Archive Page 49

06
Mar
12

Hoş Geldin Putin..!!!

Nasıl  ki   dost   veya   düşman   herkesin,   Atatürk’ümüze   hayran   olup   hakkını   teslim  

ediyorsa ;   hiç   ama   hiçkimse   alttaki   makalenin   yazarını   rus   uşşaklığı    veya  

hayranlığıyla    suçlamaya    kalkmasın..!!!

Anlatılan    sadece    bir    devlet    adamı    portresidir…

Adam    gibi    adam,    gerçek    bir    devlet    adamı..!!!

Hakkını    teslim    etmek    lâzım…

Doğu    halklarının    şiddetle    ihtiyaç    duyduğu    bir    devlet    adamı..!!!

Çünkü…

Lânet   olası   batı   gâvuru   daha   70  sene   önce   her   iki   dünya   paylaşım   savaşında  

birbirini   yerken,    şimdi   Doğu’yu   yemek   için   haçlı   seferinde   birlik   olabiliyor…

Ama   biz   Doğu   Halkları   ise   teker   teker   kurbanlık   koyunlar   gibi   sonumuzu   mu  

bekleyelim,    behey    batının    soysuz    uşşakları..??!!!

Doğunun   bütün   halkları   batı   emperyalizmine   karşı   birleşmek   zorundadır   ve   de 

dünyanın   tüm   pesimizmine   inat   birleşecektir..!!!

—————————————————————————————————————

ABD  istihbaratının  bütün  çalışmasına  rağmen  Rusya’da  seçimi  Putin  kazandı.

Putin karizmatik, ülkesinin çıkarlarını koruyan ve sinirleri sağlam bir lider. 2006 yılında mevcut siyasete bir gönderme olarak; “Rusya’dan  Putin’i  Rica  etmiştim.”

Ortadoğu’nun kan gölüne döndürülmek istendiği günümüzde, dengeleri korumak adına Putin gibi bir lideri olan Rusya’ya ihtiyaç vardır.

Güncelliğini  koruması  nedeniyle  yazımı  tekrar  ilginize  sunarken,   Putin   Rusya   için   hayırlı   olsun   diyorum..!!!

Pardon…  Rusya’dan  Putin’i  Rica  Edebilir  Miyim..???  —   (04.11.2006)

Dostlar,  bu  da  nereden  çıktı  demeyin,  anlatacağım.

Rusya  çözüldüğünde,  o  korkulan  ülkenin  içindeki  sefalet  ortaya  çıkmıştı.

Karı – koca  doktorlar  bile  bir  şişe  zeytinyağına  sahip  olamadıklarını  anlatıyordu.

Çarlık  Rusya’sı  yıkılınca  ülkemize  gelen  Ruslar  gibi,  komünist   Rusya  yıkılınca  da  Rus  akınına  uğradık.

Bugün  200 bin  Rus  gelinimizin  olduğundan  bahsediliyor.

O  yokluktan  çıkmışlığın  açlığı  ile  ülkemize  geldiklerinde  birçok  ürüne  saldırdılar.

Açlık ve sefalet  nedeniyle doktorundan mühendisine fuhuş yapan Rus kadını Nataşalar gördük..

Bu  yıl  sahillerde  konuştuğum  esnaf,  artık  Rusların  alışveriş  yapabildiğinden  bahsediyor.

Hani  şu  girmek  için  ayaklarına  ülkemi  paspas  yaptıkları  AB  ülkeleri  var  ya ?

İşte  onların  en  iyi  para  harcayanı  Almanlardı.

Şimdi  ise  o  Almanlar  bizler  gibi  kredi  kartı  ile  taksit  yaptırarak  tatile  geliyor.

Yani  para  harcayamıyorlar.

Bizi  15-20 yıl  sonra  AB’ye  alsalar  bile  ancak  onların  sefaletini  paylaşabiliriz.

Tabii  böyle  bir  “birlik”  kalırsa ??..

Peki  neden  Putin’i  rica  ediyorum ?

Putin  Rusya’nın  satılan  stratejik  kurumlarını  geri  aldı.

Enflasyon  canavarı  bitti.

Borçlarını  bitirdi.

Dikkatinizi  çekerim,  daha  çok  uzun  olmayan  bir  zamanda  Ruble  yerlerde  sürünüyordu.

Ülke  iflas  durumunda  idi.

Ruslar  sabun  ve  şampuanı  bile  buralardan  götürüyordu.

Bush  Rusya’yı  ziyaretinde  Rusya’nın  politikalarını  eleştirdiğinde  Putin  ne  dedi? 

‘’Kendi  evinizin  önünü  süpürün’  dedi.

Irak’ta  3 Rus  öldürüldüğünde Putin ne dedi ?

’Faillerini  bulup  ortadan  kaldırın’’  dedi.

İşte  devlet  adamı  olmak  budur.

Rusya  Rusya’dan  çözülen  ve  bağımsızlıklarını  kazanan  ülkelerle  bağlarını  yeniden  kuruyor.

ABD’nin  “pembe”  devrimlerine  rağmen…

Biz  sömürmediğimiz  halde  Osmanlı’dan  kopan  ülkelerle  bırakın  gönül  bağını,  bir  de  düşman  haline  getirildik..

Rusya  belki  sefilleri  yaşamış  ama,  iyi  bir  şey  yapmış.

İnsanlarını okutmuş  –   İşte  en  önemli  yatırım  budur.

İnsana  yatırım…

Rusya  bu  nedenle  düştüğü  yerden  çabuk  çıktı.

Her  proje  ‘’İNSAN’’  ile  yürütülebildiğine  göre,  alt  yapı  iyi  kurulmuş.

Şimdi  haksız  mıyım ?

Türk  insanına  Türkçe  bile  öğretememiş  siyasilerimizi  düşünün  birde…

Mecliste  AB-D’nin  tercüme  bürosu  gibi  çalışanları.

Emir – komuta  zinciri  gibi,  AB-D’nin  isteklerini  emir  telakki  edenleri.

Askeri’nin  başına  çuval  geçirenlerden  medet  umanları  ve  bunun  hesabını  soramayanları…

MİT  elemanlarını  derdest  edenler  ile  kol  kola  girenleri…

Polislerini  öldürenlere  hesap  soramayanları…

Ülkeyi   şamar   oğlanına  çevirenleri…

Bu  liste  uzayıp  gider.

Bu  durumda  Rusya’dan  Putin’i  rica  ediyorum.

Bize  2  yıllığına  gelmez  mi  acaba (!) ?

Stratejik  kurumlarımızı  geri  almak  için..

Fransa  ve  AB’ye,   Bush’a   “ÖNCE  KAPINIZIN  ÖNÜNÜ  SÜPÜRÜN’’   demesi   için.

Çuvalın  sorumlularını  bulup  yok  edin  demesi  için.

Derdest  edilen  MİT  yetkililerinin  hesabını  sormak  için.

Ülkemizde  adeta  sefa  süren,  yabancı  istihbarat  görevlilerini  kulağından  tutup  dışarı  atabilmek  için..

Yani  adam  gibi  onurlu  bir  iç  ve  dış  politika  izleyebilmek  için..

Ben  Rusya’dan  en  az  iki  yıllığına  ‘’PUTİN’i’’  rica  ediyorum(!)…

Haksız  mıyım  sevgili  okurlar ?

Sizlerin  tercüme  bürosu  gibi  çalışan  ve AB-D  memuru  gibi  hareket  eden  bu  siyasilerden  bir  beklentiniz  kaldı  mı..??!!!

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=118%3Aho-geldin-putin&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

06
Mar
12

‘ÇOCUKLARıMıZ İÇİN CANıMıZ FEDA’ “diyen”ler okusun..!!!

Bizleri bir Batılıdan, örneğin bir Alman’dan ayıran özelliklerden biri, çocuklarımıza ilişkin tavrımızdır. Biz, “çocuklarımız için canımız feda,” deriz; bir Alman böyle demez. Çocuğunun kendi başının çaresine bakmasını bekler.

“Çocuklarımız için canımız feda”
deriz de, bırakın canımızı feda etmeyi, çocuklarımız  için  gerçekten  ciddi  bir  çaba  gösterir  miyiz ?

Çocuklarımız için söylediklerimizin çoğu yalandır, hikayedir; ciddiye almayın.

Yalan  olmasa,  böyle  bir  Türkiye’ye  mahkum  olur  muyduk ?

Hemen  sinirlenmeyin;  okumaya  devam  edin.

Türkiye’nin   bugün   yaklaşık   % 70’i  işçisiyle, 

memuruyla,  ücretli  olarak  çalışmak  üzere   iş  arayan 

işsiziyle   işçi  sınıfını   oluşturuyor.

İşçi   ve   memur   emeklilerini   de   bu   sayıya   kesin  

ekleyebilirsiniz.

İşçinin   ve   memurun   çocuğu   da   işçi   olacak..!!!

Bu   kadar   basit…

Ve   hiçbir   istisna   bu   kaideyi   bozamaz…

ONA   GÖRE..!!!

Belki mühendislik veya doktorluk diplomasını alacak; ama kendisi şirket kuramayacak; tek başına açacağı muayenehanede geçimini sağlayamayacak. İşgücünü bir başkasına satmaktan başka geçim sağlama yolu olmayacak. Mesleği ne olursa olsun, istese de, istemese de, farkında olsa da, olmasa da, işçi sınıfının saflarına katılacak.

“Çocuklarımız  için  canımız  feda” mı ?

Peki, o zaman niçin kıdem tazminatı konusunda bugünkü işçilerin durumunu belki bir ölçüde kurtaran, ancak önümüzdeki yıllarda işçi sınıfına katılacak insanların haklarını ayaklar altına alacak hükümet girişimlerine karşı sessiz kalıyorsunuz?

Peki, o zaman niçin çocuklarınızı köle gibi bir şirketten diğerine kiralayacak işçi kiralama şirketlerinin kurulması tasarısına karşı sessizsiniz?

Peki, o zaman niçin bölgesel asgari ücret konusunda tepki göstermiyorsunuz? Sizin ücretiniz daha yüksek, nasıl olsa size dokunmaz diye mi? Size dokunmuyor, ama çocuklarınıza öyle bir dokunacak ki, çocuklarınız sizi pek hayırla anmayacak.

Çocuklarınız  ileride,  “annem  de,  babam  da  işçiydi,  memurdu;  bugün  benim  hayatımı  cehenneme  çeviren  bu  kanunlar  kabul  edilirken  bizimkiler  ne  yaptı ?”  diye  soracaklar.

Eğer o zamana kadar Türkiye’de sınıfsız ve sömürüsüz bir ülke yaratma doğrultusunda önemli adımlar atılamamış olursa, torunlarınız sizleri nasıl hatırlayacak?

“Bizimkiler  amma  tırsakmış;  onların  duyarsızlığı,  cehaleti  ve  korkaklığı  yüzünden  bugünkü  durumdayız”  mı  diyecekler?   Yoksa  size  hayır  dua  mı  edecekler.

Çocuklarınıza  ve  torunlarınıza  ihanet  etmeyin.

“Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, çocukları hafta sonu gezdirmek, onlara oyuncak ve çikolata almak değildir.

Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, çocuklarımızın insanca yaşayabilecekleri ve çalışabilecekleri bir Türkiye ve dünya için, emperyalizme, kapitalizme ve AKP’ye karşı mücadele etmektir.

Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, AKP’nin Ulusal İstihdam Stratejisi’nde, Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısında, Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun Değişikliği Tasarısında gündeme getirdiklerine karşı mücadeleye katılmaktır.

“Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, emperyalistlerin çıkarları için komşularınıza saldırı politikalarına, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emperyalistlerin taşeronu olarak kullanılmasına karşı çıkmaktır. Anti-emperyalist cephede Suriye halkıyla kardeşliği, Suriye devletiyle barış ve işbirliğini savunmaktır.

“Çocuklarınız   için   canınız   feda”   mı,   gerçekten..?!!!

İyice   bir   düşünün   bakalım…

Yoksa,   susun ;   hiç   olmazsa   yalan   söylemeyin..!!!

Yıldırım  KOÇ

AYDINLIK

06
Mar
12

Aklama sürecinin hezeyanları !..

Devir yalnızca rejimden intikam alma devri değil,aynı zamanda aklama devri!..
Anladık;işkence,faili meçhuller,kayıplar v.s. hepsi utanç verici!.. Herkes buna karşı mücadele etmeli… Demokratik toplumlarda yüzkarası eylemler artık sona ermeli..
Toplum, ülkenin her coğrafyasında huzur içinde,sırtını devletin verdiğii güvene dayamalı.. Çünkü tuz kokarsa yapacak birşey kalmayacak!..
Yanlış anlamayın; ”ikinci cumhuriyetçi” denilen limonata zırzoplarının rövanş hezeyanlarından söz etmiyorum !..
Rejimle silahlı çatışmaya girişen çevrelerde bile tüm kötü eylemleri devlet denilen olgunun üzerine yıkma modası başladı ya?.. Nasılsa rejime kavganın iyice zıvanadan çıktığı bu süreçte,tekzip eden de olmayacak!…
Örneğin Mit’in PKK’yla görüşmesi yalnızca “açılım” sürecinin gizli kodlarını sergilemedi,MİT ile yargı arasındaki kavgada,PKK’nın eylemelerini askere,polise,istihbaratçılara yıkma çabası da baş gösterdi!.. Son örnek,siyasallaşmaya çalışan Hizbullah’ın gerçekleştirdiği Gaffar Okkan suikastıyla ilgili!..
İddiayı eski bir çakmak tamircisi olan özellikle PKK-Hizbullah çatışmasının yoğunlaştığı 2000 yılı öncesinde devletten aldığı ihalelerle zenginleşen Mehmet Ali Altındağ gündeme getirmiş!..
En sonra Hakkar’nin Şemdinli ilçesindeki Umut Kitapevi’nin bombalanması olayında “tanık” sıfatıyla ifade veren Altındağ önceki gün cemaate yakın bir ajansa söyledikleri acilen araştırılmalı!..
Altındağ “Genelkurmay,öldürülmeden bir haffta önce Okkan’a şehre giriş yapan 27 kişilik bir Hizbullahçı listesini gönderdi.’Bunlar beni öldürdüler, dikkatli ol’ diye uyarı yapıldı” derken hangi kaynaklara dayanmıştı acaba?..
Varsa böyle gizlilik derecesi yüksek bir bilgi “Hacı”nın eline nasıl geçmiş herkes gibi ben de merak ediyorum!..
Çünkü Altındağ’ın derin bilgileri bununla da sınırlı değil!.. Okkan’ın 24 Ocak 2001’de 5 korumasıyla birlikte öldürülmesiyle ilgili söyledikleride şaşırtıcı:
“Yüzde 90 bunu JİTHEM yaptı,derin devlet ,adamını öldürdü.Ama hedef ne? Hedef;Hizbullah’ı ve Müslümanları, irtica bu memlekette hortladı;katliamları Müslümanlar yapıyorlar ey ahali bilin!..
Ne kadar ilginç değil mi?.. Hadi Altındağ;Diyarbakır eski emniyet müdürü Okkan’ı öldürmekten müebbet hapise mehkum edilen Hizbullahçıları unutuyor diyelim!..
Peki,acaba kendisine ait “Altındağ Dinlenme Tesisleri”nin 21 Hazian 1996 basılmasına ve 8 kişinin öldürülme gerekçesine niçin değinmiyor?..
O dönemde bu tesisin “Hizbullahçılar eğitiyor” PKK tarafından basıldığı ortaya çıkmadı mı?..
Altındağ ,failleri cezaevinde olan bir eylemi askere yıkmaya çalışırken neyi amaçlıyor bilmiyorum!.. Umarım kendisiyle bayağı mücadele eden Albay Eşref Hatipoğlu’yla olan husumetinde dayanmıyordur?..
Dedim ya,son günlerin modası aklama süreci!.. Varsa bir olayın asıl suçluların ortaya çıkması iyi de;hezeyena kapılmak ve mantığı elden bırakmak doğru mu?
Dayak atmanın incelikleri!..
Emniyet Genel Müdürlüğü,Çevik Kuvvet polisine verilecek temel eğitimin esaslarını içeren bir kitabı tüm birimlere göndermiş!..
Kitabın en çarpıcı bölümü,”coplu vuruşlarda yapılacak hedef seçimi!..”
Bakınız, vatandaşların huzurunu sağlamakta görevli polislere dayak atmanın incelikleri nasıl anlatılmış:
“… Bacağın arkasındaki siyatik sinirin 10cm.dizinüstü ve bacağın önündeki dizin çevresindeki oynak yerler hedefler seçilebilir.Kaval kemiğinin saldırı noktası bacağın arkasındaki kasın tam üzerindedir.”
Kitapçıkda tarif edilen yerlere vurulması halinde,”Zihinsel bir sersemlik ,bacak arkasında geçici felçler” olacağına da dikkat çekilmiş!..
Saldırının “yumrukla” veya “aletle” olması halinde işeşu uyarılar sıralanmış:
“Ön kol kemiği sinirine yapılan atak noktası,ön kolun üst ve iç tarafı olmak üzere iki tarafta bulunur.Bu sinir noktaları dirseğin 6-8 cm. Üstündedir.Bu iki bölgeye atak kolda hissizlik oluşmasına neden olur.”
Devletimiz ne kadar büyümüş ve gelişmiş değil mi?.. Keşke bu kitapçık İzmir’de bir kadının karakolda üstelik kameraların önünde tekme tokat dövülmeden önce yayımlansaydı!..
Ne kadar iyi olurdu;en azından o savunmasız kadına usturuplu vururlardı!..
Neler  oluyor ?..
Adıyaman’a Alevi yurttaşların evlerinin işaretlendiği iddiası toplumda tedirginlik yarattı!..
1 Mart sabahı , İstanbul Sütlüce’de, MÜSİAD binası önünde bir çevik kuvvet midibüsünün geçişi sırasında yaşanan patlamada 15 polis yaralandı.
12 Eylül 1980 sonrası Emniyet Müdürlüğü’nde Siyasi Şube Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Hasan Eryılmaz önceki gün otomobilinde vurularak ölldürüldü…
Ve son olara Ankara’da Başbakanlık binasınn yakınında bulunan Yargıtay binasının otopark girişinde yaşanan patlamada 1 kişinin yaralandı..
Tüm bu olaylar son 5 gün içinde gerçekleşti… Yani PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın “şiddet metropollerde yayılacak” şeklindeki tehdidinden haftalar sonra!..
PKK’nın hem siyasi hem de askeri açıdan enterne edildiği süreçlerde yaşanan sessizlikler pek hayra yorulamamıştı r!..
O yüzden 5 günün bilançosu ve eylemlerin niteliğide aslında önümüzdeki süreçte yaşanacak tehlikeyi haber vermeye yetiyor;Provakasyon,bomba ve suikast!..
Son günlerde istihbarat paylaşımı konusunda birbirine düşen MİT ve emniyet herhalde yaşananların ve olası sıkıntıların farkındadır!..
Bizden uyarması !..

Mehmet  FARAÇ

http://www.ilk-kursun.com/haber/97869

06
Mar
12

BAKANLAR, EKONOMİK SORUNLARı GİZLİYOR

Üç büyük  kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Standard & Poors’un (S&P)   hazırladığı  ‘’gelişmekte olan Avrupa ülkelerinin Euro Bölgesi kaynaklı şoklara kırılganlık (EESI) endeksine ‘’ göre Türkiye  2.94 puan ile en kırılgan ülke konumunda  oldu.  Türkiye’nin  En kırılgan ülke olmasının  nedenleri arasında ,  ani finansman çıkışları ve dış finansman risklerinin   geldiği de açıklandı.

Bununla birlikte  yine S&P  yaptığı  açıklamada  ,söz konusu  endeksin ülke kredi notuyla doğrudan bir bağlantısı olmadığını, ancak ülkelerin dış şoklara kırılganlığı konusunda  bir fikir verdiğini belirtiyor.

Maliye Baklanı Şimşek ise, Türkiye de iç dengelerin sağlam , iç açıkların olmadığını ifade ederek ,  ‘’ sadece  dış açığı  görüp, bu noktada Türkiye’nin en kırılgan ülke olduğunu ifade etmek bence çok kapsamlı bir analiz yapılmadığının bir göstergesidir ‘’  şeklinde itirazda bulundu.

Aslında ise , her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Zaten S&P’de , bu endeksin dış şoklara karşı kırılganlığı gösterdiğini ve Türkiye’nin kredi notunu etkilemediğini söylüyor.

Euro bölgesi kaynaklı şoklara karşı Türk ekonomisi neden bu kadar kırılgandır ?  Hükümeti S& P ‘ su suçlaması yerine  ne yapması gerekir ?

1)     Türkiye dış ticaretinin yarısını  Avrupa ile yapıyor . AB’ deki son borç  krizi bu ticaretin düşmesine neden oldu. Söz gelimi 2011 yılı ocak ayında Avrupa ‘ya  toplam İhracatımızın  yüzde 47.7 sini yaparken , bu sene  ocak  ayında bu oran yüzde 43.5’e geriledi. Avrupa da borç krizi , ihracat mallarımıza olan talebin düşmesine neden  oldu .

Buna karşılık  aynı aylar itibariyle ithalatımız arttı. 2011 ocak ayında AB’ den yaptığımız ithalatın , toplam ithalat içindeki payı yüzde 33.8’iken , 2012 ocak ayında yüzde 34.7’ye  yükseldi.  Yani AB ile olan dış ticaret açığımız arttı. AB’ de bir borç krizi olmasaydı elbette dış ticaretimiz bu şeklide olumsuz gelişmezdi.

2)    2011 yılı dış işlemler cari açığımız , bir önceki yıla göre 30.5 milyar dolar  artarak ,  77 milyar dolara çıktı.  Milli gelirin  yaklaşık yüzde onuna yükseldi.  Ufak tefek bazı ülkeleri saymazsak, dünyanın en fazla  cari açık oranı  olan  ülkesi olduk.  Üstelik kurların da arttığı 2011 yılında bu sorunu  yaşadık. Bu demektir ki , iç üretim , sanayi tamamıyla ithal aramalı ve hammaddeye bağımlı hale gelmiştir. Yani mevcut  politikalar ,  aynı zamanda iç üretim  dengelerini de bozmuştur. Üretimin  ithalata bağımlı  bir yapı kazanmasına neden olmuştur. İstihdam sorunu yaratmıştır.

Kaldı ki  dış cari açık oranı dünyanın en yüksek dış cari açık oranına sahip bir ülke  ekonomisi elbetteki dış şoklara karşı da  en hassas ülkedir.

3)    Türkiye’nin bir başka dış kırılganlığı,  dış borçlarıdır. 2002 yılından bu güne kadar Türkiye 300 milyar dolar dış cari açık verdi. Bunun bir kısmını varlık satışları ile , bir kısmını yabancı sermaye girişi ile bir kısmını da dış borçla finanse etti. Bu nedenledir ki  2002 yılında 129.6 milyar dolar olan dış borçlarımız,  2011 yılında 309.6 milyar dolara yükseldi. Üstelik bunların üçte bire yakını da kısa vadelidir.. Yani  vadesi bir yıldan daha kısadır. Yetmedi , 105 milyar dolar da sıcak para var. Bu sıcak paranın ani çıkışı , kriz demektir.

4)    Maliye bakanı Bütçe açığı yok diyor…(!!!!!!)  Böyle söylemek  ve kızmak , aynı şekilde  S&P’u suçlamak yerine , kur politikasını değiştirip, iç üretime teşvikleri artırarak , bir geçiş dönemi içinde cari açığı çözmek ,   sıcak parayı kontrol altında tutarak , ekonomideki  aşırı kırılganlığı önlemek , daha akıllıca olur.

Esfender  KORKMAZ

http://www.esfenderkorkmaz.com/yenicag/bakanlar-ekonomik-sorunlari-gizliyor.html

05
Mar
12

Savcılar neyi bekliyor..?!!!


Savcılar  neyi  bekliyor
Kardeşi kardeşi kırdırmak için Kürt gençleri ölüme çağırıyorlar.
Diyarbakır’da İran, Suriye ve Irak’tan da çok sayıda akademisyen ve dil bilimcinin katıldığı bir Kürt Dil Konferansı düzenlenmiş…
Düzenleyenler; Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve Kürdi-Der’miş…
DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, BDP Van Milletvekili Özdal Öçer ve BDP Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu da oradaymış…
Katılımcılar; bu tür toplantılarda âdet olduğu üzere saygı duruşunda bulunmuşlar…
Ama hep yapıldığı gibi Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucularının aziz hatıraları için değil…  “Gerillalar”  (!) için!
Sonra da İstiklal Marşı yerine, “Kürt Marşı” olarak kabul ettikleri “Ey Rakip” i okumuşlar…
Ahmet Türk susmayı tercih etmiş ama Özdal Öçer ve Hüsamettin Zenderlioğlu haykıra haykıra bu sözde marşı okumakta hiçbir sakınca görmemiş…
Ey Ragip (Rakip) isimli bu sözde marşın sözleri de aynen şöyleymiş:

***

Ey düşman, dinle düşman, Kürt halkı hâlâ yaşıyor.
Top ateşinden ve felaketlerden hiç yılmayacak.
Kürt gençliği aslan gibi şahlanıyor.
Sarsılmaz cesaretiyle, hayat tacını kanıyla kazanıyor.
Kim söyleyebilir Kürt’ün yok olduğunu!
Kürt yaşıyor, bayrağı yeniden dalgalanacak.
Biz ki Medler’in ve Key Hüsrev’in çocuklarıyız.
Kürdistan’dır daima inancımız ve yaşamımız.
Devrim çocuklarıyız kızıl renkle kutsandık.
Korkmuyor musun ey düşman, kanlı geçmişimizden?
Kürt gençliği daima kurban vermeye hazır.
Ölüme hazır, ölüme hazır.

***

Bu ülkeden kopmayı akıllarına koymuş, kanlı geçmişleriyle gurur duyan etnik ayrılıkçıların Türkiye Cumhuriyeti ile tek bağlantıları şu anda  “devletten aldıkları para” lar ve Meclis’e soktukları vekiller…
Tek dertleri, kendi küçük etnik devletlerini kurmak!
Kahramanları (!) hazır, bayrakları (!) hazır, meclisleri (!) hazır, başkentleri (!) hazır; görüyoruz ki  “ulusal marşları”  da hazır!
Tek eksikleri; kurmayı umdukları o ülkenin  “vatandaşları…”
Şimdi bunun için gençleri daha fazla gaza getirmeye çalışıyorlar!

***

Adamlar göz göre göre; hem de her gün binlerce suç işliyor…
Devletten maaş alıp, milletin meclisinin ayrıcalıklarını dibine kadar kullanıyor… Lüks arabalara binip, yaz tatillerinde Bodrum’da zamparalığa çıkıyor…
Ama… Kardeşi kardeşe kırdırtmak için gençlerimize,  “Kurban olmaya hazır olun, ölüme hazır olun”  diye marş okuyor…
En acısı da…
Görevleri cumhuriyet devletini korumak olan Cumhuriyet Savcıları ise bunları görmezden gelip, afiş asan, yumurta taşıyan, kitap okuyan yurtsever çocukların, kitap yazan aydınların yakasına yapışıyor…
İktidar sahipleri tarafından sindirilmiş yargının, ülkeye verebileceği en büyük zarardır bu…

***

Ey  bu  ülkenin  gençleri :

Okumaya devam edin ‘Savcılar neyi bekliyor..?!!!’

05
Mar
12

İş Kolundan Sektöre, Basından Medyaya, İşte Hikâyemiz

Sevgili  okurlar,

Geçen  hafta  ülkemizdeki  tüm  mevcut  sorunları  bir  kenara  bırakarak  medya  üzerine  konuştuk.

Medya ve medyanın siyaset üzerindeki rolü üzerinde o kadar çok şey söylendi  ki,  sanıyorum  kamuoyunun  da  kafası  iyice  karıştı.

İş  kolundan  sektöre

Konuyu anlatmak için bir özet yapmak istiyorum. Medya 80’li yılların başına kadar ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, sanat üzerinde etkin ancak maddi olarak çok güçlü olmayan bir iş koluydu. 12 Eylül darbesinden sonra ise bir sektör oldu.

Gazeteci  patronlar

O tarihlere kadar sadece basın olarak anılan medyada sahiplik gazetecilik kökünden geliyordu. Gazete sahiplerinin neredeyse tamamı adeta doğduklarından beri gazeteciydiler. Gazeteci kökü olmayan gazete patronu neredeyse hiç yoktu.

Patron  karışırdı

Son yıllarda sıkça duyduğunuz “Patronlar yayına karışır mı?” tartışmaları o yıllarda hiç yoktu. Çünkü gazete sahibi aynı zamanda gazetelerin genel yayın müdürleriydiler. Gazetelerinin başında oturur, yayını bizzat yönetirdi. Yani patron işe karışırdı.

Milliyet’in  el  değiştirmesi

O yıllarda medya dışı patronla ilk tanışmamız Aydın Doğan’ın Milliyet’i almasıyla oldu. Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden çok etkilenen Ercüment Karacan gazetesini Aydın Doğan’a sattı. Bu o dönemde çalışan herkes için şaşırtıcı olmuştu.

Sermayenin  girişi

12 Eylül’den sonra ise gazete sahipliğini kimi büyük sermaye patronları da yapmaya başladı. Çarpıcı ilk örnek Güneş Gazetesi’dir. Çavuşoğlu- Kozanoğlu grubu Güneş Gazetesi’ni çıkardılar. Bu, gazete çalışanları için de bir devrim niteliğindeydi.

Gelirimiz  arttı

Büyük sermaye gazete patronluğuna soyunana kadar daha mütevazı maaşlar alan biz gazetecilerin maaşları bir anda inanılmaz oranda arttı. Güneş Gazetesi piyasaya “futbolcu transferi yapar gibi gazeteci transferi yaparak” girdi. Hiçbirimiz inanamadık.

Maaşım  üçe  katlandı

1981 yılında çalıştığım Günaydın Gazetesi’nde o günün koşullarına göre 4 bin lira maaş alıyordum. Güneş transferler yapınca patronumuz Haldun Simavi bizlere de zam yaptı, üstelik 12 maaş da ikramiye vermeye başladı. Maaşım 12 bin lira oldu.

Gazeteler  gelişiyor

80’li yıllar aynı zamanda Özallı yıllardı. Özal’ın serbest piyasa ekonomisi uygulaması, gazetelere gelişmeleri için olanak tanıması yolumuz açtı. Gazeteci patronlar, Dinç Bilgin, Erol Simavi, Kemal Ilıcak ciddi yatırımlara girdiler. İktidar teşvikler verdi.

Asil  Nadir  olayı

Ancak Özal gazetelerin büyük muhalefeti ile karşı karşıyaydı. Gazetelerin temel görevinin eleştirmek olduğunu kabul etmeyen Özal kendine göre bir medya yaratmaya soyundu. Dünyanın en zenginlerinden Asil Nadir’i medya kurmaya davet etti.

Basında  ikinci  şok

Güneş Gazetesi’nin yarattığı şoktan sonraki ikinci büyük şok Asil Nadir’in piyasaya “şirket satın alarak” girmesidir. Nadir Güneş ve Günaydın gazetelerini, Gelişim Yayınlarını satın aldı. Büyük transferler yaptı. Paralar havada uçuşuyordu.

Özal’ın  rüyası :  2.5  gazete

O günlerde rivayet edilir ki, Özal’ın hayali iki büyük gazete ile soldaki Cumhuriyet Gazetesi’nin piyasaya hâkim olacağı “2.5 gazete” planıydı. Cumhuriyet tamamdı, Asil Nadir de tamamdı. Peki ikinci büyük grup hangisi olacaktı.

Sabah – Hürriyet

O dönem gittikçe büyüyen iki gazete vardı. Hürriyet ve Sabah. Asil Nadir gazeteleriyle bir taraf olacaksa, Hürriyet’le Sabah’tan biri ayakta kalacaktı. Bu iki gazete önce mücadele eder gibi yaptı ama sonra birlikte Asil Nadir’in üzerine yürüdü.

Asil  Nadir  batıyor

Tabii konu sadece Sabah – Hürriyet’in ortak eylem yapmasından ibaret değildi. Bir dünya devi olan Asil Nadir’in İngiltere borsasında başı derde girmişti. Sabah ve Hürriyet bu durumu çok iyi kullandı. Türkiye’de çok garip bir “ilk” yaşandı.

Nadir’in  kellesi  gitti

İlk kez Türk basını dünya çapında bir Türk’ü dünya kamuoyu önünde alaşağı etmek için müthiş bir kampanya başlattı. Sonunda İngiltere Asil Nadir’e tutuklama kararı çıkarttı. Asil Nadir’in kellesi doğal olarak Türkiye’de de koptu.

Özal  bırakmadı

Asil Nadir satın aldığı bütün yayın organlarını kaybetti. Ama Özal durmadı, medyayı istediği gibi düzenlemek için bu kez bambaşka bir planı devreye soktu. Türkiye’de artık özel televizyon da kurulmalıydı. Ama “telsiz kanunu” bunun önünde engeldi.

Korsan  yayıncılık

Çare “korsan” yayıncılıkla aşıldı. Özal’ın oğlu dönemin yükselen genç zenginleri Uzan’larla özel bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanal yayınlarını yurt dışından yapıyordu. Ama Türkiye’nin her yerinden izlenebiliyordu. Teknoloji yasaları alt etmişti.

Büyük  sermaye  giriyor

Kısa sürede TRT’nin yayın tekelinin artık süremeyeceği anlaşıldı ve özel televizyonların önü yasal olarak da açıldı. Ancak mevcut basın sermayesi bu yeni teknolojiye girmeye maddi olarak hazır değildi. Bu nedenle büyük sermaye kolları sıvadı.

Artık  medya  olduk

İşte bugün dilimizden düşmeyen “medya” kavramının başladığı dönem budur. Medya gazete ve televizyon için kullanılan ortak kavram. Yeni dönem her gazetenin bir TV’sinin olmasına da yol açtı. Ama her patronun büyük sermayeden de bir ortağı oldu.

Siyasete  bulaşma

90’lı yıllar Türkiye’nin en karışık dönemidir. Irak savaşı, Kürt terör hareketinin tırmanması, Özal’ın ölümüyle siyasette oynayan taşlar, medya sermayesinin büyümesi, siyaset-ekonomi-medya ilişkilerini de farklı bir boyuta taşıdı. Bozulma başladı.

Holdingleşen  medya

1995’e geldiğimizde medyada “babadan” gelme tek medya patronu olarak Dinç Bilgin kalmıştı. Haldun Simavi, Erol Simavi gibi devler yarıştan çekilmiş, Kemal Ilıcak vefat etmişti. Artık yeni patronlar milyar dolarlık holdinglerin sahipleriydi.

( Yarın  devam  edeceğim )

Can  ATAKLI

http://haber.gazetevatan.com/Haber/434708/1/Gundem

04
Mar
12

YALANCıNıN (!) “MUSTAFA ARMAĞAN’ıN HALİFELİK YALANıNA YANıT VERİYORUM”..!!!

YALAN  VE  ÇARPITMA !

SEN  BİR  TARİH  YALANCISISIN : 

“Hilafetin kaldırılmasını İngilizler Şart Koşmuştu” diye bir yazı kaleme alan Mustafa Armağan, sözüm ona bir de belge sunmuş: Belgeye bakın da hizaya gelin: “Üzerinde Kral V. George’un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası’na yaptığı belirtilen konuşmanın Türkiye’yi ilgilendiren paragrafında ‘Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı’ söyleniyor.” Yani burada geçen YENİ BİR ÇAĞ AÇILMASI ifadesini Mustafa Armağan, “İngilizlerin Türkiye’ye Halifeğilin kaldırılmasını şart koştukları” şeklinde yorumlamış. Yani gözlerimizin içine bakarak ÇARPITMIŞ ve YALAN YAZMIŞ…”Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı” ifadesinden “Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının” kastedildiğini çıkardığına göre Mustafa Armağan bir medyum olsa gerek!…

İNGİLİZLER  HALİFELİKTEN  KORKUYOR  YALANI

En büyük Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri İngilizlerin halifelikten korktukları ve ne yapıp edip halifelikten kurtulmak istedikleri şeklinindedir. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, tamamen düz siyasal İslamcı mantığı önermesi olan bu tez, Atatürk’ün genç Cumhuriyeti’ni “dinsiz” ve “İngiliz işbirlikçisi” göstermek için kurgulanmış yalan ve aslında komik bir tezdir. Çünkü 1920′lerde İngilizlerin Hilafetten korkmalarını gerektirecek hiçbir durum yoktur. Birincisi İngilizler, 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşı’nda HALİFELİĞİN Osmanlı adına hiçbir işe yaramadığını çok iyi görmüştür. İkincisi 1918-1922 arasında HALİFE zaten İngilizlerin kontrolündedir. Üçüncüsü Halifelik var olduğu ve İngilizler Halifeyi kontrol ettikleri sürece HALİFELİK Müslümanlardan çok, milyonlarca Müslümanın yaşadığı sömürgelere sahip olan İngilizlere yarayacaktır.

İNGİLİZLER   HALİFELİĞİN  KALDIRILMASINI  İSTEMİYORDU

Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddialarının aksine, o günlerde aklı başına İngilizler “Hilafetin kaldırılmasını” hiç istemiyorlardı. Bu nedenle Hilafetin kaldırılması gündeme gelince Hint Müslümanı görünümünde, ama gerçekte İngiliz ajanı iki kişiye (Emir Ali ve Ağa Han) Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmek üzere HİLAFETİN KALDIRILMAMASINI İSTEYEN bir mektup yazdırmışlardı.

İngilizlerin planı: Kurtuluş Savaşı’nın ardından firari padişah VAHDETTİN’e sahip çıkarak, onun HALİFELİK YETKİLERİNİ kullanıp, İngiltere’ye karşı ayaklanmış olan MISIR ve HİNT MÜSLÜMANLARINININ isyanlarını önlemekti. İngilizler, “HALİFE ve HALİFELİK ARTIK BİZDE” propagandası yaparak kendilerine başkaldıran HİNT MÜSLÜMANLARININ başkaldırılarını engellemeyi amaçlıyordu. ANCAK İNGİLİZLERİN BU OYUNLARINI ATATÜRK BOZMUŞTUR. Atatürk, VAHDETTİN İngilizlere sığınıp yurt dışına kaçar kaçmaz, İngilizlerin, Vahdettin’in HALİFELİK YETKİLERİNİ KULLANACAKLARINI anlayarak hemen yeni bir halife seçtirip (ABDÜLMECİT EFENDİ) Vahdettin’in halifelik yetkilerini o yeni halifeye verdirmiştir. Böylece İngilizlerin Vahdettin’in halifelik yetkilerini kullanarak HİNT MÜSLÜMANLARININ BAĞIMSIZLIK ATEŞİNİ SÖNDÜRMELERİNİ engellemiştir. Vahdettin’in halifelik yetkilerini kaybetmesi üzerine İngilizler de VAHDETTİN’e tekmeyi yapıştırmışlardır. Böylece firari padişahın sefaleti de başlamıştır.

ATATÜRK, hem İngilizlerce HALİFELİĞİN istismarını önlemek, hem de Cumhuriyet karşıtlarının HALİFELİK etrafında toplanıp rejim düşmanlığı yapmalarının önüne geçmek için 3 Mart 1924′te HALİFELİĞİ kaldırmıştır.

Üstelik TBMM Halifeliği kaldırırken Atatürk, “Halifelik TBMM’nin manevi şahsında saklıdır” diye bir madde ekletmiştir. Böylece İngilizler başta olmak üzere emperyalist ülkelerin “kaldırılmış halifeliği” yeniden canlandırıp istismar etmelerini de önlemek istemiştir.

Halifeliğin kaldırılması İSLAM DÜNYASINDA HİÇBİR OLUMSUZLUĞA YOL AÇMADIĞI GİBİ, HİÇ BİR İSLAM ÜLKESİ DE HALİFELİĞE SAHİP ÇIKMAMIŞTIR. DAHASI İSLAM ÜLKELERİNDEKİ BAZI MÜSLÜMAN KANAAT ÖNDERLERİ ATATÜRK’ÜN HALİFE OLMASINI İSTEMİŞTİR. Atatürk bu teklifi, “Türkiye gibi bütün İslam ülkeleri bağımsız olmadıkça Halifeliğin İslam dünyasının hiçbir işine yaramayacağını” belirterek geri çevirmiştir. Aslında 20. yüzyılda Halifelik Müslümanlardan çok Müslümanları sömürenlerin işine yaramıştır. Bilindiği gibi Osmanlı, I. Dünya Savaşı’nda HALİFELİĞİ kullanıp cihat ilan etmiş, ancak dünya Müslümanları bu cihat çağrısına olumlu cevap vermedikleri gibi ARAP ve HİNT MÜSLÜMANLAR İNGİLİZLERİN YANINDA OSMANLI’YA KARŞI SAVAŞMIŞTIR.

Ayrıca zannedildiği gibi “Halifelik” İslami bir gereklilik de değildir. Dört halifenin sonuncusundan itibaren halifelik bir oyuncağa dönüşmüştür. İslam dünyasında aynı anda birkaç halife hüküm sürmüştür. Osmanlı Devleti de Halifeliğin gücünü neredeyse hiç bir dönemde kullanmış değildir. Bu konuda yazılanların tamamı hamasetten başka bir anlam ifade etmez.

EMPERYALİZM   HER   ZAMAN   PADİŞAHLAR,   HALİFELER   VE 

DİKTATÖRLER    İSTER…

( Kİ,   TEK   BİR   ÇOBANı   sikerek   bütün   sürüye   sahip  

olmak   daha   kolay   ve   BASİTTİR…)

ŞURASI UNUTULMASIN Kİ: Emperyalizm “bir milleti” kontrol etmektense, adı sultan, padişah, kral, diktatör veya halife olan “bir adamı” kontrol etmenin çok daha kolay olduğunu bilir. Bu nedenle “ulusal egemenliğe”, “milli iradeye”, “cumhuriyete” karşıdır. Emperyalizim her zaman kendi kuklası durumunda padişahlar/ halifeler ister. Nitekim bugün bile emperyalizmin güdümündeki İslam dünyasında kukla diktatörler vardır. Emperyalizm Kurtuluş Savaşı sırasında padişaha/halifeye sahip çıkmış, onu kullanarak Atatürk’ün etrafında gelişen milli iradeyi yok etmek için çok uğraşmıştır. Dahası emperyalizm Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan Antlaşması görüşmelerine bile Osmanlı Padişahının temsilcilerini çağırarak onlarla muhattap olmak istemiştir. Ancak ATATÜRK, KURTULUŞ SAVAŞI ile ANADOLU YAYLASINA GÖMDÜĞÜ EMPERYALİZMİN BİR DAHA TÜRKİYE ÜZERİNDE ETKİLİ OLAMAMASI İÇİN, EMPERYALİZMİN KUKLASI DURUMUNDAKİ PADİŞAHLIK/HALİFELİK GİBİ “TEK ADAM” İDARELERİNE SON VERMİŞ, CUMHURİYETİ İLAN EDEREK YÖNETİMİ MİLLETE VERMİŞTİR. Özellikle İngilizler bu duruma çok üzülmüştür. İrlanda’da M. Kolins’e ve İran da Rıza Şah’a Cumhuriyetİ ilan ettirmeyen İngilizler, Türkiye’de Atatürk’ün cumhuriyeti ilan etmesini engelleyememişlerdir. Üstelik Atatürk, adeta emperyalzimden intikam alırcasına Cumhuriyeti özellikle 29 Ekim’de ilan etmiştir. Böylece 30 Ekim’de İngilizlerle imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlşaması’nın intikamını almıştır.

EMPERYALİZMİN   EN   BÜYÜK   HAYALİ

Emperyalizmin   hayali   Türkiye’nin   eskiden   olduğu   gibi   yine   padişahlar / halifeler  

tarafından   yönetilmesiydi.

Çünkü   onlar – daha   önce   de   ifade  ettiğim   gibi – bir   milleti   kontrol   etmektense  

bir   adamı   kontrol   etmenin   çok   daha   kolay   olduğunu   biliyorlardı…

Nietkim Osmanlı’nın   son   yüzeli   yılında   bu   durumdan   çok   ustaca   yararlanıp  

Osmanlı’yı   bir   sömürge   haline   getirmişlerdi.

Türkiye  dışında  bütün  Arap-islam  ülkelerinin  bugün  bile  emperyalizmin  güdümündeki  “diktatörlerce”  yönetilmesinin  alameti  farikası  işte  buradadır…

Sinan  MEYDAN

3 MART  2012.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97643

04
Mar
12

Seydişehir, “ölü şehir” oldu..!!!

Bölgeye Anadolu Selçukluları hakimdi. 1301 tarihinde Horasanlı Seyyid Harun adlı bir bilgin, Seydişehir’e yerleşti.

Romalılardan kalma Velvelit yıkıntılarından taşlar getirterek; kente cami, mescit, medrese ve türbe yaptırdı.

Selçuklu’nun  nefesi  yetmedi.

Kent  Eşerefoğuları’na  geçti.

Seyyid Harun’un adından ötürü kente Seydişehir adını verdiler. Adana’da baraj kapağından patlayıp 10 işçi sel suları altında canlarını yitirince ben de üç gündür bu köşede peş peşe; “Seydişehir’in üstüne oturan, barajı da patlattı ve Konya’nın 13 AKP milletvekili dudaklarına fermuar çekti” başlıklı yazılar yazdım.

Mektuplar  gelmeye  başladı.
Anlatan  mektuplar.
Bağıran  mektuplar.
Yumruk  gibi  mektuplar.
Biri  diyor  ki;
“Ölü  şehir  oldu”
Diğeri  diyor  ki :
“Seydişehir  ağlıyor”

Öbür  mektup  diyor ki ;
“Beyşehir ile il olma yarışı içindeydik, fabrikamız özelleşince yarışta havlu atıp köye döndük”

Xxx

Eti-Alümünyum; fabrikası, lojmanları, arsaları, boksit rezervleri, sahibi olduğu Oymapınar barajı ve Antalya limanı ile birlikte hepsi toplam 305 milyon dolara satılıp özelleşirken; fabrikada 2600 işçi çalışıyordu.
İşçiler  sendikalıydı.
Ücretler  yüksekti.
Seydişehir’de işçiler, teknisyenler, mühendisler özelleştirmeden önce Türkiye ortalamasının üstünde maaş alıyorlardı. Bu maaşlar, harcamaya dönüşüyor şehri de büyütüyordu. İktidar sözcüleri özelleştirme olunca fabrikada çalışan işçi sayısının 2 kat artarak 5000’i geçeceğini müjdeliyorlardı.

Tersi  oldu.

2600  çalışan  vardı.

İşçi  sayısı  1000’e  indi.

4C  uygulaması  başladı.

Ücret seviyesi asgari ücret düzeyine geriledi.

Seydişehirde işsizlik büyüdü, işini kayıp etikleri için perişan olan aile sayısı arttı.

Xxx

Başka bir mektup:
Bir mühendisten geliyor.
Şunları yazıyor:
“1976 yılı başında Etibank’da mühendistim. Eti-Alümünyum fizibilite etüdlerinde görev aldım. Projenin ilk yatırım bedeli o günün fiyatları ile 1.2 küsur milyar dolar öngörüldü. Ayni tarihlerde Yarımca-Petkim projesinin (arkadaşlarım da orada işe başlamışlardı) ilk yatırım bedeli (ilk beş fabrika+yardımcı ve ortak tesisler ile birlikte) 550 milyon dolar öngörülmekte idi. Bir yıl içinde Seydişehir Alümünyum yatırım bedeli revize edilip 2.5 milyar dolara çıktı. Biliyorsunuz Seydişehir Alümunyum, rahmetli İsmet İnönü’nün ”yeni bir dünya kurulur,Türkiye orada yerini bulur” lafı arkasından gelen Sovyetlerle dostluk politikaları döneminde; Sovyetlerin avantajlı kredisi ile ucuz Sovyet mühendislik ve malzeme, ekipman ile kurulmuştu. Ben, toplam 44 yıllık mühendislik tecrübemle bu gün Seydişehir Alümunyuma eşdeğeri bir tesisi kurmaya kalksanız; toplam 10 milyar doları aşkın bir yatırımdan bahsedilebilir. Bu fiyata Oymapınar baraj ve santrali ile yazınızda bahsettiğiniz Antalya liman tesisleri bedeli, ayrıca özelleştirme ile devredilen Boksit madenlerinin değeri dahil değil….Herhalde bu kadar büyük soygunu tarihte ancak Papa Doc, Bokasso gibi adamlar yapabilmiştir…”

Xxx

Mahkeme  de  soygun  dedi.
Bu  satışı  iptal  etti.
Eti- Alümünyumu  alanların  (Cengiz İnşaat);  onu  devlete  geri  vermesi  adaletin  emri  haline  geldi.
Ancak  vermiyorlar.
Adaleti  takmıyorlar
Madenini  çıkartıp  satıyorlar.
Fabrikasını  çalıştırıyorlar.
Arsaları  üzerinde i ş  kuruyorlar.
Devletin (özelleştirme  idaresi)  de  Seydişehir’i  geri  alması  gerekiyor.   Ancak  almıyor.
Devlet  de  adaleti  takmıyor.
Seydişehir  de  ölüşehir  oldu !
Adaletin  ölümünü  seyrediyo !
Konya’nın  13  AKP  milletvekili  dudaklarına  fermuar  çektirmiş,  susuyor.
Korkunç.

Necati  DOĞRU

Sözcü

04
Mar
12

HAZıRA KONAN NANKÖRLER VE BİLGİSİZ MİRASYEDİLER..!!!

Mazhar  Müfit  Kansu  Kurtuluş  Savaşı’nda  Ankara’daki  ilk  günlerini  şöyle  anlatıyor(*):

“Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa ile bu ciheti görüşürken bulduğum çareleri eskisi gibi kabul etmedi ve yarı geceye kadar hep düşündük ise de para tedariki konusunda bir karar ve sonuca ulaşamadık. Çünkü bankalardan ve dairelerden ödünç bile olsa para almayı Paşa’ya bir türlü kabul ettiremedim.

Ne  yapacaktık ?

Benim bir kürküm vardı. Nihayet onu da sattık. Kimsede satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamayarak: ‘Hele bakalım sabah olsun, yine düşünürüz’ sözü ile odalarımıza çekildik.

Gece düşünmekten uyuyamamış olduğumdan, yatağımda istirahat halinde iken kapı vuruldu. İçeriye giren zat Müftü efendinin geldiğini söyledi.

Eyvah, şimdi Müftü efendiye kahve ısmarlamak lazım, kahve var ama şeker yok. ’Paşa’ya haber veriniz’ dedim. ’Paşa size gönderdi, Paşa ile görüştüler.’

‘Peki, buyursunlar.’ Müftü efendi (Diyanet İşleri Reisi iken vefat eden muhterem Rifat Börekçi) odama girdi. Küçük masanın kenarında bir iskemleye oturdu.

– Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik, az olsa da yardımda bulunmayı vazife bildik.

– Bundan bir şey anlayamadım. Paramız var, dedim.

Halbuki kasa mevcudu 48 kuruştan ibaretti. Müftü efendi bu sözümü dinlemedi bile. Cübbesinin altından bir torba çıkardı. İçindeki kâğıt paraları saymaya başladı.

– Müftü efendi, teşekkür ederim ama, evvela Paşa ile bu hususta bir görüşseniz iyi olur.

– Görüştüm, kasa Mazhar Müfit Bey’dedir, ona veriniz! Dedi.

Birer birer saymaya ve masanın üzerine koymaya başladı. Toplam bin lirayı alıp kasaya koydum.

Muhterem Müftü çıktı, gitti. Ben de paranın miktarını Paşa’ya haber vermek üzere odamdan çıktım. Paşa ile odasının önünde karşılaştık, ‘Ne kadar?’ dedi. ‘Bin’ dedim.

Odasına girdik:

– Gördün mü, akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu hatıra gelir miydi? Allah bize yardım ediyor, dedi.

– Evet, kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, dedim. Herşeyden evvel bugün öğle yemeğinde size bir ziyafet çekeceğim. Çoktan beridir et gördüğümüz yok.

Şimdi emir verip on kıyye ( yaklaşık 13 kilo) pirzola aldıracağım. Ancak yeter. Bir de irmik helvası…

Paşa, ‘İsrafa başlamayalım’ deyince, ‘Bir defaya mahsus. Yarın yine çorba ve bulgura döneriz’ dedim.

Mustafa Kemal Paşa, Müftü efendiyi çok severdi. Böyle para için değil.. İstanbul’un idamımıza hükmeden fetvasını çürüten ve reddeden bir fetvayı, Müftü efendi de topladığı ulema ile müzakere ederek vermişti. Paşa da, Rifat efendi’ ye, Diyanet İşleri Reisi iken her hafta yaver gönderir, bir arzusu olup olmadığını sordururdu; resmi otomobili yok iken bir otomobil tahsis ettirmişti. Kurtuluş Savaşı’nda büyük hizmeti geçen Rifat Efendi’yi burada rahmetle yâd ederim.”

Vatanımız işte bu şartlar altında kurtarıldı. İskilipli’lerin yanısıra böyle yurtsever din adamlarımız da vardı.

Şimdi hazıra konan, bulduğunu satan, hak ediyormuş gibi maaşını, olanaklarını yüzleri kızarmadan sürekli artıran ve ülkenin emperyalizmin uydusu haline getirilmesine ellerini kaldırarak katkıda bulunan bir kısım nankörler, kalkmış “Kemalist Diktatörlük” den dem vurmakta, dine, gerçek dindara ve din adamına saygılı o büyük Deha’yı dinsiz gibi göstermekte, insanlığı, kahramanlığı ve devlet adamlığı karşısında yeşeren aşağılık komplekslerini, hırsızlıklarını, ihanetlerini, zulümlerini, yalan ve iftiralarla örtmeye kalkmaktadırlar.

CHP, Muharrem İnce’den ibaret değildir. Başta Genel Başkanları olmak üzere tüm partililer tarihimizi önce öğrenmeli, sonra bilmeyenlere anlatmalı, bu densizlere de haddini Meclis’te, ekranlarda, her yerde bildirerek Cumhuriyet düşmanlığı azgınlığına artık dur demelidir.

Cahile  hoş  görünerek  iktidar  taklidi  muhalefeti  bu  millet  asla  bağışlamayacaktır !

Reşit  ÇAĞIN

4 Mart  2012

(*) Mazhar  Müfit  Kansu – Erzurum’dan  Ölümüne  Kadar  Atatürk’le  Beraber

http://www.ilk-kursun.com/haber/97652

03
Mar
12

Ispartalı Kemalistlerden 3 MART DEVRİM YASALARıNıN 88. YıLı ORTAK BASıN AÇıKLAMASı

3 Mart 1924  günü  Türk  Devriminin  özünü  ve  temelini oluşturan,  Laik  Demokratik  Atatürk  Cumhuriyetinin  temel  yasaları  TBMM’de  kabul  edilişinin  88. Yılındayız.

Bu  yasalarla:

1-  “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun”la hilafete son verilecekti.

2-  Şer’iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırıldı. Bu bakanlıkların yerine Diyanet İşleri Bakanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı kuruldu.

3-  Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretimde birlik sağlandı.

Genç Türkiye Cumhuriyeti; kendi varlığı ve meşruiyeti ile çelişen, kurtuluş Savaşı yıllarında işgalcilerle işbirliği yaparak, isyanlar çıkararak, milli hareketi boğmaya ve milli savaşı arkadan hançerlemeye kalkışan, Cumhuriyetin kuruluşu sürecinde cumhuriyetle hesaplaşmaktan vazgeçmeyen kurumların varlığına 3 Mart 1924 yasaları ile son vermiştir.

M. K. Atatürk’ ün ‘’İnkılâbın kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe,bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız inkılâp ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de böyle olacaktır.’’ dediği kadar önem verdiği devrim kanunları Türkiye Cumhuriyet’ inin olmazsa olmazlarından olup, kuruluş felsefesidir.

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini hiçbir zaman kabullenemeyen ABD, Kurtuluş Savaşındaki yenilgiyi hiçbir zaman içine sindiremeyen Batı, hep bir Sevr özlemi ile yaşamıştır.

Şimdi SEVR yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Türkiye’de bir “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” kurmak isteyen Batı kolları sıvamıştır. Ortam elverişlidir. Siyasal İslamcı iktidar, bölücüler, mütareke basını bu oluşumu büyük bir şevkle desteklemektedirler.

Siyasal İslam bugün, tam da emperyalizmin istediği gibi, uluslararası sermayeyle uyumlu, ABD ile kol kola girmiş, büyük bir pervasızlık içerisinde ulus devleti ve Kemalizm’i bitirmeye çalışmaktadır. Anayasadaki “Atatürk milliyetçiliği” kavramı, Gençliğe Hitabe ve Türk sözcükleri bile onları rahatsız etmektedir.

Hedef ümmet toplumudur. Hedef, Türkiye’yi tarikatların ve küresel sermayenin birlikte yönettiği bir ülke durumuna getirmektir. AKP, ABD ve AB şeriat yolculuğuna son noktayı koymaya hazırlanmaktadır.

İktidarın düşmanı ne AB, ne Amerika, ne İsrail, ne PKK’dır. İktidarın düşmanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür… Türk Devrimidir.

Cumhuriyettir… Ulus devlettir… Laikliktir… Tam bağımsızlıktır… Türk ordusudur…

Zindanlar bu nedenle doldurulmuştur. Yüzlerce vatansever düzmece belgelerle, 25 kuruşluk kurgu CD’lerle dört duvar arasında, çoluğundan çocuğundan uzakta çile çekmektedir.

Bu bir zulümdür. İşkencedir…

Ama Deniz Feneri sanıkları suçsuz, onları soruşturan, kovuşturan savcılar suçlu konumuna düşürülmüştür.

Bu bir utanmazlıktır. Utanmıyorlar, ABD, AB emperyalizmi ile birlikte Şeyh Sait’lerin, Said Nursi’lerin, Derviş Vahdeti’lerin, Ali Kemal’lerin, Sait Molla’ların, Anzavur’ların hesabını soruyorlar. Onları demokrasi kahramanı ilan edip, Kubilay’ın kör bağ testeresi ile başının kesilmesini haklı gösteriyorlar.

Bu bir “öç alma harekât”ıdır. Bu, hem emperyalizmin hem de onun değişmez ortağı siyasal İslam’ın yıllardan beri gerçekleştirmek istediği, ama bir türlü gerçekleştiremediği bir hayaldir.

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. Onlar Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız” diyen Ali Kemallerin,

İngiliz emperyalizminin ve işbirlikçilerinin emrinde nice yurtseveri astıran, nicelerini bir İngiliz adası olan Malta’ya sürgüne gönderen Kürt Nemrut Mustafa Paşa’ların,

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır” diyen İskilipli Atıf Hocaların, Derviş Mehmet’lerin, Sait Molla’rın, Seyid Rıza’ların torunları da bugün aynı geleneği sürdürerek, 21. Yüzyılın Kuvayi Milliyesinden, yurtseverlerinden, Atatürk’ten öç almaya çalışıyorlar.

Kubilay’ı kör bağ bıçağı ile kesen dedelerinin idam edilmesi akıllarından bir türlü çıkmıyor.

Bu nedenle Kurtuluş Savaşı yenilgisini bir türlü hazmedemeyen Batı emperyalizmine, ABD’ye “YARDIM VE YATAKLIK” suçu işliyorlar. Bunların Son durağı yüce divandır.

Bunu bildikleri için başladıkları işi bitirmek zorundadırlar. Bu saatten sonra artık onlar için geriye dönüş yoktur.

Cumhuriyete, tüm cumhuriyet kurumlarına, tüm Kurtuluş Savaşı kurumlarına bu yüzden savaş açtılar. Tıpkı dedeleri, ataları gibi…

Bu nedenle yeni anayasa yapmanın peşine düştüler. Çünkü; Yeni Anayasa ile , Türkiye Cumhuriyeti’nin millî yazılımını, ulusal kimliği tasfiye edilmek isteniyor. Yeni Anayasa’yı, Türkiye’de sürdürdükleri ekonomik ve siyasi yapıya uygun hukukî yapıyı tamamlamak için, saçayağının üçüncü ayağını tamamlamak için istiyorlar. Yeni Anayasa Cumhuriyet hukukunun 29 Ekim 1923 felsefesinin, 19 Mayıs 1919 felsefesinin, 23 Nisan 1920 felsefesinin redd-i mirasıdır! Cumhuriyetin ekonomik, siyasi kimliğini reddetmektir!

Baskı, zulüm uygulayarak, insanları dört duvar arasına atarak, yetim hakkı yiyerek, yığınları aç sefil bırakarak hiçbir iktidarın şimdiye dek ayakta kaldığı, saltanatını sürdürdüğü görülmemiştir. Karanlığın temsilcileri, tüm çabalarına karşın tarih çarkına geriye çevirememişlerdir.

Tarihin bu şaşmaz geleneği yine bozulmayacaktır. Zafer, önünde sonunda, mutlaka ama mutlaka, sömürüye, haksızlığa, baskıya direnen emekçilerin, yurtseverlerin olacaktır.

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

Efendilerinin önünde secdeye yatan yandaş basın, yandaş yargı da efendileri ile birlikte tarihin çöplüğünde yerlerini alacaktır…

Emperyalizm günümüzde artık “kaleyi içten fethetme” yöntemini kullanıyor. Topraklardan önce beyinleri işgal etmeye çalışıyor. Beyinleri sömürgeleştiriyor.

Asıl hedefinde ise ulus devlet var. Vatan savunması var. İnsanları küreselleşme adı altında “vatansızlaştırmak” var. Çünkü ulusal direnmeyi, karşı koymayı engellemenin, yok etmenin en kestirme yolu vatan sevgisini ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle eğitim sistemini yaz boz tahtasına çeviriyorlar.

Şu gerçeği artık açık açık belirtelim: Ülkemizin bugünkü genel görünümü, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günden pek farklı değildir. Bu ortamda ve koşullarda yapılacak tek şey, Küresel çeteye ve işbirlikçilerine karşı Atatürk gibi yeni bir direniş başlatmak, yılmadan, gerilemeden, mücadeleyi sonuna değin sürdürmektir.

Yılgınlık, teslimiyet, boyun eğme ise kesinlikle söz konusu olamaz.

Türkiye’nin geleceği için “ihanet çeteleri” bitirilmelidir. Bitirilmek zorundadır. Çünkü onlar bitirilmezse Türkiye bitecektir. Başka çıkış yolu kalmamıştır. Biz tüm yüreğimizle inanıyoruz ki, ulusumuz geçmişte olduğu gibi, bugün de bu ateş çemberinden direne direne çıkacaktır. Bu yürüyüşü durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü tüm yurtseverleri içine alacak bir Silivri henüz daha inşa edilmemiştir…

Bu görevi yerine getirmeyenler, uzaktan seyredenler, ya da yalnızca gevezeliğini yapanlar da zulmedenler kadar suçludurlar. Suç ortağıdırlar.

Yurtseverlerin direnişi karşısında zalimler mutlaka kaybedecektir. Zulüm mutlaka yok olacaktır. Ortaçağ karanlığı, yerini tan vaktine bırakacak, tüm ulus özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşacaktır.

Tarih boyunca haklı, doğru olan kazanmıştır hep. Karanlığın temsilcileri, tüm çabalarına karşın tarih çarkına geriye çevirememişlerdir. Ülkemizde de bu gelenek bozulmayacaktır. Sömürüye, haksızlığa, baskıya direnen yurtseverler mutlaka kazanacaktır.

VE   BİR   GÜN   MUTLAKA   ihanetlerin  hesabı   sorulacaktır..!!!

Direnmek  yaşamak;   boyun  eğmek,   ölüm demektir..!!!

1- Atatürkçü  Düşünce  Derneği

2-  CHP  İl  ve  İlçe Örgütleri

3-  İşçi  Partisi  İl  ve  İlçe  Örgütü

4-  Alevi  Kültür  Derneği

5- Türkiye  Emekli  Astsubaylar  Derneği

6- Türkiye  Gençlik  Birliği  Isparta  Temsilciliği

http://www.ilk-kursun.com/haber/97605

03
Mar
12

Konya’nın 13 AKP milletvekili dudaklarına fermuar çekti..!!!!!

19 bin 500 TL’yi bulan aylık maaşları, yüklü yollukları, her biri için üniversite öğrenimli 2 ayrı danışmandan toplam 23 danışman, her biri için yüksek eğitimli 1 sekreterden toplam 13 sekreterleri, Meclis’in zengin kütüphanesi, Ankara’nın 23 Nisan 1920’den başlayıp; tek partiden, çok partiye, darbelerden, balans ayarlarına süzüle biriktire getirdiği 92 yıllık siyaset tecrübesi ve  Konya  halkının  tunçtan  desteğine  rağmen  suskunlar.

Yanlarında partileri.

Sırtlarında  dokunulmazlıkları.

Önlerinde  kürsü  özgürlükleri.

Ağızları  var,  dilleri  yok.

Dilleri  var,  sözleri yok.

Fermuar  çektiler  dudaklarına.

Seydişehir Alümünyum Fabrikaları’nın “kirli-hile kokan- danışıklı şüphesi yüklü satışı” yüksek mahkeme (Danıştay) kararıyla iptal edilmesi üzerine tek bir kelime etmediler.

Altı   yıldır   susmaktalar..!!!

Xxx

Seydişehir Amerika’da  mı ?

Somali’de,  Afganistan’da  mı ?

Seydişehir  Konya’da  değil  mi ?

Seydişehir Alümünyun (Eti-Alümünyum) devletindi. DPT’nin tespitlerine göre değeri 1.5 milyar dolar olan iç ve dış pazarı hazır “boksit rezervleri” onundu. Oymapınar Barajı, fabrika binaları, lojmanları, arsaları, Antalya limanı, mülkleri hepsi 4 milyar dolar eden mal varlığıyla Eti-Aliminyum, özel şirket CE-KA’ya sadece 305 milyon dolara satılıp özelleşti. Konya’nın 13 iktidar milletvekili, bu satış karşısında sustu.

İçine  kapanık  kaldı.

Tek  Adam  ne  diyorsa  o.

Başbakan’ın  ağzına  baktılar.

Bu satış “kirli görünüyor ve hile kokuyor” diye düşündükleri için Kamu İşletmeciliği Geliştirme Merkezi Vakfı, Metalürji Mühendisleri Odası, işçilerin örgütü Tes-İş Sendikası ve Konya Milletvekili Atilla Kart, (CHP) Danıştay’da dava açtılar.

Adalet  davayı  ince  eledi.

Kararını verdi: Bu satış kamu yararına değildir. CE-KA karara itiraz etti, dosyayı İdari Davalar Dairesi’ne götürdü.

Karar değişmedi.

Xxx

4 milyar dolarlık mal varlığı olan Seydişehir Eti- Alminyum’u 305 milyon dolara alan CE-KA (Cengiz İnşaat) devlet malını devlete geri vermek zorundaydı fakat hisseleri; hepsinin soyadı “Cengiz” olan Mehmet, Ahmet, Ekrem, Şeref, Asım ve Kazım Cengiz adlı kişilere devretmişti.

Danışıklı  olmuştu  bu  devir !

İçinde  sinsi  hile  taşıyordu.

13 AKP Konya vekili; “bu danışıklı hisse devrine” de sustular. Duymadılar. Görmediler. Konuşmadılar. Özelleştirme İdaresi, 2008’de “hisse devri danışıklıdır” diye dava açmak zorunda kaldı ve dava muhtemelen lehine sonuçlanacakken, 3 yıl sonra aniden, 2011 yılında; “davamdan koşulsuz olarak vazgeçiyorum” diye mahkemeye dilekçe verdi.

Ne  oluyordu ?

Seydişehir  peşkeş  çekiliyordu.

13  AKP  Konya  milletvekili !

Dudakları fermuarlı!

Eti-Aliminyumu geri istemiyordu.

Kim dikti dudaklara o fermuarı!

KUTU

(uyan borusu)

8 gün  doldu

8 işçinin  ölüsü

bulunamadı !

Artık ezberlediniz. Bugün 18”ci gün doldu, Savcı’nın KİK’deki ihale yolsuzluğu üzerine ifadeye çağırdığı Tayyip Erdoğan zengini 4 işadamı hala kayıp. Gizleniyorlar. Adana Kozan’da barajın patlaması üzerinden de 8 gün geçti. Boğulan 10 işçiden sadece 2’sinin ölü bedeni bulundu. Patlayan barajın işvereni Enerjisa şirketi, barajı yapanlardan biri Seydişehir Aliminyum’u alan Cengiz İnşaat, diğeri de TEKEL’in içki fabrikalarını konsorsyum ortağı olarak alan Özaltın inşaat. TEKEL’in satış hikayesini Emin Çölaşan dün köşesinde anlatmıştı.

Necat  DOĞRU

Sözcü

03
Mar
12

TEVHİD-İ TEDRİSAT (ÖĞRETİM BİRLİĞİ) YASASı AYAKLAR ALTıNDA…

Hile,  hurda…    Ayak  oyunları…

Takıyye,  yani  asıl  amacı  gizleme,  gözlerden  saklama…

Bunlar  siyasal  İslâm’ın  bir  toplumu  dönüştürmek  için  kullandıkları  araçlar…

Onlara göre, bir İslamcı “mevcut düzenin olanaklarından sonuna kadar yararlanmasını” bilmelidir.

Yalan söylemek de geçerli olmak üzere, “nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mubahtır…” (Hocanın Okulları, İÜ Basımevi, İstanbul 1988, s. 28) ‘

Şeriatçılar, demokrasiyi ve siyasal partileri, bir din devleti kurmak için kullanılması gereken araçlar olarak görürler. Bu konudaki düşüncesini Şevki Yılmaz şöyle açıklıyor:

“Türkiye’de Müslümanları selamete çıkarmanın, hürriyete kavuşturmanın yolu, mevcut düzeni kullanmaktan geçer. Müslüman, bulunduğu mekânda, mevkide ve zamanda davası için düzeni kullanabilmelidir…” (Şevki Yılmaz, Taraf Dergisi, 1993)

Recep Tayyip Erdoğan da düzenin kullanılmasından yanadır. Bir zamanlar Şunları söylüyordu:

“Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız.

Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz…”

Fethullah Gülen bir söyleşisinde takıyye konusundaki görüşlerini şöyle belirtiyordu:

“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir.”
( Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam)

Van depremini bahane ederek, Cumhuriyet bayramının kutlanmasını işte bu yöntemlerle engellediler.

Ama kendileri aynı gün düğünlere katıldılar. Eğlenceler düzenlediler.

19 Mayıs Bayramının yasaklanmasını havanın soğuk olmasına bağladılar.

Şimdi de yine sudan nedenlerle “Gençliğe Hitabe”yi ve “Ant”ı kaldırmaya çalışıyorlar.

İleri sürdükleri tüm uydurma gerekçelerin arkasında aslında tek hedef, tek amaç var:

Atatürk düşmanlığı, Cumhuriyet düşmanlığı, Kurtuluş Savaşı düşmanlığı… Türkiye’nin Bağımsızlık mücadelesinde emperyalizmle işbirliği yaptığı için idam edilen şeriatçı atalarının, dedelerinin öcünü alma…

İşte bunun için gençlere “Kinlerinin davacısı” olmaları öğütlenmektedir.

İşte bunun için dindar bir gençlik yetiştirilmek istenmektedir.

Çünkü Kubilay’ın katillerini cezalandıranlara karşı kin hiç bitmemeli, öfke bitmemeli, Kemalistlerden öç alınana değin devam etmelidir.

Şimdi de eğitim ve öğretimi 4+4+4 formülü ve 12 yıla çıkarma saptırması ile Kuran Kurslarının ve imam hatiplerin önünü açmaya çalışıyorlar. İlk dördüncü yıldan sonra henüz, 9–10 yaşlarındaki çocukları, “Dindar ve kindar bir gençlik” yetiştirmek için Kuran kurslarına, imam hatiplere yönlendirmeyi düşünüyorlar.

Zorunlu eğitimin 4 yılla sınırlandırılmasından sonra, özellikle kırsal kesimlerde okuyamayan küçücük kız çocukları kocalara teslim edilecek. İntiharlar, namus cinayetleri, zulüm, alıp başını gidecek…

Küçücük yaşta çocuklar “çırak” olacak. Ya da sokaklara atılacak…

Dünyanın tüm uygar ülkelerinde meslek okullarına yönelme yaşı 16 -17’dir. Gerçek budur… Bunun dışında yapılan her düzenleme kendilerinin deyimi ile “ideolojik”tir, art niyetlidir.

Şeriatçılığa hizmettir.

8 yıllık kesintisiz eğitimde gençler okul seçme işini 15 –16 yaşlarında yapıyorlardı. İşte bu durum AKP’yi rahatsız etti. Ürküttü. Korkuttu.

Çünkü onlar, çağdaş, uygar, ileri görüşlü gençlerden öcüden korkar gibi korkuyorlar…

Çünkü onlar, 15-16 yaşına gelen çocukların gerçekleri görerek, dinci ideolojiden uzaklaşmalarından, imam hatiplere, Kuran kurslarına sırt çevirmelerinden öcüden korkar gibi korkuyorlar.

Ödleri, yürekleri patlıyor.

88 yıl önce, bugün, Kemalist Hükümet işte bu nedenlerle, 3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat yasasını kabul etmişti. “Halifeliğin Kaldırılmasına dair Kanun” ve “Şeriye ve Evkaf Vekâleti”nin kaldırılması kanunu da aynı gün çıkarmıştı.

Bu yasaya göre eğitim, “mahalle mektepleri”nden, medreselerden, tekke ve tarikatların egemenliğinden kurtarılıp, tek elde toplanacaktı. Milli eğitime bağlanacaktı. Böylece eğitim ve öğretimde birlik sağlanacaktı. Eğitimde, öğretimde birliği sağladığı için adına eski dilde “Tevhid-i Tedrisat” denildi. Yeni adıyla “Öğretim Birliği” yasası.

Bu yasaya göre devlet, özgür düşüncenin beyinlere yerleşmesine; hurafelerin, batıl inançların yerini fennin, bilimin almasına çalışacaktı.

FİKRİ  HÜR,  İRFANI  HÜR,  VİCDANI  HÜR  GENÇLER”   yetiştirecekti.

Öğretim Birliği, ulus devletin eğitim kurumuydu. Emperyalizme karşı “Tam bağımsızlık” ve ulusal ideolojiyi temel alıyordu.

İşte bu yasa, AKP’nin çıkaracağı 4+4+4 formülü ile ortadan kaldırılmak istenmektedir şimdi.

Yeni eğitim sistemi, tam olarak sömürgeci devletlerin hedeflediği “teslimiyetçi, dinci anlayış” üzerine yapılandırılmaktadır. Yeni eğitim sisteminde ne ulus devlet, ne ulusal düşünce, ne Atatürk ilkeleri ne de tam bağımsızlık düşüncesi vardır.

Yeni düzenlemeyle okullar, Osmanlının son dönemlerinde olduğu gibi emperyalizmin, tarikat ve siyaset ağalarının hizmetinde “Dindar ve kindar” bir kuşak yetiştirmek üzere zillerini çalacaktır.

Ne yazık ki günümüzde,1923 Devrimi yerle bir edilerek, mevzileri birer birer teslim alınarak, sevgili yurdumuz sömürgeleştirilmeye doğru hızla yol almaktadır.

Ne  yazık  ki  halkımız  hâlâ  bu  kötü  gidişin,  ihanet  yolculuğunun  farkında  değildir…

Ama  biz,  şarkıda  söylendiği  gibi,  yine  de  “uyarı”  görevimizi  yapmaya  devam  edelim :

Uyan   ey   gözlerim   gafletten  uyan,

Uyan,   uykusu   çok   gözlerim   uyan…”

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/97546

03
Mar
12

Padişahın Tuğrası

 Doğrusu  “Paramızın  niye  simgesi  yok ?”  diye  benim  hiç  aklımdan  geçmemişti…

Güzel  oldu…

Gördüğünüz TL simgesindeki iki çizginin uçlarının yukarı doğru kalkık olması “kalkınmamızı” gösteriyor…

Yarısı ısırılmış “D” harfi gibi olan kısım yarım çapa “güvenin” ifadesi…

Alt çizginin dik çizgiye oranı “denge”yi…  Dik çizginin yan çizgiye dayanması “ekonomik gücü” anlatıyor…

İki çiziğin gövdeye açısı “açılımı” temsil ediyor…

“O iki çizgi ne” derseniz; Doğu ile Batı arasında köprü…

“Duble yol” da olur…

Aslında padişahın tuğrası.

Anayasadan bu kadar “mana” çıkmıyor mesela…

Daha birçok “mana” vardır ama ben bilmiyorum…

*

TL’nin  kendisine  gelince…

Cumhuriyetin  parasıdır  o…

Büyük  Bağımsızlık  Savaşı’nın  sonunda  kurulan  cumhuriyetin  parası…

Özgürlüğün  sembolü…

Kuruluşun…

Bağımsızlığın…

Devrimin…

Egemenliği  anlatır  size…

Bir  devlet olmanın  simgesidir…

Buruşmasın diye cep defterlerinin arasına birer 5’lik koyarak Anadolu yollarına düşen ve aydınlanmayı başlatanların parasıdır…

Özgürlük savaşı veren kahramanlar cephede savaşırken, arkadan kendi milletinin askerini vuracak kadar ihanet içindeki hilafetçilerin karşı çıktıkları para…

Üzerinde Mustafa Kemal’in fotoğrafı vardır…

Onun için önce yırtıp attı yobaz…

Ta ki onunla köşeyi dönebileceğini, çalıp çırpabileceğini, zenginleşeceğini, türbanlı karısına dört çekerli cip alabileceğini öğrenene kadar…

Türk Lirası; savaşın henüz yaraları sarılırken, yokluklar içinde, 12 Ocak 1926 tarihli kanunla basılmasına karar verilen paradır…

Büyük destanın öyküsüdür…

Kurban olun cumhuriyete…

Simgesini bile yapamadınız…

Ters  çevir…

Ermeni parası oluyor…

Bekir  COŞKUN

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=319322

03
Mar
12

Velev ki simge

“Euro”  yazılıyor.

Ahali  “yuro”  diye  okuyor.
Türk  Dil  Kurumu  “avro”  diyor.
“Avrovizyon”  demiyoruz.
“Örovizyon”  diyoruz.
*
TC  Merkez  Bankası…
Biriktirdiği  dolar’la  övünüyor.
*
Para,  Farsça.
Döviz,  Fransızca.
Lira,  İtalyanca.
*
TL’ye  simge  seçtiler…
Ermenice.
*
İtibar  diye  buna  derim  ben.
Soykırımı olmasa bile, Ermeni dramı’nı tanımış olduk en azından!
*
Ayrıca.
Çince’ye  benziyor  ama…
Japonca.
“Ayrıca”  demekmiş.
*
E  ayrıca  demişken…
*
6 sıfırı  attığımız  gün:
Ekmek  30 kuruş.
Dolar  1 lira 35 kuruş.
Euro  1 lira 85 kuruş.
Cumhuriyet  altını  128 liraydı.
Bugün:
Ekmek  1 lira.
Dolar  1 lira 75 kuruş.
Euro  2 lira 34 kuruş.
Cumhuriyet altını  656 lira.
*
“TL’nin  simgesindeki  yatay  çizgiler  yukarı  doğru  eğimli  hale  getirildi,  çünkü,  yükselen  ekonomimizi  gösteriyor”  dedikleri  de…   Bu.

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/velev-ki-simge.html

03
Mar
12

ŞEYTAN ANADOLU CENNETİNİ İŞGAL ETMİŞTİR..!!!

Görünürde  hiç bir  şey  yok…

Evlerimizde  televizyon  karşısında  sıcak  çaylarımızı  yudumlamaktayız.

Hattâ feys sayfalarımızda karda çekilmiş fotoğraflar yayımlamakta, arkadaşlarımıza “Günaydınlarrrrr” yazıp, güllerden oluşan kalp figürleri göndermekteyiz.

Türbanlı  kızların  fotoğraflarını,  fotoşoplayıp  değişik  görüntüleriyle  servis etmekteyiz.

Haber kanallarını “zap”layıp, programların adeta abonesi olmuş konuşmacıları bazen kızarak, bazen de onaylayarak dinlemeye devam etmekteyiz.

“Yetenek Sizsiniz” Ekranda büyük para ödülü için kılıktan kılığa giren ve bizleri utandıran manzaralar… Diğer tarafta kadınların idolü olmuş İvana Sert..

Çocuklarımızın ayağında “rainbow”lar, kadınlarımızın çantasında “Elizabeth Arden”ler ve keyifle tüttürülen Barzani, Amerikan, Fransız vb. sigaraları..

Öğle yemeğinde “fastfood”lar, akşam yemeğinde ya İtalyan ya da Çin mutfağı…

“Muhteşem Yüzyıllar”  “1453″ler,  “Mustafa” lar ve  “Berlin Kaplanı”

Ortalık  güllük  gülistanlık  sanki…

Türk  milletinde “tık”  yok…

Gaziantep’te Fransız, İstanbul’da İngiliz, İzmir’de Yunan, Antalya’da İtalyan askeri yok..

Kadınlar sırtlarında cephane taşımıyor. “Tayyareci Feti” keşif uçuşları yapmıyor.

Tank  yok,  tüfek,  uçak  hiç  yok..   Türk  ordusu  da  savaşta  değil..

Ama  “Tek Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal Edildi.”  demiş  sevgili  gönül  dostum  ADD  Isparta  Şube Bşk.nı  Mahmut Özyürek…

Ve ona yakışan bir kararlılık ve tutumla tehlikeyi ve Türkiye’nin nasıl silahsız işgal edildiğini anlatmış bize…

ADD Genel Merkezi ise Mahmut Özyürek’in bu benzeri yazıları ve uyarılarından dolayı anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı Kemalist duruşundan rahatsız olarak hakkında inceleme başlatmıştır. Hattâ ADD Yüksek Disiplin Kurulu üyesi Remzi Babacan, Sn. Mahmut Özyürek hakkında başlatılan inceleme doğrultusunda Çözüm gazetesi yazarı Şakir Aksöz’ün bilgi ve tanıklığına başvurmuştur.

Hani “Bozacının şahidi şıracı” derler ya.

Şakir Aksöz yazdığı bir yazı ile Sn. Özyürek’in “Atatürkçülüğünü” sorgulamaya kalkışmış bir kişidir.

Yazı Sabah Akdeniz ekinde 17 08 2009 tarihinde yayımlanmıştır.Bu yazıyı alpertekinhaberplatformu-blogspot.com/…/addyi karalamaya kalkisan adresinde bulabilirsiniz.

Ne yazık, artık ADD bile yurt çıkarlarını savunmak yerine yurt çıkarlarını savunan, Kemalist cephede direnç noktası oluşturmaya çalışan aydınlanma savaşçısı, devrimci, bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir şube başkanı hakkında Yüksek Disiplin Kurulu’nda inceletme başlatmayı görev kabul etmiştir.

Ülkemiz Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılmış olan ekonomik ve siyasal bağımsızlığını kaybetmiştir.

İktidar sahipleri ise gaflet, delalet ve hattâ…

” Şurada acıklı bir gerçek olarak belirtelim ki, yurdumuzda yabancı parasıyla işleyen bir çok propaganda yapılıyor. Bundan amaç pek belli…Milli dayanışmayı verimsiz duruma sokmak, milli istekleri kötürümleştirmektir.” Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal’in o büyük öngörüsü ile işaret ettiği durum ne yazık ki büyük çabalar sonunda “Batılılaşıyoruz” çığırtkanlığı ile emperyalizmin başarısına dönüşmüştür.

Ve  şeytan  Anadolu  cennetini  işgal  etmiştir.

ABD’de teknik olarak 46 eyalet vardır. Virginia, Kentucky, Pennsylvania ve Massachuetts ise bu eyaletler ülkesinde daha değişik bir konuma sahiptir. Adı geçen dört şehir devletçiği “Ortak Rıza Oluşturulmuş Siyasi topluluk” olarak, ABD’nin haritasında yer almıştır.

Adımları daha önce atılan teslimiyettin zirvesine 19-20 Kasım’da yapılan ve Türk milletinden gizlenen Lizbon Antlaşması ile çıkılmış ve Amerikan askerinin işgaline açık çek yazılmıştır. Türkiye bu antlaşmadan sonra ABD’nin “Ortak Rıza ile Oluşturulmuş Siyasi topluluğu”dur.

Türk milleti Mondros Mütarekesi ve/veya Sevr Antlaşması imzalanırken bile bu kadar acz ve teslimiyet içinde olmamıştır. Hıyanetin ne tartısı ne de ölçüsü vardır. Üstelik Lizbon Antlaşması hiç bir tartıya ve/veya ölçüye sığmayacak ölçekte büyüktür.

ABD Avrupa Ordusu ve 7. Ordu Komutanı Mark Hertlin “Türkiye’nin Güney’ine Amerikan askerlerinin yerleştiği”ni açıklamıştır. ABD Bayrağı Malatya-Kürecik semalarını kirletmektedir.

Füze Projesi Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyenlerin NATO kalkanını kullanarak, Türkiye’ye yerleştirdiği merkezi Almanya’da olan korkunç silahın uyarı sistemidir. Aynanın ne parlak ne de sırlı yüzü kalmıştır artık. Sam Amca kirli dişleri ile sırıtarak Türkiye’ye seslenmektedir.

“I Want You” Seni istiyorum!.. Türkiye kendi isteği ile bu kanlı kucağa oturmuştur.

Söz konusu Arz-ı Mevud‘dur. Büyük İsrail Projesi’ni geçekleştirmek için Türkiye’ye taşeronluk görevi verilmiştir. Tür milletinin bölünmez bütünlüğüne ve Türk askerinin kanına GDO’lu (Genleri Değiştirilmiş Organizmalar) İsrail buğdayının unundan yapılmış ekmek doğranacaktır.

Bu arda iktidarın bazı bakanlarının İzmir’in ve Kürecik’in ABD’li askerler sayesinde ekonomisinin canlanacağını da söylemesi bir gaflet örneğidir.

Ülke şeytanın askerlerinin işgali altındadır. Ve Türk milleti uyumaktadır. Çünkü Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal edilmiştir.”

Bu işgal hayasızca bir akındır ve rezalettir. Türkiye ne ABD’nin ne de NATO’nun taşeronluğunu kabul edip masum insanların potansiyel katili olmayı kabul etmemelidir.

Bu arada Uluslar Arası Ceza Mahkemesi’ne (UCM), BDP’nin baş vurusu kabul edilmiştir.
Türkiye, henüz her tarafı ile bir muamma olan Uludere olayından dolayı “Savaş Suçlusu” kapsamında soruşturulacaktır. Ve sonucunda Türk ordusu “Savaş Suçlusu” olarak yargılanarak ve ceza alacaktır.

Ülkemiz işgal altındayken hemen feyste “Sarı saçlım-Mavi gözlüm”ü mü paylaşalım?

Yahut da ” Uyanın ey Kuvva-i Milliye Şehitleri- Satıldık biz” diye mi haykıralım?

Hayır, ne Mustafa Kemal Samsun’dan bir kere daha gelir ne de Kuvva-i Milliye Şehitleri “toprak altındaki uykularına” son verir.

Sen toprak üstündeki uykuna son vereceksin arkadaşım. Pusatlarını kuşanıp düşeceksin yola. Pusatların tam bağımsızlık anlayışı ve anti-emperyalist direniştir. Bağıracaksın avazın çıktığı kadar… “Katil Amerika Defol” diye…

Sendikalara, demokratik kitle örgütlerine (ADD Genel Merkezi’ne dokunmayın. O derin uykuda… Örneğin Ulusal Eğitim Derneği’nin 4+4+4 Eğitim konulu 29 Şubat 2012 tarihinde yaptığı toplantısına söz verdiği halde gelmeyen Çölaşan, yerine gönderdiği Elif Çuhadar‘ın bir başka toplantısı var var demesine rağmen evinin sıcaklığında istirahatte), bütün siyasi partilere telgraf çekeceksin. Uyandıracaksın onları, görevlerini hatırlatacaksın.

Baktın olmadı, sokaklara, meydanlara döküleceksin, vatanını savunacaksın. bir daha bağıracaksın “Katil Amerika Defol” diye.

Polis mi copladı seni? Canın yansa da ses çıkarmayacaksın. Yerlerde sürüklemelerine izin vermeyecek, gururla uzatacaksın bileğini kelepçelere. Çünkü sen vatanı savunuyorsun.

Hakim karşısına çıkarıldığın zaman da “Ben vatanımı savunuyorum. Vatan savunması, bağımsızlıkçı olmak, işgale karşı direnmek suçsa, suçumu kabul ediyorum” diyeceksin.

Ama başını asla eğmeyeceksin. Mustafa Kemal’in Bursa Nutku’nda söyledikleri aynen uygulayacaksın.

Sen,  sen  Atatürk  olacaksın  arkadaşım.

Tür milleti nice zaferlere imza atmış bir ulustur. Yeni Bağımsızlık İhtilâli’ni başlatarak işgalcileri, şeytanın askerlerini yurdundan kovacaksın.

Unutma parola “Ya İstiklâl”, işaret “Ya Ölüm”dür.

“Katil Amerika  Defol!  Ya geldiğin gibi git, ya da biz seni göndermesini biliriz.” diyeceksin ve başaracaksın.

Çünkü  Türk  milleti  geçmişini  unutmuş  miskin  bir  ulus  değildir.

Figen  ÖZEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/97383

03
Mar
12

SÖYLETENE BAKıN..!!!

Esasında bugün İran’a ve orada yapılmak istenenlere odaklanacaktık. Fakat gündemimiz çok hızlı değişiyor. Müsaadenizle İran konusunu biraz ötelemek ve önceliği nedeniyle bu yazımda size, geçtiğimiz pazartesi günü Milli Güvenli Kurulunun (MGK) Suriye ile ilgili yaptığı açıklamadan ve anlamından bahsetmek istiyorum.

MGK açıklaması aynen şöyle : ’ Suriye’de  devam eden  şiddet,  yıldırma  ve  toplu  kıyım  eylemlerine  uluslararası  toplumun  seyirci  kalmaması  gerektiği  vurgulanmış  ve  bu  çerçevede  Suriye  halkının  korunması  ve  insani  yardım  ulaştırmasının  altını  çizmiştir.  BM  genel kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet dile getirilmiş ve 24 Şubat tarihinde Tunus’ta gerçekleşen Suriye’nin dostları grubu toplantısının sonuçları değerlendirilmiştir.’’

Bu ifade ile Türkiye çok net olarak, Suriye’de rejim değişikliğini hedef alacak askeri müdahalede aktif rol alacağını dünya kamuoyuna açıklamaktadır. Suriye’de toplu kıyım olduğu, seyirci kalınmaması gerektiği ve insani yardım gibi sözler bu işin pazarlamasıdır. Bu açıklama, aynı zamanda ülkemizin, bölgemizin ve komşumuzun aleyhine olarak emperyalizmin çıkarına hizmet edeceğimizin açık göstergesidir.

Hakkını da yemeyelim, Dışişleri Bakanı hariç Başbakan ve AKP’nin önde gelen yöneticileri bu savaşa katılmamak için direndiler. Ama nafileydi! Çünkü emperyalizmin şantajı ve baskısı çok büyüktü. Anımsattılar emperyalizme direnen Ecevit’in başına gelenleri. Hatırlattılar, kırılgan ekonomiyi, rekor üstüne rekor kıran cari açığı, Kuzey Irak’taki yandaş yatırımların başına gelebilecekleri, PKK vasıtası ile azdırılabilecek terörü, uydurma delilleri, sözde Ergenekon, Balyoz gibi operasyonları, olabilecek cadı avını ve İsviçre’deki hesap numaralarını. Aklınızın ve havsalanızın alamayacağı daha gün ışığı görmemiş ve medya çevrelerinde dillendirilmemiş ikna edici başka kozları da vardı. Tabi ki uslu çocuk olup söyleneni yaparsan işbirlikçi kral ve emirlerden gelecek havuçlar da…

Sorun yine askerdi. Nasıl eğitim ve öğretim almışsa bunlar hala direniyorlardı. Ama bu MGK açıklaması gösterdi ki, askerlerin en büyüklerini ve yıldızı çok olanlarını ikna etmişlerdi. Ya da şimdilik öyle gözüküyordu. Nasıl ikna olmasınlar ki Silivri ve Hasdal kendilerine anımsatılınca. Hala direnen olursa sabaha karşı yine baskın ve aramalar, bulunur çuval dolusu dokümanlar ve dijital dosyalar.

Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri sadece çok yıldızlılardan oluşmuyor, bu nedenle savaşçı unsurlar nasıl motive edilir ve haçlılar ile işbirlikçi Arapların yanında mazluma nasıl kılıç çektirilir bende bilmiyorum.

MGK’nın açıklamasındaki ‘’ BM Genel Kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet…’’ ifadesi Suriye’ye yapılacak askeri müdahalenin hukuku dayanağı için açıklamanın içine monte edilmiştir

ABD Suriye’de rejim değişikliğine yönelik yapmak istediği askeri müdahale için BM Güvenlik Konseyinden Rusya ve Çin vetoları yüzünden yetki alamayacağını en son 4 Şubat’ta da gördükten sonra taktik değiştirmiştir. Bu maksatla 16 Şubat’ta Suriye kararını BM Genel Kuruluna getirtmiş ve 137 evet, 12 hayır ve 17 çekimser oy ile geçirtmiştir. Amaç çok açıktır. Vetolar nedeniyle karar aldıramadığı BM Güvenlik Konseyini kısa devre yaparak yetkiyi BM Genel Kurulundan aldığını iddia etmek.

ABD 3 Kasım 1950 tarihli ‘’ Barış için birlik ‘’ olarak bilinen ve Kuzey Kore’ye saldırısının hukuki dayanağı olarak kullandığı 377 sayılı BM kararını Suriye’ye karşı da meşruiyet kaynağı olarak kullanmayı planlamaktadır. O zaman da bugünkü Rusya’nın selefi durumunda olan SSCB’nin boykotu yüzünden BM Güvenlik Konseyinde karar alınamıyordu.

Fakat ABD bu seçeneği ilk defa kendi değil Suriyeli isyancılara söyletmiştir. Suriye Ulusal Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Halil Hoca, ‘’ Suriye’ye karşı dış müdahale için koşulların olgunlaştığını ‘’ söylemiş ve ‘’ müdahale için 377 sayılı BM kararının kullanılmasını ‘’ istemiştir. Arkasından bizimkiler MGK’da 377 sayılı BM Kararına ustaca atıf yapan ifadeyi açıklamanın içine koymuşlardır.

Siz söyleyene değil söyletene bakın. Sanırım bu ifadenin MGK açıklaması içinde yer almasında Dışişleri Bakanımızın özel bir gayreti vardır.

AKP içindeki vatansever Milletvekillerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum. ‘’ Suriye’ye evet ama İran’a asla ‘’ diye düşünüyorsanız, biliniz ki, bu kumar masasıdır oturursanız kalkamazsınız.

Saygılar  sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/97498

03
Mar
12

Fransız soykırımı

Fransa  Anayasa  Konseyi  soykırımı  inkâr  yasasını  reddetti.

Türkiye  hayli  sevinçli.

Oysa  Sarkozy’nin  geri  adım  attığı  yok.   Hemen  “yeni  bir  yasa  çıkartacaklarını”  açıkladı.  Sarkozy bilinçli bir Türkiye düşmanlığı içinde.  Ve bu tavrından da kesinlikle vazgeçmeyecek.

Fransa’ya karşı sürekli olarak Cezayir halkına yaptıklarını hatırlatmanın da bir işe yaramadığı aşikâr. Oysa Fransa’ya çok daha yakın bir tarihte 1994’te Ruanda’da yaptığı Hutu katliamını hatırlatmak gerek.
Önümde bazı fotoğraflar var. Uzunca bir masa üzerine konulmuş yüzlerce insan kafatası, bir biri üzerine yığılmış vaziyette. Gözlerinden geriye kalın oyuklar kalmış. Bu kafatasları halen Raunda Nyamata Anıt Alanı’nda sergileniyor.
Bu kafatasları Hutular tarafından öldürülmüş olan Tutsiler’e ait.
Hutular’ın baskısı sonucu komşu ülkelere kaçan Tutsi sayısı 1992’de 500 bine ulaştı. Eğitimli ve kalifiye kişiler olmaları sebebiyle gittikleri ülkelerdeki önemli kadroları ele geçirerek ülkelerine dönüş için organize olmaya çalıştılar. Bu amaçla kurulan “Ruanda Yurtseverler Birliği” (RYB) Ruanda hükümetine baskı kurmaya çalıştı ancak politik bir çözüme varılamadı.
Bu sürede soruna “kalıcı çözüm” bulmak isteyen aşırı uçtan Hutular aldıkları kararları hayata geçirmeye karar verdiler.
Bu kalıcı çözüm aslında “çok kanlı bir çözümdü.”

En ücra köylere kadar her yerde Interahamwe adı verilen yerel yarı-askeri örgütler kurularak Tutsiler ve ılımlı Hutular fişlendi. Ülkenin ekonomisi silah alımına uygun olmadığı için Çin’e yüz binlerce satır siparişi verildi. Satır verilemeyenlere ise, sivri uçlu sopalar verilerek bunları yakında başlayacak olan “böcek” avında kullanmaları söylendi. Bütün bu hazırlıkların farkında olan Hutu hükümeti önlem olarak hiçbir şey yapmamıştır.
Daha vahimi bu satır siparişlerinden başta Fransa olmak üzere Belçika ve Alman istihbarat birimlerinin haberi vardı. Gelecek olan vahşeti çok iyi biliyorlar hatta destekliyorlardı.
6 Nisan 1994’de saldırı, bir radyo anonsuyla başladı. Bu saldırı tarihin gördüğü en kanlı saldırılardan biri olacaktı. Hutular daha önce hazırladıkları listeler bakarak Tutsilere satırlarla saldırdılar.
Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı.

Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir. Dünyadaki soykırımlara seyirci kalmayacağını söyleyen Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için BM’de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir.
Oysa ortada bir soykırım vardı. Hem de bütün dünyanın gözü önünde meydana gelen bir soykırım idi. Ama Fransa bu olayın BM’de “soykırım” olarak adlandırılmasına karşı çıkıyordu.
Katliam haberlerini alan RYB (Raunda Yurtverler Birliği) üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. Artık katliamcıların önünde çok ciddi bir kuvvet vardı.
Ancak ilginç bir olay oldu.
Fransa devreye girdi.
O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
Fransa eğer RYB üyelerine izin verseydi 200 bin kişinin ölümüne engel olacaktı. Tam tersini yaptı ve kendi elinde tuttuğu topraklarda 200 bin Tutsi’nin daha ölmesine göz yumdu.
100 gün içinde bölgede 800 bine yakın insan öldürülmüş, 2 milyon Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştı.
Bu katliama “dışarıdan yarım gelmesini engelleyen, yüz binlerce satırın Ruanda’ya girmesine göz yuman, Hutu hükümetine destek veren, kendi askerlerinin bulunduğu bölgede yüz binlerce kişinin satırla doğranmasına göz yuman Fransa’dır.

Yani soykırım Fransa’nın genlerinde vardır.
Cezayir katliamına gitmeden, 18 yıl önceki Tutsi katliamında da Fransa’nın parmak izi vardır.

Muharrem BAYRAKTAR

Yenimesaj

03
Mar
12

HEMŞERİM! CUMHURİYETTE VAZİYET NASıL? ..

Sorma  gitsin !
İyi  ki  ne  iyi !.
Tıpkı  dağlar  gibi..
Dağlarda  topu  topu  iki  yön  vardır.
Biri  yukarı,  diğeri  aşağı  doğrudur.
Cumhuriyet  top  oldu  baş  aşağı  gidiyor..
Gide  gide  de  gününü  görecek..
Amerikalılar,  Malatya  Kürecikte  böğürtlen  topluyor..
Adamların (amerikalıların)  kendileri söylemeseler,  memlekette  yaşayan  her  statü  ve  sınıfına  mensup  tüm  ademler,  ‘‘duymadım,  görmedim  ve  haberim  yok’’  aymazlığında..
Sanırsın  ki  ülke,  boydan  boya  susak  (içi boş bir kabak türü)  kesilmiş..
Savaşa  sebep  olan  budalalıkların  haddi  hesabi  yoktur  ve  ölümün  de  kokusu  vardır..
Malatya  Kürecik,  hem  budalalık  hem  de  ölümün  kokusunun  yayılmaya  başladığı  yerdir..
 Başkalarının çıkarları için güvenlik arayanlar kendi bütün güvenliklerini kaybederler..
Bu arada ‘‘ Ulusal egemenliği ’’ her şeyin üstünde tutan nitelikli ürünler ise artık bu tarlalarda seyrek yetişiyor ve ‘‘ organik ’’ muamelesi görüyor..
 Bu  kadar  mı ?
Diğer  yaşam  alanlarında  durum  nedir ?.
Cevabı  bilinen  soruları  bana  sorma !.
Gerisi :  Yaranma, yaltaklanma, sürekli iki yüzlülük oyunu..
Saldım  çayıra  da  diyebilirsin..
 Cesaret, eğer kendi  başına  yeterince  çılgın  değilse,  onu  çılgınlığa  itmek  gerekir..
 Pazardan,  şan  alınmaz…

Osman  PAMUKOĞLU

Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı
02
Mar
12

Artık Sağ – Sol Yok, Millî – Gayrimillî Var..!!!

Ufuk  Söylemez,  akşam Ulusal  Kanal’da  konuştu.

Neler  dediğini,  gündemi  nasıl  değerlendirdiğini,  ülkesini  sevenlere  nasıl  bir  çözüm  önerdiğini  duymak  ister  misiniz ?

Maskeli  balo o ynuyoruz!

Sıcak para ile oluşturulan rahatlık bitiyor. AB’de kapıda bağlanacaktınız… AB hayranları nerdesiniz? Ruhunu satmış aşağılık duygusu içersindeki AB müritleri nerdesiniz?

“Elma  dersem  çık!”

Yunanistan iflas etti. Yunanistan’da darbe oldu, halka söz vermemiş biri başbakan oldu. Bizi dünyaya şikayet eden Yunanistan bu politikalarla battı… AB Almanya demektir. Almanya ve Fransa, bunlar Türkiye’yi AB’ye almazlar.

Türkiye Amerika taşeronu olmuş. Amerika şuna saldır diyor, saldırıyor. Böyle bir ülkeyi almazlar. Esas sebep AB’nin bir maşası görülmesi sebebiyle. İkincisi, bir İngiltere, ikinci bir Polonya istemiyorlar. On beş sene önce AB’ye girelim isterdim. Fonlardan faydalanma, serbest gezme… için.

AB kuzey- güney ülkeleri olarak bölünmüş. Portekiz’in yüzde yetmiş beş Avro’dan ayrılma olasılığı var diyorlar.

Kıbrıs’ı nasıl hediye vermeye oturdular? Kıbrıs batmayan uçak gemisiyken niye verece’n?

AB’ye  “gireceyük!”  Zengin  “olacayük!”

Kıbrıs’ı satacak, işbirlikçiye bak!

Yunanistan on yılda borcunu ödeyemez.

Aşağılık kompleksi içinde dış güçlere güvenen kansız adamlar var.

Etki  Ajanlığı

Bir  adam  TÜSİAD’a  hizmet  edip  ajanlık  yapıyormuş.

Bu günkü hükümet Amerika saldır diyor saldırıyor. Öp dediğini öpüyor! Ortalık ajan kaynıyor. Etki ajanlığı yasaklanmalıdır. Yabancılardan para alarak Türkiye’de ordu , Türkiye aleyhine yayın yapanlar soruşturulmalıdır.Demokrasi maskesi altında hiç bir devlet kendi ayağına ateş ettirmez.

Net- Hata- Noksan

Tasarruf  etmiyoruz.    Üretime  gideceksin !    Tasarruf  edeceksin !

Döviz gelirleri var. Net- hata- noksan var bir de. Türkçeye çevrimi kaynağı meçhul paradır. Kayıtdışı parayla Türkiye’yi finanse ediyorlar.

Halka iş bulmuyor, fabrika kurmuyor

. Halkı yardıma bağlı hale getiriyor.

Kayıt dışı para 12, 4 milyar dolar.

Cumhuriyet tarihinde böyle bir rakam olmamış. Bir yıllık toplam. Mayıs ve Haziran’da bunun yarısı girmiş. Seçim varken nasıl getirir parayı koyar yabancı. Bunun yasal ve meşru olduğunu düşünmüyorum. Türk ekonomisini manipüle etme, iktidarı güçlendirmek için gelen karaparadır. Niye seçim öncesi geliyor?

Geliyor ama seni esir alıyor. Borçlandırıyor. Üretim yapamıyorsun.

Kalem on lira. İthal edersen kalem bir lira. Niye üreteceksin? Türk ekonomisini rehin alacak. Bu, siyasi iktidarı destekleyecek iklim.

Karapara Karşılığında Neler İsteniyor?

Yeni anayasa gelecek… Yetmez! Başka?

Ermenistan’a taviz, Ermenistan kapısı… Yetmez ! Başka?

Kıbrıs verilecek… Yetmez! Başka?

Türkiye mezhep kavgalarına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Kardeş kavgasına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Din devleti gelecek…

Karapara bunun için gelecek…

Burada konuşmamız karanlıkta ışık! Azgın bölücü, ruhunu satmış Sorosçu, kürtçü, kartel medyası, holding –merkez medyası, süne zararlısı gibi medya var…

4x4x4 şifresi

4x4x4 Sanki ayın oyunu. Şifresi.

Eğitimi yazboza çevirdiler.

Atatürk ‘e düşmanlık, Cumhuriyetin kurduğu kurumları bozma, öcalma… Kindar ya bunlar. Maske demokratik.

Bölücü ve Gerici Bir Kalkışma

Bu bölücü ve gerici bir kalkışmadır!

Aymazlık çaresizlik içinde bu rezil oyunu seyrediyorlar!

4x4x4 nedir?

4. sınıftan sonra kız çocuğu eve. Oğlan çocuğu tamirhaneye çıraklığa. Bütün dünyada bunun örneği yok.

Atatürk- Kadın Hakları

Kadınları ikinci sınıf görüyorlar. Atatürk kadınları birinci sınıf görüyordu.

Kadınları peçeden kurtardı. Eşit yurttaş yaptı. Kadınlar öğretmen, milletvekili… olmuştu. Uretken, meslek sahibi, ezilmeyen birey olmuştu. Atatürk bunları vermişti.

Bunları, dördüncü sınıftan kız çocuklarını okuldan almak, erkek çocuklarını çırak yapmak oyunu olarak görüyorum.AKP’nin egemen olduğu illerde kadınlar maalesef eve kapanmış.

Yüz çalışandan otuzu kadın, İzmir’de, Tekirdağ’da. Kayseri, Konya’da ise yüzde ondördü kadın her yüz çalışanın. Kadın ücretsiz ev işçisi olmuş…

Atatürk kadını eşit, birinci sınıf yurttaş yapmıştı.

Konya’nın ne eksiği var? Kadın niye eşine destek olamıyor? Çocuğuna bakamıyor?

Gerici , tutucu, yobaz zihniyet Türkiye’yi bu duruma getirmiş.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sayesinde okullaşma oranı artmıştı. Sen bunu 9 yıl yapacağına kadını tüketici, meslek sahibi olmayan aile içi sahaya indiriyorsun.

TÜSİAD Buna İtiraz Etti

TÜSİAD kedi olarak bir fare tuttu. Ruhunu paraya satmış adamlar, Kıbrıs’ı peşkeş çeken, Ermenilere soykırımı bile kabul eden, o ver kurtul diyen , üretmiyen tayfası ilk defa doğru bir şey söyledi.Tayyip Erdoğan veryansın etti.

Herkes aklını başına alsın.Yüzlerce, binlerce insan uydurma bahanelerle hapse atılıyor, hapiste tutuluyor.

Bir kalkışma var. Herkes farkında olmalı.

Alevi- Bektaşi Kesimi

Aleviler Cumhuriyetin çimentosudur. Alevi- Bektaşi kesimi Cumhuriyete gönülden bağlıdır.

Osmanlı’da dağlarda saklanmışlardı. Cumhuriyet sayesinde eşit yurttaş oldular.

Atatürk’ü çok severler. Aleviler laik Cumhuriyete inanmışlardır. Çağdaş, laik bir hukuk devletine.

Dersim diye palavra atıyor. Seyit Rıza isyan etmiş. Derebeyi. Karakol basıp askeri şehit ediyor. Devlet ne yapacak? Ne yapacaklardı o devirde?

Çerkez Ethem. Gel orduya katıl deniyor. Yok katılmıyor. Yunan’a sığınıyor, bize karşı savaşıyor. Cumhuriyete karşı geldiği, Cumhuriyeti arkadan vurduğu için hain!

Çerkez olduğu için mi?

Şeyh Sait, Kürt olduğu için mi asıldı? İsyan ettiği için mi, Cumhuriyet , onu, ordusuna isyan ettiği için mi asmıştır?

İskilipli Atıf . Sen Cumhuriyet ve Atatürk düşmanının adını nasıl verirsin hastaneye? Bu Anayasa suçudur!

Bu gericinin önde gidenidir!

Atatürk düşmanıdır!

Cumhuriyet düşmanıdır!

İlk demokratik iktidar değişiminde bunun cezaları verilecektir diye inanıyorum.

Anayasa Değiştirmek

Anayasa değiştirmekle senin derdin:

Anayasa’dan Atatürk’ü silmek!

Türk Milleti kavramını silmek!

Bizi 72 kökene bölmek istiyorlar. Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişmesi Cumhuriyete karşı “Karşı Devrim “ demektir!

Vatana hıyanet suçu geri getirilmeli. Başka devletten para alarak, Türkiye aleyhine yayın yapıyorlar! Amerikada yap, seni ayağından asarlar!

TESEV

Atatürk’e, ulusal değerlere, orduya karşı yayın yapmak! TESEV mazlum ülkelerin rejimini değiştirmek için kurulmuş etki kuruluşu. Açın okuyun:

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabı. Bunda iki bin, üç bin kişinin adı var geçen. Yabancı ülkeler lehine etki yapan hainleri görün.

Böyle Anayasa Yapılmaz.

Kurucu meclis olsa, her görüş bir araya gelse… AKP çoğunluğu anayasa çıkaracak.

Böyle şey olur mu?

Muhalif  diye:

Üniversite   susmuş.    Sendikalar  susmuş…

CHP  ve  MHP  bir  oyun  oynuyor  bence.

Millî,  muhalefeti  kucaklayacak  bir  rol  oynamalılar…

Bu  anayasa  AKP’nin  değildir.

PKK’nın  istediğini  anayasaya  koymak.

Halkın  aklıyla  alay  ediyorlar !

Sıfır  Anayasa  O  Ülkeyi  Yıkmak  Demektir !

Başkent  Ankara’dır.

Resmi  dil  Türkçedir.

Bayrağımız  ay  yıldızlı  bayrak.

Laik,  sosyal,  hukuk  devleti.

Atatürk’ün   Dört   Büyük   Sözü

Ne  mutlu  Türküm  Diyene!”

Ne mutlu Türk olana demiyor. Kökeni sormuyor. Kıvançta,tasada berabersen, vergi veriyor, askere gidiyorsan…

“Vatan  mevzubahisse  gerisi  teferruattır !”

“Yurtta  sulh,  cihanda  sulh !”

Atatürk  solcu,  sağcı  falan  değildi.      Solcu  sağcı  diyenleri  ayıplıyorum.

Hem  Atatürkçü,  Cumhuriyetten  yana  hem  Sorosçu  olamazsınız !

Amerika  seni  böleyim,  cehenneme  çevireyim,  diyor.

İlker  Başbuğ   kurbandır.

Atatürk  Cumhuriyeti’ni  sevdiğine  kuşkum  yok.

Ama  Amerika’ya  aşağılık  kompleksiyle  bakıyor.

Kukla  kürt  devleti  Amerika’nın  çıkarı.

“Ben istemiyorum.”

“Suriye’ye saldır!”

“Ben istemiyorum.”

Atatürk’ün bir sözü daha var:

“Bağımsızlık  benim  karakterimdir !”

Bağımsızlık  millî  duruştur.

Bu  dört  cümle,  Atatürk’ün  dört  sözü,  90 – 100  sene  sonra  da  canlıdır.
Atatürk  Cumhuriyeti’nin  temel  taşlarıdır.

Atatürk cumhuriyetçiydi. Ülke çıkarlarından yanaydı. Bağımsız. Atatürk Türk millîyetçisidir! Ulus bütünlüğünden yana olan…Millîyetçi öz ve öz Türk evlâdıdır.

Hem  Atatürk  Cumhuriyetinden  yana,  hem  Amerikancı  olamazsın !

Anti  emperyalist  olmayan  millîyetçi  olamaz !

Atatürkçü  olamaz !

Çözüm :

Türkiye’de  bunları  görenleri,  ulusal  bütünlükten  yana  olanları,  Atatürkçüleri,

Atatürk  millîyetçilerini  kucaklayan  bir  muhalefet  lâzım.

Bu  kucaklamayı  yapamıyorlar.

Bizi  birbirimize  kırdırmışlardı.   Sağ -sol  diye.

Demirperde  yıkıldı.  Komünist  ihracı  tehlikesi  kalmadı.

CHP  Soros  muhiplerini,  PKK  avukatlarını  yönetime  çağırdı.

MHP’de  Amerikancı  var.

DP’de  de  var.   Saadet  millî – gayrimillî  diye  bölündü.

Millî – Gayrimillî  Duruş  Var.      Sağcı – Solcu  Yok !

Şimdi :   Millî –  gayrimillî  duruş  var.

Sağcı- solcu yok.

Vatansever  millî  duruş  var.

Sağ – sol  ayrımı  soğuk  savaşta  vardı.

Bitti  o  iş.

Şimdi :

AB’den  ABD’den  yana  mısın ?

Yoksa  ulusal  çıkarlardan  yana  mısın ?

Bir çatı partisi olması lâzım. Tüm Atatürkçü, demokratik millî devletten yana olanlar gelsin, ittifak yapalım. Mitingler yapalım.

Millî bütünlüğe, ulusal bütünlüğe sahip, bunları koruyan her katmandan vatandaşlar var.

Kılıçdaroğlu’nun samimiyetinden kuşku duymuyorum.

Etrafı  doluşmuş,  sızmalarla.   Hâlâ  bunun  bilinçli  yapıldığına  inanmak  istemiyorum.   Merkez  sağın  en  düşük  profilli  bir  iki  ismini aldı.   İşçi  partisinden  kimseyi  almadı.   Nihat  Genç  de  yazdı  bunu.

Merkez  sağın  güçlü  damarı  AKP’ye  ram  olmamıştır.

Biz  Atatürk’ü  çok  severiz.  Rahmetli  Celal  Bayar’ın  sözünü  hatırlayın:

“Atatürk’ü  sevmek  millî  bir  ibadettir.”

Bizim  taraf  medenidir.

Askerini  de  sever,  ordusunu  sever.

28  Şubat’ın  muhatabı  benim.

Tayyip  Erdoğan  mı ?

Merkez,  sağ  maskeli  kökü  radikal,  gayrimillî  bir  zihniyet  tarafından  işgal  edilmiştir.

Gelin   bir   çatı   partisinde   toplanalım.

Millî   bütünlüğe   karşı   birlik   olalım.

Merkezde   bir   çatı   partisinin   oluşması   lâzım.

Feza  TİRYAKİ,   1 Mart  2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/97363

02
Mar
12

Yakıcı Tezkere

1  Mart  Tezkeresi’nin   yıldönümüydü   dün…  

Bir  onur   sınavıdır  1  Mart…

Ama   özellikle   unutturulmak   istenen..!!!

“Kimler  tarafından”    diye    söylemeye    yeltenmek,    zekânıza    hakaret    olur..!!!

ABD’nin   Irak’a   saldırı   için   Türkiye’yi   askeri   üs  

haline   getirmesine   bir   avuç   aydın,   CHP  grubu   ve  

100  kadar   AKP   milletvekilinin   direnmesiyle   Türkiye  

büyük   bir   onursuzluğun   eşiğinden   dönmüştür…

Tabii  direnişe  askerlerin  isteksiz  tavrını  da  eklemek  gerekir.

Eğer  tezkere  geçseydi  ABD’nin  Irak’ta  işlediği  bütün  cinayetlere  ortak  olacaktık…

Topraklarımızda  kurulacak  ABD  üsleri  için  6  aylık  bir  süre  konulmuştu  ama  örnekleri  daha  önce  görüldüğü  gibi  bu  süre  peş  peşe  uzatılacak,  ülke  ABD  askerinin  paspası  haline  getirilecekti.

Türk  askerinin  cepheye  sürülmesi  de  gündeme  gelebilecekti…

Mart  tezkeresinin  reddi  bütün  bunları  önlemiştir…

Ancak  reddiyenin  bedeli  de  ağır  oldu…

En  büyük  tahribat  TSK’da  meydana  geldi…

Bakınız  tezkerenin  reddinden  sonra  18 Nisan  2003’te  ABD  Büyükelçisi  Pearson’un  Washington’a  gönderdiği  “GİZLİ”  ibareli  telgrafta  neler  söyleniyor :

“… İrtibatta olduğumuz kişiler, Türk devlet sistemi üzerindeki mevcut askerî hâkimiyette köklü değişiklikler olması kadar, ABD – Türkiye ilişkisinin yeniden dinamizm kazanmasının da, hem katı muhafazakârların istifasını hem de özellikle modern, ileri görüşlü yeni bir subay kadrosunun yetişmesini gerektireceğini tahmin ediyorlar.”

Askeri  hâkimiyette  (AKP buna vesayet diyor)  köklü  değişiklik…

Yeni  bir  subay  kadrosunun  yetişmesi…

Son  yıllarda  bu  iki  yönde  çarpıcı  gelişmeler  izleniyor..

General  kadroları  budanıyor…

TSK  iktidarla  uyumlu  bir  yapıya  büründürülüyor.

Verilen  emri  sorgulamadan  uygulayacak  bir  ordu  inşa  ediliyor.

Dikkat  buyrun…

Türkiye  Ortadoğu  bataklığına  itilirken  bugün  artık  ses  seda  çıkmıyor…

Kürecik  yalanı !

Malatya – Kürecik’te  kurulması  planlanan  radar  üssü  Başbakan  Tayyip  Erdoğan’a  ve  Dışişler i Bakanı  Ahmet  Davutoğlu’na  göre  NATO  üssü  olacaktı.

“Amerikan  üssü  olacak”  diyenler  AKP’ye  göre  doğruyu  söylemiyordu.

Aradan  fazla  bir  zaman  geçmedi,  gerçek  ortaya  çıktı.

O  gerçeğin  ne  olduğunu  CHP  Malatya  Milletvekili  Veli  Ağbaba  bakınız  nasıl  anlatıyor :

– Üssün NATO değil, ABD üssü olduğunun o kadar çok kanıtı var ki? Örneğin üssün kurulmasıyla ilgili mutabakat zaptının Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’mız ile ABD Büyükelçisi, yani Türkiye ile ABD arasında imzalanması… Ardından New York Times’ta bu anlaşmanın, Türkiye ile Amerika arasında son 30 – 40 yılın en önemli anlaşması olduğuna dair yayımlanan makale… Ardından, üssün faaliyete geçtiğinin Amerikalı korgeneral tarafından açıklanması… Ardından üste sadece Amerikalı askerlerin görev yapması. NATO üyesi başka ülke askerlerinden bir tekinin bile görev yapmaması.”
Veli  Ağbaba,  Anayasa’nın  90. maddesini  anımsatıyor :

Okumaya devam edin ‘Yakıcı Tezkere’




İstatistikler

  • 2,014,936 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ağustos 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 46 takipçiye katılın