Archive Page 49

09
Mar
12

İmparatorluğu tanımak

Bir işi yaparken devam etmekten tereddüt ettiğinizde en önemli şey; insanlık paydasına ve onun geleceğine yararı olduğu için mi; yoksa o işe kendi faydanız için ve sırf siz yapıyor olduğunuz için mi devam edeceğinize karar vermenizdir.

Yaptığınız iş sonunda tasarladığınızın tam tersi sonuçlar verse bile, yaptığınız işteki iyiliğin ölçüsü bu kararınızın niteliğinde gizlidir.

İyilik ve kötülük kavramlarını bilimsel verilere dayalı diyalektik çözümlemeler ihtiva eden cümlelerin içerisinde göremeyiz. Çünkü bu kavramlar ile birlikte işin içine girebilecek birçok faktör o cümlenin bilimsel içeriğini dağıtır, felç eder.

İyilik-kötülük kavramını nesnel koşullardaki değişimlere göre birbiriyle tümüyle yer değiştirebilen bilim dışı, idealist kavramlar olarak tanımlayan bilimsel anlayış ise bazen özneyi ve iradeyi yok saymak gibi eksik bir noktaya varabilmekte, bu durum araç-amaç olgularında kutup değişikliğine neden olabilmektedir.

Özneyi, öznenin iradesini, yok sayan bir düşün sistemi insanlığın değil, en basitinden en karmaşığına makinelerin geleceğine hizmet eder. Son olarak İnsanı da makineleştirmek zorunda kalır.

Bu bıçak sırtı bir konudur. Biz bilim felsefesinin, gerçekte insan yaşamını kolaylaştırmanın, daha üstün nitelikli bir toplumsal yaşam kurmanın aracı ve rehberi olduğunu düşünürüz. Oysa kapitalist sistemde bilim ve teknolojinin gerçekte makinelerin daha hızlı gelişip mükemmelleşmesine ve insanın da makineleştirilmesine hizmet ettiği sonucu ile karşılaşabiliriz.

Kapitalizmin insanlığı götürdüğü yer budur. Kapitalizm doğuşu ve gelişimi bir tarihsel süreçte emperyalist bir aşamaya geçmiş bugün de giderek homojenleşen ve dünyayı saran bir imparatorluğa dönüşme yoluna girmiş durumda.

İmparatorluğun ya da yeni emperyalizmin insanlık için çizdiği rotayı anlamaya, tanımaya çalışmalıyız. Ancak böylelikle ona karşı olmayı temellendirebiliriz.

***

İmparatorluğa insanlık adına karşı duracak güçler onun bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile toplum yaşamına kattığı kolaylıklardan, yani nimetlerinden en az ve en geriden yararlanan bununla birlikte imparatorluğun gücüne güç katan değerleri kendi elleriyle yaratan işçi, işsiz, topraklı topraksız köylü, yoksul sınıflardır. Dolayısıyla imparatorluğa yani emperyalizme karşı mücadele gerçekte kapitalizme karşı mücadeledir. Kapitalizm tarihi bu alandaki mücadele deneyimleri ile doludur.

Buradan yola çıkarak ara bir çıkarım yapalım: Antiemperyalist olmak aynı zamanda antikapitalist olmaktır. Solcular, devrimciler; yabancılaştırma, yalnızlaştırma, makineleştirme, robotlaştırma ve sömürünün karşısındadır ve insan merkezli düşünürler. Bu durumda solculuk antikapitalist olmak ve dolayısıyla antiemperyalist olmaktır.

Nihai olarak buradan yola çıkarak “her antiemperyalistim diyen solcu değildir.” diyebiliriz.

***

Emperyalizmin egemen olduğu bir ülkede sömürüden en çok rahatsız olan emperyalizmle en uzlaşmaz çelişkileri taşıyan yoksul halktır.

Kapitalizmi kendi iç dinamikleri ile türetememiş, enjeksiyon ile tepeden inme ve çarpık biçimde kapitalistleşmiş ülkelerde komprador bir burjuva yapı oluşur, beraberinde kendi aydın tipolojisini de geliştirir.

Bunlara “burjuva aydınları” yahut ileri kapitalist ve sömürgeci devletler Batılı oldukları için “Batıcı aydınlar” diyoruz.

Bu kesim kendi yerel, milli kültürlerine tümüyle yabancılaşmış kimseler olup ülkelerinin emperyalizme tümüyle teslim olmakla çağdaşlaşabileceği, gelişebileceği düşüncelerini yayar, kendi halklarını küçümser, Batı kültürünü överler. Üretim, emek, sermaye ve sömürü konularına gelince oralı olmazlar.

Sömürge ülkelerde burjuva katmanlar ile içli dışlı olmakla birlikte ayrı duruşları olan bir aydın zümre ve toplumsal sınıf da vardır ki bu kesim kendi ülkelerinin de bağımsızlaşarak, kendi dinamikleri ile güçlenmesi, karma ekonomi gibi tam kapitalist olmayan yollar ile kalkınması, giderek gelişip bir başka emperyalist devlete dönüşmesi özlemi içerisindedir. Bu kesim daha çok kompradorlaşma fırsatını tam olarak yakalayamamış ve imparatorluk sermayesinin gücü karşısında her geçen gün eriyen orta ve küçük ölçekli sermayedarlardan oluşur. Bu kesimde kendini antiemperyalist olarak tanımlar, ancak kapitalist üretim ilişkilerine ve yönetim tarzına, kültürüne tümüyle karşı olmamalarından dolayı bu kesimi “solcu” olarak nitelemek doğru olmayacaktır.

Bu tür bir aydın zümre ve “bu gün varlığı tartışmalı hale gelmiş olan” sömürgecilik içi süreçler sonunda kısmen milli kalabilmiş olan milli burjuvazi belirli koşullarda, solcuların önderliğini yapacağı emekçi sınıflarla ittifak yapabilir.

Bugünün sorunlarından biri, ne böyle bir kompradorlaşmamış milli burjuva sınıfın ne de emekçi sınıfların bir ittifak yapacak düzeyde örgütlü bir varlıklarının olmaması, olanların da kısır, yaşamın içinde bir karşılığı olmayan ideolojik çekişmeler içinde birbirlerini suçlayarak boğazlaşıyor olmasıdır. Gerçekte bu dağınıklığın temelinde nispi refah koşullarında emek kesiminde gizliden gizliye sınıf atlama, orta burjuvazide ise kompradorlaşma fırsatı yakalama özlemi yatmaktadır. Her iki kesimi de ancak imparatorluğun saldırılarının artması ve çelişkilerin derinleşip uzlaşmazlık kazanması ile süreç spontane bir biçimde örgütleyip bir araya getirecektir.

Sözünü ettiğimiz şekildeki ittifak zemininin adı antiemperyalist milliyetçi zemindir. İttifak’ın bir kanadını oluşturacak aydın zümre ve milli burjuvazi tarihsel incelemelerde ve ideolojik duruşunda tarihin sınıflar mücadelesinden ibaret olduğu olgusunu reddeder. Böyle olunca normal olarak kitlesel motivasyon açısından daha çok etnik temelleri yoğun bir milliyetçi anlayış örgütlenme tarzlarını ve ideolojilerini karakterize eder.

İttifakın motor gücünü ve dinamik kanadını oluşturacak Sol’un önderlik edeceği emek kesiminin milliyetçilikten anladığı ise yurtseverlik temelindeki tüm dünya ezilen uluslarına özgü milliyetçi anlayışıdır.

Bu sömürge bir ülkede imparatorluğa karşı oluşturulabilecek en geniş cephenin kurulabileceği bir zemindir ve imparatorluk açısından olabilecek en büyük tehlikedir.

Bu nedenle imparatorluk ve komprador katmanlar bu cephenin oluşumunu engelleyebilmek için toplumsal sınıfları imparatorluğun çıkarları ile çelişmeyen kamplara bölerler. Bunun için de halk arasındaki etnik ve dinsel dinamikleri kullanır, bunları bizzat örgütlerler. Türk milli burjuvası ayrı, Kürt ayrı, Laz ayrı Alevi burjuva yapısı ayrı hatta emekçi yoksul tabakalar da etnik ve dinsel olarak ayrı örgütlenir. Kürtlerin, Alevilerin sendikası ayrı Türklerin ve diğerlerinin sendikası ayrı olur.

Tam da bu noktada sömürge ülkenin “ezilen yoksul emekçi “halk”ının adı değişir, işbirlikçi burjuva ajan aydınların da katkısıyla “ezilen halklar”a dönüşür. Örneğin Türk halkı, Türkiye halkları ya da Anadolu halkları olur.

Küçük etnik ve dinsel gruplar hem birbirleri ile hem yarı sömürge ülkenin içerisinde egemen olan en büyük etnik ve dinsel kesim ile ­çatışırken, imparatorluk tüm bu çatışmaların dengesel ürünlerini de içine alan oligarşik bir yapı kurar ve ülkeyi ilerici olmayan tali çelişkileri kullanarak dilediği biçimde yönetir. ­İmparatorluk bazı dengeleri değiştirmek istediğinde de bu oligarşik yapının kurumlarını bir biri ile çatıştırır. Bu ülkemizin güncel konularından biridir.

***

Ulus devletler emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı vermiş ve bu savaşın sonunda emperyalizm ile aralarına kanları, canları ile sınırlar çizmiş olan bir ana etnik unsur merkeziyeti üzerinden şekillenmiştir. Bunu dünyaya örnek model olarak getiren ilk ülkelerden biri Türkiye’dir.

Bu şekilde imparatorluk ile arasına bir kurtuluş mücadelesi vererek, sınırlar çizerek emperyalizmin ilerleyişine darbe vuran ülkelerin içerisinde farklı etnik gruplar bulunabilir ancak böyle bir ulus devlet için ülkenin, sınırlarının asli sahibi ve koruyucusu o sınırları kanları ile çizenler ve koruyanlardır. Bunlar kurucu, temel etnik unsur ve bu unsurun ortaya koyduğu anlayışa aidiyet duyan toplumun tüm kesimleridir.

İşte ülkemizde “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” deyimi diğer küçük gruplara yapılan bir birlik beraberlik ortak aidiyet çağrısıdır. Bu nedenle “Türk ırkından olduğum için çok mutluyum” denmemiştir de “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” denmiştir.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” şiarı toplumun işçi, köylü, emekçi ve yoksul kesimleri ile orta sınıf, milli kalabilmiş burjuvazi ve aydınlarının antiemperyalist milliyetçi ittifak zemininin şiarıdır.

Bu şiara uymayan etnik ve dinsel gruplar, ayrılıkçı zihniyetler, mikro milliyetçi dalgalar yükseldiğinde ve parçalanma tehdidi yaratmaya vardığında kurucu, asli etnik unsur hoşgörülü, barışçıl ve sükûnet içinde oturmakta olduğu yerden kalkar, sahibi olduğu ülkeyi kanıyla, canıyla çizdiği ve koruduğu sınırları parçalamak isteyen her kim ise onları durdurarak ulusal sınırlarını ve ulusal birliğini korur. Ulus devletlerde bir yönü ile iç bir yönü ile de dış saldırılara karşı ülkeyi koruyan bu mekanizmanın adı milli reflekstir, ezilen ulus milliyetçiliğidir. Türkiye de bunun adı Kuvay-ı Milliye’dir. Bu gün milli refleks dediğimiz şey medya aygıtları ile imparatorluğun çıkarlarına uygun hale getirilmek istenmekte topluma bu yolla adeta anestezi yapılmaktadırdir.

Emperyalistlerin ekmeğine yağ süren küçük etnisite şovenizminin adı ezilen ulus milliyetçiliği değil ihanettir. Bu gün bu türlü bölücü milliyetçilik ise imparatorluğun medya aygıtlarınca ajite edilmektedir. Bu ihanetin görünmeyen örgütleyicisi imparatorluktur.

Bu durumda her zaman, her yerde, her türlü, haksızlığa rastgele şekilde karşı çıkmanın değil haksızlıkların tümünün gerçekte baş müsebbibi olan imparatorluğa karşı en geniş cepheden karşı çıkmanın gerçek toplumcu duruş olduğunu söyleyemeliyiz.

İmparatorluk sömürge ülkelerde toplumun içersisinde hücreler, birimler oluşturur ve bunların arasındaki çelişkileri, haksızlıkları dilediğince şekillendirerek oluşturduğu birimleri bir biri ile çatıştırır. Bazen iki mezhep bazen iki etnik unsur ve bazen iki tarikat yahut iki mafya çetesi arasında kontrgerilla taktikleri ile çelişkileri tırmandırarak çatışma yaratır.

Dövüşte  olabilecek  en  iyi  şey  düşmanınızın  kendi  kendini  dövecek  kadar  dengesini  yitirmesidir.

İşte  imparatorluk  düşmanı  olduğu  halkı,  kendi  kendisine  böyle  dövdürür.

Bu  çok  da   yeni bir  şey  değil –  Firavunluk  ve  müzevirlik  ile  yönetme  sanatıdır.

Epey  eski  bir  yönetme  stratejisinin  modern  halidir.

Okumaya devam edin ‘İmparatorluğu tanımak’

09
Mar
12

Bu yazıyı eğer gerçek öküzler de okuyabilirse kusura bakmasınlar..!!!

Dün gazetelerde çıkan fotoğrafına baktığımda, beni bir 8 Mart gününde en çok yaralayan ibretlik görüntü  nakşoldu  yüreğime…

Solunum cihazında, isyanı serum şişesinden usul usul akan bir ceylan gibiydi…

Henüz ayağa kalkmamış yaşamında sırtüstü yatırılmış; bebeksi gözlerini şiddetin o utanmaz gafletine kapatmış olmalı ki, uyanamamış!.. Narkozdan değil, belli ki o küçücük yüreğinde adını koyamadığı isyandan!..

Beyin zarında kanama varmış… Doktorlar demiş ki, “Böyle kanamanın bir geçmişi  olması  gerekir !..”

“Yani ara ara şiddete maruz kalıyormuş, bunlar ufak ufak kanamalar yapıyormuş. Daha sonra sert bir şekilde şiddet görünce solunum problemiyle bu hale gelmiş.”

Doktor  diyormuş  ki,  “Bizim  kanaatimiz  kanamanın  bir  seferde  meydana  gelmediğidir…”

Bu insanlık dışı olay, 8 Mart gününde medyaya yansımış sıradan bir kadına şiddet haberi değildi ki!.. Çünkü kadın değil ki kurban!.. Genç kız da değil!.. Hatta çocuk olmaya bile fırsat bulmamış!..

Bir bebek o... Bir kız… Henüz 10 aylık... Yaşamı tanıyacak kadar taşıyamamış cılız bacakları onu… Yürüyememiş henüz annesine ve babasına doğru…

Hele babasına!.. Yürür mü artık bilinmiyor, kalkar mı o yoğun bakım ünitesinin camdan hücresinden?..

Kalksa ki ne olacak?.. Yürüse ki ne olacak?.. Koşabilir mi “baba…” diye kendisini dünyaya getiren o insan denilen yaratığa...

Büyüyünce Veteriner Ol Kızım!..

Giresun’da “sürekli ağladığı” gerekçesiyle babası tarafından şiddete maruz kalan 10 aylık Edanur bebeğin beyin zarının altında biriken kan, ameliyatla boşaltılmış ama doktorlar endişeli…

Samsun’da özel bir hastanede tedavisi sürdürülen Edanur’un durumuyla ilgili bilgi veren Dr.Ferhat Günaydın şunları söylemiş:

“Erişkinler için basit bir ameliyat olabilir ama çocuklar için ağır bir ameliyat geçirdi. Zaten çocuk 10 aylık ama gelişme problemi olduğu için 5 kilogram civarında. Normalde 8 veya 9 kilo olması gerekirdi. Hayati tehlikesi devam ediyor.”

“Baba” olacak şahsın adını bile yazmak istemiyorum!.. Çünkü Edanur’un babası artık devlet... Aile ve Sosyal Politikalar Samsun İl Müdürü Adnan İpekdal, Edanur bebeğin devlet koruması altına alındığını söylemiş…

Yüreğim el verdiğiyle benden bu kadar!.. Edanur’un da dünya kadınlar günü kutlu olsun!..

Umarım Edanur büyüyünce babası gibi değil, adam gibi bir “adam” olur!..

Öyle  sosyolog  ya  da  psikiyatr  olmsını  önermem !..

Ayağa  kalk,  büyü,  oku  ve  veteriner  ol  kızım !..

En azından öküzlerde şiddet konulu bir çalışma yapar da, gerçek öküzlerin kimilerinden daha “insan” olduğunu da ortaya çıkartırsın!..

Mehmet  FARAÇ

AYDINLIK

09
Mar
12

MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet

MİT’e  operasyon  ve  KCK

MİT skandalının patlak verdiği dönemlerde; bu konu ile ilgili internet gazetelerinde 9-10 Şubat’ta güncellemesi yapılan ve Fethullah güdümlü Bugün gazetesi kaynaklı olan bir iki haber öne çıkmıştı. Burada, KCK operasyonlarında ele geçirilen ve Özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgelerden bahsedilerek MİT’çilerin bu çerçevede ifadeye çağrıldığı belirtiliyordu. “Bugün gazetesi” merkezli bu haberlerden birinde,başlıklar ve altlarındaki haber içeriklerinin özetlenmiş şekli şöyleydi :

“KCK’NIN  KURULUŞU  MİT  GÖZETİMİNDE  TAMAMLANDI”

Terör örgütüyle görüşen MİT heyeti, istihbarat toplama ve bilgi edinme görevinin dışında örgütün yönetilmesine aracılık etti. Silahlı faaliyet yürütmesi en baştan beri öngörülen KCK yapılanması, MİT heyetinin gözetiminde tamamlandı.

“ÖCALAN’IN  SİLAHLI  EYLEM  TALİMATLARI  ULAŞTIRILDI”

MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi. Hatta eylem talimatlarını yerine getirecek olan Kandil ve kırsal kadrolara iletilmesine aracı oldu.

“ÖNCE  KÜRDİSTAN  SONRA  ÖCALAN’A  ÖZGÜRLÜK”

İstihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasında varıldı. Yeni Anayasa’da özerk Kürdistan’a imkân tanınması, Öcalan’ın önce ev hapsine ardından özgürlüğüne kavuşması konusunda mutabakat oluşturuldu.

“PKK  POLİS  OLACAK,  NATO  VE  BM  BÖLGEYE  ÇEKİLECEK”

PKK’nın özerk Kürdistan’da polis gücü olarak kullanılması, Birleşmiş Milletler veya NATO’nun bölgeye müdahalesini de içeren mutabakat metinlerine ulaşıldı. Tutuklu KCK sanıklarının serbest bırakılacağı teminatı da verildi.

“İMRALI  İLE  İLETİŞİMİ  TEŞKİLAT  SAĞLIYORDU”

KCK operasyonlarında ele geçirilen özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgeler, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında mektuplaşma trafiğini MİT mensuplarının sağladığını ortaya koydu. İddialara göre Öcalan tarafından 6 Temmuz 2011 günü yazılan “KCK Yürütme Konseyi Başkanlığına” başlıklı el yazısı mektup da MİT heyeti tarafından örgütün Avrupa kadrolarına ulaştırıldı… Öcalan görüşme notlarında birçok defa heyetle görüştüğünü, mektup trafiği yaşandığını söyledi.

“HUKUKSUZLUĞU  BİLİYORLARDI”

Basına “PKK-MİT Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan ses kaydında da MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş; “Notun (5) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmasını, İmralı’ya gittiklerinde ilk olarak örgüt tarafından hazırlanan notu Öcalan’a verdiklerini, hiç ses çıkarmadan okumasını beklediklerini, Öcalan’ın notu 1,1.5 saat boyunca okuduğunu, Öcalan’ın cevabını mektubun arkasına yazdığı, bunun da 45 dakika civarında sürdüğü, ona ‘kısa yaz’ diye yalvardıklarını, İmralı ile böyle bir kanal kurulmasının büyük bir fırsat olduğunu” söylüyordu. Ses kayıtlarında Afet Güneş “Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığını, devletin bu durumun daha nereye kadar gideceğini sorgulayacağını, bu sebeple bu mektuplardan sonuç alınmasının önemli olduğunu” kaydediyordu.

“TERÖR  ÖRGÜTÜNE  TARAF  STATÜSÜ  KAZANDIRILDI”

MİT heyeti “Oslo Görüşmeleri” adı altında Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PKK/KCK’nın liderlerinden Zübeyr Aydar, Mustafa Karasu ve Sabri Ok’un da bulunduğu üst düzey örgüt mensupları ile görüşmeye devam etti. Böylece terör örgütünün devlet düzeyinde taraf olarak görülmesine olanak doğdu. Ele geçirilen “Mutabakat Metni” belgesinde “Üç paragraflık giriş ve 9 maddeden oluşan iş bu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan (Hakem Devlet) HD temsilcileri tarafından, taraflar adına imza altına alınmış ve aslı (Hakem Devlet) HD merkezinde arşive alınmıştır” ifadelerinin yer aldığı belirlendi.

“KCK’NIN  BİR  DEVLET  YAPILANMASI  OLDUĞU  BİLİNİYORDU”

MİT heyetinin en baştan beri Devlet Yapılanması olarak tasarlandığı bilinmesine rağmen KCK yapılanmasının tamamlanmasına da göz yumduğu ortaya çıktı.

“SİLAHLI  FAALİYETE  GÖZ  YUMULDU”

MİT heyetinin örgüt ile yaptığı görüşmelerde KCK yapılanmasının tamamlanması için Devlet birimlerinin oyalanması konusunda taahhütte bulunduğu anlaşıldı. Ses kaydında da Afet Güneş “Örgütün metropolleri patlayıcı maddelerle doldurduğunu bildiğini” belirtiyordu. Öcalan bir taraftan heyetle görüşürken bir taraftan da avukatları aracılığıyla örgüte talimatlar verdiği, MİT heyetinin de avukatlar içindeki ajanı Asrın Hukuk Bürosu aracılığıyla tüm bu gelişmelere izleyerek eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kaldığı anlaşıldı.

“HABUR’U  ORGANİZE  EDENLER”

Gizli Tanık Bahar’ın ifadesinde “…Habur olayını organize edenlerle Öcalan’la görüşenler aynı kişilerdir …” sözleri yer aldı.

“SAVAŞ  NOTUNU  GÖTÜRDÜLER”

MİT heyeti tarafından KCK Yürütme Konseyine ulaştırılan Öcalan’a ait el yazması mektupta KCK’nın alternatif devlet kurma girişimi olduğu belirtiliyor. MİT heyetinin ulaştırdığı bu mektubu talimat olarak kabul eden örgütün, KCK’nın yapılanması için seferber olduğu anlaşıldı. MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılan mektup üzerine 14 Temmuz 2011’de DTK tarafından demokratik özerklik ilan edildiği anlaşıldı. MİT heyetinin özerklik ilanından haberdar olduğu hatta bu talimata aracılık ettiği hâlde bunu ilgili kurumlarla paylaşmadığı belirlendi. MİT’in ilettiği o mektupta Öcalan’ın halk savaşı talimatı da şu şekilde yer aldı: “Dolayısıyla süreç hem anlamlı Demokratik Çözüm ve Barış konusunda olduğu kadar ‘halk savaşı’ konusunda da olağanca ağırlığını sürdürmektedir.”

MİT  soruşturması  ve  muhalefet

İnsan, hem de “Bugün gazetesinde” çıkan bu haberleri okuyunca “gerçek derin devletin” kimlerin emrinde çalıştığını daha iyi anlıyor ve dehşetler içerisinde kalıyor. İşin acı tarafı, Watergate’i bile gölgede bırakacak böylesine vahim bir skandal karşısında muhalefet, olayın gerçek boyutunu bir kenara bırakıp ıvır zıvır işlerin peşinde koşarak “yeni MİT kanunu” ile uğraşmayı tercih ediyor. Hükümet düşürecek böyle bir skandal, muhalefetin amatörlüğü yüzünden heba olup gidiyor. “Bugün gazetesinde” kamuoyuna sunulan bu belge ve bilgiler şunu gösteriyor; MİT’in “derin bir yapılanma” çerçevesinde “yetkilerini aştığı” ve Türkiye’nin var olan anayasal düzenini ve rejimini altüst etmeye soyunduğu gerçeğini…Yukarıdaki ifadelerde MİT için ne deniliyordu; “…istihbarat ve bilgi toplamanın dışında örgütünü yönetilmesine aracılık etti…”, “…istihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasına varıldı…”,”…Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığı…” Demek ki MİT; Anayasal yetkilerini aşmış, görevi olan sadece istihbarat ve bilgi toplama yerine; “devlet yapılanması” olduğunu bile bile KCK’nın kurulmasına araç olmuş, “KCK’nın tamamlanması” için devlet birimlerinin “oyalanması” sağlanmış, Habur’u düzenlemiş, Öcalan ile terör örgütünün Avrupa ve kırsal kadrolarıyla iletişimde kuryelik yapmış, terör örgütüne taraf statüsü kazandırmış, örgütün metropolleri patlayıcılarla doldurduğundan ve ajanları sayesinde eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kalmış, PKK ile resmî mutabakat belgeleri imzalamış.Yani devlet içinde devlet olmuş.

MİT  operasyonu,  AKP  ve  Derin  Devlet

Abdullah Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla ilk kez bir TSK tatbikatına katıldı.

 Peki  MİT  kime  bağlı ? Başbakan Erdoğan’a!… MİT müsteşarı kim? Hakan Fidan!… Hakan Fidan kim? Erdoğan’ın eski özel danışmanı ve bir astsubay emeklisi! Aynı zamanda Erdoğan tarafından MİT’in başına getirilmiş bir kişi. Bu durumda bütün olan bitenden Erdoğan’ın haberdar olmamasına olanak var mı? Mümkün değil!… O zaman şu ortaya çıkıyor; MİT’in yetkilerinin dışına çıkarak gerçekleştirdiği bu “tehlikeli operasyon”, aynı zamanda derin devlet uygulamaları, Başbakan’ın bilgisi dahilinde hayata geçirilmiş. Onun için de zaten AKP, soruşturma ile ortaya daha büyük pislikler çıkmasın diye apar topar MİT yasasını çıkardı ve bunu da gelmiş geçmiş en tarafsız (!) Cumhurbaşkanı yangından mal kaçırırcasına ve Guinnes rekoru kırarcasına imzalayıverdi. MİT’in bu derin devlet vasfı deşifre edilince ister istemez; Balyoz, Ergenekon, Islak İmza, Amirallere suikast vb. davalardaki düzmece CD’ler, çuvallarla “özel yetkilendirilmiş muhabir” Baransu’ya gönderilen ya da Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yer döşemelerinin altından çıkarılan şaibeli belgeler veya CD’ler, telefonlarla bilgisayarlara “sehven” yüklenilen bilgiler, Baykal kasedi vb. akıllara geliyor ve insan acaba bunlarda mı MİT’in derin Kürtçü operasyonlarının bir benzeriydi demeden edemiyor. Çünkü, Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında da bu tür operasyonların amatörlerin işi olamayacağı ve muhakkak devletle bağlantılı istihbarat gruplarının marifeti olabileceği açıkça belirtiliyordu. Fakat yukarıdaki haberde geçen; “… MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi…” ifadesinin yanında, 11 Şubat güncellemeli ve Zaman kaynaklı bir başka birisinde de şöyle bir cümle bulunuyordu; “…iddiaya göre MİT, örgüte verdiği taahhüt gereği güvenlik birimlerinin operasyonlarını engellemek için çalışma yürüttü. Üstelik bu çalışmalarla ilgili örgüte geri bildirimde bulundu. Operasyonların durmasını sağladı…” Anlaşılan o ki, MİT “istihbarat gizlemesi” yapmış. Peki kime karşı? Güvenlik birimlerine karşı! Peki o güvenlik birimleri ağırlıklı olarak kim? AKP’nin “onaylamadığı” Genelkurmay Başkanlarının yönetimindeki TSK!… Nitekim, bu Genelkurmay Başkanları zamanında TSK’nın PKK karşısında epey bir “zayiat verdiği” ve bu konunun AKP tarafından sürekli “istismar” edildiği herkes tarafından bilinmektedir. Enteresandır, “sayın Cumhurbaşkanı” yerine “sayın Cumhurbaşkanım” dönüşümünü gerçekleştiren ve Gül karşısında “topuk selamı” çakma modasına imza atan Necdet Özel Genelkurmay Başkanı olduktan hemen sonra PKK ile mücadelede her ne hikmetse ve birdenbire TSK’nın ardı ardına gelen “başarılı” operasyonları söz konusu olmaya başladı. PKK cesetleri 3 er, 8 er, 9 ar, 15 er, 25′ erli postalar halinde sıralanır hâle geldi. Acaba ne olmuştur da Genelkurmay Başkanı’nın değişimiyle birlikteTSK, sihirli bir değnek değmişcesine avantajlı duruma geçivermiştir? Belli ki istihbarat akmaya başlamıştır. Herhâlde, bir dönem bu akışı engelleyen yetkili istihbarat örgütü “yukarıdan emir gelince” vanaları açıvermiştir. Zaten, Necdet Özel takımına “yol veren de” çok sayıda generali devre dışı bırakan istihbarî operasyonlar değil midir? Nitekim, MİT’in derin işlerle ilgili son skandalı da bu operasyonların ne derece karanlık komplolar olduğunun ve kimler tarafından devreye sokulduğunun aydınlanması açısından çok güzel bir örnek ortaya koymuştur. Dikkat edilirse, Uludere olayından sonra AKP sözcüleri TSK’yı hiç “alışılmadık şekilde” korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Tetikleme ustası Hüseyin Çelik bu konu ile ilgili basın toplantısında; “bundan öncekiler olsa, terör zaiyatı diye geçiştirirlerdi” diyerek kullandığı ifade ile hem önceki Genelkurmay Başkanlarını rencide etmekten, hem de Necdet Özel “taraftarlığını” ortaya koymaktan çekinmemiştir. Zaten, Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla “ilk kez” bir TSK tatbikatına katılarak rengini belli etmiştir. Hatırlanırsa Bülent Arınç, Necdet Özel’in Genel Kurmay Başkanı olmasından sonraki dönemlerde sürekli “generallerimiz şu anda dağlarda terörle savaşıyor, vazifelerinin başında teröristlere göz açtırmıyor” gibilerinden “şaşırtıcı” beyanatlarla kendi general kadrolarına arka çıkmıştı. Öyle ki, bundan öncekilerini devamlı örseledikleri ve icraatlarını kamuoyu nezdinde değersizleştirdikleri hâlde… “Bugün gazetesinde” yayınlanan haberin içeriği gerçektende insanın kanını donduracak boyutlardadır.

Okumaya devam edin ‘MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet’

09
Mar
12

BÜTÜN BU OLUP BİTENLERİ RÜYAMıZDA GÖRSEK İNANMAZDıK…

Önümüz,  arkamız,  sağımız,  solumuz,  her  yanımız  utanmaz,  sıkılmaz  hainlerle  doldu.

Havamız  kirlendi.  Suyumuz  kirlendi.  Toprağımız  kirlendi.

Bölücüler,  şeriatçılar,  işbirlikçiler  kara  bulutlar  gibi  çöktü  vatanımızın  üstüne.

Nefes  alamıyoruz.

“Adam”  çıkmış,  geçmişine  küfrediyor.

Atasına,  ceddine,  kurtarıcısına  küfrediyor.

Ama  işbirlikçi  İngiliz  ajanına  övgüler  diziyor :

“İskilipli  Atıf  Hoca,  Kemalist  diktatörlüğün  katlettiği  on  binlerce  insandan  sadece  biri!..”  diyor.

Hem de bunu Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisinde söylüyor… Milletvekilliğini, aldığı maaşı borçlu olduğu Kemalist Cumhuriyete sövüyor. Sonra da önemli bir iş yapmış gibi pişkin pişkin sırıtıyor. …

AKP’li  milletvekilleri de  onu  ayakta  alkışlıyorlar.

AKP,  BDP  el  ele…

Gönül  gönüle…   Kucak  kucağa…

Kardeş  karde ş geçiniyorlar.

Peki, kimdir bu İskilipli Atıf Hoca? Ne yapmıştır? İstiklal Mahkemesi onu niçin idama mahkûm etmiştir?

Uzatmadan, çok kısa ve öz söyleyelim:

İskilipli Atıf Hoca Kurtuluş Savaşında Yunanlılarla işbirliği yapan bir vatan hainidir.

O, şeriatçıların ve bölücülerin iddia ettiği gibi “Şapka Devrimini”ne karşı çıktığı için asılmamıştır. Düşmanla bir olup Türk ulusunu arkadan hançerlediği için, “Teali İslam Cemiyeti”nin Kurtuluş Savaşı karşıtı bildirilerini Yunan uçakları ile halkın üzerine attığı için idam edilmiştir.

O, yedi düvele karşı canı, kanı pahasına mücadele veren Mustafa Kemal’lere ve Kuvayi Milliye askerlerine, “Kuvayi Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor. Bu eşkıyaları ve asileri en kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır…”

Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır.

Dediği için idam edilmiştir.

Şimdi bu ihanet ustasının itibarı istenmekte, adı hastanelere verilmektedir…

Ne günlere kaldık.

Bütün bu olup bitenleri rüyamızda görsek inanmazdık.

Atatürk ve Atatürk devrimleri, günümüzde hedef tahtasına yatırıldı.

Cumhuriyet dönemi, kurtuluş Savaşı hedef tahtasına yatırıldı.

Atış serbest.

Gelen vuruyor, giden vuruyor…

Bölücüsü vuruyor, şeriatçısı vuruyor, liboşu vuruyor.

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı, “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ayet mi” diye soruyor.

AKP’nin Genel Başkanı “Türk” sözcüğünü ağzına almıyor.

19 Mayıslar, Cumhuriyet Bayramları yasaklanıyor.

“Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu” Hilafetin kaldırılmasının yıldönümü olan 3 Mart 1924 günü hilafetin yeniden getirilmesini istiyor.

Hutbe okumak için minbere çıkan imam, “85 yıldır yapılan zulüm bitecek, Kuran kanundur, başka kanun tanımıyoruz…” diye açıkça şeriatı savunup, devrim kanunlarına meydan okuyor.

Diyarbakır’da İran, Irak ve Suriyeli Kürtlerin katılımıyla yapılan “Kürt dil Konferansı”nda “Ey Rakip” adlı Kürt Marşı söyleniyor, Kürt bayrakları asılıyor.

Yurtseverler içeride, hainler, bölücüler, vatan satıcıları, şeriatçılar dışarıda…

Ne günlere kaldık.

Bütün bu olup bitenleri rüyamızda görsek inanmazdık.

ABD’li askerlerin başına çuval geçirdiği için TGB’li gençler hakkında 16 yıl ceza isteyen savcılar, size sesleniyorum, ey Cumhuriyeti, Atatürk devrimlerini korumak için maaş alan Cumhuriyet savcıları, nerdesiniz?

Suç işleniyor.

Suç işliyorlar.

Hem de gözünüzün içine baka baka suç işliyorlar. Nerdesiniz?

Anayasanın yürürlükte olan kanunlarına baka baka suç işliyorlar.

Nerdesiniz?

Ne  diyor  Anayasa ?

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı bayraktır. Milli marşı ‘İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.

Yasaya  karşı  açık  açık  suç  işliyorlar.

Niye  sesiniz  çıkmıyor ?

Neyi  bekliyorsunuz ?

Siz  bu  vatanın  vatandaşı  değil  misiniz ?

Nerdesiniz ?

Ama  bütün  bunlar  bize  hak,  müstahak.

Uluslar,  hak  ettikleri  gibi  yönetilirler.

Ordumuzla, sendikalarımızla, derneklerimizle, siyasal partilerimizle, insanlarımızla biz bunu hak ettik.

Ne  demişti  Aziz  Nesin ?

” •.. Şimdiye  dek  olduğu  gibi,  şimdi  de  haber  veriyorum,  önceleri  yavaş  yavaş,  ağır  ağır,  adım  adım  kötülük  uçurumuna  doğru  giderken,  gittikçe  hızlanarak,  şimdi  koşar  adım  gidiyoruz.

Olacak  toplumsal  depremin  uğultularını  duymaktayım.

Çevremizde  aptal  aptal  suçlu  aramayalım.

Aynaya  bakalım.

Aynamız  yoksa  bir  durgun  suya  bakalım.

Orada  suçluyu   göreceğiz.

İş  işten  geçtikten  sonra   ‘Kendim  ettim,  kendim  buldum’   demenin  hiçbir  yararı  yok… “    (Aziz  Nesin,    Bir  Tutam  Aydınlık)

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/98007

08
Mar
12

Türk Kadınlarına Sesleniyorum

Bu  gün  kadınlar  günü.

Birçok  yazar  kadınlarımızın  “meziyet”lerini  sıralayacaktır.

Ben   ise   kocaman   yüreklerine,   Yaradan’ın   bahşettiği   yaratıcılık   vasıflarına  

sesleneceğim.

Türk  Anası,  Türk  Kızı,  Kara  Fatma,  Şerife  Bacıların  torunları,  Tomris  Hatunların  mirasçıları;  sizlere  sesleniyorum:

Ülkemiz yeni bir kurtuluş savaşının eşiğine getirilmiştir. Haçlıların Müslüman Türk Milletini Anadolu’da boğma planlarını Türk Milleti Atasıyla beraber 100 yıl ötelemişti. Şimdi aynı plan BOP içine konarak yeniden önümüze kondu. Arap Baharı diye adlandırılan (ABD+İngiltere+İsrail) baharı, (Suriye+İran+Türkiye) operasyonları ile tamamlanmak isteniyor.

Bütün savaşların asıl mağdurları kadın ve çocuklardır. Irak Ebu Gureyb cezaevinden seslenen Nur’u hatırlayın. Nasıl sesleniyordu Nur: “Amerikan askerleri vahşi hayvanlar gibi her gün bedenlerimize saldırıyor. Hepimizin karnında Amerikan piçleri var. Ne olur bizi öldürün. Bu utançla yaşamamıza izin vermeyin” diye yalvarıyordu.

O tecavüzcü askerlerin yiyeceği Türkiye’den gitti. İncirlikten kalkan uçaklar Iraklı Müslümanların üzerine bomba yağdırdı. Ve Türk kadını susarak Nur’ların tecavüze uğramasına suç ortaklığı yaptı.

Şimdi sırada Suriye var. Amerika’ya göbeğinden bağlı olan hükümet; karnında dokuz ay büyüttüğün, kanınla-canınla beslediğin, gözbebeğin olan evlatlarını Haçlı Güruhun hizmetinde bir Müslüman ülke üzerine sürerek kardeş katili yapmaya hazırlanıyor. Türk kadını, bu cinayete ancak sen “DUR” diyebilirsin. Çocuklarınızın, kardeşlerinizin, yani Mehmetlerin Habil’i öldüren Kabil gibi kardeş katili olmasına izin vermeyin!!. Aksi takdirde bu miras bizlerin felaketi olacaktır.

Siyasi ayrılıkları bırakın. Evlatlarınıza sahip çıktığınızda aslında vatanımıza sahip çıkacaksınız. Vatanımıza sahip çıktığınızda ise namusunuza sahip çıkacaksınız.

Nükleer silah var yalanı ile Irak’a saldırı emri veren Bush ne diyordu?

Bu bir HAÇLI SAVAŞIDIR diyordu değil mi? Tarihte Haçlı savaşlarını kilise başlatmıştır. Bush “Haçlı savaşı” vurgusu yaparak Hristiyan dünyasına “Vatikan bizimle” bizimle mesajı veriyordu. Irak’a gönderilen Haçlı askerleri “bizi Irak’a gönderirken şeytanlarla savaşacaksınız diye gönderdiler, biz de şeytanlarla savaşıyoruz diye inanarak savaştık” diyordu. Küresel Elit için “Vaat Edilen Topraklar”a sahip olmanın önünde duracak olan devlet “Deccal” devlettir. Amerika’nın Evangelistleri Deccal olarak Türkleri bilir.

 

Emperyalist  devletler  bazı  simgelerle  mesaj  yollar.

Bunlardan  bazılarını  hatırlatalım:

1- Suudi Arabistan Kralı sandık dolusu hediyelerle Türkiye’ye geldi.

Suudi Arabistan Vahhabi’dir. Yani İngiliz casusu Lawrence’nin 1915’de Mekke’de bulunan 80 yaşındaki Şerif Hüseyin’in doymayan hırsını vaatler ve altınlarla tatmin ederek istediği kalıba soktuğu din anlayışıdır Vahhabilik. Erdoğan ve Gül o Vahhabi Kral’ın otele ayağına kadar giderek aslında Türk Devleti’ne Kralın nezdinde İngiliz Vahhabiliğinin eteğini öptürmüştür.

Süreç belli olmuştur. İngiliz-ABD arka plan desteği ile Suudi üzerinden gelecek paralar Türkiye’de yeni Şerif Hüseyinleri sahneye sürecektir. Şerif Hüseyin Osmanlı’yı nasıl arkadan vurduysa; yeni Hüseyin Şerifler Müslüman Dünyasını Haçlı Ordusunun tetikçisi olarak sırtından vuracaktır.

2-   Anımsayalım :

İngiliz Uçak Gemisi, Kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretini gerekçe göstererek isim değiştirmiş ve “Queen Elizabeth HMS Illustrious” olmuştu. İngiliz Uçak Gemisi, yeni ismiyle Çanakkale Boğazı’ndan, üstelik gece geçiş yapmıştı.
Oysa Çanakkale Zaferi’nin bir davamı olarak yıllar sonra imzalattırdığımız Montrö’ye göre bu yasaktı. Hükümetin özel izniyle bu yasak delinmişti!
Bir başka ilginç tesadüfü daha anımsatalım:
Hangi savaş gemisinin, 19 Şubat günü Osmanlı sahil bataryalarını bombalamasıyla, ilk Çanakkale Saldırısını başlatmıştı İngilizler: Queen Elizabeth!

Kraliçe II. Elizabeth, İstanbul Boğazı’na demirleyen Uçak Gemisi’nde 16 Mayıs 2008 günü resepsiyon vermiş ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını “huzuruna” davet etmişti! (odatv.com)

3-  KIBRIS VE  ERMENİSTAN  ÖDÜLLERİ

İngiltere, iki yıl önce Şövalye ilan ettiği Abdullah Gül’e, 9 Kasım 2010 günü,Chatham House (Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü) ödülü veriyor.
9 Kasım’ın altını neden mi çizdik? 9 Kasım (1918), İngilizlerin Çanakkale Boğazı’nı işgali ile İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardığı günün yıldönümü!(odatv.com)

İngiltere Türklere “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mesajı vererek zaten savaş ilanı yapmıştı. Anlayana…

4-  Ergenekon, Türklerin demir dağı delip geçtiği ve yeniden devletler kurduğu kurtuluş destanının adıdır.

Bir   davaya   Ergenekon   adı   niye   verildi ?

FBI   görevlisi   bir  savcı   danışmanlığında,   BOP   işgaline   karşı   duranları   esir   ederek,

sizleri   gene   o   dağa   hapsederek   yok   edeceğiz”    mesajının    vermenin    adıdır  

Ergenekon.

Kısacası, Haçlı Orduları Kilise’nin desteğinde Haçlı savaşı başlatmıştır. Savaş dün de Anadolu’nun zenginliklerini ele geçirmeyi hedefliyordu, bu gün de Müslüman coğrafyasının yer altı ve yer üstü zenginliklerini ele geçirmeyi hedefliyor.

5-  Erdoğan Haçlı Seferleri ile ilgili olarak Strasbourg’da açıklamalarda bulunmuştu.

“Haçlı Seferleri, savaşlar ve çatışmalar değil, Doğu ve Batının, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin birbirini doğrudan tanıma ilişkisidir” açıklaması sadece Haçlı çapulcuları aklamak için yapılmadı. Dinler arası diyalog eş başkanı olarak; Anadolu ve Asya’yı Hristiyanlaştırma sürecinde yeni Haçlı savaşlarına onay verdiğini belirtmiş oldu.

6- Suriye muhalifleri denilen devşirmeler “Yezit Bin Muaviye Tugayı” adını aldı. Muaviye’nin ordusu Kerbela’da Hz. Hüseyin ve adamlarını şehit etmişti. Demek ki yeni Kerbela cinayetleri hazırlanıyor. Öyleyse hedef Muhammedi Müslümanlıktır. Muhammedi Müslümanların başı kesilmeli ki, yeni Şerif Hüseyinlere yer açılsın. Yeni Hüseyin Şerifler kullanılarak “Evangelist Müslümanlık” adıyla yeni bir din yaratılsın.

Kadınlar  gününde  Türk  kadınlarına  sesleniyorum :

Çocuklarınızın Yezit’in  ordusuna  katılıp  Hüseyinlerin  başını  kesen  Kabil  olmasına  razı  değilseniz  çocuklarınıza  sahip  çıkın !!. 

 

Haçlı  ordusunda  tetikçi  katil  olmasına  razı  değilseniz  bu  kirli  savaşa  “DUR”  deyin!!.

Dinimiz   vatana   bir   saldırı   olmadıkça   savaşa   izin   vermez.

Çocuklarınız   Suriye   ve   İran’a   sürülür   ve   öldürülürse   “ŞEHİT   OLMAYACAK”.

Suriye   ve   İran’ın   zenginliklerini   ele   geçirmek   isteyen   hırsızların   ayakçısı   olacak.

Çocuklarınızın   bir   katil   olarak   ölmesine   izin   vermeyin !

Kadınlar    gününüzü    kutlamıyorum..!!!!!

Tomris  Hatunların,   Kara  Fatmaların,   Şerife  Bacıların  

mirasına   sahip   çıkmadığımız   sürece,   şehit   kanları  

ile   sulanmış   bu   vatan   toprakları   hepimize   haram  

olsun..!!!

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=119%3Atuerk-kadnlarna-sesleniyorum&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

08
Mar
12

UTANıLMASı GEREK..!!!

Siyaset yoluyla toplumun önüne çıkanlar, dikkatli konuşmak zorundadırlar.

Eğer doğruları söylemezlerse, günün birinde yalanları yüzlerine yapışır.

Utanırlar mı, orasını bilemem ama insan olanın utanması gerekir..

Olay  1 :

Dinci  basının  son  günlerdeki  “demokrasi  kahramanı”  yine  Merve  Kavakçı.
Hepsi,  Kavakçı’ya  itibarını  iade  etmek  üzere  yarışıyorlar.
Nerede  yaşar  bu  Merve Kavakçı,  ne  ile  geçinir,  bilen  var  mı ?
CIA’nın  Türkiye  Masası  eski  şefi  Graham Fuller’in  Merve Kavakçı  ile  olan  ilişkisi  nedir?
Bu kişinin Amerika’nın yeni “Ilımlı İslam” strateji çerçevesindeki rolü nedir? Oğuzhan Asiltürk’ün son beyanatları bu kişi hakkındaki gerçekleri ortaya koymadı mı?
Merve Kavakçı’nın eltisi Ayşenur İslam, hiç ilgisi olmadığı halde nasıl ve niçin AKP Sakarya Milletvekili yapıldı?

Merve  Kavakçı   mı   demokrat ?

Siz   hiç   Kavakçı’dan   ABD’nin,   Irak’ta – Afganistan’da 

Müslümanlara   yaptığı   katliamı   kınadığını  

duydunuz   mu ?

Ya,   Amerikan   askerleri   tarafından   tecavüze   uğrayan   on   binlerce   Müslüman  

kadın   için   tek   söz   söylediğini   duydunuz   mu ?

Peki,   Kavakçı’nın,   AKP’ye   “türban”   sorununu   neden   yasal    olarak   çözmediğini  

sorduğunu   duydunuz   mu ?

Duyamazsınız..!!!

ABD   vatandaşı   Merve  Kavakçı’   mı   demokrat ?…

Bugün “Demokrat” kimliğine bürünüp, Atatürk’ü- Cumhuriyet’i suçlayanların dedeleri de böyleydi.

Tam Cumhuriyet kurulurken, kinlerini dinlerine katarak isyan ettiler.

Yunanla ve İngiliz’le, Hilafet ve dini kurtarmak adına işbirliği yaptılar.

Din  adına  adam  astılar.

Menemende subayımızı kestiler, insanlarımızın ölümüne sebep oldular.

Bunlar mı demokrat?..

De get be kardeşim, insan olanda utanma olur…

Olay  2 :

AB Bakanı Bağış, BBC’de katıldığı programda tutuklu gazetecilere ağır suçlamalarda bulundu.. Bağış; “Mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci yok. Gazeteci kimliği taşıyan bazı kişiler var, birine tecavüz ederken yakalanan, banka soyarken yakalanan… Bu kişiler beğenmediğimiz yazılar yazdıklarından dolayı tutuklanmış değiller” dedi…

*Bir kişi suçluluğu mahkemece kanıtlanmadığı müddetçe suçsuzdur.
Hapisteki gazeteciler hakkında benzer bir olaydan dolayı yargı kararı var mı?
*Tutuklu olan ve cevap veremeyecek durumdaki insanlara iftira ve hakaret etmek adamlık mıdır?…
*Tutuklu gazetecilerin hangi banka soygunlarına, hangi tecavüz olaylarına gözlem yapıldı da dünyanın gözü önünde bunları söylenebiliyor?
Tutuklu gazeteciler “demokrat” değil de, onlara iftira edenler mi demokrat.?…
De get be kardeşim, insan olanda utanma olur…

Olay  3 :

Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde yaşanan taciz ve işkence olaylarını aylarca görmezden gelip, sessiz kalan Ergin; “Bakanlığın görevini yapmadığı yönündeki yorumlar siyasidir” diyerek kendini savundu !…
Bu çocukları devlet adına koruması gereken ve 10 yıldır tek başına iktidar olan AKP ve Adalet Bakanlığı sorumlu değilse, sorumlu kim?…

Siyasi sorumluluğu kabul etmeyip, “istifa” denen kurumun varlığından habersiz Adalet Bakanı ve bu korkunç olayı görmezden gelen basın “demokrat”, öyle mi? De get be kardeşim, insan olanda biraz olsun utanma olur…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  07 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98036

08
Mar
12

Kuruluş İlkelerini Yaşama Geçiren Etkin Bir İrade…

“Kuruluş    ilkelerini    yaşama    geçiren    etkin    bir  

irade    ortaya    çıkmadığından”

Böyle başlıyor Sn. Ömer Faruk Eminağaoğlu‘nun ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığı’ndan istifa mektubu…

19 Mayıs 1989′da kurulan ADD’nin “Kuruluş Bildirgesi” nin son satırlarında aynen aynen şöyle denilmektedir.

“O’nun devrim ve ilkelerinin gelecekte de egemen olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma zorunluluğunu duymuşlaradır.”

Sn. Eminağaoğlu’nu istifaya kadar götüren nedenleri irdelemeden önce, geçek bir Kemalist ve devrimci bir hukukçu olan eski ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı’nının hukuksal alanda yaptığı çalışmaları hatırlayarak yolumuza devam edelim.

Herşeyden önce bağımsız yargı ve yargıç güvencesi hukuk devletinin “olmazsa olmazı” olmalıdır.

Bu nedenle, çağdaş demokratik ülkelerde yargı örgütlenmiş, taleplerini örgütlü bir bir biçimde baskı grubu olarak iletmiş ve bu taleplerinin takipçisi olmuş ve kamuoyu oluşturmuştur.

Türkiye’de ise 2006 yılına kadar “Yargı’nın Örgütlenmesi” söz konusu değildir.

Yargı bağımsızsa ve yargıç devletinin güvencesi altındaysa, adaleti işleve geçirmek son derece kolaydır. Ancak önemli olan, yargıya kilit vurulduğu ve/veya rejimin tehlikeye atıldığı zamanlarda hukuk devletini, insan haklarını korumaktır.

Bir gün herkese hukuk lazım olacaktır. Esas olan hukuk devletini iyi günde korumak değil, zorun ortaya çıkıp baskının arttığı zaman ve zeminde adaleti sağlamaktır.

Hukuk, üstekilerin hukuku değil, tüm bireylerin hukuku olmalıdır.

“Tutu-i  mucize  guyem,  ne  desem  laf  değil.
Çerh  ile  söyleşemem,  ayinesi  saf  değil”

Nefi, inanılmaz güzellikteki bir gazelinin girişinde böyle demektedir.

Ancak yargı zaman, zaman hukuku uygulamaktansa, iktidar sahiplerinin çıkarı doğrultusunda hareket etmiştir.

Kısacası yargıçlar adaleti unutarak “çerh“le ( kirli işlere bulaşmış felek) işbirliği yapmışlardır. Hukuk bir baskı mekanizması olarak kullanılmış, papağanlaşan ve birbirlerinin aldığı kararları taklit eden yargıçlar üretilmiştir.

Hitler ve Mussoli’nin faşist iktidarlarını, varlıklarını baskı altına aldıkları hukuka ve papağan yargıçlara borçludur.

Aynı baskıcı unsur, 2007′den günümüze uzanan süreci göz ardı edersek, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde de kendini göstermiştir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının boynuna geçirilen urgan, 12 Mart dönemindeki yargının çok açık bir göstergesidir.

Yargı, kendisine sunulanlarla yetinmeli midir? Yoksa çağdaş demokratik taleplerle ortaya çıkabilmeli midir?

Sn. Eminağaoğlu Yargı çağdaş demokratik taleplerle ortaya çıkabilmelisavından hareket ederek, iki yıl süren çok önemli çalışmalar sonunda 26 06 2006 tarihinde, yargının ilk mesleki örgütü olan YARSAV’ı ( Yargıçlar ve Savcılar Birliği) kurmuş ve kurucu başkan olarak göreve başlamıştır. Daha sonra yapılan ilk Genel Kurulda YARSAV’ın Genel Başkanlığına seçilmiştir.

YARSAV kurulduğu sırada Sn. Tansel Çölaşan, Danıştay Başsavcılığı görevini yürütmektedir. Çölaşan’ın mesleği ile ilgili örgütsel bir kuruluşun, kurucu üyeleri arasında olmaması aslında üzerinde derin, derin düşünülmesi gereken bir konudur.

Bütün çabalara(!) rağmen, vekaleten yürüttüğü Danıştay Başkanlığı’na atanmayan Çölaşan, yaş haddinden emekli olduğu 2008 yılının Ekim ayının ikinci haftasından tam iki ay önce, nereden aklına gelmişse YARSAV’a üye olmuştur. Çölaşan, bazı konularda fazla mı ihtiyatlıdır?

Çözümü mümkün olmayan bir denklemdir bu. Sn. Çölaşan’ın 15 Mayıs 2010′da ADD’ye üye olduğunu ve 10 Haziran 2010′da Genel Başkan adayı olarak Kurultay’da konuşma yaptığını hatırlamak ise bu denklemin bazı med-cezirlerle ortaya çıkan çözümsüzlüğü daha da açık bir şekilde anlaşılacaktır.

12 Eylül’de başlayan süreçle yargıç ve savcıların mesleğe giriş sınavı, Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilen beş bürokrat tarafından yapılmaktadır. Adalet Bakanlığı’nın atadığı bu beş bürokrat 2002′de başlayan ve özellikle 2006-2007 yılarında zirve yapan “Hukuku taraflaştırma ilkesi” ile son derece uyumlu sınavların altını başarıyla imzalamışlardır.

Bu beş kişininSınavı kazandı dediği adaylar, iki yıllık staj süresinden sonra HSYK tarafından mesleğe kabul edilmişlerdir.

Veya  kabul  etmek  zorunda  bırakılmışlardır.

Erkin  Koray’ın  Fesüphanallah  şarkısını  çoğumuz  hatırlarız.

Erkin  Baba, Arkası gelmez dertlerin… Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım Allah”   diye  seslenir  bu  şarkısında b izlere…

Yargıç  ve  savcıların  sınavları  da  böyle  gelmiş,  böyle  mi  gidecektir ?

Sn. Eminağaoğlu’nun  başkanlığında  YARSAV  bu  konuyla  ilgili  davalar  açmış,  açılan  davalarda  belirli  bir  aşama  kaydedilmiş,  ancak  tam  bir  netice  de  alınamamıştır.

Uğur   Mumcu‘nun   öngörüsü   gerçekleşmiş   ve  

“Onlar   bir   gün   savcı   olacaktır”   söylemi   hukukta  

baş   köşeye   oturmuştur.

Meslek  içi  eğitim  de  Adalet  Bakanlığı  tarafından  yapılmaktadır.

Bu  yargı  bağımsızlığına  tamamen  aykırıdır.

Güneydoğu’da  birilerinin  “Özerk Kürdistan’ı  ilân  etmelerine  ses  çıkarmayan  siyasi  irade,  adeta  özerk  olmayan,  gözü  yerine  ağzı  bantlı  yargıç  ve  savcılar  yetiştirecek  sanal  “Türkiye  Adalet  Akademisi“ni  kurmuştur.

YARSAV  tarafından bu  konuda  dava  açılmış,  kazanılmış  ancak  kamuoyundan  yeterli  destek  sağlanamamıştır.

Okumaya devam edin ‘Kuruluş İlkelerini Yaşama Geçiren Etkin Bir İrade…’

08
Mar
12

ARABADA BEŞ, TRT’DE ŞEŞ, NAGEHAN’DA ON BEŞ..!!!

Nagehan  tanıştım  seninle…

Gelinim sana “nagehan” diyeceğim; kızım sen, “ansızın, birdenbire” diye anla bundan sonra…

Yerden  bitme  aklınla  çıktın  karşıma,  bit  kadar  zekânla…

Atalar,  “Yılanın sevmediği ot, burnunun dibinde bitermiş.” derler…

Senin  aklına  “ozan”  denince  kim  gelir,  bilmiyorum;  ama  benim  aklıma  Attila  İlhan  gelir  örneğin.

Sen, işte onun “Mustafa Kemal” adlı şiirinde, “Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal!”  diyerek  anlattığı  o  yeşil  yılanın  sevdiği  ot  olup  bittin  tıslayan  burnunun  dibinde…

Sen,  aydınlanma  tarihinde  kıç  kadar  yeri  ve  değeri  olmayan  bir  suratla  çıktın  karşıma.

Nagehan  tanıştım  seninle…

Hazırlıksız  mı  yakalandım  peki ?

Asla…

Senin gibilere alışıktım 1919’da, 1919’un hemen öncesinde ve hemen sonrasında… Hala da alışığım aslında…

Nutuk’u ne zaman açsam, her sayfada Kuvayı Milliye’nin bir yiğidini anlatırken, bir de işgalcinin işbirlikçisini anlattığını gördüm Mustafa Kemal’in. Senin gibilere karşı her zaman uyanık olmam gerektiğini de O öğretti bana.

Hadi son söyleyeceğimi baştan da söyleyeyim sana:

Senin gibiler olduğu müddetçe bu topraklarda, benim gibiler de olacak!

Ve senin gibiler mide bulandırdıkça, benim gibiler umut olacak, güç olacak, moral olacak!

Nagehan tanıştım seninle…

Mustafa Kemal’in belini kırdığı emperyalizme nagehan yapıverdiği alçı diye göründün gözüme. Hem de Mustafa Kemal’in topraklarında, hem de nankörlüğün dik alası, hem de ABD’nin üzerime boşalttığı şarjörün en süslü mermisi olarak…

Nagehan nefret ettim senden o anda…

Emperyalizmin bu topraklardaki kırık beline alçı değil yalnızca; aynı zamanda bu topraklarda asla yetişmeyecek bir acı emperyalist soğanın cücüğü diye çıkardılar seni karşıma nagehan…

Dün seni sorsalardı bana, “Hayal!” der, kestirir atardım; ama hayaldi, gerçek oldu.

Sen durmayıp yola devam ettikçe; “Ben Türkiye’yim, büyük düşüneyim ki, büyük satayım! dedikçe, sen o biçim yazarlarla aynı yoldan geçip o biçim ozanlarla aynı sudan içtikçe, “hayal” dediklerim bir bir gerçek oldu…

Hayalden de öteydin sen, gerçekten de öte gerçek yaptılar seni nagehan…

Satılmış, işbirlikçi, dönek, yobaz ve liboş…

Arabada beşti…

Arabadan indiler, hala beştiler… Bir masaya oturdular.

Bir vatanın yatırıldığı bu masada oynanan dört kişilik batakta, bir kişi hep boştu. Onu, yani seni nagehan tuvalete gidenin yerine geçirdiler. O tuvaletten dönünce nagehan sana sifonu çektirdiler.

Arabada beşti…

Önce TRT’de şeş oldun sen; sonra bir buçuk milyon Iraklı’nın etinin dizildiği şiş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra emperyalist uşağa eş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra yalama düzenin yalakalığında baş oldun sen.

Arabada beş, TRT’de şeş… Ama nagehan bu sayı olunca on beş, bu batak oyununda sana da bataklıkta “uzun eşek” oynamak kaldı.

Her gün karşıma çıkan ve hepi topu on beş eşekten biri yaptılar seni.

Senin baştan sona yaşam öykünün tek özeti budur.

Ayrı  bir  hünerdir  ama,  bataklıkta  uzun  eşek  oynamak…

Sonunda kendinin de çamura batacağını bile bile, arkadaşına eşekmiş gibi binebilmek için büyük bir çaba harcarsın.

Sana  bu  da  yetmedi,  eşekbaşı  olmak  için  çabaladın  ayrıca.

Oldun  mu ?

Okumaya devam edin ‘ARABADA BEŞ, TRT’DE ŞEŞ, NAGEHAN’DA ON BEŞ..!!!’

08
Mar
12

Bulvar Komedisinden Trajediye…

Her gün İngiliz BBC, Türkçe Servisi NTV’den, Amerika’nın Sesi VOA ise TGRT’den  Türkiye’ye  seslenmektedir.

Bu iki TV kanalı, CFR’nin memorandumunu tercüme ederek parti tüzüğü haline  getiren  AKP’nin  propaganda  frekanslarındandır.

BBC İngiliz MI6’nın, VOA (Amerika’nın Sesi) ABD Dışişleri Bakanlığı’nın propaganda frekanslarıdır. Yani ne yayınlayacakları, nasıl yayınlayacakları  tepeden  talimatla  bildirilmektedir.

Yayınlarında sürekli “bağımsız radyo” olduklarını vurgulamaları ne denli patronlarına bağlı olduklarının işareti olarak algılanmalıdır.

Kim ki  “Ben şöyle dürüstüm, ben böyle namusluyum, çok dindarım”  diyorsa ona inanmayın. Çünkü kişilerin gerçek yüzleri dürüstlük, namus ve dindarlık maskeleri ardında gizlidir. Ne demişler “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz…” Günümüz ifadesiyle söylemin turnusol kâğıdı eylemdir. Gerisi ayrıntı…

Şu soruyu artık sorabiliriz… Hangi ülkeler kendi yayın kurumlarından bir başka ülkenin devlet denetiminde (vesayetinde) yayın kurumlarına yayın saati verirler?

Yanıt…

Yarı sömürge olup da hızla sömürgeleştirilmeye çalışılan ülkeler…

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Phil Gordon Washington’da Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin bir toplantısında “Türk-ABD ilişkilerine yatırım yaptıklarını Libya, Afganistan, Arap baharı gibi konularda yatırımlarının meyvelerini aldıklarını” söylemiştir. (Mealen aktaran Savaş Süzal, Yeniçağ Gazetesi)

Mr. Gordon’un bu veciz (!) ifadesini Arap Baharı denen oluşumlara “Halk hareketi, devrim” diyenlerin bilgilerine sunarak sürdürelim yazımızı…

Phil Gordon’un açıklamalarının NTV, TGRT vb kanallarda haber değeri yoktur. Çünkü “Gavurun ekmeğini yiyen, onun kılıcını sallar…”

Muhtelif ihalelerden pay kapmak için BOP Eş-Başkanı’na biat eden medya patronları, deliğe süpürülmemek için emperyalizme biat eden Yahudi madalyalı “dindar” Eş-Başkan…

Dindar Cumhurbaşkanı mı dediniz?

O Majesteleri Kraliçe’den aldığı nişanlarla ünlüdür…

Eksik fotoğraf ise İmralı’dan Kandil’e faks haberiyle tamamlanmıştır.

ANT’nin haberine göre terörist-başı Abdullah Öcalan, “Açlık grevi eylemlerini sonlandırın” talimatını İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza ve İnfaz Kurumu’ndan Asrın Hukuk Bürosu’na çektirdiği faksla bildirmiştir.

ABD himayesinde Oslo’da yapılan PKK-MİT görüşmelerinin medyaya sızdırılmasından sonra avukatlarıyla yaptığı haftalık olağan görüşmelerine ara verilen terörist başı faks çektirmiştir. Bebek katili, terörist başı faks çekecek değil ya… PKK hükümlüsü Cumali Karasu’ya çektirmiştir talimat faksını… Gördüğünüz gibi demokraside çare tükenmez, “İleri demokrasilerde” hiç tükenmez… Yeter ki ulus devleti yıkmaya hizmet etsin…

Öcalan, gönderdiği faksta, tutuklu BDP’li milletvekilleriyle bazı PKK mahkûmlarının başlattığı açık grevinin durdurmasını istemiş, açılım sürecinden de söz ederek, “Bizim dışımızda kimi nedenlerden dolayı tıkanan bu sürecin devamını sağlamak ve toplumsal anlamda çaresini yaratmak gerekiyor. Konjonktürel durum pek ümit vermiyor. Zaman gösterecektir bunu da. Her şeye rağmen iyi olacak…” demiştir.

Kraliçeden sertifikalı Sn. Abdullah Gül’ün “İyi şeyler olacak!” mesajı İmralı’dan yankılanmıştır!

Bu duruma sert tepki gösteren Avukat Vural Ergül, MİT-PKK arasında yürütülen ihanet görüşmelerinin ortalığa saçılmasının ardından yaşanan süreçte kamuoyunu yatıştırmak üzere kayıkçı kavgası misali göstermelik KCK operasyonları yapıldığını öne sürmüştür.

Av. Vural Ergül, “Kamuoyunu aldatan hükümet, savcıların başlattığı MİT soruşturmasının ardından çıkartılan ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı korumaya yönelik özel Yasa sonrasında terörist-başı ve bölücü örgütle pazarlığa devam ettiği bu faks talimatına izin verilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu çekilen faks, terörist-başı Öcalan’ın Cumali Karasu’yu adeta bir özel Kalem Müdürü olarak kullanmak suretiyle PKK terör örgütünü yönetmesine izin vermek suçunun belgesidir. Geçtiğimiz günlerde terörist-başının örgütü yönetmesine ilişkin görüşmelerini sonlandıracağını açıklayan Adalet Bakanı Sadullah Ergin bu rezalet karşısında ne diyecek. Demek ki hükümet ile PKK, görüşmelerini kaldığı yerden hararetle sürdürüyor. Örgüt eylemlerini yönlendirmeye yönelik faks çekilmesine ortam hazırlayan yetkililer suç işlemiştir. Bu dünyanın her hukukunda skandaldır, rezalettir…” demiştir.

Bu arada Adalet Bakanlığı ise cezaevinden faks çekmenin normal olduğunu belirttiği açıklamada “Cezaevinden gönderilen bütün mesajların okuma komisyonu tarafından gözden geçirildiği” ifade etmiştir.

Karı, koca ve sevgili üçgeninde bulvar komedileri vardır. Bu yaşananlar ise üst düzey teslimiyet trajedisi oynandığının nişanesidir.

Uzun sözün kısası, Kemalist Devrim’in yeniden ihya ve inşasıyla milletin iktidarı kurulmadıkça bu ve benzeri trajedilere dönüşen teslimiyet komedileri oynanmaya devam edecektir.

Bu süreçte, her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek milleti birleştirmeyenlerin vebali giderek artmaktadır. Parti, sendika, dernek vb kurum ve kuruluşların cümle rütbelilerine, üyelerine ilanen duyurulur. Gerisi teferruat…

Gazanfer  ERYÜKSEL

http://www.ilk-kursun.com/haber/97894

08
Mar
12

HEDEF : “POSTMODERN” DEMOKRASİ..!!!

PKK kontenjanından milletvekili seçilen, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Altan Tan, “İntibak Yasası”nın görüşülmesi sırasında söz alarak; izinden yürüdüğü İngiliz yandaşı İskilipli Atıf Hoca’nın “mağdur bir Müslüman” olduğunu ileri sürmüş. Mandacı Atıf için “Kemalist diktatörlüğün katlettiği on binlerce insandan sadece biridir” diyerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir “diktatörlük” olarak tanımladı…

Cumhuriyet’e karşı yıllardır içinde biriktirdiği kini, Atatürk’ün meclisinde kusan Altan, Cumhuriyet’ten öcünü alabildi mi bilinmiyor. Bugünlerde sözleri nedeniyle, AKP’nin desteğini tam olarak alamadığından yakınıyor. Altan, AKP’nin bu tavrı nedeniyle “hayal kırıklığına uğradığını” ifade ettikten sonra:”AKP grubundan daha dik bir duruş beklerdim” demiş. Anlaşılan “Kininin davacısı olan dindar gençlik”, “Atatürk’ü itibarsızlaştırma” işine pek karışmıyor… AKP galiba kendi üzerine sadece İnönü’yü itibarsızlaştırma işini bırakmış. Atatürk’ü itibarsızlaştırma işini BDP ile CHP’ye ihale etmiş!.. Bu derste dışarıdan emperyalistler, içeride işbirlikçileri ve taşeronları olduğu halde, pek başarılı oldukları söylenemez!.. Onlar Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırdıkça, Kemalizm’in daha da güçleneceğine emin olun. Batacak olanlar saldırganlar olacaktır…

Sırası gelmişken, “mağdur Müslüman” İskilipli Atıf’ın nasıl bir adam olduğunu da anımsatalım:

Tarih Baba diyor ki: İskilipli Atıf Hoca, 1919’da kurulan Teali İslam Cemiyeti’nin kurucularındandır. Cemiyet, Kuvayı Milliye’ye ve Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmakla maruftur. İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi de olan Mustafa Sabri, Cemiyetin bir süre başkanlığını yapmıştır. Mustafa Sabri, Mustafa Kemal ve arkadaşları için ölüm fetvasını kaleme alan kişidir. Damat Ferit kabinesinin Şeyhülislamlığına getirilince, Cemiyetin başkanlığını, İskilipli Atıf’a bırakmıştır. Cemiyetin üyeleri arasında Sait Nursi de vardır…

İskilipli Atıf’a İngiliz ajanı dediğimin için pişman değilim. İstiklal Mahkemesi’nce idam cezasına çarptırılması da bu nedenledir. İngiliz gizli servisi MI6’nın, ona bir kimlik kartı vermediği bugün savunulabilir. Öyle mi değil mi, bunu gerçekten bilmiyorum. Ayrıca ajanlık için kimlik kartı, şart değil. Hoca’nın yukarıda özetlenen kariyeri, ona hiç tereddüt etmeden İngiliz Ajanı demeye yetiyor da artıyor!..

Geçenlerde teknik üniversiteden diplomasını almış adı lazım değil bir mühendisin, Kurtuluş Savaşı’nı inkâr ettiğine tanık oldum. Adam doğrudan “Savaş-mavaş olmamış, tarih diye bize anlatılanların hepsi masal”dır dedi. Ona göre, “İngilizler, Ankara Hükümeti ile anlaşmışlar ve alacaklarını alıp gittikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına izin vermişlermiş!..” Teali İslam Cemiyeti hayranı olduğu belli olan mühendise göre, İngiliz Ajanı olan İskilipli Atıf Hoca değil, Mustafa Kemal’miş!..

Densizliğe bakın siz!..

Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’da ölenler için ne diyeceğini çok merak ettim. Sakarya Meydan Muharebesi’nde Türk ordusunun zayiatı; 5713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere, toplam 49.289. Yunan ordusunun zayiatı ise; 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007′dir. Tarafsız tarihçilerin kaydettiğine göre, Büyük Taarruz öncesinde, Yunan ordusunun mevcudu 200 binden fazlaymış. Taarruzdan sonra geriye, ancak 50 bini dönebilmiş…

Kurtuluş Savaşı diye bir savaş yapılmadıysa eğer, iki taraftan ölen bu askerler için, mühendisin ne diyeceğini çok merak etmiştim. “Madem İngilizlerle Ankara Hükümeti anlaşmış bu kadar adamı kim niye öldürmüş” diye sordum… Çok fena kızdı. Sesi titremeye başladı. Ağzından tükürükler saçarak bağırıyordu. İşaret parmağını bükerek, önündeki sehpaya vurmaya başladı birden. Cevap vereceğini sanıyordum. “Müslümanlara en büyük ihanet, Latin harfleri kabul edilerek yapılmış” diyerek, abdestini tazelemeye gitti!..

Hiç şaşırmadım!..

İsterim ki, cevapsız bırakılan o soruma, derin tarih bilgisiyle Ahmet Tan cevap versin. Belki de bu defa AKP grubu dik duruş gösterebilir. Korkmadan, bir defa daha kinini kussun meclis içinde. Hatta Yunanlılara karşı, Başkomutanımız Mustafa Kemal için, “soykırımdır” yaptı da desin. Desin vallahi, isterim!.. Daha heyecanlı olur!..

Yoksa “soykırım” sözcüğünü kullanmak, başka taşerona mı ihale edilmiş? Aralarındaki sözleşmeye göre, taşeronlardan biri diğerinin alanına tecavüz edemiyor galiba. İşbölümünü bayağı ciddiye alıyor bunlar! İşi veren yüklenici de “tecavüz”e çok kızıyor herhalde. Anlaşılan kaşlarını çatıp: “Herkes kendi işinin başına” diyor!..

Bu noktada en doğru (!) saptama, Mustafa Kemal’in savaşlarına “katliam” demek olmalı… Zaten “on binlerce kişiyi katlettiğini” söylemek de aynı kapıya çıkıyor. Demek ki, bundan böyle, Mustafa Kemal’in askerleri, 1921 ve 22’nin Ağustos’unda, Yunan askerlerini “katlettiler” demek gerekiyormuş!.. İngiliz muhibbi ancak böyle olunabiliniyor! Yıllar sonra, Dersim’de öldürülen isyancılar ile Sabahattin Ali’yi de bu sayıya kattığınızda, Atatürk’ün “katil” olduğu kanıtlanmış sayılır!..

Bize bırakılan, işin en kolayı olan yanı, bu “gerçeği” kabullenmektir sadece. Belli ki, Atatürk’ün “diktatör” olduğunu kabul etmemiz isteniyor! Aksi halde, arkasından “soykırım” yaptı denebilir!..

“Diktatörlük” kabul edildikten sonra, gerisi kolay! Önümüze konacak olan işaret levhasını takip edeceğiz sadece. Levhanın üzerinde tek yönü gösteren turuncu bir ok işareti var. Hep öyle olmuş yakın geçmişti. Turuncu ok “DEMOKRASİYE GİDER” yazısının tam önüne konacak!.. Bir ülkede diktatörlük varsa, gidilecek yol; tek yönlü ve mecburidir zaten!.. Trafik kurallarına bak!..

Yolun sonunda, Soros’un “Turuncu Devrimleri” ve “Arap Baharı”nın getirdiği cici bir “demokrasi”ye varılacak!..

Nedendir bilinmez, bir şeyin kendini yaşamadan, hep ötesini, cicisini isteriz biz.

Demokrasi için de öyle olacak galiba.

Dilerseniz, varılacak olan o son noktaya “postmodern demokrasi” olarak adlandıralım!..

Literatüre  bizim  de  bir  katkımız  olsun.

Nasılsa  postu  kürkçüye  kaptırmışız !..

Av. Cemil  CAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/97995

08
Mar
12

Selâhaddin Eyyübi’yi Kürt yapmak mümkün mü ?

Reha Çamuroğlu son romanına “Sultan Selâhaddin El Kürdi” ismini koymayı uygun görmüş. Herhalde, Çamuroğlu, Selâhaddin’in Kürtlüğü üzerine önemli kanıtlar bulmuş ki böyle iddialı bir isim koymuş diye düşündük. Ama ne yazık ki kitabı
bitirdiğimizde, bu konudaki tüm hayallerimiz suya düştü. Romanında anlattığı Selâhaddin’in bırakalım Kürtlüğünü, tam tersine büyük bir Türk sultanı olduğunu gördük. Kitabın kapağında herkesin gözüne sokar gibi Kürt ismini kullanıp, sonrada o isme uygun bir Selahaddin karakteri yaratamamayı yazarın başarısızlığı mı ya da gerçeğin çıplaklığı mı olarak değerlendirmek gerekir bilemiyorum. Belki de her ikisi. Ama, yazarın hakkını yemeyelim. Yazar kitabında, Selâhaddin’in Batılı düşmanlarının bile vermek zorunda kaldığı değeri vermiş. Kitapta Selâhaddin, büyük bir sultan, adaletli, düşmanlarına bile merhametli, birleştirici, öldüğünde düşmanlarının bile üzüldüğü bir karakter olarak çok güzel anlatılmı

Son dönemde Selâhaddin Eyyübi’nin hayatını anlatan çok sayıda kitap yayınlandı. Hemen tüm kitaplarda olaylar anlatılırken tarihi gerçekliğe sadık kalınsa da -çünkü o gerçekliği inkar etmek zaten mümkün değildir- öyle sinsi bir çarpıtma vardı ki bunu görmezden gelmek mümkün değildir.

Selâhaddin’in kişiliği, adaleti, büyük devlet adamlığı, dostlarının ona olan sevgisi, düşmanlarının hayranlığı su götürmez gerçeklerdir. Onun yaşamını kaleme alan Batılı yazarlar bile bu gerçekleri vurgulamak zorunda kalmışlardır. Çünkü kendi kaynaklarında -ki o kaynaklar Selâhaddin döneminde, Müslüman coğrafyaya saldıran Haçlı komutanlarının, günü gününe tutturdukları günlüklerden, Papa’ya gönderdikleri raporlardan oluşmaktadır- gerçekler tüm çıplaklığıyla anlatılmıştır.

Selâhaddin’in büyüklüğünü, adaletini, Haçlı atalarına gösterdiği merhameti inkar edemeyen bu yazarlar, Selâhaddin’e saldırmak için başka bir yol seçmişlerdir; kimliğini yok etmek, onu Kürtleştirmek! Evet, Selâhaddin’in Türk kimliğini gizleyerek, yok sayarak, onu Kürtleştirerek, uğradıkları büyük yenilgilerinin intikamını almaya çalışmaktadırlar.

Özelikle, Batılı değil ama aynı yolda ilerleyen Türkiyeli bir yazarın kitabı bizim oldukça dikkatimizi çekti. Daha doğrusu kitabın kapağı. Reha Çamuroğlu son romanına “Sultan Selâhaddin El Kürdi” ismini koymayı uygun görmüş.

Herhalde, Çamuroğlu, Selâhaddin’in Kürtlüğü üzerine önemli kanıtlar bulmuş ki böyle iddialı bir isim koymuş diye düşündük. Ama ne yazık ki kitabı bitirdiğimizde, bu konudaki tüm beklentimiz suya düştü. Romanında anlattığı Selahaddin’in bırakalım Kürtlüğünü, tam tersine büyük bir Türk sultanı olduğunu gördük. Kitabın kapağında herkesin gözüne sokar gibi Kürt ismini kullanıp, sonra da o isme uygun bir Selahaddin karakteri yaratamamayı yazarın başarısızlığı mı ya da gerçeğin çıplaklığı mı olarak değerlendirmek gerekir bilemiyorum. Belki de her ikisi.

Ama, yazarın hakkını yemeyelim. Yazar kitabında, Selâhaddin’in Batılı düşmanlarının bile vermek zorunda kaldığı değeri vermiş. Kitapta Selâhaddin, büyük bir sultan, adaletli, düşmanlarına bile merhametli, birleştirici, öldüğünde düşmanlarının bile üzüldüğü bir karakter olarak çok güzel anlatılmış.

Çamuroğlu’nun kitabı Türk düşmanı bir anlayışın ifşa edilmesi açısından önemli ve ilginç. Bir ismin önüne bir Kürt kelimesi ekleyerek, koskoca bir tarih nasıl yok sayılır, nasıl tahrif edilir, bunun güzel bir örneği.

Selahaddin  Eyyübi  kimdir ?

Selâhaddin Eyyübi 1138-1193 yılları arasında yaşamış, Eyyubi devletinin kurucusu büyük Türk sultanıdır. Babası ve amcası, ­Tikrit’e kurdukları Eyyübî Atabeyliği ile Selçuklu Devleti’ne hizmet etmişler, Selçuklu Türk anlayışının o coğrafyada sürdürücüsü, temsilcisi olmuşlardır.

Selâhaddin’in aldığı eğitim, Türk sultanlarının aldığı eğitimin aynısıdır ve bu eğitimin etkisi tüm yaşamını etkilemiştir. Savaşlarda uyguladığı taktikler, komutanlarına ve askerlerine karşı davranışı, yaşam tarzı, sadece dini alanda değil, bilimin her alanında engin bir bilgiye sahip oluşu, matematikle, felsefeyle yakından ilgilenişi ve bu bilimlere hakim oluşunda, aldığı bu eğitimin büyük etkisi vardır.

Hemen hemen bütün Türk hükümdarlarında bulunan bu özellik Selâhaddin’i çağdaşlarından farklı kılmaktadır. Selâhaddin’in kimliğini yok etmek istemelerinin amacı da budur zaten. Böyle yetenekli, adaletli büyük Türk, bu Türk’ün arkasından gidecek diğer Türkler Haçlıların en büyük korkusudur.

Haçlılara  karşı  İslam  coğrafyasını  nasıl  birleştirmiştir

Selâhaddin’den önce Batılılar İslam dünyasına geldiklerinde karşılaştıkları manzara parçalanmış bir İslam coğrafyasıdır. Hatta kimi beylikler diğer beyliklere karşı Haçlılarla işbirliği yapmaktadırlar. Hatta İslam coğrafyasında iki halifelik, iki başlılık vardır. Selâhaddin, Büyük Selçukluların Halep Atabeyi Nureddin Mahmud’un izinden giderek tüm bu parçalanmışlığı ortadan kaldırmıştır. Selâhaddin, Fatımi hükümdarlığına son vererek iki başlılığı ortadan kaldırmış, Haçlı saldırılarına karşı tüm coğrafyayı kendi hükümdarlığı altında birleştirmiştir.

Bunun anlamı, çöküş sürecine giren İslam dünyasının Selâhaddin’in şahsı etrafında birleşmesi, tekrar ayağa kalması, Haçlıların bu coğrafyada büyük hezimetlere uğramasıdır.

Selâhaddin döneminden 300 yıllık Kudüs Krallığı’na son verilmiş, Kudüs tekrar Müslümanların ellerine geçmiştir. Tüm coğrafyayı birleştirmek Selahaddin’in kişiliği en büyük etkendir. Fethettiği yerlerde Haçlıların yaptığı gibi büyük kıyımlara girişmemiş, düşmanlarının can güvenliğini sağlamış, fethettiği kalelerden ayrılıp gitmek isteyenlere büyük kolaylıklar ağlamış, kazanılan ganimetlerin dağıtımında adilce davranmış, çoğu zaman kendisi hiçbir pay almamıştır. Hükmettiği topraklarda adaletin hakim olması için büyük çaba saf etmiştir.

Selâhaddin’in gerçek kimliğini yok etmek için yapılan tüm saldırıların nedeni budur aslında.

Bin  yıllık  Türk  korkusu

Çamuroğlu’nun romanı da bu korku üzerine kurgulanmış aslında. Ama başta da söylediğimiz gibi bu alanda pek başarılı olamamış. Romanda saysanız toplam 5-6 kez Kürt kelimesi geçmektedir ki onlarda Selâhaddin’in Kürtlüğünün kanıtından ziyade o imge kafalarda yer etsin diye, yazar tarafından isimlerin önüne eklenmiştir. Ama Selahaddin’in Türk olduğunu gösterecek örnekler oldukça fazladır.

Meselâ, romanda “…Nişaburiy’le bunu okuduklarında günlerce ağabeyi Turanşah’a korku dolu gözlerle bakmıştı. Ta ki surede kardeşlerin anne ayrı kardeşler olduğunu öğrene kadar. Bereket versin ki Turanşah onun ana-baba bir ağabeyiydi ve o kadar hain görünmüyordu…” diyerek Çamuroğlu kendi tezini çürütüyordu.

Kürt beyi, neden oğlunun birisine Turanşah gibi bir Türk ismi seçmişti, yazar okuyucunun bunu soracağını hiç düşünmemiş olacak ki ilerleyen sayfalarda, Turanşah, Selâhaddin’in ordusunda önemli zaferler kazanacaktır.

Yine benzer şekilde Selahaddin’in kardeşlerinden bir tanesi olan Tuğtekin de, savaşlarında Selahaddin’in hep yanında olacaktır. Yazar diğer kardeşlerinin isimlerini yazmasa da diğer bir kardeşinin adı Böri’dir, yani kurt.

Onu da biz söyleyelim ve tekrar soralım, bu kardeşlerin ismi neden Türk isimlerindir hep, hem de sıradan olmayan Türk isimleri?

Eyyübi ailesinin tüm isimleri bu şekilde Türk isimleridir ama ne hikmetse onu Kürt olarak yazmaktadırlar kitaplarında.

Kitabı okudukça başka Türk örnekleri dikkatinizi çekmektedir. Selâhaddin, büyük oranda Türk savaş taktiklerini kullanmaktadır. En güvendiği komutanları Türk komutanlarıdır. Hüküm sürdüğü coğrafyada Türk geleneklerini hakim kılmakta, ahaliye tarihteki diğer Türk hükümdarları gibi davranmaktadır.

Bu kadar Türk unsurun hakim olduğu romanda, isimlerin başına o da çok az- Kürt kelimesi eklenerek Selâhaddin’in Kürtlüğü kanıtlanmaktadır ilginç bir şekilde?!

Elbette bunun altında yatan binlerce yıllık Türk korkusudur.

Selahaddin Eyyübi, kimsenin inkar edemeyeceği gibi büyük bir İslâm kahramanıdır, büyük bir birleştiricidir, halk kahramanıdır, adildir, merhametlidir, engin bilgilidir, halktan biridir, tüm bunlar söylenir ama ne hikmetse Türk olduğu söylenmez bir türlü.

Batılılar tehlikenin farkındadır, yeni bir Attila, yeni bir Cengiz, yeni bir Osman Bey, yeni bir Fatih, yeni Kanuni istememektedirler.

Başka bir taraftan, çocuklarını Türk ve Müslüman düşmanlığıyla yetiştirmiş Batılar böyle bir Türk örneğini açıklayamazlar kendi kuşaklarına. Onu Türk olarak gösterseler, kendi barbarlıklarını da onaylamış olacaklardır. O zaman işin kolayı, Selahâddin Kürt olacak, Türkler barbar kalacaklardır!

Türkler  Ortadoğu  coğrafyasını  birleştirecek  en  büyük  güçtür

Selâhaddin’i Kürtleştirme çabası emperyalizmin bugünkü Ortadoğu politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır aslında. Bugün İslam coğrafyası tıpkı Selâhaddin dönemindeki gibi parça parçadır ve bu parçalar esas düşmanı bırakmış kendi aralarında mücadele etmekte, kimi zaman günümüz Haçlılarıyla işbirliği yapmakta, yapay ayrılıklarla birbirine düşmektedir.

Bu parçalanmış coğrafyayı birleştirecek bir Selâhaddin’in çıkması, uydurma bir Kürt kimliği yapılarak engellenmeye çalışılmaktadır. Tam tersine bu büyük kahramanı Kürt yaparak, Ortadoğu’nun kalbine sapladıkları Kürt hançerini daha derinlere batırmaya çalışmaktadırlar. Kürtlere, “sizin atanız Selâhaddin bu coğrafyada büyük bir devlet kurdu, siz de kurun” denmektedir. “Sizin topraklarınız, Türkler, Araplar tarafından gasp edildi, geri alın” denmektedir.

Korkularında haklıdırlar. Selâhaddin’in bayrağı altında toplanacak Türkler, Araplar Haçlıların bu topraklara bir daha uğrayamamalarına neden olacaktır. Bunu engellemeye çalışmaktadırlar.

Türk  kimliği,  İslam’ı  koruyan  gücün  adıdır  aynı  zamanda

Atatürk’ün deyimiyle Türk, İslam’ı koruyan gücün adıdır aynı zamanda.

1937 yılında Bombay Chronicle gazetesi Hâkimiyeti Milliye gazetesine dayanarak şöyle bir haber yapar.

Haberin başlığı şöyledir: “Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor” ve devamında Atatürk’ün şu sözlerine yer verirler :

Okumaya devam edin ‘Selâhaddin Eyyübi’yi Kürt yapmak mümkün mü ?’

07
Mar
12

BİRİLERİ EKMEK PEŞİNDE; BİRİLERİ MASKARALIK İŞİNDE..!!!

Ey Vatandaş; duyarlı yurttaş; aldatılan arkadaş; iyi bak fotoğraflara!..

Tarih; 4 Mart 2012!…

Gördüğün; bir parti mitingi değil!.. Hak arama toplantısı değil!.. Şehit cenaze töreni hiç değil.

Bayram da değil; seyran da!.. Ekmek kavgasına mahkum edilmiş zavallılığın fotoğrafı!.. Ülkenin getirildiği son noktanın, maskaralığın tarihi utanç belgesi!..

Bir ibretin fotoğrafı!.. Ekmek ve emek peşinde yaratılan rekabetin; rezaletin fotoğrafı!..

Birileri tek lokma ekmek peşinde, yalancılar utanmazlık- arsızlar maskaralık işinde!..

İşsizlik düşmüş öyle mi!?.. Bu savı, bu yalanı ortaya atanların kızarır mı suratı bu durumu görünce; bu haberin duyunca!?…

Tüik; henüz üç gün önce açıkladı, işsizliği düştüğünü!..

Kimse  kusura  bakmasın!..  Kol g östermek  yetmiyor  “NAAAH!”  düşmüş demeye!… Kanıt  ortada !..

İşte haber!..Gazetelerden aynen alıntı!..

960 kişinin alınacağı işe 14 bin başvuru
Batman İşkur Müdürlüğü tarafından Milli Eğitim, Orman ve Su İşleri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Müze Müdürlüğü’nde 4 ay süreyle asgari ücret maaş ödenerek istihdam edilecek 960 kişi için açılan kadroya 14 bin kişi başvurunca Meslek Eğitim Merkezi bahçesinde kura çekimi yapıldı. Batman İşkur Müdürü Besim Eviz, alınacak 960 kişinin dört ay süreyle çalışacağını söyledi.

Kurada adının çıkmasını bekleyen işsizlerden Abdurrahman Biçer, “Sabahtan beri ismimizin kurada çıkmasını bekliyoruz. Allah’tan ümit kesilmez. İki yıldan beri işsizim, inşallah iş bulurum” diye konuştu.
Yaklaşık 4 saat süren kura çekiminde adları okununlar sevinirken, binlerce kişi ise hayal kırıklığı yaşadı     

*İşin süresi 4 ay… 14.000 başvuru!..

*Aylık 701 TL maaş.. 4 ayda; 2804 TL…Tek lira başı düşen başvuru sayısı 5 kişi!..
İşsizlerden;5000 kişilik ordu; 1000 liraya kurulur, demektir bu hesabın özeti!…

Doymak ister kör boğaz!.. Ya fırın delecek; ya da dağa gidecek!.. Umut taciri, hem aymaz, hem kurnaz; üstelik utanmaz!.. İşsizliği kim düşürmüş de işi kim bulmuş!?
4 aylık tutar, milletvekili maaşına, yapılan bir aylık artışın yarısından az!..

Yalan ve kandırmayla devlet yönetilmezdi erdem varken!..Ya bir de düşmemiş olsaydı işsizlik

Tuik mi arlanmaz; vatandaş mı vurdum duymaz!?.. işsizlik düştü diyen yetkili ağız mı arlanmaz!?.. Yoksa inananlar mı kaz!?..

Gazetelerinde, işsizliğin önemli ölçüde düştüğünü allayıp pullayıp köşesinde yazan yandaşlar –yalakalar-yağcılar mı aymaz utanmaz, arlanmaz!..

Diyoruz ki; vekili açken tok yatan asil gafildir!.. Vekili doyurmak için, vatandaşın aç kalması elzem ve kaçınılmaz!.. Bazıları zindanda çile doldursa da; devir, seçilen devri!.. Kulu olamayacaklar(mış!!) atananların!..

Milletvekillerine sağlanan her kıyak bir sus payı !.“yan cebime koy!”ilkesi hep yaramıştır işe..

Tapası üçbuçuk atan tebaaya; yeter de artar bile artışın %3.5’u!..

Ertelersin intibakını da; çıkmaz ayın son çarşambasına…Üç koyuna çobanlıkta; ustalık ekonomisinin temel gereği de bu değil mi zaten!!?..

“Oltadaki balığa yem gerekmez!” düsturunu yıllar önce öğrendiler Usta’ları Yanki’den onlar!.

İş kader; ekmek nasip!.. Sabır ekmek; umut katık!.. “Bundan sonra altı, sekiz aylık projeler şeklinde tüm kamu kurum kuruluşlarında kolektif bir mücadele içerisinde bu işsizlikle mücadeleyi sürdüreceğiz!..”

Tuik de düşüşe sanal da olsa destek verdi miydi; işsizliği sıfırlamak işten değil evvvelallah!.

Not:
2804 liralık 4 aylık gelir için 14.000 kişi başvurunca; bir hesaba takıldı aklım… İlgisiz kalamadım. Ciddiye alın; yardımcı olun. İlgini siz kurun!…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, İstanbul’da Huber; Ankara’da Çankaya yetmedi de (Başka neden de olabilir: Birincil Bayan Çankaya Köşkü’nün perili olduğunu duymuştur mesela); Dışişleri Konutunu da boşaltmadı; Bu nedenle; Davutoğlu için; aylık kirası 39.000 bin TL olan bir köşk ile, yine aylık kirası 7.550 TL olan, o köşkün müştemilatı toplam 46.550TL bedelle kiralanmıştı…(Olay yeni değil..) Gelelim kafamıza takılan hesaba:

Ödenen yıllık kira bedeli: 12×46.5 = 558.600 TL

Basit bir orantı kuralım;

2804 TL için, 14.000 kişi başvuruyorsa;

558.000 TL söz konusu olunca; X kişi başvurur!.. X = 558.000×14.000/2804 = 2.875.000 kişi Bu sayı da ülkemizin, ilan edilen toplam işsiz sayısına denk!..

Ya Başbakan’ın, helikopterinin 60 milyon $’lık bedeli kaç kişilik başvuru çeker meydana!?..

Bu hesaplarla ne mi bulduk!?… Hiiiiçç!… Bişey bulmak için yapmadık ki zaten!.. Sadece; Huber ve Çankaya’nın Yanına, Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak, Dışişleri konutunu da eklemek, gerekli miydi!?..Bu bir..; Merak işte, 60 milyon $; ne kadar bir para ki!?.Bu da iki… Hesap bahane!..

VİP  için ;   2804   TL’lik   küçücük   bir   meblağ ;   tarihi  

bir   istila   ordusu   kadar   çok   bir   açlar   ordusu  

toplayabilirken;   gel   de   düşünme !..

Devlet   Malı   Deniz   mi !?..

Mehmet  Halil  ARIK

Emekli  eğitimci

http://www.ilk-kursun.com/haber/97961

07
Mar
12

AKP ile F tipi cemaatin dininde imanın şartları

1) Pax  Americana’ya  şartsız  biat !
2) AB’yi Türkiye’yi cennete taşıyacak birlik olarak görmek!
3) Vatikan’ın güvenine mazhar olmak!
4) İsrail’i İran gibi düşmanlarından korumak için Türkiye’yi kalkan yapmak!
5) İslam ülkelerine yapılan ve yapılacak olan yeni Haçlı seferlerinde Hıristiyan ve Yahudilerle beraber saf tutmak!
6) Şia, Caferi ve Alevi Müslümanlara sapkın ve cehennemlik deyip Hıristiyanlara cennetten tapu dağıtmak!
7) İbrahimi dinler yutturması ile Hıristiyanlıkla Museviliği “hak” diye sunmak ve yeni bir din icat etmek!
8) Sünniliği ABD’nin yayılma ve İslam’a taarruz ideolojisi haline getirmek!
9) Düne kadar sövdükleri Mason ve Bilderbergcileri meşru ilan etmek ve onların kanatları altına girmek!
10) Vatan seccadenin serildiği yerdir deyip Anadolu’nun vatan yapılmasına karşı çıkmak!
11) Üniterliğe ve Milli Devlete meydan okumak, Türklüğü aşağılamak!
12) Yeni Osmanlıcılık ütopyaları ile Federatif yapının peşinde koşmak!
13) Kendilerini Kıyamet öncesi Yaradan’ın seçtiği ve görevlendirdiği özel elçiler gibi görmek!
14) Türk Milletinin parası ve bayrağı ile dünyanın onlarca ülkesinde Amerikan okullarını açmak ve CIA’ye rahat faaliyet imkanı vermek!
15) Anadolu’nun yer altı servetlerini Emperyalizme peşkeş çekmek!
16) Kul hakkını inanç literatüründen çıkarmak!
17) Kur’an’ın lanetlediği faizi serbest bırakmak!
18) Darül Harp (Kafir Devlet) hikayesi ile devletten çalmak cihattır anlayışını devleti yönetenler de hakim kılmak!
19) Kelime-i Şahadetten Muhammedun Resullahı çıkarmak!
20) Cuma hutbelerinde “Yegane din İslam”dır ayetini okutmamak!
21) Muhalif ve muarız gördüklerine, “Savaştayız, hile mubah” mantığı ile her türlü tezgah ve komplo yapmak ve onları susturmak!
22) Atatürk ile Cumhuriyete düşmanlığı temel inanç şiarı gibi görmek!
23) Türk Silahlı Kuvvetlerini hasım görmek!
24) Yahudi ve Hıristiyan dünyası ile diyalog deyip İslam dünyasında bölücülük yapmak!

Medyada   dün   ve   bugün

Meslek  yaşamımızda  çeyrek  asrı  geride  bıraktık !

Peki  medya  dünyasında  AKP  öncesi  ile  bugün  arasındaki  farklar  neler  mi ?

* Medya hiçbir zaman iktidarı blok olarak desteklemedi, bugün yüzde 96 ile destekliyor!
* Dün iktidarlar medyadan korkardı, bugün medya iktidardan korkuyor!
* Dün gazeteciler patronlarından ürkerdi bugün Tayyip Bey ile Cemaatten ürküyor!
* Medya patronları dün çıkarına, bugün ise korkularına göre hareket ediyor!
* Dün Başbakanların yakınları hiç medyada olmadı, bugün en üst noktada!
* Dün her isteyen gazeteci Başbakanlara soru sorabilirdi, bugün karşıt olan yanına bile yaklaştırılmıyor!
* Dün yolsuzluk haberleri yapılırdı, bugün yolsuzluktan tutuklananlar bile AKP zarar görmesin diye yazılmıyor!
* Dün muhalif gazeteciler saygı görürdü bugün bir suç icat edilip hapse atılıyor!
* Dün Türkiye basın özgürlüğünde iyi bir yerdeydi, bugün Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütüne göre 170 ülke içinde 149. sırada!

Kürtçe  marş,  Kürdistan  bayrağı  ve  Kürt  baharı !

Yahu  AKP  hükümeti  Diyarbakır’ı  kayıttan  mı  düşüyor ?

O nasıl ifade falan demeyin zira bu şehir artık Türk ili değil adeta Kürdistan’ın merkezi!

Çok değil beş gün önce DTP’li iki milletvekili yüzlerce kişi ile beraber üstelik kameralar kayıtta iken Kürdistan milli marşını okudu!

Bu rezilliğe kıyamet kopar diye bekledik lakin tık yok!

Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a herkes sus pus!

Sadece onlar değil, muhalefet de oralı olmadı!

Derken ikinci bir rezillik.

Diyarbakır’a Kürdistan bayrağı asıldı!

Barzani’nin gelişi bahane edilerek o malum paçavra dalgalandırıldı!

İyi de Barzani’nin bayrağı Irak bayrağı değil mi, Türkiye’de Kürdistan bayrağını açmak neyin nesidir?

Artık mızrak çuvala sığmıyor, bölünme an meselesidir ki göreceksiniz birkaç haftaya kalmaz Kürt baharı diye kalkışma başlatılacaktır!

Tayip  bey   emrinizde,   Putin   değil   diye   mi ?

Putin  seçildi  ya  Batılılar  panikte !

Yok  efendim  seçimde  hileler  yapılmışmış !

Yok  efendim  haksızlıklar  olmuşmuş !

Rusya her sandığın başına internetten izlenebilen kamera sistemini getirdi yine laf ediyorlar!

Dedik ya dertleri seçimin dürüstlüğü değil, ABD ile AB’ye eğilmeyen ve meydan okuyan Putin’in seçilmesi!

En ilginci seçimi yüzlerce mensubu ile izleyen AGİT’in yaptığı açıklama!

Sandık sonuçlarında hile yokmuş ama Putin seçim öncesi kampanya sürecinde muhaliflerini televizyonlarda çok az konuşturmuşmuş, bu da seçimi gölgelemişmiş!

Peki  ey  AGİT   Türkiye’deki  seçim  de  böyle  değil  miydi ?

Seçim döneminde televizyonların yüzde 96’sı muhalefete ambargo uygulamadı mı ve Tayyip Erdoğan’ı kucaklamadı mı?

Neden Türkiye’de olan bitene sustunuz da şimdi Putin’e cıyaklıyorsunuz !

Tayyip  Erdoğan   emrinizde,   Putin   değil   diye   mi ?

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ MESAJ

06
Mar
12

Hoş Geldin Putin..!!!

Nasıl  ki   dost   veya   düşman   herkesin,   Atatürk’ümüze   hayran   olup   hakkını   teslim  

ediyorsa ;   hiç   ama   hiçkimse   alttaki   makalenin   yazarını   rus   uşşaklığı    veya  

hayranlığıyla    suçlamaya    kalkmasın..!!!

Anlatılan    sadece    bir    devlet    adamı    portresidir…

Adam    gibi    adam,    gerçek    bir    devlet    adamı..!!!

Hakkını    teslim    etmek    lâzım…

Doğu    halklarının    şiddetle    ihtiyaç    duyduğu    bir    devlet    adamı..!!!

Çünkü…

Lânet   olası   batı   gâvuru   daha   70  sene   önce   her   iki   dünya   paylaşım   savaşında  

birbirini   yerken,    şimdi   Doğu’yu   yemek   için   haçlı   seferinde   birlik   olabiliyor…

Ama   biz   Doğu   Halkları   ise   teker   teker   kurbanlık   koyunlar   gibi   sonumuzu   mu  

bekleyelim,    behey    batının    soysuz    uşşakları..??!!!

Doğunun   bütün   halkları   batı   emperyalizmine   karşı   birleşmek   zorundadır   ve   de 

dünyanın   tüm   pesimizmine   inat   birleşecektir..!!!

—————————————————————————————————————

ABD  istihbaratının  bütün  çalışmasına  rağmen  Rusya’da  seçimi  Putin  kazandı.

Putin karizmatik, ülkesinin çıkarlarını koruyan ve sinirleri sağlam bir lider. 2006 yılında mevcut siyasete bir gönderme olarak; “Rusya’dan  Putin’i  Rica  etmiştim.”

Ortadoğu’nun kan gölüne döndürülmek istendiği günümüzde, dengeleri korumak adına Putin gibi bir lideri olan Rusya’ya ihtiyaç vardır.

Güncelliğini  koruması  nedeniyle  yazımı  tekrar  ilginize  sunarken,   Putin   Rusya   için   hayırlı   olsun   diyorum..!!!

Pardon…  Rusya’dan  Putin’i  Rica  Edebilir  Miyim..???  —   (04.11.2006)

Dostlar,  bu  da  nereden  çıktı  demeyin,  anlatacağım.

Rusya  çözüldüğünde,  o  korkulan  ülkenin  içindeki  sefalet  ortaya  çıkmıştı.

Karı – koca  doktorlar  bile  bir  şişe  zeytinyağına  sahip  olamadıklarını  anlatıyordu.

Çarlık  Rusya’sı  yıkılınca  ülkemize  gelen  Ruslar  gibi,  komünist   Rusya  yıkılınca  da  Rus  akınına  uğradık.

Bugün  200 bin  Rus  gelinimizin  olduğundan  bahsediliyor.

O  yokluktan  çıkmışlığın  açlığı  ile  ülkemize  geldiklerinde  birçok  ürüne  saldırdılar.

Açlık ve sefalet  nedeniyle doktorundan mühendisine fuhuş yapan Rus kadını Nataşalar gördük..

Bu  yıl  sahillerde  konuştuğum  esnaf,  artık  Rusların  alışveriş  yapabildiğinden  bahsediyor.

Hani  şu  girmek  için  ayaklarına  ülkemi  paspas  yaptıkları  AB  ülkeleri  var  ya ?

İşte  onların  en  iyi  para  harcayanı  Almanlardı.

Şimdi  ise  o  Almanlar  bizler  gibi  kredi  kartı  ile  taksit  yaptırarak  tatile  geliyor.

Yani  para  harcayamıyorlar.

Bizi  15-20 yıl  sonra  AB’ye  alsalar  bile  ancak  onların  sefaletini  paylaşabiliriz.

Tabii  böyle  bir  “birlik”  kalırsa ??..

Peki  neden  Putin’i  rica  ediyorum ?

Putin  Rusya’nın  satılan  stratejik  kurumlarını  geri  aldı.

Enflasyon  canavarı  bitti.

Borçlarını  bitirdi.

Dikkatinizi  çekerim,  daha  çok  uzun  olmayan  bir  zamanda  Ruble  yerlerde  sürünüyordu.

Ülke  iflas  durumunda  idi.

Ruslar  sabun  ve  şampuanı  bile  buralardan  götürüyordu.

Bush  Rusya’yı  ziyaretinde  Rusya’nın  politikalarını  eleştirdiğinde  Putin  ne  dedi? 

‘’Kendi  evinizin  önünü  süpürün’  dedi.

Irak’ta  3 Rus  öldürüldüğünde Putin ne dedi ?

’Faillerini  bulup  ortadan  kaldırın’’  dedi.

İşte  devlet  adamı  olmak  budur.

Rusya  Rusya’dan  çözülen  ve  bağımsızlıklarını  kazanan  ülkelerle  bağlarını  yeniden  kuruyor.

ABD’nin  “pembe”  devrimlerine  rağmen…

Biz  sömürmediğimiz  halde  Osmanlı’dan  kopan  ülkelerle  bırakın  gönül  bağını,  bir  de  düşman  haline  getirildik..

Rusya  belki  sefilleri  yaşamış  ama,  iyi  bir  şey  yapmış.

İnsanlarını okutmuş  –   İşte  en  önemli  yatırım  budur.

İnsana  yatırım…

Rusya  bu  nedenle  düştüğü  yerden  çabuk  çıktı.

Her  proje  ‘’İNSAN’’  ile  yürütülebildiğine  göre,  alt  yapı  iyi  kurulmuş.

Şimdi  haksız  mıyım ?

Türk  insanına  Türkçe  bile  öğretememiş  siyasilerimizi  düşünün  birde…

Mecliste  AB-D’nin  tercüme  bürosu  gibi  çalışanları.

Emir – komuta  zinciri  gibi,  AB-D’nin  isteklerini  emir  telakki  edenleri.

Askeri’nin  başına  çuval  geçirenlerden  medet  umanları  ve  bunun  hesabını  soramayanları…

MİT  elemanlarını  derdest  edenler  ile  kol  kola  girenleri…

Polislerini  öldürenlere  hesap  soramayanları…

Ülkeyi   şamar   oğlanına  çevirenleri…

Bu  liste  uzayıp  gider.

Bu  durumda  Rusya’dan  Putin’i  rica  ediyorum.

Bize  2  yıllığına  gelmez  mi  acaba (!) ?

Stratejik  kurumlarımızı  geri  almak  için..

Fransa  ve  AB’ye,   Bush’a   “ÖNCE  KAPINIZIN  ÖNÜNÜ  SÜPÜRÜN’’   demesi   için.

Çuvalın  sorumlularını  bulup  yok  edin  demesi  için.

Derdest  edilen  MİT  yetkililerinin  hesabını  sormak  için.

Ülkemizde  adeta  sefa  süren,  yabancı  istihbarat  görevlilerini  kulağından  tutup  dışarı  atabilmek  için..

Yani  adam  gibi  onurlu  bir  iç  ve  dış  politika  izleyebilmek  için..

Ben  Rusya’dan  en  az  iki  yıllığına  ‘’PUTİN’i’’  rica  ediyorum(!)…

Haksız  mıyım  sevgili  okurlar ?

Sizlerin  tercüme  bürosu  gibi  çalışan  ve AB-D  memuru  gibi  hareket  eden  bu  siyasilerden  bir  beklentiniz  kaldı  mı..??!!!

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=118%3Aho-geldin-putin&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

06
Mar
12

‘ÇOCUKLARıMıZ İÇİN CANıMıZ FEDA’ “diyen”ler okusun..!!!

Bizleri bir Batılıdan, örneğin bir Alman’dan ayıran özelliklerden biri, çocuklarımıza ilişkin tavrımızdır. Biz, “çocuklarımız için canımız feda,” deriz; bir Alman böyle demez. Çocuğunun kendi başının çaresine bakmasını bekler.

“Çocuklarımız için canımız feda”
deriz de, bırakın canımızı feda etmeyi, çocuklarımız  için  gerçekten  ciddi  bir  çaba  gösterir  miyiz ?

Çocuklarımız için söylediklerimizin çoğu yalandır, hikayedir; ciddiye almayın.

Yalan  olmasa,  böyle  bir  Türkiye’ye  mahkum  olur  muyduk ?

Hemen  sinirlenmeyin;  okumaya  devam  edin.

Türkiye’nin   bugün   yaklaşık   % 70’i  işçisiyle, 

memuruyla,  ücretli  olarak  çalışmak  üzere   iş  arayan 

işsiziyle   işçi  sınıfını   oluşturuyor.

İşçi   ve   memur   emeklilerini   de   bu   sayıya   kesin  

ekleyebilirsiniz.

İşçinin   ve   memurun   çocuğu   da   işçi   olacak..!!!

Bu   kadar   basit…

Ve   hiçbir   istisna   bu   kaideyi   bozamaz…

ONA   GÖRE..!!!

Belki mühendislik veya doktorluk diplomasını alacak; ama kendisi şirket kuramayacak; tek başına açacağı muayenehanede geçimini sağlayamayacak. İşgücünü bir başkasına satmaktan başka geçim sağlama yolu olmayacak. Mesleği ne olursa olsun, istese de, istemese de, farkında olsa da, olmasa da, işçi sınıfının saflarına katılacak.

“Çocuklarımız  için  canımız  feda” mı ?

Peki, o zaman niçin kıdem tazminatı konusunda bugünkü işçilerin durumunu belki bir ölçüde kurtaran, ancak önümüzdeki yıllarda işçi sınıfına katılacak insanların haklarını ayaklar altına alacak hükümet girişimlerine karşı sessiz kalıyorsunuz?

Peki, o zaman niçin çocuklarınızı köle gibi bir şirketten diğerine kiralayacak işçi kiralama şirketlerinin kurulması tasarısına karşı sessizsiniz?

Peki, o zaman niçin bölgesel asgari ücret konusunda tepki göstermiyorsunuz? Sizin ücretiniz daha yüksek, nasıl olsa size dokunmaz diye mi? Size dokunmuyor, ama çocuklarınıza öyle bir dokunacak ki, çocuklarınız sizi pek hayırla anmayacak.

Çocuklarınız  ileride,  “annem  de,  babam  da  işçiydi,  memurdu;  bugün  benim  hayatımı  cehenneme  çeviren  bu  kanunlar  kabul  edilirken  bizimkiler  ne  yaptı ?”  diye  soracaklar.

Eğer o zamana kadar Türkiye’de sınıfsız ve sömürüsüz bir ülke yaratma doğrultusunda önemli adımlar atılamamış olursa, torunlarınız sizleri nasıl hatırlayacak?

“Bizimkiler  amma  tırsakmış;  onların  duyarsızlığı,  cehaleti  ve  korkaklığı  yüzünden  bugünkü  durumdayız”  mı  diyecekler?   Yoksa  size  hayır  dua  mı  edecekler.

Çocuklarınıza  ve  torunlarınıza  ihanet  etmeyin.

“Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, çocukları hafta sonu gezdirmek, onlara oyuncak ve çikolata almak değildir.

Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, çocuklarımızın insanca yaşayabilecekleri ve çalışabilecekleri bir Türkiye ve dünya için, emperyalizme, kapitalizme ve AKP’ye karşı mücadele etmektir.

Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, AKP’nin Ulusal İstihdam Stratejisi’nde, Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısında, Kamu Görevlileri Sendikaları Kanun Değişikliği Tasarısında gündeme getirdiklerine karşı mücadeleye katılmaktır.

“Çocuklarımız için canımız feda”nın anlamı, emperyalistlerin çıkarları için komşularınıza saldırı politikalarına, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emperyalistlerin taşeronu olarak kullanılmasına karşı çıkmaktır. Anti-emperyalist cephede Suriye halkıyla kardeşliği, Suriye devletiyle barış ve işbirliğini savunmaktır.

“Çocuklarınız   için   canınız   feda”   mı,   gerçekten..?!!!

İyice   bir   düşünün   bakalım…

Yoksa,   susun ;   hiç   olmazsa   yalan   söylemeyin..!!!

Yıldırım  KOÇ

AYDINLIK

06
Mar
12

Aklama sürecinin hezeyanları !..

Devir yalnızca rejimden intikam alma devri değil,aynı zamanda aklama devri!..
Anladık;işkence,faili meçhuller,kayıplar v.s. hepsi utanç verici!.. Herkes buna karşı mücadele etmeli… Demokratik toplumlarda yüzkarası eylemler artık sona ermeli..
Toplum, ülkenin her coğrafyasında huzur içinde,sırtını devletin verdiğii güvene dayamalı.. Çünkü tuz kokarsa yapacak birşey kalmayacak!..
Yanlış anlamayın; ”ikinci cumhuriyetçi” denilen limonata zırzoplarının rövanş hezeyanlarından söz etmiyorum !..
Rejimle silahlı çatışmaya girişen çevrelerde bile tüm kötü eylemleri devlet denilen olgunun üzerine yıkma modası başladı ya?.. Nasılsa rejime kavganın iyice zıvanadan çıktığı bu süreçte,tekzip eden de olmayacak!…
Örneğin Mit’in PKK’yla görüşmesi yalnızca “açılım” sürecinin gizli kodlarını sergilemedi,MİT ile yargı arasındaki kavgada,PKK’nın eylemelerini askere,polise,istihbaratçılara yıkma çabası da baş gösterdi!.. Son örnek,siyasallaşmaya çalışan Hizbullah’ın gerçekleştirdiği Gaffar Okkan suikastıyla ilgili!..
İddiayı eski bir çakmak tamircisi olan özellikle PKK-Hizbullah çatışmasının yoğunlaştığı 2000 yılı öncesinde devletten aldığı ihalelerle zenginleşen Mehmet Ali Altındağ gündeme getirmiş!..
En sonra Hakkar’nin Şemdinli ilçesindeki Umut Kitapevi’nin bombalanması olayında “tanık” sıfatıyla ifade veren Altındağ önceki gün cemaate yakın bir ajansa söyledikleri acilen araştırılmalı!..
Altındağ “Genelkurmay,öldürülmeden bir haffta önce Okkan’a şehre giriş yapan 27 kişilik bir Hizbullahçı listesini gönderdi.’Bunlar beni öldürdüler, dikkatli ol’ diye uyarı yapıldı” derken hangi kaynaklara dayanmıştı acaba?..
Varsa böyle gizlilik derecesi yüksek bir bilgi “Hacı”nın eline nasıl geçmiş herkes gibi ben de merak ediyorum!..
Çünkü Altındağ’ın derin bilgileri bununla da sınırlı değil!.. Okkan’ın 24 Ocak 2001’de 5 korumasıyla birlikte öldürülmesiyle ilgili söyledikleride şaşırtıcı:
“Yüzde 90 bunu JİTHEM yaptı,derin devlet ,adamını öldürdü.Ama hedef ne? Hedef;Hizbullah’ı ve Müslümanları, irtica bu memlekette hortladı;katliamları Müslümanlar yapıyorlar ey ahali bilin!..
Ne kadar ilginç değil mi?.. Hadi Altındağ;Diyarbakır eski emniyet müdürü Okkan’ı öldürmekten müebbet hapise mehkum edilen Hizbullahçıları unutuyor diyelim!..
Peki,acaba kendisine ait “Altındağ Dinlenme Tesisleri”nin 21 Hazian 1996 basılmasına ve 8 kişinin öldürülme gerekçesine niçin değinmiyor?..
O dönemde bu tesisin “Hizbullahçılar eğitiyor” PKK tarafından basıldığı ortaya çıkmadı mı?..
Altındağ ,failleri cezaevinde olan bir eylemi askere yıkmaya çalışırken neyi amaçlıyor bilmiyorum!.. Umarım kendisiyle bayağı mücadele eden Albay Eşref Hatipoğlu’yla olan husumetinde dayanmıyordur?..
Dedim ya,son günlerin modası aklama süreci!.. Varsa bir olayın asıl suçluların ortaya çıkması iyi de;hezeyena kapılmak ve mantığı elden bırakmak doğru mu?
Dayak atmanın incelikleri!..
Emniyet Genel Müdürlüğü,Çevik Kuvvet polisine verilecek temel eğitimin esaslarını içeren bir kitabı tüm birimlere göndermiş!..
Kitabın en çarpıcı bölümü,”coplu vuruşlarda yapılacak hedef seçimi!..”
Bakınız, vatandaşların huzurunu sağlamakta görevli polislere dayak atmanın incelikleri nasıl anlatılmış:
“… Bacağın arkasındaki siyatik sinirin 10cm.dizinüstü ve bacağın önündeki dizin çevresindeki oynak yerler hedefler seçilebilir.Kaval kemiğinin saldırı noktası bacağın arkasındaki kasın tam üzerindedir.”
Kitapçıkda tarif edilen yerlere vurulması halinde,”Zihinsel bir sersemlik ,bacak arkasında geçici felçler” olacağına da dikkat çekilmiş!..
Saldırının “yumrukla” veya “aletle” olması halinde işeşu uyarılar sıralanmış:
“Ön kol kemiği sinirine yapılan atak noktası,ön kolun üst ve iç tarafı olmak üzere iki tarafta bulunur.Bu sinir noktaları dirseğin 6-8 cm. Üstündedir.Bu iki bölgeye atak kolda hissizlik oluşmasına neden olur.”
Devletimiz ne kadar büyümüş ve gelişmiş değil mi?.. Keşke bu kitapçık İzmir’de bir kadının karakolda üstelik kameraların önünde tekme tokat dövülmeden önce yayımlansaydı!..
Ne kadar iyi olurdu;en azından o savunmasız kadına usturuplu vururlardı!..
Neler  oluyor ?..
Adıyaman’a Alevi yurttaşların evlerinin işaretlendiği iddiası toplumda tedirginlik yarattı!..
1 Mart sabahı , İstanbul Sütlüce’de, MÜSİAD binası önünde bir çevik kuvvet midibüsünün geçişi sırasında yaşanan patlamada 15 polis yaralandı.
12 Eylül 1980 sonrası Emniyet Müdürlüğü’nde Siyasi Şube Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Hasan Eryılmaz önceki gün otomobilinde vurularak ölldürüldü…
Ve son olara Ankara’da Başbakanlık binasınn yakınında bulunan Yargıtay binasının otopark girişinde yaşanan patlamada 1 kişinin yaralandı..
Tüm bu olaylar son 5 gün içinde gerçekleşti… Yani PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın “şiddet metropollerde yayılacak” şeklindeki tehdidinden haftalar sonra!..
PKK’nın hem siyasi hem de askeri açıdan enterne edildiği süreçlerde yaşanan sessizlikler pek hayra yorulamamıştı r!..
O yüzden 5 günün bilançosu ve eylemlerin niteliğide aslında önümüzdeki süreçte yaşanacak tehlikeyi haber vermeye yetiyor;Provakasyon,bomba ve suikast!..
Son günlerde istihbarat paylaşımı konusunda birbirine düşen MİT ve emniyet herhalde yaşananların ve olası sıkıntıların farkındadır!..
Bizden uyarması !..

Mehmet  FARAÇ

http://www.ilk-kursun.com/haber/97869

06
Mar
12

BAKANLAR, EKONOMİK SORUNLARı GİZLİYOR

Üç büyük  kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Standard & Poors’un (S&P)   hazırladığı  ‘’gelişmekte olan Avrupa ülkelerinin Euro Bölgesi kaynaklı şoklara kırılganlık (EESI) endeksine ‘’ göre Türkiye  2.94 puan ile en kırılgan ülke konumunda  oldu.  Türkiye’nin  En kırılgan ülke olmasının  nedenleri arasında ,  ani finansman çıkışları ve dış finansman risklerinin   geldiği de açıklandı.

Bununla birlikte  yine S&P  yaptığı  açıklamada  ,söz konusu  endeksin ülke kredi notuyla doğrudan bir bağlantısı olmadığını, ancak ülkelerin dış şoklara kırılganlığı konusunda  bir fikir verdiğini belirtiyor.

Maliye Baklanı Şimşek ise, Türkiye de iç dengelerin sağlam , iç açıkların olmadığını ifade ederek ,  ‘’ sadece  dış açığı  görüp, bu noktada Türkiye’nin en kırılgan ülke olduğunu ifade etmek bence çok kapsamlı bir analiz yapılmadığının bir göstergesidir ‘’  şeklinde itirazda bulundu.

Aslında ise , her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Zaten S&P’de , bu endeksin dış şoklara karşı kırılganlığı gösterdiğini ve Türkiye’nin kredi notunu etkilemediğini söylüyor.

Euro bölgesi kaynaklı şoklara karşı Türk ekonomisi neden bu kadar kırılgandır ?  Hükümeti S& P ‘ su suçlaması yerine  ne yapması gerekir ?

1)     Türkiye dış ticaretinin yarısını  Avrupa ile yapıyor . AB’ deki son borç  krizi bu ticaretin düşmesine neden oldu. Söz gelimi 2011 yılı ocak ayında Avrupa ‘ya  toplam İhracatımızın  yüzde 47.7 sini yaparken , bu sene  ocak  ayında bu oran yüzde 43.5’e geriledi. Avrupa da borç krizi , ihracat mallarımıza olan talebin düşmesine neden  oldu .

Buna karşılık  aynı aylar itibariyle ithalatımız arttı. 2011 ocak ayında AB’ den yaptığımız ithalatın , toplam ithalat içindeki payı yüzde 33.8’iken , 2012 ocak ayında yüzde 34.7’ye  yükseldi.  Yani AB ile olan dış ticaret açığımız arttı. AB’ de bir borç krizi olmasaydı elbette dış ticaretimiz bu şeklide olumsuz gelişmezdi.

2)    2011 yılı dış işlemler cari açığımız , bir önceki yıla göre 30.5 milyar dolar  artarak ,  77 milyar dolara çıktı.  Milli gelirin  yaklaşık yüzde onuna yükseldi.  Ufak tefek bazı ülkeleri saymazsak, dünyanın en fazla  cari açık oranı  olan  ülkesi olduk.  Üstelik kurların da arttığı 2011 yılında bu sorunu  yaşadık. Bu demektir ki , iç üretim , sanayi tamamıyla ithal aramalı ve hammaddeye bağımlı hale gelmiştir. Yani mevcut  politikalar ,  aynı zamanda iç üretim  dengelerini de bozmuştur. Üretimin  ithalata bağımlı  bir yapı kazanmasına neden olmuştur. İstihdam sorunu yaratmıştır.

Kaldı ki  dış cari açık oranı dünyanın en yüksek dış cari açık oranına sahip bir ülke  ekonomisi elbetteki dış şoklara karşı da  en hassas ülkedir.

3)    Türkiye’nin bir başka dış kırılganlığı,  dış borçlarıdır. 2002 yılından bu güne kadar Türkiye 300 milyar dolar dış cari açık verdi. Bunun bir kısmını varlık satışları ile , bir kısmını yabancı sermaye girişi ile bir kısmını da dış borçla finanse etti. Bu nedenledir ki  2002 yılında 129.6 milyar dolar olan dış borçlarımız,  2011 yılında 309.6 milyar dolara yükseldi. Üstelik bunların üçte bire yakını da kısa vadelidir.. Yani  vadesi bir yıldan daha kısadır. Yetmedi , 105 milyar dolar da sıcak para var. Bu sıcak paranın ani çıkışı , kriz demektir.

4)    Maliye bakanı Bütçe açığı yok diyor…(!!!!!!)  Böyle söylemek  ve kızmak , aynı şekilde  S&P’u suçlamak yerine , kur politikasını değiştirip, iç üretime teşvikleri artırarak , bir geçiş dönemi içinde cari açığı çözmek ,   sıcak parayı kontrol altında tutarak , ekonomideki  aşırı kırılganlığı önlemek , daha akıllıca olur.

Esfender  KORKMAZ

http://www.esfenderkorkmaz.com/yenicag/bakanlar-ekonomik-sorunlari-gizliyor.html

05
Mar
12

Savcılar neyi bekliyor..?!!!


Savcılar  neyi  bekliyor
Kardeşi kardeşi kırdırmak için Kürt gençleri ölüme çağırıyorlar.
Diyarbakır’da İran, Suriye ve Irak’tan da çok sayıda akademisyen ve dil bilimcinin katıldığı bir Kürt Dil Konferansı düzenlenmiş…
Düzenleyenler; Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve Kürdi-Der’miş…
DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, BDP Van Milletvekili Özdal Öçer ve BDP Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu da oradaymış…
Katılımcılar; bu tür toplantılarda âdet olduğu üzere saygı duruşunda bulunmuşlar…
Ama hep yapıldığı gibi Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucularının aziz hatıraları için değil…  “Gerillalar”  (!) için!
Sonra da İstiklal Marşı yerine, “Kürt Marşı” olarak kabul ettikleri “Ey Rakip” i okumuşlar…
Ahmet Türk susmayı tercih etmiş ama Özdal Öçer ve Hüsamettin Zenderlioğlu haykıra haykıra bu sözde marşı okumakta hiçbir sakınca görmemiş…
Ey Ragip (Rakip) isimli bu sözde marşın sözleri de aynen şöyleymiş:

***

Ey düşman, dinle düşman, Kürt halkı hâlâ yaşıyor.
Top ateşinden ve felaketlerden hiç yılmayacak.
Kürt gençliği aslan gibi şahlanıyor.
Sarsılmaz cesaretiyle, hayat tacını kanıyla kazanıyor.
Kim söyleyebilir Kürt’ün yok olduğunu!
Kürt yaşıyor, bayrağı yeniden dalgalanacak.
Biz ki Medler’in ve Key Hüsrev’in çocuklarıyız.
Kürdistan’dır daima inancımız ve yaşamımız.
Devrim çocuklarıyız kızıl renkle kutsandık.
Korkmuyor musun ey düşman, kanlı geçmişimizden?
Kürt gençliği daima kurban vermeye hazır.
Ölüme hazır, ölüme hazır.

***

Bu ülkeden kopmayı akıllarına koymuş, kanlı geçmişleriyle gurur duyan etnik ayrılıkçıların Türkiye Cumhuriyeti ile tek bağlantıları şu anda  “devletten aldıkları para” lar ve Meclis’e soktukları vekiller…
Tek dertleri, kendi küçük etnik devletlerini kurmak!
Kahramanları (!) hazır, bayrakları (!) hazır, meclisleri (!) hazır, başkentleri (!) hazır; görüyoruz ki  “ulusal marşları”  da hazır!
Tek eksikleri; kurmayı umdukları o ülkenin  “vatandaşları…”
Şimdi bunun için gençleri daha fazla gaza getirmeye çalışıyorlar!

***

Adamlar göz göre göre; hem de her gün binlerce suç işliyor…
Devletten maaş alıp, milletin meclisinin ayrıcalıklarını dibine kadar kullanıyor… Lüks arabalara binip, yaz tatillerinde Bodrum’da zamparalığa çıkıyor…
Ama… Kardeşi kardeşe kırdırtmak için gençlerimize,  “Kurban olmaya hazır olun, ölüme hazır olun”  diye marş okuyor…
En acısı da…
Görevleri cumhuriyet devletini korumak olan Cumhuriyet Savcıları ise bunları görmezden gelip, afiş asan, yumurta taşıyan, kitap okuyan yurtsever çocukların, kitap yazan aydınların yakasına yapışıyor…
İktidar sahipleri tarafından sindirilmiş yargının, ülkeye verebileceği en büyük zarardır bu…

***

Ey  bu  ülkenin  gençleri :

Okumaya devam edin ‘Savcılar neyi bekliyor..?!!!’

05
Mar
12

İş Kolundan Sektöre, Basından Medyaya, İşte Hikâyemiz

Sevgili  okurlar,

Geçen  hafta  ülkemizdeki  tüm  mevcut  sorunları  bir  kenara  bırakarak  medya  üzerine  konuştuk.

Medya ve medyanın siyaset üzerindeki rolü üzerinde o kadar çok şey söylendi  ki,  sanıyorum  kamuoyunun  da  kafası  iyice  karıştı.

İş  kolundan  sektöre

Konuyu anlatmak için bir özet yapmak istiyorum. Medya 80’li yılların başına kadar ekonomi, siyaset, sosyal yaşam, sanat üzerinde etkin ancak maddi olarak çok güçlü olmayan bir iş koluydu. 12 Eylül darbesinden sonra ise bir sektör oldu.

Gazeteci  patronlar

O tarihlere kadar sadece basın olarak anılan medyada sahiplik gazetecilik kökünden geliyordu. Gazete sahiplerinin neredeyse tamamı adeta doğduklarından beri gazeteciydiler. Gazeteci kökü olmayan gazete patronu neredeyse hiç yoktu.

Patron  karışırdı

Son yıllarda sıkça duyduğunuz “Patronlar yayına karışır mı?” tartışmaları o yıllarda hiç yoktu. Çünkü gazete sahibi aynı zamanda gazetelerin genel yayın müdürleriydiler. Gazetelerinin başında oturur, yayını bizzat yönetirdi. Yani patron işe karışırdı.

Milliyet’in  el  değiştirmesi

O yıllarda medya dışı patronla ilk tanışmamız Aydın Doğan’ın Milliyet’i almasıyla oldu. Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden çok etkilenen Ercüment Karacan gazetesini Aydın Doğan’a sattı. Bu o dönemde çalışan herkes için şaşırtıcı olmuştu.

Sermayenin  girişi

12 Eylül’den sonra ise gazete sahipliğini kimi büyük sermaye patronları da yapmaya başladı. Çarpıcı ilk örnek Güneş Gazetesi’dir. Çavuşoğlu- Kozanoğlu grubu Güneş Gazetesi’ni çıkardılar. Bu, gazete çalışanları için de bir devrim niteliğindeydi.

Gelirimiz  arttı

Büyük sermaye gazete patronluğuna soyunana kadar daha mütevazı maaşlar alan biz gazetecilerin maaşları bir anda inanılmaz oranda arttı. Güneş Gazetesi piyasaya “futbolcu transferi yapar gibi gazeteci transferi yaparak” girdi. Hiçbirimiz inanamadık.

Maaşım  üçe  katlandı

1981 yılında çalıştığım Günaydın Gazetesi’nde o günün koşullarına göre 4 bin lira maaş alıyordum. Güneş transferler yapınca patronumuz Haldun Simavi bizlere de zam yaptı, üstelik 12 maaş da ikramiye vermeye başladı. Maaşım 12 bin lira oldu.

Gazeteler  gelişiyor

80’li yıllar aynı zamanda Özallı yıllardı. Özal’ın serbest piyasa ekonomisi uygulaması, gazetelere gelişmeleri için olanak tanıması yolumuz açtı. Gazeteci patronlar, Dinç Bilgin, Erol Simavi, Kemal Ilıcak ciddi yatırımlara girdiler. İktidar teşvikler verdi.

Asil  Nadir  olayı

Ancak Özal gazetelerin büyük muhalefeti ile karşı karşıyaydı. Gazetelerin temel görevinin eleştirmek olduğunu kabul etmeyen Özal kendine göre bir medya yaratmaya soyundu. Dünyanın en zenginlerinden Asil Nadir’i medya kurmaya davet etti.

Basında  ikinci  şok

Güneş Gazetesi’nin yarattığı şoktan sonraki ikinci büyük şok Asil Nadir’in piyasaya “şirket satın alarak” girmesidir. Nadir Güneş ve Günaydın gazetelerini, Gelişim Yayınlarını satın aldı. Büyük transferler yaptı. Paralar havada uçuşuyordu.

Özal’ın  rüyası :  2.5  gazete

O günlerde rivayet edilir ki, Özal’ın hayali iki büyük gazete ile soldaki Cumhuriyet Gazetesi’nin piyasaya hâkim olacağı “2.5 gazete” planıydı. Cumhuriyet tamamdı, Asil Nadir de tamamdı. Peki ikinci büyük grup hangisi olacaktı.

Sabah – Hürriyet

O dönem gittikçe büyüyen iki gazete vardı. Hürriyet ve Sabah. Asil Nadir gazeteleriyle bir taraf olacaksa, Hürriyet’le Sabah’tan biri ayakta kalacaktı. Bu iki gazete önce mücadele eder gibi yaptı ama sonra birlikte Asil Nadir’in üzerine yürüdü.

Asil  Nadir  batıyor

Tabii konu sadece Sabah – Hürriyet’in ortak eylem yapmasından ibaret değildi. Bir dünya devi olan Asil Nadir’in İngiltere borsasında başı derde girmişti. Sabah ve Hürriyet bu durumu çok iyi kullandı. Türkiye’de çok garip bir “ilk” yaşandı.

Nadir’in  kellesi  gitti

İlk kez Türk basını dünya çapında bir Türk’ü dünya kamuoyu önünde alaşağı etmek için müthiş bir kampanya başlattı. Sonunda İngiltere Asil Nadir’e tutuklama kararı çıkarttı. Asil Nadir’in kellesi doğal olarak Türkiye’de de koptu.

Özal  bırakmadı

Asil Nadir satın aldığı bütün yayın organlarını kaybetti. Ama Özal durmadı, medyayı istediği gibi düzenlemek için bu kez bambaşka bir planı devreye soktu. Türkiye’de artık özel televizyon da kurulmalıydı. Ama “telsiz kanunu” bunun önünde engeldi.

Korsan  yayıncılık

Çare “korsan” yayıncılıkla aşıldı. Özal’ın oğlu dönemin yükselen genç zenginleri Uzan’larla özel bir televizyon kanalı kurdu. Bu kanal yayınlarını yurt dışından yapıyordu. Ama Türkiye’nin her yerinden izlenebiliyordu. Teknoloji yasaları alt etmişti.

Büyük  sermaye  giriyor

Kısa sürede TRT’nin yayın tekelinin artık süremeyeceği anlaşıldı ve özel televizyonların önü yasal olarak da açıldı. Ancak mevcut basın sermayesi bu yeni teknolojiye girmeye maddi olarak hazır değildi. Bu nedenle büyük sermaye kolları sıvadı.

Artık  medya  olduk

İşte bugün dilimizden düşmeyen “medya” kavramının başladığı dönem budur. Medya gazete ve televizyon için kullanılan ortak kavram. Yeni dönem her gazetenin bir TV’sinin olmasına da yol açtı. Ama her patronun büyük sermayeden de bir ortağı oldu.

Siyasete  bulaşma

90’lı yıllar Türkiye’nin en karışık dönemidir. Irak savaşı, Kürt terör hareketinin tırmanması, Özal’ın ölümüyle siyasette oynayan taşlar, medya sermayesinin büyümesi, siyaset-ekonomi-medya ilişkilerini de farklı bir boyuta taşıdı. Bozulma başladı.

Holdingleşen  medya

1995’e geldiğimizde medyada “babadan” gelme tek medya patronu olarak Dinç Bilgin kalmıştı. Haldun Simavi, Erol Simavi gibi devler yarıştan çekilmiş, Kemal Ilıcak vefat etmişti. Artık yeni patronlar milyar dolarlık holdinglerin sahipleriydi.

( Yarın  devam  edeceğim )

Can  ATAKLI

http://haber.gazetevatan.com/Haber/434708/1/Gundem

04
Mar
12

YALANCıNıN (!) “MUSTAFA ARMAĞAN’ıN HALİFELİK YALANıNA YANıT VERİYORUM”..!!!

YALAN  VE  ÇARPITMA !

SEN  BİR  TARİH  YALANCISISIN : 

“Hilafetin kaldırılmasını İngilizler Şart Koşmuştu” diye bir yazı kaleme alan Mustafa Armağan, sözüm ona bir de belge sunmuş: Belgeye bakın da hizaya gelin: “Üzerinde Kral V. George’un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası’na yaptığı belirtilen konuşmanın Türkiye’yi ilgilendiren paragrafında ‘Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı’ söyleniyor.” Yani burada geçen YENİ BİR ÇAĞ AÇILMASI ifadesini Mustafa Armağan, “İngilizlerin Türkiye’ye Halifeğilin kaldırılmasını şart koştukları” şeklinde yorumlamış. Yani gözlerimizin içine bakarak ÇARPITMIŞ ve YALAN YAZMIŞ…”Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı” ifadesinden “Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının” kastedildiğini çıkardığına göre Mustafa Armağan bir medyum olsa gerek!…

İNGİLİZLER  HALİFELİKTEN  KORKUYOR  YALANI

En büyük Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri İngilizlerin halifelikten korktukları ve ne yapıp edip halifelikten kurtulmak istedikleri şeklinindedir. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, tamamen düz siyasal İslamcı mantığı önermesi olan bu tez, Atatürk’ün genç Cumhuriyeti’ni “dinsiz” ve “İngiliz işbirlikçisi” göstermek için kurgulanmış yalan ve aslında komik bir tezdir. Çünkü 1920′lerde İngilizlerin Hilafetten korkmalarını gerektirecek hiçbir durum yoktur. Birincisi İngilizler, 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşı’nda HALİFELİĞİN Osmanlı adına hiçbir işe yaramadığını çok iyi görmüştür. İkincisi 1918-1922 arasında HALİFE zaten İngilizlerin kontrolündedir. Üçüncüsü Halifelik var olduğu ve İngilizler Halifeyi kontrol ettikleri sürece HALİFELİK Müslümanlardan çok, milyonlarca Müslümanın yaşadığı sömürgelere sahip olan İngilizlere yarayacaktır.

İNGİLİZLER   HALİFELİĞİN  KALDIRILMASINI  İSTEMİYORDU

Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddialarının aksine, o günlerde aklı başına İngilizler “Hilafetin kaldırılmasını” hiç istemiyorlardı. Bu nedenle Hilafetin kaldırılması gündeme gelince Hint Müslümanı görünümünde, ama gerçekte İngiliz ajanı iki kişiye (Emir Ali ve Ağa Han) Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmek üzere HİLAFETİN KALDIRILMAMASINI İSTEYEN bir mektup yazdırmışlardı.

İngilizlerin planı: Kurtuluş Savaşı’nın ardından firari padişah VAHDETTİN’e sahip çıkarak, onun HALİFELİK YETKİLERİNİ kullanıp, İngiltere’ye karşı ayaklanmış olan MISIR ve HİNT MÜSLÜMANLARINININ isyanlarını önlemekti. İngilizler, “HALİFE ve HALİFELİK ARTIK BİZDE” propagandası yaparak kendilerine başkaldıran HİNT MÜSLÜMANLARININ başkaldırılarını engellemeyi amaçlıyordu. ANCAK İNGİLİZLERİN BU OYUNLARINI ATATÜRK BOZMUŞTUR. Atatürk, VAHDETTİN İngilizlere sığınıp yurt dışına kaçar kaçmaz, İngilizlerin, Vahdettin’in HALİFELİK YETKİLERİNİ KULLANACAKLARINI anlayarak hemen yeni bir halife seçtirip (ABDÜLMECİT EFENDİ) Vahdettin’in halifelik yetkilerini o yeni halifeye verdirmiştir. Böylece İngilizlerin Vahdettin’in halifelik yetkilerini kullanarak HİNT MÜSLÜMANLARININ BAĞIMSIZLIK ATEŞİNİ SÖNDÜRMELERİNİ engellemiştir. Vahdettin’in halifelik yetkilerini kaybetmesi üzerine İngilizler de VAHDETTİN’e tekmeyi yapıştırmışlardır. Böylece firari padişahın sefaleti de başlamıştır.

ATATÜRK, hem İngilizlerce HALİFELİĞİN istismarını önlemek, hem de Cumhuriyet karşıtlarının HALİFELİK etrafında toplanıp rejim düşmanlığı yapmalarının önüne geçmek için 3 Mart 1924′te HALİFELİĞİ kaldırmıştır.

Üstelik TBMM Halifeliği kaldırırken Atatürk, “Halifelik TBMM’nin manevi şahsında saklıdır” diye bir madde ekletmiştir. Böylece İngilizler başta olmak üzere emperyalist ülkelerin “kaldırılmış halifeliği” yeniden canlandırıp istismar etmelerini de önlemek istemiştir.

Halifeliğin kaldırılması İSLAM DÜNYASINDA HİÇBİR OLUMSUZLUĞA YOL AÇMADIĞI GİBİ, HİÇ BİR İSLAM ÜLKESİ DE HALİFELİĞE SAHİP ÇIKMAMIŞTIR. DAHASI İSLAM ÜLKELERİNDEKİ BAZI MÜSLÜMAN KANAAT ÖNDERLERİ ATATÜRK’ÜN HALİFE OLMASINI İSTEMİŞTİR. Atatürk bu teklifi, “Türkiye gibi bütün İslam ülkeleri bağımsız olmadıkça Halifeliğin İslam dünyasının hiçbir işine yaramayacağını” belirterek geri çevirmiştir. Aslında 20. yüzyılda Halifelik Müslümanlardan çok Müslümanları sömürenlerin işine yaramıştır. Bilindiği gibi Osmanlı, I. Dünya Savaşı’nda HALİFELİĞİ kullanıp cihat ilan etmiş, ancak dünya Müslümanları bu cihat çağrısına olumlu cevap vermedikleri gibi ARAP ve HİNT MÜSLÜMANLAR İNGİLİZLERİN YANINDA OSMANLI’YA KARŞI SAVAŞMIŞTIR.

Ayrıca zannedildiği gibi “Halifelik” İslami bir gereklilik de değildir. Dört halifenin sonuncusundan itibaren halifelik bir oyuncağa dönüşmüştür. İslam dünyasında aynı anda birkaç halife hüküm sürmüştür. Osmanlı Devleti de Halifeliğin gücünü neredeyse hiç bir dönemde kullanmış değildir. Bu konuda yazılanların tamamı hamasetten başka bir anlam ifade etmez.

EMPERYALİZM   HER   ZAMAN   PADİŞAHLAR,   HALİFELER   VE 

DİKTATÖRLER    İSTER…

( Kİ,   TEK   BİR   ÇOBANı   sikerek   bütün   sürüye   sahip  

olmak   daha   kolay   ve   BASİTTİR…)

ŞURASI UNUTULMASIN Kİ: Emperyalizm “bir milleti” kontrol etmektense, adı sultan, padişah, kral, diktatör veya halife olan “bir adamı” kontrol etmenin çok daha kolay olduğunu bilir. Bu nedenle “ulusal egemenliğe”, “milli iradeye”, “cumhuriyete” karşıdır. Emperyalizim her zaman kendi kuklası durumunda padişahlar/ halifeler ister. Nitekim bugün bile emperyalizmin güdümündeki İslam dünyasında kukla diktatörler vardır. Emperyalizm Kurtuluş Savaşı sırasında padişaha/halifeye sahip çıkmış, onu kullanarak Atatürk’ün etrafında gelişen milli iradeyi yok etmek için çok uğraşmıştır. Dahası emperyalizm Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan Antlaşması görüşmelerine bile Osmanlı Padişahının temsilcilerini çağırarak onlarla muhattap olmak istemiştir. Ancak ATATÜRK, KURTULUŞ SAVAŞI ile ANADOLU YAYLASINA GÖMDÜĞÜ EMPERYALİZMİN BİR DAHA TÜRKİYE ÜZERİNDE ETKİLİ OLAMAMASI İÇİN, EMPERYALİZMİN KUKLASI DURUMUNDAKİ PADİŞAHLIK/HALİFELİK GİBİ “TEK ADAM” İDARELERİNE SON VERMİŞ, CUMHURİYETİ İLAN EDEREK YÖNETİMİ MİLLETE VERMİŞTİR. Özellikle İngilizler bu duruma çok üzülmüştür. İrlanda’da M. Kolins’e ve İran da Rıza Şah’a Cumhuriyetİ ilan ettirmeyen İngilizler, Türkiye’de Atatürk’ün cumhuriyeti ilan etmesini engelleyememişlerdir. Üstelik Atatürk, adeta emperyalzimden intikam alırcasına Cumhuriyeti özellikle 29 Ekim’de ilan etmiştir. Böylece 30 Ekim’de İngilizlerle imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlşaması’nın intikamını almıştır.

EMPERYALİZMİN   EN   BÜYÜK   HAYALİ

Emperyalizmin   hayali   Türkiye’nin   eskiden   olduğu   gibi   yine   padişahlar / halifeler  

tarafından   yönetilmesiydi.

Çünkü   onlar – daha   önce   de   ifade  ettiğim   gibi – bir   milleti   kontrol   etmektense  

bir   adamı   kontrol   etmenin   çok   daha   kolay   olduğunu   biliyorlardı…

Nietkim Osmanlı’nın   son   yüzeli   yılında   bu   durumdan   çok   ustaca   yararlanıp  

Osmanlı’yı   bir   sömürge   haline   getirmişlerdi.

Türkiye  dışında  bütün  Arap-islam  ülkelerinin  bugün  bile  emperyalizmin  güdümündeki  “diktatörlerce”  yönetilmesinin  alameti  farikası  işte  buradadır…

Sinan  MEYDAN

3 MART  2012.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97643




İstatistikler

  • 2,093,146 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2016
P S Ç P C C P
« Haz    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

En fazla oylananlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 47 takipçiye katılın