Archive Page 124

20
Feb
11

GÜDÜKLERİN FADİME !…

19 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne reva görülen haksız emperyalist tutuklamaları protesto etmek için Anıtkabir’de buluştuk.

Ben gidemediğim için, yüreğimi gönderdim

Güdüklerin Fadime, 12-13 yaşlarında Elmadağ’ın Yağbattal (Yakup Abdal) köyünden Ankara’ya gelin gelmiş. Kelahçıoğulları’dan Ali Rıza ile evermişler onu. Babası Rüstem Ağa, Ali Rıza’ya ve Halime Hatun’a emanet ederek gelin göndermiş Ankara’ya
Eri yiğit bir kişiymiş. Üstelik bu çocuk gelini gözünden bile sakınır, bir dediğini iki etmezmiş.

Ama Fadime aklına estikçe, eşeğin sırtına atlar, Dikmen sırtlarından doğru köyüne, Yağbattal’a kaçar, rahmetli anacığının emaneti o zamanlar yedi-sekiz yaşlarında olan kardaşı Yakup’a sımsıkı sarılırmış. Onu öper, koklar, karnını doyurur, bağrına basarmış.

Daha sonra çamurdan yaptıkları askerlerle, ekmeklikte oyun oynarlarmış. Kocası Ali Rıza gelir, Fadime’yi Ankara’ya götürürmüş.

Ama Fadime gene kaçarmış, çünkü “Ala gözlerine kurban olduğum” diye sevdiği Yakup kardaşı ile aralarında kopmaz bir bağ varmış.

Bu durum Fadime ilk bebesi İbrahim’i kucağına alana kadar devam etmiş. Ana olmanın verdiği sorumlulukla uslanan Fadime’yi artık Yakup kardaşı ziyaret eder olmuş.

İbrahim 1,5 yaşındayken – o sırada Fadime ikinci bebesine altı aylık hamileymiş- eri Ali Rıza’yı askere almışlar. 18 yaşındaki tığ gibi delikanlı Ali Rıza anası Halime Hatun’un elini öpmüş, bebelerinin anası Fadime’yi gözleri ile okşamış ve onu sonsuzluğa götürecek Yemen’e doğru yola çıkmış…

Ne Halime Hatun ne de Güdüklerin Fadime Ali Rıza’nın arkasından tek bir damla yaş dökmemişler, düğüne gider gibi yolculamışlar onu. Sadece Fadime eteklerine sarılan İbrahim’in elini sımsıkı tutmuş. Sıkı, sıkı sarılmış oğluna.

Belki de oğluna sarılırken, aklında Yemen’e uğurlarken, doyasıya sarılamadığı erini kucaklıyormuş Fadime…

Bir de kızı olmuş Fadime’nin.. Adını Behice Fetiye koymuşlar. Harp zamanıymış, çok sıkıntılı günlermiş o günler. Fadime ele çamaşıra gitmiş, sakalık yapmış. Ama bu arada da askere yün çorap örmeyi, sargı bezi kesmeyi de hiç mi hiç ihmal etmemiş.

Bir gün kardaşı Yakup gelmiş, “Aba, ben askere gidiyom. Düşman İzmir’i almış. Vatan borcu, namus borcudur. Hakkını helal et” demiş.

Okumaya devam edin ‘GÜDÜKLERİN FADİME !…’

20
Feb
11

Bugün, Dün, Yarın

Dünya tarihinde, ülkelerinde eşi benzeri görülmemiş günler yaşıyoruz. Askerlerimiz, bilim adamlarımız, gazeteciler, dedikodu-tezvirat, gizli tanık ve telefon dinlemelerinden “sızıntılı” iddialarla, daha ne kadar süreceği belirsiz davalarda yargılanıyorlar.

Bu davaların, tarihimizde bir benzeri, belki 1960 ertesindeki Yassıada Mahkemeleri idi.

Dünya tarihinde de “Engizisyon” ve Rusya’daki “Stalin Mahkemeleri” !..
Ancak, tarihtekiler ve “Yassıada Mahkemeleri” ile bugünkü mahkemeler arasında fark var: Bugün Türk Ordusu’nun 364 muvazzaf komutanlarından 29’u tutuklu ve yargılanmakta!

Ve o zamanlarda telefon-ortam dinlemeleri yoktu.

Bugün, Türkiye’den başka hiçbir ülkede görülmemiş sayıda, binlerce kişi yasal ve daha fazlası, yasal olmayan “teknik takipte”!

Mangaldaki  küller
Bu yazıyı yazarken, kulaklarım Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında.

Her zamanki malum öfkesiyle mangalda kül bırakmıyor, bugünkü olayları, yakın tarihteki olaylarla biri birine karıştırıyor, “benzemeyenleri” benzetiyor.
Görülmekte olan davalar ve Soner Yalçın’ın “Odasının” basılması, tutuklanması hususunda da “Yargının tasarrufudur” diyor…

Ben de sorarım, bu “tasarruflarla” biriktirilenlerle, neler ve kimler harcanacak?

Politikacı Erdoğan bu söylediklerini söyler de, ülkenin tarafsız olması gereken Başbakanı, bir “Devlet adamı” , hem savcı, hem yargıç gibi, masumiyet karinesine rağmen, böyle konuşur mu?

Ama Erdoğan, yargıya müdahale ediyor; “ihsâs-ı rey” den öte hükmü vermiş: Sanıklar… Suçlu!..

Ve bu “tasarruflarıyla” asil Türk Ordusu’nu harcıyor!

Okumaya devam edin ‘Bugün, Dün, Yarın’

20
Feb
11

“GÜNEŞİ ZAPT EDECEĞİZ, GÜNEŞİN ZAPTı YAKıN”

Figen Özen’in son yazılarından birinin başlığı okurun yüzüne şamar gibi inmiştir. “1283 Mustafa Kemal, Tutuklusun”…

Türk Devrimi’nin önderinin, terör örgütünün lideri olarak adının başında “Cumhuriyet” olan savcılar tarafından suçlanması ve bu örgütün kuruluş tarihinin 1923 olarak ifadesi ülkemizin ne duruma düşürüldüğünün açık bir belgesidir.

“Atatürk’ün dahi, Ergenekon’un tarikatvari dini yapısı içinde olduğu, ancak açıklanma zamanı gelmediğinden açıklanmaması gerektiği” (Ergenekon Soruşturmasının 1. İddianamesi’nin 40-41 ve 2. İddianame’nin 42. sayfaları)

Bu iddianameye göre Mustafa Kemal terör suçlusudur. (!)

“Emperyalizm  Türkleri  hiç  affetmeyecektir”  diyen  Mustafa  Kemal’den  ve  onun

kanla,  irfanla,  Türk  milletiyle  kurduğu   Cumhuriyet’ten  birileri  intikam  almaktadır.

Sevr Anlaşması’nı yırtıp yüzlerine fırlatan büyük önderden ve Türk Milletinden resmen hesap sorulmaya çalışılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bugünlere getirilirken, emperyalizm, gecesini gündüzüne katarak çalışmıştır. Toplumun hemen her kesimine yönelik yıllara yayılan sinsi bir tertip uygulanmış ve sağcısı, solcusu, dindarı, dindar geçineni Mustafa Kemal’i ya küçük görmüş ve suçlamış ya da hakaret edici ifadelerle anmıştır. Kimi devrimlerin çağının geçtiğini söylemiş, kimi onun bir diktatör olduğunu ileri sürmüş, kimi sosyalizmi getirmemekle itham etmiş, kimi de onu dinsizlikle suçlamış, kimi öğretim üyeleri de “Kemalizm’in gericiliğe tekabül eder” demiştir.

Bazı kentlerimizde Mustafa Kemal’e “Taş Mustafa”, “Beton Mustafa” gibi yakıştırmalar yapılması hangi ülkenin tarihinde görülen bir söyleyiştir acaba ?

Toplumun hemen her kesiminin enine, boyuna, rengine göre farklı ifadelerle zehirli örümceğin ağları örülmüştür.

İngiltere’de  Cromwell,  ABD’de  Washington,  Almanya’da  Bismark,  İtalya’da

Garibaldi,  Fransa’da  devrim  önderleri  için  toplum  nezdinde  böyle  bir  durum  hiç

yaşanmamıştır.  Sıkıysa  denesinler…

Mustafa Kemal’in suçu Çanakkale savunmasından başlayarak emperyalizmi yenilgiye uğratmasıdır.

Kurtuluş Savaşı’nda dönemim emperyalistlerini denize dökerek tam bağımsız bir ulus devleti dünya tarihine kazandırmasıdır.

Attila İlhan’ın “Bizim hain kontenjanımız fazla…” sözü ne kadar yerinde bir saptamadır.

DNA’sıyla  oynanmış  aydınlarımız  Türk  Devrimini  savunacaklarına,  hızla  sömürge

aydını  olarak  emperyalizmin  söylemlerini  dillendirmişlerdir.

“Ben Atatürkçüyüm” diyenlerin önemli bir bölümü de “gardırop, rozet ve salon Atatürkçülüğü’nden öteye geçemeyen gibileşmiş tiplerdir.

Okumaya devam edin ‘“GÜNEŞİ ZAPT EDECEĞİZ, GÜNEŞİN ZAPTı YAKıN”’

19
Feb
11

Ne Seçimi Kardeşim ; Ortada Oyları Tartacak Terazi Yok !…

Hukukun  bittiği  yerde  can  güvenliğimiz  yok  ki,  sandığın  olsun..

Telefonlara  numara  yükleyen  zihniyet,  hanelerine  oy  yüklemez  mi  sanıyorsunuz ?..

Öğrencilerin  sorularını  çalan  oylarımızı  çalmaz mı ?..

Hem  hukuk  bitti  diyeceksiniz,  hem  de  sandığa  tıpış  tıpış  gideceksiniz ;

bu  bir  ihanettir..

Sandığa  giderseniz,  kuluçka  dönemini  tamamlamış  ve  yumurtasını  çatlaşmış  olan

faşizmi  sandıktan  dışarı  çıkarırsınız  yalnızca..

————————————————————————————————————————————————————————————————————–

Önümüzde bir seçim var..

AKP’yi bu seçimde alaşağı edeceğini söylüyor ileri zekalılar..
Oylarımızı tartacak kantar mı kaldı be kardeşim?..
Adamlar salondaki sobayı kaldırdı, biz odun toplamaya gidiyoruz..
Öküz öldü, çuval çuval arpa getirseniz ne yazar?..

….

Bir zamanlar köy köy dolaşan bir çerçi varmış; hileci, zorba, yalancı..

Terazinin bir kefesine köylü kadınların getirdiği tereyağı, peynirleri

diğer kefesine de kilo yerine yumruğunu koyarmış; yumruğum bir okka dermiş zorba..

Günümüzün zorbalarında terazi de yok; adaletin simgesi olan..

……

Demokrasi, hukuk ve seçim; terazi, kefe ve kilo..

Hukuku boğazlarsanız yalnızca hukuk ölmez, onunla birlikte demokrasi de ölür.

Biz ölünce gölgemizin kaybolması gibi, soba gidince ateşin yok olması gibi..

Üşüyoruz; haksızlık, hukuksuzluk üşütüyor bizi, donuyoruz..

Terazinin kefelerini gece yarısı geçen bir yasayla söktüler, geriye yalnızca demir yığını kaldı..

Türkiye bu demir yığınıyla gidiyor seçime; sultanların beden dilinden anlayan..

İşte, zorbaları yüzde seksen yediyle iktidar yapan,

bizlere de devrim hakkı tanıyan, sokağa döken bu..

….

Ergenekon ve Balyoz avukatları hukuk yok diye cübbelerini çıkaracağını söylediler.

Onlar terazinin kefesi olmadığını, öküzün öldüğünü, sobanın söküldüğünü Silivri’de gördüler..

Ölmüş öküze arpa, sökülmüş sobaya odun toplamanın boşuna olduğunu gördüler..

Doktor yoksa hastaneye gider misiniz, ilaç yoksa eczaneye?..

…….

Avukatların cübbelerini çıkarmayı düşünmeleri hukukun bittiğinin işaretidir,

savunmalarının bir işe yaramayacağını gördüler..

Peki; hukukun bittiği yerde, yani adaletin simgesi olan terazinin olmadığı yerde seçim olur mu?..

Oyları neyle tartacaksınız, Yumrukla mı ?..
Okumaya devam edin ‘Ne Seçimi Kardeşim ; Ortada Oyları Tartacak Terazi Yok !…’

19
Feb
11

Spartaküs de Özgürdü Zaten

Özgürlük kaç zamandır insanlığın en büyük rüyası.

Bu rüya için bilinen ilk savaşçı Spartaküs’tü, kölelerin özgürlüğüne inanan adam.

O zaman O’nunla dalga geçenler oldu ama ne zamanki kendi güçlerinin farkına vardılar köleler ayaklanıverdi ve aslında sadece bir boyadan ibaret olan ihtişamlar imparatorluklarını yıktılar.

Köleleri yenmek için ancak korsanların ihaneti gerekliydi.

Haklı olanı yenmek için koca Roma, korsanların ihanetini kullanmıştı.

Ne tesadüf bugün de hırsızlık yapmaları için el feneri yeterli olmayan deniz fenerli korsanlar ki malum gemicikleri ve dahi gemi filoları var koca Roma’nın yerini alan kızılderili katillerinin emirlerini yerine getiriyorlar.

Günümüzün Spartaküsleri’ni mahpuslara atıyorlar.

O  ELBİSE  BİZE  DAR

Bütün mesele Spartaküs’e özgürlüğünün sınırlarını çizme meselesiydi aslında, emir alan gladyatör, emirleri ne kadar yerine getirirse o kadar sarayda dolaşabilirdi, yıkanabilirdi hatta ve sarayın kadınlarıyla bile yatabilirdi.

Tıpkı bugün bize sunulan özgürlük gibi değil mi ?

Mesela “Küçük Sırlar”ımız olabir bizim, yada aile ocağını söndüren “paran varsa evlen benimle” programlarımız.

Duvarı beyaz, ruhu siyah sarayın istediği kadar özgürlüğümüz var tabi.

Yeter ki o içi siyah dışı beyaz sarayın içindeki, dışı siyah içi beyaz kralın istediğini yapalım.

Kralın subayı ne isterse verelim, mesela onlar isteyince onların hesabına kardeş kanı dökelim, onlar isteyince topraklarımızı majestelerinin askerlerine açalım, onlar isteyince komşularımızla düşman olalım, onlar hangi müziği dinlememizi isterse onu dinleyelim, hangi lokantada yemek yememizi isterse orada yiyelim v.s…

Ha istediklerini yapmazsak mesela tezkereyi reddedersek anamıza, sülalemize hatta köpeğimize bile küfür ederler.

Yalan mı  ?

İmparatorun subayı Babil kapısını açmayan milletimize “fuck Turkey, fuck their mother, fuck their family, fuck their dogs” demedi mi ?

Okumaya devam edin ‘Spartaküs de Özgürdü Zaten’

18
Feb
11

EY FAŞİST ; SENDEN KORKAN SENİN GİBİ OLSUN !.. ALLAH KORUSUN !

İşte  faşizm  böyle  gelir !

Böyle kapını çalar ve böyle dalar içeriye; içerine, en mahremine girer sorgusuz sualsiz.

Çocuğun varmış, karın hamileymiş, baban hasta yatağında inlemekteymiş; umursamaz, leş yiyicidir o; sevgini alır elinden, memleketine dair ne varsa silmeye çalışır benliğinden; kara çıban gibidir, pisliği irin-irin saçılır etrafa, taa kilometrelerce öteden gelir kokusu, fare misali karanlıkta basar evini!

Bana soruyor eşim dostum; ‘korkmuyor musun?’ diye. Gülüyorum! Sonra bir daha gülüyorum!.. ‘’İnsan hiç sıçanlardan korkar mı ?’’

Tiksiniyorum sadece !

Siz de öyle yapın.

Gerçek sıçanları tenzih ediyorum; zira çok yararlı canlılardır.

Üç aylık bir kızım var, o bile korkmuyor, ben neden korkayım ki…

Adım gibi biliyorum ki; ben bu yolda ilerlerken başıma bir iş gelirse; kızım kaldığım yerden devam edecektir, and olsun ! Annesine vasiyetimdir !..

Defalarca söyledik ve yazdık; bizi ölümle terbiye edemezler, bizi zindanlarla korkutamazlar, biz; öldüğümüz gün yeniden doğanlardanız ve onun içindir ki; kefenini yanında taşıdığını söyleyenlerin karşısında, kellemiz koltukta savaştayız ve biz biliyoruz ki onların kefenleri, kaftanları olacaktır !

Demiştik !

Faşizm, demokrasiyle gelir ama onunla gitmez, diye.

Gitmez !

Gideceğini sananlar, ahmaklığın sınırlarını zorlayanlardır.

Onlar, fondip Atatürkçülerdir !

Onlar, sözde Müslümanlardır !

Ve onlar, kendine sosyalistlerdir !..

Bu davada halkı aşağı görüp, onu beğenmeyenlerden bir bok olmaz !

(Çümkü  büyük kavga geip çattığında ilk tüyenler onlar olacaktır ! )

Türk  milletinin  yüzde  altmışı  aptaldır  diyenlerdir  asıl  aptallar  ve  de  zavallılar !!!

Türk  milletine  ne  verdiniz  de  ne  istiyorsunuz !!!!

Bir gün olsun onun sorunlarına eğildiniz mi !

Bir kere olsun onu adam yerine koyup dinlediniz mi ?

Okumaya devam edin ‘EY FAŞİST ; SENDEN KORKAN SENİN GİBİ OLSUN !.. ALLAH KORUSUN !’

17
Feb
11

Artık Susma Yorgun Demokrat

16
Feb
11

Kanlı Pazar – 16 Şubat 1969



Okumaya devam edin ‘Kanlı Pazar – 16 Şubat 1969’

16
Feb
11

Kıbrıs’ta AKP – Talat tezgâhı

 

Yaşanan komployu doğru okumak açısından kilit bir ilişkinin üzerinde durmak gerekir: Tayyip-Talat ilişkisi. İkisi birbirinden farklı görünür ama özleri aynıdır. İkisini esas bir araya getiren şey emperyalizme bağlılık ve Türk karşıtlığıdır

Kıbrıs’ın  “Hrantçılar”ı  sahnede

Hem Türkiye hem Kıbrıs kamuoyu Kıbrıs’taki son mitingde açılan, “Türkiye’ye küfür” pankartını konuşuyor. Kıbrıs’ta özellikle komprador “sol”, Rum taraftarı, AB-ABD güdümlü grupların katıldığı eylemde “Yasemin Hareketi” imzalı bir pankartta “Kurtarıldık mı ? Has…r” ibaresiyle Türkiye’ye açıktan küfredilmesi şok etkisi yarattı. Uzun zamandır Türk düşmanlığını temel söylem olarak kullanan Kıbrıs’ın “Hrantçıları”ydı bunlar.

Gerçi son dönemlerde moda oldu. Türk düşmanları her fırsatta Türklere ağza alınmayacak küfürler ediyor, Türkler de öyle pek sesini çıkarmıyor. Hatırlarsınız, Kıbrıslı Rumcuların ettiği küfrün bir benzerini de Osman Baydemir etmişti. O da yetmemiş benzer sövgüleri TBMM çatısı altında Sırrı Sakık da tekrarlamıştı.

Olayların bu benzerliğinin yanında aslında birbirlerinden önemli bir farklılığı da var. Daha önceki olaylarda sessiz kalan Tayyip ve AKP, her nedense bu kez birden esip gürlemeye başladı. Hatta Tayyip öyle şeyler söyledi ki tartışma içinde edilen küfrün ağırlığını bile bastırdı. Önce; “Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır” dedi. Sonra Cemil Çiçek, “Cuma günü sövdüler, pazartesi bizim verdiğimiz paralardan maaşlarını aldılar” dedi. Ardından yine Tayyip sazı eline aldı:

Türkiye’ye çek git defol diyorlar. Sen kimsin be adam, benim şehidim var, gazim var. Güney’le beraber yaptıkları provokatif eylemler bunlar. Böyle bir eyleme hakları yok. En düşük memurları 10 bin liraya yakın para alıyor. Beyefendiler bir de utanmadan eylem yapıyor. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’ına net tavır koymaları lazım”.

Vay be! Şehitler, gaziler Tayyip için bu kadar önemliymiş demek? Türkiye’ye, Türklere küfredilmesinin bu kadar kötü olduğunu Tayyip biliyormuş da acaba 301. maddeye karşı neden bu kadar çalışmış acaba?

Tabi ki gerçekte ne Tayyip’in milli refleksleri bir anda keskinleşti, ne de AKP’lilerin kafalarına ağır bir şey düştü. Bu olayların ardında derin bir hesap var. Bu hesap da Tayyip’ten, Talat’a, AB’den, ABD’ye kadar ciddi bağlantıları olan bir hesap. Türkiye’de “hepimiz Ermeni’yiz” diyen Hrantçıları kimler örgütleyip sokaklara sürüyorsa, Kıbrıs’ta da “hepimiz Rum’uz” deme heveslilerini sahneye çıkaranlar, Türkiye’ye sövdürenler de aynı güçler kısacası.

Mesele gerçekten de Türklüğe saldırı ama çok daha geniş kapsamlı ve sinsi bir hesap var ortada.

Birinci  Hedef :  AKP’yi  seçimlerden  önce  “milliyetçi”  göstermek

“One minute” şovundan beri İslamcılar Tayyip’ten antiemperyalist, antisiyonist bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar. Şimdi de özellikle seçimlerde oy alabilmek için “milliyetçi” bir AKP imajının çizilmesi de plan dâhilinde. Tayyip, seçimlerde Türk seçmene hitap edebilmenin yollarını arıyor. KKTC’deki bu son olaylar da bu planın içerisinde değerlendirilmeli.

Okumaya devam edin ‘Kıbrıs’ta AKP – Talat tezgâhı’

16
Feb
11

Banu AVAR Manisa’da..

24  Şubat  2011  Perşembe

Saat  14:00

Manisa  Ziraat  Odası

——————————————————————

NOT :  TGB  tarafından  gerçekleştirilecek  etkinliğe

Celal  Bayar  Üniversitesi  Rektörlüğü  izin  vermedi.

——————————————————————

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/banu-avar-manisada/


16
Feb
11

Liberal Aydınlar Emperyalizmin Havlayan Köpekleridir

Ülkemizde kendini “liberal” olarak tanımlayan kişilerin müşterek özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz :

Ulus devletleri çökertip paramparça etmek; dünyadaki tüm doğal kaynakları emperyalist devletlerin ve çok uluslu şirketlerin sömürüsüne daha çok açmak;

tüm emekçilerin örgütlenmesini engelleyerek onları ucuz işgücüne mahkûm köleler haline getirip böylece efendilerinin küresel yağmadan daha çok pay almalarını sağlamak olarak özetleyebileceğimiz küreselleşme olgusunun en yaman savunucularıdır.

Küreselleşmenin önünde en büyük engel olarak gördükleri Kemalizm ve Kemalist aydınlardan nefret ederler.

Bu nedenle Atatürk dönemini mütemadiyen kötülerken; Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve yandaşlarına laf söyletmezler.

Türk Ordusu’na kin ve düşmanlıkları, Yunanlıları bile şaşırtacak düzeydedir.

Demokratlık kisvesiyle şimdiye kadar yaptıkları tek şey; bölücü ve şeriatçı kişi ve partileri desteklemektir.

ABD’nin bölgemizde milyonlarca insanın ölümüne ve daha çok sömürülmesine neden olan politikalarını ciddiyetle eleştiren bir “Liberal aydın(!)” bugüne dek görülmemiştir.

Emperyalist devletlerin güdümünden çıkmamızı hiçbir zaman istemediklerinden; hiç vazgeçemedikleri hususlardan biri, devamlı AB Propagandası yapmaktır.

Gerçekte demokratik ve laik bir hukuk düzeninin kurulması be yaşatılması mücadelesi veren hukukçulardan hiç hoşlanmazlar…

En beğendikleri mahkeme başkanı Haşim Kılıç, en beğendikleri savcı Zekeriya Öz, en beğendikleri anayasa hukukçusu Osman Can olmuştur.

CIA güdümünde bir operasyon olan “Ergenekon soruşturma ve kovuşturmalarının” en azılı destekçileridirler.

Ülkemizin tüm “Ekonomik Tetikçileri” kendilerini “Liberal” olarak tanımlayan kişiler arasından çıkmıştır.
Okumaya devam edin ‘Liberal Aydınlar Emperyalizmin Havlayan Köpekleridir’

16
Feb
11

Devlet Adamları ve Başkalarının “Adamları”

Ortadoğu’da son birkaç haftada devrilen liderlerin malvarlıkları, ailelerinin servetleri ve görgüsüzlükleri de medyada geniş yer buldu.

Ama bu durum onlara özgü değil maalesef.

Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, belediye başkanıyken çocuklarını evlendirmek, nişanı, nikâhı, sünneti, düğünü iktidar koltuğundayken yapmak, bu sayede hediyenin, altının, paranın, “ganimetin”, servetin miktarını, değerini katlamak, bizim politikacılarda da sık rastlanan bir uygulama.

“Benim memurum işini bilir”,

“Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz”,

“Hele bir 70 milyon olalım”,

“Vurduk mu kıçüstü otururlar”,

“Onlar şiidir biz sünniyiz”,

“Bir koyup üç alacağız”,

“Boyu uzun, aklı kısa” diyenlere “ dindar  cumhurbaşkanı” demiştir  “halkımız”.

12 Eylül darbesinden sonra Ulusu Hükümeti’nde başbakan yardımcısı olanları, dipçik gölgesinde, dikensiz gül bahçesinde başbakanlık koltuğuna oturtulanları, en vahimi, darbenin getirdiği siyasal yasakları başbakan sıfatıyla, devletin tüm olanaklarını kullanarak savunanları “sivil cumhurbaşkanı” diyerek son yolculuğuna uğurlamıştır milletimiz.

Devletin özel uçağıyla hem Hacca gidip hem de torunlarının dadısını ABD gezilerine götürenleri, olağan sağlık kontrolünü yaptırmak, adeta burnunun ucundaki sivilceyi aldırmak için ABD’ye gidenleri “milletin evlatları” diye anmıştır.

Çocuklarını yurt dışında arkadaşlarının bursuyla okutanlara, sonra da bu çocukları gemi, gemicik, holding, gazete- tv sahibi, o arkadaşlarını da milyarder yapanlara, 10 bin lira maaşla geçinemeyip şirket kuranlara, çocukları için özel vergi affı çıkaranlara, rüşvet, ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik suçlarından yargılananlara ülkeyi emanet etmiştir.

“Türkiye sevgisini” anlatırken hüngür hüngür ağlayan, sonra da soluğu ABD’de, Avrupa’da alan siyaset adamının, bilim adamının, iş adamının, din adamının hayli çok olduğu bir ülkedir Türkiye.

En keskin devrimcilerimiz, kaçtıklarında Küba ya da Arnavutluk’u değil, Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika ve Hollanda’yı tercih etmişlerdir.

En militan İslamcılarımız da öyle.

Hiçbiri Mısır’a, Filistin’e, Suudi Arabistan’a gitmemiştir.

Hepsi Avrupa veya ABD’nin yolunu tutmuştur.

Partisinin kuruluş dilekçesini Ankara’da İçişleri Bakanlığı’na vermeden önce, ABD’den onay ve buyruk alan politikacılarımız herkesin malumudur.

Kafasındaki benleri, göbeğindeki yağları aldırmak için ABD’ye gidip icazet alanlar, aynı zamanda kimliklerini, benliklerini bulurlar oralarda.

Okumaya devam edin ‘Devlet Adamları ve Başkalarının “Adamları”’

15
Feb
11

Potamya’lı Lavrens !

Gelin şu yaşananları beraber sorgulayalım :

WikiLeaks sızıntısı sonrasında önce Tunus, akabinde Mısır’da halk sokağa dökülüyor !

Bu halk isyanına Türkiye ilk birkaç gün suskun !

Derken Obama, Tayyip Erdoğan’ı arıyor.

Bu telefonun hemen ertesinde Erdoğan uluslar arası hukuku çiğneyerek başka bir ülkenin içişlerine karışıyor ve bilinen sözleri ediyor.

Bitmedi…

ABD Başkanı aynı konu ile alakalı olarak Tayyip Erdoğan’ı bir kere daha arıyor !

Peki Obama’nın bu aramalarını nasıl yorumlamalıyız ?

Hayır Türkiye bölgesinde lider ülke değil, yani bu coğrafyada her şey ona sorulmuyor, tersine Türkiye kendine saldırılar yapan PKK teröristini K.Irak’ta kovalamak için bile ABD’den aylarca izin ve onay beklemedi mi ?

Şu halde Obama’nın telefonları Türkiye’nin gücünden-etkisinden kaynaklanmıyor !

O zaman ne ?

Tayyip Erdoğan ile AKP’nin Arap alemini dizayn ve kontrol etmede rol model olarak sunulup kullanılması mı ?

Maalesef tablo odur çünkü bizzat Erdoğan kendi ağzından ve üstelik defalarca Büyük Orta Doğu Projesinin Eş Başkanıyım demedi mi ?

Peki nedir BOP ?

AKP’nin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme hedefi ya da projesi !

Başka bir ifade ile Birinci Dünya Savaşında emperyalizm tarafından masa başında cetvelle çizilen sınırların yeniden düzenlenmesi !

Bütün bu aktardıklarımın zerresine itiraz edilemeyeceğine göre Tayyip Erdoğan’ı nasıl konumlandırmamız gerekiyor ?

Şimdi birileri çıksa ve emperyalizm adına Birinci Dünya Savaşında Orta Doğu’yu şekillendiren şahsi figür olarak Lavrens ne idi ise Tayyip Erdoğan da bugün aynı misyondadır dese verilecek karşılık ne olabilir ?

Lavrens’in kim olduğunu biliyorsunuz ?

Büyük Britanya’nın Orta Doğu’daki görevlisidir ve Arapları kışkırtıp Osmanlı’yı arkadan vurmuş ve bölgenin dizaynında çok önemli bir rol oynamıştı.

Kuşkusuz yapılacak bir Lavrens-Erdoğan benzerliği yakıştırması sadece amaçlar yani Orta Doğu’yu yeniden dizayn noktasında olabilir ki işin esası da aslında bu değil midir ?

Tekrar tekrar soruyorum, Mısır karışınca Obama Tayyip Erdoğan’ı ardı ardına niye arıyor ve Erdoğan bu telefonlardan sonra niçin başka bir ülkenin içişlerine karışacak şekilde açıklamalar yapıyor!

Böyle bir görüntüden sonra yoksa Erdoğan Amerikan mandacılığının bölge acentası mı sorusu sorulsa çok mu absurt kaçar ?

Tablo açık ve şeçik olarak şudur:

Erdoğan,  emperyalizmin  Ortadoğu’daki  yeni  Truva  atıdır..

İsrail ile yaptığı kavga da yapaydır ve Türkiye ile Arap kamuoyunda imaj oluşturmak içindir.

Evet,  Erdoğan – İsrail  gerginliği  tamamen  danışıklıdır.

Tersi olsaydı, Gazze’ye yardım hikayesinde canını kaybeden 8 kişi için kıyametler koparan Erdoğan Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman katledilir ve on binlerce mümin kadının ırzına geçilirken benzer tutumu takınırdı.

Oysa  Tayyip  Bey  Irak’ta  Müslüman  kadınların  ırzına

geçen  ABD  askerleri   için  duacı  olmuştur.

GÜNÜN  PORTRESİ…

Ergenekon uzmanının belgesine bakın !

Adı :  Emre Uslu…

Eski polis..

Yıllarca ABD’de kalarak “Okyanus’u geçemez” raporunu ve yıllarca haksız bir şekilde binlerce dolarlık polis maaşını aldı..

Derken bir doktora ile yandaşı üniversiteye atamasını yatırınca anında o hastalığı ortadan kalktı ve polisliği bırakıp Türkiye’ye geldi.

Okumaya devam edin ‘Potamya’lı Lavrens !’

15
Feb
11

TÜRK DÜŞMANı BİR ALÇAKSıN SEN !

Geldin; ama hoş gelmedin…

Tüm satılmışlığınla geldin, tüm su katılmamış ihanetinle, tüm süzme gayri meşruluğunla…

Geldin; ama hoş bulmadın…

Memlekette hala Mustafa Kemal’in izleri vardı; Mustafa Kemal’in gazetecileri, yazarları, askerleri vardı; senin hoş bulmadığın buydu. Hepsini dağıtmaya, yakmaya, yıkmaya geldin.

Tüm sahtekarlığınla “Türk-Kürt kardeşliği” diye diye boyamadık göz, yıkamadık beyin, sürmedik temcit pilavı bırakmadın; ama asıl başarmak istediğin bu kardeşlik değil, başka bir düşmanlıktı senin:

Türk-Türk düşmanlığı !

Türk’ü Türk’e düşman ettin sen.

Öz kardeşimi bana kırdırdın…

Kıbrıs’taki kardeşim bana kızgın, Azerbaycan’daki kardeşim bana kırgın…

Ne Kırım’daki Türk’ü andın bir kez, ne Batı Trakya’dakini…

Ne Almanya’daki kardeşime bir “merhaba” dedin, ne de Irak’takine…

Hepsinin anavatanı, can kardeşi, öz yurdu Türkiye’yi rezil rüsva ettin, yerlerde süründürdün.

Türkiye dışındaki Türk kardeşlerimle aramı bozdun benim.

Seni o yüzden hiçbir şekilde ve hiçbir zaman affetmeyeceğim.

Bir gün geldiğinde, sen en ağır cezalarda inim inim inlerken, Silivri ve Hasdal’da yaptıklarını anımsayıp zerre üzülmeyeceğim haline.

Okumaya devam edin ‘TÜRK DÜŞMANı BİR ALÇAKSıN SEN !’

15
Feb
11

Sabahı bekliyorum !

Bu ülkede defalarca darbe yapıldı…

Asker, yönetime defalarca el koydu…

Defalarca hükümetlere “muhtıra” verildi…

Bir tek darbeci yargılandı mı ?

Yargılamayı boş verin; kimse “darbe yaptığı ya da yapanlara yardım ve yataklık ettiği için” gözaltına alındı mı?

Hayır…

***

Darbe yapanları yargılayamayanlar…

Bırakın yargılamayı; o darbecilerin önünde yerlere kadar eğilenler…

“Ülke sizin sayenizde kurtuldu” diyerek alkış tutanlar…

“Paşam” diyerek saygıda kusur etmeyenler…

Doğruluğu kanıtlanamayan “darbe planlarını” bahane ederek, ülkenin tarihinde görülmemiş bir “cadı avı” başlattılar!

Kirli işlere bulaşan, devlet adına adam öldürdüklerini söyleyen ne olduğu bilinmez adamların… Yani“yaşlar”ın yanına… “Kurular”ı da ekleyerek, inanılmaz bir “korku imparatorluğu” yarattılar…

Tek suçları, “mevcut iktidarı beğenmemek ve eleştirmek” olan herkesi, bir şekilde bu imparatorluğun kurbanı haline getirdiler !

Konuşan dilleri kestiler !

Düşünen beyinleri şişlediler !

Hükümeti eleştiren kim varsa; etkisizleştirdiler !

Okumaya devam edin ‘Sabahı bekliyorum !’

15
Feb
11

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR ?

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra, 1 Nisan 1939 tarihinde ABD ile yapılan anlaşma, ülkemizin  yabancı  bir  devlete  ekonomik  imtiyaz  tanıdığı  ilk  ikili  anlaşmaydı.

Bu anlaşma ile Türkiye, ABD’ye her konuda özel ayrıcalıklar tanımıştı.

Bundan sonra yapılan ikili anlaşmalarla ülkemiz, tam bağımsızlıktan ödün vererek, Truman Doktrini, Marshall Planı, Thornburg raporu gibi bir çeşit kapitülasyon benzeri anlaşmalarla bugünlere gelmiştir.

Günümüzdeki  Gümrük  Birliği  anlaşması  da  aynı  niteliktedir.

Yapılan bu anlaşmalar sonucunda ülkemiz eğitimden enerjiye, ekonomiden sanayiye, tarımdan iç ve dış siyasete kadar tüm konularda, emperyalist devletlerin politikalarına uygun olarak şekillenmiştir.

Bugün yaşadığımız sıkıntıların ardında, yıllardır uygulanan bu yanlış politikalar bulunmaktadır.

Ülkemizin bugün geldiği durum herkesin aklına “Türkiye Nereye Gidiyor ?” sorusunu getirmektedir.

Çünkü bugün ülkemizde ekonomik kriz, siyasal kriz ve yargısal kriz birlikte yaşanmaktadır.

12 Eylül 2010 halk oylamasından sonra ardı ardına hukukla ilgili yasal düzenlemeler, TBMM’de kapsamlı bir şekilde görüşülmeden, ivedilikle yasalaşmaktadır.

Bu önemli yasalar, gerekli inceleme yapılmadan, aynı hızla Çankaya’daki AKP’li tarafından onaylanmaktadır.

9 Şubat 2011 tarihinde “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM’de kabul edilmiş, Yargıtay ve Danıştay ile ilgili yapılan yeni düzenleme sonucunda, bu iki yüksek mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin altında bir şubeye dönüştürülmüştür.

Danıştay’da iki yeni daire açılarak, 95 olan üye sayısı 156’ya, Yargıtay’da altı yeni daire açılarak, 250 olan üye sayısı 387’ye çıkarılmıştır.

Yapılan düzenlemelerle yüksek yargı, siyasi iktidarın emrine sokulmaktadır.

Yargıtay ve Danıştay’ın düzenlenmesiyle ilgili yasa için muhalefet partileri, barolar, demokratik kitle örgütleri ve yüksek yargı organları açıklamalarda bulunmuşlardır.

Yargıtay ve Danıştay Başkanları yasanın tehlikelerine dikkat çekmek için Çankaya’daki AKP’liyle görüşerek, iyi niyet sonucu bu yasanın veto edilmesini istediler.

Danıştay ve Yargıtay Başkanlarından konuyu daha iyi bilen cumhurbaşkanlığı hukuk bürosundaki danışmanların verdikleri bilgi ve öneri çerçevesinde, yasayı onaylayan Çankaya’daki AKP’li, bu onayın ardından İran İslam Cumhuriyeti’ne gitmiştir. 11 Şubat 2011 günü İran yönetimi ve halkı, şeriat gelmesinin 32. yılı kutlamalarını yaptılar.

Bu kutlamalarda Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte bazı devlet adamlarının resimleri de taşınmıştı.

Okumaya devam edin ‘TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR ?’

14
Feb
11

Dinlenmekten değil, dinlemekten kork..!!!

Eeeyyy,  yalnız ve güzel  ülkemin  uysal  koyunları…

Faşist  sizi  niye  içeri  alsın  ki,  siz  zaten  “içerde”

değil  misiniz..??!!!!!

———————————————————————————————————————————————————————————————————————-

NOT :  Bu  yazıyı ;   ilk  yayımlanış  tarihinde  ( 28.07.2008’de )  cismen  bu  memlekette

olup,  ama  ruhen  ve  vicdanen  memleketin  gidişatıyla  zerre  kadar  alâkası  olmayan

sığır  sürüsüne  tekrar  ithaf  ediyorum…

Çok  az  kaldı…    Herkese  girecek…

Ona  göre…

—————————————————————————————————————————————————————————————————–

Ergenekon  Dizisi

Bir buçuk yıldır merakla beklenen Ergenekon iddianamesi sonunda açıklandı, böylece 12 Eylül döneminin rekoru bile kırılmış oldu. Bu gurur da Türkiye’yi AB’ye uyumlu, demokratik bir ülke haline getiren AKP’ye yakışırdı doğrusu.

İlk duruşma 20 Ekim 2008’de görülecek ama o zamana kadar daha pek çok dalga operasyon ve ardından da ek iddianamelerin geleceğini düşünürsek bundan sonraki yaşantımızın en önemli parçalarından biri Ergenekon olacağa benzer. Yıllar süren Brezilya dizilerinin yeri demek ki böyle doldurulacak.

Aslında bu operasyonun topluma en büyük zararı ne dersek tam da burada durmalıyız. Gerçekten de topluma senaryosu Fethullahçı polisler tarafından yazılmış uzun bir dizi film izlettiriliyor aylardır.

Önce bir gözaltı dalgası yapılıyor dört gün boyunca tüm halk televizyon, internet başında olacakları bekliyor! Bu dört gün dizinin en heyecanlı anları oluyor, tansiyon son derece yüksek ve sonunda suçlular tutuklanıyor. Ondan sonra tutuklananlarla ilgili şok belgeler, telefon konuşmaları, sızdırılan bilgiler, belgeler… Bir on beş günü de böyle geçiriyoruz.

Bir süre memleket meselelerini düşünmeye başlıyoruz. Bakıyoruz ülkede Şeriatçı kadrolaşma almış başını gitmiş, Kürt bölücülüğü iyice azmış, enflasyon yeniden canavarlaşmaya başlamış, neredeyse hükümetimiz zora girmiş…

Okumaya devam edin ‘Dinlenmekten değil, dinlemekten kork..!!!’

14
Feb
11

Talat Aydemir gerçek Atatürkçü subaydı…

Talat  Aydemir  idamından  sonra  varlığını  bana  teslim  etmişti

TÜRKSOLU: Siz Talat Aydemir’in en yakın dostlarından birisiniz. Örneğin, Aydemir idamından sonra bankadaki parasını size emanet etmiş.

ERGİN KONUKSEVER: Çankaya Tereke Hakimliği’nin kararı gereğince Talat Aydemir’in bankada kayıtlı bulunan 60 lira 50 kuruşu ölümü nedeniyle benim almam söylenmişti. Bunun belgesini yıllardır saklarım.

Talat Aydemir’in hapishanedeki eşyalarının teslim tutanağının da bir kopyası da halen bendedir. O tutanağa göre de idamın ardından hapishanedeki hücresinde 90 lira nakit para ve bir miktar giyim eşyası bulunmuştur.

TÜRKSOLU: Talat Aydemir’le idamından önce son görüşmeniz nasıldı?

ERGİN KONUKSEVER: Öyle bir görüşmemiz maalesef gerçekleşemedi. 21 Mayıs Harekâtı’ndan sonra tutuklanınca, Talat Aydemir’le bir daha hiç görüşemedim. Fethi Gürcan’la da öyle. Çünkü idamla yargılanan tutuklularla bir tek aileleri görüşebiliyordu.

TÜRKSOLU: Talat Aydemir’le dostluğunuz nasıl başladı?

ERGİN KONUKSEVER: Aslında önce Fethi Gürcan’la tanışmıştım. Askerliğimi Fethi Gürcan’ın başında bulunduğu süvari birliğinde yapmıştım. Bir de 22 Şubat harekatına katıldığı için emekliye sevk edilen 27 Mayıs döneminde İstanbul Belediye Başkanlığını yapmış Adnan Çelikoğlu’yla da yakından tanışırdım. Onlar vasıtasıyla Talat Aydemir’le tanıştım.

Tanışmamız 22 Şubat sonrası günlere rast gelir. O zamanlarda Vatan gazetesinde çalışıyordum.

TÜRKSOLU: Kaç yaşındaydınız?

ERGİN KONUKSEVER: Çok genç, 24-25 yaşlarındaydım. 22 Şubat’tan sonra emekliye sevk edilen subaylar bir dayanışma kampanyası düzenlemişlerdi. Ben de bunun haberini yapmıştım. Bu haberin ardından Fethi Gürcan, Talat Aydemir’le tanıştırdı beni. Daha sonra Talat Aydemir’in gazetecilerle ilişkilerini yürüten isimlerden biri oldum. Hatta Ankara’dan İstanbul’a geldiği bir gün, Gazeteciler Cemiyeti’nde gazetecilerle sohbet etmesini organize edenlerden biriydim.

22 Şubat’ın ardından 21 Mayıs’a giden süreci çok yakından takip ettim.

Aydemir’i  harekete  geçiren  sebep  Atatürkçü  olmasıydı

TÜRKSOLU: Talat Aydemir’i harekete geçmeye yönelten neydi ?

ERGİN KONUKSEVER: Talat Aydemir, gerçek Atatürkçü bir subaydı.

Ve Türk Ordusu’nun Atatürk döneminde şekillenmiş felsefesine yürekten bağlı bir subaydı.

Kendisiyle konuşmalarımızda bunu gayet güzel ifade ederdi. İstiklal Savaşı ve ardından kurulan Cumhuriyet’le birlikte Mustafa Kemal komutanlığındaki Türk Ordusu “millilik” karakterini tam anlamıyla kazanmıştı. Bu millilik karakterinin iki boyutu vardı.

Birincisi Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yüklenen “vatan savunması” görevi.

İkincisi ise İstiklal Savaşı’nın ardından Türk Ordusu’nun şahıslara ve zümrelere bağlı olmaktan çıkıp milletin ordusu haline gelmiş olması.

Bu millilik de kendisini Atatürk ilkelerine bağımlılık olarak ifade ediyordu.

Ancak Ordu içerisinde 1938 yılında Atatürk’ün ölümünün ardından hükümetlerin Atatürk ilkelerinden ayrılacağı kuşkuları ortaya çıkmıştı.

Özellikle 1945 yılından sonra subaylar arasında CHP’nin faşizan yönetimine karşı subaylar arasında itirazlar yükselmişti.

Okumaya devam edin ‘Talat Aydemir gerçek Atatürkçü subaydı…’

14
Feb
11

Türkiye Talat Aydemir’ini Arıyor

“Bir  memleketin  ordusu  şerefini  muhafaza  edip

ayakta  durmadıkça,  o  memlekette  iç  ve  dış  huzur

olamaz.”

Talat AYDEMİR

—————————————————————

“Merak  etmeyin  Ordu  var”

22 Şubat 1962 Direnişi ve 21 Mayıs 1963 İhtilal Girişimi’nin lideri, devrimci ve gerçek Atatürkçü subay, Talat Aydemir’i hasretle andığımız ve aradığımız bir dönemi yaşıyoruz.

Ne diyordu CHP Genel Başkan yardımcılarından Süheyl Batum?

Ordu kağıttan kaplanmış meğer!

CHP ile Ordu arasındaki bu “beklenti” ve “hüsran” dengesi, Türkiye’nin en temel sorunlarının belki de en başlarında gelir.

Türkiye’de 27 Mayıs’tan hemen sonra öylesine bir Atatürkçülük gelişmiş ve yerleşmiştir ki, sağcı güçler iktidara her geldiğinde Atatürkçü ve solcu halk yığınları arasında bir “sakin olun” çağrısı yayılmaya başlar.

Kulaktan kulağa “merak etmeyin Ordu var” sözleri yayılmaya başlar.

Ama bu sözlerin yayılmasına bile gerek yoktur, bu artık bir şartlı refleks olmuştur ve her seçim yenilgisinden sonra Atatürkçü kesimler koltuklarına bu şekilde rahatça oturur ve uykuya dalarlar.

Aslında burada beklenti, Ordu’nun müdahale ederek Türkiye’nin sorunlarına eğilmesi veya düzeltmesi değildir. O anlayıştakiler, Türkiye’nin sosyal gerçekleri ile meşgul olacak bir Ordu istemezler.

Beklenen tek şey, seçim sandığında bozulan dengenin düzeltilmesidir. Bu ise açıkça sağcı partilerin iktidardan indirilerek CHP’nin iktidar yapılmasıdır.

Maalesef bu tür beklentiler ve girişimler nedeniyle de Türkiye’de Ordu, partiler üstü, siyaset üstü bir koruyucu ve kollayıcı kuvvet olarak değil, CHP’nin imdadına yetişen ve onu koruyup kollayan bir kurum olarak algılanır.

Sonuç, hem CHP’nin hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde durabilen devrimci bir partiye dönüşememesi, Ordu’nun ise “tarafsız ve bağımsız” bir devlet kurumu olarak görülmemesidir.

Türkiye’nin makus talihi ve Ordumuzun da talihsizliği, gerici partilerle arasına koyduğu mesafe değildir, bu zaten doğaldır ama Ordu CHP ile arasına mesafe koyamadığı için, muhalefet hep Ordu yardımına muhtaç bir “çocuk parti” görünümü kazanmıştır. Bunun Ordu’nun imajına verdiği zararlar ise cabası.

“Evet  efendim”ci  subaylar

Eğer ülkemizin sorunlarını masaya yatıracaksak, kimilerine son derece ürkütücü gelecek olsa da, yaşamını idam sehpasında sonlandıran ve ‘darbeci Ordu’ imajının de belki en saf örneği olarak görülen Albay Talat Aydemir’in fikirlerine eğilmek zorundayız.

Talat Aydemir, gerek Ordu’nun kendi iç yapısını, gerek sahte Atatürkçülüğü, gerek CHP’yi gerekse Amerikancı düzeni ve diğer partileri eşit mesafeden eleştirebilmiş ender aydınlarımızdandır.

Talat Aydemir, herşeyden önce Ordu’nun kendi iç yapısını ve yarattığı subay profilini cesaretle eleştirebilmiştir.

Katı Harp Akademileri sisteminin ortaya çıkarttığı subay tipini şu şekilde değerlendirir:

“O mektep öyle bir yerdir ki, inandığın fikirleri savunmana hiç imkan vermez. O baskı altında yetişen subaylar hayatta inisiyatiflerini kaybederler. Daima ‘evet efendim’ci olurlar. Hakikatleri haykırmak istedikleri halde yapamazlar. Daima boyun eğerler.”

Talat Aydemir’in bu satırları yazdığı sene 1954’tür.

Bu sözler son derece önemlidir. Askeri sistemin yarattığı “evet efendim”ci zihniyet, Türk Ordu tarihinde çok önemli iki büyük tarihsel süreçte başımıza bela olmuştur.

Birincisi Türk Ordusu’nun Osmanlı’nın son döneminde Alman Genelkurmayı’nın emrine verildiği dönemdir. Bu dönem, Türkiye’nin batışını getirmiştir.

Dönemin komutanları önce Alman Genelkurmayı’nın emriyle savaşa girmiş ve orada yenilmiştir.

Hemen ardındansa İngiliz işgal kuvvetlerine teslim olmuş ve silahını teslim etmiştir.

“Evet efendim”ci subayların karşısına çıkan tek örnek Mustafa Kemal’dir.

Önce Çanakkale’de Alman komutanını dinlememiş ve savaşı kazanmıştır. Asidir ama asi olmadan �evet efendim’le Çanakkale destanını yaratamazdı.

İngiliz İşgali başladığında ise, silahları teslim etmeme çağrısı yapabilmiş tek subaydır.

Ama çok daha önemlisi, gücünü üniformasından ve apoletlerinden değil, halktan aldığının bilincindedir ve o nedenle askeriyeden istifa ederek sivil bir şekilde Kurtuluş Savaşı’nı başlatabilmiştir.

NATO  Subayları

 

21 Mayıs gecesi, Ankara

Kurtuluş Savaşı sonrasında ise NATO’ya ve Amerikan güdümüne sokulan Türk Ordusu yeniden eski düzene dönmüştür.

Bu defa “evet efendim”ler Amerika içindir.

27 Mayıs’ta bile genç ihtilalciler ‘korkarak’ hemen ‘NATO ve CENTO’ya bağlıyız diyebilmişlerdir.

12 Mart ve 12 Eylül’de ise doğrudan Amerikan hiyerarşisine bağlı darbeler gerçekleştirilmiştir.

Amerikan bağımlılığı o kadar köklüdür ki, Türk Genel Kurmay Başkanları arasında ayrı bir yeri olacak olan Hilmi Özkök, açıkça Amerika ile karşı karşıya gelmenin Türk Ordusu için en kötü seçenek olduğunu açıklayabilmiştir.

Bu, kendi ülkesini tehdit eden bir kuvvete karşı “evet efendim”in en bariz örneğiydi.

Nitekim hemen ardından Amerikan askerleri Kuzey Irak’ta Türk subaylarının başına çuval geçirdiklerinde de bu zat, susmanın dışında bir açıklama yapamadı.

Okumaya devam edin ‘Türkiye Talat Aydemir’ini Arıyor’

14
Feb
11

Bizler…

Bölgesinin  en  büyük  gücü  durumundaki  Türk  Ordusunun  bir  tek  mermi  dahi

atılmadan  teslim  alınmasını  tarih  kitapları  eşi  benzeri  görülmemiş  bir  başarı

olarak  yazacaktır

Ve  bizler  de  ne  yazık  ki  bu  tarihin  canlı  tanıkları  durumundayız.

————————————————————————————————————————————————————————————————————-

Bu  ülkede  askerden  en  çok  çekmiş  kesim  olan  gerçek

solcular,  askeri  ve  orduyu  savunmak  durumunda

kalmışsa,  demek  ki  durum  gerçekten  çok  kötü…

Mısır ordusu dünyanın gözü önünde yönetimi köşeye sıkıştırıp ABD’nin desteğiyle yönetime el koydu.

Tıpkı 12 Eylül’de Kenan Evran’in yaptığı gibi.

İşin komik tarafı da bunu meydanda toplanmış Mısır’lı halkın başarısı gibi bütün dünyaya yutturma çabası…

Ama bu çaba tüm dünyadaki medya gücüyle sonuç verdi ve herkes Mısır’daki iktidar değişikliğini halkın zaferi olarak gördü.

84 milyonluk Mısır’da bir meydanda toplanan kalabalık iktidar değişikliğini sağlayabilir mi ?

Tabi ki sağlayamaz.

Koskoca bir ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarıyla meydandaki kalabalığa teslim olması çok saçma.

Mısır’daki devlet teşkilatı ve Ordu ABD’nin talimatıyla iktidar değişikliğini sağladı.

Tahrir meydanın toplanan kalabalığın çok daha fazlası bizde de “Cumhuriyet Mitingleri” adı altında toplandı.

Ama devlet ve medya üzerinde mutlak hakimiyet kuran AKP bu hareketi boşa çıkarmakla kalmadı, karşı hamlede bulunup “Ergenekon” diye bir icatla tüm o oluşumda yer alan kişileri büyük bir güç gösterisiyle parçaladı.

Zaten ondan sonrası çok daha kolay oldu.

Bu vahşi ve ezici güç karşısında teslim olan başta hukukçular olmak üzere tüm toplum kesimleri kesin bir teslimiyet içine girdi.

Tüm  bu  gelişmelere  sebep  AKP’yi  görenler  yanılır.

Ergenekon, Balyoz gibi davalar ve devleti ele geçirip her hücresine sinme becerisini Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek, Bülent Arınç gibi kişilerin yapamayacağı çok açık.

Bu  çok  kapsamlı  ve  en  ince  detayına  kadar  kurgulanmış  bir  plan  ve  bunu

AKP  yapmasaydı,  başka  bir  partiye  yaptıracaklardı.

Bu  kadar  basit…

AKP’nin bir üstünde Feto var, onun da üstünde ABD ve AB var.

Dün Balyoz davasında tutuklama kararı çıktı.

AKP’ nin atadığı hakimler kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda ilk kararlarını verdi.

Zaten önemli olan bu ordu mensubu kişileri tutuklamak.

Davanın süreci, süresi ve sonucu kimin umurumda. Süheyl Batum’um ordu için söylediği “kağıttan kaplan” söylemi daha havadaki yankısını yitirmeden bunu doğrulayıp meydan okurcasına alınan bu karar bu sözün aslında haklılığını ortaya koyuyor.

Ordunun en üst rütbeli komutanı olan Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ “Orduya karşı bir savaş var” demişti.

Dolayısıyla  dün  Balyoz  davasında  yargılanan  kişiler  “sanık”  değil  “tutsak”tır.

Ve  bu  yüzden  daha  davanın  en  başında  Redd-i  Hakim

talebinde  bulunacaklarına,  Redd-i  Mahkeme  talebinde

bulunmaları  gerekirdi.

İşte  işin  temeli  bu.

Vereceği kararlar ve izleyeceği yöntemler zaten belli olan bu mahkemede yargılanmayı kabul etmek zaten bu süreci de kabullenmek anlamına gelir.

Okumaya devam edin ‘Bizler…’




İstatistikler

  • 2,053,777 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Şubat 2016
M T W T F S S
« Jan    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
29  

En fazla oylananlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 47 takipçiye katılın