ihanet ediyorlar!…

4-)Fethullahçılar Azerbaycan bürokrasisine oldukça hakimler.Tıpkı Türkistan ‘da olduğu gibi iki bakan yardımcısının Fethullahçı olduğu ifade ediliyor.Ticaret, endüstri, eğitim ve gümrükle ilgili birimlerde tüm yetkililerin Fethullahçılar tarafından “maaşa bağlandığı” iddialar arsında.
Fethullahçıların aylık maaşa bağladıkları arasında Haydar Aliyev’in ve de hükümet yetkililerinin yanı sıra , iktidar partisinin ve muhalefetteki tüm partilerinde yer alması, ister istemez gerçek patron ABD’nin geleneksel politikasını çağrıştırıyor:”İktidar kadar,yarın iktidara gelebilecek potansiyele sahip muhalefete de yakın ve organik ilişki kurmak…”

5-)Diyebiliriz ki, okullar buy mafyayı çağırıştıran çıkar çarkının sadece kılıfı.Fethullahçılar,yerleştikleri ülkelerde, yönetimi ve bürokrasiyi elde ettikten sonra ekonomik anlamda da kökleşmeye başlıyorlar.Yaklaşık 280′in üzerinde şirket ve holdige, 25 milyon dolarlık mal varlığına ve yıllı 600 trilyon liralık iş hacmine sahip olan Fethullahçı organizasyon, karlı gördükleri alanlarda bu ülkelere girmeye başlıyorlar.Suyun başı tutulduğu için de rüşvet,haraç ve benzeri engellere takılmıyorlar…

25
Haz
07

Fe-T-ullah mı, Fet-H-ullah mı ?

31.01.1986 yılında İzmir Nüfus Müdürlüğünden, değişme sebebi ile aldığı 1881 kayıt nolu kimliğinde ismi; Fe-T-ullah tır. Daha sonra adına bir H harfi ekleyip AllahIn fetihçisi anlamına gelen Fet-H-ullaha dönüştürerek saf insanlar üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmıştır.

16
Haz
07

Bediüzzaman’ın Talebesimisiniz?

Kendinizi Bediüzzaman’ın öğrencisi (talebesi) olarak mı, yoksa Bediüzzaman’dan etkilenen bir alim – aydın olarak mı görüyorsunuz?

Bir tevazu gösterisi olarak değil, fakat kalbimin ve ruhumun bir sesi olarak ifade etmem gerekirse, kendimi, bazılarının mutlaka insanları bir yere koymak için yaptıkları sınıflama çerçevesi içinde ne bir “aydın-alim” olarak gördüm, ne de daha başka bir ad, ünvan veya fonksiyonun sahibi olarak telakki ettim.

Esasen bu türden değerlendirmeler, insanı her şeyden önce kalbi, ruhu, duyguları ve daha iç fakülteleriyle sarıp sarmalayan ve bir tatma, yaşama, tecrübe etme meselesi olan İslam’ı, dini, ana özelliği gereği daha çok görüntüleriyle ele alan ve ilahi bir vahiy olmaktan çok, insan ürünü bir sistem olarak gören modern sosyolojik kalıplara dayanmaktadır. Evet, kendimi herhangi bir ad, ünvan ve fonksiyonun insanı olarak görmediğim gibi, Bediüzzaman’a talebe olabilmeyi, o şerefi elde edebilmeyi cana minnet bildiğimi de arzetmek isterim.

Bediüzzaman, benim değerlendirip kabul etmem bir mana ifade edecekse, çağın en büyük mütefekkiri, İslam’ın ve insanlığın dertleriyle muzdarip çilekeş bir aksiyon insanı, hayatını gayesine adamış bir ilim, mana, iffet, istiğna ve hizmet kahramanıdır.

Fikirleri, hizmet metodu, yaşayışı, hemen herkes gibi, beni de derinden etkilemiştir. Bu etkilenme içinde, dinime ve milletime yararlı bir şeyler ortaya koyabilme niyet ve gayreti dışında bir sermayemin olduğunu söyleyemem.

Eğer zat-ı aliniz veya daha başkaları bunu Bediüzzaman’a talebe olmak gibi çok yüksek bir paye ile ifade edecekseniz, bunu sadece bir hüsn-ü zannın verdiği en büyük bir makam olarak kabul ederim…..

Kaynak: Milliyet, Hakan Yavuz, Fethullah Gülen’le Devletçilik Üzerine Röportaj, 11 Ağustos 1997

16
Haz
07

’Fethullahçılar, Bugün’ü doldurdu’

Bugün Gazetesi’nin kovulan yazarı Canan Barlas şok açıklamalarda bulundu. Gazete Fettullahçılar ile mi dolduruluyor?
 
Bugün’ün yazar kadrosunda temizlik operasyonu. Bülent Keneş yönetimindeki Bugün’de yazan Canan Barlas’ın yazılarına son verildi.

Gazeteciler.com’a konuşan Canan Barlas, ayrılma sebebini çarpıcı sözlerle ifade etti:

Nedeni şu, gazete Fethullaçılar’la dolduruldu. Bizim gibilere yer kalmadı.

Bugün’de alışık olmadığı görüntülerle karşılaştığını vurgulayan Barlas, bu yönetimle gazetenin hergün eridiğini belirtti:

Tirajı 40 bine düşmüş. Eli ayağı iş tutanlar birbir dışlanıyor. Nerede Fethullahçı varsa, Bugün’e dolduruluyor. Ayrıca çok az para veriliyordu bana. Ilıcak için gitmiştim ben oraya.

Gazetenin patronu Akın İpek’le bir yemekli toplantı gerçekleştirdiğini anlatan Barlas, şunları söyledi:

Yemekte, Aykut Işıklar da vardı. Ona, gazetenin gidişatını sordum. Bana, “Patronun yanında ne diyeyim?” karşılığını verdi. Bu kez o sordu bana gazetenin gidişatını. Ben kötü gidişata dikkat çektim. Aykut, “Sen konuşabilir misin patronun yanında” deyince ekledim: Tabii ki konuşurum. Ben Canan Barlas’ım, yıllardır medyanın içindeyim. Konuştum ve ne olduysa ondan sonra oldu.

Hatırlanacağı üzere Toktamış Ateş de daha önce Bugün Gazetesi’ne geçmişti. Ateş’inde Fetullah Gülen ile bağlantıları olduğuna dair haberler basında yer almıştı.

16
Haz
07

Ataturk Dusmani Fethullahçılar Turkiye’nin Guvenlik Sorunudur

Emin Şirin: “Hiç şaşırmadım. Bir gazeteci arkadaşımdan üç hafta önce, bahsedilen kurumların birinin başkanının benim hesaplarımı bildiğini duydum. Başbakan’a sesleniyorum; bu iddia hortumların anasıdır. Altında kalmak istemiyorsan Şemdinli ve Danıştay konusundaki gayretli halini bu konuda da bekliyorum. Üç dakikada teşhis koyuyordu ‘çete-komplo’ diye. Bu konuyu çıkartsın. Eğer doğruysa haysiyetli bir hükümetin derhal istifasını gerektiren bir hadise. Savcının Çölaşan’ı çağırıp bilgi ve belgeleri istemesi lazım. Bu işin arkasında Gülen cemaatinin olduğu kanaatindeyim. Fethullah Gülen giderek güvenlik sorunu haline geliyor. Bir sene evvel ‘kan gövdeyi götürecek’ demişti. Öyle oluyor. Gülen’i bizzat açıklamaya devam ediyorum.”
SEVGİLİ okuyucularım, bugünkü yazımda size korkunç bir rezaleti açıklayacağım. Sorumlusu tümüyle hükümettir. Olanların ve olacakların hesabını Başbakan ve Maliye Bakanı vermekle yükümlüdür.

Bireylerin ve kurumların banka hesapları gizlidir. Bu gizlilik devlet güvencesi ve yasaların teminatı altındadır.

Banka hesaplarına sadece üç kurum ve onların elemanları girebilir. O da, belli bir soruşturma yapılıyorsa. Rastgele bir Maliye, BDDK veya TMSF mensubu bankalara gidip “verin bakalım falancanın hesaplarını” diyemez. Ancak resmi yoldan araştırma yapabilir. Elde edilen bu bilgileri de hiç kimse özel veya siyasi amaçlarla kullanamaz, yayamaz, basamaz ve dağıtamaz.

Bundan bir süre önce Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın bu türde bilgileri Deniz Baykal için verdiği, “bankada çok parası var” dediği, iktidara en yakın bir gazetede yazılmış ve kıyamet kopmuştu. Çok zor durumda kalan Unakıtan bunları söylemediğini belirtmişti. Mahkemeler devam ediyor.

***

Şimdi gelelim olayımızın özüne. Bir süredir hükümetin belli görevlileri, belli kişilerin banka hesaplarına dadanmış durumda. Ellerindeki yetkiyi yasaları hiçe sayarak kullanıyorlar, sonra bunları yayınlanması için el altından birilerine veriyorlar.

Banka hesaplarına girdikleri kişiler kim?

Hükümet karşıtı siyasetçiler, parti başkanları ve gazeteciler.

Bugüne kadar 11 gazetecinin ve 14 siyasetçinin banka hesaplarına girildi. Bunlar benim bildiğim rakamlar. Eksiği yok ama fazlası mutlaka vardır.

Banka fareleri tarafından dökümler çıkarıldı. Nereden bildiğimi sorarsanız, buna ilişkin veriler bir aydan beri elimde.

Uçuk, abartılı, yanlış rakamlarla dolu banka dekontları, maaşlar, öteki gelirler… Bu yanlışları belki bilerek yaptılar. Belki rakamları özellikle şişirdiler. İşin bu yönünü bilemiyorum.

Çeşitli kişiler hakkında yasadışı yollarla elde ettikleri devlet güvencesi altındaki verileri birilerine -yazılması için- dağıttılar.

Bunları açıklamak başta TCK olmak üzere bütün ilgili yasalar uyarınca ağır suç. Altı yıla kadar hapis ve ağır para cezaları öngörülüyor.

Bunları yayınlaması beklenen, ancak korkan bazı kişilere büyük paralar verildi. Ayrıca “Para cezanızı biz ödeyeceğiz” denildi.

İşin içerisinde bir belediye başkanı, ona bağlı yayın yapan bir televizyon kuruluşu ve bazı ismini cismini hiç duymadığınız yayın organları var.

Tezgah kuruldu, şebeke çalıştı.

Evet!.. Hükümet karşıtı gazetecilerin ve siyasetçilerin banka dekontları ellerinde. Şimdi bunları sırayla yayınlamaya başlayacaklarmış.

Bu uçuk ve abartılı belgeler önce Zaman Gazetesi’ne gitti. Onlar işin büyük suç olduğu bilinciyle yer vermedi.

Sonra belgeler başkalarına götürüldü. Götüren kişi bir Zaman muhabiri. (Gazetenin bu olanlardan haberi olup olmadığını bilmiyorum.)

Ekipte halen veya geçmişte Zaman, İhlas Holding’e bağlı Türkiye gibi gazetelerde çalışan birileri var. Bazıları da yine İhlas’a bağlı TGRT, İHA gibi kuruluşlarda görev yapmıştı veya halen yapıyor.

Ayrıca ekibin içerisinde Fethullah Gülen grubuyla ilişkili Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, geçmişte bu grubun Samanyolu televizyonunda çalışmış bir kişi var.

İsimlerini şimdilik yazmıyorum.

***

Önemli bölümü düzmece-abartılı-yanlış olan bu belgeleri şebekeye kim sızdırdı? Türkiye’de bunu yapabilecek üç kuruluş var:

Maliye Bakanlığı, BDDK, TMSF…

AKP’li bazı büyükşehir belediye başkanlarına bu belgeler nasıl ulaştı?

Bunlar nerede yayınlanacak?

Yayınlayacak olanlara katkıda bulunan eski bir bakanın üniversite öğretim üyesi, hukukçu oğlu kim?

Zaman Gazetesi’nin muhabiri bu bilgileri kimlere, hangi amaçla servis yaptı? Siyasetçi ve gazetecilerin banka hesapları kimlere nasıl verildi?

TMSF’yi şimdilik bu olayın dışında tutuyorum. Geriye kalıyor Maliye Bakanlığı ve BDDK.

Bu soruların yanıtını ben kendi açımdan biliyorum.

Bu iş için kimlere nasıl büyük paralar dağıtıldığını da!

Ortada korkunç bir rezalet, skandal var. Banka hesaplarına giriliyor. İktidar karşıtı gazetecilerin ve siyasetçilerin hesap dökümleri -hem de bazı yanlış, abartılı, uçuk rakamlarla- iktidar mensupları tarafından kendi yandaşlarına, yayınlanması için sızdırılıyor. Üstelik dökümlerin kapak sayfasında “aileyi anlatan” bir not bile yer alıyor.

Bu yazdıklarımı kanıtlayacak belgeler elimde.

Şimdiden uyarıyorum, ihbar ediyorum ve soruyorum:

Bu rezaletin hesabını kim verecek? Başbakan mı, Maliye Bakanı mı, başkaları mı?

14
Haz
07

AKP KAPATILMALI!!!

AKP, RECEP TAYYİP ERDOĞAN ve FETHULLAH GÜLEN “YÜCE DİVANDA” YARGILANM

Sabetaycı Dönmelik’le Neo İslamcı Dönmelik

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

26.05.2007 

 

 

Sabetay Sevi…
1626’da İzmir’de doğan bir Yahudi.
1665’de kendini Mesih (kurtarıcı) ilan edip taraftarlar toplayarak Osmanlı’daki kamusal düzeni tehdit etti ve soluğu Saray Mahkemesinde aldı.
Mahkemenin kararı:
Mesihlik iddialarından vazgeçmezsen öldürüleceksin. Buna mukabil dininden vazgeçip Müslüman olursan bağışlanacaksın.
Sabetay canını kurtarmak için dininden vazgeçmiş gibi göründü ve güya Müslüman olarak Mehmet Aziz Efendi adını aldı.
Bu olaydan sonra Sevi yandaşlarına ya da onun gibi şeklen Müslüman olanlara “dönmeler” nitelemesi yapıldı.
Teşbihde hata olur mu bilmiyorum ama ben bu sabetayist dönmeler ile bizim neo-islamcı dönmeleri şekil olarak bir görüyorum.
Peki neo-islamcı dönmeler kim midir?
Takiye yapıp gerçek gündemlerini gizleyenlerdir.
Daha açık tarif ile AKP cenahıdır.
Neyi mi gizliyor AKP?
Rövanş alma duygusunu.
Dahası, devleti topyekün ele geçirme amacını.
Bunu yaparken kendini Sabetay Sevi’nin dönmeleri gibi gizliyor. Daha vahim olanı ise, amacına erişmek için Türkiye üzerinde hesapları olan emperyal güçlere kendini kullandırıyor.
Peki değişmiş olamazlar mı?
Sabetay Sevi ne kadar değişti ise bunlar da o kadar değişir…
Siz İstanbul Belediye Başkanlığı koltuğunda oturan bir insanın yani Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 yıl içinde topyekün kendini inkar edecek şekilde fikren ve zihnen değişebileceğine inanabiliyor musunuz?
Ne diyordu Recep Bey başkanken?
Demokrasi amaç için araç yani tramvaydır.
Peki amaç ne?
Değiştim söyleyemem…
İyi de değişimine hikaye diyenler var…
Ertuğrul Günay gibi eski bir marksisti bile AKP’ye aldık ya…
Ertuğrul mebus olmak, AKP’de imaj yapmak için bu zarf organizasyonu, peki ya mazruf yani sütrenin gerisi?
AKP’de Köksal Toptan gibiler de vardı, ne oldu, bakan ya da parti yöneticisi olabildi mi? Beyin ekip, gizli gündem ekibi değil mi?
Hem değiştim demene rağmen adın bile aynı. Oysa Sabetay Sevi adından bile feragat edip Mehmet Aziz Efendi olmuştu…
Ne dersiniz sevgili okur; Sayın Erdoğan mahkemeye gidip adını Tayyip Aziz Efendiye dönüştürse değişimine karine oluşturur mu?


 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/sabetayci-donmelikle-neo-islamci-donmelik.html

***

AKP BÖLÜNÜYOR

AKP’nin cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili iç hesaplaşma tüm şiddeti ile sürüyor. Ve tüm faturalar partinin çekirdeği tarafından RTE’ye kesiliyor. RTE’nin kurmayları da fiyaskoyu Arınç’ın üzerine yıkmaya çalışıyorlar.

 

 

RTE’NİN SUÇU

 

RTE Hükümeti belediye gibi bakanları ise daire başkanı düzeyine düşürerek yönetmeye çalıştı. İcraatla hiç ilgilenmedi. İlgilenmek de istemedi. O partinin spikeri ve siyasal şovmeni olarak kamuoyuna cazip gelecek, propaganda değeri olan icraatları (!) en inandırıcı ve pürüzsüz üslup ile halka iletecekti.

   Zaten kimse de RTE’nin devlet yönetimine el atıp, elinin çamuru ile siyasal ortamı germesini istemiyordu. Grup konuşmaları için Alarko Holding’in patronu İshak Alaton’dan, MOSSAD Ajanı Alon Liel’den, AKP tarafından para ile beslenen ABD’li diplomat, uzman, CIA ajanlarından ve İngiliz İstihbarat ağının aktörlerinden açı  ve içerik alınıyordu.  

İcraat bir “görünmez el”, yani Alarko Holding, MOSSAD, CIA, MI6 ve BND ajanlarından oluşan bir istihbarat takımı tarafından bir yerlerde AKP’li bürokrat ve AKP’li politikacılara dikte ediliyordu.

 

RTE de AKP’lilere “Partililere, Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” diyordu. Ve bu kırışmalar, özellikle de “özelleştirme ihaleleri”nde çok iyi gidiyordu.

   CUMHURBAŞKANLIĞI KIRIŞILAMAYINCA    

RTE’nin AKP’lilere söylediği “Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” taktiği Çankaya söz konusu olunca bozuldu.

 

RTE, Gül, Arınç ve Şener Çankaya Köşkü’nü kırışamadı.

 

RTE’nin “Ben başbakanım, ben her şeye hakimim!” duruşu, Çankaya konusunda bir sorunun çıkmayacağını düşündürüyordu.

  Ama RTE’nin nasıl başbakanlık yapılacağını bilmemesi, kırışanlarla birlikte ranta dalması, halkın feryadına “Ananı da al git buradan!” diyerek çıkışması, “Demokrasi uzlaşma değil, malı götürme rejimidir!” düşüncesi ile Başbakanlık + TBMM Başkanlığı + Cumhurbaşkanlığı = Tüm Türkiye’yi ve rejimi emperyalizmin kollarına düşürme çabası birden kabusa dönüşüverdi.     ·                            Açlıktan çıkmışçasına devletin ve milletin, tüm menkul ve gayr-i menkullerine el uzatılması ve talan edilmesi,   

·                            cumhuriyeti ve Atatürkçülüğü tasfiye için İshak Alaton ile anlaşarak Musevi Lobisi’nin ve Masonlar’ın desteğini aldığını söylemesi,

  ·                            “Kürt Sorunu” söylemi ile emperyalizmin terminolojisini ve stratejisini benimseyip takipçisi olması,  

·                            devletin Talabani ve Barzani ile görüşmeme politikasını reddederek, ABD’nin politikalarını uygulaması (yani Anayasal sistemin, devlet disiplininin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devlet yapan değer silsilesinin dışına çıkması) ve Meclis çoğunluğunu diktatörlük rejimlerini aratacak şekilde hovardaca kullanması,

 

·                            ülke ekonomisinin “ihracat aksı”ndan “ithalat aksı”na kaydırılarak üretimin ve istihdamın çökertilmesi,

 

·                            döviz kurlarındaki gerilemenin ürettiği yapay iyileşmelerin ve sıcak paranın (örttüğü ekonomik tahribatın gizlenerek) oluşturduğu atmosferin “ekonomik bir mucize” gibi sunulması,

 

·                            teslimiyetçiliğe Batı’nın verdiği pirimin “uluslararası politik başarı” diye yutturulmaya çalışılması,

  ·                            kapkaç, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş ve her türlü kanunsuzluğun görmezden gelinmesi…    Şüphesiz RTE’nin bu hırsını kabartanlar ve onu çemberin dışına itenlerin bir kısmı Arınç, Gül ve Şener’dir.   Ama önemli bir kısmı da istihbaratçı, iş adamı, uzman (!), diplomasi taciri ve harmanın tozunu bile götürme azmindeki vahşi kapitalistlerdir.    AKP’NİN GERÇEK PATRONLARI    

Ancak hiçbir şey AKP’nin gerçek patronlarının Gül, Arınç ve Şener olduğunu saklayamaz.

 

Şayet cumhurbaşkanlığı sürecini başlangıçtan itibaren Gül götürseydi, bugün muhtemelen Çankaya’da Gül oturuyor olacaktı.

 

RTE, Gül’ün siyasal kıvraklığına ve sinsiliğine sahip olmadığı için bir ölçüde “açık” düşmüş ve süreci baltalamıştır.

 

Başlangıçtan beri Gül ve Arınç ikilisi RTE’nin cumhurbaşkanlığı sürecini yönetmesini ve yürütmesini istememiş ve sakıncalı bulmuştur.

 

Arınç RTE’nin düşüncelerini ve temaslarının ürettiği gerilimi görmese belki daha sakin olur ve sürecin elektriklenmesine izin vermezdi.

 

RTE’nin siyasi estetik, siyasi akıl ve demokratik kültür içermeyen gerilim politikasının sonrasında aday olarak ileri çıkarılmasaydı, bugün yine Çankaya’da Gül olurdu.

 

Kim ne derse desin AKP’nin gerçek sahipleri ve kurucuları Arınç, Gül ve Şener ile “popüler yüz” RTE şu andan itibaren AKP’de birlikte politika yapmakta güçlük çekeceklerdir.

    RTE’YE GÖSTERİLEN KAPI      

RTE’nin AKP’ye artı değer katmadığı, tam tersine tüm kazanımları eksi değere çevirdiği ortaya çıkmıştır.

 

AKP’nin gerçek sahipleri Arınç, Gül ve Şener bu durumu değerlendirip ya AKP’yi terk edecekler ya da RTE’ye kapıyı göstereceklerdir. RTE de bunun farkındadır.

 

Zaten diplomasi ve AKP kulisleri, “AKP’den Gül mü, yoksa RTE mi önce ayrılacak?” sorusunun cevabı ile meşguller.

 

AKP’yi bekleyen ikinci tehlike ise, milletvekili listelerinde kendini gösterecektir. Milletvekili listeleri, tam bir güç mücadelesine dönüşecektir.

 

AKP seçimden hemen sonra bir iktidar daha üretemez ise –barajı aşması bile şu an tehlikede- bölünecektir. En azından RTE, Arınç ve Gül arasındaki güç rekabeti, AKP’nin en büyük handikapıdır.

 

RTE ayrı bir parti kursa, şansını devam ettirebilir mi?

 

AKP’nin gerçek liderleri RTE’yi tasfiye etse, AKP % 34′den daha fazla oy alır mı? SESAR 2002′deki % 34 oyun RTE’ye değil, “Gül-Arınç ve Şener Üçlüsü”nün ürettiği konseptte verildiğini analiz ediyor.

 

AKP kendini ya RTE’siz ya da Arınç’sız, Gül’süz ve Şener’siz, yani sadece RTE ile yeniden dizayn etmek zorunda. Bunun yanı sıra AKP tümü ile “milli” olmadıkça, Türkiye’de siyaset yapamaz!

      Saygılar   SESAR

 

http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=13650

***

 

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gider

Halkın Yanıtı: Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

KAYA ATABERK

 

 

AKP’nin geldiği nokta ve kapatmanın zorunluluğu

AKP, tüm hızıyla Kürt-İslam faşizmini kurmak için koşarken bir anda Türk Milleti’nin ve Türk Ordusu’nun ortak tepkisinin duvarına çarparak durmak zorunda kaldı. AKP, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına oynarken aslında tüm devlet kurumlarını ele geçirecek ve aynı zamanda Türk Cumhuriyet rejiminin temelinde yer alan dengeyi de ortadan kaldıracak bir plan dahilinde hareket ediyordu. Çankaya’ya kadar ilerleyerek aslında Cumhuriyetle hesaplaşmasının son aşamasına ulaşmayı planlıyordu.

Bugün kapatılma noktasına kadar gerileyen AKP, süreci kendi istediği gibi değerlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle Ordu’nun tasfiyesi ve pasifize edilmesi, AKP’nin en önemli hedefi oldu. Şemdinli ve Danıştay tarzı tertiplerden bugüne gelen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığını da kontrolüne alarak artık kendisi dışında hiçbir güce var olma şansı tanımayacağı bir rejimi kurmak isterken, şu an ordu-millet birlikteliğinin dur dediği noktadadır.

Ancak gelinen noktayı doğru değerlendirmenin önemi kritiktir. AKP ve Tayyip Erdoğan, şu an ister istemez geri adım atmış durumdadır. Bu geri adım atış da aslında AKP’ye karşı aşama aşama gündeme getirilmiş bir hareket planının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hareket programının mantıki sonuçlarına ulaşmadan programın başarısının mümkün olamayacağı da ortadadır. Bu mantıki sonucun tek bir adı vardır:

AKP’yi kapatmak…

Bugün AKP gibi Cumhuriyet düşmanı ve Türk karşıtı bir partinin kapatılması basit bir siyasi talep olarak algılanmamalıdır. Doğal olarak Atatürkçüler, devrimciler, bu tip şeriatçı ve bölücü yapıların tasfiyesini her koşulda talep ederler. Bunun nedeni de gayet basittir. Toplumsal mücadelenin gerekleri sonucunda ya ilerici, devrimci, Atatürkçü güçler şeriatçı ve etnikçi güçleri etkisiz hale getirecektir, ya da ulus bu kara güç karşısında ezilecektir.

Ama şu an yaşadığımız durum, bu basit gerçeğin biraz daha ötesinde bir durumdur. AKP’ye karşı, asker ve sivil Cumhuriyet güçleri bir süredir hareket halindedir ve süreç bugünkü noktaya kadar takip edilmiştir. Bugünkü noktanın tek özelliği ise, zorunlu ve gerekli olan son adımın atılarak görevin tamamlanmasıdır.

AKP’ye karşı eylem ve uyarı süreci nereye geldi?

Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken AKP ve Tayyip Erdoğan, kendilerinden o kadar emin bir psikolojik durum içindeydiler ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan RP’nin üyeleri ve “Erbakan Hoca”nın öğrencileri onlar değildi sanki…

Bundan yaklaşık on yıl önce yaşanan süreçte Türkiye’ye şeriat rejimini getirmek üzere olduğunu düşünen Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, benzer bir süreçten geçerek durmak zorunda kalmıştı. 28 Şubat 1997’nin hemen ardından iktidarı terk eden RP, açılan dava sonucunda kapatılmıştı. Ardından kurdukları Fazilet Partisi de aynı sondan kaçamamıştı. Bugün Erbakan’ın daha taktiksel davranmaya çalışan evlatları olarak değerlendirebileceğimiz AKP kadrosu da aynı noktaya gelmiştir. AKP, AB ve ABD’den aldığı gücün kendisine verdiği güvenle artık her şeyi yapabileceğini sanmaktaydı. Ancak yaşanan süreç AKP’nin ve Erdoğan’ın rahatını fazlasıyla kaçırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine kimsenin dokunamayacağı bir kez daha Ordu ve halk tarafından gösterilmiştir.

Geçen sene Şemdinli’de yaşanan Kürt-İslam faşizminin ilk provokasyonunun Türkiye için önemli bir kırılma noktası olduğu ortadaydı. AKP’nin ve Kürt-İslam cephesi bu olayla birlikte Cumhuriyet kurumlarıyla, Türk Ordusu’yla ve Türklükle ciddi bir hesaplaşmayı Hitler’vari taktiklerle başlatmıştı.

Bugün anlaşılmaktadır ki, bu tutum Türk devletinin kendini koruma mekanizmalarının da harekete geçmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay’ın devlete ve Türklüğe sahip çıkan bir program içinde bir eksen oluşturmalarının sonuçları bugün ortadadır.

Askerin ardı ardına yaptığı iki uyarı ve bu uyarılarla koşut olarak ortaya çıkan halk eylemleri AKP’nin geri adım atmasına ve durmasına neden oldu. Ancak AKP burada B planını devreye sokmanın çabasındadır. Yaşananlar AKP’yi sendeletmiştir; ama AKP artık elindeki son koz olan erken seçimlerden yeniden tek başına iktidar olarak çıkma planlarını yapmaktadır. Bugün gelinen noktada AKP karşıtı sürecin anlam kazanabilmesinin ve başarılı olabilmesinin tek şartı olarak AKP’nin örgüt olarak tasfiye edilmesi yani AKP’nin kapatılması, liderlerinin de yargılanarak siyasi yaşamdan uzaklaştırılmaları kalmıştır.

AKP kapatılmadan görev tamamlanmış sayılabilir mi?

Burada ilk olarak ulusal güçlere düşen görevin ne olduğu üzerinde durmak gerekmektedir. AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasının, Çankaya’ya kadar erişmesinin önüne geçilmiştir; ama sadece şimdilik. Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı’nı seçtiremeyen AKP hükümeti de ortadan fiili olarak kalkmış durumdadır; ancak AKP’nin örgütsel varlığını koruyarak seçimlere girmesinin yaratacağı tablonun ne olacağının ne kadar açıklıkla hesaplandığı anlaşılamamaktadır.

Burada açıklıkla söyleyebiliriz ki, ulusal güçlere düşen görevin, AKP hükümetini devirmek ve AKP’nin Kürt-İslam faşizmi rejimi kurmasının önüne geçmek olduğu ortaya konmalıdır. Bugün önemli adımlar atılmıştır; ama bu adımlar AKP’nin tamamen devrildiği ve durdurulduğu anlamına gelmemektedir.

AKP, kendi kitlesinin karşısında mağdur edilmiş ve bu mağduriyete karşı direnen bir tavır içinde olan bir role soyunmaktadır. AKP, bu rol içerisinde erken seçime gitmek niyetindedir. Bu erken seçimde en büyük olasılık; AKP’nin kitlesinin bu mağduriyet, mazlumluk edebiyatından etkilenerek kemikleşmesidir. AKP, bunun bilincindedir ve bu tavrını seçimlere kadar sürdürerek başarılı olmanın planlarını yapmaktadır.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Eğer seçimlerden sonra da AKP’nin az ya da çok gücünü koruyacağı bir Meclis tablosuyla karşılaşacaksak ve bu Meclis aritmetiği içerisinde yeniden AKP’nin çıkaracağı bir Cumhurbaşkanı’na mahkûm olacaksak askerin yaptığı tüm açıklamaların, halkın sokaklara döküldüğü tüm bu eylemlerin ne anlamı kalacak?

Mademki tüm süreç AKP’nin Cumhurbaşkanlığını kendi seçtiği bir Cumhuriyet düşmanına teslim ederek faşist rejimini kurmasına karşı başlatılmıştır ve bugüne kadar getirilmiştir, AKP’nin bir daha aynı şekilde, aynı kadrolarla, karşımıza çıkması engellemeden görevin tamamlanmış olmayacağını bilmeliyiz. Gelinen noktada AKP’nin kapatılması dışında atılacak tek bir adım bile yoktur. Tüm sürecin önemi ve anlamı bu noktada gelip kilitlenmektedir.

AKP’nin kapatılmasının tüm şartları oluştu

AKP’nin kapatılmasının gerekliliği aynı zamanda zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. AKP’yi kapatmak dışında sürecin normal ve anlamlı bir sonucunun olanaksızlığının yanında, gidişat AKP’nin kapatılması için diğer şartların da olgunlaşmasına neden olmuştur. AKP örgütlerini, genel merkezini ve yöneticilerini konu alan birçok dosya AKP’nin klasörünü her geçen gün kabartmaktadır.

AKP’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve neredeyse tümü boşa çıkartılmış olan tertiplerinin yanı sıra yeni yeni oluşan koşullar AKP’nin kapatılmasını zorunlu kılmaktadır. Necmettin Erbakan’ın ceza aldığı hazine yardımlarının usulsüz harcanması davasında Abdullah Gül’ün de sanık olması bunlardan biridir. Abdullah Gül, dokunulmazlığı dolayısıyla bugüne kadar bu dava için yargı önüne çıkarılamadı. Gül hakkındaki fezleke Meclis’e gönderilmiş bulunuyor. Diğer taraftan AKP’nin kuruluşunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin parasal kaynaklarının gene usulsüz şekilde kullanıldığına dair önemli iddialar AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya başlamıştır. Ayrıca yurtdışında da AKP’nin ilişki içerisinde olduğu para kaynaklarının durumu da sallantıdadır. Özellikle Almanya’da geçmiş yıllarda İslamcı sermayenin karıştığı dolandırıcılık suçlarının ucu Tayyip Erdoğan ve AKP’ye de uzanmış durumda.

Bunların yanı sıra El-Kaide’nin finans kaynaklarından biri olarak tanınan Yasin El-Kadı’nın birebir Tayyip Erdoğan tarafından kollanmış olması, AKP’nin adını Birleşmiş Milletler’in terör raporlarına kadar sokmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistanlı Yasin El-Kadı’yı uluslararası terörün finans kaynağı olarak suçlamıştı ve tüm dünyada mal varlığının durdurulmasını istemişti. Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan, kendisinin bizzat El-Kadı için kefil olduğunu açıklayarak bunu kabul etmemişti. Tayyip Erdoğan’ın El-Kadı ile ilişkisini kuran kişinin Afgan Hikmetyar olduğu iddia edilmekte. Kurulan bu ilişki içerisinde El-Kadı’nın AKP’nin örgütlenmesinde de finans kaynağı olduğu iddialar arasında. AKP’nin önde gelen yöneticilerinden, MKYK üyesi, Kürt-İslamcı Cüneyt Zapsu’nun, El-Kadı ile ilişkileri ise açık bir şekilde bilinmektedir.

AKP’nin diğer taraftan şeriatçı terör örgütlerinin yan kolları olarak bilinen derneklerle ilişkileri de basına yansımaktadır. Şanlıurfa’da 22 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenen ve Genelkurmay’ın açıklamasında geçen gösteriyi düzenleyen Mustazaf-Der, Hizbullah’a yakın olarak bilinmektedir. Bunun dışında Mazlum-Der gibi şeriatçı yapılanmalarla, SP’nin yan kolu olarak çalışan Anadolu Gençlik Derneği gibi yapılar da aynı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Özellikle Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına konu olan şeriatçı yükselişin, AKP’nin bu tip yapılarla kurduğu destekleyici ilişkiden kaynaklandığı da bilinmektedir. Aslında tüm bunlar karşımıza 28 Şubat’tan daha farklı bir tablo çıkarmamaktadır.

Ortaya çıkan bu durumda bağımsız yargının yapabileceği tek şey, bu derece her yerinden dökülen bir partiye kapatma davası açmak dışında bir tavır olamaz. Artık bu yaşanan sürecin doğal sonucu olarak belirmektedir. Bu bir görev olarak savcıların ve bağımsız mahkemelerin önünde durmaktadır.

Kapatmak güçlendirmez, zayıflatır

AKP’nin kapatılması konusunda halen tereddütlü olan bir görüşün ulusal güçler arasında tartışıldığı görülebilir. Burada bir kesim AKP’yi kapatmanın onları daha da mazlum durumuna düşürerek güçlendireceği tezini savunmaktadır. AKP kapatılacaktır, AKP kitlesi kendisini haksızlığa uğramış hissedecektir. Bunun sonucu olarak da önümüzdeki dönemde AKP adıyla değil; ama farklı bir isimle karşımıza daha güçlü olarak çıkacaktır. Bu bakış açısı bir kısım samimi insanın samimi kaygıları olarak ortaya çıkabildiği gibi, bazen de AKP’nin ve Kürt-İslam faşizminin gerilemesinden zarar görecek olan ikinci cumhuriyetçi, liberal kesimlerin kurnazca bir şantaj aracı olarak da belirebilmektedir.

Burada bu kaygının beslendiği temelleri gözden geçirmeli. Kaygının temelinde olan şey, 28 Şubat’ın Refah Partisi’ni kapatmasına rağmen bugün bizim hâlâ AKP ile uğraşıyor olmamız yatmaktadır. Gerçekten de, RP kapatılmıştır; ama AKP kimliğinde şeriatçı hareket yeniden iktidara gelmeyi başarmıştır. Burada son derece basit bir düz mantık kurulmaktadır: Madem ki olaylar böyle gelişmiştir, demek ki parti kapatmak bir hareketi zayıflatmamaktadır, güçlendirmektedir…

Şimdi durup düşünmek lazım. Eğer 28 Şubat kararları alınmasaydı, Türkiye ne durumda olacaktı? RP ve Necmettin Erbakan koyu şeriatçı bir rejimin kuruluşu çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Başbakanlık konutunda ağırlanan tarikat şeyhlerinden, Atatürk’e küfreden RP’lilere kadar her şey bugün de hafızamızdadır. Durumu net bir şekilde görelim:

Erbakan dönemi, Türkiye’nin uçurumun kenarına kadar geldiği ve oradan son anda geri çıktığı bir dönemdir. Bugünse o dönemde kendisini her şeyi yapmakta muktedir gören Erbakan siyaset sahnesinin tamamen dışında kaldığı gibi, RP’nin devamı olan Saadet Partisi de etkinliğini büyük oranda kaybederek iyice marjinalleşmiştir.

Tabi ki bu durum, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın her şeye rağmen güçlenerek farklı bir tarzda şeriatçı hareketi toparladığı gerçeğini değiştirmez. Ancak bunun nedeni RP’nin kapatılmış olması değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan kendisine yer bulmuştur; çünkü 28 Şubat dönemi, şeriatçılığın örgütsel yapısını dağıtmasına rağmen onun toplumsal temellerini ortadan kaldıracak bir yönelime girmemiştir. Emperyalizmden bağımsızlığın sağlanamadığı bir ülkede gericiliğin kendini yeniden geliştirmesi doğaldır; ancak bugün kısa ve orta vadede AKP’nin kapatılması şeriatçı harekete vurulacak bir darbe olmak dışında bir anlam taşımaz. AKP’nin kapatılması, aynı zamanda yöneticilerinin de siyasi hayatının Erbakan gibi sona ermesine neden olacak süreci de başlatacaktır.

Bundan sonra yapılacak olansa daha farklı bir süreçtir. Şeriatçı hareketin, Kürt-İslam faşizminin ortadan kaldırılması çok daha geniş kapsamlı bir antiemperyalist, sol, Atatürkçü bir mücadelenin konusu ve görevidir. Ancak bu mücadelenin önünün açılması için de yine AKP’nin örgütsel tasfiyesine ve yöneticilerinin Erbakan durumuna düşürülmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan öncelikli olarak Kürt-İslam faşizminin partisi AKP’nin kapatılması gereklidir.

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gidecek

Türkiye gerçekten de son üç haftayı son derece hızlı ve yoğun yaşadı. Bu durumu büyük basının manşetlerinden takip ettiğimiz zaman değişimi kavramak daha kolay olabiliyor. Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasından ve halkın Türklük ve laiklik eksenli tepkisinden önce AKP ne derse onun tartışmasız gerçekleşeceğinin kabul edildiği bir Türkiye ortamından, bugün tüm dengelerin değiştiği bir Türkiye ortamına geçmiş bulunuyoruz. Artık Kürt-İslam faşizminin gururu kırılmıştır. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni istedikleri kalıba sokamayacaklarını, kolay kolay esir edemeyeceklerini bugün bir kez daha görmüş bulunuyorlar; ancak bu durumu sağlayan ulusal güçlerin tümünün sürecin devamını ve sonuçlanmasını sağlamak gibi bir görevi de var.

Bugün AKP yıpranmıştır ve tüm mevzilerde geri adım atmış durumdadır; ama eğer ortada AKP’yi tamamen durdurmak gibi bir program varsa bu programın gereğini yerine getirmek gereklidir. Bu sürecin ve Kürt-İslam faşizmini engelleme programının sonunun gelmemesi verilen tüm mücadelenin ve harcanan çabaların boşa gitmesi anlamına gelecektir. AKP’nin kapatılması bu anlamda hem bir gereklilik, hem de sürecin doğal sonucunun ortaya çıkartılması açısından bir zorunluluktur.

Bu nedenle bir kez daha AKP’yi kapatın.

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!

 

 

http://www.turksolu.org/138/ataberk138.htm

***

“AKP, asker müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını bilinçli uyguladı.”

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

10.05.2007 

 

TBMM Başkentin resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri de bu resmi halkanın ikinci unsurlarıdır.
Anadolu Kulübü, Parlamenterler Birliği ve belli lokantalar da böyle bir kimlik ile bilinirler.

Ama Başkent’te derin siyaset buralarda değil, sayıları abartısız binleri bulan siyasetçi bürolarında yapılır.

Malum Ankara sadece siyasetin değil, siyasetçinin de Başkentidir.

Derin siyaset büroları

Bir kere mebus seçilen, ikinci dönem Parlamentoya giremese de bu şehri terk etmiyor ve hemen bir büro kiralayarak şirketlere siyasi danışmanlık yapıyor.

Türkiye’de rant hâlâ devlet tarafından dağıtıldığı için de büyük holdinglerden tutun mini KOBİ şirketlerine kadar binlerce şirketin Ankara’da irtibat büroları var.

İşte derin siyaset de bu bürolarda yapılıyor.

Milletvekili transferlerinden, ihalelerin bağlanmasına kadar her şey buralarda tezgahlanıyor.

Gözlerden ırak olunsun diye yemekler bu bürolarda yenir, içkiler buralarda içilir, pokerler buralarda oynanır ve gizli toplantılar da burada yapılır.

Tabii eşyanın tabiatı gereği en mahrem siyasi bilgi veya dedikodular da buralarda dillendirilir.

İşte önceki akşam Gazıosmanpaşa’da bulunan böyle bir büroda ilginç şeyler dinledim.

Abartısız her partiye mensup işbilir vekillerle, emekli ve emekli olmayan üst düzey devlet görevlilerinin uğradığı bu büro gerçekte büyük bir ticari gurubun Ankara merkezi.

Meclis feshi ile yeni hükümet

Peki neler mi konuşuluyor:

Dinlediklerimin özeti şudur:

1) Önümüzdeki bir ayda Ankara’da beklenmeyen sürprizler olacak.

2) Tandoğan, Çağlayan ve Ege mitingleri “halk ne tür tepki verir” terüddütünde olan TSK’nın bu kuşkusunu giderdi ve rahatlattı.

3) Türkiye’nin bir dönem daha AKP’ye tahammülünün olmadığı ve bunun için gerekli adımların atılacağı yüksek perdelerden ifade ediliyor.

4) AKP için var olduğu ileri sürülen ve pek çoğu da derin devlet tarafından bilindiği kaydedilen yolsuzluk dosyalarının kamuoyuna nasıl servis edileceği, en önemli konu başlığı.

5) Anayasa Mahkemesi’nin bu satırların yazıldığı saatlerde görüştüğü CHP müracaatı dikkatle bekleniyor. Mahkeme CHP talebi yönünde karar verirse yeni bir süreç başlayacak.

6) Yeni sürecin en önemli halkası, Meclisin otomatik feshi ile -ki bu durum Türkiye’de ilk defa olacak- yeni bir seçim hükümetinin kurulabilmesi olayıdır… Konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı ilk defa yaşanan otomatik fesih süreci sonrasında mevcut hükümet yok hükmüne gireceğinden yeni bir hükümeti atayabilir… Böyle bir hükümet de devletin kayıtlarına girilmesine imkan sağlayacak ve AKP’nin yaptıkları ortaya saçılacak.

7) Yine fesih halinde dokunulmazlıkların da otomatik olarak kalkacağı ve böyle bir durumda da Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dahil dokunulmazlık zırhı ile dokunulmayan pek çok AKP’liye yıldırım hızıyla yargılanma imkanı getirilerek mahkemelerin derhal karar vermesi sağlanacak.

Sıcak para politikası…

8)Fısıltıların en abartılı olanı, AKP hakkında açılacağı ileri sürülen kapatma davasıdır. Buna göre, önce AKP’nin derin devlet arşivinde var olan rejim karşıtı eylem dosyaları kamuoyuna sızdırılacak, ardından da dava açılacak. Bu fısıltı sahiplerine göre, Yargıtay’a yapılan yeni savcı ataması da bunun içinmiş. Burada korkulan böyle bir tutum halinde bütün Türkiye ile dünyanın ayağa kalkması ihtimalidir ki, bunun da 28 Şubat örneği ve de AKP’ye karşı meydana inen milyonlar fotoğrafı ile göğüslenebileceği ifade ediliyor.. Burada asıl korku ya da endişe, tepkilerin ekonomiye yansıması ve uluslararası çevrelerin sıcak para krizi yaratma endişesi… (Yapılan değerlendirmelere göre AKP’nin sıcak paraya teslim olma olayı ya da bu doğrultuda politika izlemesi, aslında TSK müdahalesine karşı bir stratejisiymiş. AKP bu şekilde müdahalenin önüne geçmek istemiş. AKP müdahale halinde sıcak paranın çekileceği ve bunun da kriz anlamına geleceğini bildiğinden, bu modeli özellikle seçip uygulamış.)

9) AKP’ye karşı açılacak olan kapatma davasının mağduriyet yaratıp bunun oya dönüşmemesi için de yargı sonuçlanıncaya kadar bu partinin seçime giremeyeceği hükmü de söz konusuymuş.

Var olan iddia ve komplo teorileri bunlarla da sınırlı değil ama benim yerim bitti. Diğerlerini bir başka yazımda sunacağım.. Bizi izlemeye devam edin…

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html

***

‘AKP kapatılabilir’

Güler Kömürcü

08 Mayis 2007  

‘Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan ‘light İslam projesini’ tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar. Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30 milyon Türk’ün yaşadığı İran operasyonunda Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasya’da ‘TÜRK’ kimliği -TÜRK KARTI’ belirleyici olacak.

  • İşte size MHP’nin soğukkanlı bekleyişinin arka planı ki; bence de MHP’nin tepesindekiler en doğru olan duruşu sergiliyor, sağduyuyla olacakları öngörüyorlar.
  • Bundan sonra kurulacak sandıktan; MHP-CHP ayrıca belki DYP (ya da yeni haliyle belki Demokrat Parti gelebilir. Bu parantez içi not 7 Mayıs 2007’de yazıldı) ve de çekirdek kadroya inmiş AKP ile bir de Kürt Partisi çıkabilir.
  • İçinde bulunduğumuz yeniden formatlama sürecinin şiddeti ve kullanılan argümanlar da oldukça sert olacağa benziyor.
  • Kürdistan planında Türkiye’nin (Türk milliyetçilerinin-ulusalcı cephenin) sert duruşu BÜYÜK ABİ’ye kaçınılmaz engel teşkil ediyor. En iyi barış şahinle yapılır mantığından çıkışla, BOP’un pazarlık masasına Türkiye’nin şahinlerinin oturması gerekli, Türk halkının nabzını artık sadece Türk şahinler düşürebilir, dolayısıyla da; güle güle light İslam, hoş geldin Türkçü-içinde de bir tutam İslam aroması olan yeni model…’
  • Evet, buraya kadar okuduklarınızı, büyük fotoğrafa dair öngörüleri bendeniz size tam 1 yıl önce, 25 Mayıs 2006’da ‘kimler tasfiye edilecek başlığı’ altında yazdım, derin akla sahip kaynaklarım bendenize söylediler ben de sizlere aktardım. Takdiri artık size bırakıyorum efendim. Ve şimdi ‘erken uyarı sisteminiz’ olarak yakın geleceğe ait birkaç iddia daha sunacağım, konuştuğum değerli kaynaklarıma göre, bugün itibarıyla;
  • K.IRAK’A OPERASYON AN MESELESİ. OHAL İLAN EDİLİRSE? Türkiye’nin sınır ötesine, Kuzey Irak’a bir askeri operasyon düzenlemesi an meselesi. TSK biliyorsunuz 150 bin askeri sınıra kaydırdı. Önceki gün ŞIRNAK’taki Cudi ve Gabar dağlarında PKK’ya yönelik olarak yaklaşık 20 bin asker, korucu ve Özel Harekat Timleri’nin katıldığı operasyon başlatıldı. Önümüzdeki kısa süre içinde bu operasyonları tamamlayıcı, K.Irak’a sıcak takip/hareket yapılabilir. (Unutmayınız geçenlerde yayınlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2006 yılı terörizm raporunda, Amerikan yönetimi, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın faaliyetlerini K.Irak’tan organize ettiğini doğruladı. PKK’ya operasyona yeşil ışık yakıldı bir anlamda) Peki, bu savaş hali durumu, Türkiye’de ‘olağanüstü hal’ ilanı gerektirebilir mi? Olası ‘olağanüstü hal’ iç siyasete, erken seçime ve de AKP’nin ‘Anayasa değişikliği’ dayatmasına sizce ne yönde etki eder efendim? Erken seçim ve terörle mücadele takvimi üst üste düşünce neler olabilir sizce?
  • AKP-DTP KOALİSYONU Uzmanlara göre tam bu noktada kritik bir detay var; DTP, Güneydoğu’daki her ilden en az iki milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Bütün oylar tek adaya yönelmesin diye ‘Kadınların bir adaya, erkeklerin diğer adaya oy vermesi’ planlanıyor . Böylece DTP Meclis’te grup kurabilecek. DTP seçim sonrası oluşacak koalisyonlarda kilit parti olabilir ve AKP-DTP koalisyon yapabilir. Bu ittifakı ‘federasyon tartışmasında’ nasıl konumlandırıyorsunuz?
  • AKP KAPATILABİLİR Siyasi çevrelerde konuşulanlara bakılır ise AKP’nin kapatılması gündeme gelebilir. Bülent Arınç zaten son 1 yıl içindeki açıklamalarıyla elinden geleni yapıyor. Hukukçuların şu anda AKP hakkında delil topladığı öne sürülüyor. Bu iddialar aslında çok geniş çevrede yankılanıyor, mesela; İslami kesimin entelektüel yazarlarından Ali Bulaç birkaç gün önce yaptığı röportajda bakın ne dedi;’ “..Başka stratejiler de geliştiriliyor. Mesela AK Parti’yi kapatma davası. Dosya tekamül etmiş durumda. Evet, AK Parti’nin oylarının yükselmiş olduğu kuvvetli bir ihtimal. Ama şöyle bir gerçek de var: Seçmen korkar. ‘AK Parti’ye yüklenirseniz kapatırız’ mesajı çok güçlü bir şekilde verilirse böyle bir şeyden seçmen korkar.”
  • BBP-SAADET İTTİFAKI Peki bu tezin gerçekleşmesi halinde AKP’nin oyları nereye gider? İşte uzmanların cevabı; çekirdek oylar BBP ve Saadet ittifakına gider.
  • AKP’DEN LEYLA ALATON’A TEKLİF Son olarak, bir de güncel haber, iddialara bakılırsa AKP, Leyla Alaton’a vekillik adaylığı teklifinde bulunmuş.
  • Evet, artık her hafta bir şok gelişmeye ve de KIZIŞAN DOSYA SAVAŞLARINA hazır olun ey güçlü okur.

 

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5

***

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!
AKP’yi kapatın!

AKP'yi Kapatın

Türkiye

KAYA  ATABERK

 

 

Ordu ve millet uyardı, AKP Cumhuriyet’le hesaplaşmaktan vazgeçmedi

Son iki haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara Tandoğan Mitingi’nin ardından, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından 29 Nisan günü İstanbul’da Çağlayan Meydanı’nda kitlelerin AKP’ye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda artık AKP’nin erken seçimi, 22 Temmuz’da baskın tarzında gerçekleştirme projesi TBMM’den geçmiş bulunuyor.

Bu hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda aslında AKP’nin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, ne de Türk Devleti’nin bağımsız kurumları tarafından kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu “Ne mutlu Türk’üm diyene!” mantığının savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiye’de yer olmadığını kanıtlamıştır. Türklük vurgusunun hem Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına, hem de mitinge damgasını vurması aslında AKP’ye verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık edemez.

Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını, buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir.

Bu Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük düşmanı olan AKP kapatılmalıdır.

Demokrasiye kurşun sıkan AKP’dir

Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesi’ni hedef gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını devreye soktuğunda, AKP’nin ve Erdoğan’ın planları engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Sadece yüzde 25’lik bir seçmen desteğiyle Meclis’in yüzde 70’ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir.

Bakın, Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor:

“TBMM’de alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Meclis’te Cumhurbaşkanını seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin önüne koymaktır”.

“Anayasa Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Meclis’te seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış bir kurşundur.”

“Millet iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir. Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar Atatürk üzerinden geçinen takım.”

Tayyip Erdoğan’ın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu, tarzına daha da fazla yansımaktadır.

Tayyip Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir.

AKP’nin iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını göstermektedir.

Tüm bu geçen seneler içerisinde TSK’nın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince Tayyip feryadı basmaktadır.

AKP istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk hesap sorarken, millet “Ben Türk’üm!” derken, Ordu AKP’ye karşı olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır!

Burada açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun bizzat AKP’nin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır. AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak isteyenlere izin vermemelidir.

Cumhuriyet’in denge sistemini bozma çabası

AKP nasıl ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için anlatmıyor. AKP’nin tek bir siyasi bakış açısı vardır ve bu da Türk’ün ve Türk Devleti’nin birebir düşmanı olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir. Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar demokrat olabilir ancak.

AKP iyi bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli bir denge üzerine kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeleyerek çalışır.

AKP’nin sözde demokratlığının da anlamı buradadır. “Cumhurbaşkanını halka seçtirelim.” diyen sözde demokratik söylemin anlamı da burada ortaya çıkar. Aslında AKP’nin planı bu devlet dengesini ortadan kadırarak devleti de demokrasiyi de tasfiye etmektir. Bugünkü sistem içinde planını uygulayamayacağı ortadadır.

AKP’nin uzun vadeli stratejisi aslında bu dengeyi ve sistemi tamamen ortadan kaldırmak ve tüm yetkiyi başkanlık sistemiyle beraber kendi elinde toplayacak bir tek adama, Tayyip Erdoğan’a bırakmaktır. Bunun adı da artık demokrasi ya da Cumhuriyet değil Kürt-İslam halifeliği ya da faşizmi olacaktır. Son günlerde ortaya çıkan ve bu durumu açıklıkla gösteren ifadeler de AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Gül’den gelmiştir:

“Bu, Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.”

Gül, bunları istediği kadar inkâr edebilir; ama bu AKP’nin Cumhuriyet’e ve Türklüğe kast etmiş ve bunlara karşı suç işlemiş bir parti olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu nedenle de demokrasi kendisini korumalıdır.

AKP, Cumhuriyet’e ve Türklüğe karşı suç işlemiştir

AKP, Cumhuriyet rejimiyle de, Türklükle de, demokrasiyle de kavgası olan bir hareketin son temsilcisidir. Bu hareket köklerini birebir Şeyh Sait’lerden, Atatürk’e karşı savaşan Kürt-İslamcı hainlerden almaktadır.

Erbakan döneminde bu çizgi sözde bir “milli görüş” kisvesi altında Kürtçü yönünü geri plana atarak, dinci yönünü vurgulamaktaydı. AKP ve Tayyip Erdoğan’la beraber artık Kürtçü kimliği de açıkça ortadadır ve AKP ileri gelenlerinin büyük kısmı tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin torunlarıdır.

Bu nedenle AKP, “Türk”üm diyememiştir ve birebir Türk düşmanı bir partidir. AKP, her cephede Türklüğe karşı suç işlemiş bir partidir. PKK’nın siyasallaşmasının ve güç kazanarak güneydoğu illerimizde inisiyatifi ele geçirmesinin tek sorumlusu AKP’dir. Bir taraftan Kürtlük ve PKK kollanılırken diğer taraftan Türklüğü savunmak ırkçılık olarak gösterilmiştir ve AKP millet bilincini ortadan kaldırmayı birebir hedefleyen “Türkiyelilik” oyununu sahneye koymuştur. AKP, hem milleti parçalamaya çalışarak hem de bunun sonucu olarak eyalet-federasyon düzenlemelerinin programını yaparak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına karşı suç işlemiştir.

Bunlarla beraber, Kerkük’te yaşanan, Türkmenlere karşı etnik temizlik ve Kürt istilası AKP’nin tavırlarıyla cesaretlendirilmiştir. Türk devletini tehdit eden ve PKK’ya açık destek veren Talabani’yle görüşen AKP, Barzani ile de görüşebileceklerini açıklamış ve bu Türk düşmanlarının tüm yaptıklarını sineye çekerek Türk Milleti’nin ve devletinin onurunu zedelemiştir. Süleymaniye’de, ABD askerlerinin Türk askerlerini pusuya düşürerek gözaltına almasının ve başlarına çuval geçirerek, Türk Ordusu’nun tarihinin en ağır durumuna düşürülmesinin de birebir sorumlusu AKP’dir.

Kıbrıs, AKP dönemine kadar Türk Devleti’nin devlet politikasında Milli Dava olarak varlığını korumuştur; ancak AKP ilk andan itibaren Kıbrıs’ı Rumlara, AB’ye ve ABD’ye peşkeş çekecek politikaları büyük bir kararlılıkla izleyerek, bizim açımızdan büyük oranda kazanılmış bir dava olan Kıbrıs Milli Davasının kaybedilmesine neden olmuştur.

Tüm bu suçlarının yanı sıra AKP iktidarı dönemi, Erbakan’ın Refah Partisi iktidarı dönemiyle bile karşılaştırılamayacak oranda şeriatçı örgütlenmenin ve kadrolaşmanın hızlandığı ve güçlendiği bir dönem olmuştur. Tarikatlar, özellikle de Fethullahçılar tüm alanlarda güç kazanarak sosyal hayata hakim olmuşlardır. Bunların okullarında ve yurtlarında Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişmeye devam ederken devletteki kadrolaşmaları da had safhaya ulaşmıştır.

Medyanın büyük kesiminin de kontrolünü ele geçiren Fethullahçılar bu yayın organlarını Cumhuriyet rejimine ve Ordu’ya karşı girişilen Kürt-İslamcı, Amerikancı kontrgerilla operasyonlarının merkezi olarak kullanmışlardır.

Fethullah Gülen grubunun özellikle istihbarat birimlerinde kadrolaşmasının ve etkisinin artmasıyla beraber Şemdinli, Danıştay, Atabeyler, Hrant Dink cinayeti gibi operasyonlar devreye sokularak Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nın engellenmesi ve Türk Ordusu’nun kuvvet komutanlarının savaş suçluları olarak yargılanmasının önü açılmak istenmiştir. Bir taraftan da Türk milliyetçiliğinin suçlu duruma düşürülmesi ve yıpratılmasına çalışılmıştır. Tüm bu kontrgerilla-Fethullahçı operasyonları AKP’li yetkililerle ve AKP’nin atadığı Ferhat Sarıkaya gibi isimlerle kol kola gerçekleştirilmiştir.

Bu saydıklarımızın tüm sorumluluğu bugün AKP’nin omuzlarındadır ve onlar da işledikleri suçların farkındadırlar. Bu yüzden korkmaktadırlar ve korktukça da saldırganlaşmaktadırlar. AKP’nin tek kurtuluş senaryosu ise baskın erken seçimdir.

Baskın seçim, AKP ve DTP

AKP, bugün 22 Temmuz’da gerçekleşecek bir erken seçimi dayatmış durumdadır. AKP’nin erken seçime oynamasının tek nedeni bu seçimin diğer partiler için bir baskın seçim özelliği taşımasından kaynaklanmaktadır. Şu an CHP de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler bir seçim atmosferinin oldukça uzağındadır. Bu psikolojik hazırlıksızlığın yanında örgütsel olarak da bir hazırlıkları yoktur.

AKP ise elindeki tüm iktidar, bakanlık ve belediye olanaklarını bu süre içinde rahatlıkla seferber edebilecek durumdadır ve özellikle de bu duruma dayanarak erken seçime gitmek istemektedir. Yapılacak bu baskın erken seçimden AKP gücünü koruyarak çıkmayı ve kurulacak yeni mecliste tek başına iktidar olarak çıkmayı planlamaktadır.

Erken seçimle ilgili olarak ortaya çıkan diğer bir tehlike ise çok daha önceden yüzde 10’luk ülke barajını ekarte etmek amacıyla seçime bağımsız adaylarla katılma planını hazırlamış olan DTP’dir. Yapılan hesaplara göre geçen seçimde DTP’li adayların aldıkları oy oranlarıyla yeni Meclis’te yaklaşık otuz civarında sandalyenin PKK’nın eline geçmesi tehlikesi vardır.

AKP’nin gücünü koruyacağı ve PKK’nın grup kuracak kadar sandalyeyi ele geçireceği Meclis’in artık TBMM olması imkânsızdır. Bu ancak Kürt-İslam faşizminin Meclis’i olarak işleyecek bir kurum olacaktır.

Şimdi dönüp, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’e bir daha kulak verelim:

“…‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Çukurca’da dağa ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye yazılamaz. Maalesef, resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde kendini ırki taassup olarak tezahür ettirmiştir.”

Türkiye’yi AİHM’ne ihbar eden bir gerici-işbirlikçiden de ancak bunlar beklenebilirdi.

Tüm bu tablo Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasının son paragrafındaki “Ne mutlu Türk’üm” diyemeyenler vurgusunun ne kadar da doğru olduğunu anlatmıyor mu? Burada sormak gerekir:

AKP’nin bu yaptıklarıyla, Erbakan’ın RP’sinin yaptıklarını karşılaştırdığımızda AKP daha mı az suçludur? AKP’nin kapısına kilit asılması daha mı az gereklidir?

AKP ve DTP kapatılsın!

28 Şubat döneminde RP’nin kapatılması süreci etkileyen en önemli faktör olmuştu. RP, Cumhuriyet’e karşı suç işlemiş bir parti olarak kapatılmış, ardından kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştı ve Erbakan’ın siyasi hayatı sona ermişti. Bugün AKP’nin Cumhuriyet’e, demokrasiye ve Türklüğe karşı işlediği suçlar RP’yi bile kat kat geçmiş durumdadır.

Cumhuriyet ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu AKP’ye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir.

Cumhuriyet güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın kitlesel uyarısının arasında durmalıdır ve mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır. Bunun tek yolunun da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının iki partisi olan AKP ve DTP’nin acilen kapatılmasından geçmektedir. AKP ve DTP’nin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerini önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının yeri Çankaya’da ya da TBMM’de değil, Yassıada’dadır.

Cumhuriyet sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!

 

http://www.turksolu.org/137/ataberk137.htm

***

AKP Nasıl Engellenir?

Ulusal seferberlik çağrısı

Ali Özsoy

Ilımlı Hilafet Rejimine Çeyrek Kaldı

Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan karşı devrim sürecinin Türkiye’yi getirdiği son nokta AKP iktidarıydı.

Ancak özellikle 1980’den sonra bu süreç hızlandı. Amerikancı darbenin örgütlediği Türk-İslamcı gericiliğin, devletin olanaklarıyla kısa sürede Kürt-İslamcı AKP iktidarına dönüştüğü görüldü.

Bugün Türkiye’de en Amerikancı ve 12 Eylül’ün beslediği kesimler bile Türkiye’nin AKP ile birlikte kazandığı yeni hüviyet karşısında şaşırıyor. Türkiye’ye artık ABD uydusu, “laik” bir ülke rolü biçilmiyor. Etnik ve mezhepsel parçalanmanın eşiğinde, farklı Şeriat yorumlarının çatıştığı Pakistan, Cezayir, Malezya, Endonezya gibi ülkeler Türkiye’ye örnek gösteriliyor.

Türkiye bu aşamaya gerici tehlikeye taviz verilerek değil, bizzat iktidarın adım adım gericiliğe verilmesiyle geldi. Türkiye’de hiçbir tabanı olmayan liberal-Batıcı egemenler ayakta kalmak için kullandıkları tarikatların kendisine iktidarı bizzat terk etti.

Dolayısıyla Türkiye gerçekten de bir yol ayrımına geldi diyebiliriz. Kürt-İslamcı iktidar hem liberalliği hem gericiliği hem de bölücülüğü kendi eliyle yürütüyor. Eski bağlaşıklarının da kapıldıkları endişe bundandır.

Gericilerin güçlendikçe ılımlılaşacağı, merkeze çekileceği iddiası çöktü. Ancak bu propagandaya AKP’nin en az bir yıl daha ihtiyacı var. Çünkü önümüzdeki bir yılda Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı hayallerini ve yeni genel seçimlerle Kürt-İslam koalisyonunun devamını gerçekleştirmeyi hedefliyor.

AKP’lilerin ve Erdoğan’ın sürekli “Kriz çıkarmayalım” demelerinin nedeni bu. Özlemini kurdukları Ilımlı Hilafet Rejimine atılacak sadece birkaç küçük adım kaldı. Şimdi kriz istememeleri doğal.

Esas süreçten rahatsız olan Türk milletinin ezici çoğunluğunu oluşturan kesimleri bir kriz halini yaşamak zorundadır. Toplumun %25 oyunu almış, tamamen gayrimeşru bir iktidar Türkiye’nin rejimini değiştirecek. Hem de kendisine olan tepkinin çok daha fazla arttığı ve büyük ihtimalle genel seçimlerden yenilgiyle çıkacağı bir sırada.

Bu yüzden Türkiye gericilik tehlikesi karşısında eski hatalara düşmemelidir. Cumhurbaşkanlığı mevkii gericiliğe bırakılan diğer mevzilerden farklıdır. “Kriz çıkmasın”, “herkes ılımlı olsun” propagandaları Türkiye’yi en karanlık kaos ve iç savaş ortamlarına sürükleyecek irticanın son söylemleridir.

Gerici ve Bölücü Tehdit Nasıl Örgütlendi

Gericilik karşısında eski hataların tekrarlanmaması için bugünlere nasıl gelindiği hatırlanmalıdır.

Kürt-İslam cephesi farklı siyasi akımların ve partilerin bir koalisyonudur. Silahlı-silahsız bölücü akımdan iktidar partisi AKP’ye kadar farklı görevler üstlenen pek çok oluşumun birleştiği tarihsel bir cephedir bu.

Bu tarihsel koalisyonun temel var oluş nedeni Türk milletine ve Cumhuriyet’e karşıtlıktır. Güç kaynağı ise Batı emperyalizmi ve onun yarattığı yarı sömürge düzendir.

Türkiye’nin bugün geldiği noktayı anlamak için AKP iktidarına giden sürecin aşamalarının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Esas olarak ABD’nin güdümünde gelişen sağcı güçler karşısında, tehlikeyi asla tam olarak algılayamayan dağınık güçler vardı. Örgütsüz Atatürkçü ve solcu güçlerin gericiliğe tepkisel muhalefetinin dışında AKP iktidarına karşı duran tek engel Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi.

12 Eylül’ün Amerikancı Cuntasının etkisi 28 Şubat’a kadar aşılamadığı için 1990’lara kadar Şeriatçı hareket tarihi boyunca hiç bulamadığı olanaklara kavuşmuş oldu. Hatta Evren yönetimi Özal ile birlikte Şeriatçılığın İmam Hatipler eliyle örgütlenmesi için bilfiil çalıştı.

Şeriatçı örgütlenmeyi Türk Ordusu’nu aşmak ve Batı emperyalizmine tamamen eklemlenmek için fırsat olarak gören Amerikancı büyük sermaye kesimlerinin desteğini de arkasına alan gerici hareket, Türk milletine ve ulus devletine karşı iki büyük taban örgütlenmesinden birini gerçekleştirdi.

Gerici ve Bölücü Güçler Organik Olarak Birleşti

Bu hareketlerden biri Kürt bölücülüğüdür, diğeri ise Şeriatçı gericiliktir. İkisi arasındaki organik bağın daha da derinleştiği yıllar yine 1980’ler oldu.

1994 seçimleriyle birlikte büyükşehir belediye başkanlıklarını alan Refah Partisi Şeriatçı iktidarın ilk temelini atmış oldu. Şeriatçıların bu ilk zaferini gelip geçici bir yerel seçim zaferi olarak görenlerin içine düştüğü gaflet tehlikeyi daha da büyüttü. Çünkü belediyeleri ele geçiren hareket, Cumhuriyete karşı 1923’ten beri örgütlü olarak çalışan gerici bir isyan hareketinin uzantısıydı. İstanbul gibi tüm Türkiye’nin en önemli rant kaynaklarını gasp ederek hem halk içi örgütlenmeleri hem sermaye birikimleri hem de siyasi sıçramaları için büyük bir zemin kazanmış oldular.

Nitekim Türkiye’nin tüm rant kaynaklarına el koyan gerici hareket uluslararası bağlantılarını da genişleterek kısa sürede ulusal iktidara oturdu. RP-DYP koalisyonu büyük sermaye ve ABD’nin de gerici harekete stratejik bir karşı koyuş içinde olmadığını herkese gösterdi.

Oysa RP-DYP iktidarının ilk günlerinde TÜSİAD’ın ve ABD’nin gericileri hizaya sokacağı, gericilerin burjuvaziyle birleşerek “ılımlaşacağı, laikleşeceği” hatta sivil demokrasi dinamiği haline geleceği iddia ediliyordu.

28 Şubat Neden Yetersiz Kaldı

Türk Ordusu ve halkının 28 Şubat sürecini yaratan büyük muhalefeti RP-DYP iktidarının daha uzun süre ayakta kalamayacağını gösterdi. Aynı süreç, ABD ve büyük sermayenin ise stratejik tercihini gerici hareketten yana yaptığını gösterdi.

Erbakan doğru isim, 1996 doğru zaman değildi. RP-DYP iktidarı mecburen kurban edildi. Hele Ordu-millet muhalefetinin daha radikalleşmesi gündemdeyken RP-DYP iktidarında ısrar etmektense, 28 Şubat sürecini sulandırmak ve gelecek için hazırlanan Tayyip Erdoğan’ın önünü açmak çok daha akıllıca bir karardı.

28 Şubat’tan sonra Cumhuriyet’i savunmaya kararlı olan güçler ikinci büyük hatayı işlediler. RP-DYP iktidarının yıkılmasından sonra kurulan ANAP-DSP koalisyonu aslında süreci normalleştirecek bir hükümetti. Tarikatlar hedef küçülttü. Erbakan feda edilerek hareketin dış bağlantıları daha güçlü ve aslında daha gerici lideri olan Tayyip Erdoğan kurtarıldı.

Türk Ordusu ve halkın tepkisi yatıştırıldı. 8 yıllık kesintisiz eğitim ve türban yasağının ötesinde büyük başarılar kazanılmadığı gibi, Şeriatçı hareketin temel beslenme kaynağı olan belediyelere, tarikat örgütlenmelerine ve yeşil sermayeye dokunulmadı.

Hepsinden önemlisi 28 Şubat sürecinin sulandırılmasıyla birlikte Tayyip Erdoğan’ın şahsiyetinde Amerikan emperyalizmi Kürt-İslam cephesine tek başına liderlik edecek bir isim kazanmış oldu.

3 Kasım 2002 Amerikancı Şeriatçı Darbesinin Sorumluları

3 Kasım 2002 seçimlerine giden sürece Tayyip Erdoğan’ın “değişme, ılımlılaşma” süreci dendi. CHP Genel Başkanı Baykal dahil tüm laik siyasi parti liderleri de bu söylemi desteklediler. Türk Ordusu’nun başına ise uzun süredir ilk defa Hilmi Özkök gibi bir isim gelmişti.

Hilmi Özkök 1990’lardan beri devam eden ABD ve Batıya mesafeli, bölücülük ve gericilikle en sert şekilde mücadele edilmesi taraftarı komuta çizgisini noktaladı. Böylelikle 3 Kasım 2002 öncesi AKP iktidarı için sivil ve askeri tüm manipülasyonlar gerçekleştirilmiş oldu.

ABD’nin Irak işgalinin hemen arefesinde uzun yıllardır hazırladığı Tayyip Erdoğan’ı böylesi bir sivil darbeyle ve yasal engellemelere rağmen iktidara oturtması çok anlamlıdır. Bu süreç ABD’nin Irak’ı parçalayıp, Türk Ordusu’na ve devletine rağmen “Büyük Kürdistan”ı kurma sürecidir. Türkiye’nin de parçalanmasını başlatacak olan Irak işgali öncesi, “Kürtlere eyalet tipi federasyon hakkını” ve “Türkiye’de İslami rejimi” savunan Tayyip Erdoğan bir yıl gibi kısa bir sürede değişti ve Batının Türkiye’deki tek adamı haline geldi.

Tayyip Erdoğan’ın “değiştiği” palavrası, ne yazık ki Türk milletinin önemli bir kesimi hatta en Atatürkçü aydınlar arasında bile etkili oldu. Zaten Türk Ordusu AB sivil darbesiyle pasifize edilmeye başlanmıştı.

Oysa tam da bu süreç Tayyip Erdoğan’ın değiştiği değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk ilkelerine karşı çok daha radikalleştiği bir süreçti.

Tayyip Erdoğan hiç saklamadığı emellerini gerçekleştirecek güce ve dış desteğe ilk defa sahip olmuş oluyordu.

Kürt-İslamcı Azınlık Diktatörlüğü

Tüm Türkiye’de yerel iktidarları ele geçirdikleri gibi TBMM’de de sadece %25’lik halk desteğiyle %75’lik bir çoğunluğu ele geçirerek Anayasal rejimi doğrudan meclis çoğunluğuyla yıkmak gibi bir olanağa sahip oldular.

ABD ve AB’nin verdiği sınırsız destek sayesinde Türk Ordusu’na karşı hayal bile edemedikleri mevzileri ele geçirdiler. Kıbrıs, Ege, K. Irak, Güneydoğu konularında verilen tavizler sayesinde hem dış desteklerini artırdılar hem de Türk Ordusu’na karşı yabancı düşmanla birlikte yürüttükleri kuşatmayı daha da daralttılar. Kürt aşiretlerinin desteğini de pekiştirerek AKP iktidarı açık bir Kürt-İslam iktidarına dönüştü.

Şeyh Sait isyanı günlerinden beri ilk defa dış desteği tamamen arkasına almak bu denli birleşik ve koordineli bir gerici-bölücü cephesi kurulmuş oldu.

Toplumsal yaşamın tüm önemli alanlarında ve ekonomide Kürt-İslam istilasının işaretleri görülmektedir. Bu sürece başlangıçta “Batıyla bütünleşme, Ordu’yu frenleme, demokratikleşme” adına destek veren güçler bile bu istila karşısında telaşa düşmekte, kendilerine biçilen rolün sona ermekte olduğunu görmektedir.

Sonuçta 1950’lerde palazlanan ve Amerikancı sağ sistem tarafından beslenen gerici-bölücü akım artık Türkiye’yi parçalayacak ve yok edecek bir canavara dönüşmüştür.

İlk önce belediyelere el koydular. Sonra ulusal iktidara. Ekonomi ve siyasette tuttukları köşe taşlarını kullanarak toplumun tüm kesimlerini baskı altına aldılar. Bugün sadece siyasi iktidarı değil, eğitim, emniyet, sağlık, adalet ve diğer bakanlıklar bürokrasisi dahil tüm kamu gücünü gasp etmiş durumdadırlar.

Kalan son mevzi Türk Ordusu, bazı yüksek yargı organları, YÖK, üniversiteler ve Cumhurbaşkanlığıdır.

Cumhurbaşkanlığına bugün AKP gözünü dikmiştir. Çankaya’yı önlerinde olgun bir meyve olarak görüyorlar. Artan halk tepkisi meclisteki çoğunluklarını sarsmadan taktik bir zafer daha elde ederek Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya yerleştirmek istiyorlar.

Çankaya’yı sembolik bir yer olarak gören bazı kesimler ise bu adımı bile Tayyip Erdoğan’ın ılımlılaşması için bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Oysa Cumhurbaşkanlığı mevzisini ele geçirmek Kürt-İslamcı istila için sembolik değil stratejik bir başarı olacaktır. Cumhurbaşkanının anayasal yetkileri sayesinde ele geçirilememiş olan diğer mevziler de düşürülebilecektir.

Böylelikle 1990’dan 2014’e kadar kesintisiz devam eden, sadece %25-30’luk bir oy oranıyla hem belediyeleri, hem hükümeti hem de devletin zirvesini gasp eden bir Şeriatçı dönem yaşatılacaktır. 2014 Türkiyesi için bu yıkım, parçalanma ve işgal demektir. Aymazlık zamanı geçmiştir. Sadece süreci önceden gören Atatürkçü, Milli Güçler değil, Türkiye’nin çok geniş kesimleri bu gidişe dur diyecek bir hareket başlatmak zorundadır.

Kürt-İslamcı İktidarın Acil Eylem Planı

Kürt-İslam koalisyonu AKP iktidarıyla ilk defa Türkiye’de tam olarak inisiyatifi ele aldı. Halkın ve Türk Ordusu’nun tepkisi bazı adımların atılmasını engellemiş olsa da bu cephe için son dört yıl önemli kazanımlarla tamamlanmıştır.

Düşmanın niyeti ve kısa vadeli hedefleri iyi saptanmalıdır. Dört yıllık AKP iktidarından sonra gerçekleşmesi yarım kalan ve uzun vadeli stratejik hedeflere ulaşılması amacıyla Kürt-İslamcıların mutlaka başarmak istediği taktik hedefler şöyle sıralanabilir:

TSK’nın yeni önderlik kademesinin yarattığı tehlike yatıştırılacak.

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilecek.

Gerekirse yeni partilerle ittifak kurarak AKP’nin Kürt-İslamcı iktidarını devam ettirecek bir seçime Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı altında gidilecek.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının himayesinde kurulacak yeni meclis ile halkın tepkisinden korkularak gerçekleştirilemeyen tavizler ABD ve AB’ye verilecek.

Kıbrıs’ta nihai tavizlerin verilmesi, 301. maddenin kaldırılması, Ermenistan sınırının açılması, Ermeni soykırımının fiilen tanınması, Rum Patrikhanesi’nin din devletine dönüşmesi, azınlıklara Sevr’den kalma hakların tanınması, Kürtlere otonomi sağlanması, İran’ın işgali ve diğer operasyonlara destek adı altında ABD askerlerinin Güneydoğu’ya yerleşmesi gibi halkın tepkisinden korkulduğu için seçimlerden önce atılamayan adımların atılacak.

Kendi tabanlarını bir arada tutmak için laikliğin yasal zemini zayıflatılacak, türban devlet giysisi haline getirilecek, tüm kamusal alanlarda serbest kalacak.

PKK’ya afla birlikte, silahlı gücünü koruyan bölücü akım aynı zamanda yasal parti olarak ele geçirdiği belediyeler kanalıyla fiili otonomi ilan edecek.

Devlet bürokrasinin, özellikle yargının ele geçirilememiş mevzileri işgal edilecek. Anayasal düzeni ortadan kaldıracak yasal düzenlemeler için gerekli üç sacayağı yani Cumhurbaşkanlığı, Meclis ve Anayasa Mahkemesi’ndeki hakimiyet sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez tüm ilkeleri ortadan kaldırılacak.

Kürt-İslam cephesinin Türk Ordusu’yla ilgili nihai amacı onu ele geçirmek değil, ABD ve AB yardımıyla tamamen tasfiye etmektir. İlk deneme olan Şemdinli provokasyonlarının arkası gelecektir.

Türk milletine karşı ABD-AB destekli Kürt-İslam faşizmi sivil ve kamusal alanda tam anlamıyla kurulacak. Bu faşist Ilımlı Hilafet rejiminin ilk halifesi Tayyip Erdoğan olacak.

Cumhurbaşkanlığına Kürt-İslam Kuşatması

Kürt-İslam cephesinin önümüzdeki dönem için belirlediği taktik ve stratejik hedefler bunlardır. 4 yıllık AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti’ni tarihindeki en tehlikeli uçuruma sürükledi. Eğer bir dönem daha Kürt-İslam cephesi önüne koyduğu hedefleri kesintisiz olarak gerçekleştirirse, bu Türkiye için felaketlerle dolu bir yıkım, iç savaş ve işgaller süreci başlatacaktır.

Bu yüzden Türk milletinin, Kürt-İslamcıların eylem planını daha ilk aşamada engellemek için harekete geçmesi gerekmektedir. Önümüzdeki süreçte edilgen ve tepkici konumda kalmak büyük bir hezimete yol açabilir.

Engellenmesi gereken ilk olay, Kürt-İslamcıların stratejik hedefleri için hayati öneme sahip olan ilk adımlarıdır. Bu adım, meclis ve hükümetten sonra Cumhurbaşkanlığı mevzisinin de ele geçirilmesidir.

Bu olay sık sık Emine Erdoğan’ın türbanına indirgenmektedir. Hatta bazı kesimler Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının siyasetten uzaklaşması, ılımlılaşması ve AKP’yi başsız bırakıp zayıflatması için bir vesile olarak görmektedir. Bu tür hatalı görüşler özellikle AKP çevreleri tarafından tepkilerin yatıştırılması için topluma pompalanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığının Önemi Nedir?

Herhalde Tayyip Erdoğan ve AKP aptal değildir. İktidarlarının tek eksik kalan yanının Çankaya olduğunu bilmektedirler. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hırsı, protokolde türban görme fantazisinden veya rahat emeklilik beklentilerinden kaynaklanmamaktadır.

Tayyip Erdoğan Başbakan olursa ılımlılaşır gibi saçma tezlerle Milli Güçler, Türk Ordusu ve CHP, yasadışı 3 Kasım sivil darbesine sessiz kalmıştı. Bugün yaşananlarsa ortadadır.

Artık kimse Tayyip Erdoğan için gülsüz bir diken bahçesi oluşturamaz. Kürt-İslamcıların Cumhurbaşkanlığını ele geçirme emellerinin altındaki nedenler iyi anlaşılmalı ve bu konuya gereken önem verilmelidir. Cumhurbaşkanlığının stratejik önemi şöyle özetlenebilir:

Tayyip Erdoğan İktidara En Az Yedi Yıl Daha El Koyacak

Tayyip Erdoğan bu mevki sayesinde 7 yıllık bir iktidarı garantileyecektir, Başkanlık Sistemi adı altında Ilımlı Hilafet rejiminin ilk adımı atılacaktır.

Bazı kimseler Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa AKP’nin bölüneceğini ve Başbakan olacak isimle Tayyip Erdoğan’ın çatışma içine sürükleneceğini iddia etmektedirler. Bunu iddia edenler Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına laiklik adına olumlu misyonlar bile yüklemektedir.

Bu iddia sahiplerinin sakladıkları gerçek AKP’nin sıradan bir düzen partisi olmadığı, yıllardır Cumhuriye’te karşı bir misyon ile birleşmiş bir hareketin, siyasi geleneğin partisi olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla ne yerel iktidar düzeyinde, ne kabine tartışmalarında ne de Cumhurbaşkanlığı konusunda AKP içinde iktidar hırsıyla çatlama olmaz, bugüne kadar da olmadı. Çünkü iktidara geçici olarak gelmeyi değil, topyekun el koymayı amaçlamaktadırlar. Stratejik konularda Erbakan bile Erdoğan’ı desteklemektedir.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olunca kendi sözünden asla çıkmayacak bir meclis ve kabineyle birlikte, Türkiye’de ABD’nin ve Amerikancıların Özal’dan beri çok özledikleri fiili Başkanlık Rejimini kurmuş olacaktır. Ancak AKP iktidarının ideolojik niteliğinden dolayı bu rejime Başkanlık Rejimi değil, Ilımlı Hilafet rejimi demek daha doğru olacaktır. ABD’ye ve emperyalizme ılımlı, Cumhuriyet’e ve Türk milletine sert olacak bu rejim, Osmanlı’nın Sevr coğrafyasında hilafetini devam ettirmeyi planladığı gibi, Türkiye’yi yok etmek pahasına dış desteği alarak Şeriatçı bir idare kuracaktır.

Ayrıca önümüzdeki bir yıl Cumhurbaşkanlığının önemini daha da arttırmaktadır. Cumhurbaşkanlığı mevkisini kullanarak AKP’nin büyük zorluklar yaşayacağının şimdiden belli olduğu genel seçimleri etkileyecektir. İstemediği bir meclis aritmetiği ortaya çıkarsa o meclis kendisini devirmeden, kendisi meclisi dağıtabilecektir.

Yüksek Yargı Organları Şeriatçıların Eline Geçecek, Cumhuriyetçiler Yargılanacak

Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarının tümünün atamaları Tayyip Erdoğan’ın eline geçecektir. Yargı tamamen ele geçirilecek, Şemdinli ve Danıştay provokasyonlarında kurban edilmek istenen Atatürkçü güçler ve Türk Ordusu’nun komutanları hem terör eylemlerinin hem de Kürt-İslamcıların gasp ettiği yargı organları ve kolluk güçlerinin sürekli hedefi haline gelecektir.

İmam Hatipler ve Fethullahçı kadrolaşma sayesinde Kürt-İslamcı hareket devletin kolluk gücünü yarı yarıya ele geçirmiştir. Yerel mahkemelerin pek çoğu AKP iktidarının kontrolü altındadır. Kürt-İslamcı İçişleri Bakanı sayesinde polis devletin değil AKP iktidarının emniyet gücü haline gelmiştir. Böylelikle Cumhuriyet düşmanı akımlara ve PKK’ya karşı mücadele etmesi gereken emniyet güçleri, savcılar ve hakimlerin önemli bir kısmı Türk Ordusu’na karşı ABD, AKP ve PKK ile koordinasyon içinde provokasyon düzenleyebilecek güç ve cesarete ulaşmıştır.

Şemdinli’de yaşananlar dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’ın bile Kürt-İslamcı yargı ve kolluk güçlerinin atış menziline girdiğini gösteriyor.

En son yaşanan Danıştay cinayeti ise Türk milleti ve Atatürkçülür üzerinde kurulmak istenen Amerikancı Kürt-faşizmin tüm unsurlarının en açık şekilde sergilendiği bir örnek teşkil etti.

Gerici dayatmalara direnen bir yüksek yargı organı Kürt asıllı bir gerici terörist tarafından basıldı. Atatürkçü hakimler kurşuna dizildiği gibi, Kürt-İslamcı iktidar Atatürkçüleri ve Türk Ordusu’nun mensuplarını kolluk güçlerinin kurduğu tezgahlar ve yargı üzerinde baskılar aracılığıyla olaydan dolayı tasfiye etmeye çalıştı. Yaşananlar Ilımlı Hilafet rejiminin niteliğini gözler önüne sermektedir. Kürt-İslam faşizminin hem sivil hem de resmi ayağının kurulduğunu Şemdinli ve Danıştay saldırıları gösterdi.

Sokakta PKK’lı ve Şeriatçı teröristlerin faşist baskısına eşlik eden, Kürt-İslamcı kolluk ve yargı güçlerinin baskısı Ilımlı Hilafetin iktidar gücü olacaktır.

Burada eksik kalan tek ayak yüksek yargı organlarıdır. Eğer Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa tüm yüksek yargı atamalarını kendisi yapacaktır. Bugünden Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nde gericiler önemli mevziler kazanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın yedi yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde yargıda kadrolaşma bitecektir. Atatürkçü ve Anayasayı savunan tüm hakimler ya tasfiye edilecek ya da Danıştay saldırısındaki gibi susturulacaktır.

Böylesi bir Türkiye’de tüm yasaları ve Anayasayı değiştirmek de çok gerekli değildir. Çünkü Cumhurbaşkanlığını bir imamın gasp ettiği koşullarda, yargı organlarına da yerleştirilen imamlar adeta Hilafet rejiminin kadıları gibi işlev görecektirler. Daha bugün bile tüm yasaları ayaklar altına alan AKP iktidarının o zaman neler yapacağını herkes hayal edebilir.

Üniversiteler Medrese Olacak

YÖK üyelerini ve Rektörleri Tayyip Erdoğan atayacaktır. Yeni bir üniversite kanununa gerek kalmaksızın üniversiteler medreseye dönüştürülecektir.

Üniversitelerin ele geçirilmesiyle birlikte düşmemiş son mevzilerden biri daha Kürt-İslamcıların eline geçmiş olacaktır. Bugün ilkokul birden lise sona kadar tüm eğitim sistemi Kürt-İslamcı kadroların elindedir. Ancak özellikle 28 Şubat’tan sonra üniversiteler önlerinde büyük bir engel haline gelmiştir.

İmam Hatiplerin tekrar hukuk, kamu yönetimi, tıp, öğretmenlik gibi stratejik bölümlere girebilmesinin ve türbanın serbest kalmasının sağlanmasıyla birlikte Ilımlı Hilafet’in kadro sorunu çözülmüş olacaktır.

Üniter Devlet Parçalanacak

TBMM’den Kürt-İslamcı çoğunluğun çıkaracağı Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ve laikliği yıkıcı nitelikteki Anayasa’ya aykırı kanunların hepsi onaylanacaktır. Buna engel olacak tek kurum olan Anayasa Mahkemesi’nin de kadro yapısı zaten değişmiş olacağı için TBMM’de birkaç milletvekili Anayasa Mahkemesi’ne gitse bile sonuç çok değişmeyecektir.

Son Kale Olan Türk Ordusu Tasfiye Edilecek

Türk Ordusu’nun Başkomutanlığı sıfatını gasp edecek olan Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanı, Türk Ordusu’nun devletin bölünmez bütünlüğü ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri için ortaya koyduğu her tepkiyi isyan ve darbe girişimi olarak değerlendirebilecektir. Türk Ordusu’nun tasfiyesi planı bizzat Cumhurbaşkanlığı mevkiinden yürütülecektir.

AKP, YAŞ kararlarına daha bugünden müdahale etmeye çalışmaktadır. AKP’nin amacı Türk Ordusu’nu ele geçirmekten çok dağıtmak ve tasfiye etmektir. Yargıtay tamamen ele geçirildikten sonra yerel hakimlerin ve savcıların Türk Ordusu’nun mensuplarına karşı ABD ve PKK ile işbirliği halinde gerçekleştirdiği Şemdinli tipi provokasyonlar, olağan ve süreklilik kazanan işleyişe dönüşecektir.

Türk Ordusu’nun dağılması demek, Türkiye’nin parçalanması ve işgal edilmesi demektir. Ancak Türkiye’yi bekleyen bu büyük tehlike, Kürt-İslamcılar için zaten nihai stratejik zaferin ta kendisidir. Böylelikle Sevr uygulanmış olacak, ABD kuklası Ilımlı Halife önündeki tüm engelleri de aşmış olacaktır.

Ilımlı Hilafet Rejimi Kurulacak

Tüm Cumhuriyet ve Türkiye düşmanı güçler, Cumhurbaşkanının şahsiyetinde elinde en yüksek yetkileri toplamış bir lider ve koordinatör kazanmış olacaktır. Türkiye’nin girdiği parçalanma ve işgal sürecinde ABD’nin bu tür bir lidere hayati derecede ihtiyacı vardır.

Türban devlet üniforması, Kürtçülük ve Ilımlı İslam ideolojisi ise resmen “devlet” ideolojisi haline gelecektir. Şeriatçı ve Kürtçü egemenlik altında kalan Türk milletiyle tarihsel hesaplarını görmek için emperyalist işgal orduları harekete geçecektir. BOP’un gerçek amacı olan Türkiye’nin yok edilmesi gerçekleştirilecektir.

Atatürkçü Milli Güçler Tüm Halkı Seferber Edebilir

Tüm bu stratejik önemdeki yetkilerin ve mevzilerin Kürt-İslamcıların eline geçmesi mutlaka engellenmelidir.

Eğer bu konuda başarılı olunmazsa Türkiye’de darbeler, iç savaşlar ve işgaller süreci açılacaktır. Böyle bir Türkiye’de bölünmeye giden kışkırtmalar devletin en tepesinden yürütülecektir.

“Demokratik düzene saygı” adı altında AKP’ye Cumhurbaşkanlığının teslim edilmesi, tam tersine ABD-AB destekli ikinci bir sivil darbeyle gerçek faşizmin kurulmasına neden olacaktır.

Bu yüzden Atatürkçü Milli Güçler, asker-sivil, aydın-halk, parlamento içi ve dışı her türlü muhalefeti ve sürece tepkili toplumun ezici çoğunluğunu birleştirecek bir karşı eylem planı ortaya koymalıdır. Bu planın sırasıyla en temel hedefleri aşağıdaki gibi olmalıdır:

1. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının engellenmesi için büyük bir muhalefet hareketi başlatılmalıdır. İmza kampanyaları ve halk gösterileriyle AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşruluğu ortaya konmalı, bir Kürt-İslamcının Cumhurbaşkanı olamayacağı, olsa bile o mevkide kalamayacağı siyaseten netleştirilmelidir.

2. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce genel seçim çağrısı yapılmalıdır. Genel seçimlerde AKP’nin meclisteki bugünkü çoğunluğu elde edemeyeceği artık kesinleşmiş gibidir. AKP iktidarını böyle bir genel seçime zorlamak için CHP milletvekillerine sine-i millet çağrısı yapılmalıdır.

3. Türk Ordusu’nun yeni yönetiminin Cumhuriyet’i ve üniter yapıyı korumak için ortaya koyduğu kararlı tavır desteklenmelidir. Hilmi Özkök yönetiminden mahrum kalan AKP’nin köşeye iyice sıkışması için Türk Ordusu’na halk desteği arttırılmalıdır.

4. AKP’nin en büyük güven kaynağı dış destekçileridir. ABD ve AB Türkiye’yi gözden çıkarmış ve bölünmesi için işareti vermiştir. AKP bu sürece en iyi hizmeti sağladığı için dış destek almaktadır. Dolayısıyla AKP’ye dış desteği engellenmenin yolu AB ve ABD’ye göz kırpmak değil, onların dayatmalarını engellemek ve AKP’yi dış güçler açısından işlevsiz hâle getirmektir. Bu yüzden 301. maddenin kaldırılması, Ermenistan sınırının açılması, Türk limanlarının Rum gemilerine açılması, ABD’nin askeri planlarına uşaklık edilmesi gibi tavizleri AKP iktidarının gerçekleştirilmesi engellenmelidir.

Bu konular AKP’nin yumuşak karnıdır. Çünkü hem seçimlerden önce halkın büyüyen tepkisini çekmek istemedikleri için bu adımları hemen atamamakta, hem de dış desteğin devam etmesi için bu adımları hemen atmak istemektedirler. Milliyetçi tepki örgütlenerek AKP bu açıdan daha çok köşeye sıkıştırılabilir.

5. Genel seçimler, AKP ve DTP’ye karşı bir genel seferberliğe dönüştürülmelidir. Ancak esas hedef Kürt-İslamcılık olmalıdır. Yani hem halkın milliyetçi tepkisini sömüren hem de dış destek için Kürt-İslamcı rollere soyunan MHP, DYP, BBP gibi partiler de teşhir edilmelidir. Genel amaç Türk adayların ve Türk milliyetçiliğinin güçlenmesi olmalıdır.

6. Mecliste bir dönem daha Kürt-İslamcı çoğunluğun kurulması engellenmelidir. PKK’nın meclise hangi parti adı altında olursa olsun girmesi engellenmelidir. Ayrıca PKK’lı belediye başkanlarının yargılanması sağlanmalı ve yerel iktidar organlarının federasyon yolunda kullanılmasının engellenmesi için siyasi seferberlik başlatılmalıdır.

7. CHP’nin milliyetçi çıkışları desteklenmelidir. Genel olarak Atatürk milliyetçiliğine mevzi kazandıracak her türlü siyasi çıkış hem Türkiye’ye hem de Milli Güçlere güç kazandıracaktır. Zaten halk içindeki milli tepkinin güçlenmesi ve örgütlenmesi de CHP’yi Atatürk’ün Altı Ok’una biraz daha yakınlaştıracaktır. Bir parti olarak var olmak isteyen CHP’nin halk desteği sağlaması için tek geçerli yol budur.

8. Batıcı parlamenter düzenin olanaklarıyla Türk devletinin tüm iradesini teslim alan Kürt-İslamcı güçlerin engellenmesi, seçim döneminde halkı uyaracak doğru sloganların ve siyasetlerin saptanması çok önemlidir

Yeniden Atatürkçü, devrimci ve tam bağımsız Türkiye’nin kurulması, Milli Güçlerin bugünden başlayarak kendi Kuvayı Milliye seçeneklerini ve örgütlerini oluşturması şarttır. Önümüzdeki kısa vadeli siyasi görevler, orta ve uzun vadeli stratejik hedefimize tezat adımlar olarak değil tam tersine Kuvayı Milliye’yi örgütleyecek mevziler olarak algılanmalıdır.

Düşman Güçlerin Zayıflığı

Türkiye’de yarım asrı aşan sağ iktidarların ve ABD’nin desteğine rağmen gerici ve bölücü güçler toplumda siyasal olarak azınlık konumundadır. Diğer İslam ülkelerinde Şeriatçıların tabandaki çoğunluğuyla karşılaştırıldığında Türkiye’de kendine özgü bir durum söz konusu.

Türk milletinin ezici çoğunluğu hatta AKP’ye tepki oyu verenlerin dahi büyük kesimi Cumhuriyeti savunmaktadır. Gerici-bölücü yükselişe karşıdır. Ama Türkiye buna rağmen neredeyse 30 yıllık kesintisiz bir gerici iktidar süreci yaşamaktadır. Bunun nedeni ise gericiliğin büyük sermaye ve ABD tarafından tamamen yapay bir şekilde Türkiye’nin başına bela edilmiş olmasıdır.

Geride bıraktığımız süreçte, Türk milletinin en büyük dezavantajı örgütsüz ve önderliksiz olmasıydı. Gericiliğe karşı çıkan siyasi güçler ise gericiliğin arkasındaki Batı kaynaklı dış desteğe karşı çıkamadıkları için etkisiz kaldılar.

Önümüzdeki dönemde bu zaaflar aşılabilir. Özellikle Kürt-İslamcı güçlerin ve onları destekleyen ABD-AB emperyalizminin aşması zor olan bazı nesnel zaaflar bizim avantajlarımız olarak görünmektedir.

İlk olarak AKP iktidarı, tecrit olmuş ve zayıflamış bir iktidardır. Uyguladığı iktisadi ve siyasi teslimiyet politikaları halkın büyük tepkisine neden olmuştur. Özellikle ABD ve AB uşaklığının Türkiye’ye kaybettirdikleri ve PKK terörünün hortlaması AKP’ye karşı büyük bir milliyetçi tepkinin doğmasına neden olmuştur. AKP ve dış destekçileri bu tepkiden korkmaktadır. Bu tepki desteklenir ve doğru bir şekilde örgütlenirse Kürt-İslamcı egemenliği sarsacak bir halk hareketi ortaya çıkarılabilir.

İkinci olarak eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun deyimiyle, Türk Ordusu’nun Hilmi Özkök döneminde süren “4 yıllık suskunluk dönemi bitmiş” gözükmektedir. Yeni komuta kademesi AKP ve PKK için işleri oldukça zorlaştıracaktır. Halkta yükselen Atatürkçü ve milliyetçi tepki, Türk Ordusu’nun sivil desteğini de ortaya koyunca AKP iktidarı daha da köşeye sıkışacaktır.

Üçüncü olarak AKP kesin bir şekilde toplumda azınlıktır. Destekçileri olan işbirlikçi sermaye, tarikatlar, Kürt aşiretleri ve PKK, örgütlü güçler oldukları için çok ses getirmektedirler. Ama sayısal olarak bunlar toplandığında da ezici bir çoğunluk karşısında azınlık kalmaktadırlar.

AKP, topladığı tepki oylarıyla bile, 3 Kasım seçimlerinde yaşanan yoğun halk boykotu sayesinde, seçmenlerin % 25’inin oyuna ancak ulaşabilmişti. Bu düzeyin dahi hızla altına düşen bir aritmetik destek ile Cumhurbaşkanlığı dahil tüm devlet organlarını uzun süre gasp etmeleri olanaksızdır. Bugünkü meclis çoğunlukları bile kabul görmemekte ve meşrulukları geniş kesimlerce sorgulanmaktadır.

En son olarak AKP’nin dış destekçileri Türkiye’de siyaseten büyük güç kaybetmektedir. Türk milletinde ABD ve AB’ye karşı düşmanlığı ve Kürt karşıtlığı yükselmektedir. Batı karşıtlığı Türk milletinin ve Türk Ordusu’nun içindeki temel eğilim olarak önümüzdeki sürece damgasını vuracaktır. Kaldı ki AB işbirlikçiliğinin siyasi olarak tükenmesiyle birlikte Türkiye’de Batıcı siyasetin ve emperyalist işbirlikçiliğinin zemini gittikçe zayıflamaktadır. ABD’nin açıkça Kürtlerden ve PKK’dan yana tavır koyması bu süreci daha da hızlandıracaktır. Önümüzdeki dönem Kürt-İslam temelinde oluşan emperyalist işbirlikçisi blokta çatlakların ortaya çıkması da büyük bir olasılıktır.

Halkın Kuyruğu Değil Öncüsü Olmalıyız

Türk halkının bugün en büyük ihtiyacı kendisine önderlik edecek bir Milli Mücadele Hareketidir.

Milli Güçler Türkiye’yi kuşatan düşman güçlerin bu zaaflarını kullanarak kolaylıkla büyük bir güç olarak siyasi arenaya ağırlıklarını koyabilirler.

Milli Davaların hepsinde halkın gerçek eğilimlerini bir tek Milli Güçler tamamen temsil ettikleri için, temsil ettikleri çoğunluğun yarattığı avantajları da seferber edebilirler. Türkiye’deki milliyetçi uyanışın sosyolojik olarak mutlaka güçlü bir siyasi hareket ortaya çıkarması gerekir. Ama hiçbir siyasi parti veya akım bu uyanışın istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya cesaret edemediği için şu anda Türkiye’nin siyasi dengeleri anormal bir şekilde işbirlikçi-gerici-bölücü cephenin lehine kurulmaktadır.

Ancak bu sürecin bizim lehimize dönmesi için tarihe devrimci bir iradi müdahalenin gerçekleşmesi şarttır. Milli Güçlerin artık halkın kuyruğu ve tepkilerinin sözcüsü değil, halkın öncüsü ve tepkilerinin örgütleyicisi olması gerekmektedir.

Atatürkçü bir ideoloji çerçevesinde atılacak devrimci bir örgütlenme atılımı, Kuvayı Milliye seçeneğini ete kemiğe dönüştürerek bu görevi yerine getirebilir.

Örgütlenme Milli Güçler arasında bugüne kadar hep konferans ve toplama güçlerle basın açıklaması yapmak olarak algılandı. Oysa amacımız yukarıda bahsettiğimiz emperyalist planları engelleyecek siyasi seferberlikleri sağlayacak araçları yaratmak olmalıdır.

İmza kampanyaları ve mitinglerden başlayarak, Kurtuluş Savaşı vermeye kadar varabilecek görev çeşitliliği önümüzdedir. Ancak esas olan Atatürk gibi kafamızı kullanmak ve her süreçte o sürecin gerektirdiği eylemleri yapabilmektir.

Önümüzde AKP iktidarının kısa vadeli planlarını boşa çıkarmak gibi somut görevler varken, tüm Milli Güçlerin gereksiz fantezilere değil, gerçek hayatın halkasına sarılması gerekmektedir.

Halk ihtiyaç duyduğu sloganlara ve siyasi çizgiye sahip çıkacaktır. Bugüne kadar tamamen sessiz kalmış çok geniş kesimler Cumhuriyetçi ve Milliyetçi bir bayrağın altında toplanabilir.

Artık Milli Güçler büyük derleniş için harekete geçmelidir.

 

http://ileri.turksolu.org/31/ozsoy31.htm

***

 

SİYONİZMİN İSLAMCI MÜRİTLERİ

Milli Çözüm Dergisi

İsmet SEZGİN

***

Ama Fetullah Gülen ve Recep Tayibin AKP’si Siyonistlerin hizmetkârı:

 

Gülen’in onursal başkanı olduğu ABD’deki “Rumi Forumu” adlı kuruluş Erdoğan’a, İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero ile birlikte “Medeniyetlerarası Diyalog Ödülü” verdi. ABD Temsilciler Meclisi’ne ait bir salonda düzenlenen törende Başbakan’ın ödülünü, danışmanı, AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış aldı. Ödülü veren kişi de Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden, geçen yıl Washington Kardinalliğinden yaş haddinden dolayı emekli olan Theodore Edgar McCarrick’ti. Bağış’ın yaptığı kısa konuşmada Erdoğan’dan “patronum” (my boss) ve “Türk milletinin lideri” (leader of the Turkish nation) olarak söz etmesi dikkat çekti.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ABD’li Siyonist Yahudilerin beslediği Gülen cemaatinin Başbakan’a böyle bir ödül vermesi, Erdoğan’ın da en yakın danışmanlarından Bağış’ı ödülü almakla görevlendirmesinin anlamı açık: Siyonist Yahudiler Recep Beyi destekliyor!

Şimdi de Mevlana istismarı

Siyonist sermayenin ve Yahudi lobilerinin sayesinde 1999′da Washington’da kurulan “Rumi Forumu”, esas olarak Gülen cemaatinin ABD’deki “dinlerarası diyalog” faaliyetlerini yürütüyor. Adını AB’de popüler olan Mevlana Celaleddin Rumi’den alan kuruluş sık sık sema gösterileri düzenliyor. Bu, Gülen cemaatinin köklerinin bulunduğu Nurcu ekol için alışılmamış bir durum. Ama Mevlana aracılığıyla Amerikan kamuoyuna daha kolay ulaşabildikleri için böyle davranılıyor. Rumi Forumu’nun bu yıl ilk kez dağıttığı “Barış ve Diyalog ödülleri”ni alan diğer kişilerse şöyle sıralanıyor:

Georgetown Üniversitesi Başkanı John DeGiola, İslam araştırmacısı Prof. John Esposito, İran asıllı düşünür Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, haham Dr. Marc Gopin, ABD Barış Enstitüsü Bşk. yard. David Smock, Presbiteryan Kilisesi’nden Dr. Clark Lobenstine.

Meksika Senatosu, işgalci ABD’yi Irak halkına “soykırım” ve “katliam” yapmakla suçladı.

“Mazlumun ahı, indirir şahı” demişler. Fetullah Gülen taifesi ve Tayyibin AKP’si zalim ve kafir Amerika’ya uşaklık yaparken Meksika senatosu onurlu bir karar aldı.

***

http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=962&Itemid=1&ed=44

 

Cumhurbaşbakanı!

logo

Arslan BULUT

20.03.2007

22 Şubat 2007 tarihli yazımda  “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.

 Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur!” demiştim!


Haber 7 sitesi, bu yazıyı “Arslan Bulut durumdan vazife çıkardı” diye takdim etti. Oysa, Cumhurbaşkanı’nın böyle bir yetkisi vardır.  

* * *

Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerinin sıralandığı Anayasa’nın 104’üncü maddesinde,  “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak”  yetkisi de yer almıştır!
Cumhurbaşkanı’nın gerekçe göstermesine bile lüzum yoktur!


“Gerekli gördüm”  demesi yeterlidir!


Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nu Çankaya Köşkü’ne çağırıp toplayabilir veya kendisi Başbakanlığa giderek, Bakanlar Kurulu toplantısını yönetebilir!


Bu durumda ne olur? Başbakan, istifa etmek zorunda kalır. Çünkü, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmeyi üstlenerek Başbakan’a güvenmediğini ortaya koymuş olur!

* * *

Uygulamada, Cumhurbaşkanı’nın bunu yapabilmesi için kamuoyuna Başbakan’a neden güvenmediğini somut verilerle anlatması gerekir! Bu somut veri şudur:


AKP’nin kuruluşu ve parti programı bile dış kaynaklıdır. AKP’nin programı, CFR’nin daha parti kurulmadan gönderdiği memorandum esas alınarak hazırlanmıştır.


Tayyip Erdoğan’a “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır” denilmiş, Erdoğan da siyasi partiler yasasına aykırı olarak bu hususu parti programına almıştır!


Bu, aynı zamanda parti kapatma sebebidir!


Belgesini ben yayınladım! 6 yıldır, kimse tekzip edemedi!


AKP’nin çıkardığı bütün temel yasaların, ülkenin üniter yapısına zarar vereceğini veto gerekçelerinde belirten de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir!


Bu da rejime karşı işlenebilecek en ağır suçtur!


Suçu işleyenin Başbakan, bakanlar ve iktidar partisi milletvekilleri olmasının kanun önünde hiçbir önemi yoktur!


Bütün mesele, devletin kendisini koruma iradesinin var olup olmadığıdır! Bu iradeyi temsil eden de Cumhurbaşkanı’dır!

* * *

Bu yapılmazsa ne olur?


Ne olacağını, Vatan gazetesinde, 12 Mart 2007 tarihinde Can Ataklı yazdı:
“Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak, başbakanlık yapacak!


Yer muhtemelen AKP Genel Merkezi’ndeki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın makam odası.
Odada Tayyip Bey dışında kabineden 4 bakan daha var. Bunlardan biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım. Diğeri, iddiaya göre Enerji Bakanı Hilmi Güner. İki bakanın ise hangileri olduğunu bilmiyorum.


Bakanlardan biri şöyle söylüyor: ’Tayyip Bey, medyada en çok yazılan konu. Sizin Çankaya’ya çıktıktan sonra hükümete karşı daha güçsüz hale geleceğiniz, hele koaliyon hükümeti olursa bunun daha da zor olacağı söyleniyor.’


Tayyip Bey ‘Hükümetle neden sıkıntı yaşanacakmış ki, ben Cumhurbaşkanı değil miyim? Anayasal yetkilerimi her durumda sonuna kadar kullanacağım’ diyor.


Tayyip Bey konuşmasını sürdürüyor: ’Anayasa Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü hallerde hükümete başkanlık etme hakkını veriyor. Yani Cumhurbaşkanı istediği anda Başbakanlık görevini de üstleniyor.’


Tayyip Bey sözünü tamamlıyor: ‘Bu durumda istersem her bakanlar kurulu toplantısına katılabilir ve başkanlık yapabilirim. Ki bunu mutlaka yapacağım.’”


Can Ataklı’nın bu yazısı da tekzip edilmedi!


Sezer yetkisini kullanmazsa, Tayyip Erdoğan kullanacak!  

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4792

***

Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı derhal azletmelidir!

 

Arslan BULUT

22.02.2007 

CHP İstanbul milletvekili Onur Öymen, “Erdoğan’a Kürt yönetimi ile temas kurulması için Holbrooke telkinde bulundu”  diye Cumhuriyet’ten Bahadır Selim Dilek’e bir açıklama yaptı.


Holbrooke kimdir? Dünya Yahudi lobisinin bir numaralı adamı olan Henry Kissinger’in veliahtıdır!


Henry Kissinger, Global Stratejik Komite adıyla kurulan ve dünyayı yönetmeye soyunmuş 12 kişilik komitededir.


Büyük Ortadoğu projesini güncelleyen ve uygulamaya başlatan, kısacası ABD’yi de yöneten bu komitedir.

* * *

Onur Öymen’in  “Başbakan Tayyip Erdoğan’a ’Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle konuşuruz’ lafını ABD’nin eski Dışişleri bakan yardımcılarından Richard Holbrooke söyletti. Bunu bana bizzat Holbrooke, Münih’te anlattı. Erdoğan ile görüştükten sonra Kuzey Irak’a geçmiş, Erbil’de Barzani ile beş saat görüşmüş. Holbrooke Erdoğan’a yaptığı öneriyi bize şöyle anlattı:

 ’Kuzey Irak’ta Tayvan modeli bir devlet kurulsun. Siz de bunu tanıyın. Şimdiden Türkiye ve Kuzey Irak’taki liderler bir araya gelsin, görüşsün. Kerkük’te referandum ertelenemez. Bunu sineye çekin. Bunların karşılığında PKK’yı etkisiz kılmakta size yardımcı olurlar.’Kısacası Erdoğan’ı ABD yönlendiriyor. İşin esası bu”  dediği saatlerde, Celal Talabani’nin İnternet sitesine açıklama yapan DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu,  “Kerkük’e yapılan saldırılar Diyarbakır’a yapılmış olur Diyarbakır’a yapılan saldırılar ise Kerkük’e yapılmış bir saldırı olur”  diye konuşabilme cüretini kendisinde buldu!


Kuzey Irak için  “Güney Kürdistan” diyen Hilmi Aydoğdu, buradaki Kürt hareketinin bastırılmaya çalışılmasının, Türkiye’deki Kürtlerin kan damarlarının kesilmesiyle aynı anlama geldiğini söyledi ve Kuzey Irak’taki Kürt politikacılarla birlikte hareket edeceklerini, bunun zemininin de Barzani’nin Nevruz’a davet edilmesi ile hazırlanmakta olduğunu açıkladı.

* * *

Görüldüğü gibi, ABD ve İsrail, artık kartlarını açık oynamaya ve  “Kuzey Irak’a müdahale etmeye teşebbüs edersen, seni kendi içinden vururum”  tehdidinde bulunmaya başladı. Sadece Erdoğan’ı değil Aydoğdu’yu konuşturan da aynı merkezdir!  


Bu tablo gösteriyor ki, büyük hesaplaşma yakındır.  


Bilindiği gibi, 1. Dünya Savaşı’nda da emperyalist devletler, Boğazları kendileri yönetmek kaydıyla, Türkiye’yi haritadan silmek ve Kızılırmak’ın Doğusunu Ermeniler’e, Batısını Yunanlılara vermek için çalıştı. Ermeni isyanı ile birlikte Rum çetecileri de örgütlediler.


Sonuç ne oldu? 

Ermeniler, yaptıkları katliamlar sebebiyle tehcir edildi. Rum çetecilerle mücadele edildi ve savaştan sonra mübadele ile Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu, Asya’dan çekilmek zorunda kaldı.

* * *

Şimdi, Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’ndaki rolünü üstlenmek isteyenler olduğu anlaşılıyor. Fakat bu ihanet tablosu iyi anlatılırsa, halktan yeterli destek bulamayacaklarını zannediyorum. Türkiye’nin Kürtlerine Ermeni rolü verilmek istendiğini, şu andaki Başbakan Tayyip Erdoğan anlatamaz. Çünkü, Onur Öymen’in açıklamasına göre, Kissinger’ın Tayvan modeli planlarını zaten Erdoğan uygulamaktadır. Partisini de CFR memorandumunu program haline getirerek kurmuştu.


Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.


Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461

***

Kissinger-Erdoğan görüşmesi ve Koşaner Paşa’nın verdiği Çankaya teminatı!

 Arslan BULUT

04.01.2007

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığının önünde bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!


Erdoğan, şimdi de Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Muhalefetin bir kısmı “Hele bir Çankaya’ya çıksın, biz onu oradan indirmesini biliriz” diyerek Erdoğan’a karşı çıkarmış gibi görünüyor! Bu sözlere inanan var mı? Herhalde bu partilerin mensupları, genel başkanlarına ayıp olmasın diye inanır gibi yapıyor! Fakat, “Bu masallara çocuklar bile inanmaz, sizi kimse ciddiye almıyor” diye genel başkanını uyaran kimse yok!

***

Erdoğan, son ABD gezisinden yüksek moralle döndü!


Bu moral, “Erdoğan, Yahudi lobisi, Henry Kissinger ve Hollbroke ile görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde etti?” yorumlarına yol açtı. Fakat içerde bundan daha somut veriler var:
Gazeteci Murat Yetkin, 26 Ocak 2006 tarihli,  “Askerin iki endişesi” başlıklı ve “üst düzey bir askeri kaynak”  referanslı yazısında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine bu kaynağın nasıl baktığını şöyle ifade etmişti:


“Cumhurbaşkanı Anayasa’nın korunmasından yana olduğu sürece sorun çıkmaz. Sayın Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı olması önünde bir engel bulunmuyor.”
Yetkin’in bahsettiği üst düzey askeri kaynağın, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Işık Koşaner olduğunu Genelkurmay Başkanlığı açıklamış ve “Ziyaret sırasında genel konuşmalar yapılmış olup herhangi bir isim veya ihtimal üzerinde tutum ifade edici bir yargıda bulunulmamıştır” demişti..


Koşaner ise başka bir açıklama yapmamıştı.


Yedi ay sonra Erdoğan Malezya’ya giderken gazetecilere “Yüksek Askeri Şura’da, diğer komutan atamalarında sürpriz olabilir. Jandarma Komutanı’nı İçişleri Bakanı Abdülkadir Bey (Aksu) teklif etti” diye bilgi vermişti.


Ve Jandarma Komutanlığı’na Orgeneral Işık Koşaner getirilmişti.


“Aksu’nun teklifinde terörle mücadelede birlikte çalışmış olmak rol oynadı”  denilmişti ama Erdoğan’ın adaylığı halinde, bu teminat ve tercih hatırlanmaz mı?


Sorulacak çok soru var ama bu kadar yeter!  

***

Diğer taraftan, AB, içerdeki sivil ajanları vasıtasıyla TSK’yı sınırlardan çekmeye, jandarmayı lağvetmeye çabalar; Washington destekli etki ajanları da TSK’ya sızmaya çalışırken, Tayyip Erdoğan, niçin kendinden bu kadar emin?


Anlaşılıyor ki halk tepki göstermezse, Erdoğan Çankaya’ya da çıkar, engel görmezse cumhuriyetin temellerini de zorlar! Başbakan olarak zorlamıştır; Türk kimliğini tartışmaya açmış, veto yese de federasyona dönük yasal alt yapıyı hazırlamıştır.

TESEV’in “Güvenlik Raporu” na göre  “MGK’da azarlandığı için”  bu politikaları rafa kaldırmıştır. Şimdi, yasa çıkarırken zorlanmasına sebep olan veto engelini aşmak, MGK Başkanı olarak devlete vaziyet etmek istiyor. Rio Tinto ve Citibank’a devamlı satış yaptığı için dış desteği garantilemiş durumdadır. İngiliz basını, AB’ye sitem ederek, “Uyandırmayın Türkleri, lokum gibi bankalar satın alıyoruz, bankalar üzerinden İstanbul’da büyük alımlar yapıyoruz” diyor. Şimdi sırada GAP var! Erdoğan açıkladı!

***

Muhalefet, muhalefet yapmıyor;  “dostlar muhalefette görsün”  dercesine muhalefetçilik oynuyor! Sendikalar kış uykusunda! Üniversiteler, rektörlük, dekanlık tartışmasında! Medya zaten büyük oranlarda ve resmen satılıyor! Çok kimse, köşesini, konumunu ve refah düzeyini koruma derdinde!

Böyle giderse, Türkiye belki var olur ama Türkiye olmaktan çıkar! Zaten büyük ölçüde çıkmıştır.

AKP’yi artık anlayan anladı! Onun için diyorum ki herkes şu bir iki ay içinde, AKP’den önce diğer siyasi kurumların başındaki kişilerin danışıklı muhalefetini ve neden tek başına iktidar alternatifi olamadıklarını sorgulasın!


Vatan bu noktalardan işgal edilmiştir! Çözüm de buradan başlayacaktır!  “Saldırı geldiği cihetten defedilir!”


Tereddüt edenlere söylüyorum:


Ülke elden gittikten sonra koltuğunuzun ne hükmü kalır?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838

***

Cumhurbaşkanı’nı CFR mi belirleyecek?

Arslan BULUT

14.02.2007

 

AKP, dünyayı yönetmeye soyunmuş Dış İlişkiler Konseyi (CFR) adlı kuruluşun, 2 Temmuz 2001 tarihinde Tayyip Erdoğan’a gönderdiği memorandumu parti programı haline getirerek Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak üzere kurulmuş yasadışı bir partidir.
Türkiye’nin başbakanı olacak olan kişiye, ABD’den faksla  gönderilen CFR kaynaklı memorandumda “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” deniliyordu! Erdoğan da memorandumdaki ifadeleri, AKP programı haline getiriyor ve başbakan oluyordu!


AKP’nin Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak için yasalar çıkardığını en son söyleyen kişi Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir.


Sezer, bu tespitini Petrol Yasası’nı veto gerekçesinde ortaya koymuştur.

* * *

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini değiştirmek için kurulan bir partinin derhal kapatılması gerekirdi! Ancak, Cumhuriyeti korumakla görevli kurumlar AKP’yi kapatmak yerine, yasaklı genel başkanının önündeki bütün yasal engelleri ortadan kaldırdı. AKP, toplam seçmenin dörtte bir oyuyla tek başına iktidar oldu. Şimdi de CFR’nin memorandumu ile kurulmuş bir partinin içinden Türkiye’nin Cumhurbaşkanı seçilmesine sıra geldi!


CFR’nin Türkiye’deki birinci üyesi Rahmi Koç, AKP’nin TBMM’de üçte iki çoğunluğa sahip olduğunu belirterek, “Başbakan ve partisi kimi isterse Cumhurbaşkanı o olacaktır” dedi.
Erdoğan’ın milletvekili ve başbakan olmasının önündeki son engel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından kaldırılmıştı. Aynı Baykal, Erdoğan’ın veya benzer anlayışta birisinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyor!


Türkiye’nin soyulmasına ve Türk halkının köleleşmesine yönelik ekonomik uygulamaları şiddetle eleştiren ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ise Baykal’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili çıkışlarını kastederek, “Anamuhalefet, magazin programlarının Semra Hanımı. Kendine, gelin beğenir gibi cumhurbaşkanı beğeniyor. Sen kimsin ya! Milletin iradesinin karşısında sen kimsin. İnsan unvanından, adından bir ders alır. Cumhuriyet Halk Partisi.. Altı okundan biri halkçılık. Nerede halka, millete güven? İstemiyorlar, niye? ‘Bürokratik devlet devam etsin, seçilseler de seçilmeseler de her zaman iktidarda olsunlar’ diye.. Yok öyle yağma. Bu millet, cumhurbaşkanı seçmeyi hak ediyor” dedi.


Bugünkü ortamda, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi en doğru seçenek olurdu ama bunun için de Anayasa değişikliği gerekir. Anayasa değişikliğini yapabilecek olan da yine CFR’nin memorandumu ile kurulmuş olan AKP’dir!


Dolayısıyla, Mumcu’nun sözleri, “Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına engel olamazsınız”  anlamına gelmektedir!

* * *

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa’nın ilk iki turda üçte iki milletvekilinin oy kullanması şartını aradığını, 367 oy kullanılmazsa, toplantı yeter sayısına ulaşılamamış olacağını, dolayısıyla bu turların yapılmamış sayılacağını, 20 günlük süre içinde sonuç alınamazsa otomatik olarak TBMM seçimlerinin yenilenmesi gerektiğini bildirmişti.
Baykal da buna dayanarak, ilk iki tur oylamaya  katılmayacaklarını, buna rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimine devam edilirse Anayasa Mahkemesi’ne gideceklerini söylemişti.
Baykal’ın bu çıkışı, Erdoğan’ın uykularını kaçırmaktadır.


Fakat bu noktada, TBMM’de grubu bulunan ANAP’ın Genel Başkanı Erkan Mumcu ve benzer tutum içindeki DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, CFR ve Rahmi Koç ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını şimdiden meşrulaştırmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Fotoğraf budur!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4362

***

Erdoğan’ın ve Türkiye’nin siyasi kaderi nereye bağlı?

Arslan BULUT

30.05.2006

 

Alman gazetelerinden Frankfurter Rundschau’da yazan Gerd Höhler “Şayet Ankara, Kıbrıs ile Gümrük Birliği ihtilafında taviz vermeyecek olursa, doğru dürüst başlamamış olan katılım müzakereleri sonbaharda kesilebilir” dedi.
Hahler şunları yazdı:


“Angela Merkel, Türklerin AB üyeliğini reddettiğini hiçbir zaman gizlemeye gerek duymadı. Şansölye daha geçtiğimiz hafta, Türkiye’nin adını vermeden, bazı ülkelerin üyeliğinin belirli bir süre mümkün olmayacağını söyledi. Türkiye’de gayrimüslim cemaatler giderek artan baskı ve ayrımcılıktan şikayetçiler. Bu, Merkel’in özellikle önem verdiği bir konu.


Merkel’in Erdoğan’a, bu çatışma çizgisinin nereye götürebileceğine işaret etmesi bekleniyor: Yani, katılım müzakerelerinin daha yıl sona ermeden kesilebileceğine. Böyle bir durum, siyasi kaderini AB perspektifine bağlayan Erdoğan için bir darbe olurdu.”

***

“Şıracının şahidi bozacı” derler ya, Avusturya’nın devlet gazetesi Wiener Zeitung’da, Wolfgang Tucek AB Genişleme Komiseri Olli Rehn ile yaptığı görüşmeyi yazdı.


Rehn gazeteciye, “Şimdiye kadar Hırvatistan gibi ülkelere verdiğimiz sözü tutacağız, bunun dışında hemen kapıda bekleyen başka büyük bir genişleme yok. Türkiye ile müzakereler ise uzun ve virajli bir yola benziyor. Bu yol en az hedef kadar önem taşıyor. Ancak Türkiye’nin AB’nin yakınında kalması stratejik önem taşıyor” dedi

***

Amerikan Newsweek dergisinde Owen Mathewws ve Sami Kohen ise “Sonun başlangıcı mı?” başlığı altında, “Erdoğan’ın en büyük siyasi projesi AB’ye üyelik, çok geçmeden içeride ciddi bir siyasi sorumluluğa dönüşebilir. Laiklerin meydan okuyuşu karşısında Erdoğan, dini gündemini askıya alıp sadece ekonomiye odaklanarak daha fazla çatışmayı önleme çabasına girebilir. Ve şu var ki, orada kararı Tanrı değil piyasalar verecek” diye yazdı.  

***

Basın-Yayın bülteninden alıntı yaptığım bu üç yorumdan anlaşılıyor ki; gerek Avrupa gerekse ABD, AB’ye üyelik süreci ile Türk halkını oyalamanın artık mümkün olmadığını gördü!  Fakat Avrupa, kapıya bağlama sürecini, Türkiye bu ilişkiyi kesip atana kadar devam ettirecek. ABD de bu sahtekarlığa katkıda bulunacak. Çünkü her geçen gün, Erdoğan sayesinde Türkiye’den büyük bir ekonomik ve siyasi parça koparıyorlar!

Zaten ABD/İsrail bakışında Türkiye’ye ekonomik şantaj düşüncesi sırıtıyor! “Danıştay baskını gibi olaylar devam eder” diye açıkça yazamıyorlar ama “piyasanızı darmadağın ederiz” diye tehdit ediyorlar!

***

Türkiye’nin bir Gladio operasyonu ile gerginlik ortamının içine sokulması gösteriyor ki mesele sadece cumhurbaşkanlığı mücadelesi değildir. Siyasi kaderini AB ve ABD’ye bağlayan Erdoğan, acaba bağlanacak başka bir güç merkezi mi buldu?

Demirel’in yaptığı gibi Rusya ile iyi ilişkiler mi kurdu? Gerginlik bu yüzden mi çıktı?

Gerginliğe kendisi de hizmet etmese, bundan şüphe etmeyeceğim ama galiba tam olarak ne yaptığını kendisi de bilmiyor?

***

Mahir Kaynak, eski bir değerlendirmesinde 12 Eylül’ü anlatırken  “Demirel ile Batı’nın siyasi ihtilafları vardı. Meselâ Türk-Sovyet ilişkileri, Batı’da endişe ile karşılanıyordu. Türkiye’nin ekonomik açıdan bağımsız bir politika izlemesi Batı’yı tedirgin ediyordu. Çünkü, Türkiye’de ekonomik hakimiyet kurmadıkları zaman, siyasi hakimiyet kurmayacaklarını biliyorlardı. Zaten, ondan sonraki model, Türkiye ile Batı’nın içiçe girmesi olayıdır. Demirel’in politikası tersineydi” demişti.


Nazlı Ilıcak, “Sizin kanaatinizce, Evren ve Özal ile Batı’nın istediği bir iktidar Türkiye’ye gelmiş oldu?” diye sorunca Kaynak, “Evet, öyle olmuştur” diye cevap vermişti.


Menderes, Rusya’dan yardım istemek için 1960 Temmuz’unda Rusya’ya gitmeyi planlamıştı. Ancak, 1960 Mayıs’ında devrildi ve idam edildi. Menderes’in yapamadığını, sonradan Demirel yaptı. Rusya’nın yardımı ile yapılan tesisler, Erdoğan döneminde Batı sermayesine satıldı!

 Demirel de şimdi Batıcı!

***

Erdoğan ile de Türkiye’de Batı’nın istediği bir iktidar kuruldu. Öyle ki AKP’nin parti programı bile CFR kaynaklı bir lobi kuruluşundan gönderilen memorandum esas alınarak yazıldı.

Fakat, 3.5 yıl içinde deniz bitti. Erdoğan dünya ve Türkiye gerçeklerini bu süre içinde daha iyi gördü. Tarihe, ülkesinin egemenliğine son vermiş bir başbakan olarak mı geçecek, yoksa Atatürk’ün tam bağımsızlık yoluna geri mi dönecek? İkincisini yaparsa, ülkeyi de kurtarır, kendisini de! Çeteleri de ancak böyle tasfiye eder!


Bunun için Türk halkından başka güveneceği hiçbir güç yoktur!

Tabii o zaman da şimdiki gibi içerdeki Atatürkçü ve laik geçinen Amerikancılarla çatışmaya düşecektir ama bunu göze almayan adamın başbakanlıkta ne işi var?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=835

***

CIA’nın oyununa ortak olanlar!

Arslan BULUT

26.02.2007

 

The Sunday Telegraph gazetesi, CİA’nın İran’da faaliyet gösteren etnik ayrılıkçı gruplara para ve yardım sağladığını yazdı.
Anka’nın haberine göre,  “Ayrılıkçı hedeflere yönelik kaynaklar, doğrudan CIA’nın gizli bütçesinden geliyor”  ifadesini kullanan gazete, adı açıklanmasını istemeyen eski bir üst düzey CİA yetkilisini kaynak gösterdi.


Gazete, söz konusu eski CİA yetkilisinin anlattıklarının ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski terörle mücadele ajanı Fred Burton tarafından doğrulandığını belirtirken, Burton’un  “İran’ın içerisindeki son saldırılar, ABD’nin İran rejimini istikrarsızlaştırmak amacıyla ülkenin etnik azınlıklarına yönelik tedarik ve eğitme çabaları ile uyumludur”  değerlendirmesini de aktardı.
Gazete, Pejak adlı örgütü, İran-Türk sınırında faaliyet gösteren “PKK’nın İran’daki kolu”  olarak adlandırdı.

* * *

“Terörle mücadele”  ve  “önleyici vuruş”  sloganları ile Afganistan ve Irak’ı kana bulayan ABD, yakın geçmişe kadar PKK’yı hep terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamıştı. Fakat, Türk pilotları, Çekiç Güç uçaklarından PKK’ya yardım malzemesi atıldığını fotoğraflarla tespit ederek komutanlarına bildirmişti. Yine, Çekiç Güç subaylarının PKK kamplarında da fotoğrafları çekilmişti. Bu fotoğraflar Türk kamuoyuna yansıdıktan sonra bile ABD, PKK ile ilişkisini inkâr etmişti.


ABD yönetimi, 1996 yılında David Corn adlı bir diplomatının Abdullah Öcalan ile yaptığı röportajı, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi bülteninde yayınlamıştı. Bülten, dünyanın bütün diplomatlarının okuduğu bir yayındır!


Terör örgütünün başı Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden de ABD idi!


Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit,  “Öcalan’ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim”  demişti.


Öcalan ise Türkiye’ye getirildikten sonra  “Ben tarihi rolümü oynadım”  demişti. Öcalan’ın tarihi rolünün ne olduğunu da 1. Körfez Savaşı sırasında bir Amerikalı komutan, Güneri Civaoğlu’na açıklamıştı:  “PKK, Türkiye’yi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabani’ye serbest hareket etme imkanı vermiştir.”  


Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKK’ya karşı daha çok Barzani ile birlikte hareket etmiş, ortak operasyonlar düzenlemiştir. Fakat, Osman Pamukoğlu’nun yönettiği bir operasyonda, Barzani kuvvetleri için Türkiye’nin kurduğu karakollarda PKK’nın yerleşmiş olduğu anlaşıldığı halde gereği yapılmamıştır.


Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek Irak’ı üçe böldüğü zaman, Ankara buna itiraz etmediği gibi desteklemiştir.


Şimdi, Kissinger’ın halefi Holbrooke, Türkiye’ye,  “Kuzey Irak’taki devleti, Türkiye’nin Tayvan’ı gibi kabul edin ve tanıyın”  baskısı yapıyor.


Ankara’nın himayesinde, Çekiç-Güç korumasında kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini ABD adına kontrol etmek görevi de verilmiştir.


ABD, bu savaşı, Kerkük’ü Türkiye kontrol etsin diye yapmamıştır. Üstelik bugünkü Ankara, Kerkük petrollerini kontrol etmek şöyle dursun, kendi petrollerini de Amerikan-İngiliz şirketlerinin emrine vermek için işgal altındaki Irak’tan hızlı davranmıştır!
Barzani bile ABD’nin dayattığı petrol yasasına itiraz etmiş, sonuçta isteklerini kabul ettirmiştir.


Türkiye’ye dayatılan petrol yasası ise Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçeleri yetersizdir!

* * *

Özetle, asıl terörist devlet, Türkiye ve İran’a karşı terör örgütü kurdurup destekleyen ABD’dir. Ankara’da Türk halkı adına yetki kullananların bazıları ise bu örgüt kurulduğu günden beri oynanan oyuna ortak olmuştur.


Türkiye, kendi bindiği dalı kesen bir ülke konumundadır.  


Barzani ile dostluğu hâlâ devam eden bir emekli orgeneralimiz bile var!


Bu sebeple, Barzani ile görüşüp görüşmemek tartışmalarını acı bir gülümseme ile karşılıyorum!


Ülke olarak adamın ordusuna eğitim vermişsin, hükümet binalarını bile senin işadamların yapıyor, bu saatten sonra görüşsen ne olacak, görüşmesen ne olacak!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4513

***

TSK, ABD güdümlü “özel örgüt”ün hedefi!

Arslan BULUT

04.06.2006

 

Çeteler operasyonlarının Silahlı Kuvvetlere yönelik olduğu netlik kazanıyor. Eski bir istihbaratçı olan Prof. Dr. Mahir Kaynak da aynı görüşte.

ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya işlerinden  sorumlu Bakan Yardımcısı Matt Bryza’nın, Washington’da Yabancı  Muhabirler Merkezinde geçen ay yaptığı açıklamada, demokratik ve AB  üyesi olmaya çalışan bir ülke olarak Türkiye’nin, ordunun siyasetteki rolünü sınırlandırmasını istediğini dün de hatırlatmıştık.

Mahir Kaynak, “Ülkemizde günaşırı yeni bir çete yakalanıyor ve bunların hemen hepsi askerlerle ilişkilendiriliyor. Bazı yorumcular 28 Şubat süreciyle günümüz arasında benzerlik kuruyor ve demokrasiye yönelik yeni bir komplodan söz ediyor. Bu analizlerin hiçbirine katılmıyorum ve silahlı kuvvetlerin tertiplerin bir parçası değil hedefi olduğunu düşünüyorum” diyor.

Kaynak, meseleyi net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Türkiye’nin bugünkü manzarası, doğal sürecin bir sonucu değil, başarılı dış operasyonların eseridir. (…)


Yeni hedef Silahlı Kuvvetlerin siyasi etkisini sınırlamak hatta yok etmektir.

Bugün yaşadığımız coğrafya askeri operasyonların cereyan edeceği bölgedir ve ordumuzun oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Bu şartlar altında ordu ile halk arasındaki güvenin zedelenmesi Türkiye’nin bölgede oynayacağı rolü zora sokabilir hatta engelleyebilir.
Olayları Orduyu töhmet altında bırakacak biçimde yorumlayanlar bir karşı hamleye zemin hazırlamaktadır.”

***

Eryaman çetesi ile ilgili Genelkurmay açıklamasında ”Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur” denildi.


Devletin içinde yuvalanan özel bir örgüt, Genelkurmay Başkanlığı’nın ana kapısının önünde, basına Genelkurmay adına sarı zarflar dağıtabiliyorsa, gazetelerin bir kısmı da bu sözde belgeleri hiç sorgulamadan yayınlayabiliyorsa, durum sadece dikkat çekici değil, vahimdir!

***

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, olayları bir “derin koalisyon”un eseri olarak gördüğünü açıkladı.


Vural, bu koalisyonu AKP, eski marksistler, bölücüler ile bunların uluslararası kaynakları ve uzantılarının oluşturduğunu söyledi.


Vural, şöyle dedi:


“Ortada krokiler dolaşıyor, birileri medya organlarına servis yapıyor. Görülüyor ki, AKP Hükümeti manipülasyonlara çok açık bir yapıyı gerçekleştirmiş. Bu konularda çalışan ekip oluşturmuş. Devletin içinde bir takım özel gruplar ve hizmet ekipleri oluşturulmuş. Danıştay saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, ‘sürprizlerimiz var’ derken, nereden hangi bilgiyi o anda aldı da bu sözü söyledi. Genelkurmay”ın önünde kim, neden servis yaptı? Hangi güç Danıştay saldırısından sonra saldırgan için ‘Türk-İslam sentezcisi’ diye yazdırdı?”

***

İşçi Partisi Basın Bürosu Başkanı Hikmet Çiçek ise, kısa bir mektupla durumu şöyle izah ediyor:


“Sayın Arslan Bulut,


Bugünkü ‘Her zarf verene bir avuç tuzla koşanlar!’ başlıklı yazınızda, haklı olarak ‘Birileri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne istihbarat yöntemleri ile savaş açmış durumdadır!’ diyorsunuz ve bir ‘güç merkezi’nden söz ediyorsunuz.


Görüşlerinize katılıyorum, TSK ‘bir güç merkezi’nin hedefi durumdadır.


Türkiye, Şemdinli olaylarından beri büyük bir tertip içindedir. Şemdinli, Sauna, Küre, Danıştay derken şimdi de kamuoyu ‘Atabey çetesi’ ile karşılaştı. Dikkat edilirse bu olayların tümünde Özel Harekatçı bir subay ya da emekli subay ‘zanlılar’ arasına yerleştiriliyor.


Kuşkusuz son üç-dört ay içinde medyanın yansıttığı olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması bir tesadüf değil.


Sözünü ettiğiniz ‘güç merkezi’nin adını koymak gerekiyor. Bu merkez ABD’dir.

Anlaşılıyor ki ABD, Türk Ordusu’na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu’nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak’taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusu’nun en vurucu gücüne, ÖKK’ye  karşı saldırıyı yoğunlaştırdı.

ABD, Türkiye’nin iç savunma mekanizmasını yok etmek istiyor. Bunun için orduyu ‘dize getirmeye’ çalışıyor. Daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye’nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor”


Çiçek, bu tahribata devlet içinde oluşturulan “özel bir örgüt”ten kaynaklandığını belirtiyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=906

***

Beş maddelik Türkiye’yi yıkım programı!

Arslan BULUT

25.02.2007

 

“Tayyip Erdoğan ülkeyi sattı” dediğimiz için birileri bize çok öfkelendi.  “Ülkeyi asıl milliyetçiler sattı”  diyenler var!

Demek ki ülkenin satıldığından kimsenin şüphesi yok da tartışma, kimin sattığı üzerinde sürüyor!
Biz,  “Türkiye’yi sattılar”  derken ülkenin ekonomik alt yapısının satıldığını anlatmak istiyoruz. Alt yapı satılınca ülke satılmış oluyor.

Satış için gereken yasal alt yapının 57’nci Hükümet döneminde hazırlandığını, Tayyip Erdoğan’ın da bunlara yenilerini ekleyip satışlara başladığını biliyoruz. Fakat, 57. hükümet döneminde basında bu yasalara bizden başka karşı çıkan yoktu! Bu sebeple, 57. Hükümet döneminde satış yasaları çıkarken seyredenlerin, bize en küçük bir söz söyleme hakkı yoktur!

***

Serhat Doğan imzası ile gönderilen bir yazıda, Clinton’un eski danışmanlarından Dick Morris’in 2002’nin Nisan ayında söylediği  “IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı”  sözleri hatırlatılıyor. Adam,  “Türkiye’nin sahibi IMF’dir”  diyordu. Bu konu TBMM’de de gündeme getirilmişti.


2 Mayıs 2002 günü TBMM’de Saadet Partisi milletvekili Mehmet Bekâroğlu, şöyle demişti:

“Bu hükümet döneminde, yabancılar ‘IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı’ diyebilmiştir. Şimdi, soruyorum değerli arkadaşlarım; gerçekten, ülke satıldı mı; gerçekten, Türkiye’yi birileri satın aldı mı? Kim sattı bu ülkeyi, kim satıyor? Bunu soruyorum!


Değerli milletvekilleri, suç ortağı olmayı reddedin. Çokuluslu sermaye ve onların ülkemizdeki gözü doymayan ortaklarına ülkeyi teslim etmeyin.


Değerli iktidar partisi milletvekilleri; liderleriniz ülkeyi ve sizleri felakete sürüklüyor. Bunların her dediğini onaylamak zorunda değilsiniz. Tekrar seçilmek için bunların dediklerine ‘evet’ diyorsanız, yanılıyorsunuz. Bunları, bu millet bir daha seçmeyecek ki, sizi de seçtirsinler ve buraya getirsinler. Bunu unutun.”


Nitekim, IMF yasalarını çıkaran liderler ile onların dediğini onaylayan milletvekillerini halk tasfiye etti! Yeni seçilenler ise “pazarlamacı” çıktı!

***

25 Haziran 2002 günü de Saadet Partisi grubu adına Recai Kutan konuşuyordu:

“Hükümet, IMF ve Dünya Bankasının Türkiye’yi yıkım programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik, hükümet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya Bankası’na devretmiştir.

Kemal Derviş tarafından ‘güçlü ekonomiye geçiş’ diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı vardı:

1- Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek şekilde düzenlenmesi.

2- Türkiye’de devlete ait olan kuruluşların ve özel firmaların değerini düşürüp, ulusötesi şirketler tarafından ucuza kapatılması.

3- Türkiye’deki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup, piyasaların ulusötesi şirketlerin kontrolüne verilmesi.

4- Bütün bunların sürekli olabilmesi için ‘siyaseti ekonomiden ayırıyoruz’ adı altında, merkezî yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul üst kurullara devredilmesi.

5- Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak, Türkiye’nin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.


Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiye’yi teslim alma projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından siyasî, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de. Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği ‘IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı’ sözünü, meşhur Amerikalı borsacının ‘Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur’ sözünü, kimse, yetkisiz bazı kimselerin gevezeliği olarak görmesin.

Bugün Afganistan’da, yarın Irak’ta Türkiye’den önemli fedakârlıklar istenecektir. Kıbrıs’ı, Ege’yi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri istemeyeceklerini kim söyleyebilir?”

Tayyip Erdoğan, Recai Kutan’ın 2002’de beş maddede özetlediği  “IMF’nin Türkiye’yi yıkım programı”nı harfiyen uygulamış, ekonomik alt yapıyı toplam 20 milyar dolara satmıştır! Siyasi tavizler de cabası!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4496

***

“AKP İddianamesi” Cumhuriyet Başsavcılığı’na Sunuldu!

Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !

 

İşçi Partisi, Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması ve Başbakanlık koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER, tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet Komisyonu’nca hazırlanan “AKP İDDİANAMESİ” aşağıda sunuyoruz.

BAŞVURU DİLEKÇESİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
Konu : Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması için dava açılması ve sorumlu Başbakan ile Hükümet üyelerinin cezalandırılması istemidir.

Olaylar :

AKP genel Başkanı/Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Nisan 2006 günü, PKK’ya seslenerek; “Eğer legal bir yaşamın içindeyseniz, demokratik bir yaşam sürdürmek istiyorsanız, zaten kaçmaya, göçmeye gerek yok. Elde silah dolaşmaya gerek yok. Silahsız bir şekilde, gelirsin masada her şeyi konuşuruz” demiştir.

Her ne kadar bu sözler, daha sonra gelen tepkiler üzerine, Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki tarafından tevil edilmeye, muhatabın PKK değil, DTP olduğu şeklinde açıklanmaya çalışılsa da, Erdoğan’ın bu sözlerinin PKK’ye çağrı niteliğinde olduğu ve PKK’ye ‘silahı bırak, oturalım konuşalım’ mesajını içerdiği açıktır.

Çünkü silahlı olan örgüt PKK’dir, diğerleri PKK’nin yan örgütleridirler. Hepsinin lideri, sürekli ilan ettikleri gibi, Abdullah Öcalan’dır. ABD’nin talimatı dairesinde silahı bırakıp masaya oturmaya karar verecek olan Apo’dur. Görünüşte kim oturursa otursun, masada Tayyip Erdoğan’ın karşısında, DTP yöneticilerinin siyasi irademdir dedikleri Abdullah Öcalan olacaktır.

ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi Rosswilson, Güneydoğu bölgemizde geliştirilen terör eylemleri üzerine “tarafları sükûnete davet ediyoruz” demiştir. “Taraflar” kimdir? Bu açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı gibi ABD Büyükelçisi’ni göre taraflar “Türkiye Cumhuriyeti” ile “PKK”dir.

Şimdi Tayyip Erdoğan, bu PKK’ye çağrı yaparak Türkiye Cumhuriyeti ile masaya oturmasını önermektedir. AKP yetkilileri ne kadar tevil etmeye çalışırlarsa çalışsınlar gerçek budur. Kamuoyunda da böyle anlaşılmıştır.

Nitekim, DTP yöneticileri de çağrının muhatabının kendileri değil PKK olduğunu söylemişlerdir. DTP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Sakık, Erdoğan’ın sözlerini şöyle değerlendirerek desteklemiştir: “Biz elimizde silah olmadığı için parti olarak bu sözleri hiç üzerimize almayız. Bu sözlerin muhatabı biz değiliz. Bu sözlerin muhatabı elinde silah olan güçlerdir. Bu çağrının muhatabı PKK’dir. Silah bırakma çağrısı, PKK’yi silahsızlandırmak ve siyasi ortama katmak, önemli ve ciddi bir adımdır. Bu ciddi adımı Başbakan atarsa hepimiz ona destek oluruz. Bu sorunu kim çözerse çözsün, bu Türkiye’ye yapılacak en büyük iyilik olacaktır”.

PKK’nin, 5237 sayılı TCK’nun 302. maddesini ihlal eden bir örgüt olduğu ve “Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya”, “birliğini bozmaya”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya” yönelik eylemli bir kalkışma içinde bulunduğu sabittir.

Amacı bu olan bir örgütle –silahı bırakmış olsa dahi- “masaya oturmak”, onun belirgin olan bu amacını ‘müzakere etmek’, “suç için anlaşmak”tır.

TCK’nun “Suç İçin Anlaşma” başlığını taşıyan 316. maddesinde ise “(Bu) suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre…hapis cezası verilir” denilmektedir.

R. Tayyip Erdoğan’ın PKK’ye “silahsız bir şekilde, gelirsin masada herşeyi konuşuruz” diyerek Başbakan sıfatıyla ‘müzakere’ çağrısında bulunması, onun “Devletin bağımsızlığını zayıflatma”, “birliğini bozma”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırma” amacında uzlaşmak, yasanın deyişiyle “suç için anlaşma” girişiminde bulunmaktır.

Bu çağrıyı yapan Başbakandır, Hükümet adına konuşmaktadır; Parlamentoda büyük çoğunluğa sahip bulunan iktidar partisinin Genel Başkanıdır, partisi adına konuşmaktadır. Dolayısıyla, yapılan açıklamanın gösterdiği gibi, “maddi olgular”la da ortaya çıkan bu suçun işlenmesi için “elverişli vasıtalar”a sahiptirler.

Hatırlanacağı gibi, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranlarından ‘Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu Projesi içinde merkez yapma’ hedefini açıklamıştı. Şimdi PKK’yi masaya çağırması da bu projenin ve hedefin bir parçasıdır. Üstlenilen görev, devletin topraklarının ve hükümranlık haklarının bir kesiminin yabancılara terk edilmesidir. Bu da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde tanımlanan “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçunu oluşturur. Anılan maddede; “ Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” denilmiş ve “bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı” belirtilmiştir.

Açıklamalar :

Anayasa’nın 68/4. maddesine göre; “Siyasi partilerin…eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz”

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 4. maddesine göre de siyasi partiler, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar”, “faaliyetleri ve kararları Anayasa’da nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz”

Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinde bunun yaptırımı düzenlenmektedir. Anılan maddenin (b) bendine göre; “Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti” halinde temelli kapatılmasına karar verilir.

AKP’nin Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olması, Hükümette bulunması ona bir imtiyaz bahşetmez. Aksine ulusal bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve Cumhuriyetimize yönelik tehlikenin büyüklüğünü gösterir.

Konunun kovuşturulması ve takibi Anayasa’nın 98. maddesi gereği, Cumhuriyet adına Başsavcılığınızın görev ve yetkisi dahilindedir.

İstem :

Bu nedenle anılan olgular ve ekte sunulan diğer eylemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP hakkında gerekli kovuşturma yapılarak, temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasını, belirtilen ve suç oluşturan eylemlerden sorumlu olan Başbakan ve Hükümet üyelerinin cezalandırılmalarının sağlanmasını talep ediyoruz.

Saygılarımızla.
Ferit İlsever
İşçi Partisi
Genel Sekreteri

Eki :
AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren diğer olgular.

AKP İDDİANAMESİ

AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. Maddesine Aykırı Eylemlerin
Odağı Haline Geldiğini Gösteren Diğer Olgular :

I. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile gönderdiği mektup:

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Kasım 2002 tarihinde, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile aşağıdaki mektubu göndermiştir:

“Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford

Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığı ile doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz, Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim
. Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkemize geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan
, Recep Tayyip Erdoğan,
Genel Başkan”
Bu mektup, 17 Ocak 2004 günlü Star Gazetesinde Hayrullah Mahmut’un köşesinde yayımlanmış, fakat bugüne kadar yalanlanmamıştır.

Mektup, içeriğinden de anlaşılabileceği gibi, gizlidir ve “ortak dostlar” olarak tanımlanan kurye kullanılarak ulaştırılmıştır. İlişkinin Türkiye halkının ve yetkililerinin bilgisi dışında yürütülebilmesi için özel cep telefon numarası da verilmektedir.

Mektupta, Türkiye Genelkurmayı, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından rahatsız olduğu gerekçesiyle, ABD Savunma bakan Yardımcısına şikayet edilmektedir. ABD Savunma Bakan Yardımcısından, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile kendisi arasında arabuluculuk yapması istenmektedir.

Mektup dikkatle incelendiğinde amir – memur ilişkisini yansıttığı görülmektedir. Mektubu yazan AKP Genel Başkanı, memur konumunu benimsemiştir ve hitap ettiği ABD Savunma Bakan Yardımcısını amiri olarak görmektedir. Muhatabına açıkça sadakat sözü vermektedir.

Seçimlerden en yüksek oyu alarak çıkan bir siyasi parti liderinin, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmesi için yabancı bir ülkenin Savunma Bakan Yardımcısının yardımını istemesi, yabancı bir devleti ve onun yetkililerini, Türkiye’nin iç işlerine müdahaleye çağırmaktır. Türkiye Devletinin egemenlik hakkının, dış müdahale ile zayıflamasına fırsat vermektir.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile “mahrem” bir toplantı yapmak istemektedir. Ancak bu toplantı, kendi ülkesinin halkına ve yöneticilerine gizli, ABD Savunma Bakan Yardımcısına aşikardır. Bunun, ulusal güvenlik ve bağımsızlıkla bağdaştırılması mümkün değildir.

AKP Genel Başkanı, eyleminin bu sonuçlara yol açtığını biliyor olmalıdır ki, mektubunu “ortak dostlar” diye nitelendirdiği özel kurye aracılığıyla ve gizlice göndermektedir.

Bu eylem, “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla işlenmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 13. maddesine göre Genel Başkan, siyasi partilerin “merkez organları”ndandır ve 15. madde uyarınca “Partiyi temsil yetkisi Genel Başkana aittir”. Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın “Genel Başkan” sıfatıyla gerçekleştirdiği bu eylem tüm partiyi bağlar.

Recep Tayyip Erdoğan açısından aynı zamanda kişisel suç oluşturan bu eylem, kendisinin halen Başbakanlık koltuğunu işgal etmesi nedeniyle –ekte bir örneği sunulan Ankara DGM C. Başsavcılığı’nın 10.02.2003 tarih ve Hz. 2004/30, K.2004/11 sayılı kararıyla- “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100. maddesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107. maddesine göre, Başbakan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebil(eceğinden)” ve DGM C. Başsavcılığı’nın “soruşturma yetkisi olmadığından” soruşturulamamıştır. Bu nedenle görev, Başsavcılığınıza düşmektedir.

II. AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı 14 maddelik gizli mutabakat:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 13 Temmuz 2003 günü düzenlediği basın toplantısında AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı gizli mutabakatı açıklamıştı. Doğu Perinçek bu gizli mutabakatın hazırlanışını ve gelişmeleri şöyle açıklıyordu: “Uzun süredir Türkiye’ye dayatılan mutabakat, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Abdullah Gül arasındaki görüşmelerde iki sayfalık ve dokuz maddelik bir metin halinde kabul edilmiştir. Abdullah Gül, bu gizli anlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmiştir (Bkz. Vatan, 24 Mayıs 2003). Dışişleri Bakanı Müsteşarı Uğur Ziyal’ın 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasında Washington temasları ‘Gizli Mutabakat’ zemininde yürütülmüştür. Ziyal’ın temaslarından sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel toplantıda verdiği bilgiler de ‘Gizli Mutabakat’ ile aynı yöndedir. ‘Gizli Mutabakat’, en son geçen hafta (yani, 2003 Haziran ayı sonunda) AKP Hükümeti ile ABD üst düzey yetkilileri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuca bağlanmıştır”.

Açıklanan bu 14 maddelik “Gizli Mutabakat” özetle şöyledir:

1. Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, aşamalı olarak Türkiye sınırları içine çekilecek.

2. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtlarda bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye’nin egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekatlarına da son verilecek.

3. PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için, ABD askeri makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.

4. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD Hükümeti, ‘Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırım uygulandığı’ çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askeri yaptırımları saklı tutacak.

5. Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecek. Türk birliklerinin komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

6. Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

7. Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’ adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’ sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.

8. Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

9. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasası ile bağlantılı olarak, PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukuki ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

10. Kamu Reformu Yasası ve Yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Tüdrkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.

11. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

12. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ‘Arafat modeli’ denen uygulamayla devre dışı bırakılacak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek.

13. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan ‘it dalaşı’ sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

14. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı sınırlamalar kaldırılacak.

Bu “Gizli Mutabakat”ın ilk adımının, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan 2003 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde, Abdullah Gül ile yaptığı özel görüşmede hazırlanan 9 maddelik bir planla atıldığı anlaşılmaktadır. Abdullah Gül, Powell’la yaptığı bu görüşmenin perde arkasını, görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Vatan Gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatmıştır. 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde de aktarıldığı gibi Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na şunları söylemiştir: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell, Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var”.

Aslında, gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde daha sonra yaşanan gelişmeler de dikkatle incelendiğinde –Abdullah Gül tarafından da zımnen itiraf edilen- bu plan ve mutabakatın, adım adım uygulanmakta olduğunu saptamak mümkündür.

Bireysel olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen 302, 304, 305 ve 309. maddelerinde yazılı suçları oluşturan ve ağır cezaları gerektiren bu eylemin, örgütsel anlamda parti kapatma nedeni olacağı ise açıktır.

III. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma:

Belirtilen bu “Gizli Mutabakat”ın 10 ve 11. maddelerinde yer alan, “belediyelere özerklik” ve “aşamalı olarak federasyona geçiş” taahhütleri, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer tarafından hazırlandığı açıklanan “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ve “Yerel Yönetimler Kanunu” girişimleri ile yerine getirilmeye çalışılmaktadır.

Bugün de aynı görüşleri savunduğunu açıkça ifade eden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta düzenlenen “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma, “Bilgi ve Hikmet Dergisi”nin Güz-1995 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

Bu yazıda/konuşmada; İslam’ın bir “hayat tarzı” ve hayatın (siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi…) tüm yönlerini kapsayan bir “sistem” olduğu vurgulandıktan sonra, “bürokratik devlet” ve “modern devlet” olarak nitelenen Cumhuriyet’in, çağdaşlaşma çabaları eleştirilmiş ve şöyle denilmiştir:

“O dönemden bugüne kadar geçen süreç içerisinde gerçekte İslam’a yönelik olarak modern devletin bizlere birtakım dayatmaları da olmuştur. Şeriata karşı olmak ama müslüman kalmak bunun en önemli boyutlarından bir tanesidir. Bu arada ifade edilen şey, gerçekte İslam’ın kültürel bir hareket olduğunun vurgulanması ve ondan ibaret kalması şeklindedir. Eğer siz karar verme hakkını talep etmeyecekseniz yaşama hakkına sahipsiniz”.

“Modern devlet”in (Cumhuriyet’in) “İslam’a tercüme edilerek” kullanılamayacağını vurgulayan Dinçer, konuşmasına şöyle devam ediyor:

“Modern devletin İslam’a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma, doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır…Öyleyse Türkiye’deki siyasi harekete öncelik veren İslami grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısını ortaya koyabileceklerini bir an önce ve iktidara gelmeden önce tanımlamaları gerekmektedir. Bunun ötesinde, şayet bu toplum içerisinde devleti yapısal olarak yeniden tanımlamadan iktidara gelinecek olursa önemli sıkıntıların yaşanacağından endişe duyuyorum”.

“Günümüzde inananların kararlara katılma ihtiyacı daha çok artmıştır” diyerek İslami temelde bir siyasal iktidar hedefi açıklayan Dinçer, “1900’lü yılların başlarında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri”nin zayıfladığı ve etkisinin kaybolduğu tespitini yaparak “devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlandığı adem-i merkezi bir yapı” önermektedir.

Ömer Dinçer, konuşmasında/yazısında bununla da yetinmemiş; “Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyorum. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” demiştir.

Ülkemizde “mahalli kültür”ün İslam olduğunu belirten Dinçer, “globalleşme ne kadar artarsa İslamlaşma da o kadar artacaktır” dedikten sonra, Cumhuriyet’in temel ilkelerine açıkça karşı çıkarak şunları söylemektedir:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu inancını taşıyorum. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin; laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha çok Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum”.

Dinçer, Türkiye ve dünyadaki İslami hareketleri de ele aldığı konuşmasında, “Tebliğ Cemaati” ve “Cemaat-i İslami” hareketlerinin faaliyetlerini değerlendirip “(bunlar) bizim için ders alınması gerekli bir gelişmedir” demiş, konuşmasını “İran’ın, Malezya’nın ve Sudan’ın ise umutla beklediğimiz ama belirsizlik ifade eden bir yapısı vardır” şeklinde sürdürerek amaçladıkları devlet modelini belirtmiştir.

Konuşmasının sonunda iktidarı ele geçirmek için izleyecekleri programlarını açıklanmaktadır. Buna göre;

-Önce kafalarındaki devlet ve toplum tanımını açıklayacaklardır (Dinçer, bunu konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Bugün nasıl bir devlet ve toplum istediğimizin çok net ve açık bir tanımını yapmak zorundayız. Bu tanımlamanın aslında kafamızda çok net ve açık olduğunu ve bunun için az çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimiz olduğu kanaatini taşıyorum. Öyleyse bunu topluma duyuracak mekanizma oluşturulmalıdır”).

-İkinci olarak, Türkiye’deki İslami hareketler birleştirilecektir (Dinçer, eğer kültürel öncelikli İslami hareketler, siyasi öncelikli İslami hareketlerle birleştirilebilirse “Türkiye’de İslam’ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde sağlam bir temel üzerinde gelecek vaadettiğini ifade edebiliriz”diyor).

-Üçüncü olarak da, diğer bölge ülkelerindeki İslami hareketlerle işbirliği yapılacaktır.

Bu yolla iktidara geleceklerini açıklayan Başbakanlık Müsteşarı, daha sonra şöyle diyor:

“Ancak, iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır…İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münküre (inkar edene), harama ve kötüye karşı devam eder”.

Görüldüğü gibi, bugün Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yapan Ömer Dinçer, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan ve Devletin şeklini tanımlayan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” ilkesini ve 2. maddesinde belirtilen -başta laiklik olmak üzere- Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek üzere bir kalkışma içinde olduklarını açıkça ifade etmiştir. Keza, “adem-i merkeziyet” adı altında üniter devleti açıkça hedef aldığı konuşmasında, Anayasa’nın 3. maddesiyle güvence altına alınan “Devletin bütünlüğü”nü parçalamak iradelerini açıklamıştır.

Oysa, bilindiği gibi Anayasa’nın 4. maddesinde Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devletin bütünlüğüne ilişkin bu hükümlerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği öngörülmüştür.

Üstelik, konuşmanın son bölümünde; “İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, Müslümanın kavgası münküre, harama ve kötüye karşı devam eder” denilmesi, bu tehlikeyi daha da artırmaktadır.

Başbakanlık Müsteşarlığı, en üst düzeyde kamu görevlisidir. Bu makam, kilit bir mevkidir. Bu bir makama, tüm uyarılara ve eleştirilere rağmen bu kişinin atanması ve görevinin ısrarla sürdürülmesi, AKP Genel Başkanı ve merkez yöneticilerinin icraatıdır ve AKP’nin gerçekleştirmek istediği hedefi ortaya koymaktadır.

IV. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP Hükümetinde görevli bakanların tarikatlarla ilişkileri:

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra kurulan 58. AKP Hükümetinin bakanlarına Aydınlık Dergisi tarafından şu sorular yöneltildi:

1) Nakşibendi – Nur tarikatına ne zaman girdiniz?
2) Bu tarikat içindeki sorumluluklarınız ve yükümlülükleriniz nelerdir?
3) Mensubu bulunduğunuz tarikatın topluma yararları nelerdir?
Başbakan ve bakanlardan hiçbiri bu soruları yanıtlamadılar. Bunun üzerine Aydınlık Dergisi, yaptığı araştırma sonuçlarını 24 Kasım 2002 tarihli sayısında yayımladı. Bu araştırmada:

O tarihte fiili Başbakan konumunda bulunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahından;

Başbakan Abdullah Gül’ün, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahına yakın;

Başbakan Yardımcısı M.Ali Şahin’in, Nakşibendi tarikatından;

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in, Eski Humeynicilerden;

Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, Fethullahçılardan;

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, Yeniden Milli Mücadelecilerden;

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Nakşibendi tarikatından,

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun, Nakşibendi tarikatından;

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in, Nakşibendi tarikatından;

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, Nakşibendi tarikatından;

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Nakşibendi tarikatından;

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Nakşibendi tarikatından;

Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, Nur tarikatından;

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un, Nakşibendi tarikatından;

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, Nakşibendi tarikatından;

Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Nur tarikatından; oldukları açıklandı.

Daha sonra bunlardan yalnızca, halen Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, Milli Savunma Bakını Vecdi Gönül ile İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu itirazda bulunarak tarikat ilişkilerini reddettiler. Diğerlerinin açıklanan belge ve bilgiler ışığında ortaya çıkan tarikat ilişkilerine bir itirazları olmadı.

Ekte sunulan bu araştırmada AKP ileri gelenlerinin bu tarikat ilişkileri ile ilgili bilgiler detaylarıyla açıklanmaktadır. Bugüne değin bu açıklamaların hiçbiri yalanlanmadığı gibi, ortaya çıkan diğer olgular da bu tarikat ilişkilerini doğrulayıcı yönde olmuştur.

Nitekim 15 Mart 2004 günü Nevşehir’de Rufai Şeyhinin cenazesi Cumhuriyet yıkıcısı bir gösteriye dönüştürülürken, bu eylemde de yine başrolü AKP oynadı. AKP, Nevşehir milletvekilleri Rıdvan Köybaşı ve Osman Seyfi’nin de katıldığı kavuklu – sarıklı tarikat töreninin ön safındaydı.

29 Aralık 2003 günü Fatih Camisi avlusunda Nakşibendi Şeyhi’nin cenazesinde de benzer manzaraları görmüştük.

Bilindiği gibi tekkeler, zaviyeler, tarikatlar Cumhuriyetin Devrim Kanunlarıyla tasfiye edilmiştir. Tekke ve zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarih ve 2413 sayılı “Tekâya ve Zevâya Hakkındaki Kararname” başlığını taşıyan Hükümet Kararnamesiyle kapatılmışlardır. Hükümetin bu kararnameyi kabul ettiği toplantıya Mustafa Kemal Atatürk başkanlık etmiştir. Kararnamenin 4. maddesinde, kapatılan tarikatların binalarından “okul olarak kullanılmaya elverişli olanların okul yapılması” öngörülüyordu.

Hükümet Kararnamesinden üç ay sonra, 13 Aralık 1925 günü Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi. Kanun, Kararnameyle hemen hemen aynı hükümleri içeriyordu. Kanunun gerekçesinde, tekke ve zaviyelerin “Ortaçağa ait hadise ve kurumlar” olduğu saptanarak, “asri ve medeni muhitlerin hiçbirinde bu kurumlara tahammül edilemediği” belirtilmekteydi.

Adliye Encümeni’nin bu kanuna ilişkin 26 Temmuz 1341 (1925) tarihli mazbatasında ise şöyle denilmektedir: “Medeni hayatın bütün icaplarına emeğini vermeyi hayat şiarı kabul etmiş olan Türk milletinin emek adımları ve sürekli çalışması önünde, bu köhne kurumların ne büyük engeller, ne kadar korkunç uçurumlar oluşturduğu tarihten birçok emsaliyle ve son isyan vakasıyla (Şeyh Sait İsyanı kastediliyor) doğrulanmış olduğunda, teklife saik olan sebepler encümenimizce de uygun görülmüştür”.

İşte bugün Türkiye, tekrar aynı yere getirilmek istenmektedir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği bu tarikatlar, şimdi dışarıdan güdümlü bir operasyonla oluşturulan AKP iktidarı eliyle Cumhuriyet’in tepesine oturtulmuş bulunuyor.

V. AKP Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsü üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılarak sürdürülen Cumhuriyet karşıtı propaganda ve Samandağ’da AKP seçim otobüsünden Atatürk posterinin yere atılıp parçalanması olayı :

12 Mart 2003 tarihli gazete haberlerine göre, AKP’nin Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsünün üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılmıştır. AKP örgütü, bu minibüsle propaganda çalışması yapmıştır. Bu konuda -ekteki iddianameden de anlaşılacağı gibi- AKP’nin yerel yöneticilerinin cezalandırılması istemiyle kamu davası acılmış bulunmaktadır

Büyük önder Atatürk’ün de vurguladığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti fiilen 23 Nisan 1920 günü yani bundan tam 84 yıl önce kurulmuştur. AKP, bu propagandası ile Cumhuriyet dönemini “karanlık” bir dönem olarak nitelendirmekte ve 84 yıllık Cumhuriyeti yıkma programını açıklamaktadır.

Söz konusu eylem münferit bir olay değildir. Nitekim aynı gün, yani 12 Mart 2003 tarihinde Hatay’ın Samandağ ilçesinde AKP seçim otobüsünden camlı-çerçeveli Atatürk posteri fırlatılıp yere atılarak parçalanmıştır. Ekte belgelerini sunduğumuz bu olay hakkında Samandağ C. Başsavcılığı’nca Hz.2004/396 sayı ile soruşturma açılmış bulunmaktadır.

VI. AKP Isparta Milletvekili Recep Özel’in, Isparta’da AKP İl Genel Meclisi üyeleri ile birlikte köy ziyaretinde yaptığı “80 yıllık pisliği temizliyoruz” şeklindeki açıklama: Ekte örneği sunulu gazete haberlerine göre, AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, yaptığı konuşmada “80 yıllık pisliği temizliyoruz” diyerek doğrudan Cumhuriyeti hedef aldıklarını açıklamıştır.

Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde; “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” belirtilmiştir. Anayasa’nın 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmiş ve 2. maddesiyle “Türkiye Cumhuriyeti(nin)…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu vurgulanmıştır. 4. maddeye göre de, yönetim şekli ve Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili hükümler değiştirilemez ve bunların değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

İşte AKP, bu temel ilkelere dayalı 80 yıllık Cumhuriyeti, “karanlık” dönem, Cumhuriyet’in temel değerlerini “pislik” olarak kabul edip, bu Cumhuriyeti “iktidarla el ele” yıkacağını, buna “son” vereceğini pervasızca ilan etmektedir.

Tek başına bu olgu dahi göstermektedir ki, AKP, Cumhuriyet yıkıcısı faaliyetlerin mihrakı haline gelmiştir.

Bu amaçla bir siyasal parti kurulması, bu yolda propaganda yapılması Anayasal açıdan mümkün değildir. Bir siyasi partinin böyle bir programı olamaz. Bu durum kapatma nedenidir.

VII. “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” söylemiyle ulusal Kıbrıs davasından vazgeçilmesi:

Başbakan Tayip Erdoğan, iktidara geldiği ilk günlerde “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” diyerek, Türkiye’nin ulusal Kıbrıs davasından vazgeçtiklerini açıklamıştır.

24 Nisan 2004’teki Annan Planı için yapılan referandum da aynı planın bir parçasıdır.

KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlemişlerdir. Denktaş bunu açıkça söyledi: “Elime kovboy filmlerindeki gibi bir kazma vermişler. Tabancayı şakağıma dayamışlar. Bana mezarımı kazdırıyorlar.”

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP Hükümeti dönemi ile birlikte Türkiye’nin AB ilişkileri de yeni bir ivme kazandı. Yeni Hükümet, Kıbrıs başta olmak üzere pek çok alanda geleneksel dış politikadan vazgeçerek “yeni açılımlar” getirmek istediğini açıkladı.

Rumlar’ın Kıbrıs’ın tamamı adına birliğe katılması tehlikesi kamuoyunda büyük endişelere neden olurken hem dış hem iç politikadaki sorunların çözümünü Avrupa Birliği üyeliğine bağlayan AKP Hükümeti, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sil baştan değiştirdi. “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, iki tarafın birleşmesini öngören Annan Planı’na sarıldı. Fakat 24 Nisan’da Ada’da yapılan referanduma Türk tarafının büyük çoğunluğu “evet” demesine rağmen Rumlar “hayır” dedi.

“Bir ‘Evet’ De, Dünyaya Bağlan” sloganları arasında yapılan referandum sonrası KKTC için uluslar arası camianın verdiği sözler de yerine getirilmedi.

Rum tarafının tek yanlı olarak AB’ye alınması halinde Kuzey’le birleşmeye gideceği üzerine kurulu eski politikayı terk eden AKP iktidarı, Rumlar’ı Ada’nın tek temsilcisi olarak üyeliğe almak isteyen AB’nin tek tereddüdünü de “tehdit ve şantaja dayalı politikadan vazgeçiyoruz” diyerek ortadan kaldırdı.

Bu cevapla rahatlayan AB, 1 Mayıs 2004’te referandumdan bir hafta sonra adeta “hayır” diyen Rumları ödüllendirir gibi Rum Kesimi’ni Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak üyeliğe kabul etti. Kıbrıs Rum Kesimi dahil 10 yeni üyeyi bünyesine katarak beşinci genişlemesini de gerçekleştirdi.

VIII. Tel Afar’da ABD tarafından katledilen Türkmenler’in “terörist” olarak ilan edilmesi ve İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevki:

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’deyken Telafer’deki ABD katliamıyla ilgili sessiz kalmayı yeğliyordu. Gelen Türkmen heyetlerine ise üzüntülerini ifade ediyordu. Ama Eylül 2005’te New York’a gittiğinde, ABD’nin Türkmenler’i Telafer’de katliama tabi tuğu gerçeğini unutarak şunları söyledi:

“Nasıl Telafer’de silahlı direnişçiler var diye operasyonlar yapılabiliyorsa, başka teröristlerin bulunduğu yerlerde de operasyonların yapılması gerekir. Bu bizim beklentimizdir. Irak’ın gücünün ne olduğunu tabii ki biliyoruz.”

Böylece Telafer’deki Türkmen kardeşlerimiz Dışişleri Bakanı tarafından “terörist” ilan edilmiştir.

Başbakan Erdoğan da New York’ta yaptığı açıklamalarda peşmerge lideri Talabani ile görüşmesinden önce şunları söylemişti:

“ABD ile ortak bir mücadeleyi her zaman yapıyoruz. Bu süreci de bu şekilde devam ettirerek, Irak’ı adeta terör örgütlerinin bir antrenman alanı olmaktan çıkarılması, bunun çabası ve gayreti içerisindeyiz.”

İşte bu anlayışla ABD’nin İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevkine olanak tanınmıştır. AKP Hükümeti’nin bu uygulamaları komşularımızla aramızı açmaktadır ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 304. maddesinde tanımlandığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik etmek” ve “bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapmak” tır.

IX. Özelleştirmeler yoluyla kamunun zarara uğratılması:

Kendisinin Türkiye’yi pazarlamakla görevli olduğunu söyleyen AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ve başında bulunduğu Hükümet, özelleştirmeler yoluyla kamuyu büyük zararlara uğratmışlardır. Bunu, günlük basında yer alan haberlerden dahi saptamak mümkündür.

12 Nisan 2003 tarihinde, özelleştirmeden sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, yaptığı bir konuşmada özelleştirme politikalarını anlattı. Unakıtan’ın “babalar gibi satarım” sözü son yılların siyaset sahnesine damgasını vurdu.

AKP Hükümetinin özelleştirmeye yönelik uygulamalarının tamamına yakınının yürütmesinin yargı tarafından durdurulması ve iptal edilmeşi olması da AKP iktidarının Anayasa’yı hiçe sayma tutumundaki ısrarını göstermektedir.

X. Adalet Bakanlığı’nın Anayasa’yı ihlal suçu oluşturan eylemleri :

1. Ceza Kanunu gerekçesinde tahrifat

1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Kanunu’nun basımını yapan Adalet Bakanlığı, kanunun gerekçesinde tahrifat yapmıştır.

Komisyondan 306. madde olarak sevk edilen “Temel Milli Yararlara Karşı Hareket” suçu, Genel Kurul’da madde numarası değiştirilerek 305. madde olarak kabul edilmişti.

Madde aynen şöyledir:

“(1) Temel milli yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.

“(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

“(3) Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

“(4) Temel milli yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır”.

Maddenin gerekçesinde ikinci fıkra ile ilgili olarak şöyle deniliyor:

“Keza, bu fıkraya göre, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para veya yarar veya vaat kabul edilmiş ise ceza artırılacaktır. Para, yarar veya vaat kabul edilmek suretiyle bugün Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye’ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırıma uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması gibi”.

Görüldüğü gibi, bu madde gerekçesine göre, bir yarar karşılığında Kıbrıs’tan Türk askerinin çekilmesini istemek ya da Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıklarını öne sürmek suçtur.

Bu madde ve özellikle gerekçesi, Batı merkezlerinin tepkisini çekmişti. Bu tepkinin Adalet Bakanlığı üzerinde oldukça etkili olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Adalet Bakanlığı, Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı’nca basılan gerekçeli “Türk Ceza Kanunu”nda, gerekçenin bu bölümü çıkarılmıştır (s. 352).

Böylece, Meclis iradesine de aykırı olarak, Kıbrıs’ta Türkiye aleyhine bir çözümün ya da sözde Ermeni soykırımının propagandasını yapmak, suç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.

Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmayan ve dış baskılar karşısında boyun eğişin somut ifadesi olan bu tahrifat, Türkiye’nin sürüklendiği durumun vahametini göstermektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, gerekçesiyle bir bütün olan yasada değişiklik yapma yetkisi bulunmadığına kuşku yoktur.

Gerekçeden özellikle bu bölümün çıkarılmış olması, siyasal iktidarın Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında da temel milli yararları savunmak niyetinde olmadığını, Batı’ya karşı teslimiyet içinde bulunduğunu göstermektedir.

Kitabı basan Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanlığı’dır. Bu kitap, başta yargıçlar ve savcılar olmak üzere uygulayıcılar tarafından kullanılacaktır. Gerekçesi sansür edilmiş bu hüküm nasıl uygulanacaktır?

Gerekçesi Adalet Bakanlığı’nca sansür edilmiş bir hükmün “Cumhuriyetin müeyyidesi” olarak kullanılması mümkün müdür?

Bu suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, “kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlı” olduğuna göre, yasanın gerekçesini sansür etme ihtiyacı duyan Adalet Bakanı bu yetkisini yasanın amacı doğrultusunda nasıl kullanacaktır?

2. Temel yasalar için AB onayı

Adalet Bakanlığı ile Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi arasında imzalanan ve toplam bütçesinin 1.465.000 Euro olduğu açıklanan ortak projeye göre, belirlenen 225 yargıç ve savcımız Avrupalı uzmanlarca insan hakları alanında eğitici olarak eğitilmiştir.

Aynı projede, Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan kanun tasarılarının öncelikle görüş alınmak üzere Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’ne sunulması şartı vardır.

Bakanlıkça yapılan açıklamada;

Türk Ceza Kanunu,

Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri Kanunu,

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu,

Ceza Muhakemeleri Kanunu,

Ceza İnfaz Kanunu,

Aile Mahkemeleri Kanunu gibi temel yasaların daha tasarı safhasında iken TBMM’den önce Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin onayına sunulduğu, görüşlerinin alındığı ve bu görüşlerin “söz konusu kanun tasarılarının yasalaşma çalışmalarında değerlendirildiği” belirtilmiştir.

Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, hazırlayacağı yasa tasarıları konusunda öncelikle AB’den onay alma taahhüdünde bulunması, yasama yetkisinin AB ile paylaşılması anlamına gelir.

3. Ulusal egemenliğin AB’ne devri

Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nce, AB Anayasası gereği Anayasa’da yapılması düşünülen değişikliklerle ilgili bir paket hazırlandığı açıklandı. Basına da yansıyan bu pakete göre, öncelikle Anayasa’nın on maddesinde değişiklik öngörülüyor.

Egemenliğin kullanımı, yasama, yürütme ve yargının AB’ye uyumu, AB hukukunun üstünlüğü, yabancıların hakları gibi temel hükümlerde yapılması düşünülen değişiklikler şunlar:

Egemenlik

Anayasa’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” denilen 6. maddesinde, bu egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin hüküm, “Egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” şeklinde değiştiriliyor.

Yasama Yetkisi

Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmünün; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında bu yetkinin kullanılması devredilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Yürütme Yetkisi ve Görevi

Anayasa’nın 9. maddesi; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya, kanunlara ve AB hukukuna uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” şeklinde değiştiriliyor.

Yargı Yetkisi

Anayasa’nın, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına ilişkin 9. maddesi için geliştirilen öneri ise şöyle: “Yargı yetkisi, Türkiye’nin taraf olduğu anlaşma gerekleri saklı kalmak kaydıyla Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”.

Yabancıların Durumu

“Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” denilen Anayasa’nın 16. maddesi; “Temel hak ve hürriyetler, AB vatandaşları dışındaki yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” şeklinde değiştiriliyor.

Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

“Vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez” denilen ve AB’ye uyum anlayışıyla 7 Mayıs 2004 tarihinde “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez” şeklinde değiştirilmiş bulunan Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrasının, bu kez de; “Vatandaş, usulünce onaylanmış uluslararası anlaşmalar ve AB müktesebatının gerektirdiği haller dışında, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye iade edilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları

Anayasa’nın 67. maddesine şu fıkranın eklenmesi isteniyor: “Türkiye’de yaşayan AB vatandaşları yerel seçimlerde; seçme seçilme, bu amaçla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahiptir”.

Dilekçe Hakkı

Anayasa’nın, dilekçe hakkına ilişkin 74. maddesinin 1. fıkrasındaki “vatandaşlar” sözcüğünün “AB ve Türk vatandaşları” şeklinde değiştirilmesi öneriliyor. Bu fıkranın önerilen yeni şekli şöyle; “AB ve Türk vatandaşları, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptir”.

Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma

Anayasa’nın 90. maddesi, 7 Mayıs 2004 tarihinde değiştirilerek, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesi eklenmişti. Düzenleme bu biçimiyle dahi AB’yi tatmin etmemiş olacak ki bu kez 7-8 ay önce eklenen bu cümle, “AB müktesebatı ulusal mevzuatın üzerindedir” şeklinde değiştirilmek isteniyor.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Anayasa’nın 138. maddesinin 1. fıkrasının şu şekilde değiştirilmesi öneriliyor: “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve AB müktesebatı dahil hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler”.

Sonuç

Bu değişiklikler gerçekleşecek olursa;

- Ulusal egemenlik AB ile paylaşılacak, hatta ona devredilecektir.

- Yasama yetkisi de AB ile paylaşılacak, temel yasalarda bu yetki AB’ne devredilecektir.

- Cumhurbaşkanı ve Hükümet, yürütme yetkisini kullanırlarken AB hukukuna uymak zorunda olacaklardır.

- Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, yargı yetkisini, uluslararası mahkemeler ve diğer yargı organlarıyla birlikte kullanacaklardır.

- AB vatandaşları yabancı sayılmayacaklar, tüm temel hak ve hürriyetlerden aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Bu hakları hiçbir şekilde kısıtlanamayacaktır. Bunun için karşılıklılık ilkesi dahi aranmayacaktır.

- AB hukuku gerektiriyorsa, herhangi bir suç işlediği ileri sürülen vatandaşlarımız, yargılanıp cezalandırılabilmesi için isteyen yabancı ülkeye teslim edilecektir.

- AB vatandaşları Türkiye’de Belediye Başkanı seçilebilecek, diğer yerel organlarda görev alabilecek, bu amaçla siyasi partilere de girip faaliyette bulunabileceklerdir.

- AB vatandaşları, dilekçe hakkından da karşılıklılık koşulu aranmaksızın aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Kamu ile ilgili konularda başvuru hakkını kullanabileceklerdir.

- AB mevzuatı, tümüyle ulusal kanunlarımızın üstünde olacak, AB mevzuatına uymayan kanunlarımızın yerine AB hukuku uygulanacaktır. Yani, TBMM’nin yasama yetkisi bundan böyle AB mevzuatına uygun “tüzük” ve “yönetmelik”ler yapmakla sınırlı olacaktır.

- Türkiye Cumhuriyeti’nde yargıçlar, bundan böyle AB hukukuna göre karar vereceklerdir.

Anayasa’yı ihlâl suçu

AB’nin bu girişimleri sonucunda Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan Anayasa değişiklik projelerinin gerekçeleri dahi, AB sürecinde yürütülen çalışmaların ve yapılan anlaşmaların “Anayasayı ihlâl” girişimi olduğunu göstermektedir.

Özellikle, Anayasa’nın “Egemenlik” hakkının düzenlendiği 6. maddesinde öngörülen değişikliğin gerekçesinde, Anayasa’nın bu hükmü var olduğu sürece AB üyeliğinin mümkün olmadığı, bu nedenle söz konusu hükmün değiştirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Tek başına bu gerekçe, Anayasa değiştirilmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti adına AB yetkilileriyle bu tür anlaşmalar yapılmasının, taahhütlerde bulunulmasının, çıkarılacak yasaların AB makamlarının ön denetimine sunulmasının, “Katılım Ortaklığı” gibi sözleşmeler bağıtlanmasının, üstelik bu sözleşmelerin TBMM’nin denetim ve onayından geçirilmeksizin uygulanmasının yürürlükteki Anayasa’ya aykırı düştüğünü, “Anayasayı ihlâl” suçunu oluşturduğunu göstermektedir.

Türkiye yakın tarihinde de bu tür girişimler yaşadı. Bu girişimlerde bulunanlar “hain-i vatan” addolundular.

4. Yabancı parasıyla yargıç-savcı eğitimi

Türkiye’de, başka alanlar gibi adalet teşkilatının da AB denetimine geçmek üzere olduğunu görüyoruz.

Uluslararası sözleşmeleri ulusal yasalarının üstüne çıkaran Türkiye’nin yargıç ve savcıları, Avrupalı “uzmanlar”ca eğitilmiş, Avrupa parasıyla ağırlanmış, yedirilip içirilmişlerdir. Hem de resmi yazışmalara dayalı olarak!…

Türkiye ile Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Ortak Projeleri çerçevesinde “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine Dair Türkiye Ulusal Programı”nın uygulanma kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nce yurt çapında “eğitim programları” uygulanmıştır. Adalet Bakanlığı’nca saptanan yargıç ve savcılar, bu “eğitim” süresince “görevli” sayılmışlardır.

7’şer, 8’er kişilik gruplara ayrılan yargıç ve savcılarımız, Avrupa’dan gelen “uzmanlar” ile Avrupa devletlerinin Büyükelçilikleri ve özellikle İngiltere Büyükelçiliği’nce görevlendirilen yabancı “uzmanlar”ca belli merkezlerde toplanıp 3-4 günlük “eğitim”e tabi tutulmuşlardır.

9 bölge ve 30 merkezde toplam 206 eğitim semineri şeklinde sürdürülen bu faaliyetlerle ilgili olarak Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca yayımlanan genelgeye göre;

Bu yolla 9 270 yargıç ve savcı eğitimden geçirilmiştir.

Bu eğitim, bir “seferberlik zihniyeti içinde” yürütülmüştür.

Eğitimlerin, yargıç ve savcıların atanmalarına ilişkin kararnameler çıkmadan tamamlanması, atamaların buna göre yapılması öngörülmüştür.

Belirlenen hakim ve savcılar, bu eğitime katılmakla zorunlu tutulmuşlardır. Çok özel durumlar ve sağlık sebepleri dışında mazeret öne sürmeleri yasaklanmıştır.

30 ayrı merkezin Cumhuriyet Başsavcılıkları, bu işler için görevlendirilmiştir. Diğer il ve ilçe Cumhuriyet Başsavcılıkları da bu çalışmaya lojistik destek sağlamakla yükümlü kılınmıştır.

Eğitim çalışmalarında Avrupa Konseyi’nce hazırlanıp Türkçe’ye çevrilerek 10 000 adet basılan 7 adet el kitapçığı kullanılmıştır.

Gene bu genelgeye göre;

İaşe ve ibate giderleri ile yemek ve sair harcamalar, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve bu kuruluşların yönlendirmesiyle Avrupa ülkelerince karşılanmıştır.

Eğitime alınacak 3 440 yargıç ve savcının belirtilen masraflarının 275 milyar lirası İngiltere Büyükelçiliği’nce verilmiştir.

Nitekim 6 Ekim 2004 tarihli “AB İlerleme Raporu”nda da 1995-2003 yılları arasında Türkiye’deki çeşitli programlara 1098 milyon Euro, 2004 yılında uygulanan “Ulusal Program”a da 256,6 milyon Euro tahsis edildiği açıklanmıştır.

2004 yılı içinde fiilen uygulanan bu plan, Cumhuriyet Türkiyesine yakışmamaktadır. Türkiye eğer gerekiyorsa kendi yargıcını, kendi savcısını eğitebilecek bir ülkedir. Ne bunun için Batı’nın üç-beş yüz milyarına, ne de uzmanına gereksinimi vardır. Unutulmasın ki; para veren, emir verir. Para alan da emir almak durumunda kalır.

Üstelik Türkiye, “savcı” unvanının başına “Cumhuriyet” ibaresini ekleyen tek ülkedir. Çünkü onların görevi, Cumhuriyet’i korumaktır. Onların görevi, “Cumhuriyet’in kılıcı”nı sallamaktır.

Atalarımız, “gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” demişler. Yol, barınma ve yemek giderleri Avrupa ülkelerince karşılanan, onlar tarafından eğitilen yargıç ve savcılar, dileriz ki ellerindeki kılıcı değiştirmezler.

Adalet Bakanlığı’nın yabancı parasıyla yürüttüğü faaliyetler bunlardan ibaret değil. Örneğin, “Fikri Sınai Haklar Projesi” adı altında 2.289.450 Euro; “Yargının Modernizasyonu ve Cezaevleri Reformu Projesi” adı altında da 11.000.000 Euro alınmıştır.

Cumhuriyet’i kuranlar, Türk adliyesini kendi öz imkanlarıyla kurmuşlar, Cumhuriyet’in yargıç ve savcılarını, yabancılardan aldıkları paralarla ve yabancı uzmanlarla değil, devrimin kendi olanakları ve felsefesiyle eğitmişler ve şöyle seslenmişlerdir:

“Bir memlekette adli kuvvetin her kuvvete tefevvuku, o memlekette adaletin hakimiyetini ifade eder. Beşeriyeti…saadete ve hürriyete götüren inkılâpların, en son inkılâpların gayesi de budur. Adaletin ilk istikameti, milli kudretin bir tecellisi olan inkılâbın, bütün eserleriyle, netayiç ve zaruretleriyle, her ne pahasına olursa olsun siyaneti olmalıdır. İnkılâbın büyük menfaatleri, gayeleri, idealleri mevzubahis olunca şahsi hürriyetlerin, ferdi hakların ve endişelerin susması ve durması lazım gelir…” (Mahmut Esat Bozkurt, Adalet Bakanı)

XI. Yargı kararlarının hiçe sayılması :

AKP Hükümeti, idare mahkemeleri ve Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını “prensip kararları” alarak uygulamamaktadır. Örneğin:

- ENKA’ya ait İzmir Santrali’nin faaliyeti, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen prensip kararıyla sürdürüldü.

- Türkiye’nin toplam elektrik üretiminin dörtte birini karşılayan Adapazarı Santralı ile Ankara Doğalgaz Çevrim Santrali’nin sözleşmelerinin yürütmeleri durduruldu. Alınan prensip kararlarıyla bu karar görmezden gelindi.

- Cargill’in Bursa’da nişasta fabrikası kurmasına ilişkin çeşitli işlemlere karşı açılan davalarda verilen iptal kararları da prensip kararıyla görmezden gelindi.

- Son olarak da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2 Şubat 2006 tarihinde aldığı, TÜPRAŞ’ın %51 hissesinin blok satışına ilişkin ihale komisyonu kararının ve ihale şartnamesinin yürütmesinin durdurulması kararı uygulanmamıştır.

Mahkeme kararlarının uygulanmaması suçtur. Anayasa’nın 138/3. maddesine göre: “… idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır… Mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktirmez”.

Belirtilen yargı kararlarını uygulamayan hükümet Anayasa’yı çiğnemiş, Anayasal suç işlemiştir.

XII. Yargıya müdahale :

Danıştay’ın “Başbakan, hukuku engel görüyor” açıklamasından sonra, 7 Nisan 2006’da Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok da, Hükümetin yargıya müdahale ettiğini, bu müdahaleyi gelecekte de sürdürme niyetinde olduğunu söylemiştir.

XIII. Başbakan Erdoğan’ın “Büyük Ortadoğu Projesi’nde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” şeklindeki açıklamaları ve bu proje kapsamındaki “eşbaşkanlık” iddiaları :

Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki AKP Hükümeti, ABD7nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki rolünü 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranında Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” açıklamasıyla ilan etti ve belli çevrelere ‘BOP içinde göreve hazırız’ mesajını gönderdi.

Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2005 günü de, “seçim barajının düşürülerek Kürtler’in Meclis’te temsiliyetinin sağlanması”, “PKK’ye genel af çıkarılması”, “AB reformlarının sürdürülmesi” ve “askere et yetki verilmemesi” talepleriyle yola çıkan Sorosçu aydınlarla Başbakanlık’ta 3.5 saatlik bir görüşme yaptı. Görüşmenin sonunda, heyetin sözcüleri, bir mutabakatın ortaya çıktığını açıkladılar. Heyet sözcüsü Gencay Gürsoy, “Başbakan Erdoğan, Kürt sorununun demokratik platformlarda demokrasinden taviz verilmedin çözüleceği konusunda bir teminat verdi. Bu son derece önemlidir ve ziyaretimizin başarıyla sonuçlandığının kanıtıdır.” diye konuştu.

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu olgular Recep Tayip Erdoğan’ın “eşbaşkanlığına” talip olduğu Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer almanın ne anlama geldiğini açıkça göstermektedir. Bu, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla “Kerkük’ü alıyorum derken Diyarbakır’ı vermek” ten başka bir şey değildir.

XIV. “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” adı altında alternatif ordu girişimi :

AB dayatmasıyla başlatılan “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” 29 Mart 2006 tarihinde uygulamaya konuldu. Kara ve deniz sınır güvenliğinin özel bir birlik tarafından sağlanmasını öngören bu proje, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve TSK’ya alternatif bir silahlı güç oluşturma çabasıdır. Doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturulacak 70.000 kişilik bu silahlı güç, Anayasa’ya aykırı biçimde “profesyonel ordu”ya geçiş girişimidir. Türk Ordusu’na yönelik bu projenin 3 milyar Euro olan maliyetinin %60’ının AB tarafından karşılanması da Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği açısından anlamlıdır.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=6

.ANAYASA MAHKEMESİNİN TARİHİ GÖREVİ!

Milli Çözüm Dergisi

Ufuk EFE   

MART2007

 

 

Laçin ilçesi Narlı beldesinde, okula türbanıyla giden bir öğretmenle ilgili, Genel Sekreterliği aracılığıyla ve 13 Kasım 2006 tarihli bir yazıyla Çorum Valiliğine soruşturma ve rapor tutma talimatı yağdıran ve İslam’ın simgesi olan başörtüsü avcılığında bu kadar hassas davranan Cumhurbaşkanı Sn. Sezer, Kıbrıs’ta ve Kuzey Irak’ta kırmızı çizgilerimizin tepelenmesi ve AB hayaliyle egemenliğimizden ve geleceğimizden taviz verilmesine niye ciddi ve gerçekçi bir tavır koymuyor? Yoksa AKP’ye mazeret ve meşruiyet kazandırmak için danışıklı dövüş mü oynanıyor?

Sn. Cumhurbaşkanı, Müslüman Milletimizi devletten ve cumhuriyetten soğutan, din istismarcılarının ve AKP gibi Amerikan İslamcılarının kucağına atan bu Radikal laiklik kahramanlığını yaparken, Genel Sekreteri (Mason ve sabataist olduğu söylenen, gizli ve gerçek Cumhurbaşkanıymış gibi hareket eden) Kemal Nehrozoğlu’nun; AKP’li, karışık kökenli, Yahudilerin GAP bölgesinde toprak alımını kolaylaştırmak üzere gizli tamim çıkaracak kadar İsrail hizmetçisi, hinlikleri ve hainlikleriyle malum Korkut Özal ve Fetullah Gülen takipçisi İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile, Mardinli bir iş adamının özel ofisinde buluşup neler kaynaştırdığını ve kararlaştırdığını niye merak etmiyor?

Ve asıl sorumuz ve sorunumuz: Meclisiyle, Köşküyle; Hükümetiyle, Muhalefetiyle, bekamız ve bağımsızlığımız konusunda, Atatürk’ün işaret ve ifade ettiği gibi, böylesine “gaflet, delalet ve hatta hıyanet” tavırları sergilenirken:

Sıradan bir tabela partisini bile; ülke birliğimiz, Milli dirliğimiz ve anayasal düzenimiz için tehdit ve tehlike arz ettiğini görüp kapatan Anayasa Mahkememiz, gerekli tedbirleri almak için, ne günü bekliyor?!

Anayasa Mahkemesi; Hukuki, tarihi ve Milli görev ve yetkilerini yerine getirmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Evet, Anayasa Mahkemesi Nedir?

Anayasa Mahkemesi; temel görevi Yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık garantisi “olmazsa olmaz bir kurum” konumundadır!

Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbal ve istiklali için vardır!

Anayasa Mahkemesi; “sınırları Anayasa ile çizilmiş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin adalet kılıcı, Türk Devleti’nin bağımsızlığını temsil ve teslim eden çok önemli bir makamdır!

O halde “bugün bayrağı altında onurlandığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var oluş sebebi olan Milli Mücadele’yi sekteye uğratabilmek için elinden geleni yapan İttihat ve Terakki Hükümeti misali bir kadro” tam mesai çalışıp ülkenin tüm ana dinamiklerini dinamitlemekle meşgul olurken; o her şeyden aziz gördüğümüz “Anayasal süreç” neden çalışmıyor, çalışamıyor?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceğini ve tam bağımsızlığını “AB’ciler ile BOP’çuların rant sofrası”na meze yapmaya kalkan “Edelman ataması, yabancı kurgu bir demokrasi kazası” olan (AKP Hükümeti); ülkede “Biz ne istersek o olur!” edasıyla boy gösterip tüm sosyo-ekonomik parametreleri alarm noktasına getirmişken, “Anayasal çerçevedeki emniyet sibopları” neden devreye girmiyor, giremiyor?

Acaba sistemin güvenlik ayarları neden “tehdit algılamasının sınırları”nı sürekli esnetiyor, genişletiyor?

Bu talihsiz ve tehlikeli girişimlere niçin göz yumuluyor ve ne gün bekleniyor?

Bu her şeyin üzerinde gördüğümüz “Anayasal çerçeve”nin kapsam ve gücünü hatırlayabilmek adına belki Anayasa Mahkemesi’nin temel görevlerine bir göz gezdirip, bu şablon üzere gitmek faydalı olacaktır.

Nedir Anayasa Mahkemesi’nin görevleri ya da yetkisi ve gücü?

1) Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı’nı, Bakanlar Kurulu Üyeleri’ni, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyeleri’ni, Başsavcıları’nı, Cumhuriyet Başsavcı Vekili’ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri’ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabilecek güç ve yetkiye sahiptir!

(Yüce Divan’da savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan Kararları kesindir!)

2) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine karara bağlar!

3) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin mali denetimini de yapar!.

Niye mi endişe ediyoruz? Çünkü Türkiye kuşatılıyor ve İsrail’in dünya hakimiyeti sağlanmaya çalışılıyor!

Acaba Cumhurbaşkanı Sezer’in Kanaltürk Resepsiyonu’na Katılması ve Genel Sekreteri Nehrozoğlu’nun İçişleri Bakanı ile gizli ve özel buluşması ne anlam taşıyor?

Yer: Tunus Caddesi

Zaman: Öğle Suları

Aktörler: Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu, 0017 Plakalı Bakan Arabası (İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu)

Görüşme Yeri: Nehrozoğlu gibi Mardinli olan bir işadamının ofisi. (Aynı binada Nehrozoğlu’nun da ortağı olduğu iddia edilen Zeynep Turizm’in -daha sonra Forza Turizm oldu- ofisi bulunuyor.

İçişleri Bakanı Diyarbakırlı, Nehrozoğlu ve ofisinde buluşulan NATO müteahhidi işadamı da Mardinli. İlginç bir üçlü, ilginç bir toplantı!

Şimdi Merak ediyoruz:

  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Nehrozoğlu, niye birbirlerinin makamında değil de başka buluşma adresleri arıyor?
  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, bir işadamının ofisinde neden ve niçin buluşup konuşuyor?
  • Devletin elinde onca güzel yer dururken neden bu görüşme “bir NATO müteahhidinin ofisi”nde gerçekleşiyor?
  • Bu görüşmeden sonra: YSK’ya müdahale ile kurulan bir iktidarda ve Cumhurbaşkanlığı’nda ne tür gelişmeler bekleniyor?
  • Hükümetin ve bazı tehlikeli süreçlerin muhaliflerine yönelik ne tür operasyonlar planlanıyor?
  • Nehrozoğlu Aksu’ya bir takım mesajlar iletti ise, bu niye bunu kendi makamında yapmıyor?
  • Aksu ve Nehrozoğlu bir sohbet toplantısı yaptı ise, bu niye devletten ve Milletten gizleniyor? Yoksa kirli işler mi çevriliyor?
  • Yapılan iş, devlet onuruna ve Cumhurbaşkanlığı Makamı’nın ağırlığına ve saygınlığına ne kadar yakışıyor?
  • İçişleri Bakanı A. Aksu ve (Cumhurbaşkanlığı Genel sekreteri) Nehrozoğlu’nun aynı anda bir işadamının, bir NATO müteahhidi olan şahsın özel ofisinde görüşmesi gerçekten gayri ciddi ve şüphe içerikli bir olaydır. Acaba ülkeyi hangi el yönetiyor ve Cumhurbaşkanlığı ile iktidar danışıklı dövüş mü yapıyor?
  • En azından devletin gözü kulağı ve beyni olan merkezler Ankara’da günde, ayda ve yılda ne kadar bu türden anormal ve şık olmayan bir araya gelmeleri niye gizli tutuyor ve neler çevriliyor?
  • Devlette ve Hükümet’te makam ve unvan sahibi olanlar, bu kadar gelişigüzel ve özel davranma lüksüne sahip mi bulunuyor?
  • Sistem tamamen çürümüş ve çözülmüş mü? Devletin bütün dalları, tutanların elinde mi kalıyor?
  • Bu görüşmede Nehrozoğlu kimleri temsil ediyordu? İçişleri Bakanı Aksu, BOP Eş Başkanı olduğunu ileri süren RTE adına mı toplantıya katılıyor?
  • Bu toplantıda “Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı kim olacak” konusu mu, Siyonist talimatlarla kararlaştırılıyor?
  • Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanının kim olması gerektiğine NATO ve BOP mu, Türk Devleti mi karar veriyor?
  • Nehrozoğlu’nun İçişleri Bakanı ile yaptığı bu görüşmede başka kimler vardı? Bu toplantıda Recep Tayip Bey neden bulunmuyor?
  • Her grup konuşmasında: devlet terbiyesi, ciddiyet, insaf, peygamber prensibi” gibi kavramları istismar edenlere açık bir soru; “Siyasi etik ve Milli hassasiyetle bu tür buluşmaların neresi bağdaşıyor?”
  • Yoksa, Cumhurbaşkanı Sezer’in Kanaltürk’ün resepsiyonuna katılması, bu toplantının sebeplerinden birini oluşturmak üzere mi hazırlanıyor? (Sesar)

Türkiye’ye dikkat çekiliyor!

Economist’in 2007 yılı tahminleri mide bulandırıyor!

The Economist’in tahminlerine göre “2007 yılında terör özellikle Avrupa ülkelerini tehdit edecek” diyor.

Türkiye’de önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir de sürekli olarak yalpalayan döviz kurlarının eklenmesi, yatırımcıların daha dikkatli davranması gerektiği anlamına geliyor. Eğer Başbakan Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı için İslami kökenli bir aday gösterirse buna laik cepheden sert bir tepki gelmesi bekleniyor. AKP seçimden sonra koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak, hükümetin kaderini ekonomik gelişmeler belirleyecek. Ancak 2007′de milli gelirin yüzde 6.1′i olması beklenen cari açık, Türkiye’yi risklere en açık gelişmekte olan ülke konumuna getiriyor.

Emekli Paşalardan Genel Kurmay’a mektup yazılıyor!

Başbakan Tayip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, “Çankaya Harekâtı” başlatıyor!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, “Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya’da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur” deniliyor. Böylece bir doğru yine yanlış kişilerce ve işbirlikçi hainlere yarayacak biçimde gündeme getiriliyor!.

Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak “Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok” dedi. Ankara Merkez Orduevi’nde 7 Aralık günü Orgeneral Büyükanıt’a gönderilen mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor.”

Türkiye’nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, “Türkiye’de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür” görüşleri dile getiriliyor.

Org. Büyükanıt’a Kıvrıkoğlu hatırlatması:

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a yazılan mektupta, “10′uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa’dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK’nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit’e bildirmiştir. 11′inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz” deniliyor!

 İsrail, son engel Türkiye’yi görüyor!

İsrail bugün artık sudan bahaneler bile bulmaya gerek görmeden istediği ülkeye meşhur kurt kuzu bahanesi gösterme cesaretini bulabiliyor. Çünkü programladığı zihniyet onun artık “Büyük İsrail Krallığı” nı kurma vaktinin geldiğini söylüyor. Har saat gecikme kendisini programlayan bu sabırsız varlığın hışmını üzerine çekmek olacaktır. Kudüs’te konuşlanmış 3 Rabbi bunu çok iyi biliyorlar…

 ‘Jacques Bordist’, 1974 yılında kaleme aldığı eserinde “Gizli Bir El”, Dünya Hükümeti’nin Hedeflerini şu cümlelerle açıklamaktadır:

 ‘Uluslararası finans sorunları, Karşılıklı muhaceret özgürlüğü, Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı, Uluslararası ekonomik birlik, Silahlı Kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması, Uluslararası bir parlamentonun oluşturulması, Devletlerin egemenliklerinin sınırlanmasıyla birlikte egemenliğin BM veya uluslar üstü herhangi bir başka hükümete devri, belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümeti’nin kurulması” şeklinde açıklamaktadır…

Emekli Albay Talat Turhan bu konuyla ilgili yaptığı araştırmalarda Yeni Dünya Düzeni ile ilgili olarak yaptığı teşhisler ise taşı gediğine oturtuyor: “Yeni Dünya Düzeni kuruluyor… ‘Zenginler Kulübü’ yeni düzenin kurucusu ve egemenidir. Doruklardan gelen ideolojik esintiye göre ABD’nin liderliğinde ‘küresel bir sistem’ söz konusudur… Öyle görünüyor ki savaş, iç savaş, darbe, ayaklanma, dikta, terör gibi yöntemleri ‘Zenginler Kulübü’ yoksullara bırakmaktadır. Evet ‘Serbest piyasa ekonomisi’ olacak ama, yeryüzündeki stratejik maddelerin denetimini ve fiyatını, yeryüzünü ahtapot gibi saran tekeller saptayacak; petrol kaynakları neredeyse Amerika da oradadır; Suudi Arabistan’dadır, Kuveyt’tedir, Türkiye’nin Güneydoğusundadır; ‘küresel’ serbest piyasa ekonomisinin egemenleri, ülkelerin sınırlarını paspas gibi çiğneyen uluslararası tekellerdir… Yeni Dünya Düzeni’nin hammadde kaynağına sahip ülkelere işsizlik yanında açlık, yokluk, sefalet getireceği olgusu görünür hale gelmiştir. ‘Dünya Jandarmalığına’ soyunan ABD’nin gözü kara şiddet politikalarının amacı tüm dünya “halklarının başkaldırılarının engellenmesidir. ‘Ayaklanma, Bastırma’ yöntem ve örgütleri bu nedenle CIA’nın destek ve kontrolüne alınmıştır…

Tüm dünyadaki politik liderler koro halinde ve papağan gibi ‘Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme – Globalizm, Mondializm – Serbest Piyasa Ekonomisi, Özelleştirme’ vb. gibi sözcükleri yineleyerek aslında kendilerini ele vermektedirler.

Dünya’nın masallar dönemini çoktan aşması lazımdı ancak gün geçtikçe parapsikolojik güçlerle de şekillenen Yahudi Ütopyası’na sürükleniyor.

 “Ve İsrail Parapsikologlarının İstanbul Sorumlularının Topkapı Müzesinin “Kutsal Emanetler Bölümünde!” gece yarısından sonra düzenledikleri “Kara Büyü Ayinleriyle” bu milletin talihini değiştirmeye çalışsalar da onların da onlara izin veren “Vakıflardaki İşbirlikçilerinin” akıbetini hangi filmin karelerine sığdıracaklar merak ediyorum?

İngilizler uyarıyor: “Uyandırmayın Türkleri; lokum gibi bankalar alıyoruz”

Türkiye, lokum gibi bir banka veya stratejik kuruluşunu yargının elinden dahi alarak küresel sermayeye teslim ediyor. AB süreci budur.

İngiltere’nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, “Türk Lokumu” başlıklı yorumda “Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?” sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar: “Yaygın kanı bu dürtünün, hisse ve tahvil fiyatlarına destek sağlayacağı ve yabancı yatırımcıların AB sürecini, IMF ile yürütülen ilişkiler kadar önemli bulduğu yönünde. Bu bakış açısının güncellenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde gerileme yaşandı. AB üyesi bazı ülkelerle Kıbrıs meselesi dolayısıyla yaşanan tartışma neticesinde Ankara’nın üyelik müzakerelerinin bir kısmının askıya alınması tavsiye edildi ve bu karar gelecek hafta yapılacak olan AB zirvesinde kesinlikle onaylanacak…

ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, “Aman AB sürecini kesmeyin, ‘Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaaatine sığınan’ bir iktidar sayesinde bakın Türkiye’de ne kadar karlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul’da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Türkiye’nin elindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın” diyor…

Türkiye’nin altın yumurtlayan tavuklarını, değerinin çok altında satın almaları için, böyle demeleri lazım. İşte Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin defalarca kopma noktasına geldiği halde devam etmesinin sebebi, bu alımlar veya Türkiye açısından bakarsak bu satışlardır!

Yüzde 2 azınlık, dünya genelinde servetin yüzde 85′ine sahip bulunuyor!

Yapılan bir istatistiğe göre, dünya nüfusunun % 2 oranındaki küçük bir azınlık, dünya genelindeki zenginliğin, % 85′ine sahip bulunuyormuş. Zenginlik oranında ABD zenginleri birinci sırada, Japon zenginleri ikinci sırada imiş. Ama hayret, bunların tamamı Yahudi!

İnsan bu durum karşısında inanmakta zorluk çekiyor. Bunun adı düpedüz zulüm ve düpedüz vahşi kapitalizmdir.

Demek ki, % 2 oranındaki bir mutlu azınlık, dünyayı insafsızca sömürüyor. Dünyanın bugünkü yapılanmasına, köle düzeni demek yerden göğe kadar haklı imiş. Paranın adeta putlaştırılması, faizin bir sömürü aracı olarak temel ekonomik politikaların vazgeçilmez unsuru sayılması, bu korkunç dengesizliğin itici faktörlerini teşkil ediyor.

Üstelik dünyanın giderek daha da fakirleşen ve köleleşen büyük çoğunluğunun, içerisinde bulunduğu tahammülü imkansız sıkıntıların hafifletilmesi dengelenmesi için alınan tedbirler son derece yetersiz.

Bu sebepten giderek dünyamız insanca yaşanacak bir gezegen olmaktan çıkıyor. Bu gelir grupları arasındaki uçurum ise terörün sürekli olarak yaygınlaşmasının en önemli sebebidir. Bu haksız yapılanma karşısında insanların isyan etmemesi ve teröre sapmaması psikolojik olarak çok zor.

Oysaki insanlığın bu çıkmaz yoldan kurtuluşunun reçetesini yüce kitabımız göstermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in 546′ıncı sahifesinde yer alan HAŞR suresinin 7′nci ayeti kerimesinde, mealen: “Ta ki mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın” denilmektedir.

Zira adalet mülkün temelidir. Adalet gözetilmezse, “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” atasözündeki karmaşa, kaos ve kavgalar kaçınılmaz olur.

Dünya adaleti arıyor

Dünya Kalkınma Ekonomileri Araştırma Enstitüsü’nün “küresel servet araştırması”, dünya genelindeki adaletsizliği çarpıcı rakamlarla gözler önüne seriyor.

Araştırmaya sonuçlarına göre, insanlığın yüzde ikisi dünya servetinin yarısından fazlasına sahip iken, insanlığın yarısı dünya zenginliğinden sadece yüzde 1 oranında pay alabiliyor.

Dünyada en zengin yüzde 1′lik kesim, küresel servetin yüzde 40 gibi çok büyük bir oranına hükmediyor. En zengin yüzde 10′luk kesim de söz konusu servetin yüzde 85′ini elinde bulunduruyor.

“Küresel servet araştırması”nın verilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir dünya çıkıyor:

“Dünyanın toplam zenginliğinin yüzde 90′ı Kuzey Amerika, Avrupa ve yüksek gelirli bazı Asya-Pasifik ülkelerinin elinde toplanmış durumda… Dünya zenginliğinin yüzde 50′sinden fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2′lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin sayısının 37 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı ABD ve Japonya’da yaşıyor.

Dünyadaki en zengin yüzde 50 içinde kişi başına düşen servet 2200 dolar olurken, bu oran en zengin yüzde 10 için 61 bin dolar, en zengin yüzde 1 için ise 500 bin doları buluyor.

Kişi başına servet ABD’de 144 bin dolar, Japonya’da 181 bin dolar iken, Hindistan’da bu rakam 1100 dolar, Endonezya’da 1400 dolar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya’da ise 200 dolar’a kadar düşüyor…”

Araştırmayı yapan Enstitünün Müdürü Anthony Shorrocks, ülkeler ve bölgeler arasındaki servet dağılımının son derece dengesiz olduğuna dikkat çekerek, çarpıklığı şu ifadelerle daha da anlaşılır kılıyor: “Eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99′unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1′i paylaşıyor…”

İşte dünyamızın hali… Bir kişi zenginliğin yüzde 99′unu ele geçirirken, geriye kalanlar ise yüzde 1′lik oranla yetinmeye mahkum ediliyor.

Bu tablo ortada iken, dünya’daki açlığın, yoksulluğun, terörün, güvenlik sorunlarının, fuhuş ve uyuşturucunun nedenlerini başka yerde aramaya gerek var mı?

Kuzey Amerika dünya nüfusunun sadece yüzde 6′sına sahip olduğu halde dünyadaki toplam servetin yüzde 34′ünü alıyorsa, bu geriye kalan yüz milyonlarca insanın aç ve açıkta kalması, yoksulluk çekmesi, insan gibi yaşayacak koşullardan mahrum olması demek değil midir?

Bugün küresel güçlerin dünya üzerinde estirdiği emperyal rüzgarların başlıca sebebi, kaynaklara el koyma, sömürme ve talan etme mücadelesidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, dünya servetinden daha fazla pay kapma yarışının diğer adıdır. Servetlerini kendi elleriyle teslim etmeyenler, talancıların ve sömürücülerin savaş tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bugün Irak’ın işgalini, İran ve Suriye’ye yönelik tehditleri bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Bu arada NATO Acil Müdahale Gücü İslam’a karşı hazırlanıyor!? 

“NATO’nun yıllarca Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarını engellemek için oluşturulduğu söylendi. Bir bakıma NATO hür dünyayı komünizme karşı koruma gücü(!) olarak takdim edildi. Böyle olunca komünizmin iflas etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kendi kendini feshetmesi beklenirdi. Bu beklentiyi Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Varşova Paktı’nın lağvedilerek varlığına son verilmesi daha da kuvvetlendirmişti. Denebilir ki NATO varlık sebebini kaybetmiş, anlamını yitirmişti. Ama beklenen olmadı. NATO varlığını sürdürmeye devam etti. Bunun için de düşman güçlerin rengi kızıldan yeşile dönüştürüldü.  

Bunun anlamı artık komünizm tehlikesi kalmamış ama İslam tehlike haline gelmiş oluyordu. Diyebiliriz ki emperyalist ABD, NATO’nun varlığını sürdürebilmek için yeni bir düşman icad etmişti.

İşte bu noktada özellikle Türkiye NATO içinde konumunu yeniden gözden geçirmek durumunda olmasına rağmen bu yönde bir hareket görülmedi. Daha ileri gidilerek NATO’nun yeni düşman algılaması olarak İslam’ı kabullenmesini Türkiye’yi yönetenler de benimsemiş oldular.

Aslında NATO demek ABD demek olduğuna göre NATO bünyesinde ABD’nin her an kullanabileceği bir güç oluşturulmuş oldu. Çünkü, geçmişte hür dünyanın komünizme karşı korunmasını ABD üstlenmiş görünüyordu ve bu korumaya karşılık da tüm hür dünya NATO’ya hem sıcak bakıyor hem de elinden geldiğince destek oluyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda soğuk savaş yıllarında tüm dünyanın kandırıldığını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ülkelerini ABD emperyalizmine, ABD ise Batı Dünyasını Sovyet emperyalizmine karşı koruduğunu ileri sürüp ülkelerin desteğini alırken aslında değişen bir şey olmuyordu. Soğuk Savaş yıllarında tüm dünya iki emperyalist güçten birinin kanatları altına sığınmaya mecbur bırakılmıştı. Bu iki emperyalist güçten birisi çöküp Varşova Paktı gibi yayılmacı emellerinin silahlı gücünü lağvettikten sonra ABD emperyalizminin silahlı gücü durumundaki NATO’nun da kendisini feshetmesi gerekmez miydi? Bu olmadı ve NATO, ABD’nin hedefleri ve istekleri doğrultusunda faaliyetlerini sürdürüyor.. Afganistan’ın ABD tarafından işgalinin hemen ardından bu işgalinin NATO şemsiyesi altına alınması bunun açık göstergesi değil midir?

Son olarak Letonya’nın Başkenti Riga’da toplanan NATO Zirvesi’nde 20 bin kişilik bir Acil Müdahale Gücü oluşturulmasının kararlaştırılması gösteriyor ki NATO bundan sonra daha aktif olacak, çatışma bölgelerinde görev alacak. Özellikle de bu Acil Müdahale Gücü’nün önümüzdeki aylarda Afganistan’da görev üstlenmesi gündeme gelebilecek. Her ne kadar zirvenin ardından Türkiye cephesinden yapılan açıklamalarda NATO’ya 3 bin askerin daha verilmesi yönündeki kararın Afganistan ile bir ilgisi olmadığı söylenmiş olsa da bir güç oluşturuluyorsa bunun bir gerekçesi de vardır. Daha doğrusu böyle bir Acil Müdahale Gücü’nün oluşturulmasını isteyenler kendi kafalarında bu gücü nerelerde kullanacaklarını da belirlemişlerdir. Durup dururken böyle bir gücün oluşturulması niçin gündeme gelsin.

Demek istediğim o ki, Sovyetlerin dağılmasının ardından normal olarak NATO’nun feshedilmesi gerekirken giderek eskiye göre muharip gücünü artırma yönünde adımlar atıyor olması bu teşkilatın ABD’nin Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev alacağını ve bu iş için de Acil Müdahale Gücü adı altında şimdilik 20 bin kişilik -3 bini Türk askeri- bir güç oluşturuluyor. ABD’nin öncelikli hedefleri arasında İslam dünyasının her bakımdan yeniden şekillendirilmesi bulunduğuna göre NATO ACİL Müdahale Gücüne vereceğimiz askerlerimiz de ABD’nin bu hedeflerine hizmet için kullanılmış olmayacak mıdır?”

Washington’da ‘titanların savaşı’ başlamış görünüyor!

Irak raporu, ‘Önce İsrail’ diyen, Yahudi lobisi ve neocon’ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu’ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi ve eski şeflerin, ‘Önce Amerikan çıkarları’ uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti.

Geçen hafta açıklanan ve ilk bakışta Irak konusunda ‘bilinmedik bir şey söylemediği’ düşünülebilecek Baker-Hamilton raporunda ‘yeni bir şey yok’ denilebilir. Zira rapor, altı yıldır neocon’ların Ortadoğu’daki politikalarının şakşakçılarının görmezden gelmek isteyebileceği türden bir ana tema içeriyor. Sırf hazırlayıcılarının kimliği bile, raporu ciddiye almak gerektiğine işaret ediyor… İşin Türkçesi, rapor ‘Önce İsrail’ diyen, Yahudi lobisi ve neocon’ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu’ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi. Amerikan emperyal gücünün elde avuçta kalanları yitirme kaygısıyla yeniden göreve çağırdığı eski şeflerin, ‘Önce Amerikan çıkarları’ uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti… Amerikalılar, İsrail’in Ortadoğu’nun ‘tek nükleer gücü’ olduğunu gayet iyi bilir. Lakin politikaları ‘sorma-söyleme’dir… Baker, muhtemelen Bush politikalarının artık sınırı aştığını düşünen yönetici sınıflar tarafından, Ortadoğu’daki hasarı sınırlamak üzere göreve çağrıldı. Neocon’lar IÇG raporuyla mevzilerinin eskisi kadar sağlam olmayabileceğine kanaat getirmiştir. Muhtemelen yanıtları gecikmeyecek. ‘Titanların savaşı’ başladı.

Yahudi lobisi Büyük İsrail peşinde koşuyor!

Suriye ve İran’la konuşmaktan kaçan Washington’ın isteksizliği kendini zayıf durumda hissetmesinden kaynaklanıyor. Zira başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor.

Irak Çalışma Raporu, beklenenin aksine, Amerikan güçlerinin Irak’tan çekilmesi konusunda ivedi ve katı bir takvim öngörmüyor. Rapor, savaşçı birliklerin 2008 başlarında Irak’tan çekilmeye başlaması gerektiğini savunuyor. Bu tavsiye Irak’tan 2007 yılında çekilmek isteyen Demokratları pek memnun etmedi. Öte yandan raporun Amerikan ordusunun temel önceliği Irak ordusunu eğitmeye vermesi gerektiği yönündeki tavsiyesi, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından destekleniyor. Başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor…

Sonuç olarak Bush yönetimi Suriye ve İran konularında ciddi bir açmaz içinde. Irak Çalışma Grubu Raporu geldi geçti. Daha nice Irak raporları yazılacak ve sihirli formüller aranacak. Gerçek şu ki, Washington için Irak’tan çıkış daha şimdiden ikinci bir Vietnam olarak görülmeye başlandı. Kendi düşen ağlamaz.

Bütün bunları, Anayasa Mahkemesi hukuki sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınırsa, tarihi suçluluğun da altında kalacağını hatırlatmak için yazdık.. Üstelik, ABD, AB ve İsrail’den ve onların içimizdeki işbirlikçi hainlerden korkmaya da gerek yok, çünkü Siyonist canavar can çekişiyor!..

http://www.millicozum.com/content/view/874/26/

Çankaya değil, Yüce Divan Yolu Görünüyor

 

Yıldıray Çiçek

24.03.2007

 

Okuduğu bir şiir yüzünden, ilginç bir şekilde cezaevine giren ve bunu kitleleri etkilemek için mazlum ve mağdur duruşunda kullanan ve kendisine iktidara giden süreç yaratan-yarattırılan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi de, bölücü örgütün başı Abdullah Öcalan’a “Sayın” ,şehitlere “Kelle” dediği radyo konuşması ile nasıl bir hukuki süreç yaşayacak herkes merak etmektedir.

O okuduğu şiir cezasını, sahte mazlum ve mağdur duruşunu çevirdi de, bu bölücübaşına gösterdiği saygıyı, şehitlere ettiği saygısızlığı nasıl çevirecek, o da merakın bir başka boyutu olmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, o radyo konuşmasındaki çirkin ifadeleri için savcılıklara suç duyurusu yağmaktadır…

Hadi bakalım, bu konuda da mağdur-mazlum rollerini oynasın da, bizde etkilenelim!

Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü ve varlığını korumakla sorumlu en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığına, Türkiye’yi bölmeye çalışanlara saygı duyan birisinin oturma hayali kurmasını, herhalde bu savcılıklara verilen suç duyuruları engelleyecektir.

Herhalde ortaya çıkan bu radyo konuşması ile birlikte, böyle bir hayal kurmaya da utanır hale gelmiştir. Recep Tayyip Erdoğan’ın bırakın bu radyo konuşmasını, dört yılı aşan iktidar sürecinde yaşananları bile incelediğinizde, o makamı aklından bile geçirmemesi lazımdır.

Türkiye’ye her türlü acıyı yaşatmış olan, binlerce kişinin katiline saygı duyan bir kişi, nasıl Türkiye’yi yönetir, akıl alacak gibi değildir.

Cani Apo’ya “Sayın”,şehitlere “Kelle” diyen birisi, konuşmanın ortaya çıktığı gün istifa etmesi gerekirken, Recep Tayyip Erdoğan aksine suçlu başkası gibi esiyor-gürlüyor ve sesini baskın çıkartıp, kendini suçlayanları susturmaya çalışıyor.

Klasik, Recep Tayyip Erdoğan taktiğidir. Ama bu taktik bu sefer sökmeyecektir.

Hele Türk milliyetçilerine bu taktik dünde sökmedi, bugünde sökmeyecektir.

Türk milliyetçilerinin başındaki inançlı ve kararlı Lider Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan’ın şimdi maskesi düşerek, ortaya çıkan gerçek yüzünü daha önceleri de defalarca kamuoyunu göstermeye çalışmıştı ve demişti ki: “Recep Tayyip Erdoğan, İmralı’daki cani ile aynı çizgidedir”

İhaneti, demokrasi masalı ile örtmeye çalışanlar, MHP Lideri’ni Recep Tayyip Erdoğan’ı aşırı eleştirmekle suçlamıştı.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu gibi hallerine şaşırmayanların en başında, Türk milliyetçileri gelmektedir. MHP Lideri Devlet Bahçeli’de bu duruma “Başbakan’ın kırıklarla dolu siyaset çizgisi ve sicili ışığında, bu ibret ve esef verici itiraf bizim için şaşırtıcı olmamıştır.” Tespitinde bulunmuştur.

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset sahnesine çıktığı günden bu yana, Türk milliyetçileri onun hakkında ne tespit yaptıysa, hepsi tek tek doğrulanmış ve tescillenmiştir.

Bu tescillenen durum içinde, ne bir iftira, ne de bir yalan bulabilirsiniz.

Hepsi belgeli, hepsi delillidir.

Artık, Recep Tayyip Erdoğan Çankaya yolunu değil, ‘Yüce Divan’ yolunu öğrense daha iyi olacak…

Türkiye’yi bölmeye çalışan, on binlerce insanı şehit eden Apo canisine “Sayın” diyen birisinin gideceği yer ‘Yüce Divan’dan başka bir yer olamaz.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu yola gitmek için, her türlü adımı atmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, siyasi pusulası zaten kendisini bu yola götürmek için ayarlıdır, uygundur.

Türk milliyetçileri olarak,“Sayın” ve “Kelle” sözlerinin takipçisi olacağız… Bu söz özürle değil, ancak hukuk yolu ile çözülür.

Biz, bu yolu dört gözle bekliyoruz…

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=2305

DEVLET KİLİTLENDİ

Orhan Karataş

23.03.2007

 

Cumhurbaşkanı seçimleri her zaman sancılı geçmiştir. Ancak, hiçbir zaman bu kadar gergin, bu kadar tehlikeli, bu kadar kiriz doğuracak bir hal almamıştır. Çünkü Cumhurbaşkanı adayları hiçbir zaman bu kadar çok “tartışmalı ve “güvenilmez” olmamıştır. Hiçbir adayın siyasi sicili bu kadar bozuk, geçmişi bu kadar tartışmalı, geleceği bu kadar belirsiz değildir. Aday bu kadar soru işaretleri taşıyınca, bu durum doğal olarak ülkenin bütününe yansıyor. Vatandaş tedirgin oluyor, kurumlar endişeye düşüyor, bürokrasi içine kapanıyor ve devlet kilitleniyor. Buna bir de AKP’nin özel hesapları, Cumhurbaşkanı seçimine ve bu seçim sonrasına dönük hedefleri eklenince kilitlenme daha da artıyor ve krize dönüşüyor.

AKP Cumhuriyeti

Yıllardır, AKP’nin bilinçli ve kararlı biçimde devleti ele geçirmeye çalıştığını, Türkiye Cumhuriyetini AKP Cumhuriyetine dönüştürmeye uğraştığını yazıyoruz. Bir hayli mesafe aldılar ve bu durumun vahim neticelerine şahit olduk. AKP’ye biat etmeyen hiç kimseye, hatta sokaktaki vatandaşa bile neredeyse hayat hakkı bile tanınmadı. İtiraz edenler, “gözünüzü toprak doyursun. Cehenneme gidin. Bana mı sordun. Ananı da al git buradan.Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” gibi bırakın devlet adamını, hiçbir ağza yakışmayacak bir üslupla azarlandı. Muhalif olanları ellerindeki devlet gücüyle sindirdi ve susturdular. Cumhurbaşkanlığı, Ordu, Yargı, YÖK gibi ele geçiremedikleri kurumlarla da çatıştı ve kavga ettiler. Arkadan dolanarak sonuç almaya uğraştılar. Korsan düzenlemelerle bay-pas etmeye yeltendiler. Ancak, her defasında duvara çarpmış gibi geri döndüler.

Yargıyı ele geçirme çabası

Bütün hesapları ne pahasına olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek ve büyük hesaplaşmayı o zaman yapmak. Bu hesaplaşma, devletle, Cumhuriyetle ve milletle olacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Aklı başında olan herkes bu niyeti, bu gayreti görüyor ve ona göre tavır alıyor. Birileri bozmak, yıkmak ve intikam almak için uğraşırken, doğal olarak birileri de bozdurmamak, yıktırmamak ve rövanşı vermemek için karşı duruş ortaya koyuyor. Bu durum çatışma ve gerginliği de beraberinde getiriyor. Bu çatışmanın her gün yeni bir örneğine şahit oluyoruz. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Bakan ve Müsteşar katılmadığı için bir türü toplanıp seçim yapamaması bunun en son ve en çarpıcı örneğidir. Yargının ne kadar baskı altına alındığının ispatıdır. İyi niyet, samimiyet olsa bu yapılır mı? Niyet, bağımsız, tarafsız ve liyakat sahibi olanların seçilmesi değil, AKP’ye bağımlı, istenileni yapacak ve sonuç alınacak isimleri seçmek olunca, ortaya bu tablo çıkıyor. Yargı ele geçirilmeden sonuç alamayacaklarını biliyorlar.

Şimdilik idare edin

Aynı durum başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere, bugüne kadar ele geçiremedikleri her yer için geçerlidir. Bugün devletin üst kademesinin neredeyse tamamı vekaletle yönetilmektedir. Çünkü, hak edeni, layık olanı değil, kendi yandaşlarını buralara yerleştirmeye uğraşmışlar ve bu art niyetli atamaların tamamı Cumhurbaşkanından dönmüştür. Cumhurbaşkanı seçiminin yakın olması, “şimdilik idare edelim” anlayışını yerleştirmiştir. Niyet bellidir. Recep Tayyip Erdoğan veya en kötü ihtimalle AKP’li birisi Cumhurbaşkanı olacak ve devleti ele geçirmenin ikinci aşamasının yolu da açılmış olacaktır. Çünkü, Cumhurbaşkanı başta yargı olmak üzere, devletin üst görevlerinin atanmasında kilit konumdadır.

Köşkü ele geçirme çabası

Kimse bunun aksini iddia edemez. “Böyle bir niyetimiz yok” açıklamaları safsatadan ileri gitmez. Bütün gelişmeler, yapılanlar, açıklamalar niyetin bu olduğunu en küçük bir endişeye yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Türkiye’nin nereye gittiği, milletin ne yaptığı, etrafımızda nelerin olduğu, hain ve bölücülerin hangi cüretleri gösterdiği AKP’yi ilgilendirmiyor. Onların tek derdi, tek hedefi devleti ele geçirmekte son ve en önemli kale olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığını, garantiye almaktır.

Başbakan suç işlemiştir

Devlet yönetimi boşluk kaldırmaz. Doğacak boşluğu başkaları doldurur. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı bölücü başına sayın, şehitlere kelle diyebilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre bu suçtur. Başbakanın bugüne kadar yaptıklarından ve bu sözlerinden cesaret alan hain ve bölücüler iyice azmış ve raydan çıkmışlardır. Nevruz bahanesiyle ortaya konulanlar, Leyla Zana’nın bölücübaşını övüp, devlet başkanı yerine koyması hep bu boşluğun ve başbakandan buldukları cesaretin sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önce yaptıklarını, söylediklerini bir kenara bırakacak olsak bile, sadece bu suçundan dolayı derhal yargı önüne çıkarılmasını gerektirir. Yasalar, teamül, siyasi ahlak, vicdan bunu söylerken, başbakan bu sicille bir de Cumhurbaşkanı olabilmeyi aklından geçirmektedir. Türkiye böyle bir partiyi, böyle bir hükümeti, böyle bir başbakanı ve böyle bir Cumhurbaşkanı adayını taşıyamıyor. Taşıyamaz. Israr ve inat, başka sonuçlar doğuracaktır. Sabırlar çok zorlanıyor. Nitekim, bunun işaretleri gelmeye başlamıştır. Siyasi partilerin neredeyse tamamı bu duruma itiraz etmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının, Üniversitelerin, sendikaların neredeyse tamamı bu duruma karşı çıkmıştır. İş dünyasında düzenini ve dümenini kurmuş ve bu hükümetle paslaşıp, servetine servet katan bazı patronların aksini söylemesi birşeyi değiştirmiyor. Cumhurbaşkanlığı köşkünde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yemek yemesi bile bir takım yorumlara sebep olmuştur.

Kriz ortamı

Sadece bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılmayacaktır. Bu seçim AKP’nin devletle ve milletle hesaplaşma planların en önemli ayağıdır. Bu planı hayata geçirmek için herşey göze alınmıştır. Türkiye’de devlet kilitlenmiştir. Bürokrasi durmuştur. Millet unutulmuştur. Ülke, AKP eliyle ve hızla bir kriz ortamına sürüklenmektedir. Bu krizin sonunun nereye varacağını kestirmek mümkün değildir. Ancak, bu duruma sebep olanlar, milleti unutup, devleti ele geçirerek kendi düzenlerini kuracağını zannedenler, bunun için ülkenin birlik ve beraberliğini bile feda edenler önce millete, sonra da bağımsız yargıya bunun hesabını mutlaka vereceklerdir.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2299

***

Bu sicille Cumhurbaşkanı olunmaz

Orhan Karataş

22.03.2007

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi için geri sayım devam ediyor. Herkes Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağını tartışıyor. Biz görüşümüzü daha önce de yazdık. Erdoğan aday olacaktır. En azından aday olmak için şartları sonuna kadar zorlayacaktır. Çünkü, buna mecburdur. Bu mecburiyet, birkaç temel gerekçeye dayanıyor. Herşeyden önce Cumhurbaşkanlığı bu ülkede gelinebilecek en üst ve en son makamdır. Bir mahalleye muhtar olması bile tartışılabilecek Recep Tayyip Erdoğan, kendi egoları için böyle bir fırsatı asla ve asla kaçırmaz.

İkincisi, köşke çıkmak Erdoğan için bir kurtuluştur. Çünkü, geride çok büyük bir enkaz ve hesabı sorulacak çok şey bırakmıştır. AKP sonrasında kesinlikle kendisini yüce divanda bulacaktır. Üçüncüsü, AKP zihniyeti gerçek emellerine ulaşabilmek için Cumhurbaşkanlığını mutlak ele geçirilmesi gereken bir makam olarak görmektedirler. Rövanşın sembolü olarak değerlendiriyorlar. Genel seçimde, milleti kandırma ve oyalama taktiklerinin ana dayanağı da bu olacaktır. “Biz yapacaktık, Cumhurbaşkanı engel oldu. Şimdi orayı da ele geçirdik. Bize bir imkan daha verin, bakın neler yapacağız” diyeceklerdir. Dördüncüsü de Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlık durumu siyaset yapmaya uygun değildir. Epilepsi hastasıdır. Bel fıtığı vardır. Sinirleri yıpranmıştır. Kırıcıdır. Bir dönemi daha kaldıramaz. Oysa Köşke çıkarak 7 yılı garantiye alabilir.

Başörtüsü engel değil

Asıl cevap arayan sorular şunlardır? Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mıdır? Olmasının önünde ne gibi engeller vardır? Bu engellere rağmen Cumhurbaşkanı olursa ne olur? Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engeli eşinin başörtüsü veya genel seçimlerin çok yaklaşmış olmasını göstermek, sadece işini kolaylaştırır. Böyle bir meclisin Cumhurbaşkanı seçmesi vicdanen, ve siyaseten doğru olmasa da, hukuken doğrudur. Şekil şartları yerine getirilecektir. Eşinin başörtüsü ise küçük bir teferruat olmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Bunları engel olarak göstermek, bir sonuç doğurmayacağı gibi, sadece ellerini güçlendirip, milleti kandırma ve oyalama gerekçelerini çoğaltır.

Asıl gerekçeler

Biz, “Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmamalıdır” derken bunu daha temel ve geçerli gerekçelere dayandırıyoruz. Herşeyden önce sabıkalıdır. Bu ülkenin birliğine tehlike olarak görülmüş ve cezalandırılmıştır. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi saklamadığı gibi, icraatlarıyla da gösteriyor. Hakkında, Belediye Başkanlığı döneminde açılmış ve halen devam etmekte olan davalar var. Zimmet ve yolsuzluk suçlamasıyla dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen tezkereler meclis gündeminde bekliyor. Başbakanlığı dönemindeki icraatları sebebiyle hakkında ne kadar dava açılacağı, henüz bilinmiyor. Ancak, çok davalar açılacağı bugünden kesinleşmiştir. Türkiye’nin 80 yıllık varlıklarını yok pahasına birilerine peşkeş çekmiş, her doğan çocuğun boyuna 7 bin dolarlık borç etiketi asmıştır. İhale yolsuzlukları, Ali Dibo destanları AKP’nin sembolü haline gelmiştir. Sadece Ofer ve Oger bağlantıları bile Yüce Divanda yargılanması için fazlasıyla yeterlidir.

Bölücülük ve ihanet zafiyetleri

Bütün bunlardan çok daha önemlisi, zaten bilinen ancak ortaya çıkan son ses kasetleriyle iyice kesinleşen bölücülük ve ihanet konusundaki zafiyetleridir. Bölücabaşı ile aynı frekansta konuşmuştur. Sıfırlanmış terörü yeniden hortlatmış ve sözleriyle, icraatlarıyla, duruşuyla bölücüleri cesaretlendirmiştir. Devletin Valileri, Emniyet Müdürleri, askeri yetkililer, çıkarılan kanunlarla yetkilerinin kısıtlandığını, terör ve teröristler karşısında ellerinin kollarının bağlandığını söylemiş ve adeta isyan etmişlerdir. Şehit analarına, “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diye bilmiştir. En küçük bir itiraza nasıl bir tepki göstereceği tahmin edilememektedir. “Ananı da al git buradan” gibi argo ve küfürlü konuşmaları, çok kolayca yapabilmektedir. Bölücübaşına “sayın“, şehitlerimize “kelle” diyerek, hem gerçek yüzünü göstermiş, hem de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç işlemiştir. Bunun karşılığında bir özür dilemeyi bile düşünmemiş, yaptığının doğru olduğunu savunan bir tavır ortaya koymuştur.

Cumhur nerede?

Bu kamburlara sahip birisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olabilir mi? Ayrıca Cumhurbaşkanı, cumhurun, yani halkın başkanıdır. Oysa kendisini sadece, arkasındaki millet desteğini çoktan kaybetmiş ve baraj sınırlarında dolaşan partisine, yani artık son günlerini yaşayan AKP milletvekillerine emanet etmiştir. Cumhuru olmayan bir Cumhurbaşkanı. Türkiye böyle bir Cumhurbaşkanını taşıyamaz. AKP’liler bir oldu-bitti oluşturacaklarını, Recep Tayyip Erdoğan durumdan faydalanıp kendini kurtaracağını zannediyorsa yanılıyor. Köşke çıkması sadece gerginlik ve kriz doğuracaktır. Hiçbir şartta orada oturması mümkün olmayacaktır. Çünkü, birkaç ay sonra yapılacak seçimlerden sonra, “vatana ihanet” suçlamasıyla oradan indirilip, yargı önüne çıkarılacaktır.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2289&yazid=33

***

Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok!

Kürt İslam Faşizmine Geçit Yok

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Yaklaşıyorlar…
Nasıl durduracağız…

Nâzım hapishanede “Memleketim’den İnsan Manzaraları”nı yazarken Hitler Orduları Avrupa’yı ele geçirmiş, Moskova’ya doğru ilerlemektedir.

Hapishane’de mahkumlara harita üzerinde faşist ordunun ilerleyişini gün gün gösterir ama umudunu hiç yitirmez: Moskova’ya geldiğinde Hitler faşizmi durdurulacaktır!

Faşist ordusu Hitler’in ilerlerken, harita üzerinde kentler birer birer düşer…

Yaklaşmaktadır düşman…

Yaklaşıyorlar…

Dört bir koldan…

Kuzey Irak’ta başlayan Faşist Kürt istilası Musul ve Kerkük’ü ele geçirdi.

Ülke içinde neredeyse Kuzey Irak’taki kukla devletçik kadar özgür bir bölge yarattılar.

Mersin’den Antalya’ya, Antalya’dan Ayvalık’a, Trakya’ya tüm kıyı şeridi işgal altında.

Büyük şehirlerde güven içinde yaşamak artık neredeyse imkânsız…

Devletin tüm kurumlarını ele geçirmelerine ise az kaldı…

Çankaya da ele geçtiğinde faşizm tüm gövdesiyle Türk halkının tepesine binmiş olacak…

Şimdi o son kalenin savunulmasıdır tartışılan.

Kürt-İslamcı faşistleri nasıl durduracağız?

Türkiye’deki faşizm tehlikesi aslında uluslararası dengeler içinde ele alınmalıdır.

AKP iktidara getirilirken tek bir tespit yapmıştık: Bu iktidar ABD’nin Irak işgali için kurulmaktadır.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu sömürgeleştirme saldırısına çıkarken tüm Ortadoğu için bir planlama yaptı. Sünni Arap şeyhliklerinde durum normaldi, burada zaten İslamcı faşistler eliyle Amerikancı bir düzen kurulmuştu.

Ancak Irak’tan başlayarak Suriye ve Türkiye’yi de içine alan bölgede durum ABD açısından iç açıcı değildi. ABD egemenliğinin bu bölgede tesis edilmesi için, bu ülkelerde rejim değişikliği gerekiyordu.

İşte bu rejim değişikliği faşizme geçiş anlamı taşımaktaydı.

Rejim değişikliği basit bir iktidar, hükümet değişikliği olarak ele alınmadı ilk defa.

Daha önceki ABD operasyonlarında, örneğin 12 Eylül darbesinde de bir iktidar değişikliği yaşanıyordu ama bu defaki plan tamamen farklıydı.

ABD artık Türkiye’de Türklerin üniter, laik, ulus devlet rejimini değiştirmek için düğmeye basmıştı. Bu noktada 10 yıllık bir iktidar değil, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dinamikleri değiştirilecekti.

AKP, hem Şeriatçı hem Kürtçü bir parti olarak bu misyonla bizzat ABD tarafından örgütlenmiş bir oluşumdur.

Tıpkı PKK gibi.

Toplumda etnik ayrıştırma ve dinsel bölücülük yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanmakta, laiklik ise yok edilmektedir.

AKP iktidarı altında Türk Cumhuriyeti yıkılmakta onun yerine Kürt-İslam Cumhuriyeti kurulmaktadır.

Bu tüm bölge çapında girişilen büyük harita değişikliğinin sadece bir parçasıdır.

Haritanın kalan parçalarına bir göz atalım..

Irak’a Talabani Türkiye’ye Tayyip

Irak’ta, İran’da, Suriye’de aynı zamanda Kürtler ayaklanmıştır.

Bugün Kuzey Irak merkezli kurulan Kukla Kürt devleti, Büyük Kürdistan’ın merkez üssüdür. Bu bölgeden yayılan bir Kürt istilası tüm bölgede kurulacak büyük bir Kürt devletini adım adım kurmaktadır.

Irak’ın bütününe baktığımızda da farklı bir tablo görmüyoruz. Direnen küçük bir Sünni bölgesinin dışında Şiilerin ABD’yle uzlaşan bölgesi.

Başta ise Kürt bir Cumhurbaşkanı: Talabani.

İşte Irak’ta tesis edilen Kürt-İslamcı rejimin bir benzeri ve büyüğüdür Türkiye’ye biçilen rol.

Tayyip Erdoğan Türkiye’nin Talabani’si olma yolundadır.

Başbakanlık küçük bir roldür ve Gül’e verilecektir. Abdullah Gül’ün rolü Yıldırım Akbulut’unki gibi bile olamayacaktır, en fazla Irak’ın Maliki’si gibi biri olabilir.

Ama bu tablonun Barzani’si eksiktir.

İşte İmralı’daki teröristbaşı bu günler için asılmayıp beslenmiştir.

Kürt-İslam faşizmi iktidarı toptan ele geçirdiğinde, Apo da İmralı’dan çıkarılacak ve Diyarbakır’daki Güneydoğu Kürt Otonom Bölgesi’nin başına geçirilecektir.

Irak’ta Talabani, Barzani, Maliki.

Türkiye’de Tayyip, Apo, Abdullah.

O Kürt-İslamcıyı o koltuğa oturtmamak

Cumhurbaşkanlığı tartışmasının bu nedenle basit bir laiklik tartışmasının ötesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de sadece laikliğin rafa kaldırılacağı bir düzen değil, Türkiye namına ne varsa hepsinin yok edileceği bir düzen tezgâhlanmaktadır. Ve Cumhurbaşkanlığı bu noktada kritik önemdedir. Çankaya merkezli tartışmaların da bu zemine çekilmesi gerekmektedir.

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek gibi dar bir görevle değil Kürt-İslam faşizmini engellemek gibi bir görevle karşı karşıyayız.

Bu görevin ilk adımı elbette Cumhurbaşkanlığı koltuğuna o Kürt-İslamcıyı oturtmamaktır.

Bu, başka bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olmasının durumu değiştireceği anlamına elbette gelmemektedir.

Ama olayın psikolojik bir boyutu vardır. Bugün Kürt-İslamcı faşistlerin liderinin o koltuğa oturtulmasının engellenmesi bile önemli bir kazanım olacaktır. En azından her istediklerini yapacakları güçten yoksun olduklarını göstermek gerekmektedir.

Bunu başarabilirsek, Türkiye’nin ulusal güçleri açısından, anti-faşist güçleri açısından bu büyük bir kazanım olacaktır.

Fakat iş bununla bitmemektedir. Hemen ardından seçimlerde de AKP’nin engellenmesi gerekmektedir.

Dolayısıyla Kürt-İslam faşizmine karşı mücadele, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmenin çok çok ötesinde bir dönemsel stratejidir.

Aslolan da bu dönemsel stratejiye uygun politikanın üretilmesi ve buna uygun bir mücadelenin yürütülmesidir.

Milli Mücadeleciler ne yapmalı?

Bu noktada ise iş Milli Mücadelecilere düşmektedir.

Çünkü Türkiye’deki rejim tehlikesini Kürt-İslamcı faşist bir tehdit olarak algılayan ve buna uygun konumlanan tek güç Milli Mücadele’dir.

Bu noktada yürütülecek mücadeleye dair bazı önemli vurgular yapmak gerekmektedir.

Öncelikli aşama olan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nın engellenmesi için yapılacak şey son derece sınırlıdır. Burada askeri müdahale dışı tek çözüm CHP’nin Meclis’i boşaltmasıdır.

CHP’nin bu adımı atıp atmaması Türkiye açısından hayati önemdedir. Bu nedenle CHP’ye bu yönde adım atması için baskı yapmak, ikna etmek kaçınılmaz bir görevdir.

Bu çabanın sonucunun olumlu ya da olumsuz olması ihtimali ortadadır. Fakat tüm olanakların kullanılması tek devrimci yöntemdir.

Ancak Milli Mücadele CHP’yi ikna etmek için kurulmamıştır.

CHP üzerine düşen görevi yerine getirdiği müddetçe halk onu destekler, yok bunu yapmazsa halkın CHP’yi seçimde cezalandıracağını görmemiz gerekir.

Daha doğrusu seçime yatırım yapan CHP’lilerin bunu görmesi gerekmektedir: Meclis’i boşaltmayan CHP’ye halkın oy vereceğini beklemesinler boşu boşuna!

Milli Mücadele bu anlamda devrimci bir örgütlenme olarak farklılaşmaktadır.

Milli Mücadele her türlü rant, koltuk, mevki hesaplarından uzakta kurulmuş, bir hizmet örgütüdür.

Bu örgüt aynı zamanda her türlü çıkar ilişkisinin dışında sadece vatan hizmeti için mücadele edecekleri içinde barındırmaktadır.

İşte böylesi bir örgütlenme Türkiye’yi Kürt-İslam faşizminden kurtaracak tek girişim ve oluşumdur. O nedenle de Milli Mücadele saflarının örgütlenmesi en stratejik görevdir.

Çünkü bugün Meclis’i boşaltıp milletvekili maaşından vazgeçmeyi bile göze alamayanların oluşturacağı bir anlayışla, değil Kürt-İslam faşizmini engellemenin, Meclis’te muhalefet olmanın bile imkânı yoktur.

Kaldı ki Kürt-İslam faşizminde muhalefet de olmayacaktır!

İşte Milli Mücadele böylesi bir dönemin Anti-Faşist Halk Cephesi rolüyle kurulmaktadır.

Bu role soyunan bir örgütün dayanacağı tek güç kendi tabanıdır.

Kendi militanlarıdır.

Şimdi, Nâzım’ın haritasında faşist orduların ilerleyişini izlerken, Kürt-İslamcı faşistlerin kent kent, semt semt ülkemizi işgal edişlerini izlerken dayanacağımız tek güç insanlarımızın yüreği ve imanıdır.

Dün dünyanın en güçlü ordusuna karşı Çanakkale’yi sadece süngü ile savunan ve kazanan Mustafa Kemal’in çocukları olduğumuzu hatırlamamız yeterlidir.

Dünyanın her yerinde ezilen halkların emperyalizmle ve faşizmle mücadelesinin odak noktası bu işe kellesini koymuş militanlarıdır.

Nâzım harita başında bu nedenle umutluydu, çünkü Sovyetler’de Tanya gibi binlerce anti faşist militanın varlığından haberdardı.

Onlar “tehlikenin farkında mısınız” edebiyatıyla oyalanmayacak, “oldurmayın” lafları ile avutulamayacak, kendi görevlerini kendileri belirlemiş devrimcilerdi.

Bizim de başka bir ihtiyacımız ve güvencemiz yoktur.

ALIDIRLAR.

14
Haz
07

FETHULLAHÇI’LARDAN TÜRK ORDUSUNA BAŞKA İFTİRA:DERİN DEVLET BİLİNÇLİ OLARAK PKK TERÖRÜNÜ YARATIYORMUŞ(!)

Rezil fısıltının ardındakiler?
logo

Sabahattin ÖNKİBAR

13.06.2007

 

Dün cemaat medyasında çalışan eski bir arkadaşım aradı:

- “Korkunç bir rezilliğe şahit oluyorum..”

Hayırdır dememle devam ediyor:

- “Bu kadarına da artık pes diyorum. Aşağılık fısıltılar yayıyorlar.”
Ne gibi fısıltılar?

- “Tek kelime ile alçaklık. Neymiş efendim, terör AKP’yi engellemek için derin devlet tarafından bilinçli bir şekilde yaratılıyormuş. Daha açık ifadeyle patlayan mayınların derin devlet tarafından patlatıldığını söylüyorlar. En önemlisi bunu her tarafa kitleler halinde yayıyorlar.”

Ben şaşırmadım.

Öyle çünkü siyasal İslamcılarla, kendilerine cemaat diyen o menfaat güruhlarını iyi tanıyorum..

Aslında ben değil toplumun önemli bir bölümü bunları biliyor da hafızalar zayıf.

Onlar değil midir, dar-ül harp deyip devleti talanı cihat görenler.

Onlar değil midir, amacıma erişmek için papaz elbisesi bile giyerim diyenler.

Onlar değil midir mukaddes dinimizi ve şanlı peygamberimizi siyasi ve ticari ranta dönüştürenler.

Bir başka şey, samimilerini tenzih ederim ama kendilerine cemaat diyen o kesimlerin önemli bölümü dış istihbarat birimlerinin kontrölündedir…

 Hayır bu bir yakıştırma ya da komplo teorisi değil, o cenahta 10 küsür yıl yönetici olarak görev yapmış biri olarak bilgilerimin ışığında söylüyorum.

Dolayısı ile o cenahın böyle söylentileri yaymasını, işini yapıyor diye değerlendirmek gerekiyor.

Bu olayla altı çizilecek husus, Siyasal İslamcı çevrelerde paniğin uç verdiğinin ortaya çıkmasıdır.

Evet AKP seçim öncesinde destek bağlamında; ABD tamam, AB tamam, İsrail tamam, TÜSİAD tamam, masonlar tamam, medya tamam derken ilahi takdiri dikkate almamış olacak ki tamam olmayan bir şey zuhur etmiştir.

Evet herkesin bir hesabı var da Yüce Yaradanın da bir hesabı vardır.
20 küsür yıldır Türkiye’nin belası olan PKK alçaklığı şimdi ülke güvenliğiyle paralel olarak AKP’nin de yolunu kesmiştir.

Bu öyle bir kesmedir ki AKP’li üst tabaka artık şehit cenazelerine bile alınmamakta, dün büromuzun önünde şahit olduğumuz gibi bakanların makam araçları bile caddelerde protesto edilmektedir.

Evet geldiklerinde sıfır noktasında devralıp umursamaz ve tavizkar politikaları ile cesaretlendirdikleri PKK ihaneti bugün toplumu ve devleti tehdit eder bir noktaya gelince şimdi bundan seçim sonuçlarını etkiler diye ürkmeye başladılar..

Neymiş efendim; kan üzerinden politika yapılamazmış.

Neymiş efendim; şehit tacirleri varmış.

Yetmedi, el altından, kundaktaki bebeleri bile gülümsetecek komiklikte bu terörü derin devlet yapıyor fısıltıları.

Vallahi Kurtuluş Savaşı sürecinde İngiliz emperyalizmi ile işbirliği yapıp Türke kefen biçen Şeyh Sait bile böylesi bir rezilliğin içinde olmadı.

Hayır Türkiye’nin öncelikli düşmanı Barzaniler, CIA’lar, Mossadlar, Sarkozy’ler değil, onların Türkiye’deki acentaları yani bu malum güruhtur…

14
Haz
07

VATAN HAİNLERİNE KARŞI ORDUMUZA DESTEK ÇIĞ GİBİ BÜYÜYOR

 

Teröre karşı sessiz miting

08 Haziran 2007

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın dün gece yaptığı “teröre karşı kitlesel refleks gösterilmesini” isteyen açıklamasının ardından bazı sivil toplum örgütleri harekete geçerek İstanbul’da “teröre karşı sessiz miting” düzenleme kararı aldı.

Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yayınladığı basın açıklamasının yankıları sürüyor. Bazı sivil toplum örgütleri açıklamayı demokrasiye aykırı bulurken, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) öncülüğünde bazı sivil toplum örgütleri de Genelkurmay açıklamasının ardından miting düzenleme kararı aldı.

Cumhuriyet mitinglerinin öncüsü olan ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan ANKA’ya yaptığı açıklamada, düzenlemeyi düşündükleri mitingin ayrıntılarının henüz netleşmediğini belirterek şunları söyledi:

“Türk halkı olarak şehitlerimiz için yanıyor, PKK terörünü ve bu terörü oluşturan, para ve silah desteği vererek Türkiye’nin başına bela eden tüm ülkeleri lanetliyoruz. Terörle mücadele devlet, hükümet, ordu, yöneticiler ve milletle el ele vererek yapılır. Bu konu, iç ve dış kısır siyasete asla malzeme olmamalıdır. Halkın mitinglerle tepkisini göstermesi çok doğal ve gereklidir. En kısa zamanda İstanbul’da terörü tüm toplumca lanetleyecek bir sessiz miting yapma girişimleri başlatılmıştır.”

Saylan, yakında basına ayrıntılar hakkında bilgi verileceğini de sözelrine ekledi.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6674541&tarih=2007-06-08

***

Bütün kalbimizle arkanızdayız Paşam

Ertuğrul ÖZKÖK  

9 Haziran 2007

***

Genelkurmay, internet sitesine bir bildiri daha koyuyor.

Bildirinin iki cümlelik özeti şu:

“Ey halkım, meydanlara çık ve terörü lanetle. Teröre karşı mücadeleye sen de katıl.”

* * *

Teröre karşı mücadeleye halkın da katılması, bunun “topyekûn seferberlik” haline getirilmesi elbette çok önemli.

Ben de bu çağrıya, kendi payıma şu cümleyle destek veriyorum:

“Topyekûn arkanızdayız Paşam.”

Sokaklara çıkmak sonuç verecekse, onu da yaparız.

Bunu geçmişte gösterdik.

Bugün gösteriyoruz, yarın da gösteririz.

Bu halk çocuğunu askere gönderdi, cenazesi geri geldi.

Bayrağını kapıp cenazeye koştu.

Orada ne komutanlarımıza, ne de devletimize tek kelime etti.

Sadece teröristi lanetledi.

* * *

Sokaklarda, mağazalarda bombalar patladı.

Eşlerini, çocuklarını, yakınlarını, dostlarını kaybetti.

Bu halk yine cenazesine koştu, sadece teröristi lanetledi.

Devletine, askerine tek kelime etmedi.

Bu ülkede yüzlerce, binlerce anket yapıldı, sokakta insanlara soruldu:

“En çok hangi kuruma güveniyorsunuz?”

Hepsinde aynı cevap verildi:

“En çok ordumuza güveniyoruz.”

Bu halk, devlet bütçesinden Silahlı Kuvvetleri’ne verilen paralar için tek kelime itiraz şerhi koymadı, hep “Helal olsun” dedi.

Dünyada bu desteği verebilecek bir başka halk var mı?

Paşam, emin olunuz ki hepimiz bütün yüreğimizle arkanızdayız.

Size bunları, en samimi, en vatansever hislerimle yazıyorum.

Biz bütün kalbimizle, sessizliğimizle, itirazsızlığımızla arkanızdayız.

Yeter ki, mayınlı alçaklara karşı verilen mücadeleye siyaset bulaştırılmasın…

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6676652&yazarid=10

 

Asker, milletten yardım istiyor

GÜNEŞ

Rıza Zelyut

09 Haziran 2007

 

Türkiye, ekonomik yönden teslim alındı; şimdi de askeri olarak teslim alınmaya çalışılıyor. Bunun için Avrupa Birliği; ordumuzun gücünü kırmayı AB’ye girmenin birinci şartı yaptı. Amerika, Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirdi. Bunların Türkiye’deki uzantıları; orduyu demokrasi karşıtı göstermeye çalıştılar. Terör eylemleri demokratik eylemler gibi gösterildi.

 Türkiye’nin tekparçalı bugünkü yapısı geri kalmış bir sistemmiş gibi yıpratıldı. Adliyeye sızan Fethullahçılar, Güneydoğu’da teröre karşı mücadele eden generalleri savaş suçlusu gibi gösterecek komplolar kurdular; hatta iddianemeler düzenlettiler. Eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın Şemdinli olayı için PKK’yi aklayıp ordu komutanlarımızı suçlayan iddianamesini hatırlayın; oyunun nerelere vardığını anlarsınız.

YENİDEN OLAĞANÜSTÜ HAL

Güneydoğu’daki PKK terörü, 5 yıl önce bitirilme noktasına gelmişti ve bu yüzden de bölgeden olağanüstü hal tamamen kaldırılmıştı. Şimdi; hükümet kararıyla olmasa bile askerin zoruyla sınırdaki üç ilimizde bu olağanüstü durum yeniden başlatıldı.

Çünkü; PKK terörü, uluslararası destek alıyor ve Kuzey Irak’taki Kürtler arasında beslenip büyüyor; silahlanıyor; oradan girip askerimizi şehit ediyor. AKP geldi; durmuş olan PKK terörü yeniden başladı ve hızla yaygınlaştı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt; PKK terörünün barındığı, beslendiği Kuzey Irak’a Türk ordusunun operasyon yapmasının şart olduğunu söylüyor. Genelkurmay Başkanı; bu zorunluluğu, 12 Nisan 2007 tarihindeki basın açıklamasında net biçimde dile getirmişti. Daha sonra Genelkurmay; iki kez daha bunu istedi… Fakat hükümet; ordunun bir isteğini duymazdan geldi; gelmeye devam ediyor.

DURUM KRİTİK

Geldiğimiz nokta, sandığımızdan daha kritik bir noktadır. Çünkü; Türk Silahlı Kuvvetleri; kuvvetli bir kuşatma ile yıpratılma, devreden çıkartılma saldırısı ile karşı karşıyadır. MHP yönetimine göre, bu işte birinci sorumlu kişi; Başbakan Tayyip Erdoğan’dır. Bu konuda MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır’ın açıklamasını pazartesi günü aktaracağız.

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, hükümetten yine yetki istemiştir. Hükümetin, orduya Kuzey Irak’a girebilmesi için yetki vermesi şarttır. Çünkü, geçmişteki bu tür operasyonlar tamamen TBMM’den çıkartılan kararlara dayandırılarak yapılmıştır. Bu durum; Türkiye’nin dış siyasette güç duruma düşmemesi için de şarttır. Fakat Başbakan Erdoğan; ordunun bu isteğini sürekli duymazlıktan gelmektedir. Başbakan, çok sıkışırsa, ‘Ne gerekiyorsa onu mutlaka yaparız!’ demektedir ama gereğini de bir türlü yapmamaktadır.

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE

Türk ordusu belli ki hükümetten umudunu kesmiştir. Çünkü perşembe günü Genelkurmay Başkanlığı’nın internet odasında yer alan ordunun açıklaması bunu gösteriyor. Asker; bölücü terör eylemlerinin hızla yaygınlaştığını; buna içeriden fikir ve moral desteği verildiğini söylüyor ve millete son söz olarak şu çağrıyı yapıyor: ‘Türk silahlı kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.’
Ordumuzun istediği şudur: Ey türk milleti! Eğer bu terör olaylarını sona erdirmek istiyorsan; artık iş sana kalmıştır. Sen millet olarak kitlesel biçimde; yani büyük kalabalıklar halinde teröre karşı olduğunu göster.

Burada, terörü lanetleme mitingleri istendiği gibi; asıl terörün ve onu destekleyen güçlerin karşısına çıkılması isteniyor. Kim ki terörü şu veya bu biçimde destekliyorsa; kim ki terörü bitirecek işleri yapmıyor ise, ondan hesap sormalıyız.

Burada, tıpkı 1919′larda ülkemiz emperyalist batılılar tarafından işgal edildiğinde gösterdiğimiz ortak tepki isteniyor.

Şimdi nöbet sırası millete gelmiştir. Herkes, bu çağrıya sahip çıkmalıdır.


http://www.gunes.com/2007/06/09/yazarlar/y4.html

Şırnak refleksi

10.06.2007

Şırnak Gazi ve Şehit Aileleri Derneği’nce Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen “Terörü Telin” mitingine on binlerce vatandaş katıldı. İl merkezi ve ilçelerden mitinge katılmak için akın eden kalabalıklar, Cumhuriyet Meydanı’nı ay yıldızlı bayraklarla donattı. Şırnak Valisi Selahattin Aparı ve 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Ahmet Yavuz Paşa’nın da katıldığı mitingde, teröre lanet yağdı. Esnafın büyük bölümü iş yerlerini kapatarak meydana koştu.

GÖZYAŞI KARDEŞLİĞİ

Şırnak Gazi ve Şehit Aileleri Derneği Başkanı Mehmet Güngör, mitingde yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Bizi bölmeye, bize akıl vermeye çalışan dış güçler çok istiyorlarsa kendilerini küçük küçük devletlere bölsünler. Terörü kendilerine araç olarak kullananlara lanet olsun. 25 yıldır devam eden terör, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini etkilemiş, halkımız bu sürede acıyla, üzüntüyle, gözyaşlarıyla kardeş olmuştur. Artık herkes terörle bir yere varılmayacağını görmelidir.”

ŞEHİT AMCASININ İSYANI

Tunceli’de Kocatepe Karakolu’nda şehit düşen Jandarma Er Burhan Yalçın’ın amcası Mehmet Sait Yalçın ise, “Her zamankinden çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var. Bizim bizden başka sevenimiz yoktur. Hepimizi birimiz, birimiz hepimiz için varız ve olmalıyız” dedi.

Yalçın’ın konuşmasının ardından mitinge katılan on binlerce kişi ellerindeki pankartları havaya kaldırarak, hep bir ağızdan “Kahrolsun PKK”, “Türk-Kürt Kardeştir. Ayrım yapan kalleştir”, “Şırnak PKK’ya mezar olacak” sloganları attı. Ay yıldızlı bayraklarla yürüyüşe geçen kalabalık, “Şerefsiz Apo, Kahpe Barzani”, “Gabar-Cudi-Herakol PKK Defol”, “Polise, askere uzanan eller kırılsın” sloganları ile Ömer Kabak Meydanı’na yürüdü.

http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=80197,3

***

Vatan-Millet mitingleri

09.06.2007

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın önceki gece yaptığı açıklamada, terör eylemlerine karşı Türk halkının kitlesel karşı koyma refleksini harekete geçirmesinin istenmesi, karşılık buldu. Bazı sivil toplum kuruluşları “Cumhuriyet” mitinglerinden sonra bölücü terör eylemlerine karşı “Vatan” mitingleri düzenlemek için çalışma başlattı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) öncülüğünde sivil toplum örgütleri de “teröre karşı sessiz miting” kararı aldı. Cumhuriyet mitinglerinin öncüsü olan ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, düzenlemeyi düşündükleri mitingin ayrıntılarının henüz netleşmediğini belirterek şunları söyledi: Türk halkı olarak şehitlerimiz için yanıyor, PKK terörünü ve bu terörü oluşturan, para ve silah desteği vererek Türkiye’nin başına bela eden tüm ülkeleri lanetliyoruz. Terörle mücadele devlet, hükümet, ordu, yöneticiler ve milletle el ele vererek yapılır. Bu konu, iç ve dış kısır siyasete asla malzeme olmamalıdır. Halkın mitinglerle tepkisini göstermesi çok doğal ve gereklidir. En kısa zamanda İstanbul’da terörü tüm toplumca lanetleyecek bir sessiz miting yapma girişimleri başlatılmıştır.”

Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, AKŞAM’a yaptığı açıklamada, aralarında şehit aileleri derneklerinin de bulunduğu sivil toplum kuruluşlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için “Vatan” mitingleri düzenleyeceğini söyledi.

Türkiye’nin bir ırkçı terör ile karşı karşıya geldiğini belirten Küçükoğlu, “Ge-

nelkurmay açıklaması, bence çok önemli, halkı reaksiyon göstermeye davet ediyor. Bu nasıl olmalı, Cumhuriyet mitingleriyle halk nasıl değerlerine sahip çıktıysa, vatanın bütünlüğüne de sahip çıkmalı” dedi. “Cumhuriyet mitinglerinden sonra vatan mitingleri düzenlenmelidir” diyen Küçükoğlu, şunları kaydetti: “Bu konu zaten epeydir sivil toplum kuruluşlarının gündemindedir. Bu mitingleri yine sivil toplum kuruluşları organize edecektir. Biz de bu mitinglerin içinde yer alırız. Şehit aileleri, dernekleri, anneler, babalar, geleceğinden endişeli herkes, bu mitinglerin bir unsuru olacaktır. Vatan parçalanıyor. Başta terör örgütü PKK olmak üzere, Talabani ve Barzani vatanın bütünlüğüne kastetmiş durumda.”

HALKIN DESTEĞİ ÖNEMLİ

Askeri stratejiler konusunda önemli bir isim olan emekli Tuğgeneral Nejat Eslen de Genelkurmay Başkanlığı açıklamasının çok önemli olduğuna işaret ederek, “Herhangi bir askeri eylemde, askeri stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında üç temel unsur vardır. Politika ve politik irade, komutan ve ordusu, halk ve halkın desteğidir” dedi.


İspanya örneği

İspanya’da faaliyet gösteren ayrılıkçı terör örgütü ETA’ya karşı İspanya halkı önceki yıllarda eylemler yapmıştı. 1967 yılından beri silahlı eylemlerde bulunan aşırı Bask milliyetçisi örgüte karşı İspanyollar sivil tepki koymuştu. Başta hükümet üyeleri olmak üzere sivil toplum örgütleri ve vatandaşlar eylemlerin gerçekleştirildiği yerde bir araya gelip ETA’ya lanet yağdırmışlardı.


Açıklama linçe kışkırtıyor

İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan yapılan açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasıyla halkın sokağa çıkmaya kışkırtıldığı belirtilerek, ‘’bunun büyük linç ve saldırı olaylarına neden olmasının hiç de uzak bir ihtimal olmadığı’’ öne sürüldü. Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin oluşturduğu İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan yapılan açıklamada, ‘’Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yayınlanan basın açıklamasının, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları açısından kabul edilemez olduğu’’ görüşüne yer verildi.


Barış ve kardeşlikmitingi bugün

Ankara, İstanbul, İzmir, Manisa, Çanakkale, Samsun ve Mersin’de düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinin bir benzeri Diyarbakır’da bugün düzenlenecek. İşçi Partisi ‘Barış ve Kardeşlik’ adı altında düzenleyeceği mitinge “Bayrağını al Diyarbakır’a gel” sloganıyla davet yaptı.

PERİNÇEK KATILACAK

Otobüslerin kaldırıldığı birçok ilden yüzlerce kişinin bugün Diyarbakır’a gelmesi bekleniyor. İşçi Partisi İstanbul İl Başkanı Erkan Önsel “Diyarbakır’sız Türkiye olmaz. Doğu ve Güneydoğu olmadan, bu mitingler tamamlanmış sayılamaz. ‘Diyarbakır’a bin selam’ pankartlarıyla mitinge hazırız” dedi. Mitinge İP Genel Başkanı Doğu Perinçek de katılacak. Miting Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yapılacak.

http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=80032,4

 

Genelkurmay çağrısı

Güneri CIVAOĞLU

  09 Haziran 2007

 

Genelkurmay’ın “teröre karşı millet tepkisi” çağrısından sonra ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Başkanı Şener Eruygur Paşa’yla konuştum. Bu ikinci konuşmamız.
Birincisinde, “Tandoğan’da, Çağlayan’da, İzmir’de, Manisa’da, Çanakkale’de ve Samsun’da olduğu gibi, milyonların katılacağı mitinglerle teröre karşı -kolektif tavır- girişimini kendi aralarında tartışacaklarını” söylemişti.
Eruygur Paşa, bu fikri benimsiyordu ama konu çok duyarlı olduğu için farklı sorunlar yaşanmasından kaygılıydı.
Örneğin… Bu mitingler, “ırkçı/şoven” gösterilere ve tahriklere, kaosa dönüşmemeliydi.
Sanıyorum… Bunun önlemlerini planlamışlar.
Diğer sivil toplum örgütleriyle de bütünleşerek “teröre karşı mitingler” için ADD düğmeye basıyor. Genelkurmay açıklaması da bu hareketlenmeyi öne aldırmış.
En önemlisi… “Mitinglerin tüm toplumu temsil etmesi” gereğidir.
Hiçbir siyasi parti ve görüş taraflısını dışlanmış olmamalı.
Gerçi seçimler nedeniyle partilerle temas edilmeyecek ama her partiden ve her görüşten olanlara çağrı yapılacak.
Ayrıca… Tüm etnisiteler de kucaklanacak.
Milyonlar sel gibi akarak terörün üzerinden geçmeli.
Şiddetin, “insanlık utancı” olduğu vurgulanmalı.
“Silahsız kuvvetler” de terörle mücadelede “silahlı kuvvetler” kadar önemli işleve sahiptir.

İNSAN SELİ TERÖRÜ BOĞAR

Teröre karşı mücadelede en büyük güç “silahsız kuvvetlerdir.”
Örneği var… 11 Mart 2004′te Madrid’in 3 tren istasyonunda birden patlama oldu. 190 kişi öldü. 1000′in üzerinde yaralı vardı.
2 gün sonra başkent Madrid ve tüm İspanya’da 11 milyon İspanyol, meydanlara sel suları gibi akarak terörü lanetledi.
Müthiş bir “kolektif demokratik tavırdı.” Yürüyüşe bazı Avrupalı liderler de katıldı.
Hepsi insan haklarının en kutsalı olan “yaşam hakkı” için omuz omuzaydı.
Milyonlar, terörün üzerinden silindir gibi geçti.
Böylesine ortak bir karşı tavır konulduğunda terör, sadece bir utanç konusu olur.
Eylemleri artık “silahlı propaganda işlevini” de yitirir.
Milyonlarca Türkiye insanı da “kolektif aklı ve duyguları” yansıtan böyle bir demokratik kitle tepkisini ortaya koymalıdır.
…………………..
Yukarıdaki satırlar, bu köşede 24 Mayıs 2007′de yayımlanmıştı.
Önceki gece yarısı da Genelkurmay’ın internet sitesinde “teröre karşı Türk milletinin tepki koyması” çağrısı yer aldı.
Bu çağrıya yürekten katılıyorum.

***

http://www.milliyet.com.tr/2007/06/09/yazar/civaoglu.html

 

logo

PKK’YA LANET YAĞDI

10.06.2007 

Adana, Diyarbakır ve Şırnak’ta düzenlenen “teröre lanet” mitingleriyle birlik-beraberlik mesajları verildi. Sabahın erken saatlerinden itibaren Türk bayraklarıyla alanları dolduranlar, “Kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez”, “Türk- Kürt kardeştir, Amerika kalleştir”, sloganları attı.

Türk-Kürt kardeştir
Şehit ve Gaziler Derneği’nin Şırnak’ta düzenlediği mitinge çevre il ve ilçelerden de yoğun katılım oldu. Türkiye’yi bölmeye çalışan emperyalistlerin maşası olan terör örgütü PKK’ya lanet yağdıran vatandaşlar, “Bizi birbirimize düşürmek isteyen hainler emellerine ulaşamayacaklar” dedi.

Halay çekildi, Türkü söylendi
İŞçİ Partisi tarafından organize edilen ve birçok sivil toplum kuruluşunun da desteklediği, “Birlik ve Kardeşlik” mitingi büyük ilgi görürken, Türkiye’nin farklı illerinden çok sayıda vatandaş otobüslerle Diyarbakır’a geldi.

İstasyon Meydanı’nda düzenlenen miting için geniş güvenlik tedbiri alındı. Şenlik havasında yapılan mitinge Türk bayraklarıyla katılanlar, halay çekip türkü okudu. PKK lanetlenirken, birlik ve beraberlik mesajları verildi.

Tarihi bir gün yaşandı
Yıllardır terör belasından çok çeken Şırnaklılar, Türk bayraklarını alarak mi-ting alanına koştu. Attıkları “Kahrolsun PKK” sloganlarıyla bölücü örgütü lanetleyen vatandaşlar, Mehmetçiğe alkış yağdırdı…

Türkiye ayağa kalktı
Genelkurmay’ın “Teröre karşı kitlesel refleks gösterilsin” açıklamasının ardından, sivil toplum örgütleri harekete geçti.

Şırnak’ta Şehit ve Gaziler Derneği’nin düzenlediği “Terörü Telin Mitingi” ne katılan binlerce kişi, terör örgütüne lanet yağdırdı. Şırnak Cumhuriyet meydanında toplanan grup, Türk bayraklarıyla teröre lanet okudu. 100 metre uzunluğunda dev bir Türk bayrağı açan vatandaşlar, “Kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” şeklinde sloganlar attı. Çeşitli konuşmaların yapıldığı miting, Cumhuriyet Alanı’ndan Ömer Kabak Alanı’na kadar yapılan yürüyüş ardından sona erdi.

AKP’nin tutarsızlığı
Adana’da, düzenlenen “teröre karşı protesto eylemi”nde ise Ulusal Uyanış Platformu Sözcüsü ve Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Melek Kurt, Atatürk Parkı’ndaki Atatürk Anıtı önünde bir konuşma yaptı. “Hükümetin terörle mücadele konusunda tutarlı karar vermesini, bunlara yataklık eden ülkelere de haddini bildirmesi” gerektiğini söyleyen Kurt, artık şehit haberleri duymak istemediklerini ifade etti. Diyarbakır’da ise İşçi Partisi’nin düzenlediği, “Birlik ve Kardeşlik” mitingi büyük coşku içinde yapıldı. İP lideri Doğu Perinçek, “Diyarbakır’a birlik ve kardeşlik için geldik” ifadesini kullandı.

Kalabalık meydanlara sığmadı
Her yerin kırmızı beyaz Türk bayrağına büründüğü Şırnak’taki “Terörü Telin Mitingi”nde PKK ve teröristlere lanet yağdı. Mitinge katılan vatandaşlar birlik ve beraberlik çağırısı yapan sloganlar atarak sessizce dağıldı.

DİYARBAKIR
İşçi Partisi’nin Diyarbakır’da düzenlediği “birlik ve kardeşlik” mitingi büyük coşku içinde geçti. Türkiye’yi bölmek isteyenlerin emellerine ulaşamayacağını belirten konuşmacılar, “Şimdi birleşmenin yolu Diyarbakır’dan geçiyor” dedi.

“Artık şehit haberi almak istemiyoruz”
Adana’da düzenlenen “teröre karşı protesto eylemi” nde Ulusal Uyanış Platformu Sözcüsü ve Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Melek Kurt, “AKP’nin tutarsız politikası peşmergeyi şımarttı” dedi.

Şehit cenazelerinde
iktidara büyük tepki

Siirt’te şehit düşen 4 yiğit memleketlerinde toprağa verildi. Gözyaşlarının sel
olduğu cenaze törenlerinde AKP protesto edildi.

Şehit Kadir Yalçın’ın cenaze törenine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt ile birlikte Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de katıldı.

Haber: Fatih ERBOZ
Siirt’in Şirvan ilçesinde PKK’lı teröristlerin yola döşediği mayını uzaktan kumandayla patlatması sonucu şehit olan 4 mehmetçik dün memleketlerinde düzenlenen törenlerle son yolculuklarına uğurlandı. Şehit er Kadir Yalçın için Ankara Kocatepe Camisi’nde düzenlenen törene Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, CHP lideri Deniz Baykal, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, kuvvet komutanları, sivil ve askeri yetkililer katıldı. Gözyaşlarının sel olup aktığı törende şehit yakınlarının feryadı yürekleri dağladı. Cenaze töreninde “Ne zaman bitecek bu acı”, “Yatan kelle değil, Türk evladı” yazılı dövizler taşındı. Orgeneral Büyükanıt’ın, şehit er Yalçın’ın ailesine taziyelerini sunarken, duygulandığı gözlendi.

Büyükanıt alkışlandı
Orgeneral Büyükanıt, protokoldeki yerini aldıktan sonra göz yaşlarını sildi. Abdullah Gül’ün şehit erin ailesine taziyelerini sunduğu sırada avluda bekleyenler, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Yan gelip yatmıyor, can verip yatıyor” şeklinde sloganlar attı. Protokoldekilerin top arabasının ardından yürüyüşü sırasında Bakan Gül, protestolarla karşılanırken Orgeneral Büyükanıt ise alkışlandı. Orgeneral Büyükanıt’ın camiden ayrılışı sırasında, şehit yakınlarından bazıları “Asın şu Apo’yu, yeter artık” şeklinde seslendi. Şehit Yalçın’ın cenazesi, Cebece Şehitliği’nde toprağa verildi.

Şehit Er Tolga Kargıoğlu Osmaniye Kadirli’ye bağlı Durmuşsofular köyünde son yolcuğuna uğurlandı. Gözyaşlarına boğulan şehidin annesi Zehra Kargıoğlu ayakta durmakta zorluk çekti. Törende terör örgütüne lanet yağdıran vatandaşlar, cenazeye katılan AKP’li vekil Durdu Mehmet Kastal, tepki gördü. Şehit Jandarma Uzman Çavuş Serbülent Yalçıntaş’ın Kırıkkale’deki cenaze töreninde de teröre öfke vardı. Şehit eşinin tabutuna sarılan Seçil Yalçıntaş gözyaşlarına boğuldu. Şehidin cenazesi Koçubaba beldesinde, toprağa verildi.

Kardeşini böyle karşıladı
Şehit Jandarma Kıdemli Astsubay Üstçavuş Mustafa Kömürcü de Gaziantep İslahiye’de gözyaşları içinde toprağa verildi. Törene katılan binlerce kişi PKK’lı teröristleri protesto etti. Şehidin yakınları sinir krizleri geçirdi. Şehit Kömürcü’nin astsubay ağabeyi, “Yiğidim hoş geldin vatan sağ olsun…” dedi ve beylik tabancasıyla havaya ateş ederek, şehit kardeşini karşıladı.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberler/pkkya-lanet-yagdi.html
***

Milleti, cephedeki ordu gibi hazırlamak ve Genelkurmay

Arslan BULUT

10.06.2007 

Genelkurmay’ın “kitlesel karşı koyma refleksi” ile ilgili açıklaması hakkında tartışmalar sürüyor. Bu konuda önümüzde çok net bir açıklama daha var!
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı başlatıp sürdürürken, Başkomutanlık görevini fiilen üzerine aldığı zaman, Meclise ve millete “mutlaka başaracağız” yolundaki kesin inancını arz ve ilan etmekle kalmamış, bu inancını “varlığının bütün haysiyetini ortaya atarak” gerçekleştirmişti.

***

Atatürk halkı mücadeleye nasıl hazırladığını şöyle anlatıyordu:
“Ondan sonra maddi görevlerimden biri, savaş ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durum idi. Bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunan değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, milletin her ferdi, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar. Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa’nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeye başlamışlardır. Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis’ten bir vatanı savunma kanunu istemedik. Fakat Meclis’ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı kanun niteliğindeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık. Millet bundan sonra, bugüne kadar olan tecrübeleri de dikkatle gözden geçirerek aziz vatana taarruzu imkansız kılan sebep ve şartları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.”

***

Bugün Türk-İslam coğrafyasına göz dikmiş aziz vatana terör yoluyla saldırısı o kadar açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ki, bütün Türk milletini İstiklal Savaşı’nı gerçekleştirmiş savaşçılar kadar duygu düşünce ve hareket bakımından donatmak gerekir. Küreselleşme politikalarının sahibi olan elitlerin bu açık saldırısı ve “Yeni Sevr” i dayatmaya hazırlanan niyetleri karşısında, millet, bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına, milli bilinç fikrine, milli hedefe vermezse, tarih sahnesinden kalkması işten bile değildir. O halde, milletin her ferdinin küreselleşmenin ve Türkiye üzerinde uyguladığı ekonomik, siyasi ve askeri terörün ne demek olduğundan haberdar edilmesi gerekir ki, Türk milletini düşmansız kılabilecek bir fikir sistemi, önce Türk kamuoyuna, sonra da gittikçe genişleyen dalgalar halinde, çevre ülkelere ve bütün insanlığa mal edilebilsin.

***

İşte Genelkurmay, “Türkiye Cumhuriyeti, ulusal ve üniter yapısının, çağ dışı bir yapı olduğunu düşünen bir yaklaşım ile karşı karşıyadır. Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir” derken, Atatürk’ün yaptığını yapıyor ve savaş ve muharebe karşısında milletin ortak bir tavır geliştirmesini sağlamaya çalışıyor!
Evet, aslında bu iş hükümetin görevidir. Hükümet terör olayları karşısında susuyor. Askerden yazılı talep gelmesini istiyor. Oysa “siyasi direktif” i verecek olan hükümettir.

Hükümet, milleti teröre karşı bir tutum almaya sevk edecek en küçük bir adım atmıyor, “aziz vatana taarruzu imkansız kılan sebep ve şartları” daha açık ve daha kesin olarak tespit etmek şöyle dursun bir açıklama bile yapmıyor!

Bu durumda Genelkurmay’ın vatan savunmasını yapabilmek için halkı hazırlaması, meselenin can damarıdır. Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik bir saldırı altında bile hala çatlak sesler çıkaranlar çok pişman olacak ama iş işten geçecek!

 

14
Haz
07

HRANT DİNK CİNAYETİ

FETULLAH GÜLEN’İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ

Milli Çözüm Dergisi 

MART 2007

Kazım GÜLFİDAN   

 

 

Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve tartışmak lazımdır. Bizce, Hrant Dink te, katili de sadece bir araçtır. Hrant’ın katilinin sıfatlarını konuşmak, cinayet aleti tabancanın mekanik vasıflarını konuşmak gibi bir oyalamacadır.

Unutmayalım; Hissiyat, hevesat ve hamasetle, asla hakikata ulaşılamayacaktır. Yani; duygusallıkla, heyecanlarla ve kuru kahramanlıkla, gerçeğe erişmek mümkün olmayacaktır.

 Dink’in ölümü sürecinde hemen önce gerçekleşen ve çok çok önemli olmasına rağmen hiç gündeme bile gelmeyen şu yedi olayı hatırlayalım:

1- Hırant Dink Aydoğan Vatandaş’la yaptığı röportajda: “Osmanlı dönemindeki Ermeni Terhciri olaylarının, ittihatçı Sabataist yöneticilerce hazırlandığını ve bugünde Siyonist Yahudi Lobilerince Türkiye’ye karşı kışkırtıldığını” belgeleriyle yazacağını açıklamıştı.

2- Milli Gazete’nin öncelikle dikkat çektiği, ardından diğer gazetenin gündeme getirdiği: Yeni Petrol Yasasıyla TPAO sıradan bir dernek haline getirildi ve önceki yasada:

“Talebin Milli menfaatlere uygun olması” kaydı ve

“Yabancı devlet, şirket ve şahsiyetlerin petrol arama ve işleme tesisleri kuramayacağı” şartı kaldırıldı. Ayrıca Yerel Yönetimlere pay ayrılarak federasyona hazırlık yapıldı.

3- AKP eliyle Milli devletten, gizli sömürgeciliğe adım atıldı.

    Hrant Dink cinayeti ve cenazesiyle toplum oyalanırken, ikinci tezkereden bin beter, Türkiye’yi resmen ABD’nin güdümüne veren ve İran’a ülkemiz üzerinden saldırmaya hazırlık gören işbirliği anlaşması imzalandı.

4- 301 tekrar tartışmaya açıldı.

5- Soykırım şantajı için ABD’ye bahane sağlandı.

6- İslamiyet zaten laytlaştırılmıştı; bu olay üzerine de milliyetçilik yozlaştırılmaya başlandı.

7- Bakü, Tiflis Kars demiryolu projesi sekteye uğratıldı.

Hrant Dink cinayetinin sonuçları hangi odaklara yarar sağlıyorsa, işte onlar bunu tezgâhlamışlardı.

Bu kirli ve karanlık senaryolar yumağının çözülmesine ve doğru iz sürülmesine yardımcı olacak bazı ipuçlarını hatırlatmakta fayda vardır.

Hrant Dink, belli aralıklarla Zaman Gazetesinde yazardı.

Şimdi Agos Gazetesinde, onun boşluğunu dolduracak olan Ethen Mahcupyan da Zaman Gazetesi yazarı.

Malum, Zaman Gazetesi, Fetullah Gülen’in borazanı.

Fetullah Gülen ise Amerika’nın ve CIA’nın adamı..

Hrant Dink’in cinayet tetikçisi ve onun akıl vericisi Trabzon’dan çıktı. Hatırlanacağı gibi Papaz cinayeti de Trabzon’da yaşanmıştı, katili de oralıydı.

MHP ve BBP’ye yatkın Milliyetçi damarları ve kahramanlık duyguları kabarık bazı gençlerin Trabzon’da beyinlerini yıkayan ve bunları karanlık maceralara hazırlayan ekip ve elemanlara himaye sağladığı söylenen Emniyet Müdürünün de Fetullahcı olduğu iddiaları medyaya ve meclise yansımıştı. Hatta bir Emniyet Müdürü Papazın öldürülmesi sonucu “zaten bu adam eşcinseldi” diyerek yeni cinayetlere fetva çıkarmıştı.

Fetullahcıların CIA ve MOSSAD ilişkileri ve işbirlikleri de, zaten sır değil, defalarca konuşulup yazılmıştı.

Ve yine hatırlayacaksınız, Amerika’da bulunan Fetullah Gülen birkaç ay önce: “Türkiye’de önemli kişilere yönelik cinayetler olabileceği” yolunda bir kehanet ortaya atmıştı.

Bu arada unutmayın, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Fetullahcı ve İsrail sempatizanıydı.

Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yrd Doç Dr Önder Aytaç Fettullahçı Nurettin Veren: “Önder elimizde büyüdü” açıklamasını yapmıştı… Çıplak ve seksi manken fotoğrafçısı!? Babası, MEB Dış okullar daire Bşk Aysal Aytaç, Fettullahçıydı…

Bu Önder Aytaç… AB ve ABD emriyle ordumuzu hedef alan TESEV raporunun hazırlayıcılarındandı. Trabzon Valisi, Emniyet Md. ve İstanbul İstihbarat Md. bu bağlantılar anlaşılmasın diye kurban edilmiş ve harcanmıştı.

Ve yine her ne hikmetse, İsrail’in de Trabzon merakı iyice artmış ve o bölgeden binlerce insan çalışmak üzere, taşeron Türk firmaları aracılığıyla İsrail’e taşınmıştı…

Yani.!?.

Döven de, dövünen de aynıydı. Hrant Dink’i öldürtenler de; “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” gibi saldırgan ve sapık sloganlarla, 70 milyon Müslüman Türk Milletine hakaret etmeye kalkışan ve halkımızı kışkırtan birkaç bin kişiyi sokaklara sürenler de, yine bu sinsi ve Siyonist odaklardı. Bu sinsi ve tahrikçi slogana sahip çıkan Süleyman Demirel de aynı odakların oyuncağıydı.

Dünyanın dört yanından koşup gelen sözde Ermeni soykırım tasarımcılarıyla, tescilli Türkiye düşmanlarının bu gösteriye katılmaları da CIA ve MOSSAD’ın melun maksadını ortaya koymaktaydı.

Not: Biz şerefli Emniyet Teşkilatımıza, cefakar ve fedakar mensuplarına elbette sahip çıkarak ve saygı duyarak hatta, iyi niyetle ve hizmet gayretiyle fettullahçılara katılan ve onların kirli bağlantılarının farkında olmayan temiz insanlarımızı da ayrı tutarak, sadece Emniyet bünyesindeki bir kanserleşmeye dikkat çekiyoruz.

* Tetikçi Samsun’da yakalandığında Atatürk vecizeli Türk Bayrağı önünde, milli bir kahraman gibi çekilen fotoğrafları dağıtılarak suç Jandarmaya yıkılmaya çalışılmıştı. Ardından, Emniyetteki fettullahçı ekip: Yasin Hayal’in halası kocasının “JİTEM” e muhbirlik ettiği iddasını ortaya atmıştı. Yahudi patronları satın aldığı TGRT ise bunları öncelikli haber yapmaktaydı. Cezaevine girerken Ogün Samast’ın ceket astarında Jandarmanın bulduğu iki telefon kartı, nasıl olmuş ta, onlarca polis kontrolünde ortaya çıkmamıştı? Sonuç: Emniyete sızmış CIA bağlantılı fettullahçı ekibin bu işte parmağı vardı.

Emniyetteki Gladyo bağlantısını hatırlatan diğer bir ayrıntı, tetikçinin İstanbul metrosunda ilk yakalandığında bırakılmasıydı!?

Fetullah’ın ” Türkiye’de önemli cinayetler olabilir” kerameti birkaç ay farkla tuttu. Bütün bunlar tesadüf olamazdı.

Bu arada Bayan Dink’in: “Masum bebekleri katleden karanlıklar!”dan kastı acaba İslam mıydı, Hıristiyanlık mıydı? Yoksa “İslam’ı laytlaştırdık, sıra Türk Milliyetçiliğinde” mantığı mıydı?

Kezban Hatemi Televizyonda: “Her zaman çıkmadan önce gideceği yeri bize söylerdi.

Ama o gün normal ayrılış vaktinden 5 dakika önce bir telefon geldi. Bu tanıdık ve çok yakın bir kimseydi. Bunun üzerine telaşlı ve acele ile aşağı indi ve silah sesleri geldi” diye anlatmıştı.

  • H. Dink’in Ayakkabısı delikti.. Ne tesadüfse, Selimiye’yi ziyaret eden Wolfovitz’in çoraplarının da delik olduğu medyaya yansıtılmıştı.
  • Vasiyet ve veda yazısı gibi bir yazı hazırlamıştı.
  • Ardından Veli Küçük irtibatı, olayı saptırmak ve Milli Derin Devlete yıkmak için: “Bu suikast AKP’nin sağladığı huzur ve kalkınma ortamını hedef almıştır” havası yaratılmıştı. Kalkıp; İstanbul’da bir araştırma yapılsın. 10 milyon kişiden ayakkabısı delik 10 tane bulamazsınız.
  • Hrant Dink’e yönelik o tehditlerin bile suniliği sırıtmaktaydı. İstanbul valisi, Bursa’da Ahmet Demir isminden 486 tane çıktığını açıklamıştı.
  • Papaz katliamı, Danıştay baskını ve Hrant Dink olayı tetikçilerinin, hemen yakalanması da, “bu cinayetlerin perde arkasının karanlık kalmasının istendiğini” ortaya koymaktaydı.

Şimdi: Aklımıza şöyle bir senaryo gelmektedir: Hrant Dink’in çok güvendiği ve dünyada etkili dış merkezler, kendisine: “Sana göstermelik bir suikast düzenleyeceğiz. Kuru sıkı tabancayla ve hafif sıyrıklarla seni mağdur ve kahraman edeceğiz. Orhan Pamuk gibi, önümüzdeki Nobel ödülünü sana vereceğiz. Filan gün dibi delik bir ayakkabı giyin ve bizden telefon gelince aşağıya in…” denilmiş ve aldatılarak bir cinayete kurban edilmiş olabilir.

Şimdi Recep Erdoğan: “Derin devlet vardır ve kökünü kurutacağız” diye hava atıyor.(Kıbrıs ve petrol konusunda da boşuna horozlanıyor. Çünkü AB KKTC’yi gayri meşru görüp, o bölgeyi AB sınırında sayıyor)

a-) Fransız-Alman televizyonlarının filmini çektiği, İran-Irak-Türkiye sınırındaki ve PKK kontrolündeki bir uyuşturucu kaçakçılığından bile haberi olmayan..

b-) Kukla Irak hükümetinin “Artık muhatabınız Barzani yönetimidir!” tehdidine uğrayacak kadar saygınlığı buharlaşan.

c-) Yeni ve gayri milli petrol yasasıyla, Sevr’de bile teklif edilemeyen şartları, yabancı şirketlere rüşvet sunan bir başbakan, kalkıp derin devleti bitireceğinden bahsediyor. Hz. Mevlana’nın şu sözünü hatırlatıyor:

“Düşman evine girmiş, hareminin koynunda saklanıyor. Zavallı adam, silahını almış, bahçe duvarında nöbet tutuyor ve kahramanlık taslıyor!”

Çok Yaman Bir Tesadüf!

Çok enteresan bir tesadüf müdür, Türkiye’de 90′lı yıllarda her önemli siyasi cinayet Aksu’nun içişleri bakanlığına rastlıyor.

Abdülkadir Aksu ilk defa 31 Mart 1989′da İçişleri Bakanı oldu. Bu görevi 24 Haziran 1991 tarihine kadar sürdü. Aksu daha sonra çeşitli hükümetlerde yeniden İçişleri Bakanlığı’na atandı, ara verdi, parti değiştirdi vs. Ama bütün büyük siyasi cinayetler onun İçişleri Bakanlığı dönemine rastladı. Hürriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990′da öldürüldü. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ydu. Sonraki şu cinayetlerin hepsinde de Abdülkadir Aksu İçişleri Bakanı’ydı: Bahriye Üçok 6 Ekim 1990, Muammer Aksoy 31 Ocak 1990, Turan Dursun 6 Eylül 1990, Necip Hablemitoğlu 19 Aralık 2002, Emekli Orgeneral Adnan Ersöz 13.10.1991, Tuğgeneral Temel Cingöz 27 Mayıs 1991, Emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk 8 Nisan 1991, Emekli Korgeneral Hulusi Sayın 30 Ocak 1991, Emekli Yarbay Ata Burcu 9 Ocak 1991, MİT Müsteşar Yardımcılığı da yapmış olan Hiram Abas 26 Eylül 1990, SHP Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü. Danıştay Baskınında ölen Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin 17 Mayıs 2006

Ve ve… Hrant Dink, Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni, Ermeni vatandaşımız… 19 Ocak 2007 Yani… Allah yardım etsin Bakan Aksu’ya. Kariyerinde söz konusu olan bu çok kötü tesadüfler zinciri onu çalışmaktan ve ülkesine hizmet etmekten alıkoymuyor ve onu hiç yıpratmıyor. Her zaman olduğu gibi dinamik bir içişleri bakanı olarak yine görevinin başında…

Şehrin isminin bir süredir şiddetle birlikte anılır olması sinsi bir planın sonucu mu?

Trabzon’a İsrail-Yunan İlgisi

Her Çarşamba İsrail’den uçak!

Rahip Santoro ve Gazeteci Hrant Dink cinayetleriyle, bir kez daha dikkatlerin yoğunlaştığı Trabzon ilimizle ilgili çok çarpıcı iddialar ortaya atıldı. Son yıllarda Trabzonlu gençlerin; “Burslu üniversite eğitimi” imkânları sunularak, Yunanistan ve İsrail’e götürüldüğü ileri sürülüyor. Her Çarşamba günü İsrail’in başkenti Tel-Aviv’den Trabzon’a yapılan direkt uçuşlar da iddiaları güçlendiriyor. Ermenistan’la Türkiye arasında Sarp Sınır Kapısı’nın açılması ile birlikte, Rum, Ermeni ve İsraillilerin Trabzon’un en uzak köylerine bile “turistik” ziyaretler yapması da manidar bulunuyor.

Hırant Dink: “Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı!” demişti:

Hrant Dink cinayeti hakkında her şey yazıldı çizildi. Fakat Hrant Dink’in “Ermeni soykırımı” hakkındaki düşünceleri kargaşa içinde kayboldu gitti. Oysa Hrant Dink’in ağzından asla “Ermeni soykırımı” diye bir kelime çıkmadı.

O sadece bir kurban ne yazık ki! Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı.

Bu röportaj Vatandaş’ın “Asala Operasyonları aslında ne oldu” adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışan Sabataistlerin olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli. Hatta o zamandan bu yana Türk Derin Devleti içinde yapılanan, ittihat ve terakki geleneği ile birlikte bu günlere kadar gelen yapının ermeni tehciri konusundaki yoğun etkisini, bir Ermeni’nin dile getirmesi ciddi ve cesaretli bir gelişmedir.

Bakın ne diyor Hrant Dink: “Ben Ermeni tehcirine Almanları, Rusları ve Amerika’yı da kesinlikle katarım. Hatta bana sorarsanız baş sorumluları sayarım. Ama tabi bunun içerisinde, o zaman Osmanlı’nın İttihat ve Terakki yönetiminin lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum.” Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. “Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor. Ama bir de bakıyorsunuz Almanlar ya da Avusturya “Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı.”

“Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka….

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, “Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı” diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş’ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!”

28 Şubat’ın faturasını ödüyoruz

Üzerinde büyük oyunların oynandığı Trabzon’la ilgili bir diğer iddia ise, işsizlik sorunu ve mânevî boşluk içinde başıboş gezen gençlere, Rumca öğretilerek, Yunanistan’da ikamet hakkı tanındığı yönünde. Misyonerlik faaliyetleri de şehirde en çok konuşulan gündem maddelerinden. Diyanet-Sen Trabzon İl Başkanı Ömer Tutuş, Trabzonlu gençlerin adının bu tür olaylara karışmasını tek cümleyle özetledi: “28 Şubat sürecinin dinî eğitime getirdiği kısıtlamaların faturasını ödüyoruz!”

Hrant Dink’in cenaze töreninde cezbeye gelip ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenlere dikkat kesilip üzerinde yorumlar yaparken, biz Hrant’ın eşi Rakel Dink’in ” bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamaya” dair söylediklerine şaşırıyoruz. Karanlıktan neyi kastediyordu? Hıristiyanlığı mı, Müslümanlığı mı?

Rakel Dink’in sözlerinin pozitif şaşkınlık yaratan tarafı onun Hıristiyanlığın asli suç’una (her doğan kişinin günahkâr doğduğu inancı) karşı fıtrata vurgu yapmış olmasıdır. Öyleyse şimdiden bir bebekten katil yaratan “karanlık” konusunu hilkat ve fıtrat bağlamında vuzuha kavuşturabiliriz.

Bunun Adı Demokrasi Değil AB Faşizmidir

Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine basın ve televizyonların yürüttükleri yayın politikaları en kibar ifadesiyle yanlış ve tahrik edici. Tahrikler yıllardır sürdürülüyordu. Öyle bir basın-yayın anlayışı oluşturuldu ki, bunun demokrasi ve özgürlüklerle uzaktan yakından alakası kurulamaz.

Böyle bir basın adeta AB faşizmi uyguluyor. Hrant Dink cinayetini hepimiz kınadığımız halde, memleketini seven insanların AB eleştirileri içinde katili yönlendiren unsurlar arıyorlar? Üstelik bu sorumsuzluğu güya dindar ve muhafazakar görünen gazetelerin temsilcileri de yapıyor. Sabahtan akşama kadar memleket satıldı, Kıbrıs elden gitti denilirse, çocuğun biri de eline silah alır, böyle yaparmış. Sanki memleketin satıldığı ve Kıbrıs’ın elden çıkarılmaya çalışıldığı yalanmış gibi… Kazın ayağının öyle olmadığı açık. Demokrasi ve özgürlükler Türkiye’nin milli güvenliğine karşı bu arsız medya tarafından bir tehdit olarak kullanılıyor. Aynı isimler televizyonlar ve gazetelerde endam kesiyorlar. Hep birlikte Kıbrıs’ta ve Ege’de Rum-Yunan ikilisinin haklı ve mağdur; Türkiye’nin suçlu ve yanlış olduğunu anlatıyorlar. Irak’ta Amerika ve Barzani-Talabani ikilisi haklı, Türkiye haksız.

Konu Ermeni soykırımı iddialarına geliyor. Yine aynı. Soykırımı kabul edip özür dilemekten başka çaremiz yok demeye getiriyorlar. Peki bu adamlar konuştukları bu konuların uzmanı mı? Hayır. Olmaları da gerekmiyor mu? Zaten adamların derdi Kıbrıs, Ermeni meselesi ve/veya Irak ve Kürdistan oluşumu değil, adamların derdi Türkiye. Sabah akşam aynı teraneler. Sonra kalkıp Hrant Dink’in Ermeni olduğu için öldürüldüğünü göstermeye çalışıyorlar. Yakalanan katil, Dink’i Ermeni olduğu için değil, soykırım iddialarını Türklere kabul ettirmeye çalıştığı ve Türklüğe hakaret için öldürdüğünü söylüyor. Yaptığını tasvip eden kimse yok. Ama ‘hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz’ diye bağırmanın ne alemi var? Kaldı ki, hiç birimiz Hrant da değiliz Ermeni de…[3]

Usta Tertipçiler

Katil zanlısı nasıl oldu da tabancasını ve beresini cinayetten sonra bir köşeye atmadı? Bu kadar acemi tetikçi olur mu? Sabah gazetesinde bir üst düzey yetkili bu durumu şu sözlerle açıklıyor:

- Zanlıyı kasten çabuk yakalattılar. Amaç bu iş çözüldü dedirtip esas tertipçileri gözden kaybetmekti…

Ayrıca, “Örgütlü değil, acemi ve bireysel bir cinayet işlendi” görüntüsü vermek istemiş olabilirler…

Bu cinayet Türkiye’de derin etkiler yaratıyor. Bir; ülkemizi dışarıdan kuşatıyor… İki… Ülke içinde cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü, ulusalcı çevreleri baskı altına sokuyor… Bölünmeyi ve çatışmayı hızlandırıyor… Birkaç manyağın işi gibi gösterilen Dink cinayetinin arkasında çok usta tertipçilerin olduğu izlenimi güçlülüğünü koruyor.

Sağduyu!

Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme ve doğru muhakeme edebilme gücü bizim bu ülkemizin toprağının derinliklerinden uç vermiş geliyor. Bir ayıkma dönemine hızla geçiyoruz. AB’de ve ABD’deki Ermeni topluluklarını yönetip yönlendirenlerin ittirmesiyle ortaya konulan “oyunu” görmekteyiz. Bu oyunu gördüğümüzü ve o oyuna gelmeyeceğimizi gösteren kararlılığı bozmak, kafaları karıştırmak için “Hrant Dink’in öldürülmesinin bütün Türklere ve bütün ulusa mal edilmesi” çabalarının devam edeceğini de görmekteyiz.

Toplum, Hrant Dink cinayetiyle-cenazesiyle meşgul edilirken, Ülkemizi sömürge konumuna getiren Türk Petrol Kanunu meclisten geçiriliyordu.

Kamuoyundan adeta gizlenerek meclise taşınıp kabul edilen “Türk Petrol Kanunu”, ülkenin geleceği açısından ölümcül sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu belirtiliyordu. Medya ise ancak işgalle kabul ettirilebilecek olan bu kanun karşısında susmayı tercih ediyordu.

Bu kanun ancak işgalle kabul ettirilebilirdi!

Türkiye gündemi tamamen Hrant Dink cinayetine kilitlenmiş durumda. Hrant Dink cinayetinden iki gün önce TBMM’den geçirilen Türk Petrol Kanunu ise neredeyse hiçbir medya organında yer almadı. Ancak kabul edilen kanunun içeriği, ülke petrolü üzerinde 50 yıllık bir yabancı şirket tahakkümüne imkân veriyor. Ruhsat tekelleşmesi, ülke ihtiyacına yönelik ham petrolün de ihraç edilebilmesi, yabancı petrol şirketlerinin ürettiği petrolün sadece yüzde birini devlete vergi olarak vermesi gibi birçok uygulamayı da içeren bu yasa ile Türkiye’nin hem doğal kaynaklarından olacağı hem de milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğrayacağı belirtiliyor.

***

http://www.millicozum.com/content/view/877/26/

DERİN HESAPLAŞMA VE MİLLİ JANDARMA

Milli Çözüm Dergisi

Mehmet DENİZ   

MART2007

 

 

Jandarma, CIA’nın Jön Adamlarını Ürkütüyor

Dink suikastini araştıran mülkiye müfettişleri, jandarma için özel bir rapor hazırlıyor. İçişleri Bakanı Aksu, Pelitli’deki jandarma faaliyetlerinin araştırılması talimatını veriyor. Trabzon’daki sorunlara mülkiye müfettişlerinin iki yıl önce işaret ettiği ancak emniyet yetkililerinin bu uyarılara önem vermediği belirlendi. Raporda, hızlı silahlanmaya dikkat çekilerek işsizliğin arttığına dikkat çekildi.

Hrant Dink suikastinden sonra gözlerin çevrildiği Trabzon’un patlamaya hazır bomba haline geldiği mülkiye müfettişlerinin geçen yıl hazırladığı “İl Performans Raporu”nda ortaya kondu. Müfettişler yıllık raporlarında silahlanma ve ekonomik zayıflama uyarısında bulundu. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ise müfettişlerden, tetikçi Ogün Samast ile azmettirici Yasin Hayal’in yaşadığı Pelitli beldesinde jandarma faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Emniyet görev alanı ile jandarma görev alanının ayrı olması, polis ve jandarmanın yetki kullanma biçimi ve hiyerarşik yapılanmadaki farklılıklar müfettişlerce sorgulanmaya başlandı.

Suç Jandarmaya Yıkılmak İsteniyor

Halen Trabzon’da çalışmalarını sürdüren mülkiye müfettişleri, Samast ve azmettirici Yasin Hayal’in yaşadığı Pelitli beldesinin jandarma bölgesi olduğunu dikkate alarak ayrı bir çalışma başlattı. Jandarma teşkilatının bu bölgede görev ve sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiği inceleniyor. Bir jandarma müfettişinin de eşlik ettiği soruşturma kapmasında askeri personelin yerel istihbarat çalışmasında hangi bilgilere ulaştığına, istihbari bilgilerin ne zaman kimlerle paylaşıldığına bakılıyor. Böylece jandarma suçlanmak ve yıpratılmak isteniyor.

Polis Dinlemiş

Ayrıca 2004′de bir hamburger restoranını bombaladığı için hüküm giyen Hayal’in, tahliye olduktan sonraki ilişkileri, irtibatlı olduğu kişilere yönelik uyarı yazısı yazılıp yazılmadığına bakılıyor. Öte yandan bombalama olayından sonra emniyet istihbaratın Hayal ve bağlantılı olduğu kişiler için mahkemeden dinleme kararı çıkardığı bildirildi. Organize suç örgütleri ile ilgili başka bir dinleme kararı kapsamında da Hayal’in telefon trafiği ayrıca kayda alındı. Ancak bu konuşmalarda Dink suikasti ile ilgili ipucu içeren bilgilere rastlanmadı.

Silahlanma Uyarısı

Geçtiğimiz yıl Trabzon’a giderek ilin performansı ile sosyo-ekonomik durumu hakkında rutin rapor yazan mülkiye müfettişleri özellikle silahlanmaya dikkat çekti. Raporda, Trabzon’un son yıllarda ekonomik ivmesini kaybettiği, ildeki dinamizmin zayıfladığı vurgulandı. İşsiz sayısındaki artış, yatırımlardaki gerileme de diğer risk unsurları arasında gösterildi. İstanbul ve Trabzon’daki incelemelere ek olarak Samsun’daki güvenlik birimlerini de mercek altına alan mülkiye müfettişleri, Samast’a kahraman muamelesi yapıldığı izlenimini veren video görüntüleri ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Müfettişler, basına yansıyan görüntülerde polis kadar jandarmanın da kusurlu olduğu sonucuna vardı ve hem polislerin hem de jandarma personelinin açığa alınmasını istedi. Oysa bu olay tamamen, Emniyete sızmış Fetullahcı şebekenin ve MOSSAD müritlerinin bir marifetiydi. Jandarma kasıtlı olarak suça ortak gösterilmiştir. Ancak jandarmaya görevden el çektirme konusunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin tam yetkili olmadığı görülünce kamuoyundaki tepkilerin azaltılması amacıyla acilen görev yeri değişikliği önerildi. Müfettişlerin bu yöndeki görüşü Jandarma Genel Komutanlığı’nca da uygun bulundu.

Jandarmadan Kim Rahatsız Oluyor?

AKP’nin ve arkasındaki küresel akreplerin yalakası Yeni Şafak şöyle bir haber yazmıştı:

“Jandarma, Trabzon’un Pelitli Beldesini kendi sorumluluk alanından çıkartıp polise vermeye yanaşmıyor.

1997 yılında Trabzon Güvenlik Kurulu, Çaykara ve Düzköy ilçeleri ile Pelitli ve Söğütlü beldelerinden jandarmadan çekilerek polise verilmesi kararı aldı. Ancak Pelitli’den jandarmanın çekilmesine yönelik karara Jandarma Genel Komutanlığı izin vermedi. Mart 2006′da ise Pelitli’nin polise bırakılmasına yönelik Trabzon Valiliği’nin yazısına Jandarma Genel Komutanlığı cevap bile vermedi.”

Nuh Gönültaş ise Jandarma ile ilgili bazı gerçekleri saptırmaya çalışmıştı.

Acaba, Türkiye’de Ordu’nun içinde Jandarma diye ayrı bir birim kurulmasının altında ne yatıyor? Silahlı Kuvvetlerde Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri dışında Jandarma Genel Komutanlığı’nın varlığı şuna dayanıyor: Bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin Silahlı Kuvvetleri NATO gücünün bir parçası, ama jandarma buna dahil değil. Bir anlamda Jandarma, Türkiye’nin yedekteki “milli ordusu” mantığını yansıtıyor.

“Nitekim NATO görevleri dışındaki bir askeri yapı olan Jandarma, ilk dönemde Güneydoğu’daki terör mücadelesinin bütün sorumluluğuna sahipti. Sonradan tehdit büyüyünce devreye Kara Kuvvetleri girdi. Jandarma, tamamen “askeri görevlere” dayalı bir yapı iken son zamanlarda Türkiye’de çok daha değişik bir yapılanma ile karşımıza çıkmaya başladı.

Buna kısaca “jandarmanın polisleşmesi süreci” diyebiliriz. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra jandarma adeta polise alternatif bir yapılanmaya gitti. En modern dinleme cihazları ile donatılmış bir jandarma istihbarat mekanizması kuruldu. Öte yandan Türkiye’de polis birimlerinin henüz yaygın olmadığı merkezlerde güvenliği sağlamakla görevli olan jandarma, yasalar gereği zaman içinde polise devretmesi gereken bu alanları da devretmiyor. O kırsal alanlar şimdi belediye oldu, ilçe oldu, ama jandarma buralardan çıkmadı.

Antalya’da ata binmiş jandarmanın sahillerde yaptığı gezinti, ne kadar iyi niyetli düşünsek düşünelim, kumsalda güneşlenen turist üzerinde hiç de iyi bir imaj bırakmıyor. Bugün İstanbul’un veya Ankara’nın göbeğindeki pek çok yer hâlâ jandarmadan soruluyor. Şimdi, yavaş yavaş 28 Şubat olağanüstü sürecinin etkisini üzerinden atmaya çalışan Türkiye’de, jandarmanın askeri gereklerle bağdaşmayan bu pozisyonunu sürdürmekteki ısrarını en azından ben anlayamıyorum.” Diyen Nuh Gönültaş ayarını ve rahatsızlığını ortaya koyuyor.

Alınan bilgilere göre Başbakan Tayyip Erdoğan, jandarmanın polise devretmesi gereken yerlerden çıkması için talimat veriyor. Ancak öte yandan Ankara’da İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı arasında ilginç bazı görüşmelerin sürdüğüne dair de haberler geliyor. Bu haberlere göre, jandarma adeta ikinci bir Emniyet Genel Müdürlüğü birimi kuruyor.

Çünkü bu haberlere göre jandarma, şehir merkezlerinde istihbarat ve operasyon yapabilme yetkisi istiyor. Bu söylentiler yaygınlaşınca Jandarma Genel Komutanlığı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Ancak bu açıklama, adeta bu tür haberlere güç katan cümleler taşıyor: “Jandarma, görev alanını genişletme çabası içinde olmayıp, tam tersine yasal görevleri ve genel kolluk sıfatıyla sorumlu olduğu hizmetleri daha iyi yerine getirmek üzere AB normlarında organize olma ve kapasite arttırma çalışmalarını sürdürmektedir.” Ama bu Milli ve Haysiyetli girişimler AB aşıklarının ve NATO uşaklarının canını sıkıyor. Ve Nuh Gönültaş şöyle sızlanıyor: “Zaten jandarmanın görev alanını genişletme çabası içinde olmasına gerek yok, çünkü şehir merkezleri hariç Türkiye’nin yüzde 92′lik bölümünü kontrol ediyor.

Problemin temelinde jandarmanın polisiye bir rol üstlenme talebinin olup olmaması yatıyor. Bizim gözlemimiz, Jandarma Genel Komutanlığı’nda, özellikle de 2003 Yüksek Askeri Şurası sonrasında yapılan yeni bazı atama ve yapılanmalarla, polisiye çizgiye doğru hızlı bir kaymanın olduğu yolundadır. Şu soruyu açıkça soralım: Jandarma’nın organize suçlarla ve terör örgütleriyle mücadele etmesini gerektirecek bir durum içinde miyiz? Elbette, nasıl ki Güneydoğu’daki terör mücadelesinde jandarma yetersiz kalınca devreye polisin özel timleri ve Kara Kuvvetleri birlikleri girdiyse; polisin de organize suçlarla veya terör örgütleriyle baş edememesi halinde, jandarmanın yardımı gerekebilir.

Ama şu anda Türkiye’nin böyle bir ihtiyaç içinde olduğunu söylemek çok komik olacaktır. Jandarma, Türkiye’nin ihtiyacı olduğu bir durumda “savaşmak” üzere görev almış olan tamamen askeri bir yapı, Türkiye’nin yedek milli ordusudur. Dolayısıyla her an böyle bir savaş görevi alacak şekilde hazır olmak ve buna göre yapılanmak durumundadır.

Yedek milli ordunun giderek polisiye bir görünüm kazanması, askeri ulusal çıkarlarımızla da bağdaşmıyor. Eğer yarın bir gün polis de jandarmalaşmaya heveslenirse, aynı şey polis için de geçerli olur. O halde noktayı koyalım. Jandarmadan polis, polisten jandarma olmaz. Ve, bir köyde iki muhtar, bir ülkede iki polis gücü olmaz.” Diyor.

Ama MİT ve Emniyetteki, CIA ve MOSSAD güdümündeki Fetullahcı ekibin gizli ve tehlikeli kadrolaşmasına karşı, elbette Milli ve haysiyetli bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını göz ardı ediyor.

Jandarmanın her yönden güçlenip etkinleşmesi, masonik ve münafık güruhun böbrek taşlarını oynatıyor!.

Gül’den Washington’a, İran ve sınır ötesi için garanti veriliyor.

Hükümet Avrupa’da yakalanan PKK’lıların teslimiyle Ordu’ya karşı bir adım öne geçmeyi hesaplıyor. Gürün ABD ziyareti bu eksende gerçekleşti. Cheney, Hadley ve Rice ile görüşen Gül, “sınır ötesi harekat gündemimizde değil” ve İran konusunda 1 Mart gibi olmaz” taahhüdü verdi.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arifesinde gerçekleşen Amerika ziyareti bir taahhüt ziyaretine dönüştü. İktidarının beşinci yılında kilit konularda Washington’un istediği adımları atmakta zorlanan AKP yönetimi, “bir şans daha” istiyor.

Gül’ün Amerikan yönetimiyle görüşmelerinin başladığı 5 Şubat günü Paris ve Brüksel’de PKK’ya operasyon başladı. PKK’nın Avrupa sorumlusu ve kasası Rıza Altun Paris’te, askeri kanadından Canan Kurtyılmaz Belçika’da tutuklandı. Eski DEP milletvekilleri Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal da sorgulandı.

Washİngton’da bulunan Abdullah Gül, Avrupa operasyonunun Amerika’nın girişimiyle yapıldığını söyledi. Sızan bilgiler, AKP yönetiminin seçimler öncesinde Avrupa’da tutuklanan PKK’lıların teslimi ile Ordu karşısında bir adım öne geçmeyi planladığı yönünde.

Sınır Ötesi Gündemde Değil

5 Şubat’ta Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stcphan Hadley ile görüşen Gül, İran ve sınır ötesi harekat konularında garanti verdi. Diplomatik kaynaklara göre Gül, sınır ötesi harekatı kesinlikle düşünmediklerini ve işbirliğine yanaşmaması durumunda Tahran’a karşı Amerika’yı destekleyeceklerini söyledi. Hükümetin Amerikan yönetimi ile yeni bir gerginlik istemediğini vurguladı. Dışişleri Bakanı, “1 Mart’taki gibi olmaz” mesajı verdi.

Ankara İle Washington arasındaki en dikenli konu Irak. Hükümet bu konuyu lehine kullanmak için manevra yapıyor. Gül, kapalı kapılar arkasında yaptığı görüşmelerde Kerkük’te önce nüfus sayımı yapılması durumunda Türkiye’nin referanduma hayır demeyeceği sözünü Amerikalı yetkililere verdi.

Ankara’nın Kerkük referandumunu erteletmek için önerisi, nüfus sayımı ve normalleşme komisyonunun engellenmesi üzerine kurulu. Kerkük için kurulan normalleşme komisyonunun bir buçuk aylık sürede sonuç alamaması durumunda referandumun erteleneceği hesaplanıyor. Ancak Amerikan tarafı anayasal sürecin işleyeceğini vurguladı.

Kafkaslar Ve Orta Asya Haritası Masada

Gül’ün Cheney İle görüşmesinde masaya harita kondu ve üzerinden ortaklaşa neler yapılacağı konuşuldu. Cheney, Türkiye’nin Kafkaslar, Orta Asya ve Karadeniz’de Amerika ile işbirliğine gitmesi gerektiğini söyledi. Gül; enerji ve güvenlik konularını kapsayan alanda işbirliğine hazır olduklarını belirtti. Görüşme sonrasında yaptığı açıklamada ise “Kafkasya ve Orta Asya konularında yararlı görüşmeler yaptıklarını” vurguladı.

Beyaz Saray’da Cheney ile gerçekleştirdiği görüşmede, enerji konuları özellikle gündeme geldi. Cheney ve Gül, harita üzerinde boru hatları, enerji güvenliği konularını ele aldılar. Amerikan tarafı, Rusya ile Türkiye arasındaki enerji işbirliğinin sınırlanmasını istiyor.

Hadley’le yapılan görüşmede ise Kosova ele alındı.

“Filistin’den Uzaklaşıp İsrail’le Yakınlaşıyoruz”

Gül, 6 Şubat’ta meslektaşı Condoleezza Rice ile bütün bu konulara ek olarak Ortadoğu sorununda işbirliğini görüştü.

Gül’ün en tartışmalı görüşmeleri ise Yahudi lobisiyle gerçekleşti. Yahudi lobisinden William Daroff, kapalı kapılar arkasında Gül’ün ne söylediğini basına açıkladı: “Bize ‘HAMAS’la ilişkileri sınırlandırdık, İsrail’le ilişkilerimizi geliştiriyoruz’ dedi”. Daha sonra Dışişleri Sözcüsü’ne yaptırılan açıklama da bu sözlerin söylendiğini doğrulamış oldu. Sözcü Levent Bilman, “geçmişe yönelik anlattıkları böyle yorumlanmış olabilir” dedi.

Hrant Dink nasıl vuruldu

Cinayetin üzerinden tam on dört gün (Bu yazı 2 Şubat Cuma günü yazıldı) geçti. Ama en “kritik” soru, halen cevapsız.  Neredeyse Hrant Dink mezarından kalkıp,  o “kritik” soruyu polise, yakın arkadaşlarına, basın organlarına kendisi soracak: “Yahu, beni gazete binasından dışarı çıkartıp, tetikçilerin ayağına gönderen kişiyi niçin araştırmıyorsunuz?”

Elbette Hrant Dink, bunu yapacak durumda değil. O halde, “üzeri örtülen” soruları biz soralım: Hrant Dink, tam da tetikçilerin kendisini beklediği sırada niçin “dışarı” çıktı?

Bunun cevabını, geçen hafta yazmıştık: Cinayetten on dakika önce, Hrant Dink’e bir “dost” telefon edip, acilen 2.500 (iki bin beş yüz) dolar bulmasını istedi.

Telefon Eden ya da Parayı İsteyen Kim…

Bu kişi “kim” olursa olsun. O telefon olmasaydı Dink dışarı çıkmayacak ve belki de katiller onu öldüremeyecekti. Bu İhtimal, Dink’in yakınlarının ve ailesinin “kafasını kurcalamıyor” mu? Özellikle Dink’İn “yakın arkadaşları” telefon eden kişiyi merak etmiyorlar mı? Mutlaka merak ediyorlardır. O telefonu “eden” kişinin iyi niyetli olduğunu biliyorlarsa, kendileri açısından bu sorunun cevabı önemli olmayabilir. Ne var ki, cinayete ilişkin bütün ayrıntıların ortaya çıkmasını “herkes” istemiyor mu? Onlar bu sorunun cevabını “saklamak” hakkına sahip değil, iki haftadır Türkiye, bu olay nedeniyle çalkalanıyor… Tayip Erdoğan, bu olay nedeniyle “derin devlet” korosuna katıldığına göre, bu önemli konuyu “merak etmek zorunda” değil mi?

Diyelim ki, Dink’ten 2500 dolar isteyen kişi, “tesadüfen” o saatte telefon etmiştir. O zaman ortaya çıkıp, bunu açıklaması gerekmez mi?

İkinci Tetikçi Meselesi…

Ortaya çıkan bilgilere bakılırsa, cinayet için üç ayrı senaryo üzerinde çalışılmıştı. Bunların ikisini, geçen hafta aktarmıştık. Üçüncü senaryoya göre, Dink’e, yine gazete binasında saldırı yapılacaktı. Çünkü, banka ile gazete binası çok yakın. Dink, bu mesafeyi beş-altı saniye içerisinde geçip, binaya girebilir, katiller o sürede “işlerini” yapamayabilirlerdi. Belki de Dink, bu mesafenin çok kısa olduğunu düşündüğü için tuzağa düştü.

Olaya tanık olduğunu söyleyenler, katillerin birden fazla olduğunu söylüyor.

Bu söylenti, “üçüncü” cinayet senaryosuna uyuyor. Çünkü. Dink’e telefon edip, onu tuzağa düşüren kişi, muhtemelen; istediği parayı almak üzere, birisini gazeteye, Dink’in yanına gönderecekti. Dink, kendisinden para isteyen kişinin adını vermediği için, katil yakalansa da, o “dost”un adı, şimdiki gibi gizli kalacaktı. Ogün Samast, daha önce kapıdan çevrildiği için, gönderilecek kişi de “bir başka tetikçi” olacaktı. Ama buna gerek kalmadı.

Kim, Kime Ne Kadar Güveniyor

Dink’i tuzağa düşüren telefonu eden kişi, kimliğinin ortaya çıkmayacağına nasıl güvendi? Bu konuda, telefonu eden kişinin, “tetikçiler” bakımından içi rahattı. Çünkü, tetikçiler, o kişiyi tanımıyordu. İsteseler de o kişinin adını veremezlerdi. O kişi ile doğrudan görüşmemişlerdi. Kimliğin açığa çıkması konusundaki tek “risk”, Dink’in o kişiden, gazetedekilere söz etmesiydi. Ama; işte Dink, o telefon görüşmesinden sonra, “apar-topar” dışarı çıkarken, hiçbir şey söylememişti. Demek ki, o kişi, bu riski de “sıfırlayacağını” biliyordu. Dink’in gazetedeki arkadaşları, “görünüşe göre” bu mesele üzerinde hiç durmuyorlar ama aralarında bunu tartıştıklarını tahmin etmek zor değil. Onlar, bu cinayeti gerçekten, 301. maddeye “bağlıyorlarsa” cinayetin aydınlatılmasını istediklerine kim inanır?

“Fetullahın İstihbaratı Çok Kuvvetlidir”

10 yıldır ABD’de oturduğu halde, Fetullah’ın eli-kolu o kadar uzun ki… Her yere yetişiyor. Üstelik, Nazlı Ilıcak’ın açıkladığı gibi, “Fethullah’ın istihbaratı çok kuvvetli” imiş. Bakın Fetullah neler söylüyor:

“Bundan 8-9 ay evvel bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın ‘Önümüzdeki aylarda Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek’ dediği nakledildi. Evet, o uzman ‘Kan gövdeyi götürecek’ diyor.”

Acaba o uzman kimdi?

“Bu tür şeyleri bilen” kişi, acaba Emniyet teşkilatından mıydı?

Yoksa, polisin istihbarat görevlilerinin yazdığı yazılar, Fethullah Gülen’in eline geçiyor da bu neden ile mi önlem alınamıyor?

Bunun cevabını, “Fetullah sicilli”, üst seviyelerde “vazife” gören birine mi sormalı… Artık o kadarını da, Hrant Dink’in “yakın” dostları düşünsün.

KOM Eski Şube Müdürü Dr, Adil Serdar Saçan:

Cinayetlerin arkasında “F Tipi Örgüt” var

Amerika’da ikamet eden hoca, “ulusalcılığı aşacağız” demiş ve Türkiye’de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı.

Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar üzerine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar İstanbul Şubesi’nin “daha önceki” müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, “cinayetlerin arkasında F tipi Örgüt var” diyor.

Dr. Adil Serdar Saçan, Ulusal Kanal’ın bir saati aşan canlı yayınında, olayları şöyle yorumladı:

Önce, Hablemitoğlu cinayeti. Sonra; Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörüne karşı açılan kampanya, Şemdinli olayları iddianamesi, Rahip cinayeti, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar, Danıştay saldırısı, Atabeyler operasyonu ve Dink cinayeti…

Bu süreçte genel durumu görelim:

Üç önemli konu var.

TSK’yı Yıpratmak, İşbirlikçi Güçler Yaratmak

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak, ülke içerisinde etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü desteklemek ve İslamı yeniden “şekillendirmek”…

Sevr Antlaşması sonrasında, yüzlerce Osmanlı paşasından sadece 9-10 tanesi Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Mustafa Kemal Atatürk, bu paşalardan ve onlara bağlı kuvvetlerden bir ordu yaratarak emperyalist işgalcileri yendi. Bu nedenle, günümüzün emperyalistleri olan “küreselciler”, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve savaş yeteneğini zayıflatmak zorundadır.

İkincisi; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan filan… Bu millet bunları her zaman yenmeye muktedirdir, ama biliyorsunuz Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda, emperyalistlerden daha çok, içteki gericilikle, iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Küreselciler, “içeride” işbirlikçi güçler yaratmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını biliyorlar.

Üçüncü konu İslam dininin, kapitalizme, emperyalizme uygun biçimde değiştirilmesidir. Musa Peygamber’in “On Emir”inde ne varsa, tersini uyguluyorlar. Hıristiyanlığı, İncil’i de istedikleri biçime soktular. Şimdi, İslam dinini değiştirmeleri gerekiyor. “Zekat”, yani “karşılıksız yardım” kapitalist-sermayeci zihniyete uygun değil. Müslümanların “emperyalizmden korkmaları”nı sağlamaları da gerekir. Dinler arası diyalog, buradan kaynaklanıyor.

Yaşadığımız süreçte, hedef bunlardır.

Amerika’da İkamet Eden Hoca, İşareti Vermişti

Amerika’da ikamet eden hoca, “ulusalcılığı aşacağız” demiş ve Türkiye’de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Rahip cinayeti, Trabzon’da milli futbolcuların tehdit edilmesi, işyerleri ve otoların kurşunlanması, Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırılar, ve Dink cinayeti… Bu olayların hepsinde de Ramazan Akyürek, önce Trabzon Emniyet Müdürü olarak, sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak sorumlu görevlerde. Yaşadığımız olayların hepsinin arkasında, bu “F tipi” örgüt var.

Akyürek, Danıştay Sonrası Görevden Alınmalıydı

Danıştay Cinayeti sonrasında Aydınlık Dergisi’nde yayınlanan söyleşide, bu örgütü açıklamıştım. Siz de o zaman Danıştay saldırısının sorumlusunun İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek olduğunu yazmıştınız. Ramazan Akyürek’in “Fethullah sicili olduğu” ortaya çıkmıştı. O zaman derhal görevden alınması gerekirdi. Alınmadı. Hrant Dink cinayeti ile ortaya çıkan gerçekleri herkes gördü. Görevden alınması gerekenlere dokunulmazken, Hrant Dink cinayeti ile, “F tipi örgüt” arasındaki bağlantıyı açığa çıkartabilecek olan emniyet müdürü Reşat Altay, hemen görevden alındı. Çünkü Reşat Altay, “F tipi” örgüte karşıydı.

Hrant Dink cinayeti sonrasındaki olaylar da öğreticidir. Cinayetten sadece bir saat sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” bez pankartları açılıyor. Kendisine vaktiyle, “solcuyum, komünistim” diyenler, ABD Büyükelçisinin, Türkiye’yi soykırımcı ilan eden Ermeni diasporasının arkasından “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyor. Bizleri de, “Siz Hrant Dink’i anlayamıyorsunuz” diye eleştiriyorlar. Oysa, cinayetten hemen sonra, Hrant Dink’in kızı, gazetenin balkonundan, “şimdi kanınız temizlendi mi?” diye konuşuyor. Demek ki, kızı da, babasının, “Zehirli Türk kanından” bahsettiğini düşünüyor. O da mı babasını anlamamış?

http://www.millicozum.com/content/view/872/26/

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediği ortaya çıkmıştır.

04 ŞUBAT 2007

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bugün (4 Şubat 2007) İşçi Partisi Beşiktaş İlçe Merkezi’de bir basın toplantısı yaptı. Perinçek’in açıklaması şöyle:

İşçi Partisi’nin, Hrant Dink suikastını aydınlatmak üzere kurduğu Komisyon yeni bulgulara ulaşmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediğini gösteren kanıtlar bir bir ortaya çıkmaktadır. Bu kanıtlar şöyle sıralanabilir:

1. Hrant Dink cinayetini işleyen ekibin haber elemanları olmayıp Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından örgütlenmiş bir operasyon ekibi olduğu artık apaçık gözler önündedir. Bu ekibin başında bulunan Erhan Tuncel’in daha evvel açıkladığımız gibi McDonalds bombalamasından önce eleman olarak görevlendirildiği yönündeki kanıtlar belirginleşmektedir. Erhan Tuncel’in eleman yapıldığı tarihe ilişkin soruşturmalara engel olunmuştur. (Milliyet, 3 Şubat 2007) Bu durumda McDonalds bombalamasının da Erhan Tuncel’e o zaman Trabzon’da Emniyet Müdürü olan ve kendisini eleman olarak alan Fethullah sicilli Ramazan Akyürek tarafından yaptırıldığı görüşü iyice kuvvetlenmiştir.

2. Ramazan Akyürek’in “haber elemanı” perdesi altında örgütlediği Erhan Tuncel’in Hrant Dink suikastini “organize ettiği” diğer operasyon elemanlarının ifadeleriyle saptanmaktadır. Böylece Erhan Tuncel ile Fethullah sicilli Ramazan Akyürek arasındaki bağlantı kanıtları tartışılmaz bir değer kazanmıştır.

3. Hrant Dink cinayetinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu, Aydınlık dergisi 28 Ocak 2007 tarihli sayısında açıklamıştı. Biz de yaptığımız basın toplantılarında bu gerçeği kanıtlarıyla ortaya koymuştuk. Artık bu yöndeki kanıtlarda belirginleşmiş bulunmaktadır. İkinci tetikçinin varlığı Akbank’a ait kamera görüntüleriyle ve iki ayrı tanığın ifadeleriyle tespit edilmiştir. İkinci tetikçinin varlığının gizlenmesi, gizleyen bazı Fethullahçı polis şeflerinin de tertibin içinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü gizleme olayı bir ihmalin sonucu değil, fakat kasıtlıdır. Polis memurlarının suikastı karartma konusunda yukardan talimat aldıkları anlaşılmaktadır

4. Fethullahçı polis şefleri, telefon ederek Hrant Dink’i suikast tuzağının içine çeken bir üst kademedeki suçluyu da araştırmaktan kaçınmakta, daha doğrusu onu da gizlemekte ve korumaktadırlar.

5. Fethullahçı polis şefleri, iki tanık ifadesine göre Hrant Dink ile bankadan çıktıktan sonra hemen suikast öncesinde konuşan orta yaşlı esmer kişiyi de araştırmamakta ve gizlemektedirler. Hrant Dink’i telefonla Agos gazetesinden dışarı çağıran suçlu belki de bu kimsedir. Veya bu kişi de suikast tertibinin içinde bulunmaktadır.

6. Suçu tertiplediğine dair bulguların ortaya çıkması üzerine köşeye sıkışan Fethullahçı çete, bu kez de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir tertip örgütleyerek, Samsun Emniyeti’nde çektiği fotoğrafın Jandarma’da çekildiği yalanını basına sızdırmıştır. Bu tertip ve yalan da, Hrant Dink suikastı ve sonrasındaki uygulamaların altındaki imzayı açığa çıkartmıştır.

7. Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastının hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastının de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastlar Fethullahçı ekibin bilgisiyle ve izniyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça azmettirmiş veya suçu tertiplemişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin “görev ihmali” saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

8. Hrant Dink suikastını tertipleyen, Emniyet’in içine yuvalanmış Fethullahçı çete Tayyip Erdoğan tarafından o mevkilere getirilmiştir ve Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmektedir. Çete ile Tayyip Erdoğan arasındaki bağı Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer kurmaktadır.

9. Tayyip Erdoğan Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi olarak ABD’ye resmen bağlıdır Fethullahçı çete de CIA ve MOSSAD’ın denetimi altındadır. Bu gerçekler Hrant Dink suikastının uluslararası boyutlarını da ortaya sermektedir.

10. Böylece Hrant Dink suikastından sorumlu olan Büyük Ortadoğu Projesi görevlilerinin şeması ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şemayı ekli olarak basınımıza sunuyoruz.

http://www.doguperincek.gen.tr/

.

”Dink cinayetinin arkasında Gülen var”

 

İşçi Partisi lideri Perinçek’e göre Dink cinayetinde Fethullah Gülen’in de parmağı var..

 

Perinçek'e göre Dink cinayetinin kilit ismi Akyürek

31 Ocak 2007 18:14
 Türkiye Hrant Dink cinayetinin arkasında olan isimleri merak ederken, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’ten bomba gibi bir iddia geldi.

1. Operasyon ekibi: 

Hrant Dink cinayetinin kilit ismi olduğu iddiasıyla Trabzon’da gözaltına alınarak İstanbul’a getirilen Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel’in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları” perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.

2. Etnik ve dinsel çatışma tertipleri: 

Ramazan Akyürek’in “Haber elemanları” timinin Trabzon’da gerçekleştirdiği işler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. ABD merkezli psikolojik savaş, Trabzon’u hedef aldı. Savaştır bu! Trabzon, vatanseverliğin kalesidir ve İran dahil bütün bölgenin önemli bir limanıdır. Bu nedenle ABD’nin hedefleri arasındadır.

3. Trabzon değil, Ramazan Akyürek:  

Erhan Tuncel’in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir. Erhan Tuncel, ifadesinde Trabzon’da McDonald’s önüne patlayan bombayı bizzat kendisinin yaptığını ve eylemde gözcü olduğunu ve bombalama olayından sonra, o zaman Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in önerisiyle “haber elemanı” olduğunu belirtmektedir. Erhan Tuncel’in Ramazan Akyürek tarafından bombalama olayından önce denetim altına alındığı ve suçu işlemeye yönelttiği apaçık ortadır. Tuncel’in Ramazan Akyürek’le anlaşması yakalandıktan sonra değil, eylemden öncedir. Bombalama, örgütlenmiş elemanlara yaptırılmıştır. Aynı bombalamada suç işleyen Yasin Hayal de, on ay hapisle kurtarılmış ve üç ay hastanede tatil yaptırılmıştır.

4. Ramazan Akyyürek’in operasyon elemanları Hrant Dink suikastinde: 

Hrant Dink suikastinde rol alanlar, apaçık ortadadır ki, Ramazan Akyürek’in denetimi altındadır. Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon’da Erhan Tuncel ile tanıştığını, Tuncel’in üç öğrenci arkadaşıyla bir bekâr evinde kaldığını, sürekli bu eve gidip geldiğini ve evde Seyfi isimli arkadaşının bilgisayarında film seyrettiklerini, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Ekip, en başından denetim altındadır ve yönlendirilmektedir. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.

5. Senaryonun bozulması:  

Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast’ın Samsun’da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast’ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek’in konumunu açığa çıkarmıştır.

6. İhmalin değil suça iştirakin kanıtı:  

Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bu olayda suçu önlemenin de ötesinde suç işlenmesine izin verildiği görülmektedir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça iştirak etmişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin “görev ihmali” saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

7. Ramazan Akyürek’in Danıştay suikastindeki rolü:  

25 Mayıs 2006 günü İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in olduğunu açıklamıştım: “Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. (…) Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. (…) Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.” Danıştay suikastı yargılamaları sırasında ortaya saçılan yeni olgular, bu saptamayı daha da güçlendirmiştir. Ramazan Akyürek, Danıştay suikasti soruşturmasını tıkamış ve suikast planlandığı üzere bir kişinin üzerinde kalmıştır. Arkadaki örgüt gizlenmiştir.

8. Ramazan Akyürek’in Fethullahçı sicili:  

Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır’ın bizzat elyazısıyla yazdığı ve imzaladığı sicilde şu saptama bulunmaktadır: “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir.” Valinin engin bir öngörüyle devletten dikkat edilmesini istediği görevli, bütün millete dikkat eden makama oturtulmuş, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni dikkat edilmesi gereken adama teslim edilmiştir. “Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli, önce Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendirmiş ve ve şimdi de Hrant Dink suikastindeki rolüyle kamuoyunun önüne çıkmıştır. Sicil mahkeme dosyalarında bulunmaktadır ve fotokopyaları bu basın toplantısı açıklamasının ekindedir.

9. Hrant Dink suikasitini tertipleyen ekip:  

Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.

10. Emniyetteki Fethullahçı derin örgüt:  

Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki “Derin” örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.

11. CIA ve MOSSAD bağlantısı: 

Van ve Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmiştir.

12. Türkiye düşmanı cephe:  

Suikasti tertipleyenler, yazılı ve görsel medyayı milli devleti tahrip için harekete geçirenler ve cenaze töreninde ABD Büyükelçisi’nin liderliğinde “Hepimiz Ermeniyiz” pankartının arkasında yürüyenler, aynı Türkiye düşmanı cephededirler. Pankartları ve cenaze töreni giderlerini Soros karşılamıştır.

13. Fethullah Hoca’nın “ulusal dalgayı aşacağız” fetvası: 

Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD’nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye’de büyük tertip ve suikastler olacağı, “çok kan döküleceği” kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.

14. Tayyip Erdoğan’ın “ulusalcıların üzerine gidilmeli” talimatı: 

Tayyip Erdoğan, Danıştay suikastinden hemen sonra 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını vermiştir.

15. “Derin devletin dibinde” Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanlığı var:  

Yine Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2007 günlü gazetelerde yazıldığı üzere, “derin devletin dibine inmek”ten sözetti. Amaçları, “derin devlet” perdesi altında milli devleti tahrip etmektir. Derin devlet ABD’nin Türk Devleti içine yerleştirdiği SüperNATO’dur ve o Derin Devletin en karanlık noktasında Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı bulunmaktadır.

16. BOP Eşbaşkanlığı ile bağlantı:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Emniyetteki Fethullahçı ekip arasındaki bağlantıyı, “Başbakanlık Müsteşarı” koltuğunda oturan Ömer Dinçer yürütmektedir.

17. Ramazan Akyürek Tayyip Erdoğan’ın yakını:  

Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

18. Tertiplerin üzerini kapatmaya yönelik atamalar:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürünü görevden alarak, Trabzon merkezli tertiplerin üzerini kapatma girişimi içindedir. Görevden alınan eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay Fethullahçı değil, fakat atanan Arif Akkale Fethullah bağlantılıdır.

19. Ramazan Akyürek’i kurtarma planları:  

Emniyet kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, Tayyip Erdoğan yönetiminin Ramazan Akyürek’i kurtarmak için İstanbul Emniyeti sorumlularını fedaya hazırlanmaktadır.

20. Mayısta yeni Fethullahçı atama hazırlığı:  

Mayıs ayından sonra bazı Fethullahçıların önemli Emniyet müdürlüklerine atanacakları belirtilmektedir. İstanbul, İzmir ve Bursa emniyet müdürlükleri dahil, yedi önemli göreve atanması planlanan Fethullahçı emniyet müdürlerinin isimleri arşivimizdedir ve noter tutanaklarında kayda alınacaktır.

21. Görevden alınması gereken Recep Tayyip Erdoğan’dır: 

Tayyip Erdoğan yönetimi, polis müdürlerini görevden alarak kendisini kurtarma telaşına düşmüştür. Görevden alınması gerekenler, ABD’nin 24 müslüman milletin yaşadığı ülkelerin haritasını değiştirme projesinde eşbaşkanlık üstlenerek Türkiye’yi parçalama planlarında rol alanlardır.

22. Milletimize söz veriyoruz, suç örgütünü açığa çıkaracak ve Türk adaletine teslim edeceğiz:  

SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıran ve Hrant Dink suikasitini örgütleyen SüperNATO timi, Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir. Ülkemizi bir Milli Hükümete kavuşturmak bir vatan görevidir.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=202517

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=495

.GÜNEŞ

İşte derin devlet

Rıza Zelyut

04 Şubat 2007

 

Başbakan Erdoğan; Hrant Dink cinayetinden sonra ‘derin devlet tartışmalarını gündeme getirdi. Bu konuda İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in dile getirdiği bazı görüşler var. Ben onları biraz özetleyerek aktarıyorum. Eğer bu iddialar doğru ise, Başbakan Erdoğan’ın aradığı derin devlet ortaya çıkmış demektir.


İddialara göre Dink cinayeti ve arka planı:


1. Hrant Dink cinayetinin kilit ismi Erhan Tuncel’in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları’ perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.


2. Ramazan Akyürek’in ‘Haber elemanları’ timinin Trabzon’da gerçekleştirdiği işler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. (Rahip Santore’nin öldürülmesi bunlardan birisidir.)


3. Erhan Tuncel’in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Trabzon Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir.


4. Hrant Dink suikastinde rol alanlar, Ramazan Akyürek’in denetimi altındadır. Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon’da Erhan Tuncel ile tanıştığını, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.


5. Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast’ın Samsun’da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast’ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek’in konumunu açığa çıkarmıştır.


6. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir.


Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. (Eski İstanbul Valisi Erol Çakır; Ramazan Akyürek için; ‘Emniyetteki hizipleşmede irticai akımlara -Fethullah- yakın. Dikkat edilmeli’ diyor. Eski polis müdürlerinden Adil Serdar Saçan da onun için ‘Polis kolejindeki öğrencileri Fethullahçı ışık evlerine götüren kişi’ diyor.)


7. Danıştay suikastinden sonra Doğu Perinçek; Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in olduğunu açıklamıştı. Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.


* Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki ‘Derin’ örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.


* Van ve Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmiştir.


* Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “Ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD’nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye’de büyük tertip ve suikastler olacağı, ‘çok kan döküleceği’ kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.


FOX ÇIKTI


Yukarıdaki iddialarla TGRT’de yayımlanan Ogün Samast görüntülerini yan yana getirince Fethullahçı derin devletin kimliği daha iyi anlaşılıyor. TGRT’yi Amerikalı FOX satın alıyor. Askeri çeteci göstermeye uğraşan Samast görüntüleri de Fox’a veriliyor. Hem de kısa bir zaman içinde. Fethullah Gülen Amerika’da ağırlanıyor. Onun yetiştirdiği iddia edilen Ramazan Akyürek de Türkiye’de polisi bilgilendirip yönlendiriyor.


Bunları yan yana getirdiğinizde karşımızda yeni bir derin devlet örgütü olduğunu görüyoruz. MHP Lideri Devlet Bahçeli de herhalde bunu söylüyordu.


Şimdi görev Başbakan Erdoğan’da… 

Eğer kendisi derin devlet dediği çeteleşmeye karşı ise, geçmişi bırakıp yaşadığımız şu günlere bakmalıdır. Unutmayalım ki Türkiye’de askeri kötü gösterecek tertip; baştaki hükümete bir hayır getirmez. İşin ucu sadece hükümet karşıtlarına gittiği zaman değil hükümet yandaşı gözüken yasadışı oluşumlara gittiği zaman da araştırılmalıdır. Şimdi Başbakan’dan bu iddiaların açıklığa kavuşturulmasını bekliyoruz.

http://www.gunes.com/2007/02/04/yazarlar/y4.html

DİNK CİNAYETİNİ KAPATTILAR

Dr.A.Serdar Saçan
adilserdar@kuvvaimilliye.web.tr

 Bu yazıya “Farkedilmişler İşbaşında” başlığını atsam belki daha iyi olurdu. Ama, bugün daha önce değindiğim bir örgütü deşifreye devam edeceğim için bu başlığı attım.          Akp iktidara geldikten bu yana ülkede bir takım garip olaylar oluyor,failler çoğunlukla yakalanıyor,ama örgüt bulunamıyor.Örgüt bulunamayınca,olaylar devam ediyor.Örgütü,bir örgütlü suçlar uzmanı olarak anlatıyoruz, yetkililer anlamıyor.Bir kez daha yazalım dedik.Bakalım ne olacak? Danıştay saldırısının hemen ardından Aydınlık Dergisi ile yaptığım söyleşide;”ABD desteğinde birilerinin,ülkemizde ortaya çıkıp, güç olduklarını kanıtlamak için eylemler yaptıklarını,bu eylemleri ulusalcılara mal ettiklerini söylemiş ve durdurulmaları için MGK’yı basmalarının mı gerektiğini”sormuştum. Sular duruldu,farkedilmişler toparlandı. DİNK cinayeti ile yeniden işbaşında geçtiler. Şimdi bazı olayları alt alta yazalım; -Önce,Hablemitoğlu cinayeti.Merhum Hablemitoğlu,F tipinin, özellikle Emniyet içerisindeki örgütlenmesini deşifre etti, vuruldu.İddia ettik, kitabımızda yazdık,tık yok.          -Sonra,Şemdinli iddianamesi;iddia ettik, Savcı F tipi dedik,yazdık ,çizdik,kimse önemsemedi.          -Sonra,Rahip cinayeti; söyledik, anlattık, Trabzon Emniyetine dikkat çektik,failin F tipi bağlantılarına hiç bakılmadı.          -Sonra,Cumhuriyet Gazetesine saldırılar; söyledik,yazdık,Cumhuriyet ‘in F tipileri deşifre için yazdıklarından ötürü saldırıya uğradığını iddia ettik,yine çıt yok.          -Sonra,Danıştay saldırısı; olay F tipilerin işi dedik,iddia ettik, konuştuk, F’nin öz yeğeni azmettirici olarak tutuklandı.Kimsenin umurunda değil.          -Sonra Atabeyler operasyonu,iddia ettik,yazdık,anlattık.Tüm tutuklular serbest bırakıldı,basına dosya veren şahıs hala ortada yok.          -Sonra ,Dink cinayeti ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganları ,yine yazıyoruz, çiziyoruz, biliyoruz, nafile!          Şimdi de bu olaylardan bazıları ile ilginç  rastlantılara (ya da bağlantı) bir göz atalım;          -Trabzonda’ki rahip cinayetinde İl Emniyet Müdürü,F tipi olduğu sicili ile kanıtlı R.A.          -Trabzon’da milli futbolcuların tehdit edilmesi,işyerleri ve otolarını kurşunlanması olaylarında İl Emniyet Müdürü, yine R.A..Yardımcısı F tipi İ.A’ nın eşi ile Trabzon’un ünlü bir mafya liderinin eşi koruma şirketi kurmuşlar.Olaylarda bu çerçevede cereyan ediyor.Hakkında açılan soruşturmalar hemen kapanan İ.A. şimdi Mayıs ayında büyük bir ile Emniyet Müdürü olmayı bekliyor.          -R.A. Trabzon’daki müthiş başarıları! Nedeni ile ödüllendirilip Ankara’da ki Emniyet İstihbarat Dairesinin en tepesine oturtuluyor ve bir ay sonra Danıştay saldırısı Ankara’da gerçekleşiyor.Saldırıdan 1 saat sonra,İstihbarat Dairesi çalışmaya başlıyor ve basına yapılan servislerle,emekli askerler vasıtası ile olay ulusalcılara bağlanıyor.          -Aynı R.A.’nın Dairesi Atabeyler operasyonunu yapıyor ve operasyondan 1 saat sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde bir şahıs gazetecilere tüm Emniyet dosyasını veriyor.Şahısta yok,Emniyetten ceza alan da.          -Dink cinayetinden 1 saat sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” bez pankartları  açılıyor.Dink cinayeti zanlıları da Trabzon’dan çıkıyor.İki gündür basında yer aldığı üzere,azmettirici R.A.’nın Trabzon’dan elemanı.Olayı R.A. Trabzon’ da iken  haber verdiğini iddia ediyor.O tarihte İstanbul Emniyetine de haber veriliyor.İstanbul Emniyetinde o sıralarda ki İstihbarattan sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı,şimdi büyük bir ile Emniyet Müdürü yapılan F tipi Ş.D..Olayı ciddiye almıyor.Hrant Dink İstanbul’da öldürülüyor…          -Veeeee Trabzon Emniyet Müdürü Reşat ALTAY ile Vali görevden alınıyor.Hem de ALTAY, Ankara’da toplantıda iken.Trabzon’a bile dönmesi istenmiyor.Aynen, zanlının Trabzon’a gelmeden yakalanması gibi.          -Veeee Reşat ALTAY ile ilgili internet ortamında müthiş bir karalama kampanyası başlatılıyor.

         -Reşat ALTAY ,meslekte hiç birlikte çalışmadığımız,ama tanıdığım, Cumhuriyetçi,Atatürkçü ve iyi bir Terörle Mücadele Polisidir.Eğer Trabzon’da kalsaydı,kendisine ve Trabzon’a yapılan haksız saldırıların gerçek sebeplerini ve Dink cinayetinin F tipi bağlantısını ortaya çıkartabilecek bir kapasiteye sahipti.ALTAY’ı aldılar,diğerleri yerlerinde,Dink olayı kapanmıştır.Geçmiş olsun.Bu büyük Örgütün liderinin ismi de eski bir sanığım olan Ö.D.’dir.Ö.D. kim?Hadi bilin bakalım.

Not: Artvin’e dikkat

Saygılarımla

http://www.kuvvaimilliye.net/author_article_detail.php?id=269&PHPSESSID=73ddd4f0cdd99

Hrant’ın katili Kürt-İslam çetesi

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Faili meçhullerden faili bellilereHrant Dink cinayetiyle ilgili geçtiğimiz sayıda yaptığımız tespit hafta boyu yaşanan gelişmelerle doğrulandı. Ancak olayların daha “detaylı” değil daha geniş çerçevede analizi en önemli ihtiyaç. Medyanın her gün pompaladığı “taze” haberler ve gelişmeler olaya sadece “polisiye” bir vaka hali kazandırmakta ve “esas”tan uzaklaşmaya yol açmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye’de neler olduğunu yine uzun bir zaman diliminde ele alalım.

1990’lı yıllardan bugüne işlenen bir kısım siyasi cinayetlerle AKP iktidarının son yıllarında işlenen cinayetleri karşılaştırarak ele alalım.

Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelen suikastler ve buna ek olarak Jandarma eski Genel Komutanlarından Eşref Bitlis’in öldürülmesi olaylarının failleri bulunamamıştır.

Bulunamaması da son derece doğaldır, çünkü bu cinayetler doğrudan ABD’ye bağlı kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinayetler belki bir taşeron örgüte havale edilmiş olabilir ama sonuç değişmez: Faili meçhul cinayetlerin arkasındaki güç ABD’dir.

Fakat AKP iktidarı ile birlikte farklı türde bir gelişme yaşanıyor. Olayları tek tek analiz edelim.

Şemdinli’de bir kitabevi bombalanıyor. Bombalanan kitabevinin sahibi bombayı “fark ederek” dışarı kaçıyor ve dışarda da bombalayanları “fark ederek” yakalıyor. “Failler” bulunuyor. Faillerin arkasındaki güç olarak da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt çıkıyor.

Bombalama sonrası medya neyi hedef alıyor: Derin devleti!

Danıştay üyelerinden Mustafa Özbilgin silahlı bir saldırgan tarafından Danıştay binası içinde öldürülüyor. Saldırgan silahı ile birlikte yakalanıyor. Saldırganın arkasındaki güç olarak ulusalcı kesimler hedef alınıyor. Hedefteki isim Ordu’dan emekli bir yüzbaşı: Muzaffer Tekin.

Medyanın bombalama sonrası hedefi yine aynı: Derin devlet.

Enteresan bir gelişme hemen bir hafta sonra Ankara’da Eryaman semtinde bir evde ihbar sonucu halen görevde subaylar yakalanıyor. Subaylar Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı. Evde Başbakan dahil bazı devlet yöneticilerine yönelik suikast plan ve krokileri yakalanıyor. Subayların ardındaki güç olarak yine Özel Kuvvetleri’in bağlı olduğu Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt gösteriliyor.

Medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet.

Son olay ise Hrant Dink’e yönelik suikast. Hrant Dink vuruluyor, vuran bir gün sonra yakalanıyor, azmettiren yakalanıyor, “herkes” “her şeyi” itiraf ediyor. Ulusalcılarla ya da Ordu’yla bir bağlantı ilk başta kurulamıyor.

Ama medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Fakat bu defa medya işi büyütüyor, sadece derin devleti değil, tüm milleti hedef olarak alıyor.

Şimdi şu soruyu soralım, on yıllardır faili meçhullerle yaşayan bu ülkede ne oldu da birden failler bulunmaya başlandı?

Ne oldu da Türk polisi bu kadar iyi çalışmaya başladı?

Soruya cevabı başka bir soruyla verelim: Bu olayları yapan güçle yakalayan güç aynı olmadığı sürece bu başarı mümkün olabilir mi?

Ve başka bir soru: Bunca yıldır tüm eylemlerini başarıyla, iz bırakmadan yürüten ve faili meçhul bırakan “derin devlet” bu kadar tecrübesiz olabilir mi?

Hrant’ın katili arkadaşları olabilir mi?

Olayları anlamak için ilk şart kafamızı çalıştırmak; sadece kendi kafamızla düşünmek.

Mesela şu son Hrant Dink suikastini hemen ulasal güçlerin üzerine yıkmaya çalışanlara ne demeli…

Bu zevatın mantığıyla düşünelim, Danıştay’da ne diyorlardı: Ulusalcılar yaptı, hedefleri hükümeti ve Şeriatçıları suçlu düşürmekti.

Peki aynı mantıkla soralım: Hrant Dink’i de milliyetçileri, Ordu’yu, ulusal güçleri suçlu göstermek isteyen birileri öldürmüş olamaz mı?

Kim olabilir peki bu güçler? Ulusal güçlerin düşmanı kim?

ABD ve AB başta var. Onlar işlemiş olabilirler bu cinayeti. Ya da içerdeki yandaşlarına ihale etmişlerdir.

Mesela iktidar işlemiş olabilir, böylece kendisine engel gördüğü ulusal güçleri suçlu göstermek istemiş olabilir.

Medya da olabilir. Uzun süredir ulusal güçlere karşı büyük bir linç kampanyası yürüten medyamızın mensupları, içlerinden bir arkadaşlarını öldürerek, bunun suçunu da ulusal güçlere yıkarak kazanç sağlamak istemiş olabilirler.

Şimdi bakıyoruz Hrant’ın arkasından ağlayanlara, mesela eski Aydınlıkçı arkadaşlarından Oral Çalışlar bu işleri iyi bilir. Ne de olsa eski örgütlerinde bu tür bir cinayet geçmişleri var. Ya da Cengiz Çandar da olabilir. O da bu konularda tecrübelidir.

Bizce medyada eski sol örgüt bağlantısı olan ve bugün çok üzülmüş numarası yapan tüm yazarlar bu cinayetin esas faili olabilir, araştırılmalıdır. Çünkü onlar kendi içlerinden birini öldürüp sonra faşistler vurdu, polis vurdu diye cenaze töreni düzenlemeye ve şehit edebiyatı yapmaya alışkındırlar.

Bir soru daha var: Acaba Hrant da bu tertibin içinde miydi?

Yani ulusal güçlere yönelik böylesi bir tertip için kendisini feda mı etti?

Şemdinli’de eski PKK’lı Seferi Yılmaz bombayı fark edip dışarı kaçmış kurtulmuştu. Yani çok inandırıcı bir tertip değildi. Çünkü bombalayanlar zaten kendileriydi. Seferi Yılmaz’ı da feda etseler daha inandırıcı olabilirdi ama nedense yapmadılar. Kim bilir belki Seferi Yılmaz son anda vazgeçti “şehit” olmaktan!

Ama Hrant Dink’e bakıyoruz. Adeta öldürüleceğini bilerek son iki sayıdır yazı yazmış. Yazılar birer veda yazısı. Sanki adam cenazesinde okunması için yazmış yazıları. Eski TİKKO militanı Hrant acaba Seferi Yılmaz gibi korkmadan “şehit” olmayı mı seçti?

Emniyet İstihbaratı, Fethullahçı medya ve sol örgütlerin ortak operasyonu

Hrant Dink suikasti Şemdinli ile başlayan süreç içinde yerli yerine oturuyor.

Tüm olayların faillerini bulan isimler aynı!

Emniyet İstihbaratı failleri genelde uzun süredir izliyor. Telefon kayıtları mevcut. Geniş bir ilişkiler ağı kurulmuş, şemalar çizilmiş. Yine geniş bir fotoğraf albümü hazırlanmış.

Olay oluyor, Emniyet İstihbaratı harekete geçiyor ve faillerin peşine düşüyor.

Aynı anda medya failler hakkında bilgi vermeye başlıyor.

Yine aynı anda bir takım sol örgütler protesto gösterisi düzenlemeye başlıyor.

Yani gayet organize bir hareket.

Bir yanda Emniyet İstihbarat dairesi, hemen yanında sol örgütler ve medya, ortak, organize bir eylem yürütüyorlar. Bu örgütsel bir hareket olsaydı, ortak eylem denirdi. Ama doğrudan istihbarat kuvvetinin denetiminde olduğu için buna ortak operasyon denir.

Bu bir polis operasyonudur, istihbarat operasyonudur.

Kontrgerilla nasıl çalışır

Operasyonu anlamak için biraz daha genişletelim çerçeveyi.

Kontrgerilla tüm dünyada aynı yöntemleri kullanır. Kontrgerilla doğrudan ABD ordusu tarafından NATO çerçevesi içinde kurulmuş ve örgütlenmiştir. Asker içinde, polis içinde, medya içinde, hükümet içinde, siyasi partiler içinde, sivil toplum kuruluşları içinde kolları, yani hücreleri vardır.

Kontrgerillanın temel hedefi sosyalizmdir. Ülkelerin sosyalist olmaması için çalışır kontrgerilla. Ama sosyalizm anlayışları son derece geniştir; herhangi bir milliyetçi hareket, ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık yanlısı hareket de kontrgerilla öğretisinde sosyalist olarak adlandırılır.

İşte kontrgerilla böylesi bir perspektifle çalışır. Düşman güce isyancı adını verir. İsyancı, bir ayaklanma ile iktidarı alacaktır. Kontrgerillanın görevi ise ayaklanmaları bastırmaktır. Bunun için çalışır kontrgerilla.

Kendi talimatnamelerinde şunlar yazılıdır.

“Propaganda şu gayelerle planlanılır ve kullanılır:

1-)İsyancı kuvvet üyelerini bölmek, aralarına nifak sokmak, ayrılmalarına yol açmak.

2-)İsyancının sivil desteğini kısmak veya tamamen ortadan kaldırmak.

3-)Sivilleri isyancı lehinde gizli faaliyetlere katılmamaları yönünde ikna etmek.

4-)Tarafsız sivillerin aktif desteğini kazanmak.

5-)Dost sivillerin desteğini devam ettirmek ve kuvvetlendirmek.

6-)Arzuya göre milli birliği veya ayrılığı başarmak” (FM-31-15)

İsyancı: Ulusal güçler

Şimdi kendinizi ABD’nin yerine koyun. Türkiye’de ve genel olarak bölgede bir ulusal uyanış var. Özellikle Türk Ordusu içinde ciddi Amerikan karşıtı bir eğilim var ve gittikçe de güçleniyor.

Talimnamedeki isyancıya ne ad verirsiniz?

Evet medyanın kullandığı terim boşuna değil: Ulusal güçler!

Bugün Türkiye’de ulusal güçler isyancı kuvvettir. ABD bu kuvvetin gerisinde potansiyel destekçi olarak Türk Ordusu’nu görmektedir. Bu isyancının bir ayaklanma ile iktidarı alması ihtimali vardır.

Sonuçta medyanın milliyetçilik yükseliyor yaygarası boşuna değildir. Eskiden bu Amerikancı medya “Bu kış komünizm gelecek” haberleri yayınlardı, şimde ise “milliyetçilik yükseliyor” diyorlar.

Boşuna değil, bunlar yukardaki talimnameye uygundur. Ortada bir kontrgerilla operasyonu vardır.

Kontrgerilla kimi zaman doğrudan düşman kuvvetlere yönelik suikast, bombalama, pusu gibi eylemler düzenler. Bunlar nokta operasyonlarıdır.

Ama çoğu zaman da düşman kuvvetleri zan altında bırakacak provokatif eylemler düzenlerler. Örneğin kendilerine bağlı bir kitabevini bombalamak, kendilerine bağlı bir yazarı öldürmek gibi.

Böyle yaparak suçu isyancı kuvvetlere, yani ulusal güçlere atar ve bunun üzerinden yoğun bir propaganda ile isyancıya yani ulusal güçlere destek olacak, katılacak geniş sivil kesimleri vazgeçirmeye çalışırlar.

Şemdinli’den bu yana düzenlenen tüm operasyonların ortak noktası budur.

O nedenle Hrant Dink suikasti bu çerçevede bir suikast değil bir tertiptir. Onu öldürenler kontrgerilla güçleridir.

Tetikçi değil üstlenici

Tertibin üzerinde önemle durulacak bir yanı daha var. Burada tertip için kullanılan isimlere eğilelim.

Şemdinli’de PKK üyesi bir terörist: Seferi Yılmaz.

Danıştay’da Alparslan Aslan. Elazığ doğumlu. Hem müslüman hem milliyetçi duyguları yüksek biri. BBP bağlantılı. Ailesi kendisini destekliyor.

Hrant Dink suikastinde “tetikçi” Ogün Samast, milliyetçi bir genç, “azmettirici” Yasin hayal, milliyetçi ve dini duyguları yüksek. BBP bağlantılı. “Azmettiricinin azmettiricisi” Erhan Tuncel. Elazığ doğumlu. BBP bağlantılı. Ailesi destekliyor.

Seferi Yılmaz, Alparslan Aslan, Erhan Tuncel…

Üç isim. Üç olay.

Enteresan olan üç olayın da tüm adımları iz bırakarak yapılmış. Yani her geçiş noktasında ya bir telefon kaydı ya bir fotoğraf var.

Bunlar basına hangi yoldan iletiliyor? Cevabı hangi medyanın yayınladığında gizli: Fethullahçı medya.

Peki Emniyet İstahbaratında kimler var bu olaylar sırasında: Sabri Uzun, Ramazan Akyürek. Peki bunlar kim? Denildiğine göre Fethullah’a yakın isimler.

Peki Fethullah nerede? ABD’de.

Peki Pentagon, CIA hangi ülkeye bağlı!..

Peki üç olayda da önemli bir boşluk anı var.

Şemdinli’de her şeyin belgesi, kaydı var ama bombalama anına ait görüntü yok!

Danıştay’da fail yakalanmış ama failin cinayeti işlediğine dair güvenlik kamerası kayıtları yok. Neden? Silinmiş…

Hrant Dink’in failinin kamera kayıtları var ama hep kaçış istikametinde. Peki vururken? Yok. Neden? Silinmiş!

Bunun anlamı açık. Suikastleri üstlenenlerin gerçek failler olmadığı, sadece üstlenici oldukları! Şimdi susuyor, konuşuyor, vakit geçiriyorlar. Çünkü bu cinayetleri muhtemelen başkaları işledi. Onlarsa Emniyet’in istihbaratçısı olarak üstlendiler. Mahkemede şaşacak, tertipçiler iktidara yerleşince de dışarı çıkacaklar.

Sıradaki Tayyip Erdoğan mı?

Burada bu suikastlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Kontrgerilla, yani ABD kendi adamlarını ortadan kaldırmaktan çekinmez.

İki önemli örnek var, biri ABD Başkanı Kennedy diğeri İsrail Başbakanı.

İkisi de öldürüldü.

Şimdi biraz düşünelim, Türkiye’yi neler bekliyor.

1-)K. Irak’ta Kürt devleti kurulacak, İran’a operasyon düzenlenecek, Türkiye ile ABD muhtemelen karşı karşıya gelecek!

2-)Türkiye’de buna uygun bir rejim, yani Kürt-İslamcı bir faşist iktidar kurulacak.

3-)Bunun için Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması gerekiyor.

O halde akıl yürütelim.

Asıl niyet Tayyip’i mi Cumhurbaşkanı yapmak, yoksa Kürt-İslam’ı mı iktidar?

Eğer ikincisiyse kontrgerillanın olası büyük tertibi ne olabilir?

1-)AKP içinde önemli bir isme bir suikast düzenlenir ve bu suikastten faydalanan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına sorunsuz çıkar.

2-)Tayyip Erdoğan’a bir suikast düzenlenir ve Kürt-İslamcı başka biri Cumhurbaşkanı seçilir.

Şemdinli’den bu yana atılan tüm bombalar, işlenen tüm cinayetler Cumhurbaşkanlığı içindir. Eskiden Cumhurbaşkanlığı için Meclis’te kulis yapılırdı, şimdi sokakta cinayet işleniyor.

Bu cinayet şebekesi Çankaya’yı ele geçirirse bu ülkede nasıl bir terör düzeni kurulacak varın siz düşünün.

Ama ilk yapacakları işi yazalım: Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanının ilk onaylayacağı kararname Genelkurmay Başkanı ve diğer Kuvvet Komutanlarının emekliye sevk kararnamesi olacak.

Türkler sokağa

Peki tüm bu tertiplerle başa çıkmanın yolu ne?

Yolu tek. ABD ile mücadelenin tek yöntemi halkla birleşmektir. ABD isyancı ile halkın bağını koparmaya çılışır, isyancı ise bunu kurmaya.

İsyancı görülen ulusal güçler ise, bu güçleri korumanın, onu halkla birleştirmenin, tertiplere direnmenin tek yöntemi vardır, saklanmak, gizlenmek, sinmek, pasifize olmak değil; ortaya çıkmak, meydana çıkmak, sokağa çıkmaktır.

O nedenle halkın milliyetçi tepkilerini dizginlememek, halkı milli tepkilerini yansıtamama ikilemi ve suçluluk duygusuna sokmamak, halkı halk yapmak gerekir.

Bir halk bayrağını sadece maçta açabiliyorsa bitirilmiş demektir.

Bu halkın bitmediğini, düşmanın tüm tertiplerinden, suikastlerinden, bombalarından daha büyük gücün meydanlara dökülecek halk olduğunu göstermek gerekir.

http://www.turksolu.net/125/basyazi125.htm

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

“Küresel çete”ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!… Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP’nin bu alık tavırları Hz. Mevlana’nın nefsi emareye işaret ederek: “Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!” benzetmesini hatırlatıyor.

 Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay’a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet’te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin’e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı… Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet’te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir “ulusalcı çete” oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet’te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

“Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi’ndeki sorguda Alparslan Arslan’a ‘örgüt şeması’ gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan’a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?’ sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim’ karşılı­ğını verdi… “Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım” şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan’ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi’nden Arslan’ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı’nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir “film” mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay’a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: “Türkiye’nin AB’ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye’nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007′de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye’nin laik seçkinleri AKP’nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir.” (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar’ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: “Türkiye’de 28 Şubat’ı aratacak gelişmeler yaşanacak” kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman’la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam’ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika’ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca’nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen’in başındaki hareketi, “Mehdiyet ve Mesihiyet” hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 
Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay’a yapılan saldırı ile ilgili olarak “ilginç” açıklamalarda bulundu..

“Danıştay’da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır” diyen Ünal şöyle dedi:

Bu olay Fetullahçı ekip – Pentagon – CIA – Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur.

Pentagon’da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar.

Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever – Milli – Milliyetçi – Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir.

Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır.

Bu saldırının sebebi:

PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR” diyordu.

Alparslan Arslan’ı MOSSAD Bulgaristan’da eğitiyor!

Genelkurmay’a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD’a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan’da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan’daki tesislerinde veriliyor.

Genelkurmay’a yakın bir kaynaktan Aydınlık’a ulaşan bilgiye göre, Al­parslan Arslan’ın Süper NATO’yla olan bağlantısı MOS­SAD üzerinden kuruldu. Bu ger­çek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edil­di. MOSSAD’a bağlı çalışan “Gonca Bahar” adına bir kimli­ği de bulunan kadının, Alpars­lan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulga­ristan’da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaris­tan’daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan’ın ba­şından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açık­lıyor.

“BULGAR HOCA” KİMDİR?

Bulgaristan’la ilgili diğer bir nokta da, Alparslan Arslan’ın Bulgar kökenli bir kişiyle olan ilişkisi. Tetikçinin babası, olay­dan hemen sonra yaptığı açıkla­mada, oğlunun bir Bulgar ile ta­nıştıktan sonra hayatının değiş­tiğini söylemişti. Tabii tek başı­na “bir Bulgar” ifadesi pek bir anlam taşımıyor. Ancak daha sonra söz konusu Bulgar’ın la­kabının “Bulgar Hoca” olduğu ortaya çıktı.

Ancak “Bulgar Hoca” la­kaplı istihbaratçının Bulgaristan istihbaratından atıldığı belirtili­yor. Adı Jelyo Penev olan Bulgar istihbaratçı ara sıra Türkiye’ye gelen ve Rusya’ya girmesi yasak olan bir kişi.

Penev, 2001 yılında Bulgar askeri istihbaratından atıldı. Atılma nedeni; Bulgar gizli ser­visinin Rus gizli servisiyle birlik­te 1998 yılında yaptığı ortak bir araştırmanın bilgilerini satmak. Kısa bir süre yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden ser­best bırakılınca, İngiltere’ye gi­diyor. Bazı Rus kaynaklar, Jelyo Penev’in MI-6′ya çalıştığını, söz konusu bilgileri İngiltere’ye sat­tığını belirtiyor.

Jeljo Penev’in Türk asıllı bir sevgilisi var. Penev çok iyi dere­cede İngilizce, Arnavutça, Türk­çe ve Rusça biliyor. Bir dönem Kosova’da bulunmuş. Türki­ye’yi ara sıra ziyaret ediyor. Pe­nev, 2003 yılında Rusya Federasyonu’nun Inguşetya bölgesi­ne gitmiş. 3 aya yakın bir zaman kalmış. Vize ihlali nedeniyle sı­nır dışı edilmiş.

Bulgar Hoca lakabı ise ol­dukça dikkat çekici. Rus kay­naklara göre “Bulgar Hoca” lakabı, Jelyo Penev’e Hıristiyan olmasına rağmen Müslümanlar­la yakın ilişki kurması nedeniyle verildi.

 
Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le “Organize suç örgütü.”

ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir”

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek’in “Emniyetteki hizipleşmenin içinde” bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek’in örgütü de saptanmış: “irticai akımdan” ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve “dikkat edilmelidir” notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu “dikkat edilmeli” notu, Ramazan Akyürek’i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı’na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti’nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor.”

Soruyoruz: “Fethullahçı” emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik’in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

“Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir.”

Asya Finans’ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı’nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin “h” ve “ı” bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur.”

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında “Fethullahçı” Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu’nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin’i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan’la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan’ın, Maslak’ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen’i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen’in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey’in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans’ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 
Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay’ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah’a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

“Muzaffer Tekin’in Rus sevgilisi olduğu” yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye’deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP’nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay “Birharf Yayıncılık” tarafından yayımlanan “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında, “polis teşkilatındaki F tipi” olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca “teknik takip” yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken “eski” polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; “her türlü teknik takip ve izleme” işle­rinin bütünüyle “F tipi örgüt” tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan’a göre; “F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay’a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır” diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan’ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının “kahraman”ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek’e, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet’in İstihbarat Daire Başkanlığı’na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon’da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi’nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi’ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek’in “tayin kararnamesi”nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan’ın Danıştay’a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO’nun Taşeronları!

Aydınlık’a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan’ın, 5-6 yıldır; AKP’ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek’in ve SüperNATO’nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, “teknik takip ve dinleme” faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, “irticai kadrolaşma”ya önemle vurgu yapmış ve AKP’yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta “alaycı” bir üslupla “Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız” demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan’ın (gerek görüşmemizde, gerekse “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO’nun taşe­ronluğunu yapan “F tipi” örgüt, yasal mı görülüyor? Bu “irticai-haçlı” örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan’ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu’nun baskına uğratılması “falan” mı bekleniyor?

http://www.millicozum.com/content/view/77/

Cinayetlerin “F tipi” ipuçları ve AKP’nin dut yemiş bülbülleri

M. Emin Koç

 

 

Son dönemde ülkemizde tezgahlanan cinayetler serisinin “F tipi” cinayetler olduğu gün gibi ortaya çıktı. Papaz Santora’dan Dink’in öldürülmesine kadar uzanan cinayet ve Şemdinli gibi tertipler serisinin, somut F tipi bağlantıları ve ipliklikleri pazara indi.
“F tipi” ne mi demek…
“F tipi”nin temel karakteristikleri bellidir; Amerikancı, BOP’çu, AB’ci, Vatikancı, dinler arası diyalogcu ve medeniyetler arası ittifakçı…
Cinayetler ve tertipler serisinde akıl verenler de, tetiği çekenler de, azmettirenler de, koordinatör “muhbir”ler de ve emniyetteki “uzantı ağabey”ler de hep “F tipi” çıktı. Hepsi “F tipi bağlantılı” çıktı. Hepsi “F tipi diyalogcu” çıktı. Hepsi “F tipi milliyetçi” çıktı. Hepsi “F tipi Amerikancı ve AB’ci” çıktı. Hepsi “diyalog tuzağı”na bir şekilde takılmış vaziyette çıktı.
Sözkonusu cinayetleri, besleme medya elemanlarının kaleminden “BTP’ye ve Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın şahsında yükselen milliyetçi değerler”e yönelik “siyasi linç”e dönüştürmek isteyen “AKP zihniyeti” ve sair AB’ci ABD’ci ve IMF’ci odaklar” fenersiz yakalandılar.
Hunharca cinayet ve tertiplerin henüz üzerinden saatler geçmeden ekranlara tüneyen bir kısım Trabzon vekillerinin foyaları da ortaya çıktı. “F tipi” figüranlar ve senaristler, yakayı ele verdiler; AKP’yi de ele verdiler.
AKP’li vekiller özür borçlu
Gelinen noktada şimdi vakıa şu; AKP ve Trabzon vekilleri, Trabzonlulara özür borçludurlar… AKP ve Trabzon vekilleri, vatanına, milletine, bayrağına, sancağına, dinine–diyanetine, madenine, ekonomisine, Kıbrıs’ına sahip çıkan “gerçek milliyetçiler”e özür borçludurlar.
Hükümetle bağlantılı kimi “maaşlı medya tetikçileri”nin kalemlerinden BTP’nin ve Genel Başkan Prof. Dr. Haydar Baş’ın adını hedef alanlar ve çektikleri uzun karın ağrılarından sonra nihayet açıkça yazdıranlar, BTP’ye ve Prof. Dr. Baş’a özür borçludurlar.
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “AKP hükümeti ve Trabzon vekillerinin, cinayete ilişkin tahkikatın başlangıç sürecinde itham ettikleri cemaat kimlermiş, adını açıklamaları ve ortaya çıkan hukuki sonuçlar üzerine özür dilemeleri lazım” diyor.
Dut yemiş bülbüle dönen AKP vekilleri AKP’li vekiller “suçluluk psikolojisi” içinde içlerine kapanmış vaziyetteler.
Hatırlayın, müteveffa Dink’in cesedi daha sımsıcak vaziyette Agos Gazetesi’nin önünde uzanmış yatıyor iken; başta “3 numara sakallı” Trabzon vekili olmak üzere birçok AKP’li, “Cinayetin arkasında, televizyonlarında ‘vatan ecnebilere satılıyor, madenler peşkeş çekiliyor, Kıbrıs elden gidiyor, ekonomi borca batırılıyor’ diye ortalığı velveleye veren Kuvay–ı Milliyeci bir grup, milliyetçi bir cemaat var” açıklamaları yapmıştı…
Hangi cami, hangi cemaat?! Karıncayı dahi incitmeyen masum Müslümanlara ve Trabzon’un dindar–milliyetçi kesimine, bu derece alelacele bir ağır iftira ve bühtan, hangi siyasal gözü dönmüşlüğün neticesi?
Cinayet saatlerinde “iftira ve ithamlarla” besleme medyanın ekranlarında şakıyan AKP’li vekiller, şimdi neden dut yemiş bülbüle döndüler?! Döndüler; çünkü F tipi ipuçları kendilerine değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor.
Hepsinde “F tipi” karakter ortak
Papaz Santaro’nun katili olan çocuk, “dinlerarası diyalog” masalına inanıp, para karşılığında kilise ayinlerine sürekli olarak katılan bir çocuk. Diyalogcu AKP’nin Trabzon Kadın Kolları yöneticisinin oğlu…

 Bu teo–politik ipucu F tipi.
Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan, cinayet öncesi “diyalogcu amcazade” ile ve Etiler’de “diyalogcu ağabey”le yaptığı görüşmelerden dem vuruyor… 

Bu ipuçları da F tipi.
Dink cinayetinde adı geçen Yasin Hayal, kimlerden para aldığını, kimlerle siyaset yaptığını, kimlerle beraber olduğunu bangır bangır anlatıyor, parti ismi veriyor, yardım aldığı partinin il başkanını açıklıyor; sözkonusu il başkanı, ‘yardım ettim’ diyor… Polis ve jandarma timleri, “F tipi muhbir” Erhan Tuncel’in evinde yeşil kaplı İncil buluyor. Tuncel’in hangi partinin genel başkanına korumalık yaptığı, sözkonusu parti ile Hayal’in yardım aldığı partinin “aynı parti” olduğu boy boy resimlerle ilan ediliyor… 

Bu siyasal ipuçları da F tipi.
Tuncel’e “muhbir”lik zırhı giydiren ve Santora ile başlayan cinayetler serisinde “özel hizmet”leri sebebiyle terfi ettirilen üst düzey Emniyetçi–İstihbaratçı’nın “F tipi” olduğuna dair eski İstanbul Valisi Erol Çakır “resmen şerh” düşüyor.
Bütün bu “F tipi ipuçları” AKP’ye değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor…

14
Haz
07

DANIŞTAY SALDIRISI-CİNAYETİ

FETHULLAHÇILAR CİNAYETİN ORGANİZATÖRÜ

.(EMNİYET İÇİNDEKİ FETHULLAHÇI KADROLAR)

Dogu Perincek ve Isci Partisi’nin aciklamalarindan derlenilen bolum:

Danıştay Soruşturmasını Saptıranların Başında Fethullah Sicilli Ramazan Akyürek Var !

http://www.doguperincek.gen.tr/20060525.html

 

  TERTİPÇİLERİ AÇIKLIYORUZ: VARAN 1  
Danıştay soruşturmasını saptıranların başında
Fethullah sicilli Ramazan Akyürek var
 
• Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirme gayretindedir. Böylece Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır.


• Fotokopisini sunduğum sicilinde, “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” yazan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.


• Fethullahçı sicilli Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır. Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını vermiştir.


• Daha cinayetten altı saat sonra, ABD Büyükelçisi, emekli bir büyükelçimize, “Ulusalcıların” hedef alınacağını açıkça belirtti.


• Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. MİT kameralarıyla çekilmiş, en küçük benzerliği olmayan görüntüler, Mehmet Perinçek diye yayınlanıyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin içine konmuştur. Bütün bunlar, SüperNATO güdümlülerin suç kanıtları dosyasındadır.


• Milletimize söz veriyoruz. SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıranlar, Yüce Divan’da ve Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bugün (25 Mayıs 2006, Perşembe) İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Fethullah sicilli Ramazan Akyürek’in olduğunu söyledi.

Perinçek açıklamasında şunları belirtti:

ABD DERİN DEVLETİ GÜDÜMÜNDEKİ SUÇ ORTAKLARI


Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

MEHMET ALİ ŞAHİN’İN SÜRPRİZİ


Hatırlanacaktır, Danıştay soruşturmasıyla “bizzat ilgilendiğini” söyleyen Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Emniyet’le görüştükten sonra “Bir takım sürprizlere hazırlıklı olun” diye açıklama yapmıştı. Bu bir itiraftı. “Sürprizler” imal ediliyordu.

Ama şimdi size asıl sürprizi açıklıyorum.

SORUŞTURMANIN BAŞINDA FETHULLAH SİCİLLİ DAİRE BAŞKANI
Fotokopyasını verdiğim sicil raporunu okuyorum:
“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından elyazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkındadır.
Sicil Amiri, İstanbul Valisi, Ramazan Akyürek için, “İrticai akımlara yakın” diyor, parantez açıp (Fethullah) diye irticanın adını da koyuyor ve “dikkat edilmelidir” notunu düşüyor.

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor.

Ama bizzat başbakan koltuğunda oturan Tayip Erdoğan, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa Dergâhı’ndan olduğunu inkâr etmemektedir. Böyle başbakanın böyle istihbarat başkanı olur. Cumhuriyet, tarikatların ve cemaatlerin elinde çırpınmaktadır.

TAYYİP ERDOĞAN’IN YÖNLENDİRMESİ VE AĞIR SORUMLULUĞU


Fethullahçı olduğu siciline kaydedilen Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

Ve Danıştay soruşturmasını saptırma tertibini bizzat Tayyip Erdoğan yönlendirmiştir.

Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını verdiği bilinmektedir.

Daha cinayetten altı saat sonra, ABD Büyükelçisi’nin emekli bir büyükelçimize, “Ulusalcıların” hedef alınacağını açıkça belirttiğini de biliyoruz.

Bu yönlendirmelerle Danıştay’a saldırı soruşturması, soruşturma olmaktan çıkmış ve bir tertip faaliyetine dönüşmüştür.

BASINA SERVİS EDİLEN YALANLAR


Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin içine konmuştur.

SüperNATO güdümlü televizyon ve gazeteler, imal edilen yalanları robot gibi yayınlıyor. Bizimle ilgili sözde haberlerin hepsi uydurmadır. Burada zamanı almamak için son örneğini belirtelim.

Bir fotoğraf yayınlanıyor. Bugün Yeni Şafak’ta, dün Zaman ve Vatan’da. Aynı fotoğraf. Fotoğrafta Mehmet Perinçek diye gösterilen şahısın Mehmet Perinçek ile en küçük benzerliği yok. MİT kamerasıyla çekilen görüntü, İstanbul MİT merkezi tarafından gazetelere servis edilmiş ve bu gazeteler de görevlerini yerine getirmişlerdir.

BİZİM SUÇUMUZ


Mehmet Perinçek’in suçu nedir?
Yedi yıldır Rus ve Ermeni arşivlerine girmiş ve oralardan Ermeni soykırımı yalanının belgelerini bulmuş ve bu emperyalist yalanı yerle bir etmiştir. Bulduğu belgeler, çeşitli dillerden yedi kitap halinde yayınlanmaktadır ve tartışmayı bitirmiştir. Büyük suç!

İşçi Partisi ve Ulusal Kanal ne yapmaktadır? ABD emperyalizminin karşısında Türkiye’nin de ötesinde bölge çapında ve dünya çapında etkili bir mücadele yürütmektedirler.

BASINA YALAN BİLGİ SIZDIRMA MERKEZLERİ


Basındaki namuslu gazetecilerden aldığımız bilgilere göre, yalan haberler, MİT İstanbul Bölgesi Bilgi Toplama Merkezi’nden ve İstanbul Emniyeti Güvenlik Şubesi’nden basına servis yapılmaktadır.

Ancak basın hizmetleriyle ilgilenenler, bu kadar değil.

Basın operasyonunda, Tayip Erdoğan’ın Basın Danışmanı Akif Beki, tam yetkili olarak tayin edilmiştir ve kendisine sarf yetkisi de verilmiştir.

Başbakanın özel danışmanları Cüneyt Zapsu ve Egemen Bağış, bir karşı taarruz tertibi için görevlendirilmişlerdir.

Basın operasyonu için, 10 Milyon dolarlık bir fonun ayrıldığı öğrenilmiştir. Bu paranın ihale alanlardan sağlanması kararlaştırılmıştır. Bu para, bazı yayın kuruluşlarına ve meslek namusu olmayan gazeteci sıfatlı görevlilere yalan haber yazdırmak için kullanılmaktadır.

YARGILANACAKLAR


Milletimize İşçi Partisi kararlılığı ve aklıyla söz veriyoruz:

SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıranlar, Yüce Divan’da ve Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.

İşçi Partisi, her zaman kanıtladığı gibi, bu tertipleri yerle bir edecek birikime sahiptir. Ülkemizi bir Milli Hükümete kavuşturmak artık bir vatan görevidir.

NOT: SİCİL ÖRNEĞİNİ “BASINDAN” BAĞLANTISI “BASINDA İŞÇİ PARTİSİ” BÖLÜMÜNDE GÖREBİLİRSİNİZ.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=139

 İşçi Partisi Muğla İl Başkanı Yüksel Sarı

DANIŞTAY SALDIRISININ İÇ YÜZÜ
 
 Bütün milleti ayağa kaldıran Danıştay saldırısının iç yüzünü anlayabilmek için öncelikle 8 Nisan 2006 tarihli gazete başlıklarına bakmak gerekiyor. Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Cüneyt Zapsu Amerika’nın devlet başkanı yardımcısı Cheney ve bazı üst düzey Amerikalı yöneticilere “bizi delikten aşağı süpürmeyin, kullanabildiğiniz kadar kullanın” demiş. Dikkat ediniz, görüşme sınırlı sayıda kişi arasında yapıldığına ve bu sözleri söylediğini Zapsu kendisi açıklayamayacağına göre, bu haberi bizzat Amerikalı yetkililerin sızdırdığı son derece açıktır. O zaman şöyle bir soruyu sormak gerekir. Amerika ne yapmak istiyor?


Müslüman Irak halkının üzerine bombalar yağdıracağında Türkiye’de sahte İslamcı bir partinin Hükümet olması Amerikanın planıydı. O nedenle Tayyip Erdoğanları alladı, pulladı medya desteği ile milleti yanıltarak bunu başardı. Doğrusu Tayyip Erdoğan da kendilerine verilen her görevi yapabilmek için büyük çaba harcadı, Amerika’nın memuru gibi davrandı. Fakat bir yere kadar. Tayyip Erdoğan Hükümetine karşı büyük bir toplumsal refleks oluşmuştu, Türkiye halkı yüzde doksanlara varan Amerikan karşıtlığı ile dünyada birinci olmuştu. O nedenle Tayyip Erdoğanlar Amerika’nın yeni isteklerini yerine getirmekten aciz duruma düştü. Cumhuriyetin her kurumu ile kavgalı olmuşlardı. Tayyip Erdoğan’ın artık kendi isteklerini yerine getiremeyeceğini anlayan Amerika onu gözden çıkarmıştı. Bu nedenle Amerika da yapılan görüşme notlarını Türkiye’ye sızdırdı ve bir bakıma “İşte sizin yöneticileriniz bunlar” diyerek, Tayyip Erdoğanları gözden çıkardığını göstermiş, delikten aşağı süpürmüş oldu.


Irakta batağa saplanan Amerika, Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirebilmek için Irak’ın kuzeyinde kurdurduğu kukla devleti Türkiye’nin içine kadar uzatabilmek ve böylece hem Türkiye’yi hem de İran’ı bölge gücü olmaktan çıkarmak istiyor. Bu nedenle Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek istiyor. Türkiye ve İran’ın sırt sırta verdiği durumda Irak’ta bir gün bile kalamayacağını, buna karşılık düşman olduklarında ise bölgede her istediğini rahatlıkla yapabileceğini çok iyi biliyor. Bu planında başarılı olabilmek için de Türkiye’de Tayyip Erdoğanların yerine bu defa sahte Atatürkçü ve sahte milliyetçi bir iktidar istiyor. Çünkü, ancak böyle bir hükümetin İran’a saldırı için uygun zemin yaratacağını, milliyetçi ve Atatürkçü kesimlerin refleksinin ortadan kalkacağını, Amerika karşıtı olan ulusalcı kesimlerin etkisiz hale geleceğini hesaplıyor.


Bu plan artık açık seçik biliniyor. Her gün gazete köşelerinde bu plandan söz ediliyor. Söz konusu hükümetin MHP-DYP-CHP koalisyonu olduğu belirtiliyor. Koalisyon adayları da bu konuma uygun davranıyor. Amerika’nın Ankara büyükelçisinin MHP genel merkezine çok sık ziyaretler yapması, Bahçeli’ye “sizi hep lider görmek istiyoruz” demesi dikkatlerden kaçmıyor. Bu durum MHP tabanında rahatsızlık yaratırken, bazı MHP’li yazarlar daha şimdiden CHP-MHP koalisyonu olmaz ama MHP-CHP koalisyonu olabilir diyor. DYP Genel başkanı Mehmet Ağar, Amerika’nın bu planları içinde yer alabileceğini ima ederken, CHP Genel başkanı Baykal da laiklik adına Bülent Arınç’a cevap verirken, hiç gerekmediği halde İran Cumhurbaşkanına sataşarak, aslında Amerika’ya “İran’a karşı planlarının içinde ben de yer almaya hazırım” demiş oluyor. Nitekim Baykal’ın partiyi sağa kaydıracağını söylemesi ile Muğla milletvekili Ali Arslan’ın öncelikle tek başına iktidarı düşündükleri ama bu olmazsa MHP ve DYP ile koalisyonun söz konusu olabileceğini söylemesi birbiri ile örtüşüyor. Cumhuriyet gazetesinin başını çektiği İran düşmanlığı ise planın hayata geçirilmesi için uygun zemin yaratmayı hedefliyor. Danıştay saldırısı, işte bu koşullarda gerçekleşiyor.


Danıştay saldırısının amaçlarını şöylece sıralayabiliriz;


1-AKP Hükümetini düşürmek: Nitekim Danıştay saldırısından sonra Tayyip Erdoğan Ankara’da kalamamış, Antalya’ya kaçmıştır. Artık Hükümet olsa da iktidar değildir. Her ne kadar Tayyip Erdoğan acele Amerika’ya gidip yalvarmak için randevu istese de artık bu süreci durduramayacaktır.


2-Laik kesimi harekete geçirerek, İran düşmanlığını en üst düzeye çıkarmak ve böylece İran saldırısı için zemin hazırlamak: Saldırıdan hemen sonra İran bağlantılarının ileri sürülmesi bunu doğrulamaktadır.


3- Ulusalcı kesimleri etkisiz hale getirmek: Saldırıdan önce ayrışma Amerikan taraftarlığı ve Amerikan karşıtlığı şeklinde iken saldırıdan sonra Laik –Dinci ayrışmasına dönüşmüştür. Amerika’ya karşı mevzilenme yerini, ülke içinde birbirimize karşı mevzilenmeye bırakmıştır.


4- MHP-DYP-CHP üçlüsünden oluşan Amerika güdümlü, sahte Kemalist ve sahte milliyetçi hükümetin koşullarını oluşturmak: Böylece bu partiler yaklaşan seçimlerde “AKP’ye karşı” diyerek daha kolay oy toplayabilecekler ve seçimlerden sonra da yine “AKP’ye karşı” diyerek aynı koalisyonda yer almalarını kendi tabanlarına kabul ettirebileceklerdir.


Saldırının gerçekleşmesinden hemen sonra yükselen toplumsal tepki AKP Hükümetini sarsmıştır. Hemen arkasından hükümet olanaklarını kullanarak, durumu kendi yararlarına çevirebilmek için soruşturmayı Cumhuriyet Savcısının elinden gasp edip, emniyet içindeki Fethullahçı ekibe teslim ederek, İşçi Partisi’ne, silahlı kuvvetlere ve ulusalcılara karşı müthiş bir yalan kampanyası başlatmışlar, bu amaçla bazı emekli subayların adını vererek halkı yanıltmaya çalışmışlardır. Planlanan koalisyonun adayları ise ulusalcılara yönelik saldırılar artarken, hiçbir refleks göstermemiş, sadece ileriye dönük hesapların gereği olarak, durumdan yararlanmaya ve yelken doldurmaya çalışmışlardır. Dağınık durumundaki ulusalcı kesimler ise örgütsüzlüğün bedelini ödemişler, kendilerine yönelik haksız saldırılara karşılık verememişler, ellerindeki bilgileri halka duyuracak bir yer bulamamışlardır. Birkaç gün süren bu saldırı karşısında ellerinde bilgi olan Genelkurmay İstihbaratı, Terörle Mücadele birimleri ve ulusalcı kesimler tek çare olarak ellerindeki bütün bilgileri İşçi Partisine sunarak vatan savunmasını İşçi Partisi’ne bırakmışlardır.


İşçi Partisi bir kez daha tarihteki rolünü üstlenmiştir. “Mademki savcılar soruşturamıyor, mademki bizzat saldırıyı yönlendirenler, soruşturmayı da yönlendiriyor, vuran da Fetullahçı, soruşturanda, o halde bu işi biz yapacağız, soruşturmanın merkezi İşçi Partisi olacak” diyen Doğu Perinçek ellerindeki bilgileri belgeleriyle açıklamıştır.


1- Danıştay’a yapılan saldırı Amerikanın Türkiye içindeki derin devleti olan Süper Nato’nun (Kontrgerilla ) saldırısıdır.
2- Genelkurmay İstihbaratı, Terörle Mücadele birimleri bir süreden beri saldırganı takip etmektedirler ve Danıştay’a yapılacak saldırıyı hükümete önceden bildirmişlerdir.


3- Hükümet saldırıyı önlemek görevini yerine getirmemiş, onun yerine saldırıyı kendi lehine çevirme yolunu izlemiştir. Bu amaçla soruşturmayı bir yetki gaspı ile Cumhuriyet Savcısının elinden alarak Emniyet İstihbarat Daire başkanı Ramazan Akyürek’e vermiştir.
4-Ramazan Akyürek, İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından “Emniyet içinde Fethullahçı hizip içindedir, dikkatle takip edilmelidir” diye fişlenen ve bu durum mahkeme kararı ile tescillenen bir kişidir.


5- Ramazan Akyürek yalnız değildir, aynı ekibin içinde yine Fethullahçı olan Emniyet Genel Müdürü Teşkilat Daire Başkan Yardımcısı İbrahim Selvi, 1.Hukuk müşaviri Osman Karakuş, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gürcü ve Konya Emniyet Müdürü Salih Tuzcu da vardır.


6- Danıştay’a silahlı saldırıda bulunan Alparslan Arslan ve sekiz arkadaşı Gonca Bahar isimli bir kadın aracılığı ile İsrail Gizli Servisi MOSSAD tarafından Bulgaristan’da eğitilmiştir.


7- Basın aracılığı ile halkın yanlış bilgilendirilmesi için 10 Milyon dolarlık fon ayrılmıştır. Bu paranın da ihalelere katılanlardan sağlanması kararlaştırılmıştır.


8- Daha kapsamlı bilgileri önümüzdeki günlerde vermeye devem edeceğiz. Milletimize İşçi Partisi kararlılığı ve aklıyla söz veriyoruz, milli hükümet kurulacak ve bunlar yargılanacaktır.


Doğu Perinçek’in açıklamalarıyla senaryo çökertilmiş oldu. Artık gazete sayfalarında “Düzmece senaryo çöktü” diye başlıklar atılıyor. Tutuklanan emekli subaylar serbest bırakıldı. Bomba yine Hükümetin elinde patladı.


Bütün bu gelişmelerden çıkaracağımız ortak sonuçlar şunlardır.


1-Amerika’nın Türkiye’yi İran ile tokuşturma planı başarıya ulaşmayacaktır. Nitekim cenaze töreninde “Mollalar Amerika’ya” diye slogan atan on binler, asıl düşmanın kim olduğunu bildiklerini ve kül yutmayacaklarını göstermişlerdir.


2- AKP Hükümeti gidicidir.


3- Amerika güdümlü sahte milliyetçi ve sahte Kemalist hükümet planı da tutmayacaktır. Çünkü Milliyetçilik ve Atatürkçülükle Amerikancılık bağdaşmaz. Bu nedenle milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü Amerikanın emrine sunmak isteyenler başarılı olamayacaklardır. Milletimiz buna izin vermeyecektir.


4- Değişik siyasi partilere dağılmış ve bir kısmı da partisiz olan ulusalcı kesimler örgütsüzlüğün bedelini ağır ödemişlerdir. Kolayca saldırıya maruz kalabilecekleri ve kendilerini savunamayacakları görülmüştür. Onun için Amerikanın karargahına karşı, bir Türkiye karargahına ihtiyaç olduğu ve bu karargahın da ancak İşçi Partisi olabileceği bu olayla bir kez daha görülmüştür. İşçi Partisi’nin milletin öncülerini İşçi Partisi’nde toplanmaya çağırması ve 4 Haziran’da açıklanacak öncüler bildirisi şimdi daha anlamlı hale gelmiştir.


5- Milletimizin bu hain saldırılar karşısında gösterdiği bilinçli refleks taktire değerdir. Ancak süreç henüz bitmemiştir. Yeni saldırılar söz konusu olabilecektir. O nedenle milletçe duyarlı olmalıyız.


Bu kapsamda Muğla Barosunun gerçekleştirmiş olduğu büyük yürüyüşü coşku ile selamlıyor ve Baromuzu kutluyoruz. Ne var ki diğer şehirlerimizde olduğu gibi siyasi partilere ait bayraklar önde, arkada ise halk topluluğu olacak şeklinde yürüneceği siyasi partilerin ayrı ayrı katılmayacakları önceden duyurulduğu halde bu disipline uyulmamıştır. İşçi Partisi ve diğer siyasi partiler bu disipline uyarak halkın arasına karıştığı halde bir siyasi partimizin bu disiplini bozarak ayrı katılım göstermesi yanlıştır. Bu gibi yelken doldurmaya yönelik hafif tutumların birlik ve beraberliğimize zarar vereceği düşünülmelidir. Baromuz bu husustaki sorumluluğunu cesaretle kabullenmeli, daha çok Türkiye’yi ve hepimizi düşünen tutumları öne çıkarmalıyız.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=155

 

  VARAN 3: İP Genel Başkan Yrd. Turan Özlü ve E.Tuğgeneral Servet Cömert açıkladılar  
İsim isim Danıştay saldırısı tertibini hazırlayan
üst düzey emniyet görevlileri
 
İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı Turan Özlü, bugün (27 Mayıs 2006) İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenledi. Özlü, Danıştay saldırısıyla ilgili olarak, Başbakan Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin’in yönlendirmesiyle tertibi hazırlayan ve psikolojik savaşı yürüten Emniyet içindeki üst düzey görevlileri isim isim açıkladı.
Basın toplantısında E. Tuğg. Servet Cömert de hazır bulundu ve konu ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Yalancının mumu yatsıya kadar yandı ve yalanlar üzerine inşa edilen komplo birkaç gün içinde bütünüyle çöktü.


Emniyet içinde en üst düzey noktalara yerleştirilen Fethullahçı ekip, Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Şahin’in yönlendirmesiyle Danıştay saldırısında psikolojik savaşı yürüten merkezi oluşturmuşlardır.

Bu durum artık bazı köşe yazarlarımız tarafından da ilan edilmektedir. Bugün Sayın Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesindeki köşesinde Hükümetin ve emrindeki Emniyet güçlerinin Danıştay suikastındaki rollerini açıkça yazmaktadır.

Hükümetin ve emniyet istihbaratının saldırıdan haberi olduğu bugün artık kanıtlarıyla ortaya çıkmış bulunuyor.


Artık anlaşılmıştır. Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile sözüm ona araştıranlar aynı merkezden yönetilmektedir.
Böylece, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “bizzat ilgilendiği” komplonun suç şebekesi de suçlarıyla birlikte ortalıkta kalıverdi.
Bu şebeke Emniyet içinde yuvalanmış Fethullahçılardır. Suça azmettiren merkezin üzerine örtmeye çalışmışlar, bir karartma ve şaşırtma faaliyeti içinde suçun asli faillerini gizlemişlerdir. Fethullah Cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdırlar. Türkiye’nin değil fakat ABD’nin “derin devleti”nin hizmetindedirler.
Herkes bilmelidir ki, Danıştay saldırısını saptıranlar Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.
Suçları bütünüyle açığa çıkmış bu isimler derhal görevden alınmalı ve yargılanmalıdır.
İşçi Partisi olarak soruşturmayı üstlendik. Artık soruşturmanın merkezi burasıdır, İşçi Partisidir. Komplocuların iddianamelerini hazırlıyoruz.

İŞTE İSİM İSİM EMNİYET İÇİNDEKİ FETHULLAHÇI HİZİP


Bir numaralı isim, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in sicil dosyasına İstanbul Valisi Erol Çakır’ın 15 Aralık 2001 tarihinde düştüğü notu önceki gün kamuoyuna açıkladık. Vali Erol Çakır’ın sicil notunda “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” kaydı bulunuyor.

İşte bu “dikkat edilmesi gereken” yani takip edilmesi gereken zat, en üst düzey takip merkezinin başına atanmış. Danıştay suikastını sözüm ona soruşturma görevi de bu Fethullahçılığı sicilli zata emanet edilmiş. Yangını çıkaranlara itfaiyeci görevi verilmiş.

Diğer isim Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Daire Başkanı İbrahim Selvi. Teşkilat içindeki bütün önemli atamalar Selvi tarafından yapılıyor. 2 Şubat 2004 tarihli Zaman gazetesinde “Emniyet, polise toplu konut müjdesi verdi” başlıklı haberde Selvi’nin reklamı yapılıyor.

İbrahim Selvi merkezde yalnız bırakılmamış. Fethullahçı kadrolaşmada çok kritik bir isim de Osman Karakuş. 1. Hukuk Müşaviri olarak görev yapan Karakuş Fethullahçıların örgüt içindeki hamisi olarak biliniyor.

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü ile Teftiş Kurulu Başkanı Ali Kolat da ekibin tamamlayıcıları arasında.

Ramazan Akyürek, İbrahim Selvi ve Osman Karakuş, Polisin YAŞ’ı olarak bilinen ve Emniyetteki üst düzey terfi ve atamaların belirlendiği Yüksek Değerlendirme Kurulu’nun, bulundukları makam gereği doğal üyeleri. Yani atama ve terfilerde söz sahibiler.

Bu isimlerin ardından Konya Emniyet Müdürü Salih Tuzcu geliyor. Tuzcu, 1987 yılında Eğitim Daire Başkanıyken Fethullahçı örgütlenmenin temelini atan kişi olarak biliniyor. 10 Aralık 2003’te Konya Emniyet Müdürlüğü’ne atandı. Seydişehir Alüminyum’un özelleştirilmesine karşı direnen işçilerin eylemine müdahalesiyle öne çıktı.

Em. Tuğgeneral Servet Cömert ise konuşmasında özetle şunları söyledi:

Bir senaryo var ve bu senaryonun içinde umulmadık aktörler var.
O senaryoyu “Soruşturma aşamasında sürprizlere hazır olun” diyen Bakan biliyordu. Herhalde soruşturmanın “bilgisi dahilinde” olduğunu söyleyen Başbakan da biliyordu. Senaristler de, saldırının muhtemel sonuçlarını biliyordu.
Emekli askerlerin ve İşçi Partisi’nin hedef alınması, saldırının bir senaryo olduğunun başta gelen kanıtıdır.

Not: Tertip şebekesinin şemasını “BASINDA İŞÇİ PARTİSİ” bölümünde görebilirsiniz.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=144

 

TERTİPÇİLERİ AÇIKLAMAYA DEVAM: VARAN 2  
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek:
Alparslan Arslan ekibi MOSSAD tarafından Bulgaristan’da eğitildi
 
 · Danıştay baskınını gerçekleştiren Alparslan Arslan ve ekibi, Bulgaristan’da faaliyet gösteren MOSSAD destekli Alpiras adlı firma tesislerinde özel eğitim gördüler. Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nin, Askeri İstihbarat’ın ve MİT’in elindeki bu bilgi, Fethullah tarikatının güvenliğini tehdit ettiği için değerlendirme dışı tutuluyor.


· MOSSAD’ın eğittiği ekibin Türkiye’de Gonca Bahar kimliğini taşıyan bir kadınla ilişkili oldukları ve hesaplarına 4 trilyon Lira para yatırıldığı da biliniyor.


· Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat değerlendirme verilerine göre, Danıştay baskınını gerçekleştiren suç örgütü hakkında izleme bilgileri var. Buna rağmen ne MİT, ne Emniyet, MOSSAD tarafından eğitilen SüperNATO’nun suç örgütüne karşı gerekli tedbirleri almadı ve saldırıyı önlemek için herhangi bir uygulamada bulunmadı.


· Danıştay’da silahlı bir eylem yapılacağı, olaydan önce Hükümete bildirildi. Hükümet, bu istihbarata rağmen, önleyici plan ve uygulama talimatı vermedi; olayların gerçekleşmesini bekledi.


· Bugün Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberde de belirtildiği üzere, Emniyetteki sorgu ekibi, sorguladıkları Alparslan Arslan’ın önüne bir suç örgütü şeması koyuyorlar. Şema, iki örgütü hedef alıyor: İşçi Partisi ve Türk Silahlı Kuvvetleri. Şema, SüperNATO ve MOSSAD’ın plan ve stratejisine göre yapılmış. Böylece Emniyet İstihbarat Dairesi’nin Fethullah sicilli Başkanı Ramazan Akyürek ve ekibinin bir sorgu ekibi değil, tertip ekibi olduğu, suç işlediği bir kez daha kanıtlandı.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bugün (26 Mayıs 2006, Cuma) İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay’a silahlı baskını yapan Alparslan Arslan ekibinin MOSSAD tarafından Bulgaristan’da eğitildiğini açıkladı.

Perinçek açıklamasında şunları belirtti:

ALPİRAS FİRMASI TESİSLERİNDEKİ EĞİTİM


Danıştay baskının gerçekleştiren Alparslan Arslan ve ekibi, Bulgaristan’da faaliyet gösteren MOSSAD destekli Alpiras adlı firma tesislerinde özel eğitim gördüler. Bu özel eğitime katılanlar, Fethullahçılar içinden seçilmiş, davranış bozukluğu olan, psikopat karakterde, çeşitli tertip ve silahlı eylemlerde kullanılmaya elverişli tipler. Yapılan eğitim, yalnız silah kullanmayı kapsamıyor; aynı zamanda kişilik yapıları da kullanılacak eylemlere göre robotlaştırılıyor.

GONCA BAHAR İLİŞKİSİ


MOSSAD’ın eğittiği ekibin Türkiye’de Gonca Bahar kimliğini taşıyan bir kadınla ilişkili oldukları ve hesaplarına 4 trilyon Lira para yatırıldığı da biliniyor.

Ayrıca MOSSAD’ın Alparslan Arslan ve arkadaşlarına sık sık kadın temin etikleri de saptandı. Bu yöntemin özellikle MOSSAD tarafından bu tür operasyonlarda kullanıldığı belirtiliyor.

ANKARA TERÖRLE MÜCADELE ŞUBESİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI
Alparslan Aslan ve ekibinin Bulgaristan bağlantıları, Askeri İstihbarat, Ankara Eminiyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ve MİT tarafından saptanmıştır. Ancak Fethullah sicilli Ramazan Akyürek ekibinin yetki ve görev gaspıyla yürüttükleri soruşturmada, Ankara Terörle Mücadele Şubesi tümüyle devre dışı bırakılmıştır ve bulguları da bir kenara atılmıştır. Çünkü bu bulgular, SüperNATO güdümlü Fethullah tarikatının güvenliğiyle çelişmektedir.

EMNİYET İSTİHBARATI VE MİT İZLEDİĞİ HALDE ÖNLEMEDİ
Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat değerlendirme verilerine göre, Danıştay baskınını gerçekleştiren suç örgütü hakkında izleme bilgileri var. Buna rağmen ne MİT, ne Emniyet, MOSSAD tarafından eğitilen suç örgütüne karşı gerekli tedbirleri almadı ve saldırıyı önlemek için herhangi bir uygulamada bulunmadı.

DANIŞTAY EYLEMİ ÖNCEDEN HÜKÜMETE BİLDİRİLDİ
Danıştay’da silahlı bir eylem yapılacağı olaydan önce Hükümete bildirildi. Hükümet, bu istihbarata rağmen, önleyici plan ve uygulama talimatı vermedi; olayların gerçekleşmesini bekledi.

İKİ ÖNEMLİ EYLEM DAHA


Eldeki istihbarat verilerine göre, iki önemli eylemin daha planlandığı bilgisi var. Bu eylemlerin hangi devlet kuruluşlarını hedef alacağı da biliniyor; bu bilgi bizde de var.

RAMAZAN AKYÜREK’İN SUÇUNUN YENİ KANITLARI


Bugün Hürriyet gazetesinde yayınlanan haber, Emniyette kurulan sorgulama ekibinin yeni suç kanıtlarını ortaya koydu. Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek ve ekibi, sorguladıkları Alparslan Arslan’ın önüne bir suç örgütü şeması koyuyorlar. Bu şemada Hürriyet’te de belirtildiği gibi Doğu Perinçek’in adı var. Şema, iki örgütü hedef alıyor: İşçi Partisi ve Türk Silahlı Kuvvetleri. SüperNATO ve MOSSAD’ın Türkiye’de yıpratılmasını ve etkisiz hale getirilmesini saptadıkları siyasal ve askerî güç, İşçi Partisi ile Türk Ordusu. Bu nedenle şemada Doğu Perinçek’ten başka E. Tümg. Doğu Silahçıoğlu ve bazı emekli generallerin isimleri de var.

CUMUHURİYET BAŞSAVCILIĞI DEVREDIŞI BIRAKILDI


Tayip Erdoğan yönetimi, Ankara Başsavcılığı’nın yetki ve görevlerini gaspederek, soruşturmayı Emniyet içine yuvalandırdığı Fethullah kadrosuna yaptırmaktadır. Cumhuriyet yargısını devredışı bırakan bu uygulama da, bir suçtur.

SORUŞTURMAYI İŞÇİ PARTİSİ ÜSTLENDİ


Emniyette soruşturmayı saptırmakla görevlendirilmiş olan Fethullah sicilli Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in örtmeye çabaladığı gerçekleri kamuoyuna açıklamaya devam ediyoruz.

Halkımızın yüreği ferah olsun Danıştay soruşturmasını İşçi Partisi üstlenmiştir ve Cumhuriyet’imizi hedef alan bu suç, bütün boyutlarıyla aydınlatılacak ve suçlular Yüce Divan ve ceza mahkemeleri önüne çıkarılacaktır.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=140

 

  Eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şb.Müdürü Adil Serdar Saçan  
Emniyetteki örgütün adı: F (Fethullah) tipi Yöneten: 

Ramazan Akyürek

 
Danıştaya yapılan saldırı sonrası yaşanan ‘kamuoyunu yönlendirme’ faaliyetini emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.

İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok.” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…

Aydınlık, 28 Mayıs 2006

Türkiye’de ilk Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğü 1998 yılında kuruldu. Müdürlüğün İstanbul’daki şubesinin kurucusu Adil Serdar Saçan. Saçan, 5 yıllık görev süresince Ömer Lütfi Topal cinayeti, Malki cinayeti, Korkmaz Yiğit, Albayraklar Holding, İGDAŞ, Akbil ve İSTAÇ gibi operasyonlarını yürüttü. AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte görevden alındı. Nedeni, Emniyetteki irticai kadrolaşmaya karşı olması.

Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Emcet Olcaytu, Dr. Adil Serdar Saçan’la İstanbul’da bürosunda konuştu.
AYDINLIK: Telefon görüşmemizde “Danıştay saldırısı sonrası yaşanan gelişmeleri Emniyet içindeki Fethullahçı yuvalanmanın organize ettiğini” söylediniz. Bu örgütlenmeyi ve bu olay içindeki rolünü anlatır mısınız?

A. SERDAR SAÇAN: Polis Koleji’ne 1978 yılında girdim. Birden Işık Evleri’ni buldum karşımda. Bu yıllar Polis Koleji’nin bu örgüt tarafından ele geçirilme dönemidir. Polis Akademisi’nden o dönem mezun ilk komiser yardımcıları -seçilmiş bir grup Polis Koleji’ne gelmişti. Şimdi kolejdeki örgütlenmeyi yapan bu kişilerin hepsi şu anda emniyet müdürü. Bunlardan birisi de şu anki İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek.

İKİ YIL İÇİNDE İL EMNİYET MÜDÜRÜ OLACAKLAR
Komiserler, Kolej’deki öğrencileri Işık Evleri’ne götürmeye başladılar. Bizim dönemimizden Işık Evi eğitimi almış birçok kişi var. Önümüzdeki 2 yıl içinde onlar il emniyet müdürü seviyesine çıkacaklar. Şu anda müdür yardımcısı durumundalar. O tarihten sonra Polis Koleji ve Polis Akademisi, daha sonra Polis Okulları bu F Tipi örgütlenmenin (Fethullah Gülen örgütlenmesi – Aydınlık’ın notu) eline geçti. Ve emniyet örgütünün yönetici kesiminin büyük bir bölümü, bunlardan oldu.

ÖZAL DÖNEMİNDE ÇIKAN ÖZEL YASA


1985 yılında, “Özel Sınıf” adı altında polis koleji değil, üniversiteyi bitirmiş olan kişileri de aldılar. Bir sene eğitip, 1986 yılında amir yaptılar. Atatürk, Polis Koleji’ni, Cumhuriyet’e bağlı bir polis teşkilatı yetişsin diye kurmuştu. Ama 1985 yılında. Özal döneminde bir yasa çıkarıldı. Böylece; örneğin İlahiyatı bitirmiş adam Polis Koleji’ne girmeden, sınavla Polis Akademisi’ne girdi. 8 ay eğitim görüp, Kolej ve Akademi mezunları gibi yetki sahibi oldular. Bunların büyük bir bölümü “F tipi”dir (Fethullah Tipi). Bunlar şu anda il emniyet müdür yardımcısı düzeyindeler. Önümüzdeki sene itibariyle birinci sınıf emniyet müdürü olacaklar. Emniyet örgütlenmesi içindeki üst yapılanmanın büyük bir bölümü şu anda ne yazık ki, örgütün kontrolüne geçti. Dolayısıyla emniyet birimleri de F tipi örgütlenmenin kontrolüne geçti.
Işık Evleri eğitiminden geçmiş emniyet müdürleri, imam emniyet müdürleri… Üzerlerinde resmi üniforma var ama üniformanın arkasında çok ciddi bir örgütlenmeye bağlı emniyet mensupları var.

“SAVCILARA İSİM VERİRİM”


AYDINLIK: Emniyet Genel Müdürü, Danıştay’a saldırı olayının arkasında, adı belli olmayan bir örgütün varlığından bahsediyor?
SAÇAN: Ben F Tipi örgütten bahsediyorum. İstihbarat Dairesi, Terör Dairesi, Kaçakçılık Dairesi ve Eğitim Dairesi’nde örgütlenmiş durumdalar ve illerin istihbarat teşkilatları bunların elinde. Teknik dinleme yapan polis birimleri tamamen bunların elinde. Dinlemeyi polis mi yapıyor, yoksa polis üniforması giymiş F tipi adam mı yapıyor? Bunu merak eden savcı varsa ben onları isim isim veririm.

F TİPİ ÖRGÜT SOKAKLARI İZLİYOR
Dinleme kapsamında MOBESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu) diye bir sistem kurdular. Bu sistem bütün sokakları izliyor. Yasal alt yapısı yok. Her yere bir kamera koydular ama her sokağa kamera koyan devlet Danıştay’a kamera koymayı unutmuş. MOBESE’yi kuran firma, bu sistemi kuran örgüt, biraz önce bahsetmiş olduğum grubun kontrolünde.

DANIŞTAY SALDIRISI VE ÖNCESİ
Son olayda Cumhuriyet’e doğrudan sıkılmış bir kurşun var. Atatürkçü olduğu, Cumhuriyetçi olduğu, laik olduğu kesin olan bir üst yargıya Cumhuriyet tarihinde ilk defa sıkılmış bir kurşun. Danıştay’a yapılan saldırı sonrası yaşanan “kamuoyunu yönlendirme” faaliyetini Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma örgütledi. Bu örgütlenmenin başında Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bulunuyor.


Ancak son olaylar yaşanmadan önce Türkiye’de bir takım olaylar oldu. Bunlardan bazı örnekler vereceğim.


Bir terörle mücadele komiseri, 2001 veya 2002 senesinde Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bir kaset buluyor. Önce sızıyor oraya güya komiser. Ve sonra arama yapılıyor vakıfta ve orada kaset bulunuyor. Kaseti bir dinliyorlar. Fethullan Gülen’le ilgili soruşturma yapmakta olan Nuh Mete Yüksel’in seks kaseti. Tesadüfe bakın şimdi. Kim yapıyor operasyonu? Devlet yapıyor ama; devlete sızma, üniforma giyme budur yani. Peşinden Nuh Mete Yüksel görevden alınıyor, sürülüyor.

YÜKSEK YARGIYA SALDIRININ MERKEZİ DE AYNI
Peşinden tekniğe dayalı bir istihbarat operasyonu daha. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya olayı. Yöntemi bildiğim için söylüyorum. Özkaya laiklikle ilgili bir konuşma yapıyor, laikliği başka tarif eden grup bunu beğenmiyor. Ve Eraslan Özkaya birden bire Alaaddin Çakıcı ile ilişkilendiriliveriyor. Soruşturma yapılınca adamın suçsuzluğu ortaya çıkıyor ama daha evraklar adliyeye gitmeden basında çarşaf çarşaf yazıyor. Burada da operasyonu yapan istihbarat ve kaçakçılık daireleri.


Danıştaya silahlı saldırı yapıldı. Fakat yüksek yargıya yapılan silahsız saldırılar daha önemli. Yüksey yargıya Yargıtay Başkanı’nın şahsında saldırı yapıldı.


Hemen devamında AKP’nin bir milletvekili (TBMM Dokunulmazlıkları Araştırma Komisyonu Başkanı Hüsrev Kutlu – Aydınlık’ın notu) diyor ki “yargıya güvenmiyoruz”. Akabinde Kaçakçılık, İstihbarat Daire Başkanlıkları “Neşter” diye bir operasyon başlatıyorlar. Yargıtay’a otomatik tüfekle saldırı gibi bir olay. “Yargıtay’ın yargıçları, rüşvet aldı” diye telefon görüşmeleri yayınlanıyor. Yüksek yargıçlar karalanıyor. Yargıtay Genel Sekreterliği topa tutuluyor. Sonuçta hepsi beraat ediyor.

BDDK OPERASYONU
Bunun peşenden BDDK Başkanı Engin Akçakoca ele alındı. Adamın evinin yanında bir depo bulunuyor. Evraklar bulunuyor ihbar gelmiş falan filan. Adam “lanet olsun” dedi gitti. Hedef gösteriliyor. Polis hazır. Polis dediğim, bizim Türkiye Cumhuriyeti polisi değil.

FERHAT SARIKAYA IŞIK EVLERİNE GİTMİŞ Mİ? ARAŞTIRILSIN
Devam ediyorum… Van 100. Yıl Üniversitesi meselesi. Orada hedef kim? Üniversiteler. Neden Çete’ye sokuldu orada rektör. Çünkü o tarihteki mevzuata göre telefonları dinlemek için çete mensubu olması lazım. Hemen İstihbarat Dairesi ve malum örgüt faaliyete başladı. Daha enteresan bir şey. Rektör Aşkın’ın avukatı (TBB eski başkanı Teoman Evren-Aydınlık’ın notu) Ankara’da, şimdiki Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’la birlikte aynı büroyu kullanıyor. Bu büroya giriliyor, talan ediliyor. Bu da yüksek teknik kullanabilecek kişiler tarafından yapılabilecek bir arama. Ondan sonra da Şemdinli olayı meydana geliyor. Burada da askere kurşun sıkılıyor. Herkes bu savcı yetkisini aştı falan filan dedi. Peki bu savcı kim? Son olayda Muzaffer Tekin’in dedesine kadar araştırıyorsun. Bu savcıyı araştırdılar mı? Bu savcı ışık evlerine hiç gitmiş mi acaba? Şemdinli’de bir güç gösterisi var. TSK’nın en üst düzeydeki paşası çetecilikle suçlanıyor. Bu güce kim sahip Türkiye’de.
Dikkat edin. Şemdinli’de savcı iddianameyi yazmadan önce, Meclis Araştırma Komisyonu’na İstihbarat Dairesi’nin Başkanı geliyor. Diyor ki, “hırsız içeride dışarıda aramaya gerek yok” Onu alıyorlar onun yerine sicilinde “Fethullahçı” yazan birini atıyorlar. Adamlarda hiçbir değişiklik yok. Şemdinli iddianamesi, F Tipi örgütünün araştırmalarına göre yazıldı.

SAVCI İSTANBUL POLİSİ HAKKINDA SORUŞTURMA AÇMALI


AYDINLIK: Son soruşturmada da Bakan Mehmet Ali Şahin, “Süprizlere hazır olun” dedi.

SAÇAN: Somut olay şu. Cumhuriyet Gazetesi üç defa bombalandı. Birinci bombalamada, tamam, polis olarak bu eylemi yersiniz. İkinciyi yemezsin, gazetenin önünde tedbirini alırsın. Bu olay örneğin Zaman Gazetesi’ne olsaydı, ikinci eylem yapılabilir miydi? İddia ediyorum yapılamazdı. Neden oraya bir izleme aracı atmıyorsunuz. Üçüncüyü de attılar. Ekipler orada duruyor, adamlar yürüyüp gitti. Aynı adamlar Danıştay’da Cumhuriyet’in hâkimini katletti. Ondan sonra polis çıkıp “biz başarılıyız” diyor. Aynı yerde üç olay oluyorsa bir kere bu görevlilerin yakasından tutacaksın. Hiç soruşturma açıldı mı bunlar hakkında? Aksine ödüller veriliyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu konuda soruşturma açması lazım. En azından “görevi ihmal” var burada. Ondan sonra Ankara adamı yakalayınca İstanbul polisi, “Ben bu adamları vermem, bu adamlar Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba attı” diyor. Ankara’daki eylem olmasaydı sen yakalayamıyordun ki bunu. Bence o adam oraya yakalanmak için gitti zaten. Bu ya görevi ihmaldir, ya da acemilik sebebiyle ölüme sebebiyettir. Bir komplo varsa komplo buradan başlıyor.

İSTİHBARAT DAİRESİ’NİN OLANAKLARINI KULLANIYORLAR

AYDINLIK: Komplo, Fethullahçı yuvalanmadan sağlanan imkânlarla mı yapılıyor?

SAÇAN: Tabii tabii. İstihbarat dairesi, kaçakçılık dairesi. Dikkat edin hepsi tekniğe dayalı. Telefon görüşmeleri… Eraslan Özkaya telefonla görüşmüş, bir avukatın bürosunda Nuh Mete Yüksel’le ilgili kaset çekiliyor. Planlı…
Danıştay saldırısı öncesi de Başbakan, “Danıştay 2. Daire’nin kararı şöyle böyle” dedi saldırı oldu. Polis Yargıtay’a operasyon yaptı.

BASIN İŞİN PSİKOLOJİK HAREKATINI YAPIYOR


AYDINLIK: Basın, polisten gelen bilgileri sorgulamadan bunun peşinde koşturup gidiyor. Muzaffer Tekin bağlantısı diye bir şey ortaya atıldı. Basının bilgi yetersizliğinden mi?

SAÇAN: Basın ne veriliyorsa onu yazıyor. O merkez aynı zamanda bu işin psikolojik harekâtını da yapıyor. Onlar ne verirse basın da onu yazıyor.

AYDINLIK: Tüm bunları kim planlıyor?

SAÇAN: Şemdinli olayıyla bu iki olaya baktığınızda bu olaydan zarar görenlerden biri kabul etsek de etmesek de hükümet. İkincisi, ulusalcı olan bir yargıç öldü, ulusalcı olan bir grup zarar gördü. Bir de askere bağladılar işi. Bu iki gücü “İstediğim an kafa kafaya tokuştururum” diyen üçüncü bir güç çıkıyor ortaya. Bu üçüncü gücü destekleyen yer neresi? Biraz evvel bahsettiğim devlete sızmış olan, “biz X imamına bağlıyız” diyen grup. Bunlar taşeron. Planlayan kim peki? İran meselesinde hem hükümet hem ordu bir merkezin verdiği işi yapmadılar veya geciktiriyorlar. Devletin belirli kademeleri ele geçirilmiş. Bu örgütün başı, bir başka ülkenin istihbarat servisi ne derse onu yapıyor. O ülke, o örgüt vasıtasıyla bizim ülkemize operasyon yapıyor. Burada hem hükümete operasyon yapılıyor, hem de bize yani ulusalcı güçlere…


O güç diyor ki, “siz biz ne dersek yapmak zorundasınız. Yapmadığınız zaman biz artık sizin ülkenizde Danıştay’ı basacak güçteyiz. Yarın kafamızı bozarsanız Milli Güvenlik Kurulunu da basarız” diyor adam yani.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=149

 

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek  
VARAN 7 : Ramazan Akyürek’in Fethullah sicili
Mahkeme kararıyla belgeli
 
Zaman gazetesinde dün çıkan “Eski vali Erol Çakır, Perinçek’i yalanladı” başlıklı haberin yalan olduğu mahkeme kararıyla belgelidir. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında Vali Erol Çakır’ın kendi elyazısıyla işlediği sicilin belgesi, yalnız İstanbul Valiliği Arşivi’nde değil, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan 2001/919 Esas, 2003/82 sayılı dosyada da bulunmaktadır. Mahkeme, bu belgeye dayanarak verdiği 17.12.2003 tarihli kararında, İstanbul Valisi Erol Çakır’ın 2001 yılında, Ramazan Akyürek hakkında şu sicili yazdığını saptıyor: “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bugün (14 Haziran 2006, Çarşamba) İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Fethullahçı sicilinin mahkeme kararıyla belgeli olduğunu açıkladı ve basın mensuplarına Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 2001/919 Esas ve 2003/82 sayılı, 17.12.2003 tarihli kararının örneklerini verdi.

Perinçek özetle şunları belirtti:

MAHKEME DOSYASINDAKİ BELGE VE MAHKEME KARARI
ZAMAN GAZETESİNDEKİ HABERİN YALAN OLDUĞUNU KANITLIYOR

Zaman gazetesinde dün (13 Haziran 2006) çıkan “Eski vali Erol Çakır, Perinçek’i yalanladı” başlıklı haberin yalan olduğu mahkeme kararıyla belgelidir.

ANKA Ajansı’nın kaynak gösterildiği haberde, Vali Erol Çakır’ın kendi eliyle yazdığı sicilden haberi olmadığı belirtiliyor. Oysa bu sicil belgesi, yalnız İstanbul Valiliği Arşivi’nde değil, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan bir davanın dosyasında da bulunmaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’e 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından verilen sicilde, aynen şöyle yazmaktadır:

“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi, 2001/919 Esas, 2003/82 sayılı, 17.12.2003 tarihli kararında, Vali Erol Çakır’ın verdiği sicil aynen yer alıyor ve Mahkeme kararı bu sicil notuna dayanılarak veriliyor.

DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN FETHULLAH SİCİLLİ
HÂLÂ İSTİHBARATIN BAŞINDA

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendirmeye devam ediyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni teslim edilmiştir.

SORUŞTURMAYI SAPTIRMA VE KARARTMA EKİBİ

Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmüştür. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmiş ve basına servis yapmıştır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir.

BASINA SERVİS EDİLEN YALANLAR

Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin merkezine konmuştur. Artık kamuoyunda alay konusu olan uydurma haberler, MİT İstanbul Bölgesi Bilgi Toplama Merkezi’nden ve İstanbul Emniyeti Güvenlik Şubesi’nden basına servis yapılmıştır.

Uydurma habercilik öyle düzeye varmıştır ki, oğlum Mehmet Perinçek’le ilgisi olmayan fotoğraflar, Mehmet Perinçek diye basına servis edilmiş ve bu fotoğrafları yayınlayan Zaman, Vatan ve Yeni Şafak gazeteleri yalan haberlerini hâlâ düzeltmemişlerdir.

Fotoğrafta Mehmet Perinçek diye gösterilen şahısın Mehmet Perinçek ile en küçük benzerliği yoktur. MİT kamerasıyla çekilen görüntü, İstanbul MİT Merkezi tarafından gazetelere iletilmiş ve bu gazeteler de amirleri tarafından verilen psikolojik savaş görevlerini yerine getirmişlerdir. ABD’nin psikolojik savaş kurallarına göre, düşman diye tanımlanan “ulusal” güçleri yalan haberle yıpratmak caizdir.

BASINA YALAN HABER SERVİSİ YAPANLAR VE
FETHULLAHÇI KADRO EMNİYETTEN VE DEVLET DAİRELERİNDEN TEMİZLENECEK

Emniyet’teki Fethullahçı kadro, Türk Emniyeti’nin içine yuvalandıkları mevzilerden temizleneceklerdir.

SüperNATO’nun astüst ilişkileri içinde basına yalan haber servisi yapmayı, devlet görevleriyle karıştıranlar da, hukukun emrettiği cezalara çarptırılacaklardır.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=175

 

  Doğu Perinçek’in Aydınlık Dergisi’ndeki başyazısı  
Cumhuriyet hükümetinin inşası
 
Şemdinli’den başladılar; Diyarbakır’da Türkiye’nin kepenklerini kırdılar; Danıştay’da yargının, ODTÜ’de üniversitelerin.


Dizi devam ediyor. Ertuğrul Özkök’ün yazdığına göre, “en derin komplo daha sırada” imiş.
Operasyonun arkasındaki gücün ABD olduğu apaçıktır. MOSSAD, bölgemizde hep iş ortağıdır ve bu tür operasyonlara İsrail devletinin çıkarlarını da katar.


AT DEĞİŞTİRME OPERASYONU


ABD’nin at değiştirme kararı verdiği gözüküyor. Bu saptamaya itiraz eden yazılara rastladım. Deniyor ki, ABD Tayip Erdoğan’lardan vazgeçmiş değildir. Bütün bunlar, Tayip Erdoğan’lara daha ağır yükler vurmanın hazırlıkları olarak tanımlanıyor.


TÜSİAD çevrelerine Ertuğrul Özkök’lere ve genel olarak Aydın Doğan medyasına bakılırsa, ABD politikası yansır. Tayip Erdoğan’ın boynuna ilmik geçirildiği görülüyor.


ABD, Tayyip’lerden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu yönetim, artık ne Ordu’ya, ne yargıya, ne de üniversitelere hükmedebiliyor. Hükmedemeyen hükümet, hele İran’la cepheleşmeler döneminde hiç kimse için hükümet değildir.


TERTİBİN HEDEFLERİ


ABD açısından bu at değiştirme döneminde, iki kurum hedef tahtasındadır: Türk Silahlı Kuvvetleri hizaya getirilmelidir. İşçi Partisi ise bastırılmalıdır.


Tertipler o kadar geri zekâların yapımı ki, amacı ortaya koymak için araştırma ve incelemeye bile gerek kalmıyor. Soruşturma dosyaları, mizah tarihine geçecektir. Geçen hafta Fikret Otyam ağabeyin yazısını okuyanlardan, kasıklarını tedavi ettirenler oldu.


Sorguda İşçi Partisi ve Doğu Perinçek bağlantısı imal etmek için gösterilen gayretler, artık tutanaklara da geçmiştir. Sorguda Alparslan Arslan’a ısrarla “Suikast emrini Doğu Perinçek’ten mi aldın” sorusu yöneltiliyor. “Israrla^sözcüğü, Sayın Saygı Öztürk’ün Hürriyet ve Gözcü’de çıkan haberinde bulunuyor.
Soruşturma görev ve yetkisi, yasalarla belirlenmiş savcılıkların elinden gasp edilirse, böyle olur. Böyle iktidarın böyle soruşturmacıları olur. Yasadışı iktidarların soruşturmacıları da yasadışıdır.


ODTÜ’DE MÜDAHALE ETMEYECEKSİN EMRİNİ VEREN MAKAM KİM


Geçiyoruz ODTÜ’ye, orada da bir kamu faciası yaşandı. Türkiye, yeni bir Danıştay tertibinden kurtarılmıştır. Öncü Gençlik üyeleri ve Atatürkçü gençler, uyanık ve disiplinli davranışlarıyla suçu önlediler. Yüzlerine sol maskesi takılan Alparslan Arslan’lar yarım dakikada amfiden ve üç dakikada binadan çıkardılar.


Jandarma araya girince, salondan sopalarını ve kimliklerini bırakarak kaçan bu kahramanlar cesaret bulmuşlardır. Çünkü jandarma tam üç saat, orada onların binaya taş atma eylemlerinin güvenliğini sağlamıştır. Amaç ne olursa olsun, yapılan budur.


Kamu güvenliğini sağlamakla görevli olanların, suçu seyretme yetkisi var mıdır? Jandarma Alay Komutanı, “Bana müdahale emri verilmiyor” diyor. Bir güvenlik amiri, iki adım, evet iki adım önünde taşlar atılırken, sopalar sallanırken, cana ve mala tecavüz edilirken, emir ve yetki istemez. Suçu önlemek onun görevidir. Suçluyu yakalamak, onun görevidir. Suçüstü durumu vardır.


Müdahale etmeyeceksiniz diye emir veren makam kimdir? Jandarma Ankara Valilik makamından emir alır. Emir, hangi kamu yöneticisinden gelmiştir, ona emreden kimdir? Bunların açığa çıkarılması, tertibin açığa çıkarılmasıdır.


Üniversite de, zavallı duruma düşürülmüştür. Aciz ve kurumu savunma kararlılığından yoksunluk, bugün kamu yönetiminin neredeyse genel hastalığıdır. Hukuk, otorite, disiplin, bütün bunlar liberalizmin mabetlerinde kurban edilmektedir. ODTÜ yönetimi o korku tapınağının dışına çıkma iradesi gösteremiyorsa, istisna olmak istemiyor demektir.


MİT MÜSTEŞARLIĞI NOTER GÖREVİ YAPIYORSA


Ancak Danıştay tertibinde, MİT bağlantılarını bütün çıplaklığı ve kanıtlarıyla ortaya koymuş bulunuyoruz.
Boynuna “Kilit adam” fermanı asılan Muzaffer Tekin’i teslim olmamaya ikna eden ve onu kuşatıp denetim altına alan Ertaç Giray, M. Zekeriya Öztürk ve İsmail Paker’in üçünün de MİT bağlantılı olması, bir rastlantı mıdır? Ertaç Giray ile Gonca Bahar ilişkisi, araştırmayı MOSSAD ve Bulgaristan’daki CIA-MOSSAD eğitimine götürür.


MİT, Zekeriya Öztürk’e kendi bünyesinde, İstanbul MİT Bölge Başkanlığı’nda hangi eğitimin verildiğini ve üç buçuk saat hangi bantların doldurulduğunu araştırmayacak mıdır?


MİT Müsteşarı için, “noterdir o” değerlendirmeleri duyuyoruz. Noterlik gerçekten seçkin ve saygın bir meslektir. Ama MİT Müsteşarlarının noter olması, yasada kendilerine verilmeyen başka görevler yaptıkları anlamına gelir. O zaman, MİT’in tertibin içindeki üçlü ile bağlantılarını hangi makam araştıracaktır?


EMNİYET GENEL MÜDÜRÜ VE EMNİYET İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANI
GÖREVDEN NASIL ALINCAK


MİT bağlantılı elamanlar, Fethullah sicilli Emniyet istihbaratçıları, ABD tezgâhlarında el ele vermişler, Cumhuriyet’e karşı büyük suçu işliyorlar.


Peki bunlara kumanda eden zincir nerelere uzanmaktadır?


Emniyet Genel Müdürü, daha soruşturmanın ilk günlerinde, suç örgütünü bütünüyle ortaya çıkarttıklarını söyledi. Bu açıklama, yaşanan fiyaskodan sonra tertibi onaylamaktan başka bir anlam taşımıyor.
Tertibin aydınlatılması için, öncelikle Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner’in ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Fethullah sicilli Ramazan Akyürek’in istifa etmeleri veya görevlerinden alınmaları gerekiyor.


CUMHURİYET MAKAMI ARANIYOR


Onları görevden alacak Cumhuriyet makamı nerede?


Şu an kamu makamları, Tayip Erdoğan’ı kurtarma tertipleriyle iştigal ediyorlar.
Bugün hükümet görevini yapan kurum, İşçi Partisi’dir. Bismil’de ve Çat’ta, Türkiye’nin bütünlüğü görevini yapıyor. Lozan’da ve Berlin’de Cumhuriyet’in Dışişleri Bakanlığı görevlerini yaptı. Şemdinli, Diyarbakır, Danıştay, ODTÜ ve Atabey’ler sürecinde de Cumhuriyet’in güvenlik görevini yerine getiriyor.
İşçi Partisi, Cumhuriyet iktidarının görevlerini yaparak, Cumhuriyet iktidarını inşa ediyor.
Bütün iktidarlar böyle kurulmuştur

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=161

“Tayyip ananı da al git”

Gökçe Fırat

Tayyip Ananı da Al Git!

 

Kader yılına doğru

AKP iktidarı Şemdinli’den sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştay’a baskın!..

Ve yine Şemdinli’de olduğu gibi suçu Ordu’nun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı.

Şemdinli’den sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiye’nin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir.

Önümüzdeki bir yıl Türkiye’nin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak.

Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım:

1- 30 Ağustos 2006:
Ordu komuta kademesinde değişiklik ve yeni Genel Kurmay Başkanı’nın belirlenmesi

2- Nisan/Mayıs 2007:
Cumhurbaşkanlığı seçimi

3- Kasım 2007:
Seçim

Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir.

Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABD’nin İran’a saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiye’ye biçtiği rol.

AKP köşeye sıkıştı

Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır.

1-) 30 Ağustos’tan önce Ordu’yu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin.

Çünkü Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKK’ya karşı inisiyatif Ordu’ya geçecek, PKK’ya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir.

Özellikle AKP’nin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez.

Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustos’tan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır.

2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrıdır. Sezer’in tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezer’in çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler.

Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKP’lileri tedirgin etmektedir.

Ancak onları tedirgin eden sadece Sezer’in sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir “darbe” kokusu almıştır AKP’liler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler.

3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHP’nin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir.

Kaldı ki CHP’nin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHP’nin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır.

Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHP’yi takip edecek 82 AKP’li vekil bulunmaktadır.

4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demirel’i bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir.

İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır.

Bu süreçte AKP’nin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri “AB sürecini baltalamayalım” ya da “ABD’yle ortaklığı bozmayalım” argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır.

AKP’nin önündeki üç seçenek

İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır.

Verilecek karar üç şıklıdır.

1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır.

Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğan’ın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir.

AKP’liler tarafından bu formül “teslimiyet” formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar.

Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup “teslimiyet” seçeneğini düşünmemektedir.

2-) İkinci seçenek AKP’nin teslim olmak yerine “rest çekmesi” ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir.

AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir.

3-) Üçüncü seçenek ise AKP’nin “zorlama”sıdır.

Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir.

Tertip ekibi

İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir.

AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır.

Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır.

Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlık’ta üstlenmiş Tayip Erdoğan’a tesir eden danışman kadrosudur.

Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir.

Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat’tır.

Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir.

Cemil Çiçek de destekçilerdendir.

Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz.

Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir.

Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler.

Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinli’de planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır.

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır.

Tertipçilerin hedefleri

Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir?

Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahin’in “sürprizlere hazır olun” açıklaması ve Başbakan’ın “Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var” açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Burada tertipçiler “bir taşla birkaç kuş” vurma peşindedirler.

Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz:

1-) 30 Ağustos öncesinde Ordu’nun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek.

2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezer’dir.

Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğlu’na ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyet’in önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğlu’na saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykal’a sessiz dur uyarısı yapılacaktır.

Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğlu’dur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur.

3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır.

Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır.

4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur.

Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKP’nin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı.

5-) Burada TÜRKSOLU’nun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLU’nun artan etkisi nedeniyledir.

Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir.

Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır.

Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek!

Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir.

Bunun dışında tertipçiler Türkiye’nin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar.

Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiye’nin gerçek tablosudur.

Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP.

Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır.

Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler.

Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır.

Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKP’liler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür.

Ve Başbakan’ın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir.

Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderes’ten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır.

Bu gidişle sonu ip olacaktır.

AKP’nin bu gidişi hayra alamet değildir.

Uyarması bizden…

http://www.turksolu.net/108/basyazi108.htm

***

Adım adım Danıştay Tertibi

Kapak

 

Danıştay saldırısında en önemli pay yıllardır süren Şeriatçı yapılanmadadır. Ülkemizde Vakit gibi laik kişi ve kurumları hedef gösteren ve buna karşın hâlâ basın özgürlüğünün ardına saklanabilen Şeriatçı gazeteler oldukça, bu gazeteden etkilenerek laik kişi ve kurumlara yönelik saldırılara girişecek Şeriatçı militanlar da bulunacaktır. Danıştay’a saldıran Alparslan Arslan da bunlardan biridir. Arslan bu saldırı sırasında Vakit’e bakarak eylemi gerçekleştirdiğini itiraf etmiştir. Fakat buna karşın soruşturma saptırılmış, saldırıyı sanki ulusalcılar yapmış gibi bir hava estirilmiştir. Soruşturmada katil Alparslan Arslan unutulmuştur. Oysa katilin kimliği apaçıktır: Şeriatçı ve ülkücüdür.

Danıştay saldırısını Başbakan ulusalcıların üzerine yıkmaya çalışsa da baş sorumlu kendisidir. Daha saldırıdan üç gün önce Danıştay aleyhinde açıklama yapmıştır. Bu açıklamada “Danıştay’daki engelleri aşacağız ya da bizi anlayanla yürüyeceğiz.” demiştir. Cinayetten sonra soruyoruz Başbakan’a, Danıştay’daki engelleri böyle mi aşacaksınız? İnsanları öldürüp yerlerine sizi anlayacakların mı gelmesini istiyorsunuz?
Cenaze töreninde halkın “katil Başbakan” sloganları atmasının arkasında bu gerçek vardır. Halk, azmettirici olarak Başbakan’ı görmektedir. Gerçekten de Danıştay tertibinde Başbakan sadece tertipçilerle birlikte hareket ederek suç işlememiştir, aynı zamanda katilin bu saldırıyı yapması için uygun ortamı da sağlamış, açıklamaları ile cinayete davetiye çıkarmıştır.

Başbakanlıktaki tertip ekibinin tertip için düğmeye basmasını etkileyen önemli siyasal gelişmeler oldu.

Cumhurbaşkanı Sezer’in Meclis’i feshetmesi, CHP’nin sine-i millete dönüşü tartışılırken aynı zamanda Başbakan milletvekillerini CHP’nin sokmaya çalıştığı virüse karşı uyarıyordu.

AKP tertipçileri erken seçim öncesi parti kadrolarını sağlam tutmak, tabanı bir arada tutmak ve sanal bir ulusalcı düşmanla motive etmek, rakiplerini yıpratarak erken seçime güçlü girmek için düğmeye bastılar.

Danıştaya saldırı ile aynı zamanda laiklik temelli çıkışları da komplo içinde eriterek susturmayı planladılar. Tertip AKP’ye karşı yapılmamıştı, tertibi AKP laik tepkiyi komploculukla suçlamak ve erken seçim öncesi rakiplerini tasfiye etmek için yaptı!

Danıştay saldırısının hemen ardından düzenlenen cenaze töreni halkın AKP iktidarına karşı biriken öfkesinin dışavurumu oldu. On binlerce yurttaş sokaklara döküldü. Türkiye tarihinde ilk kez “katil başbakan” sloganları atıldı. AKP’li bakanlara pet şişelerle saldırıldı. Bir vatandaş çantası ile Başbakan Yardımcısı Gül’ün kafasına vurdu.

Bu gösteri Menderes’in sonunu hazırlayan “555K” gösterisini anımsattı. Ankara sokakları 27 Mayıs öncesini yaşadı. Tüm siyasetçiler yuhalanırken askerler alkışlanıyordu.

Başbakan başına gelecekleri bilircesine cenazeye katılmadı. Asker-polis şehit cenazelerine
katılmamasıyla tanınan Şeriatçı Başbakan gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koyuyordu.

Ankara’da düzenlenen gösterilerden sonra Genel Kurmay Başkanı Özkök sert bir çıkış yaptı ve halkın gösterilerine devam etmesini istedi. Böylelikle AKP’liler iyice zor duruma düştüler.

Başbakan ertesi gün Özkök’ü emekliye sevk etmekle tehdit etti.

Ancak buna karşın Ordu komuta kademesi geri adım atmadı.

AKP iktidarının sadece halk, Yargı, Cumhurbaşkanı tarafından değil Ordu tarafından da istenilmediği böylece anlaşılmış oldu.

Danıştay saldırısına halkın ve Ordu’nun gösterdiği tepki AKP kurmayları içinde 27 Mayıs korkusunu bir kez daha gündeme getirdi. O andan itibaren Başbakan tertipçilerle birlikte harekete geçti.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin daha ilk gün yaptığı açıklamada sürprizlere hazır olun diyordu. Halk için belki sürpriz olacaktı ama hükümetin bildiği bir şeyler vardı galiba. Bu kadar çabuk bilinecek bir şey olamazdı. Katil daha sorguya bile alınmamıştı. Demek ki hükümet tertipten haberdardı.
Hemen ertesi gün Başbakan CHP lideri Baykal’ı da komplonun içinde olmakla suçladı. Böylelikle tertipçilerin sivil hedefleri de ortaya çıkıyordu.
Son dönemlerde AKP’liler ve AKP yandaşı medya Baykal’ı Kızılelmacılıkla suçluyorlardı. Nitekim son tertipte Deniz Baykal bu çıkışlarının bedelini ödeyecekti. Ulusalcılara yıkılacak cinayet en son halkada Baykal’la da birleştirilecek ve CHP’yi köşeye sıkıştıran AKP erken seçime gidecekti.
Erken seçim öncesi önemli bir hazırlık ise ANAP, MHP, BBP, DYP ve SP’nin de AKP yandaşı koalisyona dahil edilmesiydi. Nitekim ulusalcıların, hatta Susurlukçuların üzerine yıkılmak istenen
tertipte ne hikmetse MHP, DYP ve BBP hiç suçlanmadı. Suçlanmadıkları gibi, bu parti liderleri AKP’ye doğrudan destek verdiler. Böylece türban altındaki tertipçi ittifak ortaya serilmiş oldu.
Hatta darbeye karşı yaptıkları açıklamalar yetmiyormuş gibi ANAP ve DYP; CHP sine-i millete dönerse, buna katılmayacağını açıkladı. Anlaşılan sağcı muhalefet AKP yerine CHP’ye muhalefet etmekle görevlendirilmişti.
Tüm bu komplo teorilerine karşın CHP sağlam durarak ve komployu önemsemeyerek büyük bir görev yaptı. AKP’nin korkutmaya çalıştığı CHP komplo teorilerine prim vermeyerek halkın da genel görüşünü seslendirdi.

Danıştay’a saldırı, tertibin basın ayağının nasıl çalıştığını ve hangi
merkezlerden yönlendirildiğini de ortaya koydu.
Saldırının ertesi günü gazeteler “Laikliğe Saldırı” manşeti ile çıktı. Hatta Radikal “Türk-İslam Sentezci Saldırı” değerlendirmesi yaptı.
Fakat Hükümet’in komplo teorileri ve Emniyet içindeki Fethullahçı hücrenin Zaman üzerinden basına yaptığı servis her şeyi değiştirdi.
Bir gün önce saldırganı Türk-İslam Sentezci gören Radikal birden Kızılelmacıları hedef aldı. Fethullah’ın Samanyolu TV’sinin yaptığı yayınlarla Kızılelma’dan Susurluk’a kadar gelindi. En son Hürriyet bile Susurluk manşeti attı.
Peki bu nasıl soruşturmaydı böyle?
Ortada katil vardı. Cinayeti üstlenmişti, kimliği ise Şeriatçı ve ülkücüydü.
Buna rağmen katili yönlendiren birilerinin bulunması gerekiyordu. O isim ise Muzaffer Tekin oldu.
Peki Muzaffer Tekin’le katil Alparslan Arslan’ın bir irtibatı var mıydı?
Gazetelerin ilk gün yazdıkları bilgilere göre cinayet öncesi ve sonrasında defalarca görüşmüşlerdi. Peki bu bilgileri kim veriyordu? Soruşturmanın gizli olması gerekmez miydi? Anlaşılan soruşturmada bulunan birileri basına bilgi sızdırıyordu.
Ancak bu bilgiler tümüyle gerçekdışı ve kamuoyunu manipüle etmek içindi.
Nitekim soruşturma ilerledikçe Muzaffer Tekin’in Alparslan Arslan’la sadece 2005 yılında iki görüşmesi olduğu ortaya çıktı!
Ancak Fethullahçı servis elemanları için yalanın sınırı yoktu.
Katilin üzerinden ve evinde yapılan aramada sadece Vakit gazetesi çıkmıştı.
Ancak Muzaffer Tekin’in evinde TÜRKSOLU ciltleri ve İleri dergileri
bulununca üçüncü gün katilin evini tekrar arattırıp o evde de TÜRKSOLU ciltleri buldurtuverdiler!
Oysa böyle bir şey de yoktu ortada.
Hatta basın çapraz sorgudan haber geçmeye bile başlamıştı. Muzaffer Tekin’in üç subayla birlikte çapraz sorguya alındığını heyecan içinde
yazıyordu Bugün Gazetesi. Ama o haberin çıktığı gün bile Muzaffer Tekin sorguda değil hastanedeydi!
Anlayacağınız yalanın inandırıcı olmasının bile önemi kalmamıştı basın için.
Fakat yalanlarla kamuoyunu yönlendirebileceklerini düşünüyorlardı, hatta böylelikle yargı üzerine tesir edeceklerdi. Savcı açıkça baskı altına alınıyordu. Soruşturma Adliye’de değil İçişleri Bakanlığı’nda yürütülüyordu. Yürütme yargının yerini almıştı.
Ancak AKP’nin unuttuğu bir şey vardı, öncelikle Muzaffer Tekin’le saldırgan arasında bir irtibat kurabilmek için hukuki bir delil yoktu, delilsiz suç yıkmak içinse savcı ve hakimlerin Ferhat Sarıkaya’nın akibetini göze alacak kadar Fethullahçı olmaları gerekiyordu.
Fakat Abdullah Gül bile Muzaffer Tekin’in çete olarak suçlandığı haberini yalanladığı bir ortamda bu olamazdı. Hükümet çete başı ilan etmişti Muzaffer Tekin’i ama ertesi gün sözlerini geri çekmişti.
Hükümet geri çekilince bu
tertibin boşa çıkarıldığı ortaya çıkmıştı hemen hemen. Basın bir iki gün daha oyalanabilirdi ama AKP liderleri bir şey tutturamayacaklarını anlamışlardı.
Şemdinli’den sonra ikinci
tertipleri de başarısız olmaya mahkumdu. Tertip sırasında sol basın da Fethullah’ın ve Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın güdümüne girdi. Örneğin Birgün gazetesi hükümetin en önemli destekçisiydi.
Evrensel gazetesi de MİT ve polisle işbirliği halinde Şemdinli’deki rolünü devam ettirdi.
PKK’nın gazetesi Gündem ise olaylara çok sevinmişti. Onlar da Emniyet ve MİT’le birlikte Ordu’ya savaş açtılar.

Peki tüm bu olaylara TÜRKSOLU nasıl dahil oldu derseniz?

Hatırlarsanız Şemdinli tertibi ortaya çıktığı zaman “Tertipçiler astsubayın arabasına bari TÜRKSOLU da koysalardı” demiştik.

Anlaşılan Fethullahçı istihbaratçılar gazetemizi iyi okuyorlar ki bu defa TÜRKSOLU çıktı. Hem de gazete olarak bile değil, 3 cilt halinde!

Bu da gayet normal, her Atatürkçü ve milliyetçi insan gibi Muzaffer Tekin de TÜRKSOLU okuru. Bizim merak ettiğimiz 4. cildimiz de çıkmıştı o neden yok?

Peki bir gazetenin suç unsuru olarak gösterilmesi hangi ideolojide var?

Türkiye 12 Eylül döneminde gazete ve kitapların silah ve bombalarla birlikte suçlu muamelesi gördüğü bir dönemi yaşamıştı. Bugün anlaşılan Tayyip iktidarı ve medyası 12 Eylül faşizmini diriltmiştir. Adamlara hak vermemek de elde değil, TÜRKSOLU bugün AKP için her bombadan daha tesirlidir!

Ama Tayyip Bey’e öneririz bir de Bakanlarının evinde arama yaptırsın! Bakalım Bakanlar Kurulu’ndan kaç cilt TÜRKSOLU çıkacak!

http://www.turksolu.org/108/danistay108.htm

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

“Küresel çete”ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!… Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP’nin bu alık tavırları Hz. Mevlana’nın nefsi emareye işaret ederek: “Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!” benzetmesini hatırlatıyor.

 Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay’a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet’te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin’e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı… Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet’te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir “ulusalcı çete” oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet’te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

“Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi’ndeki sorguda Alparslan Arslan’a ‘örgüt şeması’ gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan’a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?’ sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim’ karşılı­ğını verdi… “Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım” şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan’ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi’nden Arslan’ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı’nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir “film” mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay’a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: “Türkiye’nin AB’ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye’nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007′de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye’nin laik seçkinleri AKP’nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir.” (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar’ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: “Türkiye’de 28 Şubat’ı aratacak gelişmeler yaşanacak” kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman’la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam’ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika’ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca’nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen’in başındaki hareketi, “Mehdiyet ve Mesihiyet” hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 
Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay’a yapılan saldırı ile ilgili olarak “ilginç” açıklamalarda bulundu..

“Danıştay’da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır” diyen Ünal şöyle dedi:

Bu olay Fetullahçı ekip – Pentagon – CIA – Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur.

Pentagon’da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar.

Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever – Milli – Milliyetçi – Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir.

Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır.

Bu saldırının sebebi:

PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR” diyordu.

Alparslan Arslan’ı MOSSAD Bulgaristan’da eğitiyor!

Genelkurmay’a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD’a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan’da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan’daki tesislerinde veriliyor.

Genelkurmay’a yakın bir kaynaktan Aydınlık’a ulaşan bilgiye göre, Al­parslan Arslan’ın Süper NATO’yla olan bağlantısı MOS­SAD üzerinden kuruldu. Bu ger­çek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edil­di. MOSSAD’a bağlı çalışan “Gonca Bahar” adına bir kimli­ği de bulunan kadının, Alpars­lan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulga­ristan’da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaris­tan’daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan’ın ba­şından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açık­lıyor.

“BULGAR HOCA” KİMDİR?

Bulgaristan’la ilgili diğer bir nokta da, Alparslan Arslan’ın Bulgar kökenli bir kişiyle olan ilişkisi. Tetikçinin babası, olay­dan hemen sonra yaptığı açıkla­mada, oğlunun bir Bulgar ile ta­nıştıktan sonra hayatının değiş­tiğini söylemişti. Tabii tek başı­na “bir Bulgar” ifadesi pek bir anlam taşımıyor. Ancak daha sonra söz konusu Bulgar’ın la­kabının “Bulgar Hoca” olduğu ortaya çıktı.

Ancak “Bulgar Hoca” la­kaplı istihbaratçının Bulgaristan istihbaratından atıldığı belirtili­yor. Adı Jelyo Penev olan Bulgar istihbaratçı ara sıra Türkiye’ye gelen ve Rusya’ya girmesi yasak olan bir kişi.

Penev, 2001 yılında Bulgar askeri istihbaratından atıldı. Atılma nedeni; Bulgar gizli ser­visinin Rus gizli servisiyle birlik­te 1998 yılında yaptığı ortak bir araştırmanın bilgilerini satmak. Kısa bir süre yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden ser­best bırakılınca, İngiltere’ye gi­diyor. Bazı Rus kaynaklar, Jelyo Penev’in MI-6′ya çalıştığını, söz konusu bilgileri İngiltere’ye sat­tığını belirtiyor.

Jeljo Penev’in Türk asıllı bir sevgilisi var. Penev çok iyi dere­cede İngilizce, Arnavutça, Türk­çe ve Rusça biliyor. Bir dönem Kosova’da bulunmuş. Türki­ye’yi ara sıra ziyaret ediyor. Pe­nev, 2003 yılında Rusya Federasyonu’nun Inguşetya bölgesi­ne gitmiş. 3 aya yakın bir zaman kalmış. Vize ihlali nedeniyle sı­nır dışı edilmiş.

Bulgar Hoca lakabı ise ol­dukça dikkat çekici. Rus kay­naklara göre “Bulgar Hoca” lakabı, Jelyo Penev’e Hıristiyan olmasına rağmen Müslümanlar­la yakın ilişki kurması nedeniyle verildi.

 
Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le “Organize suç örgütü.”

ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir”

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek’in “Emniyetteki hizipleşmenin içinde” bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek’in örgütü de saptanmış: “irticai akımdan” ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve “dikkat edilmelidir” notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu “dikkat edilmeli” notu, Ramazan Akyürek’i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı’na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti’nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor.”

Soruyoruz: “Fethullahçı” emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik’in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

“Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir.”

Asya Finans’ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı’nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin “h” ve “ı” bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur.”

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında “Fethullahçı” Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu’nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin’i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan’la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan’ın, Maslak’ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen’i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen’in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey’in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans’ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 
Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay’ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah’a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

“Muzaffer Tekin’in Rus sevgilisi olduğu” yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye’deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP’nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay “Birharf Yayıncılık” tarafından yayımlanan “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında, “polis teşkilatındaki F tipi” olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca “teknik takip” yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken “eski” polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; “her türlü teknik takip ve izleme” işle­rinin bütünüyle “F tipi örgüt” tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan’a göre; “F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay’a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır” diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan’ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının “kahraman”ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek’e, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet’in İstihbarat Daire Başkanlığı’na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon’da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi’nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi’ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek’in “tayin kararnamesi”nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan’ın Danıştay’a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO’nun Taşeronları!

Aydınlık’a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan’ın, 5-6 yıldır; AKP’ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek’in ve SüperNATO’nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, “teknik takip ve dinleme” faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, “irticai kadrolaşma”ya önemle vurgu yapmış ve AKP’yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta “alaycı” bir üslupla “Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız” demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan’ın (gerek görüşmemizde, gerekse “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO’nun taşe­ronluğunu yapan “F tipi” örgüt, yasal mı görülüyor? Bu “irticai-haçlı” örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan’ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu’nun baskına uğratılması “falan” mı bekleniyor?

14
Haz
07

NECİP HABLEMİTOĞLU CİNAYETİ

NECİP HABLEMİTOĞLU CINAYETININ PERDE ARKASI:

Necip Hablemitoğlu ugramis oldugu suikastten kisa sure once; Fethullahçıların asagida makalesinde bahsettigi can dusmanlarini ortadan kaldirmak icin aradigi taşeronu buldugunu:

Bu taseronun Fethullah Gulen’e oldurulmesi gerekli “7 kisilik” listenin ayrintili raporunu  verdigini,

Bu raporda oldurulmesi gerekli 7 kisiden “1. sirada oldurulmesi gerekli kisinin HANS AIBERG” oldugu,

4. sirada oldurulmesi gerekli kisi ise bizzat Necip Hablemitoğlu (yani kendisi) oldugunu,

Necip Hablemitoğlu bu raporda ismi gecen diger 6 kisiyle  tek-tek baslanti kurup uyarmistir. Bu uyarilardan hemen sonra, Rahmetli Hablemitoglu elindeki belgeyi kamuoyuna sunamadan ugramis oldugu kalles suikast sonucunda hayatini kaybetmistir.

Hans Aiberg Hablemitoglu’nun uyarisini aciklamis, gunumuzde mecliste milletvekili olan bahsi gecen taseron hakkinda bilgiler vermistir.

Biz Hanifler olarak elimizdeki tum bilgileri ve belgeleri kamuoyuna sunmaya haziriz. Lakin Rahmetli Hablemitoglu’na hayatlarini borclu olan diger 5 kisininden sadakat ve vefa gostererek:

Kamuoyuna Rahmetli Hablemitoglu tarafindan uyarildiklarini ve bu konu hakkinda tum bildiklerini acik ve net olarak aciklamalarini istiyoruz.

“Faili mechul degil, Faili malum olan Hablemitoglu cinayetinin” sorumlularinin yargi onunde hesap vermesi icin, diger 5 kisinin insanlik borcunu yerine getirmesini istiyoruz.

Asagidaki Bolumler “Vatan Haini Orgut Fethullahcilarin” Gercek Yuzunu Gosterdigi Icin, Öldürülen Necip  Hablemitoglu’nun:

“FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR” adli makalesinden ve

KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”adli kitabindan alinmistir. 

ADETA RAHMETLI HABLEMITOGLU KENDI CINAYETININ FAILLERINI ONCEDEN HABER VERIYOR, UYARIYOR:

“VATAN HAİNİ ÖRGÜT” FETHULLAHÇILAR ÖLDÜRDÜ!!!

DIKKATLE OKUMANIZI ONERIRIZ.

ALLAH Kendisine Rahmet Eylesin. Kaldigi Yerden  Vatanin Gercek Evlatlari Devam Edecek InsaALLAH.

FETHULLAHÇILAR VE HİZBULLAHÇILAR

Dr. Necip Hablemitoğlu’nun makalesinden:

Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş “can düşmanı” için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş “can düşmanı”nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli’nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de “tedbir merhalesi”ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!.

MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI

Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları’nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna “kaba kuvvet” imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yolaçması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul’daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor.

Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001′de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz “ihtiyat” önermeye devam ediyor:

“İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. … Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir…. İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur…. Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü ‘gak gak gıdak’ normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir” (7).

Fethullah Gülen’in cemaati yönlendiren -Ocak 2001′in son haftasında yayınlanmış- yazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD’de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine “memlekete hoş geldin Fethullah Gülen” denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, “burnu akan” bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:

“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR” (8).

Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!…

 

http://www.geocities.com/hablemitoglu/fetulahcilar_ve_hizbullahcilar.htm

 KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

KITABIN ONSOZ BOLUMUNDEN

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı,  sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana,   yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,  Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen  milyonlarca örgütsüz, dağınık  Türk yurtseveri!.. Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir  kesim!..

İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde, devletimizin altının nasıl oyulduğunun, nasıl zaafa düşürüldüğünün  binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor: Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçıları!..

Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan; C.I.A., MI6 ve BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini, devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?  “Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..

Siz, hiç fethullahçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan  bir PKK’lı, Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist ya da bir TÜSİAD üyesi ya da bir siyasal parti lideri ya da bir ikinci cumhuriyetçi ya da bir azınlık mensubu ya da misyoner ya da Hükûmet üyesi ya da bir Başbakan gördünüz mü? Nitekim, fethullahçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş bir İçişleri Bakanı, bir Emniyet Genel Müdürü ve bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz, gösteremezsiniz!..  Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.  Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur.  Önünüzde iki tercih vardır; ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!.. 

Fethullahçılar, Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik  kaynakları ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.  Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur; örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A.  denetimindeki Moon, Falun-Gong, Scientology gibi tarikatlarla benzeşmektedir. Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.  İşte bu yasadışı yapılanmanın, eğitimin yanısıra, en az onun kadar önemli olan  istihbarat alanına yönelmesinde, birtakım stratejik gerekçeler rol oynamaktadır:

1.        Tüm dünyanın pekçok merkezinde uygulanmakta olan terörist ve de köktendinci ideolojik yaklaşımların yaptığı gibi, devlete ya da yabancı devletlere karşı silahlı mücadele vererek hedefe varmanın mümkün olmadığını en kavrayan dinsel organize suç örgütü, Fethullahçılardır.  Mevcut sistemi yıkmak yerine, takiyyeyi ön plana çıkararak, devlet yapısıyla çatışmayacak bir örgütlenmeyle, zaman içinde devletin stratejik kurum ve kuruluşların içine sızmak ve ele geçirmek, bu yasadışı yapılanmanın “ılımlı” görüntüsünün altındaki en önemli neden ve etkendir.

2.        Fethullahçılar, istihbarat birimlerine sızmakla, kendilerine gelebilecek her türlü operasyonu önceden haber alma, önleme ve de karşı operasyonu başlatma olanağına sahip olmaktadırlar.  Bu durum, onlara sadece savunma değil, saldırı olanağı da sağlamaktadır.

3.        Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren fethullahçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif Silahlı Kuvvetler olarak algılamaktadırlar.  Bu durum, onların kendilerini güvende hissetmelerine yol açmaktadır.  Nitekim, emniyet mensubu fethullahçıların toplanma ve eğitim merkezlerine “ışık kışlaları”, emniyet içindeki kadrolarına da genel bir ifadeyle “ışık orduları” denilmektedir. Fethullahçıların emniyet içindeki kadroları, T.S.K.’ne karşı “denge” sağlama çabalarının bir sonucudur. Devletin ele geçirildiği, sistemin bütünüyle değiştirildiği, “Çin Seddi’ne otağ kurulduğu” en son aşamada, alternatif silahlı kuvvetlerin T.S.K.’ne karşı kullanılması olasılığından, moral anlamda sıkça söz edilmektedir.

4.        Fethullahçılar, Türkiye’nin tek özel istihbarat örgütüne sahiptirler. Devletin istihbarat birimlerinin tüm olanaklarını kullanan; gizli bilgilerin tamamını elde eden bu yasadışı örgüt, gerek kendi “hasım”ları ve gerekse, hedef siyasiler, gazeteciler, mafya babaları, bürokratlar, akademisyenler, askerler ve diğer önemli meslek mensuplarının “açıklarını” içeren, şantaj malzemesi olarak kullanılabilecek her türlü görsel ve işitsel bant kayıtlarından,  bu kayıtlara ait çözümlerden, fotoğraflardan her türlü resmi belgeye, hatta kişisel anekdotlara kadar herşeyi içeren bir arşive de sahip bulunmaktadırlar.  Parayla satın alamadıklarına, hatta korkutamadıkları “hasım”larına karşı, çarpıtılmış, fabrikasyon  bilgi  ve belge tanzimi de, bu örgütün ilgi ve uzmanlık alanı içindedir.  Aynı şekilde, fethullahçılar, kendi şirketlerine rakip şirketleri bertaraf etmek için bu özel istihbarat örgütünü kullanmaktadırlar.  Bunun için daha çok, “kaçakçılık” duyumları çerçevesinde şirket merkezlerine yapılan aramaların yıkıcı etkisinden söz edilmektedir. Aynı taktik, “hasım” vakıf, dernek ve şahıslar için de uygulanmaktadır. Bu örgütün servis hizmetlerinden kimi siyasilerin sıkça yararlandığı yolunda duyumlar alınmaktadır. Özel istihbarat örgütü sayesinde, radikal sosyalist partilerin dışında, seçim barajını aşma olasılığı kuvvetli olan tüm siyasal partilerde, fethullahçıların aday gösterme gücünün  sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu örgüt aynı zamanda, “hasım”ların enterne edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da tasfiyesi; yandaşların ise önemli yerlere getirilmesinde işlevsel rol oynamaktadır.

İşte, “Köstebek” çalışması, fethullahçıların bu az bilinen karanlık yüzüne ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır. Özellikle Basın Savcılarının şu gerçeği  bilmeleri gerekmektedir:  Bu kitap,  İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet’i tahkir ve tezyif amacıyla kaleme alınmamıştır. Aksine, kitabın yazılmasında, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. gibi kuruluşlara, devletin güvenliğini koruma gibi asli görevlerini hatırlatma ve bu görevlerinin gereğini talep etme amacı  ön planda tutulmuştur.

Bu kitabı hazırlarken, Fethullahçı istihbaratçıların “imam” düzeyindeki mensuplarına “moral” amacıyla dağıttıkları “İstihbarat Evrakı” yazılı dosyalardan (“gizli”, “çok gizli” kaşeli yazışmalar, soruşturma evrakları, ifade tutanakları, yazılı savunma ve diğer matbu metinler) çok yararlandığımı belirtmek istiyorum.  Ama bunun için de  fethullahçılara teşekkür etmem gerekmiyor. Buna karşılık, fethullahçı kadrolaşmaya karşı mücadele verdikleri için zarar gören ve bu çalışmada yardımlarını esirgemeyen  “Kemal’in Polisleri”ne minnet duygularımı sunuyorum.  Hukuksal yardımlarından dolayı dost ve fedakâr avukatım Hüseyin Buzoğlu’na ve Av. Neşet Yıldırım’a, “Yeni Hayat” Dergisinin sahibi Av. Hanifi Altaş’a, ve ayrıca bu alandaki çalışmalarından yararlandığım Dr. Ümit Emre’ye, M. Emin Değer’e, Ergün Poyraz’a, Zübeyir Kındıra’ya, Sertaç Eş’e ve Yasemin Güneri’ye teşekkür ediyorum.

KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

Kitabin 3. Bolumunden:

3.1.3.   BİREYSEL MÜCADELE VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ Fethullahçıların üniversitelerdeki “hasım”larına yönelik taktik ve stratejilerini –yaşayarak, bedel ödeyerek  öğrenen- bir akademisyen olarak, devam etmekte olan bir savaşımın mütevazi tarafıyım. 12 Eylül döneminden itibaren, intihal (66) dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan; toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100’e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan, ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak, diğer ülke ve devlet düşmanı yasadışı örgütlerin, tarikatların ve benzeri yapılanmalar yanısıra, fethullahçılara karşı mücadelemi de kesintisiz sürdürmekteyim. Yaklaşık 20 yıllık süreçte açılan dava dosyaları içinde yer alan binlerce belge, hiç şüphesiz, her fırsatta “din, ahlak, mukaddesat, fazilet, dürüstlük, namus” gibi kavramların ardına sığınan fethullahçıların, “hasım”larını tasfiye doğrultusunda sınırtanımaz etiksizliğinin göstergeleridir. İşte, sadece birkaç örnek: Fethullahçı istihbaratçılar tarafından “hasım” kabul edilen kişi ve kuruluşlar aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerinden biri de, çarpıtılmış bilgilere dayalı sahte belgeler üretmektir; teknik deyimle “fabrikatörlük” yapmaktır. Bu kapsamda, şahsımla ilgili üretilmiş onlarca sahte belge sözkonusudur ve bu sahte belgeler, daha çok internet ortamında dağıtılmaktadır. Bunlar arasında, kayda değer olarak “M.İ.T. mensubu olduğumu gösterir kimlik fotokopisi”, “Gagauz-Hristiyan olduğuma dair nüfus kütüğü fotokopisi”, “yüzkızartıcı suçlara ilişkin yargı kararları fotokopileri”, “komünist örgüt militanı olduğuma ilişkin istihbarat raporu fotokopisi”, “masonluğuma dair kimlik fotokopisi” vs. vs. sayılabilir. Sahte belge üretiminde sınırtanımazlığın ve utanmazlığın en tipik örneğinde şu bilgiler yer almaktadır: “AA0012A7A-SİY/04-EYL-0511-2895 TERÖR ÖRGÜTÜ OPERASYONU BÖLÜCÜ ÖRGÜTÜN SÖZDE SİYASİ KANADININ ANKARA SORUMLUSU ELE GEÇİRİLDİ  (FOTOĞRAFLI)   ANKARA (AA) – Güvenlik güçlerince Ankara’da yapılan operasyonda bölücü terör örgütü PKK’nın sözde siyasi kanat ERNK’nın Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi.

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerin bir ihbarını değerlendirerek Ankara Gençlik Caddesi’nde bir hücreevine düzenledikleri operasyonda Hablemitoğlu’nun yanısıra çok sayıda örgütsel doküman ve kırsal kesimdeki teröristlere gönderilmek üzere eğitim notları da ele geçirildi.

Sorgusu halen Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde sürdürülen Hablemitoğlu’nun bir üniversitede görevli olduğu ve örgütün kitleselleşmesi için çaba sarfettiğini itiraf ettiği kaydedildi. TALİMATLAR BEKAA’DAN

Hablemitoğlu’nun ilk sorgusunda, talimatları bizzat terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’dan aldığı, PKK’nın geniş kitlelere ulaşması için bazı teklifler sunduğunu itiraf ettiği öğrenildi.

Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan ile ilişkileri de sağladığı öğrenilen Hablemitoğlu’nun önceki yıllarda da bazı sol gruplarla birlikte olduğu provakatif faaliyetlerde uzman olduğu ifade edildi. (AB-TK-NHK) 04.09.1989 14:59:07 TSİ NNNN”  

Normal posta, faks ve elektronik posta aracılığı ile dağıtılan ve de halen http://www.gerçekergenekon.com adresinde “servis”e sunulmaya devam eden bu sahte belgeye, uzun yıllardan sonra ilk kez,  Bandırma’da yayınlanan “Genç BAYRAK” adlı bir gazetenin 25 Mayıs 2002 tarihli nüshasında “Necip Hablemitoğlu eşittir PKK” başlığı altında yer verilmiştir. Bandırma’daki MHP eski ilçe başkanı tarafından yayınlanan gazetedeki haberde, sahte belgeye ek olarak –imla bozuklukları dahil aynen- şu iddia, iftira, hakaret ve isnatlarda bulunulmuştur:

“Kısa bir süre önce, yerel bir gazete, Bandırma’da bir öğretim görevlisini konuk edip Belediye düğün salonunda konferans verdirdi. Şahsın adı Necip Hablemitoğlu. Elbette Bandırma’nın iyi niyetli ve onurlu insanları bu konferansı tüm samimiyetlikleri ile gidip dinlediler. Necip Hablemitoğlu anlattı. Bandırmalılar dinledi.  Ancak meslekten mi bilinmez bizde bir araştırma hastalığı vardır. Biri Bandırma’ya geliyor ve onlarca kişiye gözlerinin içine baka baka birşeyler anlatıyor ve gidiyor, elbette sormak gerek kim bu Necip Hablemitoğlu diye. Sordukta. Necip Hablemitoğlu hakkında araştırma yaptığımızda ne o yapılanın konferans olduğunu nede insanları bilgilendirmeyi hedeflediğine inanmadık, inanmayacağızda. Çünkü geçmiş dönemlere ait olan tüm dökümanlarda Necip Hablemitoğlu eşittir PKK. Evet gerçek bir söylem ve asla iddia değil, gerçek. Çünkü elimizde saatine kadar verebileceğimiz bilgilere göre Necip Hablemitoğlu’da geçmişte PKK’ya hizmet ettiğini ve Abdullah Öcalan ile birebir görüşerek talimat aldığını itiraf etmiş. Aynı Necip Hablemitoğlu yani PKK örgütü yardımcısı ve yatakçısı Necip Hablemitoğlu, 2002 yılında Bandırma’da Belediye’ye ait bir salonda konferans veriyor ve bir gazetenin işbirliği ile. Biz size 04.09.1989 tarihinde saat 14:59’da tüm haber ajanslarını alt üst eden ve tüm adli makamları harekete geçiren resmi yazıları eksiksiz, kesintisiz, cesurca ve Kamuoyuna hitaben yayınlıyoruz. Yazıyı okuduktan sonra konu kamuoyuna kalıyor. Bandırma’ya gelerek onlarca onurlu Türk insanına konferans veren bir kişinin PKK Örgütüne yataklık etmesi ve  bu konferansın alenen yapılması doğru mu? İşte bu soruya da kamuoyuna gerçekleri ile birlikte ekte sunuyoruz”. Gazete, 28 Mayıs 2002 tarihli nüshasında, manşetten verdiği Hablemitoğlu Gazetemize Dava Açıyor(muş)!” başlıklı haberde, yukarıdaki haber metnini aynen bir kere daha yayınladıktan sonra, şöyle denilmiştir: “Haberimiz üzerine 18 Mayıs’ta Hablemitoğlu’nu şehrimize getirerek konferans organizesini üstlenen bir yerel gazete, Necip Hablemitoğlu’nun gazetemize dava açtığını açıklamış. Kendisinden yurtsever ve değerli bilim adamı olarak bahsedilen bu şahsın PKK ile ne ölçüde işbirliği içerisinde olduğunu umarız kamuoyuna açıklayacak ve nihai kararı halkımız verecektir.  Bekliyoruz HABLEMİTOĞLU…1 Konunun takibindeyiz. Hablemitoğlu davası ile ilgili bilgileri önümüzdeki sayılarımızda size aktaracağız”. Konferansın Bandırma Ticaret Odası Konferans Salonunda yapıldığını saptayamayan, “Belediye Düğün Salonu” diyerek okuyucularına usulen adres gösteren bu titiz (!) gazetenin haberi  sonrasında, sahte belgenin kaynağı olarak gösterilen ANADOLU AJANSI adına bir açıklama yazısı gönderilmiştir. Genel Müdür adına Genel Müdür Yardımcısı İsmail Bezgin imzası ile gönderilen 26.6.2002 tarih ve B.02.1.AA.12/102-2171 sayılı yazıda aynen şöyle denilmiştir: “İlgi yazınıza konu haber bültenlerimizde yer almamıştır. Ayrıca, yazınız ekinde göndermiş olduğunuz haber metni fotokopisi bizim formatımıza uygun değildir. Bu metnin düzmece yazılmış olduğunu düşünmekteyiz. Bilgilerinizi rica ederiz. Saygılarımızla”.

Elbette ki, bu sahte belge çerçevesinde gelişen haksız isnat ve iftiralara karşı sözkonusu gazete aleyhine açılabilecek tüm davalar açılacaktır. Ancak önemli olan gerçek şu: Yurdun farklı köşelerindeki benzer yayınlar nasıl saptanacak ve dava açılacak?!.  Baba tarafından Kırım Türkü, anne tarafından Rumeli Türkü olan şahsımı, tüm mücadele ve eserlerime rağmen, etnik bölücü, elikanlı terör örgütü destekçisi-yatakçısı, dolayısıyla AB işbirlikçisi PKK’lı, ERNK yetkilisi gibi gösterme faaliyetlerinin “ülkücülük”, “müslümanlık”, “mukaddesatçılık”  gibi kılıflar ardından yapılması, konunun takiyye yönünü ve mesajın hedefini ortaya çıkarmaktadır.

Kaldı ki, bu ve benzeri iftira ve kumpasların 1980’den  bu yana sonu gelmemektedir. Hatta, şahsımla ilgili iftira ve isnatlara yer veren Zaman gazetesi aleyhine açtığım ve tümünü kazanarak haksız isnat sahiplerini mahkûm ettirdiğim davaların birinde, gazete avukatı, Ankara Asliye 25. Hukuk Mahkemesi’ne benzeri sahte belgelerden birini sunma cüretini göstermiştir. 2000 Yılında görülen bu davaya, Zaman gazetesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ait 15 Ekim 1986 tarih ve C-2537 sayılı belgeyi (!) iddia ve isnatlarına dayanak olarak göstermiştir. 14 Yıl öncesinin tarihini taşıyan ve İstihbarat Şubesi’ne ait olması dolayısıyla “gizli” olması gereken bir belgenin, nasıl olup da Fethullah Gülen Cemaatine yakınlığı tüm istihbarat raporlarında belirtilen bir gazetenin eline geçtiği sorusu, henüz yanıt bulamamıştır.  Bu belgenin sahteliği, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce mahkemeye sunulan yazıda belirtilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şu ki, fethullahçı istihbarat örgütünde, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanılan, ileride kullanılmak üzere hazırlandığı anlaşılan “tedbire yönelik” resmi belgelerle, sahte belgeleri içeren bir arşiv bulunmaktadır. Anlaşılan, “Zaman”  gazetesi de bu arşivden yararlanabilmektedir.

İşte, “Zaman” gazetesinin  mahkemeye sunduğu istihbarat belgesinin son paragrafında şu hükme varılmaktadır:

“Sözkonusu Enstitü’de, çeşitli devlet dairelerinden, Emniyet teşkilâtından ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden subayların da öğrenim gördüğü, bu nedenle laiklik ve Atatürk aleyhtarlığı yapıldığı iddialarının asılsız olduğu, istihbar edilmiş olup; ayrıca bahse konu olayın D.G.M. Savcılığına intikal ettiği ve soruşturma yapıldığı öğrenilmiştir” Oysa, dönemin Emniyet Genel Müdürü’nün Özel Kalem Müdürü başta olmak üzere, çok sayıda üst düzey emniyet mensubunun yanısıra, 50’ye yakın emekli ya da muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun da Enstitü’de öğrenim sürdürdüğü, Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde yayınlanan çarşaf listeler çerçevesinde kamuoyuna malolmuş olup, sadece İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün bilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç, bizatihi İstihbarat Şubesi’ne yapılmış bir hakarettir. Nitekim, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kemal İskender, anılan Mahkeme Başkanlığı’na gönderdiği 29.5.2000 tarih ve B.05.1.EGM.4.06.00.06-06.5.800.1200-(6068-2000)-072065 sayılı yazıda şu bilgileri vermektedir: “… Kayıtlarımızın tetkikinde ve yapılan arşiv araştırmasında 15.10.1986 gün ve C-2537 sayılı evrak bulunamamıştır. Bahsekonu evrakın numarası itibariyle yazışma ve arşiv kodlama sistemimize uygun olmadığından muhtemelen böyle bir raporun mevcut olmadığı veya tarih itibariyle on yılı geçtiğinden imha edilmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Ayrıca İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün görev alanına giren faaliyetlerle ilgili yapılan yazışmalarda yeralan bilgiler; dokümanter olmayıp istihbari niteliktedir. Herhangi bir adli veya idari tahkikatta delil olarak kullanılamayacağı gibi genel güvenlik ve İKK tedbirleri açısından evrakın aslı veya fotokopisi yazışmaya muhatap olan ilgili birim tarafından başka birimlere gönderilemez ve başka amaçlarla kullanılamaz ibareli bir uygulama bulunmaktadır. Bilgilerinize arzederim”. Zaman gazetesi, anılan mahkeme tarafından mahkûm edilmiştir. İstihbaratçı fethullahçıların, tüm bu sahte belgelere dayalı dezenformasyon faaliyetlerine ve tasfiye yöntemlerine muhatap olan  Atatürkçü bir akademisyen olarak, emin olduğum gerçek şu ki, Türkiye’nin en az PKK kadar, belki ondan da fazla  tehlikeli ihanet odağı olan fethullahçıların devlet içindeki, öncelikli olarak da istihbarat birimlerindeki kökü kazınmadıkça; dış destekleri kesilip elebaşları İmralı’ya doldurulmadıkça, bu dış destekli, olağanüstü güce sahip organize suç örgütüyle bireysel kavgalar da -eşit olmayan koşullarda- sürüp gidecektir (67).

 KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI”

                KITABIN SONSÖZ BOLUMUNDEN: Yukarıda rastgele seçilmiş haber ve yazı örnekleri, normal bir hukuk devletinde Cumhuriyet Savcıları için başlıbaşına “suç duyurusu” niteliği taşımaktadır. Ülkemizde ise, gerek bu haber ve yazılar, gerekse devletin ilgili birimlerince hazırlanan resmi raporlar ve soruşturma evrakları çerçevesinde konuya bakıldığında,  Cumhuriyet ve Basın Savcılarının, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T.’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Yükseköğretim Kurulu’nun ve Üniversitelerin, T.B.M.M.  ve de tüm organlarıyla Hükûmet’in,  üzerlerine düşen görevin sorumluluklarını gereğince yerine getirmedikleri gözlemlenmektedir. Bu yüzden, devlet güvenliğinin zaafa uğraması pahasına, basit çıkar hesaplarına ya da  makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik,  sorumsuzluk,  vurdumduymazlık, fırsatçılık, yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki fethullahçı fidanların (!) adeta ormana dönüşmesine yolaçmıştır. Elinizdeki bu çalışmayı sürdürdüğüm son bir yılı aşkın süre içinde karşılaştığım sıradışı olaylar, duyumlar, saptadığım hususlar, fethullahçı tehlikenin sadece Emniyet içindeki boyutunu bile ortaya  çıkarmakta ne denli geciktiğimin işaretleri olarak değerlendirilebilinir:

·    Bu grubun mücadelede silaha ve teröre bulaşma ya da taşeron kullanma riski her zaman için sözkonusu. Bunların yapacakları bir hata, verecekleri bir açık, zaten takiyye ile idare edilen cemaatin sonu olacak ve saadet zinciri kendiliğinden parçalanacaktır.  Paranın girdiği yerden idealin, hem de uğruna can verilecek idealin gittiği varsayımı dikkate alındığında, Cumhuriyetimizin gelmiş geçmiş en tehlikeli şeriatçı yapılanmasının dağıtılmasının hiç de zor olmadığına kanaat getirdim. Yeter ki, siyasal erk bunu samimiyetle istesin, geçmişte olduğu gibi istiyor görünmesin…

·    Bu çalışmayı sürdürürken, telefonlarımın dinlendiğini, bilgisayarıma girilerek e-postalarımın ve dosyalarımın kopyalandığını ve izlendiğime bir kere daha emin oldum. Bu nedenle, önlem olarak, internet bağlantısı olmayan ikinci bir bilgisayar edindim ve kullandım. Bu arada, telefon, e-posta ya da posta kutusuna not yoluyla gerçekleştirilen tehditlerin sayısında da bir önceki yıla göre önemli artış gözlemledim. Tehditlerle ilgili olarak Valilik’ten “koruma” isteminde bulunmayı ise anlaşılır nedenlerden dolayı hiç düşünmedim. Dikkat çekici olan bir başka husus,  Fethullahçı istihbaratçıların telefon dinleme yoluyla elde ettikleri ses kayıtlarını analiz-ayıklama eğitimi almadıkları ya da “yemlenme” riskini dikkate almadan aceleci davrandıkları, verdikleri anlık tepkilerden ortaya çıktı. Bu süreçte, benim de tedbirsizlikten kaynaklanan kayda değer bazı kişisel  hatalarım da sözkonusu oldu: Telefonda karşılıklı bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak randevulaştığım bir kişiye,  buluşma yerini ve saatini bu görüşme sırasında alenen söyleme hatasında bulundum. Randevu öncesinde, Fakültenin otoparkına bıraktığım otomobilimin alarmının çalışmadığını farkettim. Otomobili  kontrol ettiğimde, bagajda duran iki deri çanta ile maddi değer ifade eden alışveriş çantalarına dokunulmaksızın, içinde araştırma ile ilgili belgeler, ses ve görüntü kasetleri ile CD’lerin bulunduğu alelade iki plastik poşetin gaspedildiğini  farkettim. Devlet içine sızmış “köstebek”leri araştıran bir akademisyen olarak, semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu’na başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi algılayan dikkatli bir yurttaş olarak, “Fethullah’ın Copları” kitabının yazarı, gazeteci Zübeyir Kındıra’nın yaptığını yapmadım, akıbetini paylaşmadım. Onun otomobilinin -kitabının hazırlık evresinde- soyulması üzerinden  geçen yıllar zarfında, faillerin yakalanamamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım… 

·    İnanıyorum ki, Devletin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçı unsurların temizlenmesi, kesinlikle zor değildir. Bunun için önce, Ulusal Güvenlik Konseptinde değişiklik yapılması ve  dış istihbarat servisleriyle ilişkileri çerçevesinde, fethullahçıların kontr-espiyonaj kapsamına dahil edilmesi gerekmektedir. Ardından da, siyasal erkin tam desteğini arkasına alan bir planlı istihbarat operasyonu gerçekleştirmek yeterlidir. Burada önemli olan, bu planlı istihbarat operasyonunu hangi kadroların yürüteceğidir? Bugüne kadar Emniyet, MİT gibi kurumlarda, fethullahçı kadrolaşmayı sadece seyredenlerle ya da mücadele ediyor gibi görünenlerle bu operasyonun gerçekleştirilemeyeceği ortadadır. Korkaklarla, kişiliksizlerle, Cumhuriyet’in değerlerine sahip olmayanlarla, hukuka saygılı devlet militanlığına soyunmayanlarla, kaçak güreşenlerle, rüşvetçilerle ve komisyoncularla, Atatürk ilke ve devrimlerine ölümüne bağlılığını önceden kanıtlamayanlarla, halk deyimiyle “biraderlerin kuklalığını” yapanlarla, iç ve dış tehdit odakları hakkında örgütsel alt yapısı bulunmayanlarla  sözkonusu planlı istihbarat operasyonu yürütülemez. Yürütülse de amacına ulaşamaz. Gazeteci Saygı Öztürk’ün dediği gibi: “Fethullah Gülen grubuyla ilgili operasyonu bu saatten sonra emniyet  camiasında kolay kolay kimse yapamaz. Çünkü kimin eli dokunuyorsa yanıyor. Bu konuda çalışma yapan grup tasfiye edildi. Bu hem Ankara Emniyet Müdürlüğü, hem de genel müdürlük bünyesinde yaşandı. Bu olayın iki boyutu var. Ya derinlemesine soruşturmak ya da soruşturmayarak ört-bas etmek olacaktır. Eğer derinlemesine bir soruşturma yaptırılmak isteniyorsa, dağıtılan ekip takviye edilerek yeniden göreve getirilmeli ve soruşturma kaldığı yerden devam ettirilmeli”.  En akıllıca yol, bu operasyonu, fethullahçılardan doğrudan zarar gören ama pes etmeyerek mücadelesini yürüten Cevdet Saral, Osman Ak gibi Emniyet Müdürlerinin sorumluluk ve yönetiminde takviye edilmiş bir ekiple başlatmak ve sonuna kadar götürmektir. Başka yolu yok!.. ·    Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlikle ilgili olarak -Jandarma Genel Komutanlığı dışında- operasyonel bir güce maalesef sahip bulunmamaktadır. Ne zaman Cumhurbaşkanlığı ve MİT Müsteşarlığı, sivillere geçmiştir, iç güvenliğimizdeki zaaflar da bu dönemlerde ortaya çıkmıştır.  Cumhurbaşkanı’nın ve MİT Müsteşarı’nın teamüllere uygun olarak mutlaka asker kökenli olmasının, demokratikleşmeye hiçbir engeli bulunmamaktadır. T.S.K. içinden yabancı ülkelerin “etki ajanı” devşirmesi kolay değildir; bu durum, ulusal güvenliğimizin güvencesini oluşturmaktadır. Türkiye, bu güvenceden mahrum olmanın birtakım sancılarını yaşamaktadır. Örneğin, MGK Genel Sekreteri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. ile, Fethullah Gülen’den, Mesut Yılmaz’dan, Alaattin Çakıcı’dan, Sadettin Tantan’dan, Dr. Rudolf Schmidt’den, Henri  Barkey’den çok daha fazla ilgilidir, ilgilenmek ve takip etmek zorundadır. T.S.K.’nin Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. üzerinde koordinasyonu sağlaması, iç politikaya karışması anlamına gelmemektedir. Asıl, politikacıların, şeyhlerin ve politikacı bağlantılı mafya babalarının ellerini bu iki kurumdan çekmesi gerekmektedir. Bu denge günümüzde bozulmuştur, siyasilere ödün vermeksizin bu dengeyi yeniden kurmak, T.S.K.’nin asli görevidir. Durumdan vazife çıkarmanın sanatını bilen T.S.K., istihbarat birimlerindeki gelişmelere seyirci kalmamalıdır… ·    Fethullahçılar, cemaate ait en az 25 milyar dolarlık mal varlığı, milyarlarca dolarlık ciro, yüzmilyonlarca dolarlık himmet geliri ile, hemen herkesi ve herşeyi satın alabilecek dev bir organizasyona dönüşmüştür. Yurt içindeki üniversiteleri, liseleri, ilköğretim okulları, dersaneleri, hastaneleri, poliklinikleri, yurtları, ışıkevleri, vakıfları, dernekleri, hemen her alanda faaliyet gösteren şirketleri, fabrikaları, pazarlamacıları,  devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan onbinlerce öğretim elemanı, alternatif silahlı kuvvetleri (emniyetçi müritler), kamu görevlileri ile fethullahçılar, organize bir suç örgütü halinde çalışmaktadır. Yurt dışındaki güçleri, en az yurt içindeki güçleri ölçüsündedir. Son yaşadığımız iki ekonomik krizde, Alman Bankalarının dahli kadar, fethullahçıların dahli de bulunmaktadır. A.B.D.’nde Fethullah Gülen’e yakın olabilmek için binlerce fethullahçı işverenin, “yeşil kart”tan kurasız faydalanabilmek için kişi başına en az 3.000.000  $ para transferi gerçekleştirdikleri; Kanada’ya yapılan transferlerin ise çok daha fazla meblağlara ulaştığı duyumları alınmaktadır. Türkiye’de fabrikalar sökülmekte, Balkan ülkelerine, Orta Asya Cumhuriyetleri’ne, Azerbaycan’a ve Rusya Federasyonu’na bağlı Özerk Cumhuriyetlerine; ayrıca da cemaatin okullarının bulunduğu tüm ülkelere götürülmektedir. Fabrikalarla birlikte sermaye götürülmesi, Türk ekonomisine önemli darbe vurmuştur. Hiçbir devlet kurumu, bu konu ile ilgilenmemektedir. CIA, MI6 ve BND gibi batılı istihbarat servisleri ile işbirliği örnekleri sergileyen, taşeronluk yapan  fethullahçıların özde  yurtsever, milliyetçi-alperen olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Türk Devletine, laik hukuk sistemine büyük kin duymakta ve her fırsatta bu kinin gereğini yerine getirmektedirler. İşte, bu dev organizasyonla mücadelede, sayıca bir elin parmaklarını geçmeyen Cumhuriyet aydını ve birkaç sivil toplum örgütü, savunmasız ve korunmasız konumdadırlar. Bunları koruyacak, destekleyecek, güç eşitliği sağlayacak bir devlet desteği de maalesef sözkonusu değildir. Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı gibi yitirilen aydınlardan sonra, bunların da çekilmesiyle, meydan yani kamuoyu, fethullahçıların eline kalacaktır. T.S.K.’nin bu durumu değerlendirmesi, ama geç olmadan değerlendirmesi gerekmektedir. Niye T.S.K. diyenlere, yoksa Mesut Yılmaz mı, sorusuyla karşılık vermek yerinde olacaktır. ·    Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüzmilyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri  eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü’nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peşpeşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında  olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar  hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak; T.B.M.M.’de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak; en azından “İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da  DGM’de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi  darbenin yanısıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir. Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken  tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..                                                                             : *Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Görevlisi hablemit@ada.net.tr

            

   

BAŞBAKAN ERDOĞAN HABLEMİTOĞLU CİNAYETİYLE İLGİLİ BİRİLERİNE ŞANTAJ-TEHDİTMİ ÇEKİYOR?

NE DEMEK İSTEDİ, DAHA DOĞRUSU NE YAPMAK İSTİYOR?

Oguz KAYI

Asagida alintisini yaptigimiz gazetede Başbakan Erdoğan’in, Danistay saldirisinin ardindan yaptigi aciklamasi:

 “Bu ülkede Necip Hablemitoğlu cinayeti örtbas edilmiştir”.

Bu aciklamasindan basbakanin “cinayetin  örtbas edildigini” bildigi ortaya cikar. Eger cinayetin  örtbas edildigini biliyorsa otomatikman “cinayeti  örtbas edenleride” bilmesi gerekir. Yoksa boyle bir aciklama yapamaz!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğancinayeti  örtbas edenleri” bildigi halde neden gerekli islemleri yaptirmamis-yaptirmiyorda, uluorta bizzat kendisinin baskani oldugu AKP iktidarini ve bakanlarini afise edercesine, kendi hukumetini kotuleme pahasina boyle aciklama yapiyor?

Neden “cinayeti  örtbas edenleri” aciklayip, gerekli islemleri yaptirip, yargi onunde hesap vermelerini saglamiyorda, dolayli sekilde afise ediyor, fakat aciklamiyor?

 Cinayetin örtbas edildiğini söyleyen Basbakanin partisi, cinayetin işlendiği gunden bu yana görevdeler, devletin yonetimini ustlenmis durumdalar. Eger cinayet  örtbas edilmisse“mutlaka kendi partisi hatta hukumetinde biri-birileri bu ise karismis olmali.

Eger “cinayet  örtbas edilmisse” ki basbakanin iddeasi budur, onuda ancak cinayeti sorusturan emniyet teskilati örtbas edebilir! Cunki cinayeti sorusturan, tum kanitlarin ve bilgilerin toplandigi tek kurum emniyet teskilatidir. (Rahmetli Hablemitoglu’nun desifre ettigi Fethullahcilarin Kadrolastigi” kurumlardan biri olan emniyet teskilati!)

Cinayeti  örtbas edebilecek tek kurum olan emniyet teskilatida Icisleri Bakanligina baglidir. Nitekim Hablemitoglu cinayetinden dolayi İçişleri Bakanlığı ‘Suçlu‘ bulanarak, tazminata ‘Mahkum‘ edilmistir.

Ankara 5′inci İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nı 40 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Mahkeme karariyla suclu bulunan İçişleri Bakanlığında bulunan kimse ise; Fethullah Gulen’in emrinde oldugu tespit edilen bakanlardan biri olan Abdulkadir Aksu!

Sefer Selvi

Bu bilgilerden sonra ortaya cikan durum:

Eger Basbakan Erdogan “Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenleri” aciklayip yargi onunde hesap vermesini saglasaydi, ki yapmasi gerekende bu idi:

Emniyet teskilati icinde kadrolasan Fethullahcilardan tutunda, Fethullah Gulen‘in emrindeki bakan A. Aksu’ya ya kadar pek cok kimse yargi onunde hesap verirdi!

Oysa Basbakan Erdogan bunu yapmayip, sadece “cinayeti  örtbas edenleri” ustu kapali sekilde afise etmistir.

Peki bundan ne anlam cikarabiliriz?

Eger Basbakan Erdogan ne soyledigini bilmeyen bos bogazin biri degilse, ki koskoca basbakandan boyle biri olmasi beklenemez , geriye bir baska olasilik kaliyor:

Başbakan Erdoğan bu mesaji genel kamuoyuna degil, “Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenlere” hatta “cinayetin faiilerine” gonderip,

Hablemitoğlu cinayetini örtbas edenleri” bildigini:

bunu elinde bir koz, 

bir joker, bir kart, 

bir santaj malzemesi olarak olarak tuttugunu,

Eger isterse aciklayabilecegini ima ederek:

BAŞBAKAN ERDOĞAN HABLEMİTOĞLU CİNAYETİYLE İLGİLİ BİRİLERİNE ŞANTAJ-TEHDİT CEKİYOR!!!

Acaba gercekten oylemi? 

Bu olasiligin mumkun olabilecegini gosteren,  yazilardan ilgili bolumler:

Araları açıldıHaber: RUŞEN ÇAKIR

10.09.2006

Fethullah Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin son yazıları, cemaat ile Erdoğan arasında soğuk rüzgarlar estiğini kanıtlıyor.

Fethullah Gülen cemaati AKP hükümetine eleştirilerini yoğunlaştırıyor ve özellikle Başbakan Erdoğan ile arasına belirgin bir mesafe koyuyor. Çünkü Erdoğan’ın Çankaya yolunu açabilmek için kendilerini gözden çıkarabileceği yolundaki spekülasyonlar, Gülen’in yakın çevresi tarafından da inandırıcı bulunuyor…

Gülerce’nin sözlerini deşifre edebilmek için, Şemdinli İddianamesi ile başlayıp Danıştay saldırısı, Atabeyler Çetesi olaylarıyla devam eden ve Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığını engellemek için yürütülen kampanyayla sonuçlanan süreci hatırlamak gerekiyor. Başta yüksek rütbeli subaylar olmak üzere toplumun bir kesimi, bütün bunları TSK’yı yıpratmaya yönelik bilinçli ve örgütlü bir komplo olarak gördü. Nitekim Org. Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı devrederken yaptığı konuşmada, bu olayın faillerinden hesap sorma kararlılığını vurguladı. Kimse açık açık isim vermedi ama Gülen cemaati ve onun polis teşkilatı içindeki uzantılarının suçlandığı yolunda inandırıcı söylentiler dolaştı…

Kökleri çok eskilere dayanan, son bir yılda iyice tırmanan ama adı konulmayan TSK-Gülen cemaati gerginliğinin geleceği AKP hükümetinin alacağı tavra bağlıydı. Beklenenin aksine AKP, açık ve net bir şekilde Gülen cemaatinden yana tavır almadı, onları aklamaya veya korumaya yönelik adımlar atmadı. Ama tersini de yapmadı. Bu gerilimi belli bir mesafeden, sadece izlemeyi tercih etti.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=10.09.2006&Newsid=86822&Categoryid=1

ARALARI AÇILMIŞTI

Erdoğan ile Gülen cemaatinin arasının açıldığı,
cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin
yazılarında hükümete sert mesajlar göndermesiyle açığa
çıkmıştı. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olabilmek için
Gülen’e yönelik bir operasyon yapabileceği
spekülasyonuna karşı hükümeti uyaran Gülerce, bunun Ak
Parti’nin intiharı olacağını yazmıştı…

http://www.sonsaniye.net/haber7060.htm

Veya Basbakan ne soyledigini bilmeyen, sacma sapan konusan bos bogazin biri.

Bu iki olasiliktan baska yorum cikmiyor ortaya.

(Asagida konuyla ilgili derlenen medya haberleri bulunmaktadir.) 

 FETHULLAH GÜLEN MEHDİ EKER BULUŞMASI!
Başbakan Tayyip Erdoğan, seçimlere bir yıla kala, Fethullah
Gülen’in yeniden desteğini alabilmek için harekete
geçti.
HABERTURK

ABD ziyareti sırasında Gülen ile bir şekilde
irtibat kurarak aralarındaki soğukluğu gidermek
isteyen Erdoğan, cemaate yakınlığıyla tanınan ve
sevilen bir isim olan Tarım Bakanı Mehdi Eker’i elçi
gönderdi. AK Parti’nin kaderini belirleyecek sürpriz
Pennsylvania buluşmasını Habertürk Ankara Haber
Müdürü Gülin Yıldırımkaya ortaya çıkardı.

GÖZDEN ÇIKARMADI

Bugüne kadar Fethullah Gülen’in hiçbir organizasyonuna
katılmayan, yurtdışı seyahatlerinde okullarına
uğramayan ve Gülen’i hiç ziyaret etmeyen Başbakan
Tayyip Erdoğan, sanılanın aksine cemaati gözden
çıkaramadı. Erdoğan, ABD ziyareti öncesinde sürpriz
bir adım atarak cemaate yakınlığı ile bilinen ve
sevilen bir isim olan Tarım Bakanı Mehdi Eker’i
Fethullah Gülen’e elçi gönderdi. Gülen’i
Pennsylvania’daki evinde gizlice ziyaret ederek
Erdoğan’ın mesajlarını ileten Eker’in aldığı yanıt AK Parti’nin kaderini belirleyecek.

ARALARI AÇILMIŞTI

Erdoğan ile Gülen cemaatinin arasının açıldığı,
cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin
yazılarında hükümete sert mesajlar göndermesiyle açığa
çıkmıştı. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olabilmek için
Gülen’e yönelik bir operasyon yapabileceği
spekülasyonuna karşı hükümeti uyaran Gülerce, bunun Ak
Parti’nin intiharı olacağını yazmıştı. Gülerce, Vatan
gazetesine verdiği röportajda da Erdoğan’ın Gülen’i
hiç ziyaret etmemesine sitem etmişti.

Başbakan’ın tavırları, Gülen cemaatini gözden
çıkardığı şeklinde yorumlanmıştı. Ancak Erdoğan Tarım
Bakanı Mehdi Eker’i öncü kuvvet olarak ABD’ye
göndererek, Gülen’in gönlünü almak için ilk adımı
attı.

Tarım Bakanlığı’nın internet sitesinde ise Eker’in süt
ineği yarışmasının ardından Pennsylvania çiftliğinde
incelemelerde bulunduğu bilgisi yer alırken, Fethullah
Gülen ile gizli buluşması saklandı.

http://www.sonsaniye.net/haber7060.htm

HABLEMİTOĞLU GİBİ ÖRTBAS EDİLMEYECEK

Ellerinde bazı bilgiler olduğunu belirten Erdoğan, “Bu ülke Necip Hablemitoğlu cinayetini yaşamış, sonrasında herşey ört-bas edilmiş bir ülke….

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4441188.asp?m=1&gid=69

Saygı Öztürk / Gözcü

Dr. Necip Hablemitoğlu cinayeti de, Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde gerçekleşmişti. Hablemitoğlu 18 Aralık 2002’de evinin önünde otomobilinden inerken öldürüldü. “Örtbas” edildiğine göre Hablemitoğlu’nu devlet içindeki bir çetenin öldürdüğü sonucu çıkıyor.
ABDULLAH GÜL: BU, DEVLETİN NAMUS BORCUDUR
Hablemitoğlu cinayetinin çözülmesi bir yana, bugüne kadar mermi çekirdeklerinden başka tek bir ize bile rastlanmadı. Necip Beyin eşi Prof.Dr. Şengül Hablemitoğlu’nu dönemin Başbakanı Abdullah Gül, Başbakanlığa davet edip “Bu cinayeti aydınlatmak devletin namus borcudur” demişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Bu ülkede Necip Hablemitoğlu cinayeti örtbas edilmiştir” dedi. Cinayetin örtbas edildiğini söyleyenler, cinayetin işlendiği dönemden bu yana görevdeler. Peki cinayet örtbas edildiyse kim örtbas etti? Bunların kim olduğunu açıklamak da yine Başbakana düşüyor. Başbakanın örtülü olarak suçladığı kim ya da kimler?
Şimdi Dışişleri bakanlığı koltuğunda oturan Abdullah Gül, “Hablemitoğlu cinayetini çözmek devletin namus borcudur” demiş, ancak bu borç ödenmemişti. Devlet hakkında tazminat davası açıldı “namus borcu” para olarak ödendi. Yani,Necip Hablemitoğlu’nun eşine tazminat vermekle ödenmiş mi oldu?
Danıştay’a yapılan saldırının hemen ardından, Başbakan Erdoğan, Necip Hablemitoğlu cinayetini anımsadı. Danıştay’a yapılan saldırının “çete işi” olduğunu söylediğinde, acaba Hablemitoğlu’nun da devlet içindeki bir çete tarafından mı öldürüldüğünü kastetti.

http://millethaber.com/index.php?option=com_content&task=view&id=13041&Itemid=31

Hablemitoğlu cinayetiKemal YAVUZ 


Hablemitoğlu Ailesi’nin, İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı tazminat davası sonuçlandı.

 Ankara 5′inci İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nı 40 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti. İçişleri Bakanlığı, mahkeme ye gönderdiği savunmada, Hablemitoğlu’nun öldürülmesini, ‘Basit Bir Cinayet’ olarak değerlendirdiğini bildirmiş.

Şimdi düşünelim; olay mı, yoksa İçişleri Bakanlığı’nın tutumu mu ‘Basit Cinayet’?

 Bir kere, mahkemenin, olayı inceledikten sonra, İçişleri Bakanlığı’nı ‘Suçlu’ bularak, tazminata ‘Mahkum’ etmiş olması, olayın ‘Basit Bir Cinayet’ olmadığını gösteren, en sağlam bir ‘Hukuki Kanıt’ değil mi? Zira, her basit cinayetten İçişleri Bakanlığı sorumlu tutulabilseydi, tazminatlara devlet bütçesi bile yetmezdi. 


Akşam, 08-8-2004
Kemal YAVUZ 

http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/08/08/yazarlar/yazarlar156.html

FETHULLAH GULEN’IN EMRINDE OLDUGU TESPIT EDILEN BAKAN A. AKSU’NUN ICRAATLARININ DOKUMUNU GOSTEREN GAZETE YAZISI:

Volkan YANARDAĞ/ANKARA

26.01.2007

 

Bu ne şanssızlık

Dört ayrı hükümette İçişleri Bakanlığı yapan Aksu’nun döneminde birçok gazeteci, bürokrat ve akademisyen suikastlara kurban gitti. Cinayetlerin çoğunda ya failler bulunamadı ya da sadece tetikçiler ortaya çıkarılabildi

1985’te yılın en iyi bürokratı seçilen Abdülkadir Aksu, 2. Özal Hükümeti devam ederken, 31 Mart 1989’da İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından Yıldırım Akbulut tarafından kurulan 47. Hükümet’te de İçişleri Bakanlığı görevini sürdüren Aksu’nun 20 Kasım 1991’e kadar devam eden bakanlığı, çözülemeyen cinayetlerin sır perdesinin aralanmaya çalışıldığı dönem oldu.

AKSOY’LA BAŞLADI

31 Ocak 1990’da, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu olan Prof. Dr. Muammer Aksoy öldürüldü. Bu olayın yankıları sürerken 1.5 ay sonra Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç saldırıya uğradı. 6 Eylül’de yazar Turan Dursun, peşinden eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, 10 gün sonra da 6 Ekim’de Prof. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü. 1990 yılında gerçekleştirilen bu 5 suikast de aydınlatılamadı.

Yine 1991 yılında 7 suikast gerçekleşti. Bu kez hedefte MİT mensupları ve askerler vardı. 9 Ocak’ta emekli Yarbay Ata Burcu, 30 Ocak’ta emekli Korgeneral Hulusi Sayın, 7 Nisan’da emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, 23 Mayıs’ta emekli Korgeneral İsmail Selen, aynı gün Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz saldırıya uğradı.

Hâlâ tartışmaları süren Meclis lojmanları cinayeti de aynı döneme denk düşüyor. SHP Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör, 24 Haziran 1991’de Meclis lojmanlarında öldürüldü. Cinayeti araştırmak için TBMM’de komisyon kuruldu. Ancak cinayetin failleri ortaya çıkarılamadı.

AKP DÖNEMİ SIKINTILI

ANAP’ın ardından önce Refah Partisi’ne, ardından Fazilet Partisi’ne geçerek, siyasi yaşamını sürdüren Aksu, AKP’nin kurucuları arasında yer aldı. Abdullah Gül hükümetinde İçişleri Bakanlığı’na getirilen Aksu, Erdoğan’ın başbakanlığındaki 59. Hükümet’te de koltuğunu korudu. 58. Hükümet’in ilk aylarında Türkiye, siyasi cinayetlerle yeniden yüz yüze geldi. 18 Aralık 2002 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde öldürüldü. Aradan bir yıl geçmeden İstanbul bombalarla sarsıldı.

5 gün arayla önce iki sinagog ardından da HSBC Bankası’na bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda çok sayıda kişi öldü veya yaralandı.

2004 ve 2005 sakin geçerken 2006 ile birlikte cinayetler ardı ardına geldi. Önce Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin İtalyan Rahibi Andrea Santoro öldürüldü. 17 Mayıs’ta Danıştay 12. Dairesi’ne düzenlenen silahlı saldırıda Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Şimdi de Ermeni asıllı gazeteci yazar Hrant Dink suikasta kurban gitti.

http://www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=65595,4&tarih=26.01.2007

Türk Solu Dergisi

Kuzey Fırat

Kürt İslamcıların değişmeyen ismi: Abdülkadir Aksu

Özellikle 1990’lardan sonra, Kürt İslamcıların hükümet olduğu dönemlerin bir önemli özelliği daha vardır:Adülkadir Aksu’nun İçişleri bakanı olması.

Türt-İslamcılığın en yüksek aşamasına geldiği ANAP iktidarının İçişleri Bakanı ile Kürt-İslamcılığının en yüksek aşamasına geldiği ve devleti tehdit ettiği günümüz AKP iktidarının İçişleri bakanı aynıdır.

Yine büyük bir tesadüf olacak, emniyette, devletin kritik mevkilerinde, Kürtçü ve Şeriatçı kadrolaşmanın yoğun olduğu, İçişleri Bakanlığına bağlı kurumların, devlete karşı gelme, devlet düşmanlığı yapma cesaretini gösterdiği dönemler yine Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemlerdir. Polis içersinde Fethullahçı yapılanmanın temellerini Aksu atmıştır.

Bir iki ay öncesini hepimiz hatırlıyoruz. DTP’li belediye başkanları, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, devletin aleyhinde ortak bildiri yayınlamışlar ve hiçbir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Doğu illerinde devlete karşı ayaklanan insanları yönlendirenler yine bu belediye başkanlarıdır. İnsanlar, devleti değil belediye başkanlarını dinlemektedirler.

PKK’lıların cenazeleri, DTP’li belediyelerin tahsis ettiği ambulanslarla kaldırılmakta, ölen PKK’lılar için yine bu belediyeler tarafından anıtlar dikilmektedir. Ancak İçişleri Bakanı tüm bunlar karşısında sessizdir. Tüm bu olup bitenlere göz yummaktadır. Tüm bunlara göz yummak, devlete karşı PKK’lıyı desteklemekten başka anlama gelir mi? Aksu Emniyet’i öyle bir hale getirmiştir ki, kendi milletine düşman, Türk devletine düşman, Atatürk’e düşman insanlar Emniyet’i doldurmuşlardır.

Hemen hatırlatmakta fayda var. Atatürkçü aydınlara karşı en çok kimin döneminde saldırılar olmuştur, en çok kimin döneminde Atatürkçü aydınlar öldürülmüştür?

Bu dönemlerde İçişleri bakanı hep Abdülkadir Aksu’dur.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü aydınlar Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde öldürülmüş ve hiç birinin faili bulunmamıştır.

…..

http://www.turksolu.org/109/kfirat109.htm

Radikal-çevrimiçi

 

Murat Yetkin

7 Şubat 2007 

Derin devlet tartışması, cinayeti unutturmamalı

 

Erdoğan ‘Derin devlete çomak soktuk’, Baykal’sa ‘Sorumluluk senin diyor’. Gereken yapılıyor mu?

Başbakan Tayyip Erdoğan, dün AK Parti Meclis grubuna seslenirken, ‘Derin devletin tekerine çomak soktuklarını’ söyledi. Bunu nasıl yaptığını, kanıtlarının ne olduğunu açıklasaydı, toplumun aydınlanması ve devlet içindeki çeteleşme ile mücadele açılarından daha yararlı olurdu.
CHP grubuna hitap eden Deniz Baykal ise, “Beş senedir iktidardasın, siyasi sorumluluk senin” karşılığını verdi. CHP lideri, bu tabloda yıllar yılı Emniyet Teşkilatı içindeki siyasi kadrolaşmanın payı olup olmadığını soruyor. Başbakan, asıl kadrolaşmayı yıllarca siz yaptınız yanıtını veriyor. Oysa ne CHP, ne bir başka sol parti, 1970′lerin sonunda Hasan Fehmi Güneş ve İrfan Özaydınlı’nın kısa dönemli içişleri bakanlıkları dışında güvenlik teşkilatında etkin olamadı. Dönemin izleri de büyük ölçüde 12 Eylül 1980 darbesi ardından silindi. Bugün Emniyet Teşkilatı’nda kadrolar savaşından söz ediliyorsa, 25 küsur yıldır hep sağ partilerin İçişleri Bakanlığı’nı elde tuttukları unutulmamalı. İçişleri Bakanlığı’nda bir ekipler kavgasından söz ediliyorsa, sağın fraksiyonları ve tarikatlar arası bir mücadele olduğu söylenmeli.
Ama bütün bu söz düellosu içinde, Dink cinayetinin perde gerisinin ne kadar ortaya çıkarıldığı sorusu hâlâ yanıtlanmayı bekliyor.
Alkış toplayan büyük faillerden söz etmek, asıl faillerin bulunmasını geciktiriyor.

14
Haz
07

FETHULLAHÇI’LARIN “TERÖRİSTLERİ AFFEDEN CUMHURBAŞKANI” İFTİRASINI; EMİN ÇÖLAŞAN AYDINLATTI!!!

AYIP, GÜNAH

Emin ÇÖLAŞAN

9 Haziran 2007

 

FETHULLAH Gülen‘in televizyon kanalında perşembe akşamı uzun uzun yayınlanan bir haber! Altında dakikalarca kalan bir altyazı:

“Kayseri’deki şehit cenazesinde Cumhurbaşkanı protesto edildi.”

Uzun ayrıntılardan sonra habere geçiliyor. Cenazede bir adam, sadece bir kişi, bağırıp çağırıyor. Büyük olasılıkla para verilen ve kameranın karşısına geçirilen bir tip!

“Cumhurbaşkanı teröristleri affediyor, sonra onlar da bizim askerimizi şehit ediyor. Ayıptır bu yaptığı.”

Adam sürekli bağırıyor, kamera kendisini çekiyor ve uzun uzun gösteriyor. Fethullah Gülen‘in televizyon kanalı bu atraksiyona alet olmaktan, bu yalanın günahından çekinmiyor.

Geçenlerde burada yazdım. CHP milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, o günkü Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e bir soru önergesiyle sordu: “Teröristlerin affı nasıl olmaktadır?”

Bakan Çiçek bu önergeye kendi imzasıyla yazılı yanıt verdi:

“Hüküm giymiş veya tutuklu mahkum veya yakınları, ölümcül sağlık durumu nedeniyle Cumhuriyet Savcılıklarına veya Bakanlığımıza başvurur. Bu durumda kendisi tam teşekküllü bir hastaneye sevk edilir. Cezaevinde kalması hayatı açısından mümkün değilse rapor verilir. Sonra aynı muayene ve tetkikler Adli Tıp Kurumu tarafından bir kez daha yapılır. Sonuç değişmiyorsa, hayatını etkileyecek sürekli hastalığı olan mahkumun dosyası, salıverilmesi istemiyle, gereğinin yapılması (onay verilmesi) için Cumhurbaşkanı’na gönderilir.”

Bu sakızı artık çiğnemesinler. Cumhurbaşkanı hiçbir teröristi kendiliğinden affetmiyor. Önüne Adalet Bakanlığı tarafından gönderilen tahliye istemlerini, ilgili yasa uyarınca onaylıyor.

Cumhurbaşkanı, herhangi bir hükümlü veya tutukluyu -sürekli hastalığı veya kocamışlığı nedeniyle- kendiliğinden affetme yetkisine sahip değil.

Bir yanda Müslümanlık’tan dem vuranlar, bu yalanı nasıl oluyor da hep televizyonlarında, hem de gazetelerinde sürekli olarak kullanıyorlar! Milleti nasıl kandırmaya yelteniyorlar!

Bu yalana nasıl alet oluyorlar? Bunlarda hiç mi Allah korkusu yok?

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6676031&yazarid=5

Teröristleri affeden Cumhurbaşkanı!

Emin ÇÖLAŞAN

1 Haziran 2007

AKP yandaşları ve medyası, yoğun propaganda yapıyor: “Cumhurbaşkanı, cezaevlerindeki teröristleri hastalık bahanesiyle affedip sokağa salıyor.”

Bu, Türkiye’de piyasaya sürdükleri en büyük yalanlardan biri. Bunu size eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in sözleri ve imzasıyla kanıtlayacağım. CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu bu konuyu Adalet Bakanı’na bir soru önergesiyle sordu:

“Anayasa’nın 104. maddesine göre sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak yetkisi Sayın Cumhurbaşkanı’na verilmiştir.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanırken, bunların seçimi Cumhurbaşkanı tarafından mı yapılmaktadır?

Affedilen kişilerin Anayasa’da öngörülen konumda olduklarını (sürekli hastalık nedeniyle tahliyesini) belirleyen kurum hangisidir ve bu kurum hangi Bakanlığa veya bakanlıklara bağlıdır?”

Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından bu önergeye verilen yazılı yanıtı özetliyorum:

(Cezaevlerinde yatmakta olan) Hükümlülerin bu konudaki (tahliye) taleplerini Bakanlığımıza veya Cumhuriyet Savcılıklarına yapmaları durumunda, zaman geçirilmeden tam teşekküllü bir devlet hastanesine sevk edilerek hastalığın tıbben tesbit edilmesi, sonra raporun (bir kez daha tetkik ve onay için) Adli Tıp Genel Kuruluna gönderilmesi, hastalık saptandığı takdirde belgelerin derhal Bakanlığımıza gönderilmesi gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen süreç sonunda ikmal edilen dosya, Bakanlığımızca gereği takdir ve İFA EDİLMEK ÜZERE Cumhurbaşkanlığı makamına sunulmaktadır. Bilgilerinize arz ederim. Cemil Çiçek. Adalet Bakanı. İmza.”

* * *

O halde neymiş? Hükümlü çok yaşlı, ölümcül hasta veya sakat. Cezaevinde kalması mümkün değil. Hükümlü, Adalet Bakanlığı’na veya Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruyor. Bu kurumlar tarafından tam teşekküllü devlet hastanesine gönderilip tetkikleri yapılıyor ve uygun görülürse rapor veriliyor. Bu rapor Adli Tıp Kurumu tarafından değerlendiriliyor. Gerekirse tetkik ve gözlemler orada yeniden yapılıyor. Bu süreç haftalar boyu sürüyor. Hükümlünün tahliye edilmesine karar verilirse, dosya Adalet Bakanlığı tarafından Cumhurbaşkanı‘na gönderiliyor.

Devletin ilgili birimleri inceleyip tahliye kararı veriyor. Cumhurbaşkanı bunu onaylıyor. Önüne gelen böylesine tıbbi, teknik ve insancıl bir konuda Cumhurbaşkanı “Hayır onaylamıyorum, bırakın cezaevinde ölsün” diyebilir mi?

Yalan makinesini işte böyle çalıştırıyorlar. Olay bu. Gerçekler böyle. Bu yazımdan sonra herhalde yeniden piyasaya çıkıp “Cumhurbaşkanı teröristleri affediyor” diyemezler!

* * *
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6625432&yazarid=5

Affedilen teröristleri
Adalet Bakanı Çiçek belirliyor

Söz Artık Askerde

Okan İşbecer

 

 

Ülkemizde şeriatçı medya organlarının çok önemli bir işlevi vardır. Bu gruba mensup gazeteler ve televizyonlar, önemli bir psikolojik savaş yürütürler. Olayları normal gelişiminin tersine yorumlayarak kendilerine en uygun şekle getirirler ve haberlerinin temel argümanı da yaln ve iftiradır. Onların savunduğu tezin aksini savunursanız hemen provokatör olursunuz. Ya da maazallah laikliği savundunuz, anında din düşmanı ilan edilir, hedef gösterilirsiniz. Bunun en son örneğini Danıştay saldırısında yaşamıştık. Aldıkları türban kararı nedeniyle Danıştay 2. Daire üyeleri şeriatçı Vakit gazetesi tarafından hedef gösterilmiş ve Alparslan Arslan’ın düzenlediği saldırıda 2. Daire Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetmişti.

Şeriatçı basının AKP Hükümeti döneminde en çok hedef aldıkları isim, hiç kuşkusuz Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer oldu. Hükümetin aldığı kararların pek çoğunu veto eden, her fırsatta laikliği ve ulus devleti savunan açıklamaları ile Türk Milleti’nin sevgisini kazanan Sezer, hemen her gün şeriatçı basının ilk sayfasında yerini alır ve zaman zaman hakarete varan dozda eleştirilir. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın affettiği terör suçluları meselesi neredeyse her hafta ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilir. Affedilen teröristler yeniden dağa çıkarak Türk askerine kurşun sıkmaktadır çünkü. Bu propaganda öyle yoğun yapılır ki, bazen şehit aileleri de Sezer’e bu konuda sitem ederler.

Ancak Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan’ın 1 Haziran tarihli yazısı, affedilen mahkûmları kimin belirlediğini ortaya koydu. Emin Çölaşan’ın verdiği bilgiye göre CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in yanıtlaması için soru önergesi verir. Soru önergesinde suçluların affı için prosedürün ne şekilde yürütüldüğü sorulur ve bu suçluların tespitinin hangi kurum veya bakanlığa bağlı olduğunun belirtilmesi istenir. Adalet Bakanı, soru önergesine verdiği yazılı yanıtta, hükümlülerin bu haktan yararlanmak için Adalet Bakanlığı’na başvurduğu ve bakanlıkça uygun görülen kişilerin listesinin Cumhurbaşkanına gönderildiği belirtilmektedir. Böylelikle affedilen teröristleri kimin belirlediği ortaya çıkarken Cumhurbaşkanı Sezer’de vicdani bir görevi yerine getirdiği için suçlanmaktan kurtulmuş oluyor.


http://www.turksolu.org/142/isbecer142.htm

SEZER`İN “AF” KAPSAMINA ALDIĞI İSİMLERİ ADALET BAKANLIĞI BELİRLİYOR

11.06.2007

 

-Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer`in bazı “afları” kamuoyunda tartışılırken, Adalet Bakanlığı af kapsamına alınan isimlere ilişkin rapor ve dosyaların Bakanlık tarafından hazırlandığını bildirdi.

-CHP`li Kemal Kılıçdaroğlu, eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek`e, affedilecek kişilerle ilgili raporlar ve dosyaların hangi kurum tarafından hazırlandığını sordu. Çiçek`ten gelen yanıtta, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı`nca hazırlanan raporların Adalet Bakanlığı`na iletildiğini, ardından da gereğinin yapılması için Cumhurbaşkanlığı makamına sunulduğu bildirildi.

 

ANKARA(ANKA)-29 Mayıs 2007- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer`in bazı “afları” kamuoyunda tartışılırken, Adalet Bakanlığı af kapsamına alınan isimlerin Adli Tıp Kurumu Başkanlığı`nca hazırlanan raporlar doğrultusunda kendileri tarafından belirlendiğini bildirdi. Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek, hükümlülerin af taleplerini doğrudan Bakanlığa ya da Cumhuriyet başsavcılıklarına yaptığını anımsattı. Çiçek, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı`nın yapılan tetkikleri yeterli bulması durumunda hazırlanan dosyaların kendilerine iletildiğini, ardından da takdir edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına bildirildiğini kaydetti.

CHP Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer`e yönelik “teröristleri af ediyor” eleştirilerinin ardından konuya açıklık getirilmesini istedi. Bu kapsamda Adalet Bakanlığı`na yönelik soru önergesinde, Cumhurbaşkanı`nın “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ve kaldırmak” yetkisini kullanırken gerekli araştırmaların hangi kurum tarafından yapıldığının açıklanmasını istedi. Kılıçdaroğlu, eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek`e, “Affedilecek kişilerle ilgili dosyaları, gerekli raporlarla hazırlayıp, sayın Cumhurbaşkanı`nın onayına sunan Adalet Bakanlığı ise, basında yer alan ve doğrudan Sayın Sezer`i hedef alan eleştirilere karşın sessiz kalınmasını etik buluyor musunuz?” diye sordu.

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek`ten gelen yanıtta, Cumhurbaşkanı`nın görev ve yetkileri arasında, sürekli sakatlık, hastalık, kocama gibi belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak yetkisi bulunduğu anımsatılarak şu görüşlere yer verildi;

“Hükümlülerin bu konudaki talepleri gerek Bakanlığımıza gerekse Cumhuriyet Başsavcılıkları`na yapılmaları halinde, dilekçelerin alınmasını takiben vakit geçirilmeden tam teşekküllü Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu`na sevk edilerek hastalığın tıbben tespit edilmesi, alınacak raporla birlikte Adli Tıp Kurumu`na gönderilmesi gerekiyor. Kurum tarafından talepler ivedilikle yerine getirilir. Hükümlünün mahkumiyetine dair kesinleşme şerhini taşıyan mahkeme kararı, Yargıtay ilamı, Adli Tıp mütalaanamesi ve af kanunlarından yararlanmışsa buna dair karar örneklerinin evraka eklenerek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü`ne gönderilir. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı`nın yazısı incelenir, bu süreç sonunda ikmal edilen dosya Bakanlığa gönderilir. Ardından da gereği takdir ve ifa edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilir.”(ANKA)

http://www.alanyagazete.com/haber_oku.asp?kayno=906

Sezer değil Bakan affediyor

Çünkü gerçekleri bilmelisiniz...

29 Mayıs 2007

 

Adalet Bakanlığı, af kapsamına alınan isimlerin kendileri tarafından belirlendiğini bildirdi.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bazı “afları” kamuoyunda tartışılırken, Adalet Bakanlığı af kapsamına alınan isimlerin Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nca hazırlanan raporlar doğrultusunda kendileri tarafından belirlendiğini bildirdi.

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek, hükümlülerin af taleplerini doğrudan Bakanlığa ya da Cumhuriyet başsavcılıklarına yaptığını anımsattı. Çiçek, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın yapılan tetkikleri yeterli bulması durumunda hazırlanan dosyaların kendilerine iletildiğini, ardından da takdir edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına bildirildiğini kaydetti.

CHP Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yönelik “teröristleri af ediyor” eleştirilerinin ardından konuya açıklık getirilmesini istedi. Bu kapsamda Adalet Bakanlığı’na yönelik soru önergesinde, Cumhurbaşkanı’nın “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ve kaldırmak” yetkisini kullanırken gerekli araştırmaların hangi kurum tarafından yapıldığının açıklanmasını istedi.

Kılıçdaroğlu, eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e, “Affedilecek kişilerle ilgili dosyaları, gerekli raporlarla hazırlayıp, sayın Cumhurbaşkanı’nın onayına sunan Adalet Bakanlığı ise, basında yer alan ve doğrudan Sayın Sezer’i hedef alan eleştirilere karşın sessiz kalınmasını etik buluyor musunuz?” diye sordu.

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten gelen yanıtta, Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri arasında, sürekli sakatlık, hastalık, kocama gibi belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak yetkisi bulunduğu anımsatılarak şu görüşlere yer verildi;

“Hükümlülerin bu konudaki talepleri gerek Bakanlığımıza gerekse Cumhuriyet Başsavcılıkları’na yapılmaları halinde, dilekçelerin alınmasını takiben vakit geçirilmeden tam teşekküllü Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu’na sevk edilerek hastalığın tıbben tespit edilmesi, alınacak raporla birlikte Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesi gerekiyor. Kurum tarafından talepler ivedilikle yerine getirilir.

Hükümlünün mahkumiyetine dair kesinleşme şerhini taşıyan mahkeme kararı, Yargıtay ilamı, Adli Tıp mütalaanamesi ve af kanunlarından yararlanmışsa buna dair karar örneklerinin evraka eklenerek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilir.

Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın yazısı incelenir, bu süreç sonunda ikmal edilen dosya Bakanlığa gönderilir. Ardından da gereği takdir ve ifa edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilir.”

ANKA

http://www.gercekgundem.com/?p=66289

Af’da Sezer’in suçu yok!..

29 Mayıs 2007

‘PKK’lı teröristleri affetti’ diye eleştirilen Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in konuyla ilgisi olmadığı ortaya çıktı.

 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bazı “afları” kamuoyunda tartışılırken, Adalet Bakanlığı af kapsamına alınan isimlerin Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nca hazırlanan raporlar doğrultusunda kendileri tarafından belirlendiğini bildirdi.

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek, hükümlülerin af taleplerini doğrudan Bakanlığa ya da Cumhuriyet başsavcılıklarına yaptığını anımsattı.

Çiçek, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın yapılan tetkikleri yeterli bulması durumunda hazırlanan dosyaların kendilerine iletildiğini, ardından da takdir edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına bildirildiğini kaydetti.

CHP Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yönelik “teröristleri af ediyor” eleştirilerinin ardından konuya açıklık getirilmesini istedi.

Bu kapsamda Adalet Bakanlığı’na yönelik soru önergesinde, Cumhurbaşkanı’nın “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ve kaldırmak” yetkisini kullanırken gerekli araştırmaların hangi kurum tarafından yapıldığının açıklanmasını istedi.

Kılıçdaroğlu, eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e, “Affedilecek kişilerle ilgili dosyaları, gerekli raporlarla hazırlayıp, sayın Cumhurbaşkanı’nın onayına sunan Adalet Bakanlığı ise, basında yer alan ve doğrudan Sayın Sezer’i hedef alan eleştirilere karşın sessiz kalınmasını etik buluyor musunuz?” diye sordu.

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten gelen yanıtta, Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri arasında, sürekli sakatlık, hastalık, kocama gibi belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak yetkisi bulunduğu anımsatılarak şu görüşlere yer verildi;

“Hükümlülerin bu konudaki talepleri gerek Bakanlığımıza gerekse Cumhuriyet Başsavcılıkları’na yapılmaları halinde, dilekçelerin alınmasını takiben vakit geçirilmeden tam teşekküllü Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu’na sevk edilerek hastalığın tıbben tespit edilmesi, alınacak raporla birlikte Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesi gerekiyor. Kurum tarafından talepler ivedilikle yerine getirilir. Hükümlünün mahkumiyetine dair kesinleşme şerhini taşıyan mahkeme kararı, Yargıtay ilamı, Adli Tıp mütalaanamesi ve af kanunlarından yararlanmışsa buna dair karar örneklerinin evraka eklenerek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilir. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın yazısı incelenir, bu süreç sonunda ikmal edilen dosya Bakanlığa gönderilir. Ardından da gereği takdir ve ifa edilmek üzere Cumhurbaşkanlığı makamına gönderilir.”

ANKA




İstatistikler

  • 1,856,458 Tıklama

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Arşivler


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 36 takipçiye katılın