Archive for the 'Uncategorized' Category

11
Nis
19

YETER ARTIK..!!!

08
Nis
19

Kazanan hepsini alır…

“KAZANAN  HEPSİNİ  ALIR”

Türkiye’deki  seçim sisteminin  adıdır  bu.

3 kasım 2002  seçimlerinde olduğu gibi  yüzde 35 oyla,  parlamentoda  yüzde 65 çoğunluğu  ele  geçirmek  mümkündür…

Yalnız  ve  güzel  ülkemize  Turgut Özal’ın  bir  armağanıdır.

Ve  bunu  değiştirmek  sonrakilerin  de  işine  gelmemiştir…

07
Nis
19

Finally, to liquidate the 17-year-old maraudian and dark-minded regime of the Bosphorus, appointed by the “new” world “order”, whose goal was the complete destruction of the Turkish State, the foundations of which were laid by Ataturk..!!! ( Türkçe yazsam maalesef hiçkimsenin sikinde olmazdı.. Ülkemizin BAAĞZI aşırı “akıllı”, “vicdanlı” ve “namuslu” “insan”ların bu devletin son 70 yıllık siyasetinde iktidara hep ama hep sağcı fırıldakları seçme merrrağı yüzünden başımıza hep yarrraklar yağdı… Eeeey zavallı halkım — AK yarak kara yarak hep sana mı gerek, AMK..??!!! Ve bu 70 yıldır hep aynı oynanan “FIRILDAK SAĞCILARIN DEVLET İKTİDARINI MİRAS GİBİ DEVRALMALARI” tiyatrosu en son bu AKyarrrağı ülkenin başına sararak devletimizi tamamen imhâ aşamasına getirdi…

Finally  wipe  them  all..!!!

 

14
Tem
18

Güzel ülkemin kula kulluk edenler tarafından batırılmasına seyirci kalan “etkili” “yetkililer”e ithafen..!!! ( Ne korkuyonuz lan — eloğlu taaa 14 temmuz 1789’da yıkılmaz sanılan üstelik egemenlik hakkını Tanrı’dan aldıklarına inanılan mutlak Krallıkların yıkılabileceğini cümle aleme gösterdi — hem de nasıl gösterdi..!!!)

Fransız İhtilaliyle yıkılmaz sanılan hatta egemenlik hakkını Tanrıdan aldıklarına inanılan mutlak Krallıkların yıkılabileceği görülmüştür.

Fransız Devrimi’nin özgürlükçü ve eşitliği savunan düşünce yapısı Kıta Avrupa’sına ve diğer devletlere yayılmaya başlamıştır.

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu kabul edilmiş, eşitlik, özgürlük ve adalet fikirleri benimsenmeye başlanmıştır.

Fransız İhtilaliyle başlayan Milliyetçilik İlkesi siyasi bir nitelik kazanarak çok uluslu devletlerin sonu olmaya başlamıştır.

Fransız İhtilali’nden sonra dağınık halde bulunan milletler birlikler kurmaya çalışmışlar ve ihtilalin getirdiği düşünce yapısı evrensel noktalara ulaşarak Yeniçağ kapanmış ve Yakınçağ başlamıştır.

Fransızların yayınladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi dünya çapında benimsenmiştir.

Aşşağıdaki “nesne”ye gelince — Biat  eden  zamâne  ruhsuz  kalabalıklara  aldanma ; 

sakla  samânı,  mutlak  gelir  zamânı..!!!

GİYOTİN

Çünkü  tarihte  hiç  olmadığı  kadar

hiçbir ülkeye bizim ülkeden daha fazla

lâzım  olmamıştır  aslında… 

Bizde  hâlâ  kullanılmamış  olması

kullanılmayacak anlamına da gelmez. 

Bunun  gereği  de  Atatürk Türkiye’si

CUMHURİYET DEVLETİ’mizi  saran 

YOZLAŞMA  ve  CEHALET gangreninden 

kurtarıp ilelebet yaşatılması amacından 

gelir. 

Bu yüzden  devleti çürüten  müsebbipler

en  sert  şekilde  cezalandırılmalıdır  ki

bir  daha  hiç  ama  hiçkimse  bu

âdîliklere  yeltenmesin..!!! 

Tıbben ;  bir  organizmayı  kurtarıp

yaşatmak  için  gangrenli  uzuvların 

kesilmesi  gibidir… 

Yoksa iktidar yalakası BAĞZI it-kopuklar

gibi ‘birilerinin kanlarıyla DUŞ YAPMAK’

gibi  vampirist  sadistlikten  değil..!!! 

 

ona göre.!


20
Ara
17

AHLÂK..! ve KAVGA..!

Geçmiş  zaman,  şimdiki  zaman,  gelecek  zaman..

ya  da  hepsi  bir  arada!. 

doğduğu güne değin her hangi bir ‘varlık’ tanımlaması..  ya da hissi olmayan; ve karşılığında öldüğü günden sonrası yine ‘muamma’ olan bir biçim!. ‘yaşam biçimi’, ya da maddesel vuku bulma hadisesi üzerinden kurgulanan ‘felsefik düzlem’ arasında ‘kendiliğinden ortaya çıkan’ sorular ve sorulara ‘cevap’ arayışları..

..güncel anlayışla ‘tanrı’ arayışları ve tarihsel süreç içerisinde çeşitlilik arz eden, ‘teist’ – ‘ateist’ düşüncenin merkez kaç kuvveti ile, sınıfta kalan tarihsel-felsefik süreç-i..

..yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan!. aslında bunların hiç bir önemi yok; asıl olan ‘erdem’ ve ‘ahlak’tır! Günümüzde insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu ve eksikliğini git gide daha çok hissetmeye başladığı temel kavram ‘ahlak’tır! Sosyal yaşam içerisinde ekonomik kaygılarla bunalan ve bu kaygıları, yine ekonomik yönden provoke edilen ‘büyük kalabalıklar’ın, zaman içerisinde ve evrimsel süreçte kazandığı ‘yetiler’in; yine insanlık tarihi ile özdeş dinler tarihi bakımından kullanıla-gelen anlayışların.. ki buna en güzel örnek; ”komşun açken, tok yatma” fikriyatı örnek verilebilir..

..”komşun açken, tok yatma”, evrensel bir ahlak ürünüdür.. dinsel ahlaktan çok daha öte bir anlayış ve derinlik ifade eder..

..ancak buradan hareketle günümüz ‘muhafazakar’ anlayış sistematiği (Müslüman-Hristiyan-Musevi ya da diğer dört bin inanış) ile ‘ahlak’ olgusunun bir-birlerinden.. ya da bir-birlerini doğurduğu anlayışı tümden yanlış ve maksatlıdır!.

..dindar insan ‘ahlak’lıdır.. ya da her hangi bir dinsel sistematiğe dahil olmayan insan ‘ahlaksız’dır tespiti temelden yanlış iken; insanın inandığı din sistematiğinin, temel ahlak düzeni üzerine inşa edildiği gerçektir. (yalan söylememek-hırsızlık yapmamak-yardıma ihtiyacı olana yardım etmek, vesaire..) üst yapı bu temelle kurgulanırken, çeşitli inanışların yine kendi varlığını egemen kılmak adına alt başlıklarda saklı olan temel anlayış ve davranış biçimleri mevcuttur. Pek çok dinde tarikat ve cemaat yapılanmaları bu sebeple ortaya çıkar; ve bu konuda detaya girenler, yine aynı dini; daha modern yaşadıkları iddiası ile onlardan ayrılan grupların bir biriyle olan kavgası.. (Bizden bir örnek vermek gerekirse, Yaşar Nuri’ciler ve diğerleri gibi özetlenebilir..) Aynı ‘Kitap’ üzerinde bin-bir düşünce ve her düşüncenin ‘ben doğru’yum anlayışı ve yaklaşımı..

..oysa ‘ahlak’, başlı başına ‘yek’tir!. Felsefik düzlemde pek çok kategorik açıdan ele alınmış olsa da.. daha anlaşılabilir olması bakımından daha önce verdiğim bir örnekle basitleştirelim;

..yolda yürürken karıncaları ezmemek için gözü yolda olmak!. bu örnek ‘erdem’e işaret etmektedir, ve yine felsefik düzlemde tartışmalı olan ‘evrensel ahlak’a uygun bir örnektir. (burada kişinin bireysel haz alma, fayda sağlama gibi bir amacı yoktur; bu bakımdan evrensel ahlak, (bana göre) kendiliğinden gelendir ve salt olarak ‘iyiye’ hizmet etmektir!.

Evrensel ahlak yoktur diyenler; ahlaki eylemi, bireyin kişisel vicdanı ve eylemine bağlarken.. (Hazcılık (Hedonizm),Faydacılık (pragmatizm) Egoizm, Anarşizm..)

..yine burada ‘anarşizm’ konusunu, diğerlerinden ayrı bir yere koyduğumun da bilinmesi önemlidir; ancak çok uzun bir tartışma konusu olduğu için burada değinmiyorum..

Kant; ‘iyi(yi) isteme’, yani ‘ahlak’ın temellendirilmesi konusunda,  “Ahlâk’lı olmak, insani değer ve kıymetin temel şartıdır.” der ve ‘dinsel ahlak’ anlayışından ayrılır.. (yine burada tartışmalar mevcuttur..)

Evrensel ahlak ilkesine karşı çıkan ve aslında günümüz siyaset anlayışını da belirleyen ve toplumsal çöküşü hızlandıran bir detay vermek isterim.. Liberteryenizm!. ”Sözcük olarak otoriterliğin karşıtı olarak kullanılır. Bireysel özerkliği savunur. Bireylerin davranışlarında hiçbir toplumsal kısıtlamanın olmaması gerektiğini savunan siyasi bir ideolojidir. Yapılmaması gerekenler listesinin dışındaki her davranış liberteryenlere göre meşrudur.”

Sanırım bir yerlerden çağrışım yapmış olmalı; daha anlaşılır olması bakımından yine evrensel bir bakış açısını oldukça net olarak ortaya koyan ‘büyük balık, küçük balığı yutar’ felsefesinin, ‘bireysel eşitlik’ kılıfı ile gizlenme ve saklanma hali, diyebiliriz.   Anarko kapitalizm, (libeteryan kapitalizm) ”özel mülkiyeti şu şartlarda meşru görür: bir emek ürünü ise, ticaret etkinliği nin bir sonucu ise veya hediye olarak elde edilmiş ise. Ekole göre, anarko kapitalist toplumda; serbest piyasa işleyişini, toplumsal kurumları, yasa uygulamalarını, güvenliği ve altyapıyı, devlet yerine kar amaçlı rekabete dayalı şirketlerin, yardım derneklerinin veya gönüllülüğe dayanan birliklerin düzenlemesi öngörülür.” (geleneksel tanım)

Liberteryen etiketini reddeden romancı Ayn Rand bunlar için; ”sağcı hippiler” tanımlaması ile gerçeği oldukça yalın bir şekilde ortaya koymuştur..

Bugün dünyanın ve insanlığın başına bela olan ‘liberalizm’in temel çıkış noktası tam da bu ‘evrensel ahlak’ yoktur diyen bireyselci anlayıştır; ki David Nolan başkanlığında 1971 yılında kurulan ‘liberteryen parti’ sonrası günümüze değin kapitalizm destekçisi benzeri partiler tüm ülkeleri sarmış ve insanlığı esir almış durumdadır.. belki de ‘başlangıç’tan bu yana ‘muhafazakar’ düşüncenin (sağ düşünce (genel anlamıyla) içinde var olan bu akım ‘egoizm’ temelli anlayış, son yüz yılda evrensel sol adı altında yeni ‘yıkım planı’nı uygulamaya sokmuştur!. öyle ki; abd’nin Vietnam işgaline karşı çıkan bu gruplar ‘barış’çı kimlikleri ile ön planda yer alırken, ‘arayış’ içinde olan kitlelere bu ‘doğru’ üzerinden şirin gözükmüştür..

..ancak liberal politikaların bugün insanlığı getirdiği içinden çıkılmaz ‘hal’in temel sorumlusu oldukları.. yine de çok anlaşılmış değildir!. pek çok anarşist örgütlenmenin temelinde bu düşünce yatarken (Ukrayna bölünmesi, Arap baharları, Yugoslavya’nın parçalanması vesaire) kullandığı ve onu etkileyici kılan ‘bireysel özgürlük’ kılıfı elbette, yine ‘arayış’ içinde olan ‘kalabalıklar’ı etkilemiş.. etkilemeye de devam etmektedir..

..kullandıkları ve sömürüye en açık kavramlar; ‘sevgi’, ‘barış’, ‘kardeşlik’ ve ‘özgürlük’ temalarıdır!. yeni eklemlenen ise; ‘cinsel özgürlük’ ve ‘tercih’ temalarıdır.. ancak her zaman olduğu gibi arzulanan, ya da kullanılan ana özne ‘özgürlük’ müdür?. yoksa o özgürlüğün istismarı mıdır!. ‘büyük kalabalıkların ikilem içinde kaldığı yegane ‘içinden çıkılmaz konu’ budur!.

..’cinsel özgürlük mü’?. ‘cinselliğin istismarı mı’?. tabi burada ‘porno endüstrisi’nin küresel ekonomik hacmi, tahminlerin ve bilinen kayıtlılığın çok dışında olmalı!.  (anarko kapitalizmin tarifini bir kez daha okuyun-yukarıda)

Tabi bu yapıların ‘dinci’ yapılarla sık sık karşı karşıya geliyor olması; dine karşı (daha ziyade gericiliğe ve yobazlığa karşı) olan bireylerin.. ya da hayatında din mefhumunun çok yer kaplamadığı bireylerin; yine farkında olmadan bu cenaha ve fikirlerine ‘ister-istemez’ kanalize olduğu gerçeği de, siyaset ve politika gereği bilinçli bir ayrıştırmadır..

..ya da tersinden, bunların ‘bireyselci politikalarına’ karşı çıkanların dinci yapılanmaların tekeline girmeleri gibi..

..tuzak, sıradan hayatlarına devam eden ‘dürüst’ insanların anlayabileceğinden büyüktür.. elzem olan ise, bilgi.. daha doğrusu; ‘doğru bilgi’dir!. oysa çağımızda en kolay elde edilen ‘bilgi’ iken.. zor olan ‘doğru bilgi’nin edinilmesidir.. işte bu sebepten ‘ahlak’ dediğimiz ve tamamen ‘insan’ odaklı ve faydacılık gözetmeyen ‘iyi’nin (iyi parti değil elbette!. sömürü her yerde) egemen kılınması asıl olandır!.

Günümüz  ideoloji  ve  anlayışları  ısrarla  uçları  hedef  gösterse  de  Aristo’nun  dediği  gibi ;

“İnsan,  mutluluğa  ulaşmak  için

aşırı uçlardan  kaçınmalı, orta yolu 

seçmelidir.  Gözü kara ile korkaklık

arasında  orta  yol  olan  cesareti,

müsriflik ile cimrilik arasında orta

yol  olan  cömertliği  seçmelidir.”

 

Aykırı olmak çoğu zaman bireysel hazzın ve diğerlerinden ayrılmanın yolu gibi gözükse de; yaşadığımız çağda ‘ortada’ kalmak bana göre sıradışılığın (aykırılığın) en önemli özelliğidir!. herkesin bir şekilde ‘uçlarda’ olduğu günümüzde ‘ortada’ duruyor olmak!. çok kolay olmasa gerek!. daha anlaşılır olması bakımından; herkes saçını uzatıyorsa, kısa saçlı kalmak gibi.. ya da herkes lüks bir yaşam düşlerken, dere kenarında yaşamak gibi.. (milyon dolarlık çiftlikler değil elbette)..

Devleti ortadan kaldırmayı hedefleyen liberteryanların insanlığa sunduğu, ‘sınırsız özgürlük’ fikri; elbette bizim/benim devlet savunuculuğu yapacağımız manasına gelmez.. (zorunlu haller zaman-mekan dengesi dışında)  totalitarizm’in karşısında görünen ve kitleleri bu şekilde etkileyen bu düşünce ‘devletler hiyerarşisi’ yerine.. ‘şirketler hiyerarşisi’ni hedeflemektedir ve bunun için de ‘bireysel özgürlük’ kavramını öne sürmektedir; ancak bu düşüncenin yaratacağı kaçınılmaz son; ‘ebedi faşizm’dir.. bu gerçek, ‘inananlar’, ya da ‘inanmayanlar’ diye bir ayrım gözetmeyecektir..

Sonsuz özgürlüğü vadedenlerin, filmin sonunda insanlığa hediyesi; ‘sonsuz faşizm’olacaktır.. işte bu sebepten; ‘ahlak’, oynak bir zemin üzerinde tutulmaya çalışılmaktadır.. oysa yukarıda da söylediğimiz gibi..

..yürüdüğünüz yolda karıncayı ezmemek ‘faydacılık’ değildir;evrensel ahlakın bir ürünü-eylemidir!  Ahlaklı dindar olduğu gibi.. ahlaksız dindar da vardır, dolayısı ile; ahlak dinlerin üzerindedir ve her düzlemde olduğu gibi dinlerin temellendirilmesinde de ana öznedir!.

Günümüz modern toplumunun içine düşürüldüğü durum penceresinden bakacak olursak; ‘kariyer’ aldatmacası üzerine kurgulanan ‘bireysel-faydacı-hazcı ahlak ile (amaca giden her yol mubah anlayışı).. toplumsal faydayı ve iyiliği esas alan ahlak anlayışının çatışmasını yaşamaktayız.. yine daha anlaşılır olması bakımından; karıncayı ezmenin.. ya da ezmemenin faydaları (bireysel çıkar), ya da haz verip vermeyeceği üzerine kurgulanan sakat bir anlayış.. ya da hiç düşünmeden ayağınızı beş santim ileriye atıp, yürüyüp gitme hali..

Ahlak insanlığın geleceğini şekillendirecek olan ve süreç içerisinde gelişen ve daha iyiye gitmenin-ilerlemenin bir aracıdır. Sıklıkla yapılan yanlış, genel (evrensel) ahlak anlayışı ile dinsel ahlak anlayışının bir birine karıştırılmasıdır. Dinsel örgütlenmeler elbette belli ve temel ahlak prensipleri üzerine oturtulmuş düşünceler silsilesi iken; ahlak dediğimiz olgu çok daha belirleyici ve ‘ayrımcı’ olmayan ‘üst ve ortak aklı’ temsil eder ve karşılığında bir ‘cennet’ vadetmez.. ancak ‘cennet’ vaadi ile ortaya konan ‘iyiliği’ de elbette reddetmez.. en azından ben böyle düşünüyorum..

Bu  sebepten  kişilerin  bireysel  mânâda  düşünce  ve  inanışları  ne  olursa  olsun;  temel  manada  insanlığı  bağlayan  yegane  unsur,  ‘ahlak’  kavramının  büyüklüğü  ve  gücüdür!. 

belki çok klişe olacak ama..

..karıncayı incitmeyen nesiller yetiştirebilirsek, bu ‘bireysel hazcılar’ın

önünde bir medeniyet inşa edebiliriz.

yoksa;  ‘özgürlük’ diye diye, herşeyimizi satın alacaklar..

karıncayı incitmeyen; ancak kavga etmeyi bilen nesiller..!!!

..iş  eninde  sonunda  ‘kavga’  ile  çözülecek..!!!

İnsanlığı  yine  erdem sahibi  kavgacılar  kurtaracak..!!!  Mustafa  Kemal  Atatürk  gibi..

Okumaya devam edin ‘AHLÂK..! ve KAVGA..!’

06
Ağu
17

1945 yılı 6 Ağustos pazartesi günü saat 08:15’te………………..

 

15
Tem
17

Gerçekler ve doğrular adına seksen milyondan ancak bir cesur beyan… ( Azbuçuk da olsa benim de dahil olduğum şu seksen milyonluk korkak, yavşak, konformist, nemelâzımcı, ruhsuz yaratıklar sürüsüne ithafen..!!! )

Yerim  destanınızı..!!!

Birinci  Dünya  Savaşı
Dört  yıl sürdü
Tekrar ediyorum dört yıl.
Yani  16 mevsim,
208  hafta, 
bin 460  gün…
Kafkas,  Kanal,  Filistin-Suriye,  Çanakkale,  Hicaz-Yemen,
Makedonya,  Galiçya,  Romanya  Cepheleri  açıldı.
İtilâf  Devletlerinin  42 milyon  askerine karşı  2 milyon 850 bin  kadardık.
Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.
90 bin asker DONARAK ÖLDÜ.
Dok-san-bin  asker…
Lojistik  destek  gelememişti  çünkü.
Zaten  açlardı,  üşüyerek,  uykuya  dalarak  öldüler.
Kimi  anasını,  kimi  sevdiğini  hayal  ederek  uykuya  daldı.
Bir  daha  uyanmadılar…
Çanakkale  Cephesi…
Zafer  kazanıldı  ama  bedeli  500 bin  insanın  ölümü  oldu.
253 bini  asker,  gerisi  sivildi.
Tarihçiler, hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler.
Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini.
Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri…
Çünkü elleri silah tutuyordu, çocuklardı, dönmeyi düşünmemişlerdi…
Dönemediler, tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.
Çoğunun ismi de mezarı da yok, Çanakkale’de yatıyorlar!
Kurtuluş  Savaşı..
Doğu Cephesi’nde Ermenilerle
Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.
Doğu Anadolu tamamen kurtarıldı, TBMM resmen tanındı.
Maraş, Urfa, Adana ve Sakarya’da zafer kazandık.
Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.
Şehirlerimize; Gazi, Kahraman, Şanlı isimleri verdik.
Batı  Cephesi  daha  kanlıydı.
1. ve 2. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Savaşı yaşandı.
Sakarya Savaşı, tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.
İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra
İlk hedefiniz Akdeniz ileri” dedi.
Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı, İzmir düşman işgalinden KURTARILDI !
Batı Anadolu düşmandan tamamen TEMİZLENDİ.
Konferanslar, kongreler, ateşkesler, anlaşmalar…
Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü.
16 mevsim, 
208 hafta, 
bin 460 gün…
Binlerce şehit verdik.
O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü.
YILLARDIR  PKK’YA  VERİLEN  ŞEHİTLERİ  SAYMIYORUM  BİLE…
Ve  15 Temmuz…
1 gün  bile  sürmedi.
Tekrar  ediyorum  24 saat  bile  değildi;  15 saat  sürdü !
Limana yanaşan düşman gemilerinden değil,
sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.
Ama hazırlıksız değildik.
Lojistik destek tamdı mesela.
Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler,
3G bağlantıları, televizyonlar, radyolar…
Düşman bu kez ne İngiliz, ne Fransız, ne de Almandı…
Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen,
istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi.
Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı.
Her şeyden habersiz masum erlerle polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.
Kardeşi kardeşe kırdırdılar!
Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.
Ve  milletin  direnişiyle  birlikte  darbe  püskürtüldü.
Sonuç  248 şehit,  yüzlerce  yaralı…
***
Kısaca…
Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar
Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar…
Çocuk, yaşlı, kadın demeden..
Atamızın önderliğinde bizlere
19 Mayıs’ı, 
23 Nisan’ı, 
30 Ağustos’u, 
29 Ekim’i bıraktılar!
Amma…geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…
“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…
Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar
ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan 30 Ağustos’lar kaldı!
***
Velhasıl
“Elin  tokadını  yemeyen  kendi tokadını  yumruk  sanırmış !”
Tarihe  altın  harflerle  yazılan  onca  zafer,
binlerce  şehit  ve  ders  alınacak  yüzlerce  hikâye  kalmışken…;
Darbenin  araştırılmasını  istemediğiniz  meclis  önergeleri,
Muhterem  hoca  efendinizi  değil  de  masum  askeri  karşınıza  alarak  bastırdığınız  afişler,
Bir  türlü  TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ,
KOVALAYAMADIĞINIZ  ve
Düşmandan  KURTARAMADIĞINIZ  vatan  varken
Size  de  hiçbir  güvenlik  gerekçesi  göstermeden  1 hafta  bayram  yapmak  komik  gelmiyor  mu ?
Gelmiyorsa  yukarıdaki  satırları  tekrar  okuyun  beyler,  bayanlar…
Destan  3G  ile  yazılmaz.

Okumaya devam edin ‘Gerçekler ve doğrular adına seksen milyondan ancak bir cesur beyan… ( Azbuçuk da olsa benim de dahil olduğum şu seksen milyonluk korkak, yavşak, konformist, nemelâzımcı, ruhsuz yaratıklar sürüsüne ithafen..!!! )’

14
Tem
17

14 Temmuz 1789 — İnsanın “insan” zulmüne karşı isyanıyla İNSAN olduğunu kanıtladığı GÜN…

 “Ekmek   bulamıyorlarsa   pasta   yesinler..”   ile   “Gözünü   toprak   doyursun..”   veya

Ananı  da  al  git…”   ve   “Makarna — kömür   veriyoruz   ya…”   söylemleri  arasında  

hiç — bir — fark — yok…

Ve  bugün  yalnız  ve  güzel  ülkemin  içinde  bulunduğu  şu  gerilik  ve  rezilliğe  bakın…

Heriflerin  228 yıl  önce  yaptığının  bizde  bugün  hâlâ  esâmesi  bile  okunmuyor. 

Üstüne  üstlük  bir  de  şu  “kraldan  fazla  kralcı”  ve  de  en  çok  kula  kullukta  mâhir

şu  zavallı  ama  çok  da  tehlikeli  göt  kıllarından  oluşan  (sözde % 50’lik)  güruhun  

ALLAH’tan  başka  kimsenin  kulu  olmayanlara  kıllık  ederek  ülke  insanımızın  muasır  

medeniyet  seviyesine  ulaşmasının  önünde  moloz  engeli  gibi  durması  da  cabası…

Oysa  Hürriyet  ve  Özgürlük  kanla  barutla  kazanılır…

Kibarlık   ve   nezaketle   değil..!!!

İnşallah  biz  de  böyle  basarız  bizim  basılasıcaları…  

Darısı   “bizim”   ülkenin   kodaman  “baş”larına…

( Çünkü   hiç — bir — şey   sebepsiz   değildir..!!!)

—————————————————————————————

21
Nis
17

Yarım asır önce küresel emperyalizmin köpeği Yunan faşist cuntası kendi halkının zulme karşı uyanışını engellemek için askerî darbe yapmıştı…

 

21 Nisan 1967  yılında  Yunanistan’da  yapılan  Askerî  Faşist  Darbenin  öncesiyle  ilgili  

çekilen  aşağıdaki  ‘-Z- ÖLÜMSÜZ’  filmini  seyretmeyenler  mutlaka  ama  mutlaka  izlesin.

Olayların  ‘sanki  ülkemizde(n)  geçtiğini’  “zan”nedip ;  emperyalizimin  ve  onun  daimi  

uşşağı – gericiliğin  haltettikleriyle,  bize  her  ama  her  yönden  nasıl  köküne  kadar  

GEÇİRİLDİĞİNİN  acısı  ve  öfkesine  kapılacaksınız..

FİLMİN  KISA  ÖZETİ  İSE  ŞÖYLEDİR :

Devrimci – sosyalist bir politikacı olan Dr. Lambrakis (Yves Montand), barış savunucularının gösterisinde devletin sağ kanadının organize ettiği bir suikaste kurban gider. Cinayetin hemen arkasından Devlet ve Ordu görevlilerinin yaptıkları tek şey, olayı örtbas etmek için gerekli delilleri ortadan kaldırmaktır. Fakat prosedür gereği açılan davaya atanan savcı, olayın derinlerine indikçe karşılaştığı akıl almaz gerçeklerle yılmadan tıpkı bir dedektif gibi araştırmasına devam eder. Ama bu araştırma sırasında karşısına çıkan engeller, devletin içinde tahmininden de derin makamlardan gelecektir.

Jean-Louis Trintignant’ın bir savcıyı ve Yves Montand’ın da solcu bir partinin önde gelen temsilcilerinden birini canlandırdığı filmde barışın önemi, faşist çeteler ile hükümet içindeki güçlerin ilişkisi bağlamında derin devlet sorunsalı irdelenmektedir.

Filmde Yunanistan’ın adı hiç verilmemesine karşın, aslında 1963 yılında suikasta kurban giden Grigoris Lambrakis ve çevresinde dönen olaylar anlatılmaktadır.

Film, En İyi Yabancı Film dalında Oscar Ödülü kazanmıştır. Cannes’da Jean-Louis Trintignant bu film ile En İyi Aktör ödülünü aldı.
New York Film Eleştirmenleri (New York Film Critics) ve Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği (National Society of Film Critics) filmi En İyi Film olarak değerlendirdiler.

http://tamfilmizle.com/filmizle/olumsuz-z-1969-full-hd-turkce-dublaj-izle/

17
Nis
17

Bir zamanlar (1980 öncesi) işbaşındaki CHP hükümetini sabote edip devirmek için emperyalist gâvurun emriyle sağ cenah ve “iş”dünyasının işbirliğiyle cebren ve hile ile sunî yaratılan sanayağ, tüpgaz, benzin v.s. sıkıntısından oluşan kuyruklar misali artık vazelin sıkıntısı kuyrukları oluşacak gibi gözüküyor — tabii sayın vazelin üreticileri ve dağıtıcılarımız piyasada vazelin sıkıntısı yaratmak için USA + EU'(velhasıl global imperialism)den icazet ve emir alırlarsa.. ( ki ‘BOP’ deresi geçilirken gâvurun at değiştirebilme kabiliyetine kalmış ince bir iş bu )… Aslında kendi işimizi kendimiz göremediğimizden, yerli malı siyasî kuduzumuza bizi “çok seven” emperyalist ecnebilerin “çare” arayıp bulmaları bizim için en büyük rezilliktir.. ( Ve şu hiç bir hükmü olmayan “refer”end”um mudur ne boktur saçmalığından da hiç karamsar olmayın — at hırsızından büyük ALLAH var..!!!) Sahi ya, once upon a time in USA at hırsızlarını asmıyorlarmıydı..?!!!

 

Uzun  lâfın  kısası — Bizim  Millet  UZUN  lâftan  hoşlan(la)maz…

Bu  yüzden,  ahan  da  resimlerlen  anlayıverin  gaari :

VAZELİNCİ TAYYİP

15
Nis
17

Bunca tantana niyeydi, AMK.?!!! Bilmez misiniz ki lâfla pilâv pişmez ve de kuduzun tek çaresi itlâftır… Ve buna yükümlü kurum ve kuruluşlarımız vardır… Yoksa son çare olarak pek tabii ki fakr-u zarûret içinde bîtap düşmüş olsa da Yüce Türk Milletimiz, Devlet İktidarını elinde tutan bu kudurmuş zındıkların imhâ işini de yine kendi azmiyle halledecektir.. Ama çok geç kalınmışlığın fazla zayiatı pahasına olacak bu… Pekiyi, o zaman bilmem kaç milyon siyasetçi, bürokrat, teknokrat ve daha bilmem ne belâ paraziti ne sikime besliyoruz — ki şuanki haliyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en acı sorunu budur..!!!

SİKTİRnâmeye  az  kaldı — götler  tutuştu …

Ve  pek  tabii  ki  en  önce  kıllar  yanacak…

Yalanla,  planla,  dolanla  seçim  kazananın  sonunu  bilmeyen  olamaz…

O  zaman  bu  kudurmuşluk  niyedir,  bre  lâftan  anlamaz  zındık  hilekârzâdeler..!!!

Unutmayın  ki  kuduzun  tek  çaresi  itlâftır — ONA GÖRE..!!!

Başka  da  bişey  söölemeycem..!!!

Ve  artık  söz  gerçekten  de  Yüce  TÜRK  Milleti’nin  olsun..!!!

 

15
Eyl
16

“Sanatçı tam bağımsız bir yaratıcıdır, böyle olduğu için de doğası gereği devrimcidir..” diyordu Victor JARA… ( “ÜST AKIL”a USA ve batı emperyalizimi diyemeyen ve fakat emperyalist domuzun tayin ettiği “eş” başkan olduğunu unutan “aldatılmış” dangalaklara ve “darbe de darbe” sayıklamalarıyla milletin kafasını sikip “TANRININ LÜTFU” — “DARBE” TEZGÂHINI sivil darbeye dönüştüren TÜRK VATANININ hainlerine ve sözde “kalıcılık” iddiasıyla “eser”ler (y)aratan “SANATÇI” kılıklı yar(atıklara) ithafen…)

Aşağıdaki  yazıyı,   bu  milletin   ilgisi   ve   parasıyla   varolup   refah   içinde   yaşayan

ama   bir   kez   olsun   bu   milletin   kılıcını   sallamayan   “SANATÇI”   kılıklı   ruhsuz

yaratıklara   ithaf   ediyorum…

Victor  JARA  halkı  ve  ülküsü  için  can  vermişti…

Oysa   bu   ülkenin   ünlüleri ;   bırakın   can   vermeyi,   vatanımızın   bu   en   kötü  

günlerinde  “konfor”larına   kıyamadıklarından,  tarafını  belli  etmekten  bile  acizler…

Miletimin   en   derin   beddua   ve   lânetleri   tüm   bu   korkak,   adî   yavşakların  

üzerinde   olsun..!!!

*           *           *           *           *           *           *           *

“ şarkı  söylemiş  olmak  için  değil,

ne  de  iyi  bir  sesim  vardır  diye,

dertli  ve  haklıdır  gitarım,

bunun  için  söylerim..!!! ”

“Benim   kafamda   sanatçı   tam   bağımsız   bir  

yaratıcıdır,   böyle  olduğu   için   de   doğası   gereği  

devrimcidir…”

Devrimci şarkılarla ticaret yapmıyorum ben.

Öyle  olsaydı,  bugün  altımda  son  model  bir  arabam,  havuzlu  bir  evim olurdu.

Şarkıların  devrimcisi  olmak,  üstü  başı  yırtık  pırtık,  bir  deri  bir  kemik  gezmek,  ahırda  yaşamak  da  değildir.

Uyum,  prensip  sorunudur.

insan ;   yaşamında   ideolojik   yön   çizmedikçe,  

kendi   içinde   uyumu   bulamaz…”

Bu  sözler  1973  yılında  faşist  Pinochet  darbesiyle  devrilen  Salvador  Allende’ye  “Yoldaş  Başkan”  diye  hitap  eden  Kızılderili  kökenli  devrimci  müzisyen  Victor  Jara’nın  yaşam  felsefesini  anlatan  birkaç  cümle  sadece…

1973  yılı  11  Eylül  günü  CIA  destekli  bir  darbeyle  devrilen  Salvador  Allende  ve  Unitad  Popular’ın (Halk Birliği)  çalışkan  bir  üyesi  olan  Victor  Jara,  grubu  Inti  Illimani  ile Unitad  Popular  yararına  konserler   vermektedir.

11  Eylül  1973′teki  Pinochet  darbesine  karşı  Allende’nin   Başkanlık  Sarayı’ndaki  direnişi  hayatına  mal  olmuştu.

Darbenin  ertesi  günü  geniş  çaplı  bir  tutuklama  başlamış  ve  yine  ertesi  gün  kapısı  çalınanlardan  birisi  de  Unitad  Popular’ın  ve  Başkan  Allende’nin  keskin  bir  savunucusu  olan  Victor  Jara  olmuştur.

Bugün  adı  Victor  Jara  Stadyumu  olarak  değişitirilmiş  olan  Şili  Stadyumu  hınca  hınç  doludur  ve  toplu  kurşuna  dizilmelerin  dışında  stadyum  Victor  Jara’nın  seseyle  çınlamaktadır.

Faşist  cuntacılardan  albay  Mario  Menriquez,  stadyumdaki  devrimcilere  işkence  ederek  onları  katletmekle  görevlendirilmiştir  ve  Victor  Jara’nın  da  orada  olduğunu  bilmektedir.

Jara’dan   kendileri   için   bir   şarkı   söylemesini   ister,   alay   ederek.

ve   jara’nın   sesi   tüm   stadyumu   çınlatır :

.

– Venceremos..!!!

.

Jara’yı   ve   gitarını   susturmak   için   tüm   parmaklarını   kırarlar.

Ama   Jara   bu   kez   ıslıkla   çalmaktadır   direnişin   ezgisini…

Binlerce   insanın   gözleri   önünde   bu  kez   dili   kesilir   ve   ağır   işkenceler  

sonucu   katledilir   Jara…

İşte   Victor   Jara’nın   hikayesi…

Ama  hikaye  sonlanmaz…

Pinochet, öldüğü zaman cenaze töreninde sadece ama sadece bir kaç asker vardı, o da göstermelik…

Tıpkı  Deniz’lerin celladi  Ali Elverdi’nin cenazesi gibi…

Tıpkı  Che’nin  “Yeni  İnsan”ı  gibi  Victor  Jara’nın  “Yeni Şarkı”  dediği  İnka- Aztek -Afrika  ezgilerini  biraraya  getirerek  oluşturduğu  ezilen  dünya  kaynaklı  besteleri  dilden  dile  dolaşmakta.

Son  olarak  Şili’de  Jara’nın  katledilmesinde  ve  1973  Pinochet  darbesinde  yer  almasından  dolayı  dört  askere  dava  açıldı.

O  dönem  Pinochet’in  askerleri  olarak  görev  yapanlara  açılan  soruşturmanın  ardından  Türkçe’de  yayınlanan  Victor  Jara  kitabının  yazarı  ve  aynı  zamanda  Jara’nın  eşi  Joan  Jara  “başka  sorumlular  da  var,  işkence  ve  idam  emrini  verenler”  diyerek  geride  kalanları  işaret  etti.

Victor  JARA  hâlâ  yaşıyor..!!!

.

Kazanacağız..!!!

.

*      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *

12
Eyl
16

12 eylül Türkiye ile 11 eylül 1973 Şili faşist darbeleri arasında yok aslında bir farkları, ama “biz OSMANLI ‘BOP’larıyız” diye ortaya çıkan “NEOsman”cıklar netiiice itibaaarıylaaaa 12 eylül 1980 darbesinin en kazan(dırıl)anları oldu…)

Emperyalistlerin  anma  günleri  başka — bizim  başka…!!!

Pentagon  ve  ikiz  kulelere  yapılan uçak  saldırısının  üzerinden  tam  onbeş  yıl  geçti.

Egemenler  11 Eylül’ü  anıyor  ve  “antiterör-mücadelesi”  kisvesi  altında  emperyalist  kapitalizmin  dizginsiz  sömürüsü  için  dünya  halklarına  saldırılarının  yeni  planlarını  yapıyorlar !

Eylül  ayı  işçi  sınıfı  ve  dünyanın  ezilen  halkları  açısından  önemli

yıldönüm  günleriyle  dolu :

1  Eylül  –  emperyalist  savaşa  karşı  mücadele  günü !

11  Eylül  1973  –  Şili  Devrimine  faşist  Pinochet  önderliğindeki  saldırı,

12  Eylül  1980  – askerî  faşist  cuntanın  Türk  Devrimci  Hareketine  saldırısı…

Bütün  bunlar  bugün  emperyalistlerin  çıkardıkları

gürültüyle geri plana itilmeye unutturulmaya çalışılıyor

.

Ama yok öyleee..!!!

.

Ne  11 Eylül  “terör kurbanları”nın  ardından  dökülen  sahte  gözyaşları,  ne  de “insanlık  ve  insan  hakları”  yalanları  dünya  halklarının  gırtlağına  yapışan  teröristlerin  kimler  olduğunu  unutturamayacak..!!!

Dünya  çapında  “terörist avı”na  çıkan  ABD  emperyalizmi  önce  Şili  ve  dünya  halklarına  karşı  uyguladığı  terörizmin  hesabını  vermek  zorundadır.

Şili’deki   faşist  darbeyi   unutmadık, unutturmayacağız…!!!

Bundan  tam  kırküç  yıl  önce Şili’de Allende  Hükümeti  askeri  bir  darbe  ile  devrildi  ve  yerine  Latin Amerika’nın en kanlı, cani,  terörist-faşist  rejimlerinden  biri  kuruldu.

Zindana ve kitlesel işkence merkezine dönüştürülen Santiago stadyumu ve binlerce “kaybedilen” eli kanlı  cuntanın  simgesi  oldu…

Seçimle işbaşına gelmiş Devlet Başkanı Salvador Allende dahil, otuzbinin üzerinde devrimci, yurtsever ve sosyalist katledildi. 150 bin kişi toplama kamplarına gönderildi.

İşçi sınıfı ve emekçilerin örgütlülükleri şiddet ve terörle dağıtıldı…

Şili  devrimi  ağır  bir  yara  aldı.

11 Eylül Şili darbesinde başrolü CIA oynamıştı; Latin Amerika’daki karşıdevrimin baş destekçisi ABD emperyalizmi elinden geleni ardına koymayacağını tüm arsızlığıyla sergilemekten çekinmiyordu.

Kendi çıkarları öyle gerektirdiği için, Şili halkının iradesini ayaklar altına almış, Şili halkının çoğunluğunun seçtiği ve desteklediği Allende hükümetini devirip yerine faşist Pinochet rejimini yerleştirmişti.

Şili  deneyiminin  gelişimi…

Şili, 1970 öncesinde, ABD’nin arka bahçesi olarak bilinen Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biriydi.

Bir yanda işsizlik, açlık, evsiz-barksız sokaklarda yatan yığınla insan, cehalet ve çocuk ölümleri…

Diğer yanda ülkenin tüm zenginliklerini elinde bulunduran bir avuç emperyalizme bağımlı kapitalist ve toprak ağaları…

Emperyalistlerin iliğine kadar sömürdüğü Şili’nin 1970′deki dış borcu 4 milyar ABD doları olarak hesaplanıyordu.

Yoksulun her geçen gün biraz daha yoksullaştığı ve zenginin de katmerle zenginleştiği Şili’ye  dünyayı saran devrimci dalganın etkide bulunmaması olanaksızdı.

1960′lı yıllardan itibaren devrimci hareket hızla kitleselleşmeye başladı.

Ancak kitleler üzerinde esasta reformistler etkiliydi.

1969′da bütün solun seçim koalisyonu oluşturmak amacıyla birleştiği Unidad Popular (UP) (Halk Birliği) kuruldu.

4 Eylül 1970′de de UP’nin adayı reformist Salvador Allende oyların %36,8′ini alarak devlet başkanlığına seçildi.

Allende başkanlığında oluşturulan Halk Birliği’nin reform programını uygulamaya koyuldu.

UP’nin baş hedefi Şili’nin ABD başta olmak üzere emperyalistler tarafından yağmalanmasına son vermekti.

Birçok fabrika devletleştirildi.

Büyük toprak ağalarını -satın alma yoluyla- “mülksüzleştirme” ve toprakları yoksul köylülere dağıtmayı kapsayan toprak reformuna girişildi.

Ülkede çıkarılan -ABD tekellerinin elindeki- bütün bakır ve demir madenleri ulusallaştırıldı, ücretler arttırıldı, hastanelerde ücretsiz bakım uygulamaya kondu, konut sorununu çözmek amacıyla 100 bin konutun inşasına girişildi vs.

Uygulamaya konulan ve bir dizi antiemperyalist ve demokratik tedbirler içeren program ilk yılında çeşitli  başarılar  kazandı.

Ekonomide  büyüme  gözleniyordu.

Bu  gidişat  çeşitli  emperyalist  tekelleri ( ITT,  Pepsi Cola,  Chase Manhattan Bank vb.)  rahatsız  ediyordu.

“Arka  bahçe”  ABD’nin  denetiminden  tümüyle  çıkma  yoluna  giriyordu.

Bunun  üzerine  ABD  Şili’ye  ekonomik  ambargo  uygulamaya  başladı.

Diğer  taraftan  da  emperyalist  güçler  ajanları  aracılığıyla  siyasi  kışkırtıcılık  yapıyor  ve  ülkede  karışıklık  yaratmaya  çalışıyorlardı.

Ülkede  karşıdevrimin  sivil  ve  yarı-sivil  güçleri  çeşitli  provokasyonlar  yaratıyor,  “sağ-sol  çatışması”nı  körüklüyordu.

Bütün  yerli  ve  yabancı  güçler  birleşmiş,  Allende  hükümetini  devirmek  için  ellerinden  geleni  yapıyorlardı.

Burjuva devlet mekanizmasına dokunmamayı, “barış içinde sosyalizme” geçişi kendine “ilke” edinen Allende hükümeti karşıdevrimin saldırılarına rağmen gerekli tedbirleri almıyor, karşıdevrimci şiddetin karşısına, emekçi kitlelerin devrimci şiddetini çıkarma zorunluluğunu gözardı ediyordu.

Bunun yerine burjuvaziyi ikna etmeye kafa yoruluyor, “demokratik seçimlerle” işbaşına gelmiş olmanın, “meşru olma”nın hükümetin varlığını korumada yeterli olacağı na vb. inanılıyordu.

Dahası, Allende hükümeti açık faşist çeteleri dağıtmakta aciz kalırken, bu çetelerin saldırılarına karşı kendilerini korumak için örgütlenen ve silahlanan işçi ve emekçileri pasifize etmeye yarayan kanunlar da çıkarıyordu.

Ekim 1972′de çıkartılan “Silah Kontrol Kanunu” ile sivillerin silah taşıması yasaklanıyor, işçi sınıfının silahlanmış kesimlerinin silahları zorla toplatılıyordu.

Allende hükümetinin sonunu hazırlayan sonuçta bu kaypak, reformist tutum olmuştur.

Allende hükümeti işçi sınıfı ve emekçi halka dayanacak, devrimci güçleri toplayıp silahlandıracak yerde tam tersini yapmıştır.

Darbe söylentilerinin çıkmasına ve karşı devrimin hazırlık yaptığı apaçık ortada olmasına karşın, Allende hükümeti hala “meşru”luğuna güveniyor ve askerlerden bazı kişileri hükümete dahil etme yoluyla durumu kurtarmaya çalışıyordu.

Sonuçta, tüm hazırlıklarını yapan karşı devrim 11 Eylül’de Augusto Pinochet Ugarte önderliğinde topyekün saldırıya geçti.

Teslim olmayan Allende ve Unidad Popular hükümetinin bulunduğu başkanlık sarayını havadan ve karadan kuşattı ve bombalayarak yerle bir etti.

Salvador Allende ile birlikte bir dizi hükümet üyesi öldürüldü.

11 Eylül 1973, Pinochet başkanlığındaki cuntanın başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarı doğrultusunda ve doğrudan desteğiyle ülkede “mezar sessizliği” yaratma operasyonuna girişti.

Ülkenin çeşitli yerlerinde cuntaya karşı direniş hareketleri, madencilerin grevi, öğrenci hareketleri vs. kan ve barutla bastırıldı.

Binlerce insan öldürüldü, yüzbinler işkenceye maruz kaldı ve zindanlara atıldı, kimi devrimci-solcu cuntanın takibatından kurtulmak için yurtdışına kaçtı.

Faşist cunta bir yandan ülke içindeki muhalefeti kanla bastırırken, diğer taraftan da derhal Allende hükümetinin yapmış olduğu reformları ve demokratik hakları rafa kaldırma harekatına girişti.

“Ulusal birlik”in sağlanması adına İndigen halklar üzerindeki -başta da Mapuçe’ler üzerindeki- baskı ve asimilasyon politikası katmerleştirildi.

İşçi sınıfı ve emekçilerin temel demokratik hakları rafa kaldırıldı.

Ücretler derhal donduruldu, vergiler arttırıldı, temel gıda maddeleri dahil olmak üzere herşeye zam politikasına geçildi, toprak reformuyla köylülere dağıtılan topraklar yeniden toprak ağalarının eline verildi, Şili’nin “borçlarını” kapatmak için emperyalistlerle yeniden pazarlıklara oturuldu.
Şili yeniden sınırsız emperyalist sömürüye açılmıştı.

Şili  devriminin  yenilgisinin  öğrettikleri…

Şili’deki yenilgi sosyalizmin, proletarya diktatörlüğünün yenilgisi değildir. Şili’de yenilen esasta revizyonist-oportünist devrim teorileri ve onların uygulaması olmuştur.

SBKP 20. Parti Kongresi’nde egemen olan modern revizyonistler sosyalizme barış içinde, parlamenter yoldan geçiş anti-marksist-leninist teorilerinin propagandasını yapıyorlardı.

Onlar, Şili’de Unidad Popular hükümetinin uygulamasını kendi teorilerinin ispatı olarak görüyor ve bunu sevinçle selamlıyorlardı.

Modern revizyonistlere göre, Şili, “marksist partiler”in ve burjuva partilerin ortaklaşa koalisyon hükümeti ile sosyalizmin inşasının başarılacağının “klasik” örneğiydi.

Onlara göre, seçimle başa gelen Allende önderliğindeki Unidad Popular deneyi, parlamentoda ilerici güçlerin sağlam çoğunluğunu sağlayarak parlamentoyu halk egemenliğinin gerçek aracı haline dönüştürebileceğini, şiddete dayalı devrim olmadan sosyalizme ulaşılabileceğini, sosyalizmin, eski devlet mekanizmasına dokunmadan ve bizzat burjuvazinin “yardımıyla” kurulabileceğini gösteriyordu…

11 Eylül 1973 darbesi Şili devrimi ve Şili’li işçi ve emekçi halk açısından şüphesiz ağır bir darbe, geçici bir yenilgiydi…

Fakat o “burjuvaziyle barış içinde sosyalizme geçiş”i savunan modern revizyonist, sınıf uzlaşmacı oportünist teorilerin kesin yenilgisiydi.

1973 Şili faşist darbesinin 30. yıldönümünde tam da bu gerçekleri bir kere daha bilince çıkarmak, dünya ezilenlerinin ve sömürülenlerinin kurtuluşu için emperyalizmin ve dünya gericiliğinin yeryüzünden silinmesinin ivedi gereklilik olduğunu kavramak önemlidir.

Şili deneyiminden öğrenmek, her türden revizyonizm ve oportunizme karşı amansız mücadelenin gerekliliğini öğrenmektir.

Dün olduğu gibi bugün de emperyalizmle birlikte ve onun “hayırhah” tutumu “umularak” baskı ve sömürü düzeninden, barbarlıktan kurtuluş yoktur.

Emperyalistlerin dünya halklarına “kurtuluş” diye sattıkları şeyin ne olduğu Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve Kongo, Nijerya, Liberya’da bütün çıplaklığıyla görülmektedir.

Emperyalistlerin kendi çıkarlarından başka gözettikleri hiçbir şey yoktur ve onlar bu çıkarlar için dünya halklarını felakete, açlığa-yoksulluğa ve savaşlara sürüklemekten biran olsun çekinmemektedirler.

İşçi sınıfı ve dünyanın ezilen halklarının kendi gücünden başka güvenecek kapısı yoktur.

Örgütlenmek ve emperyalizme ve dünya gericiliğine karşı ortak mücadeleyi yükseltmek – dün olduğu gibi bugün de görev budur !

El  pueblo  armado, jamas  sera  aplastado !

Silâhlı  halk  yenilmez !

11 Eylül 1973  Şili — 12 Eylül 1980  Türkiye…

Düşman  aynıdır — mücadele  ortaktır..!!!

12  eylül  1980…

Türkiye devrimci hareketinin, çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin ve emekçilerin örgütlülüğünün ve mücadelesinin üzerinden buldozer gibi geçen, etkisi bugüne dek süren askeri faşist darbenin arkasında da – Şili’de olduğu gibi – ABD vardı !
Bir kere daha kendi emperyalist çıkarları için işbirlikçileriyle birlikte Türkiye halklarının üzerine tankları, topları, zindanları ve işkencecileriyle saldırdılar. Kan ve terörle “mezar sessizliği”, kendilerine göre “dikensiz gül bahçesi” yaratmaya giriştiler.

İdam  sehpaları  kuruldu,  yüzbinler  işkenceden  geçti  ve  zindanlara  atıldı…

Aynı  Şili’de  olduğu  gibi !

İşçi  ve  emekçilerin  örgütlülükleri  dağıtıldı,  mücadeleyle  kazanılmış  en  temel  hakları  ellerinden  alındı…

Aynı  Şili’de  olduğu  gibi !

Grevler  yasaklandı,  ücretler  donduruldu,  herşeye  zam  üstüne  zam  bindirildi.

Türk  hakim  sınıfları  bu  azgın  terör  rejimiyle  siyasi – ekonomik  buhranı  aşma  ve  emperyalist  efendilerinden  yeniden  borç  dilenebilecek  duruma  gelmeyi  amaçlıyorlardı.

Bu  amaçlarına  eriştiler,  “netekim” !

Türkiye’deki 12 Eylül darbesi, 11 Eylül Şili darbesinde olduğu gibi yerli hakim sınıflar kadar, başta Amerikan emperyalistleri olmak üzere, emperyalist güçlerin çıkarlarını korumak için girişilmiş – bizzat CIA ajanlarının başaktörlük yaptıkları – operasyonlardır.

Boyutları farklı olmasına karşın her iki darbe de Şili ve Türkiye devriminin ağır yenilgi almasıyla sonuçlanmıştır.

Şili ve Türkiye askeri darbelerinin yıldönümünde saptanabilecek bir başka ortaklık, her ülkede de benzer süreçler yaşanarak cuntadan sözümona “demokrasiye”, gerçekte parlamenter maskeli faşizme geçilmiş olmasıdır.

Her iki ülkede de işçi sınıfı ve ezilen halklar, başta ABD olmak üzere emperyalizm destekli bu azgın terör rejiminin yarattığı tahribatın etkisini hala yaşıyor.

Şili’de  ve  Türkiye’de  düşman  bir – mücadele  bir !

Kahrolsun  emperyalizm  ve  dünya gericiliği !

Okumaya devam edin ’12 eylül Türkiye ile 11 eylül 1973 Şili faşist darbeleri arasında yok aslında bir farkları, ama “biz OSMANLI ‘BOP’larıyız” diye ortaya çıkan “NEOsman”cıklar netiiice itibaaarıylaaaa 12 eylül 1980 darbesinin en kazan(dırıl)anları oldu…)’

11
Eyl
16

Yıl 1973 ve 11 eylül perşembe — üzerinden 40 yıldan fazla geçti ama dünya insanlığı çevresinde olup biteni algılamada 40 adım bile ileriye gidemedi, bu yüzden de aklın cesaretiyle sorunlarını çözmede 400 yıl geriledi ve güzelim Dünya yaşanmaz hâle geldi… (Dünyanın baş teroristi – gangster USA’nın 11 eylül 2001 tarihli XXI yüzyılın ilk büyük Bizans entrikasını “Dünya Antiterörizm Günü” olarak anan ve “an”dıran andavallara ithafen..)

Evet,  Dünya  400  yıl  geriye — o  “Kutsal”  Engizisyon

Çağına  gitti..!!!

Ve   bu   çağın   “sorgu”cuları ;   yine   sorgusuz   sualsiz   istedikleri   herşeyi   ve   herkesi,

bu   defa   “DEMOKRASİ”   adına   yokedip   silebiliyor…

Tarihte  hiç  olmadığı  kadar  küresel  çapta  her — ama   her   yönden   bağlanıp  

zavallılaştırılmış   “İNSAN”lık,   çaresizce   sonunu   bekliyor…

Ama   bu   böyle   süremez…

Sürmemeli..!!!

Yıl  1973

Ve  11 eylül  persembe

Saat    13’te    TeReTe’de :
” — Sili’de    askeri    darbe…”
Yu  Es  Ey,    Si  Ay  Ey,   Ay  Ti  Ti,    Şaab Lorenz..
Arandı   tarandı   bulundu   Pinoşe
Pinoşenin   bıyığı   daglıs
Briyantinliydi    saçları
Çarpışıyordu   son   resminde
Salvador   Allende

Tüm   dünyada   o  zaman
Tek   ülkeydi   Şili
Kendi   kaderini   çizebilmiş
Demokratik   bir   Şili

Allende   ve   Unitad   Popular
Herseyi   bastan   oluşturmuş
Fabrikalar   ve   tarlalar
Üretenlerin   olmuştu

Perralar   gitarlarında
Yeni   türküler   söylerken
Yani   devamlı   devinen
Cıvıl   cıvıl   cıvıl
Bir   Şili

Dayanamadı   buna   “bazıları”
Bakır   şirketi   ve   Ay  Ti  Ti
Henri   Kisincır   “göründü”
“Ayrıntılar”   tek   tek   “görüşüldü”

Kuzeydeki   “çiftçiler”
Kamyoncuların   “grevi
“Boş”   tencereler   vesaire
Yapıldı   beklenen   darbe
Darbe

Yunaytıd   Pres
Esoşeytıd   Pres
Tam   vermediler   haberleri
Neler   oldu   bilemedi   kimse
Kimse

Sonra   bazı   gazeteciler
Kaçırdılar   filmleri
Dünya   gördü   vahseti
Yardıma   gidemedi   kimse
Kimse

3 000   ölü   dendi   ilk   gün
100 000   buldu   sonra
Savaşıp   öldü   Allende
İntihar   etti   dedi   cunta
Cunta

Analar   ağladı

Yürekler   kan   ağladı

Tüm   dünyada   gençler
Yazdılar   duvarlara :
“Şiliye   özgürlük”
“Şiliye   özgürlük”
“El   pueblo   unido
Jamas   sera   vencido”

Santiago  stadında
Binlerce    tutsak   arasında
Şarkı   söyler   Victor   Jara
İşkenceden  ölene  dek

Okumaya devam edin ‘Yıl 1973 ve 11 eylül perşembe — üzerinden 40 yıldan fazla geçti ama dünya insanlığı çevresinde olup biteni algılamada 40 adım bile ileriye gidemedi, bu yüzden de aklın cesaretiyle sorunlarını çözmede 400 yıl geriledi ve güzelim Dünya yaşanmaz hâle geldi… (Dünyanın baş teroristi – gangster USA’nın 11 eylül 2001 tarihli XXI yüzyılın ilk büyük Bizans entrikasını “Dünya Antiterörizm Günü” olarak anan ve “an”dıran andavallara ithafen..)’

24
Ağu
16

Uyu yavrum niiinniiii — uyutayım seniiii… Gücü ellerinde tutmak için hükümetler herdaim halka yalan söyler — çünkü “insan”lara doğruyu söylerlerse iktidarları pek uzun sürmez… ( Bu memlekette, sürüsüne bereket “yalan” mazoşistlerine ithaf ediyorum — ki %50’den fazla olduklarına kuşkunuz olmasın..)

KANLI  TİYATRO  VE  AÇILIŞI..!!!

Her  sorunun  bir  kaynağı  vardır;  siz  eğer,  kaynağa  değil,  soruna  eğilirseniz..  başınızı  hiç  bir  zaman  dik  konuma  getiremezsiniz;  işte  bugün  yaşadıklarımızın  özeti  budur.. (sivrisinek – bataklık  meselesi)

el kaide..  el nusra..  boko haram..  ve  şimdilerde  merkeze  alınan  ışid…

Bu  örgütleri  gerçekten  ‘islâmcı’  diye  niteleyenler varsa;  ya  medyanın,  yılmaz  ‘inanıcı’ları..  ya da  bildiğiniz  ‘mevzudan  habersiz’  niyet  okuyucularıdır..!!!

bu örgütler, sempatizan ve militan bazında ‘müslüman’ kimliğe sahip gibi görünse de..   zaten  amaç ; bu  komployu  ‘islâm’ın  üzerine  yıkmaktır..

ama  gerçek  şudur  ki ;  bu  örgütlerin  bugüne  değin  eylem  ve  propagandalarından  en  çok zararı  gören..  hatta,  tüm  zararı  gören;  ‘müslümanlar’dır..!!!

dediğimiz gibi;  bu  örgütler  sempatizan  ve  militan  bazında  ‘islam’  kimliğine  sahip  gibi  görünse  de;  yönetim  bazında  ve  eylem-sonuç  ilişkisi  bakımından,  ”musevi-hristiyan’ ittifakı  olan,  ‘evangelist’  yapılanmanın  ürünüdür!.  (abd  etkin  lobi)

durduk  yerde,  bir  günde  ortaya  çıkan  ve  dahi  medya  güçlerince  ‘başa  çıkılamayacak  düşman’  imajıyla  beyinlere  kazınan  ‘ışid’;  aslında  daha  önce  adını  koyduğumuz  ‘TERÖR ÇAĞI‘nın  askerleridir  ve  içlerinden  bazı  avanaklar  hariç..  hepsi  paralı  askerdir!..

pek  çoğu  kadroludur!.

‘terör  çağı’nın  lejyonerleri..

Somali  korsanlarının  ortadan  kaybolması  ve  ABD’nin  Iraktan  çekilmesi  ve  ‘ışid’in  ortaya  çıkması;  bu  üçlü  sac-ayağı,  bugünün  savaş  planı  için  gerekliydi  ve  başarılı  da  oldu..

elbette  ki  ABD Irak’tan  çekildi;  ama iz-düşümü  ‘ışid’  yapılanması,  karanlık  bir  gölge  gibi  orada!..

Gaziantep’imiz  de  patlayan  son  bomba!.  ve  bugün  ‘işid’le  sıcak  temas!.

tıpkı ‘feto’ denen  yapılanmanın,  korkarım  tek  başına  ‘Hakan Şükür’..  namı değer  ‘şaban’a  yamanması  gibi..

hani  birinin  çıkıp :

“hepiniz  oradaydınız,  pezevenkler..!!!”  demesi  gibi..

 

bugün,  ‘ışid’le  sağlanan  sıcak  temas  da..   aynen öyle..

Bu  ‘kanlı  tiyatro’nun  açılışı  için;  bunca  çoluk – çocuğun

katledilmesine  değer  miydi,  ilâhınız  olan  “şeytan”ınızı  siktiğimin

orrrrrospu  çocukları..!!!

topunuzun  köküne  kibrit  suyu  dökeyim..!!!

Okumaya devam edin ‘Uyu yavrum niiinniiii — uyutayım seniiii… Gücü ellerinde tutmak için hükümetler herdaim halka yalan söyler — çünkü “insan”lara doğruyu söylerlerse iktidarları pek uzun sürmez… ( Bu memlekette, sürüsüne bereket “yalan” mazoşistlerine ithaf ediyorum — ki %50’den fazla olduklarına kuşkunuz olmasın..)’

20
Ağu
16

SADAT ile yola devam ede(bile)cek iz’an(sızlığın)da olanlara şu Anwar el-SADAT'(Enver SEDAT’)ın sonunu hatırlatıyoruz…

 

 

*       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *

NOT :  Aşağıdaki  yazı  05.09.2012  tarihinde  yayımlanmıştır :

POYRAZKÖY  TEZGÂHINDAN  TARİKATÇI  ‘SADAT’  ŞİRKETİ  ÇIKTI

SADAT-YÖNETİMİ

Aydınlık / Askerhaber  /  05  Eylül  2012  /

POYRAZKÖY  TEZGÂHINDAN  ‘SADAT’  ÇIKTI

Emekli  Koramiral  Ahmet  Feyyaz  Öğütcü  işaret  etmişti.

İrticacı  oldukları  için  TSK’tan  atılan  askerlerin  kurduğu  As-Der’in  yan  kuruluşu  olan  ve  Suriye’de  Esad’a  karşı  savaşanları  eğitmekle  suçlanan  SADAT  adlı  şirketten  bambaşka  bir  rezalet  çıktı.

Birkaç gündür Aydınlık’ın gündeme getirdiği SADAT’ın Yönetim Kurulu üyelerinden emekli SAT’çı Mehmet Emin Koçak’ın (fotoğrafta en solda) SAT komandolarının tutuklanmasına neden olan (SÖZDE) Poyrazköy davasında rol aldığı öğrenildi.Aydınlık’a bilgi veren emekli bir SAT komandosu, Koçak’ın Poyrazköy kazılarının yapıldığı dönemde Emniyet’le işbirliği yaptığını belirtti.

Kuzey Deniz Saha eski Komutanı Emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü de SÖZDE) Poyazköy davasında bir ihbar mektubu aldığını belirterek şöyle demişti:

“Bazı personelin borçlu ve geçinemediklerini söyledikleri bir dönemde aniden paralanıp ev ve araba aldıkları vurgulanmıştı.İsimlerden biri de Mehmet Emin Koçak’tı.Koçak’ın çok defa izinsiz ABD’ye gittiği de tespit edildi.Bu yüzden 2009′da tutuklandı”

SADAT’ın örütbağ yayınındaki, “Yönetim Kurulumuz” başlıklı fotoğrafta yer alan Mehmet Emin Koçak’ın, SAT komandolarının tutuklanmasına neden olan (SÖZDE) Poyrazköy davasında rol aldığı öğrenildi.Koçak, Poyrazköy kazılarının yapıldığı dönemde emniyetle işbirliği yaptı,dava başladıktan sonra da kendi isteğiyle emekli oldu.

Koçak’ın adı, SADAT’ın “Danışman listesi” bölümünde, “Deniz Kuvvetleri muharip sınıf” başlığı altında şu şekilde yer alıyor: E.SAT Kd.Başçavuş Mehmet Emin Koçak, Su Altı Taarruz, Komando, Dalgıç, Balık Adam, Keskin Nişancı, İleri Tahrip, Özel Hrk.Şahıs ve Tesis Koruma Uzmanı.

BİR  ANDA  ZENGİN  OLDU

Kuzey Deniz Saha eski Komutanı Emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütcü de, (SÖZDE) Poyazköy davasında, Mehmet Emin Koçak’tan bahsetti.Öğütçü, İstanbul 12.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki, 12 Ocak 2011 tarihli duruşmada, şu bilgileri verdi:

“Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na 20 Mayıs 2005′te Cemal Korkmaz sahte ismi ile gönderilen bir ihbar mektubunda, SAT Grup Komutanlığı’nda bir gruptan bahsedilmişti.Bahse konu personelin son zamanlarda SAT Grup Komutanlığı’nda yaşanan olaylarla ilgili olabileceği belirtildi.Bu personelin aşırı borçlu oldukları ve geçinemediklerini söyledikleri bir dönemde aniden paralanıp ev ve araba aldıkları vurgulanmıştı.İsimlerden biri Mehmet Emin Koçak’tı”

ABD’YE  İZİNSİZ  GİTTİ

Öğütçü, gelen ihbarda yer alan bir bilginin de yurtdışı ziyaretleri olduğunu hatırlattı:

“Bu şahıslardan birinin ABD’ye gidip gelmesinden sonra SAT grubunda olayların meydana gelmesinin dikkat çektiği belirtilmişti.Prensip olarak imzasız ve sahte imzalı mektuplara işlem yapılmadığı için mektuba ilişkin bir işleme geçilmemişti.Ancak 25 Mayıs 2009′da, şahıslardan birinin denize mühimmat attığı telefon ile tarafıma rapor edilmiştir.Şahıs da ifadesinde mermileri denize attığını itiraf etmiş ve tutuklanmıştır”

2009′DA  TUTUKLANDI

İsmi geçen personelin iş yerleri ve evlerinde delil olabilecek tüm CD, doküman ve malzemelere el konulduğunu, yapılan aramalarda C4 maddesi bulunduğunu anlatan Öğütçü, şöyle devam etti:

“Mektupta ABD’ye tatile gittiği belirtilen astsubayın araştırılmasında, Mehmet Emin Koçak’ın çok defa izinsiz yurt dışına çıktığı tespit edilerek 23 Haziran 2009 tarihinde tutuklanmıştır.Özellikle Deniz Kuvvetleri hedef seçilerek hedef alınan komutanlıklar ile subay ve astsubaylara karşı içimize yerleşmiş sütü bozukları vasıtasıyla tertipler hazırlanmıştır”

ASDER  İTİRAF  ETTİ

SADAT da, internet sitesinden Aydınlık’ın haberlerinin doğru olmadığını öne sürmek üzere yaptığı yazılı açıklamada, TSK’yı hedef alan tertiplerde rol aldıklarını itiraf etti.

Aydınlık’ın haberinde geçen, “ASDER, Ergenekon ve Balyoz davalarına bilgi ve belge sızdırılması ile bu belgelerin sahtelerinin oluşturulmasında görev almıştır” ifadesine SADAT, şöyle yanıt verdi:

“ASDER Mensupları, bildikleri bir şey varsa bunu açık olarak bildirmekten başka bir şey yapmamıştır”

NOT : Konuyu daha derinlemesine öğrenmek için bakınız ;

İSTANBULDA GAYRİ NİZAMİ HARP TEŞKİLATLANMASI
VE SURİYE SINIRINDA OLANLAR

http://nacikaptan.com/?p=190

*       *       *       *       *       *       *

İSTANBUL’DA  GAYRİ  NİZAMİ  HARP  TEŞKİLATLANMASI  VE  SURİYE  

SINIRINDA  OLANLAR

Değerli okur,

Suriye’den  gelen  lejyoner  askerler  nedeniyle  Antakya  ve  çevresindeki  yerleşim  bölgelerinde  can  güvenliği  ve  huzur  kalmamıştır.

Hatay valisi ise bu konuda yaptığı açıklama ile gerçekleri saklamış ve saptırmıştır.Vali siyasi bir duruş sergileyerek, hükümetin istek ve beklentilerine uygun bir açıklamayı yapmıştır.

GERÇEKLER ;

Yandaş basın bu olayları saklasa da sesi susturulamayan az sayıdaki
gerçek Ulusal basın ve yerel sivil toplum kuruluşları gerçekleri duyurmaya çalışıyorlar.
Bu önyazının sonunda İskenderun Çevre Koruma Derneğinden gelen bir mektup,yörede olanları anlatmaktadır.

Türkiye komşumuz olan Suriye’ye karşı kurulan Haçlı ordularının karargahı ve taşaronu
haline gelmiştir.Dışişleri bakanı Davutoğlu ve Başbakan Erdoğan savaş naraları atarak,
ülkemizi felakete sürüklemektedirler.Bir sene önce Suriye ile kanka olanların neden bu kadar değiştikleri sorgulanmalıdır !!!

Suriye’ye karşı açılmış olan örtülü savaşın karargahı Ülkemizde olup,kamplar sadece savaştan kaçan aileleri değil,Esad güçlerine karşı olan askerleri ve komutanları Hatay’daki Apaydın kampında barınmaktadır.Bu asker ve lejyonerler,kamplardan sınır ötesine geçerek savaşıp dönmektedirler.Suriye’ye karşı oluşturulan karışık lejyoner birliklerine her türlü silah,cephane desteği,ekonomik yardım ve sağlık ,tedavi hizmetleri AKP iktidarı tarafından ve MİT aracılığı ile sağlandığı dış ve iç basında açıkça yazılmaktadır.

AYDINLIK  GAZETESİ  03 Eylül 2012

İşin daha da tehlikeli ve ürkütücü tarafı Farklı ülkelerden para karşılığı gelen yeni nesil lejyoner askerlerin bir kısmı AYD Türkiye’de,İstanbul Beylikdüzü’nde eğitilmektedir.Aydınlık’ın haberine göre TSK’dan irtica nedeniyle ihraç edilmiş askerlerin İstanbul’da kurdukları SADAT isimli KONTRGERİLLA MERKEZİNDE Suriye’ye gönderilen lejyonerlere kendi web sitelerinde yazılı olan aşağıdaki eğitimler verilmektedir;

* GNH’te (Gayri Nizami Harp) teşkilatlanma
* İstihbarat
* Mukavemet harekatı
* Gerilla harekatı
* Kurtarma-kaçırma harekatı
* Özel Kuvvetler harekatı
* Gizli deniz harekatı
* Hava harekatı
* Psikolojik harp harekatı
* Muhabere ve muhabere emniyeti
* GNH kuvvetlerine karşı harekat
* GNH’de liderlik
* GNH’de ilk yardım

Kursiyerlere GNH kursu sonucunda kazandırılacak kabiliyetler ;

* Başta psikolojik harp ve harekat olmak üzere
* Sabotaj
* Baskın
* Pusu
* Tahrip
* Suikast
* Kurtarma ve kaçırma
* Tedhiş
* Sokak hareketleri türü eylemlerde ve gizli etkinliklerden oluşan harekat teknikleri

İMKAN  VE  KABİLİYETLERİNE  ULAŞTIRILIR.
BAŞARILI  OLANLARA  GNH  UZMANLIK  SERTİFİKASI  VERİLİR.

GNH eğitimleri teorik,pratik ve simulasyon olarak toplam 16 haftalık
bir programdan oluşmaktadır.

http://www.sadat.com.tr/

İşte böyle sayın okur,
İstanbul’un göbeğinde sabotaj-pusu-suikast eğitimleri verilmektedir.
Polise ve askere gerek kalmamıştır.
Terörist yetiştirmek için artık internette ilanlar verilmektedir.
Şirketin kurucusu 28 Şubatta emekli edilen tümgeneral Adnan Tanrıverdi şöyle diyor ;
“İslam ülkelerinde kanlı bir değişim başlamıştır,onlara yardımcı olmak istiyoruz”
Nasıl yardımcı olacakları ise eğitim programlarından bellidir.
Asılsız ve dandirik nedenlerle TSK mensuplarını tutuklayan Cumhuriyet savcıları,
Aydınlık gazetesinin bu haberlerine karşı bakalım ne yapacaklardır ???

***

Sizlere 03.09.2012 tarihine ait Cumhuriyet ve Aydınlık gazetelerinden haber başlıkları sunuyorum :

Cumhuriyet

İşte Apaydın kışlası

“Suriyeli muhaliflerin ‘talimat merkezi’ olarak kullandığı karargâhta 386 subay, 72 astsubay var.
CHP milletvekillerinin sokulmadığı Antakya’nın Apaydın kampında Suriye ordusundan kaçarak saf değiştiren 1 tümgeneral, 32 tuğgeneral, 82 albay ve 59 yarbay bulunuyor. “Özgür Suriye Ordusu” lideri Albay El Assad ve yardımcısı Albay Kurdi, Suriye’deki savaşı buradan yönetiyor.

Subayların oluşturduğu üç ayrı “askeri konsey” bulunuyor. Yetkililer, “Kampta kalan subay ve askerler zaman zaman Suriye’ye savaşmak üzere gidip geri geliyor. Suriye’ye savaşmaya giden subaylar arasında iki general de yer aldı” diye konuştu.”

***

Aydınlık

İstanbul’un  göbeğinde  ‘yasal’  kontrgerilla  merkezi : SADAT

TSK’dan  atılan  irticacı  askerler  Suriyeli  çeteleri  eğitiyor,  silahlandırıyor – 1

Suriyeli ve yabancı militanlar, AKP Hükümeti’nin özel bir şirket olarak kurdurduğu SADAT tarafından eğitiliyor ve silahlandırılıyor. SADAT görünüşte yasal bir şirket. Gerçekte ise bir Kontrgerilla merkezi gibi örgütlenmiş

Suriye’de iç savaş çıkaran Suriyeli ve yabancı eylemcileri eğitmek ve silahlandırmak üzere kurulan İstanbul’daki merkezi bulduk. SADAT (Uluslararası Savunmak Danışmanlık İnşaat, Sanayi ve Ticaret AŞ) adlı merkez, 28 Şubat sürecinde ordudan atılan veya çıkarılan AKP çizgisindeki emekli askerler tarafından kuruldu.ASDER (Adaleti Savunanlar Derneği) adlı bir derneğin şemsiyesi altında faaliyet gösteriyor. Her ikisinin de başında İslamcı bir emekli tuğgeneral var.

Aydınlık’a bilgi veren istihbarat çevreleri tarafından “İslamcı Kontrgerilla” olarak adlandırılan SADAT, kendi internet sitesinde verdikleri “eğitim hizmetleri”ni açıkça ilan etmiş. Bu “hizmet”lerin hepsi hem Türk yasalarına göre, hem de uluslararası hukukta ağır suç kapsamına giriyor.

03.09.2012

Sevgili Dostlar,

Suriye sınırında yaşanmakta olan savaştan rahatsız olarak başlattığımız çağrı üzerine İskenderun Çevre Koruma Derneği olarak 31 Temmuz akşamı saat 17.30 da Antakya Çevre Koruma Derneğinde arkadaşlarla bir araya geldik. Samandağ, Antakya ve İskenderun çevre koruma derneklerinin katılımcılarıyla 15 kişi kadardık. Gündemde Suriye ve savaş vardı. Toplantıda konuşulanlarla ilgili notlarım aşağıdadır:

Antakyalı arkadaşlar tedirginliklerini dile getirdiler. Bu koşullar altında miting yapamayız. Güvenlik sorunu var. Her an provokasyona açık bir ortam var.Bazı evlerin üçüncü kişilerce kiralanıp içlerine sığınmacı adıyla silahlı kişiler yerleştirildi. Bu kişilerin çevreyi rahatsız etmesi üzerine çağrılan polislerin, bulaşmayın bunlara biz bir şey yapamayız dedikleri,Yayladağı’ndaki kamplarda yaşayan sığınmacılara yazılan reçetelere her türlü ihtiyaç malzemesi yazılabiliyor. Şampuan, kolonya, çocuk bezi, doğum kontrol ilacı, viagra, prezervatif vb. ürünlerin yazılabildiği SGK’ nın ödemediği bu ürünlerin sığınmacılara serbestçe yazılabildiği, verilebildiği ve bu reçetelerin bedellerinin Valilik Bütçesinden karşılandığı. Bazı sığınmacıların bu yolla temin ettikleri ihtiyaç maddelerini işportada satarak paraya çevirdikleri söylendi.

Bazı sığınmacıların kimlik kartlarında “Şii” yazdığı ve bu kart sahiplerine hasta muayenesi dahil hiçbir hizmetin verilmediği, çok açık çifte standart yaşandığı dile getirildi.
Kan bankasında kan stokunun bitirildiği ve alınan kanların Suriye’de sözde savaşan (!) muhalif güçlere tahsis edildiği, bu nedenle yapay kan sıkıntısı yaşandığı dile getirildi.

Bir arkadaşımız, Şam’da bahçeli bir lokantada arkadaşlarıyla yemek yerken ortamın gayet sakin olduğunu, halkın sokaklarda gezintiye çıkmış olduklarını ve yaşamın normal olduğunu gözlemlediğini. Ancak aynı anda yayın yapan yabancı TV lerin Şam’ın yarısının muhalif güçlerce işgal edildiği haberini verdiğine bizzat şahit olduğunu. Özetle dezenformasyonun çok yüksek olduğunu. Şam’da sohbet ettiği arkadaşlarının biz daha çok Türkiye için endişeleniyoruz dediklerini aktardı.

Sorun’un Hatay Meslek Odaları Koordinasyon Kurulu (HAMOK) un gündemine taşınması ve başka STK ların katılımıyla en kısa zamanda tekrar toplanmak üzere toplantımız sona erdi.
Bir gün sonra;

Antakya Çevre Koruma Derneği’nden bir arkadaşım Yeşiller Partisi üyesi sıfatıyla Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu sözcüsü Claudia Roth’un kendisiyle görüşmek istemesi üzerine buluştuklarını 4-5 kişinin katılımıyla yapılan toplantıda Claudia Roth’a “-Bir gün önce uçakla İstanbul’dan geldiğini, uçakta çok sayıda hiç tanımadığı sakallı ve kılıksız insanların bulunduğunu, uçak indiğinde normal yolcuların uçaktan indirildiğini, bunların ise daha sonra indirilip götürüldüğünü, ancak nereye götürüldüğü konusunda bilgileri olmadığını” söylemiş ve huzursuzluklarını, tedirginliklerini dile getirmiş.

Claudia Roth ise yanıt olarak aynı gün uçakla kendisinin de İstanbul’dan geldiğini aynı kişilere benzer kişilerin yine uçakta olduğunu, neredeyse uçak yolcularının yarısının bu kişilerden oluştuğunu, yine bu yolcuların ayrı indirildiği ve nereye gittiklerini bilmediklerini söylediğini aktardı. Bu kişilerin paralı asker oldukları düşünülüyor.

***

Daha sonra konuyla ilgili olarak Hatay Eczacı Odası’nda HAMOK Yönetim Kurulu üyelerinin katılımıyla yapılan toplantıya Eczacı Odası yöneticisi olmam nedeniyle bizzat katıldım. Toplantıya 35-40 kişi kadar bir katılım vardı ve toplantıyı HAMOK Dönem Sözcüsü Dr. Selim Matkap yönetti. Bu toplantıda söz alanların aktardıkları;

Devlet Hastanesi sığınmacılara tahsis edildi. Buraya gelen hastalar, doktor arkadaşlara, Alevi isen (Arap isen) beni muayene etme. Elini bile dokunma diyorlar. Alevi sünni çatışması yaratılmak isteniyor.

Türkiye’den de paralı asker gidiyor. Ben 2 kişi tanıyorum. 1000 dolar alıyorlar. Reyhanlı’dan Suriye’ye her akşam gidip savaşıp geliyorlar.

Antakya’da gece sokağa çıkamıyoruz. Gece parka gittim. Park’ta yoğun olarak sığınmacılar vardı parktan dışarı nasıl çıkacağımı bilemedim.Komşumuzun eşi bu kişiler tarafından taciz edildi. Polis çağırdık. Polis; emir var, biz bunlara bir şey yapamıyoruz. Bulaşmamaya çalışın dedi ve gitti.

Yayladağı’nda yine olay çıkardılar! Polis çağırdık polisin başına çuval geçirdiler ve polisin silahıyla polise ateş ettiler. Polis ve bir genç yaralandı.

Bir evin bodrum katı 2 kişi tarafından kiralandı. Ev bahçeli bir ev, bahçeye araçlarımızı park ediyoruz. Bahçe kapısına Suriye plakalı bir araba park etmişler. İçerdekiler çıkamıyor. Dışardakiler giremiyor. Uyardığımızda kulak ardı edildi ve araba oradan kaldırılmadı.

Bir esnafa: “-Sen arapça bilmiyor musun ?” deniyor.

“Neden Arapça bilmiyorsun” diyorlar ve Arapça bilmediği için yüksek sesle bağırılıp hırpaladılar.

Reyhanlı’da Suriye’ye sürekli araçlar gelip gidiyor.

Bir TIR geldi eşyalar gece yarısı daha önce kiralanan eve taşındı.

Sınırda Ambulanslar karşıdan yaralı taşıyor. Ambulanslarda yaralılar ve Suriyeli askerler var. Her gün olay çıkartıyorlar. Her gün 5-6 olay oluyor. Yaralılar tedavi ediliyorlar yeniden Suriye’ye savaşmaya gidiyorlar. Ambulanslar dönüşlerinde silah taşıyorlar. Sığınmacılar alış veriş yaptıklarında aldıklarının parasını ödemiyor veya çok az bir kısmını ödüyorlar. Reyhanlı’da dükkanlar akşam saat 18.00 de güvenlik nedeniyle kapatılıyor.

Sığınmacının  biri  Veterinerler  Odası  Başkanına: “Ben  veterinerim  Yayladağı’nda  çalışmak  istiyorum.  Bana  araç  verin  diyor.”

Başkan Türkiye’de çalışamayacağını ısrar ederse kendisini sınır dışı ettireceklerini söylüyor.

Cevaben:  “Ama  bana  böyle söz vermediler. Araba  vereceklerini  ve  burada  veterinerlik  yapabileceğimi  söylediler.”

Bir başka arkadaş Antakya’da ve Samandağ’da köylülerin silahlandıklarını ifade etti.
Bir başka arkadaş benim aktardığım uçaklarda yaşananlar konusunda; aynı şeyi kendisinin de uçakta yaşadığını, sakallı ve kılıksız insanların uçakta ayakta gezindiklerini, hostesleri rahatsız ettiklerini, yanında oturan onlardan bir kişiyle sohbet ettiğini, kendisine Libya’dan bir grup halinde, turistik amaçlı geldiklerini söylediklerini aktardı.

HAMOK Toplantısında söz alarak şu konuları dile getirdim ve şu konularda önerilerde bulundum:

Antakya’da  herkes  tedirgin.

Dağın  öte  tarafında  İskenderun’da  ortalık  daha  sakin.

Çünkü  hiç  kimse  Antakya’da  yaşananları  bilmiyor.

Antakya  yerel basını  ise  hiç  bir  şey  yazmıyor.

Okumaya devam edin ‘SADAT ile yola devam ede(bile)cek iz’an(sızlığın)da olanlara şu Anwar el-SADAT'(Enver SEDAT’)ın sonunu hatırlatıyoruz…’

18
Ağu
16

Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, yoksa halimiz nice olurdu ? (Memleketi bok götürürken; düşünen, hisseden ve çözüm arayan insan evlâtlarına “sen mi düzeltçen lan bu ülkeyi” ve “amaaaan, böyle gelmiiiş böyle gider ” diye pişkince ahkâm kesen ahlâksız, vicdansız ve şerefsiz piçlere ithafen..!!!) Bugün olanlar son 14 yıldır TSK’yı yoketme çabalarının sonucudur…

Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, 
yoksa halimiz nice  olurdu ?

tuzsuz salak bekir hepimizle alay ediyor

“79 milyon nüfusuyla gelişen, büyüyen ekonomisiyle, alt yapıda ve üst yapıda elde ettiği başarısıyla Türkiye büyümeye devam ediyor. Yanı başımızdaki yangınlara rağmen işte Suriye’de 5 yıla yaklaşan iç savaşa, Irak’ta 10 yılı aşan iç kargaşaya ve başka pek çok olumsuzluklara rağmen, Türkiye huzur adası olma vasfını koruyor ve ekonomisi de her şeyiyle büyümeye devam ediyor. İnşallah önümüzdeki süreçte de Türkiye büyümeye devam edecektir.”

Bizler “Ne  olacak  bu  memleketin  hali”  diye  kara  kara  düşüncelere  dalmışken  Adalet  Bakanı  Bekir Bozdağ’ın  açıklamalarıyla  “huzur adası”nda yaşadığımız gerçeğini idrak ettik.

Öyle  ya,  memleket  huzur  içinde  geçinip  gidiyoruz  işte…

Meselâ “huzur adası” olmasak birbiri ardına canlı bomba teröründen muzdarip, herhangi bir yerde herhangi bir zamanda bulunduğumuz için ölebilirdik.

Teröristlerin ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştığı, kendini patlatmadan dokunulamadığı bir memleket olurduk eğer bir “huzur adası” olmasaydık.

Böyle  bir  olay  yaşandı  diyelim;  sorumlular  istifa  bir  tarafa  pişkin  pişkin  sırıtır,  güvenlik  zafiyetinin  olmamasından,  fıtrattan  dem  vurur,  yaşanan  acı  yetmezmiş  gibi  milletle  bir  de  alay  ederlerdi.

Allahtan  “huzur adası”ndayız  da  bu  karaktersizlikte  adamlar  yok.

“Huzur adası” olmasaydık eğer, düşünsenize, “istikrar gelsin, huzur gelsin” denilerek terörle, korkuyla diktatörlük düzeni dayatılır, akla hayale gelmeyecek şeyler yapılırdı.

Allahtan “huzur adası”ndayız da, diktatörlüğe zorlanmıyor, kabul etmezseniz ölürsünüz diye tehdit edilmiyoruz!

Eğer “huzur adası”da olmasaydık “cadı avı”nın normalleştiği bir yer olurduk.

Muhalif olmanın suç olmadığı bir yerde yaşıyorsak, biliniz ki “huzur adası”nda olduğumuz içindir.

Allahtan “huzur adası”ndayız da tepemizdeki yöneticilerin güvenilirliğinden, ahlâkından şüphelenmeden içimiz rahat, huzurlu bir şekilde yaşıyoruz.

Öyle  ya,  ne  örnekler  var ?

Oy  çalanı  mı  ararsın,  para  çalanı  mı ?

Yolsuzluk  yapanı  mı,  sapıklığa  yol  vereni  mi,  diplomasız  cumhurbaşkanı  mı?

Allahtan  “huzur adası”ndayız  da  kafamız  rahat.

“Huzur adası” olmasaydık eğer, memleketin huzurunu kaçıran terörle müzakere edilir, teröristlerin memleketi köstebek gibi kazıp bomba düşemesine ses edilmez, bu onursuzluk yetmezmiş gibi bir de teröriste “onurlu ve gururlu” payesi verilirdi.

Çok şükür “huzur adası”nda yaşıyoruz da başımızda bu onursuzlukta insanlar yok!

“Huzur adası”nda yaşamasaydık her şey ters giderdi. Yani hırsız değil hırsızı yakalayan polis, teröre destek olanlar değil, bunun haberini yapanlar tutuklanırdı.

Televizyonlarda görüyoruz, adam teröriste tır tır silah yollamış, şimdi tir tir titriyor. Görünmesin, duyulmasın diye yemediği halt yok.

“Huzur adaları”nda iktidar teröre yardım etmez, etmeyince bunun haberi de olmaz.

Tıpkı  oy  çalmayan  iktidarın,  oy  çaldı  haberinin  olmaması  gibi.

Bu  kadar  da  olmaz  demeyin,  “huzur adası”nda  yaşamasaydık  daha  neler  olurdu neler ?

Okumaya devam edin ‘Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, yoksa halimiz nice olurdu ? (Memleketi bok götürürken; düşünen, hisseden ve çözüm arayan insan evlâtlarına “sen mi düzeltçen lan bu ülkeyi” ve “amaaaan, böyle gelmiiiş böyle gider ” diye pişkince ahkâm kesen ahlâksız, vicdansız ve şerefsiz piçlere ithafen..!!!) Bugün olanlar son 14 yıldır TSK’yı yoketme çabalarının sonucudur…’

13
Ağu
16

Rational Expectation — (in defiance of the flock who licks the knife of the butcher in this country are still thinking and feeling people..)

Ey  insanoğlu,  ufkun  ötesinde  bekleyen  fırtınanın  o  felç  eden  

kokusunu  hissetmeden  tek  bir  gün  geçirdin  mi  hiç..!!???

( Sözüm ;  düşünen  ve  hisseden,  VE  ÇÖZÜM  ARAYAN  İnsan  Evlâtlarınadır..)

Vietnam’a  gönüllü  veya  mecburî  hizmet  sebebiyle  giden  profesyonel  olmayan  

sıradan  erat,  bu  savaşa  vatanı  ve  onuru  için  katılıyordu..

Daha  doğrusu — buna  inandırılmıştı…

Sonucu — herkes  biliyor… 

( Bakalım  ülkemizde  de  bugünlerin  gerçeğini — ama  sadece  gerçeğini — anlatan  

yazar,  çizer,  resim  ve  filmçeker  ( üstelik  de  “sanatçı”  geçine(bile)n )  tayfadan  

BİR  İNSAN  EVLÂDIMIZ  çıkıp  da  bir  eser  ortaya  koyacak  mı..!!???

Kasabın  bıçağını  yalayan  sürüye  kaval  çalan  götyalayıcı,  fırsatçı  beste’kârcı’lara

değildir  sözüm — YANLIŞ  ANLAŞILMASIN — Ona  Göre..!!!  ) 

 

31
Tem
16

VATAN’ımızı kaybetmek istemiyorsak ilk önce “şahsa tapınma” koyunluğundan vazgeçmelisiniz — neticede o da ölümlüdür… ( değişim, yerel açılımı, “yeni” anayasa’ ve ‘başkanlık’ ve hemen arkasından ‘eyalet sistemi’, bölünme süreci gibi konuları hatırla(ya)mayanlara ithafen..!!! )

VATANSIZLIK

DEĞİŞİM..!!! — ( TERÖR  ÇAĞI ) 

Gelinen noktada ya da varılacak son noktada ‘millet’in lehine bir durum olur mu?. sorusunu sormak ve gidişatın demokratik teamüllere uygun ilerleyeceğini ve sonunda demokrasinin kazanacağını söylemek..  düşünmek ya da..

uzunca bir süredir ‘yeni anayasa’ ve ‘başkanlık sistemi’ ile ilgili yazılarımızı okuyanlar bilir; süreç mi ivme kazandırdı.. ya da kazandıracak; ya da hız kazanması için mi süreç ileriye alındı!. veyahut, kasım seçimlerinden önce yaşanan bir abd iç- çatışması ve yansımaları mıydı tüm bu olanlar; zaman elbette açığa çıkaracak pek çok gerçeği..

mesela  tarih ;  saat 21:30 da  ‘DARBE  KOMEDİSİ’ diye  bir  alt  başlık  açacak  ve  asıl  gerçekleri  mutlaka  ortaya  koyacaktır !.

ancak  şu  bir  gerçek  ki..   ve bugün tam anlamıyla ortaya çıkmıştır ki; 28 Şubat, cemaatin yapılanması açısından bir mihenk taşı görevi görmüştür!.     ve topluma Atatürkçü bir tepki olarak yutturulan bu ‘çıkış’; artık bugün ayan-beyan ortadadır, ihanetin temellerini atmıştır!.

Erbakan ve ekibinin tasfiyesi, topluma Atatürkçülerin zaferi olarak pompalanırken; ‘içimizdeki ihanet’in nasıl bir örgütlenmeye gittiğini göstermesi bakımından 28 Şubat ve etkileri sosyolojik açıdan incelenmeli ve kimlerin, ne ad altında.. -sizden sandıklarınızın, sizden olmadığını- anlama bakımından ve hangi isim ve şekilde örgütlendiğini ve neleri hedeflediğini kavrama bakımından…

Sorun şu ki; amerikancı Atatürkçülük perspektifi ile amerikancı dinci perspektifi her daim bir-birini yaratan-besleyen ve çeşitli isim ve görev dağılımları ile peşi-sıra var olan ve yine olmaya devam edecek, en büyük sorunumuzdur!..

tek bir abd yanılgısına düşmek!. düşürülmek; şimdiki süreç ve geçmişten geleceğe uzanan süreç ve süreçler açısından önümüze konan en büyük tuzaktır!. oysa abd’de tüm ülkeler adına ve o ülkelerde hakim olan düşünceler adına fon ve görev dağılımı yapan çeşitli kuruluşlar -lobiler- mevcuttur ve olmaya da devam edecektir.. yani karşımızda tek bir abd yoktur!.

ABD  sıfatıyla  karşımızda  yer  alan  düşman  ‘çok  yüzlü  düşman’dır !..

‘feto’ dedikleri bu yapı da, bunlardan sadece biridir ve bugün bizim sormamız gereken soru şudur; bu temizliği yapanlar kimdir?.  ve hangi akımdan ya da düşünceden beslenmişlerdir!. geçmişten bugüne ve yarına cevap ortadadır aslında..

tüm karşı çıkışlara rağmen askeriyenin çürümüş ve kokuşmuş yapısını yaklaşık -kendi adıma söyleyeyim- beş-altı yıldır yazıyorum; ve çok da eleştiri aldım..

holding yöneticisi olan emekli paşalardan tutun da.. ‘kozmik odayı’ bu ihanet şebekelerine açan Genelkurmay Başkanlarına değin hepsini yazdık..

ama enteresandır onlar hep bizden daha Atatürkçü..  daha Kemalist sanıldılar..

bugün  de  bu  yanılgı  sürmektedir !.

bugün  dahi  utanmadan  demeç  vermekteler !.

kitaplarını  imzalamaktadırlar !..

tarihte bu ve benzeri ve toplumda infial uyandıran olaylar olmuştur..

olacaktır; çünkü bu ve benzeri yüksek tansiyon içeren olaylar ‘değişim’in habercisidir!. toplumlar değişimlere kolay ikna olmazlar, sıradan olaylar kamuoyunu yek-vücut yapmaz.. kimlerin, ne denli işin içinde olduğu.. toplumda hayret ve paralelinde öfke ve nefret uyandıran girift ilişkilerin yer aldığı.. açıkçası, ne olup bittiğini kimsenin çok fazla anlamadığı, anlamaya gayret etmediği olaylar silsilesi ve ardından gelen ‘değişim’!..

Türkiye, yeni bir sürece girmiştir ve bu sürecin her anı ve dakikası büyük sürprizlere gebedir!.

abd’ye bu denli sivil ve askeri bağlılık ve neticesinin; çok parlak olacağını ön-görmek, saflık olacaktır kanaatimce..

feto ve hareketinin tüm bilinmeyenlerini ve tehlikelerini yazarken, bunun aslında bir abd gizli örgütlenmesi olduğunu da ekledik çoğu defalar.. (dünyanın her yerinden cemaat önderleri abd’yi mesken tutar.. hepsinin de bahanesi ‘tedavi süreci’dir!) yani yarın feto ve teşkilatının devre dışı bırakılması tehlikenin geçmiş olacağı manasına gelmez!.

bu ülkede her düşüncenin abd’den nemalanan ‘hain’leri olduğu sürece.. ki milliyetçilik kisvesi altında oldukça çokturlar!.  Atatürkçülük adına ve dahi yeni cemaatler…

huzur ;  bu  sıralar  oldukça  uzak..

şu  bir  gerçektir  ki;  ‘ordu’  bugün  bitirilmiş  değildir!.  bugün  yaşadıklarımız,  bitmişin ilanıdır !..

sorun;  yerine  konulacak  olan!.dır!..

sorun her okulun imam hatip olması ;  ve lâkin, karşılığında diğerlerinin ve üniversitelerin yabancı dille eğitim yapıyor olmasıdır !..

sorun ;  birine karşı  çıkanların..  diğerini  benimsemesidir !.

bizden yana düşman.. bizden yana ihanet olmaz!.. en azından bugünden sonra; içimizdeki ihaneti görmek ve bize yakınlığı ve uzaklığı ne olursa olsun.. reddetmek dileğiyle..

amerikancı Müslümanlık!.  içinde ihanet barındırır!..
amerikancı Atatürkçülük!..  içinde ihanet barındırır!.
amerikancı sermaye.. (küresel sermaye) ihanetten de öte..  tüm kötülüklerin anasıdır!.  ve sorun  da  buradadır!.

Liberalizm..  yani küresel ekonomi ve sistemi, faşizmi alır.. renklendirir; ve ‘demokrasi’ diye halklara satar!..  sokak ağzıyla, iteler.. kakalar ya da..

İşte dünyadaki tüm sivil ve askeri düzenler ‘devlet’ mekanizmalarından ayrı ve birlik düşüncesi ile bu sisteme hizmet ederler!. etmek zorunda bırakılırlar!.. işte yukarıda bahsettiğim ‘değişim’ bu bağlam açısından önemlidir!.

Artık ‘yeni dünya düzeni’ denen fikrin silahlı gücü ‘terör örgütleri’ ve yayılışı ‘terör olayları’ üzerinden olacaktır!. algı yönetimi medyaca sağlanırken, sosyal medya dahil (sivil hareketler).. oldu-bitti ve son darbeler, askeri düzenin değişimi ile (terörle) sağlanacaktır!. ve amerikan filmi seyreden herkesçe malumdur ki; küresel sermayenin koruyuculuğunu da ‘LAPT’ tipi (Los Angeles Polis Teşkilatı) örgütlenmeler yapacaktır!.

Yani halk açlıktan ölürken, gökdelenler sıkı bir şekilde korunacaktır!..

Artık Avrupa’da da güvenli ülke kalmayacaktır!.  küresel sermaye; küresel terör ağlarıyla düşmanlar yaratacak ve terörden rahatsızlık duyan toplumların desteğiyle yeni savaşlara yelken açacaktır!.

Güvenli ülke diye bir kavram tarih olurken.. güvenli bölgeler yaratılacak ve sermaye sahipleri ile onların sadık hizmetkarları oraları mesken tutacaktır!.

‘değişim’  demiştik!.  yerel  açılımı  ‘yeni anayasa’  ve  ‘başkanlık’ ve  hemen  arkasından  ‘eyalet sistemi’..  bölünme süreci..

Okumaya devam edin ‘VATAN’ımızı kaybetmek istemiyorsak ilk önce “şahsa tapınma” koyunluğundan vazgeçmelisiniz — neticede o da ölümlüdür… ( değişim, yerel açılımı, “yeni” anayasa’ ve ‘başkanlık’ ve hemen arkasından ‘eyalet sistemi’, bölünme süreci gibi konuları hatırla(ya)mayanlara ithafen..!!! )’

29
Tem
16

Ülkenin bu berbat hale gelmesinde belki tek masum olan Türk Devrimcisi Yurtseverin özeleştirisi… Ki en büyük ‘suçu’ Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak değil de, ülke düzeninİ ve devlet kanunlarını namusuyla çalışıp üretenlerin lehine değiştirip ülkesini karanlığa değil de çağdaş uygarlık ve refah seviyesine ulaştırmak istemesiydi… ( Bugün ülkemi resmen lâğım kokan tımarhaneye çevirenleri her dakika başı TV’lerde görmekten tiksinmiş midemin bulantısından kusmamak için kendimi zor tutarak ; “ALDATILDIK” pişkinliğiyle ne bok yiyeceklerini şaşıran, şu an iktidarın taşaklarını yalayarak “götü kurtarmak” derdine düşen kıvırtkan ve ahlâksız “şeref deyyusları”na ithaf ediyorum..)

Deniz  Gezmiş    Şarkışla’da  kendini  kuşatan  askere  silâh  sıkmamıştı.

Çünkü  Mehmetçik  bizim  kardeşimizdi  ve  devrimciler  kendi  Ordusuna,  kendi  askerine  

silâh  sıkmazdı.

12 Eylül  sonrasında  sadece  yenilmiştik.

Kötüydü  yenilmek  ama,  elimizden  geleni  yapmıştık.

Yapmamız  gerekeni  yapmıştık,  yapılmaması  gerekeni  de  yapmamıştık.

Evet,  en  önemlisi  buydu;  bize — solcu  yurtseverlere  karşı  darbe  yapan  ordumuza,  

bizler  savaş  açmamıştık.

Bu  ülkeye  belki  kardeş  kavgası  yaşatmıştık  ama  iç  savaş  yaşatmaktan  kaçındık.

Ve  işte,  12 Eylül  acısını  asıl  şimdi — bugün  çekiyoruz…

 Asılan  arkadaşlarımı  düşünüyorum,  Deniz’i…

Deniz  bir  askere  kurşun  sıkmamak  için  teslim  olmuştu  da,  asmışlardı.

“Asmayalım  da  besleyelim  mi”  diye  sormuştu  başları  ve  hep  astılar  bizi.

Ama  30 bin  askerin  kanı  üzerinde  oturan  biri  içerde  besleniyor  hâlâ.

Daha  ağır  ne  olabilir  bir  devrimci  için,  bir  yurtsever  için…

Artık  ülkemizin  yarınından  emin  değiliz.

Belki  birkaç  yıl  sonra  Türkiye  diye  bir  ülke  bırakmayacaklar.

Bu  ülke  insanının  hep  bir  umudu  olmuştu.

Çok  ileri  gidemezler,  sonunda  asker  izin  vermez  diye.

Ama  artık  o  umut  da  bitti.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

İnsanlarımızın  ilk  defa  umutları  böylesine  kırıldı.

Daha  düne  kadar  sokaklarda  “Yaşa,  varol..”  diyer  marş  söyleyenler  şimdi  

evlerindeler,  şaşkın,  aldatılmış…

Elimizden  gelen  bir  şey  yok.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

Eskiden  en  azından  dört  duvar  arasında  hapistik  de,  elimizden  bir  şey  gelmiyor  

diyebiliyorduk  kendimize.

Oysa  şimdi  hapislerin  en  ağırını  yaşıyoruz  evimizde.

Aslında  canevimizde.

CANEVİMİZDE.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

Ve  bu  hapislikten  kurtulmadan  bunu  atlatmanın  imkânı  yok.

Bizi  canevimizde  gönüllü  hapse  razı  eden  her  türlü  kolaycılıkla,   umursamazlıkla,  

reformculukla,  birşeyolmazcılıkla  hesaplaşmadan  kurtulmanın  imkanı  yok.

“İş  başa  düştü” dememek  için  geçirdiğimiz  yılların  bedelini  ödemeden  kurtulmanın  

imkânı  yok.

Hep  beraber  yeniden  yollara,  meydanlara  inmek  gerek..

Yeniden  başlamaya…

*      *      *      *      *

NOT :  Aşağıdaki  video  2007  yılına  aittir,  fakat  Türkiye’de  son  66  yılın  özeti  gibidir..

Özellikle  günümüzle  de  “paralellik”  arzettiğinden  “AL  BİRİNİ  VUR  ÖTEKİNE”  dedirtiyor..

Oyuncular  değişse  de,  son  66  yıldır  oynanan  hep  aynı  “FIRILDAK  SAĞCILARIN  İKTİDARI  MİRAS  GİBİ  DEVRALMALARI” tiyatrosudur..

Atatürk  Türkiye’si  CUMHURİYET  DEVLETİ’ni  kurulduğundan  beri  yıkmak  amacındaki  her  türlü  iç  ve  dış  mihrakların  maşası  olan  bu  sağcı  mirasyedilerin,  hele  bu  sonuncuların,  insanlarımızı  bölerek  devletimizi  paçavraya  çevirip  yokoluşa  götürdükleri  apaçık  ortadadır…




İstatistikler

  • 2.302.369 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Mayıs 2019
P S Ç P C C P
« Nis    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar