Archive Page 124

22
Şub
11

BİNLERİN UYANıŞı

Mayıs 2010′da da ANITKABİR’ deydim.
BALYOZ’daki ilk tutuklamaların hemen sonrası idi.
74 Harbiye mezunu subayların eşleri organize etmişti.
Pırıl pırıl bir bahar havasıydı.
Çok güzel görüntüler verilmişti.
Çok güzel mesajlar yollanmıştı.
Eşler, o günlerde, olayın şokunu atlatamamışlardı henüz.
Ancak gururlu, onurlu, vakurdular.

Heyecanlarına, üzüntülerine yenilmemişlerdi.
İsteklerini çok net bir şekilde iletmişlerdi.
Tepkileri yoğundu.
E.Org.SARIIŞIK ‘ın eşinin sözleri hala kulaklarımda çınlıyor;
“Ben eşimin şehit haberini almaya bile hazırlıklıydım, ama buna değil” demişti, Mükerrem SARIIŞIK hanımefendi.

Sonra ne oldu?
ERGENEKON, BALYOZ gibi buydurulmuş davalar her geçen gün sarpa sarıyordu.
Çünkü; ne çete, ne örgüt, ne darbe iddialarını doğrulayacak bir şey çıkmıyordu ortaya.
Mahkemeler orta oyununa dönmüştü.
Görevliler, davaları nasıl uzatacaklarını şaşırmaya başlamıştı.
Zorlanıyorlardı.
Onların zorlanması siyasi iktidarı daha da zora sokuyordu.
Seçimler yaklaşmakta idi.
Bir şeyler yapılmalıydı.
Yapıldı.
Yine BUYRULDU.
Yine bir şeyler UYDURULDU.

Eski UYDURULMUŞLAR yeni imiş gibi piyasaya sürüldü.
Tutuksuz subaylar derdest edilerek, kuşatılarak, sanki kaçacaklarmış gibi yapılarak yeniden ve toptan tutuklandı.

Bu iyi malzeme olabilirdi.
DANIŞTAY, SİVAS, KAHRAMANMARAŞ gibi, gerici cinayetleri bile göz göre göre, ulusalcı-aydın insanlara yükleyerek mağduru oynayan mağrurlara oy-puan getirebilirdi.
Yeter ki sunum iyi yapılsın.

Okumaya devam edin ‘BİNLERİN UYANıŞı’

22
Şub
11

Hilmi Özkök’ün uykuları neden kaçıyor ?

Geçtiğimiz hafta Balyoz Davası nedeniyle gerçekleştirilen tutuklamaların hemen ardından Türkiye’de çok önemli bir süreç başladı. Öyle ki, artık asker-sivil herkes AKP faşizminden nasibini alıyor.

Nasibini almayanlardan biri ise önceki Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök. Biliyorsunuz Balyoz Davası’nın açılmasına neden olan belgeleri sözde ortaya çıkaran Taraf yazarı Mehmet Baransu, geçenlerde sıranın artık eski Genel Kurmay Başkanlarına geldiğini yazdı. Herkesin aklına ister istemez Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ geldi. Gözler bu komutanlara çevrildi ama beklenen açıklama bu iki komutandan değil, bunlardan önceki Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten geldi.

Hürriyet gazetesinden Metehan Demir’e konuşan Hilmi Özkök, “uykularım kaçıyor” dedi. Özkök özet olarak, “Bu yaşananlara tabii ki hassasiyet duyuyorum. Memleketin bu halinde yaşananları, gerginlikleri gördükçe çok üzülüyorum, uykularım kaçıyor.” ifadesini kullandı.

Tam da Balyoz tutuklamalarından sonra Hilmi Özkök’ün uykularının kaçması normal aslında. Çünkü Balyoz İddianamesinde esas olarak üzerinde durulan İstanbul 1. Ordu’daki seminer sırasında dönemin Genelkurmay Başkanı olan emekli Orgeneral Hilmi Özkök, aslında dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak bütün bu yapılan işlerin sorumlusu. Genel Kurmay Başkanı olarak bütün bu yapılan işlerden haberdar olan ve eğer ortada bir suç unsuru varsa müdahale etmeyen ve bu durumda doğrudan sorumlu olan isim Hilmi Özkök’tür. Şimdi bu tutuklamalardan sonra gazetelere çıkıp“uykularım kaçıyor” modunda verdiği açıklamalar, acaba Hilmi Özkök’ü de içeri alınma korkusu mu sardı diye düşündürttü bizi.

Biliyorsunuz Hilmi Özkök’ün dönemi Türk Ordusu’nun yavaş yavaş dönüştüğü bir dönemdi. Bütün bu hikayelerin de Özkök döneminde yapılmış olması pek şaşırtıcı gelmiyor insana. Eğer savcılar samimiyse, Hilmi Özkök’ün de kapısını çalmalıdırlar, dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak bilgisine başvurmalıdırlar. Zaten kendisi de daha önce bildiklerini anlatacağı yönünde açıklamalar yapmıştı. Ancak son yaşanan olaylardan sonra sıranın eski Genel Kurmay Başkanlarına gelmiş olması, sanırız Özkök’te de içeri alınma korkusu başlattı. Sonuçta faşistlerle ne kadar işbirliği yaparsanız yapın, faşist, kendisinden olmayan herkesi hedef tahtasına oturtur. Hilmi Özkök de Cumhurbaşkanı adaylığından Silivri Cezaevi’ne düşebilir. Eğer böyle bir ihtimal olursa, orada da yalnız kalmamak için şimdiden “Onlar benim silah arkadaşlarımdı. Hepsi temiz insanlardır.” gibi açıklamalarda bulunuyor.

Okumaya devam edin ‘Hilmi Özkök’ün uykuları neden kaçıyor ?’

21
Şub
11

‘’TEZGÂH’’ – ( 2 )

Gelen eleştirilerin çokluğu, aslında ne kadar haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Biz öncelikle kendilerine Atatürkçü deyip; amma velâkin sadece ve sadece ‘laik’lik penceresinden olaylara bakanlarla, gerçek altı ok’çuların birbirlerine karışmalarını ya da karıştırılmalarını engellemek için yazıyoruz.

Bize olan saldırıların nedenlerini ve tetikçileri üzerimize salanları çok iyi biliyoruz; bunlar çürümüş sistemin Atatürkçüleridir!

Çünkü bu güruh, giyip-kuşam Atatürkçüsüdür!

Bu güruh; PKK’lı itler Habur kapısından ellerini kollarını sallayarak içeri girerken; İstiklal’in arka sokaklarında ya da Nevizade’de rakı-balıklarını tıkınmakta bir beis görmezken, AKP’nin seçimlere yönelik taktiği olan ve her önemli olay arifesinde yaptığı içki ile ilgili provokatif söylemlere karşı gösterdiği inanılmaz tepkileriyle herkesçe iyi bilinir.

İşte sadece ve sadece içki içmek ve ‘yaşam standardını korumak’ üzerine kurulu olan bu tepkiler halkın üzerinde ters etki yaratarak oyların AKP ve benzerlerine akmasına vesile olur!

Bu ‘’tezgâh’’ her daim aynı şekilde tekrarlanır!

Yakın zamanda ‘Cumhuriyet Mitingleri’nde oynanan oyun tamamen bu ‘laik’ Atatürkçülerin eseridir!

Bu cenah’ın meşhur sözü; ‘’Ne Şeriat, Ne Darbe’’ aslında bu mitinglerin sonu olmuştur.

Buradaki ’darbe’den kasıt aslında ‘devrim’dir!

Yani bu kesimin ‘devrim’le filan işi yoktur; düzen çürümüş, düzen kokmuş olsa da müdahaleye gerek duymazlar; tek dertleri, ‘yaşam kalitesi’ dedikleri ‘batı’ menşeli değer yargılarına dokunulmadan kaldıkları yerden devam edebilmelerini sağlayacak bir anlaşmadır!

Bu anlaşmada taraf kim olursa olsun onlar için değişmez, onlar için varsa yoksa ‘yaşam standartları değişmesin’; gerisi pek önemli değildir!

İşte bu yüzden biz bu kesimin üzerinde çok duruyoruz…

Halkımızın bunları ayırması ve gerçek Atatürkçülüğün bu olmadığını görmesi için!

Okumaya devam edin ‘‘’TEZGÂH’’ – ( 2 )’

20
Şub
11

“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok ?” İŞTE Yanıtı…

Vergi rekortmenleri listesinin açıklanması üzerine
Sözcü Gazetesi saf saf soruyor:
“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok?”
AKP kodamanlarının “Vergi kaçırıyor” diye gaddarca üzerine gittikleri …”Bay Bilmem kim”……, vergi şampiyonu.
Yani Türkiye’nin en çok vergi veren adamı bu bay bilmem kim….

Ama;
Ahmet Çalık, Fettah Tamince,
Akın İpek, Remzi Gür,
Cihan Kamer, Ethem Sancak,
Vahit Kiler, Ahmet Albayrak,
Unakıtan Ailesi, Topbaş
Aileleri listede yok.

En azından, Tayyip Bey’i otellerde ağırlayan milyar dolarlık işadamı Fettah Tamince ile milyar dolarlık Ahmet Çalık’ın ilk 100 içinde olması gerekmez miydi?
Sözcü Gazetesi galiba duymamış Bunlar vergi vermemek için Vergi
Kanunu’na özel madde eklediler.

VERGİDE  BAĞIŞ  SİSTEMİ
AKP Hükümeti 2.1.2004 ve 31.12 2004 tarihlerinde Vergi Usul Kanunu’na 40/10 maddesini ekledi.
Bu maddeye göre, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi isterse vergisini devlete vermez.
Ya nereye verir ?
Okumaya devam edin ‘“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok ?” İŞTE Yanıtı…’

20
Şub
11

21. Yüzyılın Savaş Aygıtı Medyadır

Amerika’nın kendi toprakları dışında, yedi yüz üssü, bu üslerde bir buçuk milyon askeri var.

Bu askeri varlıktan daha önemlisi dünya çapında medyası vardır.

Medya küreselleştirmenin(emperyalizmin) temel aracıdır.
Küreselleştirme, yani emperyalizm medyasız olmaz.

Medya iktidardan ayrı bir şey gibi düşünülemez. Medya iktidarın füze bataryasıdır. Bu bataryaları halkın üstüne ateşleyenler, egemen sınıflardır.

B
u sözlerimizi başka bir ifade ile söylersek. Güçlü medyası olanın iktidarı olur.Parası olanın medyası olur. Medyası olan iktidardan pay alır.

Sandığımız gibi, yüz yılın savaş aygıtları top ve tüfek değil,medyadır. Medya doğrudan silahtır.

Medya merkezleri, yönlendirilecek kitleler için kurulmuş karargâhlardır. Saldırı ve savunma kararları buralarda dillendirilir.
Halka hangi mevziden ateş edileceği bu karargâhlarda pişirilir.

Bir ülkede, faşizmi uygulayabilmek için kullanılan asıl aygıt; silah gibi iş gören medyadır.

Peki, bu durumda halk nasıl hakkını hukukunu savunacaktır.

Kıyı bucak kaçarak, saklanarak faşizmden ve onun arkasındaki egemen sınıflardan nasıl kurtulacak?

Ya birleşip, ufak paralarını bir araya getirerek, kendilerini savunacak medya kuracaklardır.
Ya da, daha önemlisi örgütlenerek, örgütlü güçlerini iktidarlara dayatacaklardır.

Örgütlülük; hem medya araçlarını gerektirir, hem de mücadeleyi yürütecek gençlik ister.

Bunların hepsinden daha önemlisi, ideoloji gerektirir. Benim bağımsız bir vatanım olacak mı? Benim birliğim ve dirliğim olacak mı?

İdeolojiden kastımız budur.

Okumaya devam edin ’21. Yüzyılın Savaş Aygıtı Medyadır’

20
Şub
11

Mustafa Mutlu’ya sansür !

Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu’nun yazısı köşesine konulmadı.

Gerçek Gündem.com’un edindiği bilgiye göre, Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu’nun bugünkü yazısı yayımlanmadı.

Mutlu’nun, Oda TV’nin Sahibi Soner Yalçın ile arkadaşlarının tutuklanmasına ilişkin kaleme aldığı yazı, yönetimin onayından geçmedi.

Mutlu ise yazısını geri çekmedi.

Bunun üzerine, Mutlu’nun bugünkü köşesine “Yazarımız rahatsızlandığı için yazısını yazamamıştır” ibaresi konuldu.

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/mustafa-mutluya-sansur/

20
Şub
11

Konstantinopolis Yolunda Adım Adım İlerliyorlar

Dünya  ülkeleri  arasında,  anayasasında  komşu  bir  devlet  hakkında  madde  bulunan

tek  ülke  Yunanistan’dır.

Yunanistan  Anayasası  3. Maddesi ;  (özetle)  “Yunanistan’ın  dini  Ortodoksluktur  ve

dinin  başı  Konstantinopolis’tedir”   der…

Rum Patrikhanesi artık doludizgin geliyor ya da hedefine doğru hızla yol alıyor.

Önümüzdeki günlerde yine büyük bir hareketlilik var.

Bazı simge isimlerin mezarlarını Türkiye’ye nakletmek için adımlar atıldı.

Bunlar çok sempatik olarak Devlet makamlarına sunulmakta ve esas taşıdığı mana çok ustaca gizlenmektedir.

Rum Patrikhanesi açısından simge haline gelmiş isim denildiğinde aslında çok ad sayılabilir ama bunlardan bazılarının mezarları Türkiye’de değil.

Bunları tamamlamak, diğer patrik mezarları arasında yer almalarını istiyorlar.

Bu kişilerden birisi; bir önceki yazımızda da değindiğimiz “Patrik 6. Konstantinos”dur. 1925’te mübadelede gereği Türkiye dışına çıkması gerekirken bir oldubitti ile patrik seçilen “Konstantin Araboğlu” hakkında pek fazla şey bilinmez. Konstantin Araboğlu; Kurtuluş Savaşı ve Lozan Anlaşması’ndan sonra Yunanistan’ı asker toplayıp tekrar Türkiye’ye karşı savaş açma tehdidine kadar götüren bir olaya sebep olan birisidir ve Yunan/Rum tarafları için çok önemli bir zattır.

6 Mart tarihinde, Balıklı Mezarlığında yapılacak bir törenle bu kişinin Yunanistan’dan getirilecek kemikleri, şatafatlı bir törenle gömülecektir. Bu gömme işinin ya da yapılacak ayinin ne anlama geldiği hakkında buna izin veren makamlarımızın bilgi eksikliğinde oldukları kanaatindeyiz.

Bu kemiklerin yeniden defin iznini; Kasım 2004’de 800 sene önce İstanbul’dan Roma’ya götürülen Aziz Grigorios Theolog ve Aziz Yoannis Hrisostomos’un kemiklerinin Vatikan’ca iadesi ile karıştırmamak gereklidir. 1204 yılında İstanbul’un, Haçlı Ordusu tarafından işgal edilmesi ve 57 yıl sonra geri çekilmesi esnasında bulunan kutsal emanetlerin hepsi Papalık askerleri tarafından götürülmüştü. Bir camekân içinde sergilenen birkaç kemik ile Patrik 6. Konstantinos’un yeniden patrik mezarları arasında defnedilmesi aynı şey değildir.

Rum Patrikhanesi’nin simge isimlerinden birisinin Atina’daki mezarı İstanbul’a taşınacak suretiyle selefleri ile ardıllarının mezarları arasında yer alması sağlanmış olacaktır. Bu yazıyı çok fazla uzatmamak adına diğer simge isimler hakkında ve 6. Konstantinos hakkında çok ayrıntılı birer makaleyi en kısa zamanda kaleme alacağız.

Şimdi; son zamanlarda Rum Patrikhanesi’nin ne edinimler sağladığına ve ne gibi eylemlerde bulunduğuna kısaca bir bakalım.

Okumaya devam edin ‘Konstantinopolis Yolunda Adım Adım İlerliyorlar’

20
Şub
11

1571 yılındaki fetihten günümüze Kıbrıs gerçeği…

Shakespeare’in “Otello” dramında Kıbrıs’ın Türkler için öneminden söz edilir 16. yüzyılda. 21.yüzyılda 2011 yılındayız.

Önemi Türkiye için değişti mi ?
Geçen hafta ’Barış Harekâtı’na kadar olanları hatırlatmıştım.

Bu Pazar da sonrasını satırbaşlarını ve gerçeklerini Kıbrıs uzmanı emekli Büyükelçi dostum Tugay Uluçevik’in bilgilerinden yararlanarak hatırlatayım.

Şifreler – gerçekler
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 28 yıl önce (KKTC) bağımsız ve egemen bir devlet olarak kurulmuştu…

Bugünkü gelişmeler özellikle Lefkoşa’daki en hafif kelimeyle “nâhoş” olayları anlamak için gerçeklere şifrelerle bakmak lazım…

Bunlar aynı zamanda “çözümsüzlüğün” de şifreleri.

Bu gerçek şifreler Türkiye’nin, özellikle, 1974’ten sonraki dönemde Kıbrıs sorununa ilişkin politikalarının temel kavramını “Ada’daki Gerçekler” oluşturmuştur.

Bu husus 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra daha belirgin hale gelmiştir.

Önce  temel  gerçekler
Önce Kıbrıs adasıyla ve Kıbrıs konusuyla ilgili tarihî, fizikî, coğrafî ve siyasî bazı temel gerçekleri hatırlatalım:

Tarihte Akdeniz’i, Mezopotamya’yı ve Orta Doğu’yu kontrol etmek isteyen güçler daima Kıbrıs adasını ele geçirmeğe çalışmışlardır…

Sonunda tarih içinde gücünü kabul ettirmiş olan Osmanlı Devleti, 1571 yılında Ada’yı fethetmiş ve 343 fiilen ve 352 yıl da hukuken egemenliği altında tutmuştur. 1923 Lozan Barış Antlaşmasıyla Kıbrıs adası İngiltere’nin egemenliğine geçmiştir.

Elen ulusu ve Yunanistan, Kıbrıs’ta hiçbir zaman egemen güç olmamıştır… Kıbrıs adası, stratejik konumu itibariyle, özellikle 19. yüzyıldan bu yana, bölge halklarının ve bölgede etkili rol oynama peşinde olan devletlerin ilgi odağında kalmış ve kalmaya da devam etmektedir.

Ada, Türkiye’ye 70, Suriye’ye 98, Mısır’a, başka bir ifadeyle, bütün dünya için büyük önem taşıyan stratejik Süveyş kanalına 384, Yunanistan’a 800 ve İngiltere’ye 3000 km. mesafededir.

Sabit  bir  uçak  gemisi !
Kıbrıs adası petrol havzalarına fevkalâde yakındır.

Petrol taşımacılığı dahil, deniz ticaret yollarının üzerinde bulunmaktadır.

Orta Doğu bölgesine yapılabilecek bir askerî harekât için çok elverişli bir üs niteliği taşımaktadır.

Bu sebepledir ki, stratejistler tarafından Kıbrıs adası “sabit bir uçak gemisi” olarak telakki edilir.
Okumaya devam edin ‘1571 yılındaki fetihten günümüze Kıbrıs gerçeği…’

20
Şub
11

GÜDÜKLERİN FADİME !…

19 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne reva görülen haksız emperyalist tutuklamaları protesto etmek için Anıtkabir’de buluştuk.

Ben gidemediğim için, yüreğimi gönderdim

Güdüklerin Fadime, 12-13 yaşlarında Elmadağ’ın Yağbattal (Yakup Abdal) köyünden Ankara’ya gelin gelmiş. Kelahçıoğulları’dan Ali Rıza ile evermişler onu. Babası Rüstem Ağa, Ali Rıza’ya ve Halime Hatun’a emanet ederek gelin göndermiş Ankara’ya
Eri yiğit bir kişiymiş. Üstelik bu çocuk gelini gözünden bile sakınır, bir dediğini iki etmezmiş.

Ama Fadime aklına estikçe, eşeğin sırtına atlar, Dikmen sırtlarından doğru köyüne, Yağbattal’a kaçar, rahmetli anacığının emaneti o zamanlar yedi-sekiz yaşlarında olan kardaşı Yakup’a sımsıkı sarılırmış. Onu öper, koklar, karnını doyurur, bağrına basarmış.

Daha sonra çamurdan yaptıkları askerlerle, ekmeklikte oyun oynarlarmış. Kocası Ali Rıza gelir, Fadime’yi Ankara’ya götürürmüş.

Ama Fadime gene kaçarmış, çünkü “Ala gözlerine kurban olduğum” diye sevdiği Yakup kardaşı ile aralarında kopmaz bir bağ varmış.

Bu durum Fadime ilk bebesi İbrahim’i kucağına alana kadar devam etmiş. Ana olmanın verdiği sorumlulukla uslanan Fadime’yi artık Yakup kardaşı ziyaret eder olmuş.

İbrahim 1,5 yaşındayken – o sırada Fadime ikinci bebesine altı aylık hamileymiş- eri Ali Rıza’yı askere almışlar. 18 yaşındaki tığ gibi delikanlı Ali Rıza anası Halime Hatun’un elini öpmüş, bebelerinin anası Fadime’yi gözleri ile okşamış ve onu sonsuzluğa götürecek Yemen’e doğru yola çıkmış…

Ne Halime Hatun ne de Güdüklerin Fadime Ali Rıza’nın arkasından tek bir damla yaş dökmemişler, düğüne gider gibi yolculamışlar onu. Sadece Fadime eteklerine sarılan İbrahim’in elini sımsıkı tutmuş. Sıkı, sıkı sarılmış oğluna.

Belki de oğluna sarılırken, aklında Yemen’e uğurlarken, doyasıya sarılamadığı erini kucaklıyormuş Fadime…

Bir de kızı olmuş Fadime’nin.. Adını Behice Fetiye koymuşlar. Harp zamanıymış, çok sıkıntılı günlermiş o günler. Fadime ele çamaşıra gitmiş, sakalık yapmış. Ama bu arada da askere yün çorap örmeyi, sargı bezi kesmeyi de hiç mi hiç ihmal etmemiş.

Bir gün kardaşı Yakup gelmiş, “Aba, ben askere gidiyom. Düşman İzmir’i almış. Vatan borcu, namus borcudur. Hakkını helal et” demiş.

Okumaya devam edin ‘GÜDÜKLERİN FADİME !…’

20
Şub
11

Bugün, Dün, Yarın

Dünya tarihinde, ülkelerinde eşi benzeri görülmemiş günler yaşıyoruz. Askerlerimiz, bilim adamlarımız, gazeteciler, dedikodu-tezvirat, gizli tanık ve telefon dinlemelerinden “sızıntılı” iddialarla, daha ne kadar süreceği belirsiz davalarda yargılanıyorlar.

Bu davaların, tarihimizde bir benzeri, belki 1960 ertesindeki Yassıada Mahkemeleri idi.

Dünya tarihinde de “Engizisyon” ve Rusya’daki “Stalin Mahkemeleri” !..
Ancak, tarihtekiler ve “Yassıada Mahkemeleri” ile bugünkü mahkemeler arasında fark var: Bugün Türk Ordusu’nun 364 muvazzaf komutanlarından 29’u tutuklu ve yargılanmakta!

Ve o zamanlarda telefon-ortam dinlemeleri yoktu.

Bugün, Türkiye’den başka hiçbir ülkede görülmemiş sayıda, binlerce kişi yasal ve daha fazlası, yasal olmayan “teknik takipte”!

Mangaldaki  küller
Bu yazıyı yazarken, kulaklarım Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında.

Her zamanki malum öfkesiyle mangalda kül bırakmıyor, bugünkü olayları, yakın tarihteki olaylarla biri birine karıştırıyor, “benzemeyenleri” benzetiyor.
Görülmekte olan davalar ve Soner Yalçın’ın “Odasının” basılması, tutuklanması hususunda da “Yargının tasarrufudur” diyor…

Ben de sorarım, bu “tasarruflarla” biriktirilenlerle, neler ve kimler harcanacak?

Politikacı Erdoğan bu söylediklerini söyler de, ülkenin tarafsız olması gereken Başbakanı, bir “Devlet adamı” , hem savcı, hem yargıç gibi, masumiyet karinesine rağmen, böyle konuşur mu?

Ama Erdoğan, yargıya müdahale ediyor; “ihsâs-ı rey” den öte hükmü vermiş: Sanıklar… Suçlu!..

Ve bu “tasarruflarıyla” asil Türk Ordusu’nu harcıyor!

Okumaya devam edin ‘Bugün, Dün, Yarın’

20
Şub
11

“GÜNEŞİ ZAPT EDECEĞİZ, GÜNEŞİN ZAPTı YAKıN”

Figen Özen’in son yazılarından birinin başlığı okurun yüzüne şamar gibi inmiştir. “1283 Mustafa Kemal, Tutuklusun”…

Türk Devrimi’nin önderinin, terör örgütünün lideri olarak adının başında “Cumhuriyet” olan savcılar tarafından suçlanması ve bu örgütün kuruluş tarihinin 1923 olarak ifadesi ülkemizin ne duruma düşürüldüğünün açık bir belgesidir.

“Atatürk’ün dahi, Ergenekon’un tarikatvari dini yapısı içinde olduğu, ancak açıklanma zamanı gelmediğinden açıklanmaması gerektiği” (Ergenekon Soruşturmasının 1. İddianamesi’nin 40-41 ve 2. İddianame’nin 42. sayfaları)

Bu iddianameye göre Mustafa Kemal terör suçlusudur. (!)

“Emperyalizm  Türkleri  hiç  affetmeyecektir”  diyen  Mustafa  Kemal’den  ve  onun

kanla,  irfanla,  Türk  milletiyle  kurduğu   Cumhuriyet’ten  birileri  intikam  almaktadır.

Sevr Anlaşması’nı yırtıp yüzlerine fırlatan büyük önderden ve Türk Milletinden resmen hesap sorulmaya çalışılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bugünlere getirilirken, emperyalizm, gecesini gündüzüne katarak çalışmıştır. Toplumun hemen her kesimine yönelik yıllara yayılan sinsi bir tertip uygulanmış ve sağcısı, solcusu, dindarı, dindar geçineni Mustafa Kemal’i ya küçük görmüş ve suçlamış ya da hakaret edici ifadelerle anmıştır. Kimi devrimlerin çağının geçtiğini söylemiş, kimi onun bir diktatör olduğunu ileri sürmüş, kimi sosyalizmi getirmemekle itham etmiş, kimi de onu dinsizlikle suçlamış, kimi öğretim üyeleri de “Kemalizm’in gericiliğe tekabül eder” demiştir.

Bazı kentlerimizde Mustafa Kemal’e “Taş Mustafa”, “Beton Mustafa” gibi yakıştırmalar yapılması hangi ülkenin tarihinde görülen bir söyleyiştir acaba ?

Toplumun hemen her kesiminin enine, boyuna, rengine göre farklı ifadelerle zehirli örümceğin ağları örülmüştür.

İngiltere’de  Cromwell,  ABD’de  Washington,  Almanya’da  Bismark,  İtalya’da

Garibaldi,  Fransa’da  devrim  önderleri  için  toplum  nezdinde  böyle  bir  durum  hiç

yaşanmamıştır.  Sıkıysa  denesinler…

Mustafa Kemal’in suçu Çanakkale savunmasından başlayarak emperyalizmi yenilgiye uğratmasıdır.

Kurtuluş Savaşı’nda dönemim emperyalistlerini denize dökerek tam bağımsız bir ulus devleti dünya tarihine kazandırmasıdır.

Attila İlhan’ın “Bizim hain kontenjanımız fazla…” sözü ne kadar yerinde bir saptamadır.

DNA’sıyla  oynanmış  aydınlarımız  Türk  Devrimini  savunacaklarına,  hızla  sömürge

aydını  olarak  emperyalizmin  söylemlerini  dillendirmişlerdir.

“Ben Atatürkçüyüm” diyenlerin önemli bir bölümü de “gardırop, rozet ve salon Atatürkçülüğü’nden öteye geçemeyen gibileşmiş tiplerdir.

Okumaya devam edin ‘“GÜNEŞİ ZAPT EDECEĞİZ, GÜNEŞİN ZAPTı YAKıN”’

19
Şub
11

Ne Seçimi Kardeşim ; Ortada Oyları Tartacak Terazi Yok !…

Hukukun  bittiği  yerde  can  güvenliğimiz  yok  ki,  sandığın  olsun..

Telefonlara  numara  yükleyen  zihniyet,  hanelerine  oy  yüklemez  mi  sanıyorsunuz ?..

Öğrencilerin  sorularını  çalan  oylarımızı  çalmaz mı ?..

Hem  hukuk  bitti  diyeceksiniz,  hem  de  sandığa  tıpış  tıpış  gideceksiniz ;

bu  bir  ihanettir..

Sandığa  giderseniz,  kuluçka  dönemini  tamamlamış  ve  yumurtasını  çatlaşmış  olan

faşizmi  sandıktan  dışarı  çıkarırsınız  yalnızca..

————————————————————————————————————————————————————————————————————–

Önümüzde bir seçim var..

AKP’yi bu seçimde alaşağı edeceğini söylüyor ileri zekalılar..
Oylarımızı tartacak kantar mı kaldı be kardeşim?..
Adamlar salondaki sobayı kaldırdı, biz odun toplamaya gidiyoruz..
Öküz öldü, çuval çuval arpa getirseniz ne yazar?..

….

Bir zamanlar köy köy dolaşan bir çerçi varmış; hileci, zorba, yalancı..

Terazinin bir kefesine köylü kadınların getirdiği tereyağı, peynirleri

diğer kefesine de kilo yerine yumruğunu koyarmış; yumruğum bir okka dermiş zorba..

Günümüzün zorbalarında terazi de yok; adaletin simgesi olan..

……

Demokrasi, hukuk ve seçim; terazi, kefe ve kilo..

Hukuku boğazlarsanız yalnızca hukuk ölmez, onunla birlikte demokrasi de ölür.

Biz ölünce gölgemizin kaybolması gibi, soba gidince ateşin yok olması gibi..

Üşüyoruz; haksızlık, hukuksuzluk üşütüyor bizi, donuyoruz..

Terazinin kefelerini gece yarısı geçen bir yasayla söktüler, geriye yalnızca demir yığını kaldı..

Türkiye bu demir yığınıyla gidiyor seçime; sultanların beden dilinden anlayan..

İşte, zorbaları yüzde seksen yediyle iktidar yapan,

bizlere de devrim hakkı tanıyan, sokağa döken bu..

….

Ergenekon ve Balyoz avukatları hukuk yok diye cübbelerini çıkaracağını söylediler.

Onlar terazinin kefesi olmadığını, öküzün öldüğünü, sobanın söküldüğünü Silivri’de gördüler..

Ölmüş öküze arpa, sökülmüş sobaya odun toplamanın boşuna olduğunu gördüler..

Doktor yoksa hastaneye gider misiniz, ilaç yoksa eczaneye?..

…….

Avukatların cübbelerini çıkarmayı düşünmeleri hukukun bittiğinin işaretidir,

savunmalarının bir işe yaramayacağını gördüler..

Peki; hukukun bittiği yerde, yani adaletin simgesi olan terazinin olmadığı yerde seçim olur mu?..

Oyları neyle tartacaksınız, Yumrukla mı ?..
Okumaya devam edin ‘Ne Seçimi Kardeşim ; Ortada Oyları Tartacak Terazi Yok !…’

19
Şub
11

Spartaküs de Özgürdü Zaten

Özgürlük kaç zamandır insanlığın en büyük rüyası.

Bu rüya için bilinen ilk savaşçı Spartaküs’tü, kölelerin özgürlüğüne inanan adam.

O zaman O’nunla dalga geçenler oldu ama ne zamanki kendi güçlerinin farkına vardılar köleler ayaklanıverdi ve aslında sadece bir boyadan ibaret olan ihtişamlar imparatorluklarını yıktılar.

Köleleri yenmek için ancak korsanların ihaneti gerekliydi.

Haklı olanı yenmek için koca Roma, korsanların ihanetini kullanmıştı.

Ne tesadüf bugün de hırsızlık yapmaları için el feneri yeterli olmayan deniz fenerli korsanlar ki malum gemicikleri ve dahi gemi filoları var koca Roma’nın yerini alan kızılderili katillerinin emirlerini yerine getiriyorlar.

Günümüzün Spartaküsleri’ni mahpuslara atıyorlar.

O  ELBİSE  BİZE  DAR

Bütün mesele Spartaküs’e özgürlüğünün sınırlarını çizme meselesiydi aslında, emir alan gladyatör, emirleri ne kadar yerine getirirse o kadar sarayda dolaşabilirdi, yıkanabilirdi hatta ve sarayın kadınlarıyla bile yatabilirdi.

Tıpkı bugün bize sunulan özgürlük gibi değil mi ?

Mesela “Küçük Sırlar”ımız olabir bizim, yada aile ocağını söndüren “paran varsa evlen benimle” programlarımız.

Duvarı beyaz, ruhu siyah sarayın istediği kadar özgürlüğümüz var tabi.

Yeter ki o içi siyah dışı beyaz sarayın içindeki, dışı siyah içi beyaz kralın istediğini yapalım.

Kralın subayı ne isterse verelim, mesela onlar isteyince onların hesabına kardeş kanı dökelim, onlar isteyince topraklarımızı majestelerinin askerlerine açalım, onlar isteyince komşularımızla düşman olalım, onlar hangi müziği dinlememizi isterse onu dinleyelim, hangi lokantada yemek yememizi isterse orada yiyelim v.s…

Ha istediklerini yapmazsak mesela tezkereyi reddedersek anamıza, sülalemize hatta köpeğimize bile küfür ederler.

Yalan mı  ?

İmparatorun subayı Babil kapısını açmayan milletimize “fuck Turkey, fuck their mother, fuck their family, fuck their dogs” demedi mi ?

Okumaya devam edin ‘Spartaküs de Özgürdü Zaten’

18
Şub
11

EY FAŞİST ; SENDEN KORKAN SENİN GİBİ OLSUN !.. ALLAH KORUSUN !

İşte  faşizm  böyle  gelir !

Böyle kapını çalar ve böyle dalar içeriye; içerine, en mahremine girer sorgusuz sualsiz.

Çocuğun varmış, karın hamileymiş, baban hasta yatağında inlemekteymiş; umursamaz, leş yiyicidir o; sevgini alır elinden, memleketine dair ne varsa silmeye çalışır benliğinden; kara çıban gibidir, pisliği irin-irin saçılır etrafa, taa kilometrelerce öteden gelir kokusu, fare misali karanlıkta basar evini!

Bana soruyor eşim dostum; ‘korkmuyor musun?’ diye. Gülüyorum! Sonra bir daha gülüyorum!.. ‘’İnsan hiç sıçanlardan korkar mı ?’’

Tiksiniyorum sadece !

Siz de öyle yapın.

Gerçek sıçanları tenzih ediyorum; zira çok yararlı canlılardır.

Üç aylık bir kızım var, o bile korkmuyor, ben neden korkayım ki…

Adım gibi biliyorum ki; ben bu yolda ilerlerken başıma bir iş gelirse; kızım kaldığım yerden devam edecektir, and olsun ! Annesine vasiyetimdir !..

Defalarca söyledik ve yazdık; bizi ölümle terbiye edemezler, bizi zindanlarla korkutamazlar, biz; öldüğümüz gün yeniden doğanlardanız ve onun içindir ki; kefenini yanında taşıdığını söyleyenlerin karşısında, kellemiz koltukta savaştayız ve biz biliyoruz ki onların kefenleri, kaftanları olacaktır !

Demiştik !

Faşizm, demokrasiyle gelir ama onunla gitmez, diye.

Gitmez !

Gideceğini sananlar, ahmaklığın sınırlarını zorlayanlardır.

Onlar, fondip Atatürkçülerdir !

Onlar, sözde Müslümanlardır !

Ve onlar, kendine sosyalistlerdir !..

Bu davada halkı aşağı görüp, onu beğenmeyenlerden bir bok olmaz !

(Çümkü  büyük kavga geip çattığında ilk tüyenler onlar olacaktır ! )

Türk  milletinin  yüzde  altmışı  aptaldır  diyenlerdir  asıl  aptallar  ve  de  zavallılar !!!

Türk  milletine  ne  verdiniz  de  ne  istiyorsunuz !!!!

Bir gün olsun onun sorunlarına eğildiniz mi !

Bir kere olsun onu adam yerine koyup dinlediniz mi ?

Okumaya devam edin ‘EY FAŞİST ; SENDEN KORKAN SENİN GİBİ OLSUN !.. ALLAH KORUSUN !’

17
Şub
11

Artık Susma Yorgun Demokrat

16
Şub
11

Kanlı Pazar – 16 Şubat 1969



Okumaya devam edin ‘Kanlı Pazar – 16 Şubat 1969’

16
Şub
11

Kıbrıs’ta AKP – Talat tezgâhı

 

Yaşanan komployu doğru okumak açısından kilit bir ilişkinin üzerinde durmak gerekir: Tayyip-Talat ilişkisi. İkisi birbirinden farklı görünür ama özleri aynıdır. İkisini esas bir araya getiren şey emperyalizme bağlılık ve Türk karşıtlığıdır

Kıbrıs’ın  “Hrantçılar”ı  sahnede

Hem Türkiye hem Kıbrıs kamuoyu Kıbrıs’taki son mitingde açılan, “Türkiye’ye küfür” pankartını konuşuyor. Kıbrıs’ta özellikle komprador “sol”, Rum taraftarı, AB-ABD güdümlü grupların katıldığı eylemde “Yasemin Hareketi” imzalı bir pankartta “Kurtarıldık mı ? Has…r” ibaresiyle Türkiye’ye açıktan küfredilmesi şok etkisi yarattı. Uzun zamandır Türk düşmanlığını temel söylem olarak kullanan Kıbrıs’ın “Hrantçıları”ydı bunlar.

Gerçi son dönemlerde moda oldu. Türk düşmanları her fırsatta Türklere ağza alınmayacak küfürler ediyor, Türkler de öyle pek sesini çıkarmıyor. Hatırlarsınız, Kıbrıslı Rumcuların ettiği küfrün bir benzerini de Osman Baydemir etmişti. O da yetmemiş benzer sövgüleri TBMM çatısı altında Sırrı Sakık da tekrarlamıştı.

Olayların bu benzerliğinin yanında aslında birbirlerinden önemli bir farklılığı da var. Daha önceki olaylarda sessiz kalan Tayyip ve AKP, her nedense bu kez birden esip gürlemeye başladı. Hatta Tayyip öyle şeyler söyledi ki tartışma içinde edilen küfrün ağırlığını bile bastırdı. Önce; “Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır” dedi. Sonra Cemil Çiçek, “Cuma günü sövdüler, pazartesi bizim verdiğimiz paralardan maaşlarını aldılar” dedi. Ardından yine Tayyip sazı eline aldı:

Türkiye’ye çek git defol diyorlar. Sen kimsin be adam, benim şehidim var, gazim var. Güney’le beraber yaptıkları provokatif eylemler bunlar. Böyle bir eyleme hakları yok. En düşük memurları 10 bin liraya yakın para alıyor. Beyefendiler bir de utanmadan eylem yapıyor. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’ına net tavır koymaları lazım”.

Vay be! Şehitler, gaziler Tayyip için bu kadar önemliymiş demek? Türkiye’ye, Türklere küfredilmesinin bu kadar kötü olduğunu Tayyip biliyormuş da acaba 301. maddeye karşı neden bu kadar çalışmış acaba?

Tabi ki gerçekte ne Tayyip’in milli refleksleri bir anda keskinleşti, ne de AKP’lilerin kafalarına ağır bir şey düştü. Bu olayların ardında derin bir hesap var. Bu hesap da Tayyip’ten, Talat’a, AB’den, ABD’ye kadar ciddi bağlantıları olan bir hesap. Türkiye’de “hepimiz Ermeni’yiz” diyen Hrantçıları kimler örgütleyip sokaklara sürüyorsa, Kıbrıs’ta da “hepimiz Rum’uz” deme heveslilerini sahneye çıkaranlar, Türkiye’ye sövdürenler de aynı güçler kısacası.

Mesele gerçekten de Türklüğe saldırı ama çok daha geniş kapsamlı ve sinsi bir hesap var ortada.

Birinci  Hedef :  AKP’yi  seçimlerden  önce  “milliyetçi”  göstermek

“One minute” şovundan beri İslamcılar Tayyip’ten antiemperyalist, antisiyonist bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar. Şimdi de özellikle seçimlerde oy alabilmek için “milliyetçi” bir AKP imajının çizilmesi de plan dâhilinde. Tayyip, seçimlerde Türk seçmene hitap edebilmenin yollarını arıyor. KKTC’deki bu son olaylar da bu planın içerisinde değerlendirilmeli.

Okumaya devam edin ‘Kıbrıs’ta AKP – Talat tezgâhı’

16
Şub
11

Banu AVAR Manisa’da..

24  Şubat  2011  Perşembe

Saat  14:00

Manisa  Ziraat  Odası

——————————————————————

NOT :  TGB  tarafından  gerçekleştirilecek  etkinliğe

Celal  Bayar  Üniversitesi  Rektörlüğü  izin  vermedi.

——————————————————————

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/banu-avar-manisada/


16
Şub
11

Liberal Aydınlar Emperyalizmin Havlayan Köpekleridir

Ülkemizde kendini “liberal” olarak tanımlayan kişilerin müşterek özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz :

Ulus devletleri çökertip paramparça etmek; dünyadaki tüm doğal kaynakları emperyalist devletlerin ve çok uluslu şirketlerin sömürüsüne daha çok açmak;

tüm emekçilerin örgütlenmesini engelleyerek onları ucuz işgücüne mahkûm köleler haline getirip böylece efendilerinin küresel yağmadan daha çok pay almalarını sağlamak olarak özetleyebileceğimiz küreselleşme olgusunun en yaman savunucularıdır.

Küreselleşmenin önünde en büyük engel olarak gördükleri Kemalizm ve Kemalist aydınlardan nefret ederler.

Bu nedenle Atatürk dönemini mütemadiyen kötülerken; Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve yandaşlarına laf söyletmezler.

Türk Ordusu’na kin ve düşmanlıkları, Yunanlıları bile şaşırtacak düzeydedir.

Demokratlık kisvesiyle şimdiye kadar yaptıkları tek şey; bölücü ve şeriatçı kişi ve partileri desteklemektir.

ABD’nin bölgemizde milyonlarca insanın ölümüne ve daha çok sömürülmesine neden olan politikalarını ciddiyetle eleştiren bir “Liberal aydın(!)” bugüne dek görülmemiştir.

Emperyalist devletlerin güdümünden çıkmamızı hiçbir zaman istemediklerinden; hiç vazgeçemedikleri hususlardan biri, devamlı AB Propagandası yapmaktır.

Gerçekte demokratik ve laik bir hukuk düzeninin kurulması be yaşatılması mücadelesi veren hukukçulardan hiç hoşlanmazlar…

En beğendikleri mahkeme başkanı Haşim Kılıç, en beğendikleri savcı Zekeriya Öz, en beğendikleri anayasa hukukçusu Osman Can olmuştur.

CIA güdümünde bir operasyon olan “Ergenekon soruşturma ve kovuşturmalarının” en azılı destekçileridirler.

Ülkemizin tüm “Ekonomik Tetikçileri” kendilerini “Liberal” olarak tanımlayan kişiler arasından çıkmıştır.
Okumaya devam edin ‘Liberal Aydınlar Emperyalizmin Havlayan Köpekleridir’

16
Şub
11

Devlet Adamları ve Başkalarının “Adamları”

Ortadoğu’da son birkaç haftada devrilen liderlerin malvarlıkları, ailelerinin servetleri ve görgüsüzlükleri de medyada geniş yer buldu.

Ama bu durum onlara özgü değil maalesef.

Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, belediye başkanıyken çocuklarını evlendirmek, nişanı, nikâhı, sünneti, düğünü iktidar koltuğundayken yapmak, bu sayede hediyenin, altının, paranın, “ganimetin”, servetin miktarını, değerini katlamak, bizim politikacılarda da sık rastlanan bir uygulama.

“Benim memurum işini bilir”,

“Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz”,

“Hele bir 70 milyon olalım”,

“Vurduk mu kıçüstü otururlar”,

“Onlar şiidir biz sünniyiz”,

“Bir koyup üç alacağız”,

“Boyu uzun, aklı kısa” diyenlere “ dindar  cumhurbaşkanı” demiştir  “halkımız”.

12 Eylül darbesinden sonra Ulusu Hükümeti’nde başbakan yardımcısı olanları, dipçik gölgesinde, dikensiz gül bahçesinde başbakanlık koltuğuna oturtulanları, en vahimi, darbenin getirdiği siyasal yasakları başbakan sıfatıyla, devletin tüm olanaklarını kullanarak savunanları “sivil cumhurbaşkanı” diyerek son yolculuğuna uğurlamıştır milletimiz.

Devletin özel uçağıyla hem Hacca gidip hem de torunlarının dadısını ABD gezilerine götürenleri, olağan sağlık kontrolünü yaptırmak, adeta burnunun ucundaki sivilceyi aldırmak için ABD’ye gidenleri “milletin evlatları” diye anmıştır.

Çocuklarını yurt dışında arkadaşlarının bursuyla okutanlara, sonra da bu çocukları gemi, gemicik, holding, gazete- tv sahibi, o arkadaşlarını da milyarder yapanlara, 10 bin lira maaşla geçinemeyip şirket kuranlara, çocukları için özel vergi affı çıkaranlara, rüşvet, ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik suçlarından yargılananlara ülkeyi emanet etmiştir.

“Türkiye sevgisini” anlatırken hüngür hüngür ağlayan, sonra da soluğu ABD’de, Avrupa’da alan siyaset adamının, bilim adamının, iş adamının, din adamının hayli çok olduğu bir ülkedir Türkiye.

En keskin devrimcilerimiz, kaçtıklarında Küba ya da Arnavutluk’u değil, Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika ve Hollanda’yı tercih etmişlerdir.

En militan İslamcılarımız da öyle.

Hiçbiri Mısır’a, Filistin’e, Suudi Arabistan’a gitmemiştir.

Hepsi Avrupa veya ABD’nin yolunu tutmuştur.

Partisinin kuruluş dilekçesini Ankara’da İçişleri Bakanlığı’na vermeden önce, ABD’den onay ve buyruk alan politikacılarımız herkesin malumudur.

Kafasındaki benleri, göbeğindeki yağları aldırmak için ABD’ye gidip icazet alanlar, aynı zamanda kimliklerini, benliklerini bulurlar oralarda.

Okumaya devam edin ‘Devlet Adamları ve Başkalarının “Adamları”’




İstatistikler

  • 2,095,696 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2016
P S Ç P C C P
« Haz    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

En fazla oylananlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 46 takipçiye katılın