Archive Page 124

25
Şub
11

“Vatan’ın Tamamı, Millet’in İstiklali Tehlikededir.”

Biz  19-Mayıs-1919’u ” Mustafa Kemal  15-Mayıs ta İstanbul’dan Bandırma adlı bir vapurla hareket ederek, 19-Mayıs da Samsun’a ulaştı ve Bağımsızlık Savaşı’nı başlattı.” şeklinde tanımlarsak,milli direniş hareketinin başlangıcını hiç anlayamadığımızı ilan etmiş oluruz.

Hatta 19 Mayıs’ı sadece Gençlik ve Spor Bayramı olarak kabullenir, ardından heyecanla Cahit Külebi’nin ”Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı-Selam durdu takası, mavnası,tayfası…” dizeleriyle başlayan şiiri de okuruz, bir de Atatürk heykeline çelenk sunduk mu, görevini yapanların gönül rahatlığı ile evimize döneriz..

Öyle mi? Hayır, 19 Mayıs bu kadar basit değildir. Belki bana henüz Mayıs ayına çok var , şimdi 19 Mayıs’tan bahsetmenin zamanı mı diye sorabilirsiniz. Haklısınız, ancak son günlerde her gün birkaç kez okumayı adet haline getirdiğim ve her satırını içime sindirmek defalarca dua eder gibi tekrarladığım Mustafa Kemal’in ” Gençliğe Hitabesi” beni bu satırları yazmak için adeta zorladı.

Bağımsızlık Savaşı’nın ilk işaret fişeği olan bu hareketi anlayabilmek için özünde Mustafa Kemal’i tanımak ve anlamak gerekmektedir. ” O Sarışın Kurt” kimdir? Mustafa Kemal her şeyden önce bir bağımsızlık savaşçısıdır. O emperyalizme direnişin adıdır. Bu anlayışın ışığı altında olayı irdelersek, 19 Mayıs’ın anlamının ve amacının ne olduğunu daha iyi anlarız.


1. Paylaşım (Dünya) Savaşı bitmiş,imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı ordusu dağıtılmış, ”Müstevliler” ülkeyi adım adım işgal etmeye başlamışlardır.

1. Paylaşım Savaşı’na katılmayan ABD’nin ajanları,  Anadolu’yu dolaşarak etnik milliyetçiliği kışkırtarak, Osmanlı’nın topraklarını bölme adına yeni bir savaş başlatmışlardır.

Samsun’da Rumlar yeni bir Pontus İmp. kurmak gibi sapkın bir hayalin peşinde koşuyorlar,
İngilizlerin az bir kuvvetle de olsa Samsun’a çıkarma yapmalarından güç alan Rum Metropoliti Germanos, yerli ahaliye her türlü zulmü uygulamıştır.

Okumaya devam edin ‘“Vatan’ın Tamamı, Millet’in İstiklali Tehlikededir.”’

25
Şub
11

HOCALı KATLİAMI HAKKıNDA BİRKAÇ SÖZ

Rus askerlerinin desteğiyle Hocalı’ya (Xocalı) ulaşan gözü dönmüş Ermeni askerler “katliam”a başlamışlardı. 25 ve 26 Şubat 1992′de öldürülen bebekler, yaşlılar ve ırzına geçilen genç kızların, kadınların canhıraş feryatları Xocalı sokaklarında yankılandı. Çıkarlarının olduğu coğrafyalar için tüm olanaklarını seferber edenlerin sesi bu kez çıkmadı ve sadece seyrettiler! Hayali nükleer, kimyasal silahlar bahanesiyle ve yerel halka “huzur” vaadiyle çok büyük ordularını seferber eden büyük devletler sessizce beklediler.

Süreç; çok ustaca hazırlandı. Gorbaçov döneminde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin 25 Temmuz 1990’da yayınladığı bir kanuna dayanarak Dağlık Karabağ’da da av tüfekleri dâhil olmak üzere tüm ateşli silahlar toplandı. Karabağ’da bu toplama işini bizzat Rus askerleri yönetti.

Ağustos ayından itibaren direk olarak Azerileri hedef alan Ermeni saldırıları başladı. Aslında plan göstere göstere uygulanmaya başlamıştı. Toplu taşıma araçları taranmaya, evler yakılmaya velhasıl terör yapılmaya başlanmıştı. Kısa bir süreçte; 186 bin Azeri Azerbaycan’a gitmeye zorlandı. Bu tam anlamıyla bir “Etnik Temizlik Operasyonu” olarak tanımlanabilir. Amaç; topyekün olarak o coğrafi alanda bir tek Azerinin kalmaması, Karabağ topraklarının tamamen Ermeni ve Ruslarca iskân edilmesi şeklindeydi.

1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce işgal edildi ve öldürülme korkusuyla evlerini terk ederek Azerbaycan’a göç başladı. “Hocalı Katliamı” esnasında 10 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da 3 bin Azeri kalmış, keskin nişancı dehşeti içinde olan halk yolda yürümekten korkar olmuştu. Psikolojik savaş da bu bağlamda çok başarılı oldu. Rus Gizli Servisi’nin bilgisi dışında bir davranışta bulunmaları mümkün olmayan Ermeni birlikleri; Rus askerleri ile birlikte 25 Şubat’ta Hocalı’ya ulaştı ve saldırı başladı. Ruslar; Ermenilerle birlikte bu katliamda yer almadıklarını sürekli tekrardılarsa da buna kimse inanmadı. Nitekim Rus 366. Alay’ının bu katliamda Ermeni safında yer aldığı, bu alaydan kaçan 3 askerin ifadeleri ile Dünya kamuoyu nezdinde kanıtlandı.

Okumaya devam edin ‘HOCALı KATLİAMI HAKKıNDA BİRKAÇ SÖZ’

25
Şub
11

Silivri duruşmaları televizyondan yayınlansın KAMPANYASı başladı…

Balyoz iddialarıyla tutsak edilen emekli ve muvazzaf askerlerin eşleri imza kampanyası başlattılar. ”Vardiya Bizde” sloganı ile faaliyetler yürüten asker eşleri “Silivri duruşma salonunda görülen davaların televizyondan yayınlanması” talebiyle imza topluyorlar. 4 Mart’a kadar toplanacak imzalar ilgili kurumlara iletilecek. Ve böylece tarihi duruşmaların televizyondan yayınlamasının yolu açılacak.

Silivri Kampüsü’nün İstanbul’a uzak bir mesafede bulunması, sınırlı izleyici kapasitesinde olması nedeniyle duruşmaların izlenmesi hayli zorlaşıyor. Dilekçede “Yassıada duruşmalarında olduğu gibi, herhangi bir televizyon kanalından canlı olarak yayınlanması” talep edililiyor.

Eşlerinin tutuklandığı gün Beşiktaş Adliyesi önünde toplanan ve gösteri yapan asker eşleri, 19 Şubat günü de binlerce yurttaşın katılımıyla Anıtkabir’i ziyaret etmişti.

Asker eşlerinin hareketine, emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan, Tümgeneral Ahmet Yavuz’un eşi Lütfiye Yavuz, Tümamiral Deniz Kutluk’un eşi İrem Kutluk, Tümamiral Cem Gürdeniz’in eşi Rengin Gürdeniz, emekli Oramiral Özden Örnek’in eşi Sevil Örnek, Tümamiral Sonar Polat’ın eşi Sevgi Polat, Koramiral Kadir Sağdıç’ın eşi Selver Sağdıç, Tümgeneral İhsan Balabanlı’nın eşi Berrin Balabanlı ve emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri’nin eşi Nilgün Tanyeri öncülük ediyor.

İmza dilekçeleri için birçok kitle örgütü seferber olmuş durumda.

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/silivri-durusmalari-televizyondan-yayinlansin-kampanyasi-basladi/

25
Şub
11

Teğmen Çiğiltepe !..

O kadar zayıf, o denli narin görünüyordu ki, sanki tutmaya kalksanız kırılacak gibiydi…

Tam 30 aydır Silivri’deydi… Tutuklanmasından 29 ay sonra, cep telefonuna emniyet müdürlüğünde birileri tarafından “yanlışlıkla!” 139 terör örgütü üyesinin telefon numaralarının yüklendiği bizzat emniyet tarafından itiraf edilmişti!..

– Ama o hâlâ tutukluydu!..

Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi, 18 Şubat Cuma günü Silivri Mahkemesi’nde söz istedi, kürsüye geldi..

O narin, o tutmaya kalksanız kırılıverecekmiş hissi veren gencecik adam, başına örülmeye çalışılan “dijital pusu”yu tek tek, belgeleriyle anlattıktan sonra konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“11 Şubat 2011 saat 20.45’te düşmanın sinsi savaş silahı olan bazı kanallardan mahkeme kapılarının komutanlarımın üzerine kilitlendiğini duydum ve üzüntüyle izledim. Hakaret olarak kabul ediyorum.. Sebep kaçma şüphesi.. Siz Mustafa Kemal’in askerlerinin cepheden kaçtığını gördünüz mü?. Komutanlarım sınırları açsanız, çekip gitmezler. Onları Hizbullahçı mı zannettiniz…

Buradan Türk milletine, Genelkurmay Başkanı nezdinde tüm komutanlarıma ve silah arkadaşlarıma sesleniyorum: İçiniz rahat olsun. Biliyoruz ki bu bir savaştır. Savaşta asker yaralanır, asker esir düşer, asker ölür. Bunların bilincindeyiz. Biz Türk subayıyız. Bizim için hak yok, vazife vardır. Merak etmeyin; burası bize zindan değil ÇİĞİLTEPE’dir.. Onuru karşısında yaşamını hakir gören Albay Reşat Çiğiltepe’nin vazife anlayışıyla buradayız. Mustafa Kemal’in, “Size ölmeyi emrediyorum!” emri bizler için halen geçerlidir. Ve sonsuza kadar geçerli olacaktır.

Endişe duymayın; Teğmen Çelebi’yi geçemeyenler onu yetiştiren komutanlarına ne yapabilir!. Cephede bir Mehmet vardı. Şimdi 150 Mehmet var. Cephe şimdi daha da güçlü…

Şimdilik bu saldırıya 3 günlük açlık greviyle karşılık veriyorum. Bu bir kaçış değil, komutanlarımın ve silah arkadaşlarımın sinsice tuzağa düşürülmesine tepkidir, hukuksuzluğu reddediştir, ülkemin uçuruma sürüklendiğinin işaret fişeğidir.. Ve bu şartlarda sizden tahliye talep etmem, benim için vatana ihanetle eşdeğerdir. Mevzubahis vatansa bundan gayrı kalan her şey teferruattır…

Şimdi kapıları kapatın!. Yüzümüzü ışığa doğru uzatacağız… Giyotin inecek.. Tekrar uzatacağız.. İnecek.. Uzatacağız.. Kesmeyecek.. Kazanacağız!..”

Mahkeme arasında sevgili Balbay ve Tuncay Özkan’la görüşürken, az önce sanık kürsüsünde o “dev konuşmayı” yapan gencecik teğmenin bana doğru geldiğini gördüm.

Saygıyla uzattı elini, “doğruları yazdığınız için minnettarız..” diye başladı…

Boğazımın düğümlendiğini hissettim, elimi kaldırıp sözünü kestim ve yalnızca o üç sözcüğü söyledim:

– Vatan size minnettardır…

Okumaya devam edin ‘Teğmen Çiğiltepe !..’

25
Şub
11

Arap Dünyası ve “Model Arayışı”

Arap  dünyası  ithal  modellere,  ABD  dayatmalarına  karşı  kendi  tarihine,  birikimine,

donanımına,  derinliğine,  toplumsal   yapısına  uygun  özgün  sentezini  bulmaya

yönelmelidir.

İlle  de  ders  almak,  feyz  almak,  ilham  almak  isterse  de,  ABD’nin  önlerine  koyduğu

‘Şimdiki  “Demokratik”  Sömürge  Türkiye’  modeline  değil,  ABD’nin  tarihten  silmek

istediği  Atatürk’e  ve  Onun  Cumhuriyet  Türkiye’sine  dönüp  bakmalıdır.

Bu  kadar  basit…

( Basit olmasına basit de,  asıl bizler şimdiki Türkiye’nin “kelliğine” bu ıspatlanmış çareyi uygulayamıyoruz..)

——————————————————————————————————————————————————————————————————————–

Tarihçiler  arasında  bir  söz  vardır : “Osmanlı  Devleti’nin  yıkılmasına  üzülmeyenin

kalbi,  Osmanlı  Devleti’ni  diriltmeye  çalışanın  aklı  yoktur” derler.

Bu söz, tarihin saatine işaret eder.

Tarihte “keşke” sözünün olmadığını vurgular.

Ortadoğu’daki isyanlar, bu sözün doğruluğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Tunus 23 yıl, Mısır ise 30 yıl sırtında taşıdığı diktatörleri, isyanlarla devirmiştir.

Tunus’ta mühendislik eğitimi almış işportacılık yapan bir gencin kendini yakmasıyla başlayan isyan dalgası için, “Neden daha önce olmadı da şimdi oldu?” türünden bir soru sormak, bilimsel açıdan incelenmeye değer.

Ama tarihin kendi nesnelliği vardır ve tarihin saati bizim kolumuzdaki saate göre işlemez.

Yine de isyanların gecikmesinin birkaç temel nedeni olduğu düşünülebilir.

Bunlardan en önemlisi, İsrail gibi bir dış düşmanın varlığının, diktatörlerin işini kolaylaştırdığıdır.

Arap liderler, “dış düşman, Siyonist İsrail” söyleminin arkasına sığınmakta ve kitleleri bu şekilde ikna edip oyalamakta zorlanmamışlardır.

Ayrıca Arap halklarının hiçbiri gelişmiş sanayi toplumları olmadıklarından, ileri bir örgütlenme yetenekleri, gelişmiş demokrasi talepleri de yoktur.

Sokağa dökülen kitlelerin sanal ortamda iletişim kurmaları, sosyal paylaşım sitelerinde örgütlenmeleri, bu ülkelerin bilgi çağını yakaladığını, bu halkların bilgi toplumu olduğunu göstermez.

Toplumların kendi gerçeklerini kendilerinin yaşadıklarını, kendi önlerindeki sorunları çözerek ilerlediklerini, kendi öfkelerini kendilerinin biriktirdiklerini unutmamak gerekir.

Her toplum tarihsel birikimi, toplumsal yapısı, iktisadi gelişmişlik düzeyi, örgütlenme yeteneği, kültürel donanımı, siyasal derinliği kadar ilerler, gelişir, mücadele eder ve çözüm üretir.

Hiçbir toplum aradaki hiçbir evreyi atlayamaz, bir evreyi yaşamadan diğerine geçemez, hiçbir tarihsel durağı, dönemeci kaçıramaz.

Bu nedenle Ortadoğu’daki milyonları sokağa döken tek bir faktör yoktur.

Zaten toplumsal olayları tek bir nedenle açıklamak bilimsel de değildir.

Gerçeği yansıtmaz.

Okumaya devam edin ‘Arap Dünyası ve “Model Arayışı”’

25
Şub
11

Batı Batıyor,Küresel Elitler Çatışıyor,K.Afrika’da Yaşanan Devrim Değil DARBE

Türkiye   Gençli  Birliği  Manisa  Şubesinin  düzenlemiş  olduğu  etkinliğe  konuşmacı

olarak  katılan  Banu AVAR’dan  çok  çarpıcı  açıklamalar !

4 ay önceden söz alınmasına karşın CBÜ’nün meşhur Rektörünün sözde “öğretmenler günü toplantısı yapacağız” bahanesiyle salon vermemesi üzerine Manisa Ziraat Odası’nda gerçekleştirilen etkinliğe ilgi büyüktü...

TGB İl Başkanı Erdem Özdemir‘in konuşmasıyla başlayan etkinlikte Banu Avar’ın birbirinden çarpıcı bilgilerle dolu konuşmasına özellikle öğrencilerin ilgisi yoğundu.

İşte  Satırbaşları :

***Dünya’ya tek bir sermaye yön vermiyor !

Küresel sermaye ikiye bölünmüş durumda,,bir yanda Rockefeller ve ona sadık neoconlar,diğer tarafta Yahudi Rothchild ailesi ona sadık Soros takımı !

***Kadınlara sesleniyorum !

Gün evde oturup dizi izleme günü değildir !

Artık gözümüzü açmalı meydanlara çıkmalıyız !

Yakın günlerde ülkemizi daha da karıştıracaklar o günlere oturup beyni uyuşturmak için hazırlanmış dizileri izleyerek hazırlanamayız !

***Oda tv ile bazı konularda düşüncelerimiz uyuşmasa da gün Oda tv ye yapılan baskıya en güçlü şekilde cevap verme günüdür !

***Medya insanlarımızı uyuşturuyor !

Çeşitli evlilik programları ülkemizin yaşlılara duyduğu saygıyı ortadan kaldırıyor !

Ahlak sistemimizi çökertmek için tezgahlanmış emperyalist oyunlar bunlar !

Yugoslavya’da bu düzen içerisinden giderek bölündü ve parçalara ayrıldı!

Ülkemizi de o çizgiye doğru kaydırıp halkımızı uyuşturup ülkemizi bölmek istiyorlar!

Bu oyuna gelmeyelim !

***K.Afrika’da,Ortadoğu’da yaşananlar DEVRİM DEĞİLDİR !

Maalesef bazı ulusalcı yazarlarımızda bu yanlışa ortak olmaktalar !

Ben oralarda ailemin bazı ferdlerinin bulunması nedeniyle kaldım, iyi biliyorum !

Mısır’da  bundan  bir  süre  önce  işçiler  ayaklandı  aynı  bizim   TEKEL  işçilerimiz  gibi.

Onları gidip oradaki kanallara özellikle BBC yetkililerine anlattım ve neden haber

yapmadıklarını sordum.

Uygun  olmadığı  söylediler !

100 bin  işçinin  ayaklanıp  eylem  yapması  uygun  değil  de  bugünkü  olanlar  mı  uygun !

Bu  işin  arkasında  dünya  elitlerinin  rant  kavgası  yatıyor !

DEVRİM  DEĞİL,  DARBE  YAŞANıYOR !

*** Tüm Afrika’ya yayılmış Blackwaters ya da Xee firmalarında ‘çalışan’ aç işsiz Afrikalılardan PARALI ORDULAR kurup ‘gereken yerlere’ yollanıyor !

Bu dizayn edilen paralı askerlik modeli bildğiniz üzere ülkemizde konuşuluyor!

Çok dikkat edilmeli !

Yakında tüm liderlerin kendilerine özel orduları olacak işte o zaman bölünmüşlük hızlanacak savaşlar artacak ve Ortadoğu bugünden daha fazla kana bulanacak !

***Küresel çetenin akıl hocası Z. Brezezinski yol haritasını çizmişti !

‘Küresel politik uyanış’ (Global Political Awakening) sağlanacak, bu iletişim teknolojileri kullanılarak önce eğitimli kesimde yankı bulacaktı.

Aynı anda hem iktidar hem muhalefet şekillendirilecekti.

Televizyondan twittera kadar milyonlar yönlendirilecek, gerisini muhalif gruplar, liderler, ABD patentli öğrenci grupları , STK’lar halledecekti.

‘Demokratikleşme’ ana slogan olacaktı.

Arap ulusları ‘özgürleşecek’ ve DEMOKRATİKLEŞECEKTİ !

BÜYÜK YALAN ASIL BU..!!!

Okumaya devam edin ‘Batı Batıyor,Küresel Elitler Çatışıyor,K.Afrika’da Yaşanan Devrim Değil DARBE’

24
Şub
11

Kaddafi ABD’ye meydan okudu

En  basit  bir  ücret  artışı  veya  hak  arama  gibi ;  öğrenci,  işçi,  memur  gösterilerine

müsade  etmeyen,  ama  PKK’nın  şehir  eşkiyalarına  kasıtlı  olarak  göz  yuman

haramzade  kocabaş  domuzlara  ve  ruhları – bedenleri – kalemleri  satılık  götverenlere

ithaf  ediyorum…

USA  gâvuru  götünüzün  dibinde,  komşu  milletleri  asıp  kesip  tecavüz  ederken,  sesini

çıkarmayan  eeyyy  siz  a.q.  orrospu  çocukları…

Şimdi  ne  hakla  Libya’daki  olaylara  ahkâm  kesiyorsunuz…

Herkes  sizin  gibi  emperyalizme  domalıp,  ülkesini

yabancı  sömürüye  altın  tepside  sunup  teslim  etmez…

Ona   göre…

————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————-

Dünyadaki  tüm  isyanlarda  aynı   tavırlar  alınmıştır.

Yani  isyancılarla  pazarlık  yapılmaz,  masaya  oturulmaz,  şartların  konuşulması  teklif

edilmez.

Çünkü  bir  tarafta  devlet  diğer  tarafta  isyancı  vardır  ve  devlete  savaş  açmış  ele

geçirmek  istemektedir.

Devlet  isyancıyı  teslim  alır.

“Teslim  alamazsa”  isyancı  devleti  teslim  alır.

Burada  iki  yol  vardır – pazarlık  olmaz,  aksi  takdirde  isyancı  ülkeyi  teslim  alır.

Emperyalistler  ülkenizin  bölünmesi  için  içerden  isyancılar  tertip  eder,  “örneğin

bizim  ülkemizdeki  PKK  gibi”  bu  isyancılar  ülkenin  huzurunu  kaçıracak  eylemler

yapmaya  başlar.

İsyancılar  arkasındaki  emperyalist  desteğin  verdiği  güvenceyle  ülkeyi  bölmek  ve

talan  etmek  için  sokaklara  inerler.

Devlet  ülkesini  ve  halkını  korumakla  yükümlüdür,  isyanlara  göz  yumulması  demek

ülkenin  parçalanması  demektir.

Masaya  oturmakla  istenilen  şartların  yerine  getirilmesiyle  isyan  da,   huzursuzluk da

bitmez.

Aksine  huzursuzluk  artar,  kin  büyür,  iç  savaş  meydana  gelir…

Kaddafi isyancıları affetmedi, isyanın nereden ve nasıl yönetildiğini bildiğinden dolayı isyancıların üzerine en sert şekilde gitti.

Bu isyanların bizzat yönetim yerinin emperyalist konsoloslukları olduğunu gayet iyi biliyordu.

Ayaklanmanın  ayrıntılarını  Libya’da  bulunan  babamdan  alarak  aktarıyorum :

Ayaklanmanın   1. günü  – 18 Şubat

İsyancılar ilk olarak Bingazi’de eyleme başlıyorlar.

Yalnız Bingazi, “Türkiye’deki Diyarbakır gibi” halkın tamamı Kaddafi’ye karşı zaten.

Hemen  arkasından  ayaklanma   Trablus’a,  oradan  da

Libya’nın  her  yerine  sıçrıyor  ve  bu  olaylar  tam

olarak  iki  saatte  organize  ediliyor.

( Ve  buna  “spontane  halk  ayaklanması”  diyor  bizim

çok  bilmiş  satılmış  pezevenkler..)

Ne kadar planlı programlı değil mi tüm ayrıntıların üzerinde ince, ince çalışılmış ve üç saat gibi bir sürede Libya’nın tüm bölgelerini bir anda yangın yerine çevirdiler.

Kaddafi ilk gün her hangi bir açıklama yapmıyor ilk olarak Türk şirketleri yağmalanmaya başlanıyor ülkedeki tüm Türkler panik oluyor.

Kaddafi’nin sessiz kalması ülkede kaçtı dedikodusunun yayılmasına sebebiyet veriyor.

Görsel ve yazıl medya yazmaya başlıyor Kaddafi kaçtı Libya teslim alındı.

Esas mesele basında yazılanların aksine Kaddafi’nin Libya’ya hakim olduğudur.

Dünya basınıyla birlikte Türkiye’deki basın ağız birliği yapmış gibi aynı şarkıyı söylemeye devam ediyorlar.

Ayaklanmanın  2. günü  – 19 Şubat

İsyancılar sabah saat 04:00 te sokaklara çıkarak ateş yakmaya ve yağmaya başlıyorlar sabah ezanının ardından hoparlörlerden anons yaptırılıyor.

Eylemcilerin dikkatine eylemlerinize son verin evlerinize dönün aksi takdirde tüm isyancılara asker ve polisler müdahale edecektir.

Anons yine devam ediyor :  Libya’nın ceza kanununa göre bize karşı, Libya’ya karşı silah kullananlar ölüm cezasına çarptırılacaklar.

Aynı şekilde devletin egemenliğine göz dikenler de ölüm cezasına çarptırılacaklar ve bütün bu yasalar, özellikle orduya karşı suç işleyenler ve casusluğun cezası ölümdür.KADDAFİ.

Ayaklanmanın  3. günü  – 20 Şubat

İsyancılar  yine  aynı  saatte  sokaklarda  sanki  ezberlemişler  tüm  bölgeleri  aynı  anda

ayağa  kaldırıyorlar…   Kaddafi  hoparlörlerden  şöyle  diyor :

“İsyana  son  verin.!!!    Yasaları çiğniyorsunuz.!!!!!

Türklere ait şantiyelerin yağmalanmasını  derhal bırakın!

Türklerin canına malına her hangi bir zarar gelirse en

ağır şekilde karşılık verilecektir.!!!!!

Evlerinize dönün, aksi takdirde Libya ordusu karşılık

verecektir.!!!!!”

Fakat  eylemciler arkasındaki güce olan güvenden olsa gerek ciddiye almazlar  ve  bu sefer de evleri yağmalamaya başlarlar.

Tarihe bakacak olursak dünyada ki tüm emperyalist destekli ayaklanmalar aynı stratejiyle yapılmıştır.

En yakın örnek olarak ABD’nin Irak’a girdiğinde nasıl bir strateji uyguladığıdır.

Görsel medyadan izledik, evlerin basılması yakılması yıkılması emperyalist stratejisidir.

Şimdiki ayaklanmalara bakın strateji aynı.

Türkiye’deki PKK ayaklanmalarına bakın strateji yine aynı.

Buradan ayaklanmanın arkasındaki sebebi görmek ve iyi analiz etmek gerekmektedir.

Halkçı devrim halkına zarar vermeyen halkının ve ülkesinin menfaatlerini ön planda tutan devrimdir.

Öldürme, yakma, yıkma, yağma, talan emperyalist destekli ayaklanmadır çünkü strateji her yerde aynıdır.

ABD’nin işgal ettiği tüm ülkelere bakarsak aynı strateji uyguladığını görürüz –  Halkın direnme gücünü ortadan kaldırarak ülkeyi teslim almak.

Okumaya devam edin ‘Kaddafi ABD’ye meydan okudu’

23
Şub
11

EY TÜRK MİLLETİ !…

KENDİ  KİŞİSEL  ÇIKARLARI  İÇİN  YABANCILARLA  İŞBİRLİĞİNE  GİREN  VE  GÜCÜNÜ  HALKTAN

ALMAYAN  KÜÇÜK  BİR  AZINLIĞIN  DIŞINDAKİ  TÜM  GÜÇLER,  ARALARINDAKİ  ETNİK,  DİNÎ

VE  SİYASΠ AYRIMLARI  BIRAKARAK,  ULUSAL  KURTULUŞ  MÜCADELESİ  YOLUNDA  KESİN  VE

ŞARTSIZ   BİRLEŞMELİDİR.

YOKSA…

——————————————————————————————————————————————————————————

“En önemli görevin, yaşamından dahi kutsal olan Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza dek korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin temeli bağımsızlığın, egemenliğin ve Cumhuriyet’indir.

Dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de seni bağımsızlık, egemenlik ve Cumhuriyet gibi en temel hazinelerinden mahrum etmek isteyen kötü yürekliler, ecnebilerle dini alet ederek işbirliği yapan mürteciler, şahsi çıkarlarını ulusun çıkarlarının önüne çıkaran arsız iştahlılar ve işbirlikçiler çıkabilir.

Benim iç ve dış politikada, uyguladığım milli duruş ve uygulama da ötelenebilir.

Günümüze dek tüm iktidarlar ülkenin çıkarlarını bir başka ülkeye veya bir takım dış güçlere teslim edebilir.

1939′da başlayan günümüze dek hızını artırarak, aslında bir emperyal işgal kasırgası olan teslimiyetçi politika zirve yapmış olabilir.

1949 da müracaat ettiğin NATO’ya, Kore’ye gönderdiğin Türk askerlerinin kanı pahasına kabul edilmiş de olabilirsin. Sen NATO’nun ülkenin dolaylı işgal planı olduğunu hiç bir zaman unutmayacaksın.

Okumaya devam edin ‘EY TÜRK MİLLETİ !…’

23
Şub
11

Türkiye’yi Kıbrıs’tan atma senaryosu oynanıyor

Türkiye’nin bölgesel güç olmasını engellemek için sahneye konan müthiş bir oyun var. Bu denli detaya kadar inebilen ve en az üç veya dört ayrı eylem kurgusu yazıp bunları ayrı ayrı senaryolaştırdıktan sonra bunları tek bir hedefe yöneltebilen senaristleri kutlamak gerekir.

Senaryonun hedefi belli.

Hedef, “Türkiye’yi Kıbrıs adasından sökmek ve bir daha ada üzerinde hak sahibi olmamak üzere geri Anadolu’ya göndermek.”

Bunu anlayabilmek için son iki üç ayda yaşananlara, büyük pencereden bakmak gerekli. Tezgahlanan oyun tamı tamına dört perde.

Aslında dört ayrı tiyatroda oynanıyor bu dört faklı perde ve en sonuncu final perdesi de, tüm oyuncuların katılımı ile tek bir yerde, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sahneye konacak.

İlk perde 2002, 2003 ve 2004 yıllarında BM, AB, İngiltere ve Amerika kanalı ile sahneye kondu.

Kıbrıs Türkleri, “Ayrılıkçı Cumhurbaşkanı” Rauf R. Denktaş’a rağmen Annan Planına “Evet” dedirtilerek, hem Türk askerinin adadan tek bir kurşun atılmadan ve kan dökülmeden çıkması sağlanacaktı hem de, referandumdan hemen sonra “Birleşik Kıbrıs Federal Cumhuriyeti”nin AB’ye girmesi ile de Türkiye’nin garantörlüğünün hukuken yok olduğu iddia edilerek, ada Türkiye’nin elinden tereyağından kıl çeker gibi alınacaktı.

Okumaya devam edin ‘Türkiye’yi Kıbrıs’tan atma senaryosu oynanıyor’

23
Şub
11

Talat AYDEMİR ve 22 ŞUBAT…

 

Okumaya devam edin ‘Talat AYDEMİR ve 22 ŞUBAT…’

23
Şub
11

BANU AVAR DEMOKRASİ BEŞİĞİ ÜNİVERSİTELERDE YASAKLı !

24 Şubat MANİSA Celal Bayar Üniversitesi’nde Söyleşi rektörlükçe iptal edildi !
Gençlere “Ben size Cumhuriyeti koruma görevi vermedim” diyen rektörüyle ünlü CBÜ’de yaşanan bu gelişme üzerine çare bulan TGB, aynı gün, Manisa Ziraat Odası salonunda saat 14:00′de  Banu Avar’ı ağırlayacak.

28 Şubat ADANA Çukurova Üniversite Söyleşisi rektörlükce 2 salon da boş olduğu halde gerekçesiz olarak ‘uygun bulunmadı’!

Söyleşi Türk Eğitim Sen tarafından Seyhan Kültür Merkezinde saat 18:30’da yapılacak.

8 Mart  ZONGULDAK  Karaelmas  Üniversite  söyleşisi  rektörlükçe iptal edildi…

Bir  yol  bulunacak..

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/banu-avar-demokrasi-besigi-universitelerde-yasakli/

23
Şub
11

Kılıcın Karşısına Cübbeyle, Kefenin Karşısına Kravatla Çıkılmaz..

Cübbeler atıldı..

Ortada hukuku ilgilendiren bir iş yok..

Keskin nişancılar oturuyor karşılarında..

Ve ellerinde Sniper tüfek..

Yalnızca kılıç var, adaletin terazi yok..

….

Avukatlar dedi ki:

Hukukun karşısına cübbeyle,

kılıcın karşısına üniformayla çıkılır; bu iş bizlik değil..

Silivri’de hukuk yok, hukuksuzluk var..

Kısmi seferberliğe gittiğini söyledi Çetin paşam..

Bunun adı bir savaş..

…..

Sızlanmayı artık bırakın:

Haksız tutuklamaları, yerleştirilen DVD’leri, sehvenleri;

kurulan pusuları, ceza ve usul yasalarını; hukuk yok..

Kılıcını kuşansın savaşın kurmayları..

Kılıca kılıç..

Haritalar açılsın masalara..

Gece yarısı geçen yasalara,

düşen kalelere bakılsın..

Söz savaşın ustalarında, kılıçta..

…..

Türk Milleti ve ordusu başına indirilen balyozu sonunda görmüştür..

Tuzak üretim merkezini ve Beşiktaş’a yerleştirilen keskin nişancıları da..

Hukukun arkasına sinip alçakça ateş edenleri

ve sinsice devletimizi çökertenleri görmüştür..

…..

Kısmi seferberliğin başladığını söyledi Çetin paşam, doğru söyledi..

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle savaşıldığını gördü; biz de gördük..

Herkes  bilir :  Adalet  mülkün  temelidir..

Herkes  bilsin :  Mülkün  altındaki  adaleti  çekmek  devlete  silah  çekmektir..

Devletimize  silah  çekilmiştir ;  onun  için  cübbeler  çıkarıldı..

Uyarıyoruz :  Takiye  yaparak,  kılıktan  kılığa  girerek  insanları  aldatabilirsiniz ;

ama  devletimizi  yıkmak  için  savaşmak  zorundasınız…

Niyetiniz  görülmüştür  :   Çıkın  siperlerinizden !..

…..

Ezcümle :  BOP  eşbaşkanı  kefeni  giydiğini meydanlarda  söylüyor.

Yargının  siyasallaştığı,  bittiği  de  zaten  meydanda..

İşte  o  zaman :

Okumaya devam edin ‘Kılıcın Karşısına Cübbeyle, Kefenin Karşısına Kravatla Çıkılmaz..’

23
Şub
11

UYAN EY GÖZLERİM, UYKUDAN UYAN”

Tarihi bilmeden sarih yorumlar yapmak ve duruş sergilemek hayatın doğasına aykırıdır.

İşte burada Mehmet Akif Ersoy’u hatırlamak zamanıdır.

“Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar / Eğer hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi hiç?”

Mustafa Kemal Paşa çakmak, çakmak gözleriyle giriyor söze,“Emperyalizm Türkleri hiç affetmeyecektir”…

Türkiye’de 1939’da başlayan ve 1990’lı yıllarda giderek artan emperyalist işgali bu sözlerin ışığında irdeleyemezsek sapla samanı, İsa ile Musa’yı birbirinden ayıramayız.

1939’da İngiltere, Fransa ve ABD ile ticaret ve işbirliği anlaşmaları imzalanır… Türkiye Osmanlı’dan sonra yeniden Batı’ya bağlanmaktadır.

1939’un Eylül’ünde başlayan 2. Paylaşım Savaşı emperyalizmin kendi derdine düştüğü bir dönemdir. Bu nedenle Türkiye’de, 1919’dan başlayarak 1938’e kadar süren iç isyanlar bıçak gibi kesilmiştir.

1945’de biten 2. Paylaşım Savaşı dünyaya yeni bir emperyalist patron yaratır… ABD…

1946’dan sonra başlayacak olan Marshall Yardımları Türkiye’nin Washington’a olan teslimiyetini pekiştirmiştir.

Kanuni dönemindeki kapitülasyonlar nasıl Osmanlı’ya ilk anda bir sorun olmamışsa Batı ile yapılan ikili anlaşmalar da geniş bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanmıştır.

Bu dönemde batı ile yapılan anlaşmalara karşı çıkanları savuşturmak çok kolaydır… “Kökü dışarıda komünistlerdir bunlar…” ve “Türkiye’nin gelişmesine istememektedirler.”

Emperyalizm,  Türkiye’nin  Batı’ya  bağlanmasından memnundur ama bir taraftan da Türk Devrimi’nin temel direklerinden olan Köy Enstitüleri, bir taraftan da Toprak Reformu ülke gündemindeki önemini korumaktadır.

Türkiye’ye  kolayca  hükmedilmesi  için  devrimin  duraklatılarak  geriye  döndürülmesi

gerekmektedir.

Bu  amaçla  emperyalizm,  ülkedeki  en  gerici  unsur  olan  feodal  kalıntılarla  işbirliği

yapan  ancak  görüntüde sandık  ve  seçim  müsameresi  olan  bir  “çok  partili

demokrasi”  istemektedir.

Meclis’te Toprak Reformu tasarısı görüşülürken CHP’den ayrılan dört kişi tarafından Demokrat Parti kurulacaktır. Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü.

ABD’deki iki partili tahterevalli demokrasisindeki partilerin birinin Cumhuriyetçi Parti, diğerinin de Demokrat parti olduğunu hatırlayıp sürdürelim yazımızı…

Okumaya devam edin ‘UYAN EY GÖZLERİM, UYKUDAN UYAN”’

22
Şub
11

Topluca istifa edin !

Ergenekon tertibi devam ediyor, her gün yeni komutanlar hapse giriyor.

Şu anda Türk Ordusu’nun üst düzey komutanlarının %10’u hapiste.

Vatanı savunmakla görevli komutanlar dört duvar ardında hapiste: bu Ordu mu vatanı savunacak?

Diğer taraftan muhalif basın da Ergenekon tertibinden nasibini alıyor, muhalif kalemler birbiri ardına içeri giriyor.

Yakında dışarda ne muhalif bir gazeteci ve aydın ne de komutan kalacak.

AKP’lilerle PKK’lılar dışarda, komutanlar ve ulusalcılar içerde: İşte AKP’nin ileri demokrasisinin yarattığı Türkiye!

Diğer taraftan Türkiye bir seçime gidiyor. Ancak seçim sonuçları neredeyse belli. AKP, bu defa çıtayı %50’ye koymuş durumda.

Ve bu oranı geçerse ilk defa mutlak çoğunluk olacak.

İşte o zaman vay halimize!

Tam seçimler öncesine getirilen Ergenekon operasyonlarının elbette bir hedefi var.

Öncelikle AKP, hep ilk adımı atan güç siyaset sahnesinde. Böyle olduğu için de yarışa ve savaşa bir adım önde başlıyor.

Ama AKP’nin daha büyük avantajı, karşısında aldığı rakip ya da düşman gördüğü kuvvetlerin, hiçbir adım atmayacağını bilmesi.

Son sekiz yıldır AKP’nin hiçbir hamlesi karşı bir hamle ile göğüslenmediği için, AKP giriştiği tüm savaşları kazandı. Çünkü bu rakipsiz oynanan bir oyun AKP için.

Seçim öncesine getirilen operasyonların elbette çok özel başka mesajları da var.

Bir taraftan görüyorsunuz işte “Hilafeti ve Saltanatı kaldıran Ordu’yu yok ediyoruz” mesajını veriyor tabanına.

Güçlü ve cesur AKP imajı, kendi tabanlarına büyük bir güç ve azim veriyor. AKP’nin en tavanından en tabanına tüm güçleri, kaybetme riski olmayan bir savaşın kahramanlarına dönüşüyor.

Seçimler öncesi girişilen operasyonlar aynı zamanda tüm topluma ciddi bir tehdittir. AKP’nin karşısına çıkacak muhalif siyasetçilere de, basına da bir gözdağıdır.

Ordu kendi komutanlarını bile koruyamazken, bu siyasetçileri, bu gazetecileri kim koruyabilir ki!

Üçüncü olarak seçim öncesi operasyonlar muhalefetin ve Ordu’nun elini kolunu bağlıyor. AKP’nin seçimle gitmesi herkesin temennisi ama bu temenninin gerçekleşmeyeceğini herkes de biliyor. Buna rağmen “umut fakirin ekmeği” diyerek, AKP’yi seçime kadar rahat bırakma stratejisi izleniyor.

Diğer taraftan AKP’ye mağduru oynama fırsatı vermemek uğruna, tüm muhalif kesimler ve başta da operasyona uğrayan Ordu susuyor!

Ama görülüyor ki mağduru oynasa da oynamasa da AKP her seçimi kazanıyor.

Kazanıyor  çünkü  AKP’nin  karşısında  hiçbir  güç  yok !

Denklem  bu  kadar  basit…

Ne mağduriyet, ne din istismarı, ne para, ne Amerika…

AKP’nin arkasındaki gücün hiçbir önemi yok.

Önemli olan şey AKP’nin karşısında bir güç yok!

Tüm muhalefet Ergenekon’u değil savunmak, ağzına bile almadan seçim kampanyası yürütüyor.

Bu, muhalefetin utancıdır… Rezilliğidir…

Bir gün sıra kendilerine de gelecektir elbette.

Okumaya devam edin ‘Topluca istifa edin !’

22
Şub
11

BİNLERİN UYANıŞı

Mayıs 2010′da da ANITKABİR’ deydim.
BALYOZ’daki ilk tutuklamaların hemen sonrası idi.
74 Harbiye mezunu subayların eşleri organize etmişti.
Pırıl pırıl bir bahar havasıydı.
Çok güzel görüntüler verilmişti.
Çok güzel mesajlar yollanmıştı.
Eşler, o günlerde, olayın şokunu atlatamamışlardı henüz.
Ancak gururlu, onurlu, vakurdular.

Heyecanlarına, üzüntülerine yenilmemişlerdi.
İsteklerini çok net bir şekilde iletmişlerdi.
Tepkileri yoğundu.
E.Org.SARIIŞIK ‘ın eşinin sözleri hala kulaklarımda çınlıyor;
“Ben eşimin şehit haberini almaya bile hazırlıklıydım, ama buna değil” demişti, Mükerrem SARIIŞIK hanımefendi.

Sonra ne oldu?
ERGENEKON, BALYOZ gibi buydurulmuş davalar her geçen gün sarpa sarıyordu.
Çünkü; ne çete, ne örgüt, ne darbe iddialarını doğrulayacak bir şey çıkmıyordu ortaya.
Mahkemeler orta oyununa dönmüştü.
Görevliler, davaları nasıl uzatacaklarını şaşırmaya başlamıştı.
Zorlanıyorlardı.
Onların zorlanması siyasi iktidarı daha da zora sokuyordu.
Seçimler yaklaşmakta idi.
Bir şeyler yapılmalıydı.
Yapıldı.
Yine BUYRULDU.
Yine bir şeyler UYDURULDU.

Eski UYDURULMUŞLAR yeni imiş gibi piyasaya sürüldü.
Tutuksuz subaylar derdest edilerek, kuşatılarak, sanki kaçacaklarmış gibi yapılarak yeniden ve toptan tutuklandı.

Bu iyi malzeme olabilirdi.
DANIŞTAY, SİVAS, KAHRAMANMARAŞ gibi, gerici cinayetleri bile göz göre göre, ulusalcı-aydın insanlara yükleyerek mağduru oynayan mağrurlara oy-puan getirebilirdi.
Yeter ki sunum iyi yapılsın.

Okumaya devam edin ‘BİNLERİN UYANıŞı’

22
Şub
11

Hilmi Özkök’ün uykuları neden kaçıyor ?

Geçtiğimiz hafta Balyoz Davası nedeniyle gerçekleştirilen tutuklamaların hemen ardından Türkiye’de çok önemli bir süreç başladı. Öyle ki, artık asker-sivil herkes AKP faşizminden nasibini alıyor.

Nasibini almayanlardan biri ise önceki Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök. Biliyorsunuz Balyoz Davası’nın açılmasına neden olan belgeleri sözde ortaya çıkaran Taraf yazarı Mehmet Baransu, geçenlerde sıranın artık eski Genel Kurmay Başkanlarına geldiğini yazdı. Herkesin aklına ister istemez Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ geldi. Gözler bu komutanlara çevrildi ama beklenen açıklama bu iki komutandan değil, bunlardan önceki Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten geldi.

Hürriyet gazetesinden Metehan Demir’e konuşan Hilmi Özkök, “uykularım kaçıyor” dedi. Özkök özet olarak, “Bu yaşananlara tabii ki hassasiyet duyuyorum. Memleketin bu halinde yaşananları, gerginlikleri gördükçe çok üzülüyorum, uykularım kaçıyor.” ifadesini kullandı.

Tam da Balyoz tutuklamalarından sonra Hilmi Özkök’ün uykularının kaçması normal aslında. Çünkü Balyoz İddianamesinde esas olarak üzerinde durulan İstanbul 1. Ordu’daki seminer sırasında dönemin Genelkurmay Başkanı olan emekli Orgeneral Hilmi Özkök, aslında dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak bütün bu yapılan işlerin sorumlusu. Genel Kurmay Başkanı olarak bütün bu yapılan işlerden haberdar olan ve eğer ortada bir suç unsuru varsa müdahale etmeyen ve bu durumda doğrudan sorumlu olan isim Hilmi Özkök’tür. Şimdi bu tutuklamalardan sonra gazetelere çıkıp“uykularım kaçıyor” modunda verdiği açıklamalar, acaba Hilmi Özkök’ü de içeri alınma korkusu mu sardı diye düşündürttü bizi.

Biliyorsunuz Hilmi Özkök’ün dönemi Türk Ordusu’nun yavaş yavaş dönüştüğü bir dönemdi. Bütün bu hikayelerin de Özkök döneminde yapılmış olması pek şaşırtıcı gelmiyor insana. Eğer savcılar samimiyse, Hilmi Özkök’ün de kapısını çalmalıdırlar, dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak bilgisine başvurmalıdırlar. Zaten kendisi de daha önce bildiklerini anlatacağı yönünde açıklamalar yapmıştı. Ancak son yaşanan olaylardan sonra sıranın eski Genel Kurmay Başkanlarına gelmiş olması, sanırız Özkök’te de içeri alınma korkusu başlattı. Sonuçta faşistlerle ne kadar işbirliği yaparsanız yapın, faşist, kendisinden olmayan herkesi hedef tahtasına oturtur. Hilmi Özkök de Cumhurbaşkanı adaylığından Silivri Cezaevi’ne düşebilir. Eğer böyle bir ihtimal olursa, orada da yalnız kalmamak için şimdiden “Onlar benim silah arkadaşlarımdı. Hepsi temiz insanlardır.” gibi açıklamalarda bulunuyor.

Okumaya devam edin ‘Hilmi Özkök’ün uykuları neden kaçıyor ?’

21
Şub
11

‘’TEZGÂH’’ – ( 2 )

Gelen eleştirilerin çokluğu, aslında ne kadar haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Biz öncelikle kendilerine Atatürkçü deyip; amma velâkin sadece ve sadece ‘laik’lik penceresinden olaylara bakanlarla, gerçek altı ok’çuların birbirlerine karışmalarını ya da karıştırılmalarını engellemek için yazıyoruz.

Bize olan saldırıların nedenlerini ve tetikçileri üzerimize salanları çok iyi biliyoruz; bunlar çürümüş sistemin Atatürkçüleridir!

Çünkü bu güruh, giyip-kuşam Atatürkçüsüdür!

Bu güruh; PKK’lı itler Habur kapısından ellerini kollarını sallayarak içeri girerken; İstiklal’in arka sokaklarında ya da Nevizade’de rakı-balıklarını tıkınmakta bir beis görmezken, AKP’nin seçimlere yönelik taktiği olan ve her önemli olay arifesinde yaptığı içki ile ilgili provokatif söylemlere karşı gösterdiği inanılmaz tepkileriyle herkesçe iyi bilinir.

İşte sadece ve sadece içki içmek ve ‘yaşam standardını korumak’ üzerine kurulu olan bu tepkiler halkın üzerinde ters etki yaratarak oyların AKP ve benzerlerine akmasına vesile olur!

Bu ‘’tezgâh’’ her daim aynı şekilde tekrarlanır!

Yakın zamanda ‘Cumhuriyet Mitingleri’nde oynanan oyun tamamen bu ‘laik’ Atatürkçülerin eseridir!

Bu cenah’ın meşhur sözü; ‘’Ne Şeriat, Ne Darbe’’ aslında bu mitinglerin sonu olmuştur.

Buradaki ’darbe’den kasıt aslında ‘devrim’dir!

Yani bu kesimin ‘devrim’le filan işi yoktur; düzen çürümüş, düzen kokmuş olsa da müdahaleye gerek duymazlar; tek dertleri, ‘yaşam kalitesi’ dedikleri ‘batı’ menşeli değer yargılarına dokunulmadan kaldıkları yerden devam edebilmelerini sağlayacak bir anlaşmadır!

Bu anlaşmada taraf kim olursa olsun onlar için değişmez, onlar için varsa yoksa ‘yaşam standartları değişmesin’; gerisi pek önemli değildir!

İşte bu yüzden biz bu kesimin üzerinde çok duruyoruz…

Halkımızın bunları ayırması ve gerçek Atatürkçülüğün bu olmadığını görmesi için!

Okumaya devam edin ‘‘’TEZGÂH’’ – ( 2 )’

20
Şub
11

“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok ?” İŞTE Yanıtı…

Vergi rekortmenleri listesinin açıklanması üzerine
Sözcü Gazetesi saf saf soruyor:
“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok?”
AKP kodamanlarının “Vergi kaçırıyor” diye gaddarca üzerine gittikleri …”Bay Bilmem kim”……, vergi şampiyonu.
Yani Türkiye’nin en çok vergi veren adamı bu bay bilmem kim….

Ama;
Ahmet Çalık, Fettah Tamince,
Akın İpek, Remzi Gür,
Cihan Kamer, Ethem Sancak,
Vahit Kiler, Ahmet Albayrak,
Unakıtan Ailesi, Topbaş
Aileleri listede yok.

En azından, Tayyip Bey’i otellerde ağırlayan milyar dolarlık işadamı Fettah Tamince ile milyar dolarlık Ahmet Çalık’ın ilk 100 içinde olması gerekmez miydi?
Sözcü Gazetesi galiba duymamış Bunlar vergi vermemek için Vergi
Kanunu’na özel madde eklediler.

VERGİDE  BAĞIŞ  SİSTEMİ
AKP Hükümeti 2.1.2004 ve 31.12 2004 tarihlerinde Vergi Usul Kanunu’na 40/10 maddesini ekledi.
Bu maddeye göre, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi isterse vergisini devlete vermez.
Ya nereye verir ?
Okumaya devam edin ‘“AKP’ye yakın işadamları neden listede yok ?” İŞTE Yanıtı…’

20
Şub
11

21. Yüzyılın Savaş Aygıtı Medyadır

Amerika’nın kendi toprakları dışında, yedi yüz üssü, bu üslerde bir buçuk milyon askeri var.

Bu askeri varlıktan daha önemlisi dünya çapında medyası vardır.

Medya küreselleştirmenin(emperyalizmin) temel aracıdır.
Küreselleştirme, yani emperyalizm medyasız olmaz.

Medya iktidardan ayrı bir şey gibi düşünülemez. Medya iktidarın füze bataryasıdır. Bu bataryaları halkın üstüne ateşleyenler, egemen sınıflardır.

B
u sözlerimizi başka bir ifade ile söylersek. Güçlü medyası olanın iktidarı olur.Parası olanın medyası olur. Medyası olan iktidardan pay alır.

Sandığımız gibi, yüz yılın savaş aygıtları top ve tüfek değil,medyadır. Medya doğrudan silahtır.

Medya merkezleri, yönlendirilecek kitleler için kurulmuş karargâhlardır. Saldırı ve savunma kararları buralarda dillendirilir.
Halka hangi mevziden ateş edileceği bu karargâhlarda pişirilir.

Bir ülkede, faşizmi uygulayabilmek için kullanılan asıl aygıt; silah gibi iş gören medyadır.

Peki, bu durumda halk nasıl hakkını hukukunu savunacaktır.

Kıyı bucak kaçarak, saklanarak faşizmden ve onun arkasındaki egemen sınıflardan nasıl kurtulacak?

Ya birleşip, ufak paralarını bir araya getirerek, kendilerini savunacak medya kuracaklardır.
Ya da, daha önemlisi örgütlenerek, örgütlü güçlerini iktidarlara dayatacaklardır.

Örgütlülük; hem medya araçlarını gerektirir, hem de mücadeleyi yürütecek gençlik ister.

Bunların hepsinden daha önemlisi, ideoloji gerektirir. Benim bağımsız bir vatanım olacak mı? Benim birliğim ve dirliğim olacak mı?

İdeolojiden kastımız budur.

Okumaya devam edin ’21. Yüzyılın Savaş Aygıtı Medyadır’

20
Şub
11

Mustafa Mutlu’ya sansür !

Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu’nun yazısı köşesine konulmadı.

Gerçek Gündem.com’un edindiği bilgiye göre, Vatan Gazetesi Yazarı Mustafa Mutlu’nun bugünkü yazısı yayımlanmadı.

Mutlu’nun, Oda TV’nin Sahibi Soner Yalçın ile arkadaşlarının tutuklanmasına ilişkin kaleme aldığı yazı, yönetimin onayından geçmedi.

Mutlu ise yazısını geri çekmedi.

Bunun üzerine, Mutlu’nun bugünkü köşesine “Yazarımız rahatsızlandığı için yazısını yazamamıştır” ibaresi konuldu.

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/mustafa-mutluya-sansur/




İstatistikler

  • 2,200,315 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Ağu    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

En fazla oylananlar