Archive Page 49

02
Mar
12

Yakıcı Tezkere

1  Mart  Tezkeresi’nin   yıldönümüydü   dün…  

Bir  onur   sınavıdır  1  Mart…

Ama   özellikle   unutturulmak   istenen..!!!

“Kimler  tarafından”    diye    söylemeye    yeltenmek,    zekânıza    hakaret    olur..!!!

ABD’nin   Irak’a   saldırı   için   Türkiye’yi   askeri   üs  

haline   getirmesine   bir   avuç   aydın,   CHP  grubu   ve  

100  kadar   AKP   milletvekilinin   direnmesiyle   Türkiye  

büyük   bir   onursuzluğun   eşiğinden   dönmüştür…

Tabii  direnişe  askerlerin  isteksiz  tavrını  da  eklemek  gerekir.

Eğer  tezkere  geçseydi  ABD’nin  Irak’ta  işlediği  bütün  cinayetlere  ortak  olacaktık…

Topraklarımızda  kurulacak  ABD  üsleri  için  6  aylık  bir  süre  konulmuştu  ama  örnekleri  daha  önce  görüldüğü  gibi  bu  süre  peş  peşe  uzatılacak,  ülke  ABD  askerinin  paspası  haline  getirilecekti.

Türk  askerinin  cepheye  sürülmesi  de  gündeme  gelebilecekti…

Mart  tezkeresinin  reddi  bütün  bunları  önlemiştir…

Ancak  reddiyenin  bedeli  de  ağır  oldu…

En  büyük  tahribat  TSK’da  meydana  geldi…

Bakınız  tezkerenin  reddinden  sonra  18 Nisan  2003’te  ABD  Büyükelçisi  Pearson’un  Washington’a  gönderdiği  “GİZLİ”  ibareli  telgrafta  neler  söyleniyor :

“… İrtibatta olduğumuz kişiler, Türk devlet sistemi üzerindeki mevcut askerî hâkimiyette köklü değişiklikler olması kadar, ABD – Türkiye ilişkisinin yeniden dinamizm kazanmasının da, hem katı muhafazakârların istifasını hem de özellikle modern, ileri görüşlü yeni bir subay kadrosunun yetişmesini gerektireceğini tahmin ediyorlar.”

Askeri  hâkimiyette  (AKP buna vesayet diyor)  köklü  değişiklik…

Yeni  bir  subay  kadrosunun  yetişmesi…

Son  yıllarda  bu  iki  yönde  çarpıcı  gelişmeler  izleniyor..

General  kadroları  budanıyor…

TSK  iktidarla  uyumlu  bir  yapıya  büründürülüyor.

Verilen  emri  sorgulamadan  uygulayacak  bir  ordu  inşa  ediliyor.

Dikkat  buyrun…

Türkiye  Ortadoğu  bataklığına  itilirken  bugün  artık  ses  seda  çıkmıyor…

Kürecik  yalanı !

Malatya – Kürecik’te  kurulması  planlanan  radar  üssü  Başbakan  Tayyip  Erdoğan’a  ve  Dışişler i Bakanı  Ahmet  Davutoğlu’na  göre  NATO  üssü  olacaktı.

“Amerikan  üssü  olacak”  diyenler  AKP’ye  göre  doğruyu  söylemiyordu.

Aradan  fazla  bir  zaman  geçmedi,  gerçek  ortaya  çıktı.

O  gerçeğin  ne  olduğunu  CHP  Malatya  Milletvekili  Veli  Ağbaba  bakınız  nasıl  anlatıyor :

- Üssün NATO değil, ABD üssü olduğunun o kadar çok kanıtı var ki? Örneğin üssün kurulmasıyla ilgili mutabakat zaptının Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’mız ile ABD Büyükelçisi, yani Türkiye ile ABD arasında imzalanması… Ardından New York Times’ta bu anlaşmanın, Türkiye ile Amerika arasında son 30 – 40 yılın en önemli anlaşması olduğuna dair yayımlanan makale… Ardından, üssün faaliyete geçtiğinin Amerikalı korgeneral tarafından açıklanması… Ardından üste sadece Amerikalı askerlerin görev yapması. NATO üyesi başka ülke askerlerinden bir tekinin bile görev yapmaması.”
Veli  Ağbaba,  Anayasa’nın  90. maddesini  anımsatıyor :

Okumaya devam edin ‘Yakıcı Tezkere’

02
Mar
12

Mektupla İsyan Etti

Beş  aydır  tutuklu  bulunan  Tuğamiral  Ünsal  ‘Balyoz’un  Adaleti’  başlıklı  mektubunda  1500’ün  üzerinde  somut  sahteciliğin  tespit  edildiğini  söyledi.

‘Rahmetli  amiraller  de  darbeci  yapıldı’

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen “Balyoz Harekât Planı” davasında üçüncü iddianame kapsamında 5 aydır tutuklu bulunan Gölcük Ana Üs Komutanı Tuğamiral Ali Sadi Ünsal avukatı aracığıyla gazetemize “Balyoz’un Adaleti!” başlıklı bir mektup gönderdi.

Mayıs 2011 tarihinden bu yana tiroid kanseriyle mücadele eden Ünsal,  mektubunda  hastalığından  hiç  söz  etmedi.

Ünsal, “Bu davaya esas olan sözde kanıtların tamamı imzasız, sahte dijital verilerdir. Bu dijital verilerin sahteliği yabancı ve yerli bilirkişi ve uzmanlar tarafından belgelenerek ispat edilmiştir. Bugüne kadar 1500’ün üzerinde somut, yani tartışılmayacak seviyede sahtecilik tespit edilmesine rağmen ne yazık ki bunların hiçbiri yazılı ve görsel medyada ciddi anlamda yer almamıştır” dedi. Ünsal mektubunda, “Geldiğimiz bu noktada çok açıkca söyleyebiliriz ki adil bir yargılama yoktur. Bunun da ötesinde bu dijital terör çetesinin hâlâ varlığını sürdürüyor olmasıdır. Şu anda bu çetenin kimler üzerinde komplolar hazırladıklarını kimse bilmiyor ifadelerine yer verdi.

‘İddianamedeki  seminer  yasal’

Ünsal, cezaevinden gönderdiği mektubunda, davada iddiaların dayandırıldığı 5- 7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu Komutanlığı Karargâhı’nda gerçekleştirilen plan seminerinin yasal olarak icra edildiğinin altını çizerek “Bu seminer, hayali kurgu ürünü iftiralarla topluma darbe hazırlığı olarak sunulmuştur. Bu iddianın gerçek olmadığı ve bir darbe olasılığının tespit edilmediği Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından resmi olarak mahkemeye bildirilmiştir. Üstelik seminere katılan 162 kişiden sadece 50’si yargılanmaktadır. Seminere katılan 162 kişiden 112’si ise ifade vermek için bile çağrılmamıştır. Bu seminer bir darbe provası ise bu nasıl açıklanacaktır?” dedi.

Ünsal, sahtecilik ürünü olduğunu belirttiği dijital verilerden bazılarını şöyle özetledi: “Donanma Komutanlığı’nda bulunan bilgisayar yazıları arasındaki 19 Şubat 2003 tarihli Emekli Müzahir Personel Listesi’nde 1998 ve 2000 yıllarında vefat etmiş olan iki emekli amiralin ismi yer almaktadır. Emekli Tuğamiral Nevzat Hilmi Sertel 3 Kasım 1998’de, Emekli Tuğamiral Burhan Durcan ise 5 Temmuz 2000 tarihinde vefat etmiştir. Yani yıllarca önce vefat etmiş rahmetli amiraller de darbeci yapılmış! Yine Donanma Komutanlığı’ndaki aramalarda diğer sahte bilgisayar yazılarının da yüklendiği 5 No’lu harddisk içinde bir personele ait 18 Ağustos 2008 tarihli ve gerçek imzalı ‘Bireysel Emeklilik Alındı Belgesi’ bulunmuştur. Ancak yapılan incelemede, kötü niyetli kişilerce yapılan çok acemice bir hata sonucu sahte belgelerle karıştırılarak bu belgenin son kayıt tarihinin 20 Ağustos 2003 olarak değiştirildiği tespit edilmiştir.”

Davaya dayanak oluşturan aramalar konusunda kamuoyunun her şeyi bilmediğinin altını çizen Ünsal, şöyle devam etti: “Şimdiye kadar başka davalar kapsamında birçok askeri personelin evleri yatak odalarına varıncaya kadar didik didik aranırken, bu operasyonda soruşturma konusu ‘casusluk’ olmasına rağmen askeri veya sivil savcılar tarafından anılan şubede görevli 8 personelden hiçbirinin şahsi bilgisayarları ve evleri aranmamıştır. Bilgisayar sistemlerinden sorumlu teknik personelin ise ne işyerleri ne de evleri aranmıştır.”

Öte yandan, darbe planı yapıldığı iddia edilen 1. Ordu Plan Semineri 2003’ün gözlemci raporunda imzası bulunan Tuğgeneral Ömer Şevki Gençtürk tanıklık ifadesinde “3 gün boyunca katıldığım seminerde hukukun dışına, rutinin dışına çıkılmadı” dedi. Gençtürk “Seminerde ne cami bombalanması ne de uçak düşürülmesi gibi şeyler duydum. Böyle bir şey ifade edileseydi herkesin dikkatini çekerdi dedi.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97417

02
Mar
12

Kısa, Yalın ve Net..!!!

“Altı   Ok   kabuğunu   “kır”dı”…

Yeni   CHP   “program”ında  “Altı  Ok  “cendere”sine son“

Tüzüğünü yenileyen, muhalefeti etkisiz kılan CHP’de Kılıçdaroğlu yönetimi, şimdi de parti programını değiştirmek için harekete geçti. Liberallerin “Kadim devlete veda”, “Altı ok kabuğunu kırdı” sloganlarıyla alkışladığı yeni program çalışmasının başına Sencer Ayata getirildi.

Parti tüzüğünü hedeflediği doğrultuda değiştiren CHP yönetimi, kurultaylardan aldığı moral ve destekle şimdi parti programını değiştirmeyi planlıyor.

Mevcut programı “350-400 sayfalık parti programı olmaz” sözleriyle eleştiren Kılıçdaroğlu’nun 70-75 sayfalık yeni bir program hazırlanması için talimat verdiği belirtildi. Ancak, programdaki değişiklik hiç de sayfa sayısını beşte bir kısaltmak gibi bir girişim olmayacak.

Kamuoyu, Kılıçdaroğlu’nun yeni program çalışmasını Taha Akyol’dan öğrendi. Akyol, köşesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikinci kurultayın hemen ardından kendisini telefonla aradığını ve parti programının da değişeceğini haber verdiğini yazdı.

Sayın Sencer Ayata’yı görevlendirdim. Tabandan tavana bir program çalışması yapacağız, hazırlıklarına başladık. En geniş kitlelerin görüşlerini alacağız. Alman, Fransız, İngiliz sosyal demokrat partilerinin programlarını getirttik.

Taha Akyol, TÜSEV üyeleri arasında yer alan sosyolog Ayata’nın bu iş için seçilmesini pek beğenmiş. “İsabetli tercih” demiş. Akyol, Sencer Ayata’yla da konuşmuş.

Ben yeni program yazmayacağım, oluşmasını örgütleyeceğim. Batı merkezli düşüneceğiz, gelişmekte olan ülkelere de bakacağız.

CNNTürk canlı yayınına katılan Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu da kapıdaki program değişikliğinin çerçevesini çizdi.

Yeni CHP’nin programını değiştirmesini Yalçın Doğan ve Meral Tamer de övdü. Doğan, “Altı Ok kabuğunu kırdı” başlıklı yazısında son tüzüğü “CHP’nin ikinci dönüşümü” olarak tanımladı.

Yeni tüzükle CHP”nin gerçek anlamda Batılı bir sosyal demokrat partiye adım attığını savunan Doğan, “kadim devlete veda” edileceğini yazıyor. Yalçın Doğan, yeni CHP’nin kendini altı ok cenderesinden kurtaracağını belirtti.

Hürriyet’ten Sedat Ergin ise, yeni tüzükte değiştirilen amaç konusuna açıklık getirti.

Yeni tüzükte CHP için “devrim” denebilecek daha da önemli bir madde var bence. O da devleti korumak yerine, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan amaç maddesi:

– Eski tüzükte “CHP’nin amacı, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü, ulusal birliği, ekonomik ve siyasal bağımsızlığı, yurtta ve cihanda barışı koruyup güçlendirmek…” diye sürüp giden madde yerine;

– Yeni tüzükte “CHP’nin amacı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne, laik, çağdaş, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye dayanan hakça düzen oluşturmaktır,” deniyor. Kısa, yalın ve net!

ulusalkanal.com.tr

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/yeni-chp-programinda-alti-ok-cenderesine-son-h1459.html

02
Mar
12

Kürecik Kaçıncı İncirlik ?

Irak’ın  işgali  öncesinde  ABD’nin  en  önemli  gerekçelerinden  biri,  Irak  Lideri  Saddam  Hüseyin’in  sahip  olduğu  öne  sürülen  “kitle  imha silahları”  idi.

İşgal sonrasında bu iddianın temelsiz olduğu, iç ve dış kamuoyunu işgale hazırlamak amacıyla üretilen bir psikolojik harp silahı olduğu anlaşıldı.

Hatta  bizzat  ABD’li  yetkililer  itiraf  ettiler  bunu.

“Kitle  imha  silahları  bahaneydi”  dediler.

Malatya Kürecik’e yerleştirilen füze kalkanı radarı sonrasında konuşulan yalanlar da Amerikalı politikacılarınkini aratmıyor.

Neymiş efendim, radarlar NATO kapsamında gelmişmiş, ulusal gereksinimler nedeniyle kabul edilmişmiş, İsrail’in güvenliğiyle ilgisi yokmuş, İran’a karşı değilmiş, vs. vs…

Radara, radarın önündeki NATO flamasına, radar üssündeki ABD askerlerine yönelik olarak Küreciklilerin gösterdiği haklı tepki, halkın sağduyusunun, iktidarın da muhalefetin de önünde olduğunu ortaya koyuyor.

El yardımıyla iktidar olanlara, yine el yardımıyla iktidara gelmeye çalışanlara inat, sıradan yurttaşların el yordamıyla da olsa kurmaya çalıştıkları direniş hattı, Anadolu halkına olan güvenimizi pekiştiriyor.

Bölücüsüyle, gericisiyle, ırkçısıyla, sözde solcusuyla mandacıların, Brüksel ve Washington sevdalılarının, Mehmet Altan’ların, Altan Tan’ların çoğaldığı bir süreçte, 90 yıl önce yedi düveli yenmiş, emperyalizmi dize getirmiş Anadolu’ya güvenmekte ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koyuyor.

Milli Mücadele’yi karalayanların, yok sayanların, ağzına “emperyalizm”, “sömürü”, “emek” gibi kavramları almadan siyaset yapmaya, sosyal bilim yapmaya, gazetecilik yapmaya çalışanların itibar sahibi olduğu bir dönemde, halkla gerçekler arasına çekilen sis perdesinin er ya da geç yırtıldığını kanıtlıyor.

Halk, ekonomik sorunlar başta olmak üzere, her ne kadar günlük sorunların sarmalında bunalsa da, olumsuz gidişatın pek çok boyutunu hemen fark etmese de, belli ki yeni İncirlik üsleri de istemiyor.

Yapılan tüm anketlerde dünyanın en ABD karşıtı ülkelerinden biri olarak çıkan Türkiye’de, her ne kadar seçimleri en ABD yanlısı partiler kazansa da, Türk halkı 2003’te 1 Mart tezkeresinin geçmesine nasıl sessizce direndiyse, bu kez de Suriye ve İran’a yönelik saldırı planlarına direniyor.

ABD’nin,  NATO’nun  yeni  üsler,  tesisler  kurmasının  (“Türkiye’de  üs  yok,  tesis  var” diyenlerin  kulakları  çınlasın),  başımıza  yeni  çoraplar  öreceğini,  yeni  belalar  açacağını  biliyor.

Ama  asıl  soru  yanıtlanmayı  bekliyor.

Asıl  sorun  ortada  duruyor.

ABD’nin, NATO’nun ülkemizdeki varlığı sadece askeri tesislerden mi ibarettir? Türkiye’deki ABD etkisi, sadece Amerikan bayrağının dalgalandığı yerlerde midir? ABD’nin ülkemizde siyasal partileri, sendikaları, üniversiteleri, meslek örgütleri, politikacıları, bürokratları, gazetecileri, yazarları, bilim adamları, iş adamları, din adamları yok mudur?

Olduğunu, hem de çok olduğunu görmek için bugün çevremize dikkatlice bakmak, dünü iyi okumak yeterlidir.

“Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabına bakmak yeterlidir.

Kurtuluş Savaşı’nda kimlerin İngiliz emperyalizmiyle içli dışlı olduğuna, kimlerin işgalci Yunan birliklerini “Halifenin ordusudur” diye selamladığına bakmak yeterlidir.

Kimlerin Kuvayı Milliyeciler için “katli vaciptir” fermanı yazıp, bu fermanları İngiliz uçaklarıyla Anadolu semalarından attırdığına, kimlerin çareyi Amerikan Mandasında, İngiliz himayesinde aradığına, kimlerin Wilson Prensiplerini kurtuluş reçetesi olarak gördüğüne, kimlerin Sevr’e imza attığına bakmak yeterlidir.

Bugünlerde iade-i itibara konu olan Seyit Rıza’ların, Şeyh Sait’lerin, İskilipli Atıf Hoca’ların ya da itibar için sıralarını bekleyen Sait Molla’ların, Hüsniyadis’lerin, Ali Kemal’lerin, Refik Halit’lerin, Refii Cevat’ların, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’lerin, Nemrut Mustafa Paşa’ların, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’lerin, Damat Ferit’lerin icraatlarına bakmak yeterlidir.

Sık sık “Ülkemizde hain kontenjanı yüksektir” diyen, vatan ve namus mütefekkiri, değerli ustam Attila İlhan’ın kitaplarını okumak yeterlidir.

Yoksul halkımızın yanık türkülerinde “Askerimiz fakirdendir” diye ölümsüzleşen Mehmetçiğin kanını, işgalci emperyalistlerin çıkarları için İran’da, Suriye’de akıtmak isteyenlere karşı uyanık olmak şarttır.

Türkiye’yi komşu ülkelerde, mazlum, masum, mahzun, mağdur halkların vatanlarında, işgalci yapmak isteyenlere karşı, halkı uyarmak, uyandırmak zorunludur.

“Bir  damla  petrol,  bir  damla  kandan  daha  değerlidir”  diyen  İngiliz  başbakanı  Churchill’in  koltuğunda  oturanların  önünde  el  pençe  divan  durmamak,  tam tersine  Mustafa  Kemal  Atatürk  gibi  dik,  dimdik  durmak  elzemdir.

Tüm  bunları  kotarmak  için  de,  Gazi’nin  “Cumhuriyet  bilhassa  kimsesizlerin  kimsesidir”  sözünü  rehber  edinip,  siyaseti  iktisatla  birlikte  düşünmek,  üretim, mülkiyet,  bölüşüm  ilişkileri  üzerine  kafa  yormak,  halkçılığı,  devletçiliği,  kamuculuğu,  toplumculuğu  içeren  bir  ulusalcılığı  ve  devrimciliği  ete  kemiğe  büründürmek  gereklidir.

Barış  DOSTER

http://www.ilk-kursun.com/haber/97433

01
Mar
12

AKP’nin Ebesi 28 Şubat, Kirvesi de Çevik Bir’dir..!!!

Kemikten  yağ  “çıkar”mayı  çok  iyi  bilen  AKP’liler  şimdi  de  28  Şubat  “mağdur”iyetine  yattı.

Oysa  28  Şubat  AKP’nin  ebesidir.

28  Şubat’ın   kudretli   paşası   Çevik  Bir   ise   kirvesi…

BU   KADAR   BASİT..!!!

Tam da  bu  yüzden  30  yıl  önceki  darbenin  sahibi  Kenan  Evren’i  yargılayanlar  15  yıl  öncesinin  darbecisi  Çevik  Bir’i  danışman  yapmıştır.

Erdoğan  ile  Çevik  Bir  “ödüldaş” tır.

İkisinin  de  aynı  Yahudi  kuruluşu  olan  JİNSA’dan  Yahudiliğe  hizmet  ödülü  almıştır.

Yahudilik   deyince   sakın   Museviliği   aklınıza   getirmeyin.

Onlar  ne  Musa’ya  inanır,  ne  İsa’ya.

Sadece  şeytan’a  tapar.

Tam  bu  noktada  bir  ayeti  hatırlatalım :

İman  edenlerle  karşılaştıkları  zaman :  “İman  ettik”  derler.   Şeytanlarıyla  baş  başa  kaldıklarında  ise, derler ki :  ” Şüphesiz,  sizinle  beraberiz.   Biz (onlarla)  yalnızca alay  ediyoruz.” (2/14)

28  Şubat   döneminin   koalisyonuna    bir   bakınız :

“Çevik  Bir  ve   ekibi,

Gülen  ve  tebaası,

TUSİAD,

yaygın   medya   patronları,

Ertuğrul  Özkök,  Reha  Muhtar,  Serdar  Turgut,  Mehmet Ali  Birand,  Şamil  Tayyar    v.b.   halk  düşmanı   yalancı  parazitler…


Bunların  hepsi  şimdi  nerede ?

AKP  “koalisyon”  ailesi  içinde…

Hepsi  AKP’yi  yıkayıp  yağlıyor.

Neden?

Aynı  patronun  emzirdiği  “Ortağın Çocukları”  (Mustafa Yıldırım’ın kitabı)  olduğu  için olabilir mi ?

28  Şubat  diye  yırtınarak  “mağdur  tekerlemesine  yenisini  ekleyen”  kemikten  yağ  çıkarma  ustası  AKP  tayfası  “yenilikçiler”  olarak  niye  Erbakan’ı  ve  “gemiyi” terk etmişti acaba?

Madem  28  Şubat’a  karşıydılar,  neden  direnmeyip  Erbakan’ı  sattılar ?

Hatta  satmakla  kalmayıp  Numan  Kurtulmuş’a  partiyi  böldürdüler ?

Böldürmekle  kalmayıp ;   “AKP’ye  oy  verirseniz  düşmanı  Çanakkale’den  geçirirsiniz”   diyen  Erbakan’ı  Mercimek’e  dava  ettirdiler ?

Refah Yol’u  28  Şubat  balans  ayarı  ile  yıkan  ABD,  Erdoğan’ı  BOP’un   eşbaşkanı  olarak  görevlendirdi.

28  Şubat  Süreci  AKP’nin  doğum  sancılarıdır.

28  Şubat  darbesi  ebesidir.

Çevik  Bir  ise  kirvesi…

O  yüzden  kirveye  saygıda  kusur  etmiyorlar.

Erbakan  bitirilerek  Erdoğan’a  yol  açıldı.

Sonraki  süreçte  bankaların  içi  boşaltıldı.

Üçlü  koalisyon  döneminde  Ecevit’i  Irak’ın  bölünmesine  razı  edemeyen  küresel  elit  dış  müdahaleye  açık  olan  ekonomiyi  bir  gecede  çökertti.

Kim   vardı   koalisyonda ?

Merkez  sağ  bir  parti  olan  ANAP,  merkez  sol  bir  parti  olan  DSP,  milliyetçi bir  parti  olan  MHP…

Koalisyona  yapılan  ekonomik  darbe  hem  merkez  sağ,  hem  merkez  sol,  hem  de  milliyetçi  bir  partiyi  sıfırladı.

Ekonomik   darbe   çok   önemli   bir   darbedir.

Çünkü   böyle   bir   darbenin   tarafı   olmaz   ve   bütün  

millet   bu   darbenin   mağduru   olur.

Bütün   millet   mağdur   olunca   mağduriyetten   sorumlu

tutulanlar   yok   olur.

Öyle  de  oldu.

Ve   AKP’nin   karşısında   hiçbir   muhalefet   kalmadı.

Yani  önlerinde  küresel  elit  tarafından  açılmış  bir  otoban  vardı.

Koalisyon  hükümetinin  Derviş  programını  uygulamış  olmalarına  rağmen  koalisyona  yapılan  ekonomik  darbeyi  bol  bol  kullandılar.

Çünkü  AKP  zihniyeti  için  hedefe  giden  yolda  kullanılacak  her  malzeme mübahtır.

Yazımızı  bir  ayetle  sonlandıralım :

Şeytanların  kimlere  inmekte  olduklarını  size  haber  vereyim  mi ?   Onlar,  ‘gerçeği  ters  yüz  eden,’  günaha  düşkün  olan  her  yalancıya  inerler.   Bunlar  (şeytanlara)  kulak  verirler  ve  çoğu  yalan  söylemektedirler.   (26/221-223)

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=117%3Aakpnin-ebesi-28-ubat-kirvesi-cevik-bir&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

01
Mar
12

PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-

İstanbul’un Tuzla ilçesinin bir muhacir semti olması münasebetiyle semtte son yıllarda “Mübadillik” kavramı öne çıkmakta ve çıkarılmakta. İlk bakışta herhangi bir sorun teşkil etmeyen bu kavramı araştırdığımızda, savunucularının kafalarının ya karışık ya da farklı amaçlar taşıdığını görmekteyiz.

Öncelikle gelin isterseniz bu kavramların anlamlarını açıklayalım;
Muhacir: Göçmen anlamını taşımaktadır.
Mübadil: Mübadele kelime anlamı olarak takas demektir. Mübadil de mübadeleye tabi olandır.

Fatih Sultan Mehmet’in babası Sultan 2. Murad zamanında 1430 yılında Osmanlıların hakimiyeti altına geçen Selanik 1912’ye yani Birinci Balkan Savaşına kadar 482 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kaldı.

Bu zaman içinde Selanik’in Türkleşmesi ve Müslümanlaşması ve siyasal birliğe karşı gelenlerin faaliyetlerinin önlenmesi için bazı aileler Anadolu’dan çıkartılarak yeni kazanılan topraklara yerleştirilmiş imparatorluğun kalıcılığı sağlanmaya çalışılmış hem de huzursuzlukların önüne geçilmiştir. Belirtmekte yarar var. Osmanlı kimseyi zorla Müslüman yapmamıştır. Kişi yada kişilerin vicdanına bırakılmıştır.

Gayrimüslimler dinlerinde ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. Bu yazıda değinilen Müslümanlaştırma unsuru kültürün etkisinden zamanla meydana gelen baskın kültüre uyum sağlama anlamında kullanılmıştır.

Göründüğü gibi Osmanlı’nın iskan siyasetince Selanik’e ve Balkanlara yerleştirilenler Türk’türler. Öncelikle toplumumuzda ki bu bilgi yanlışını düzeltelim ve bu kısa bilgi notlarının ardından konumuza geri dönelim.

Tuzla’da sözde geçmişin izlerinin diri tutulmasını, gerekse de göç yollarında çekilen acıların unutulmamasını amaç güden vatandaşlarımız belli faaliyetler yürütmekte ve de belli taleplerde bulunmakta. Selanik muhaciri ve mübadili bir ailenin ferdi olarak bir önceki makalemde yürütülen faaliyetleri değerlendirdiğimden bu yazıda faaliyetlere değinmeyip talepleri değerlendireceğim.

Tuzla’nın Ayazma olarak adlandırılan bölgesinin tarihine uygun bir şekilde Kiliseleştirilmesini isteyenler var. Sormak isterim tarihi olarak sadece asırlık ağaçların bulunduğu Ayazma’da böyle bir şeye ne gerek var?

Atatürk ve Selanik’i anlatacak ve de hatırlatacak yapıtlar inşa etmek varken bu da niye?

Birkaç çözüm önerisinde bulunmak için önerilerimi sizlerle paylaşıyorum; Selanik’in sembolü olan ve Selanik’in elden çıkmasıyla vaftiz edilen Osmanlı yapımı Beyaz Kule’yi hatırlatacak bir eser yapılamaz mı? Ya da Selanik şehrinin minyatürü? Ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te ki evine benzer bir yapı yapılıp Atatürk evi denilemez mi? Bu örnekleri çoğaltmak gördüğünüz üzere mümkün.

Bir diğer talebi ele alırsak eğer, Tuzla Sahil’de yer alan Şeyh Şamil kitabesinin kaldırılması. Şeyh Şamil kimdir? İlk önce bu sorunun cevabını verelim isterseniz.
Rusya içerisinde yaşayan milyonlarca Müslüman gibi (Kırım Türkleri, Çerkezler vb.) Rusya’nın aşırı Hıristiyanlaştırma (Ortodokslaştırma) politikalarına maruz kaldığı yetmiyormuş gibi Panslavizm politikalarına da maruz kalan ve anayurtlarından atılmak istenen Müslümanlardan sadece bir tanesi.

Ruslara karşı vermiş olduğu destansı direnişle Kafkas toplumları içerisinde kahramanlaşan bir Müslüman’dır.

Ancak yapılan bu zulümlerde unutulmuş değildir. Türk Milleti’ne yaşadığı felaketleri, mazisini hatırlatmak gerekir. Topraklarımız da halen gözü olan devletler dünya üzerinde yer almaktadır. Bundandır ki geçmişi iyi bilmek gerekir gelecekte de aynı hatalar yapılmasın diye.

Şimdi sormak isterim bu kitabe kaldırılınca yerine ne yapılacak? Zeus’un figürü mü? Yoksa Afrodit’in külotu mu?

Bana kalırsa bu kitabe kaldırılmamalı. Onunla birlikte Batı Trakya’da baskı altında yaşayan, öldürülen, ırkçılığa maruz kalan Türkler için Batı Trakya sorunu için bir anıt daha yapılmalı. İki anıtın da verdiği mesaj, Türklere ve de Müslümanlara karşı yürütülen politikalarının bir soykırım olduğu gerçeği olmalı.

Yalnız  dikkat  edilmesi  gerek  çok  önemli  iki  husus,  iki  nokta  vardır.

Bunlar ;

Okumaya devam edin ‘PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-‘

01
Mar
12

CHP ve MHP İşgale Karşı Neden Sessiz..??!!!!!!!!!!!!!!!

NATO  füze  kalkanının  kurulduğu  Malatya’nın  Kürecik  köyünün  2100  rakımlı  Çarşak  tepesine  Amerikan  askerleri  yerleşti.

Açıklamayı   ABD  Avrupa  Ordusu  ve  Yedinci  Ordu  Komutanı  Korgeneral  Mark  Hertling  yaptı.

Bu  kararın  açıklanmasından  sonra  geçtiğimiz  Salı  günü,  TBMM’de  grubu  bulunan  siyasi  partilerin  grup  toplantıları  vardı.

Tayyip  Erdoğan,   Kemal  Kılıçdaroğlu   ve   Devlet  Bahçeli  konuştu,  üç  partinin  milletvekilleri  her  zamanki  gibi  kendi  liderlerini  alkışladı.

Üç    genel    başkan    da    Çarşak    tepesine    Amerikan    askerlerinin    yerleşmesi  

konusunda     hiç – bir – şey     konuşmadı..!!!

Neden    acaba..?!!!

“Önemsiz”   bir   olay   olarak   “gör”dükleri   için   mi ?

Yoksa     aralarında     bir     uzlaşma    mı     var..?!!!!!

Uzlaşma    yoksa,  

neden   susuyorlar..??!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

***

Bu arada eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, şaşırtıcı bir değerlendirme yaptı.
Kılınç, “Kürecik’teki füze kalkanı, İran’ın geliştirdiği klasik anlamda roket sistemlerine karşı ABD tarafından geliştirilen bir tedbir sistemidir. İsrail’i korumak amacıyla olabilir. İran’dan veya daha uzun menzilli füzelerin olduğu Kuzey Kore’den gelebilecek olası bir saldırıya karşı müttefiklerini koruma amacıyla oluşturulmuştur. Bir savunma sistemidir. Türkiye açısından bir savunma sistemi olduğu için büyük riskler taşıdığına inanmıyorum. İran’ın bundan alınmaması lazım” dedi.
İyi de madem Amerikan sistemini savunacaktınız, Harp Akademileri’ndeki o toplantıda neden Türkiye, Rusya ve İran ekseninden bahsettiniz? Üstelik bir iddiaya göre asıl bu sebeple hâlâ yargılanıyorsunuz. Arkadaşlarınızın çoğu da içeride…
Fakat “Benim sözüm ‘Rusya Federasyonu ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor’ şeklindeydi. Dikkat ederseniz ‘ABD’yi gözardı etmeden’ ifadesini kullandım” diyebilirsiniz..
O zaman görüşü sorulduğunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de “Amerika ile İran nasıl bir araya getirilebilir onu bilmiyorum tabii. Orgeneral, kişisel düşünceleri olarak bunları söyledi” demişti..
Yani ortada bir gariplik vardı.. İşte şimdi o gariplik aydınlanmış oldu!

***

Isparta ADD Başkanı Mahmut Özyürek ise “Tek bir kurşun atmadan ülke işgal ediliyor” diyor:
“Tarih: 30 Ekim 1918, yer Limni adası: Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, Agamemnon Zırhlısı’nda bir ateşkes sözleşmesi imzaladı. Tarihlere ‘Mondros Mütarekesi’ olarak geçen sözleşmenin 7. maddesinde, müttefiklerin güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilecekleri yazılıydı ve başta İzmir olmak üzere, Anadolu’nun birçok yeri bu maddeye dayanılarak işgale uğradı.
– Tarih 19-20 Kasım 2010, yer Lizbon: ’Vaat edilen topraklar’inşa etmek isteyenler adına ABD ve müttefik devletler ile Türkiye arasında, tarihe ‘Lizbon Zirvesi’ olarak geçen sözleşme imzalandı. Buna göre ABD, İsrail ve AB’nin güvenliği için Malatya/Kürecik’te, hedef kitlesi, başta İran olmak üzere tüm İslam coğrafyası olan NATO kamuflajlı bir Amerikan radar üssü kurulması kararlaştırıldı. Proje Amerika’nın, ama uygulandığı ülke halklarının tepkisinin yumuşatılması için ‘NATO Projesi’ olarak ambalajlandı ve AKP hükümetine kabul ettirildi.
– Ve ABD ordusu, Şubat 2012’de Türkiye’nin güneyine asker çıkardı. Böylece fiili işgal başlatılmış oldu. 30 Ekim 1918’den önemli bir farkla ki; Mondros Mütarekesi’ne savaştan yenik çıkan bir ülke olarak masaya oturulmuştu. 2010 Lizbon Zirvesi’nde ise ‘tek bir kurşun atmadan’ teslim olmuş bir ülke olarak ‘işgal’ şartlarını imzaladık.”

***

Türk   halkı   bu   işgale   seyirci   kalsın   diye   bir   taraftan   dizi   filmlerle,   diğer  

taraftan   Muaviye   politikaları   ile   uyutuluyor.

Bu   arada,   Suriye’deki   isyancılar,   kurdukları   birliğe 

Muaviye   Tugayı”   adını   verdi.

Yani,   mızraklarının   ucuna   Kur’an   sayfalarını   geçirenler,   ABD,   İngiltere   ve  

İsrail’in   yanında   İslam   dünyasını   ele   geçirmek   için   savaşıyor..

Türk   halkının   bu   tablolar   karşısında   sessizliğinin  

sebebi,   dizi   filmler   içine   yerleştirilen   uyutucu 

sanal   reklamlar   olmasın ?

Arslan  BULUT

YENİÇAĞ

29
Şub
12

Sanatçılar : Bu bir başkaldırıdır..!!!

Sanatçılar ülkenin gidişatına el koydu :  “Bize engel olamazsınız..!!!”

Aralarında Mehmet Güleryüz, Rutkay Aziz, Mehmet Aksoy, Eşber Yağmurdereli, Bedri Baykam, Edip Akbayram, Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın’ın da bulunduğu kültür ve sanat dünyasının biraraya gelerek oluşturduğu Sanatçılar Girişimi, bugün Taksim Halep Pasajı’ndaki Ses Tiyatrosu’nda kuruluşunu kamuoyuna duyurdu.

Girişim üyeleri, cumhuriyetin hiçbir döneminde demokrasiye, sanatçılara yönelik bu denli baskı görülmediğini belirterek “Sanatçılar olarak sesimizi yükseltiyoruz. Bu bir başkaldırıdır. Bundan sonra nerede bir haksızlık varsa orada Sanatçılar Girişimi olacak” dedi. Girişimin kendiliğinden oluştuğu ve gün geçtikçe büyüyeceği bildirildi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Ataol Behramoğlu, tarihe not düşmek için toplandıklarını belirterek “Sanatçıların sesini yükseltiyoruz. Sanata ucube diyen anlayışı reddediyoruz” değerlendirmesi yaptı.

Sanatçılar adına basın açıklamasını Orhan Aydın ise “Sanatçılar olarak ülkenin geleceğinden kaygılıyız.
Cumhuriyetin kazanımları yok ediliyor, laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında. Halkın haber alma özgürlüğü gaspedilmiş durumda”
diye konuştu.

Yalan, tehdit, santaj, talan, vurgun, cemaatçilik ve adam kayırmacılığın toplumsal ahlakı kemirdiğini anlatan Aydın, “Türkiye, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya dönüştürülüyor. Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya sürükleniyor. Çocuklarımızın ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz” dedi. Bütün bunları reddettiklerini vurgulayan Aydın, şunları kaydetti:

“Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz. Sanatçılar Girişimi, emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının onurlu görevi ve gereği saymaktadır.”

Sanatçılar ne dedi?

Toplantı sonrası açıklamaya katılan sanatçılar görüşlerini bildirdiler. Sanatçılardan bazılarının isimleri ve görüşleri şöyle:

Mehmet Aksoy: Türkiye’de son dönemde sanata baskılar arttı. Resim öğretilmek istenmiyor. Devlet galerileri kapatılıyor. Taksim Meydanı beton yığını haline getirilmek isteniyor. Şehrin ciğeri rant alanı haline getirilmek isteniyor. Gidişat çok kötü ve herkesin kendi alanını koruması gerekiyor. Biz umutsuzluğa düşmeyiz ve geri adım atmayız.

Levent Kırca: Memleket elden gidiyor. Aydınlar ve yurtseverler cezaevlerinde tutuluyor. Türkiye Cumhuriyeti tehlike altındadır. Artık son noktadayız. Bugün tam zamanıdır. Bütün sanatçı arkadaşlara ihtiyacımız var. Bırakın para peşinde koşmayı, memleketin peşinde koşun.

Bedri Baykam: Türkiye’de dindar gençlik yetiştirilmek isteniyor. Bunun yanında kindarlıktan da bahsediliyor. Haber alma özgürlüğü yok edilmek isteniyor. Laikliğe ve özgür yaşam tarzına saldırılar artarak sürüyor. Biz bağımsız ve çok sesli Türkiye istiyoruz. Biz buradayız.

Mehmet Güleryüz: Bu ülkenin sanatçıları susturulmak isteniyor. Bu ülkenin sanatçıları susacak sanıyorlar. Biz her şeyden haberdarız ve nöbetteyiz.

Rutkay Aziz: ‘Ne yapabiliriz’ diye buradayız. Ve cumartesi günü Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için Taksim’de olacağız.

Sanatçılar “ Sesimizi dünyaya duyuracağız”

Bildiride evrensel kazanımların ve Cumhuriyet değerlerinin yok edildiği öne sürülerek şu görüşlere yer verildi: “Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında. Bağımsız düşünce demir parmaklıklar arkasında. Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş. Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş, sanatçıların eserleri sansür ve otosansür tehdidi altında. Çocuklarımız ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz. Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz”

Sanatçılardan Basın Açıklaması Metni Şöyle: “Reddediyoruz”

Bizler, Türkiye’nin yazarları, şairleri, ressamları, heykeltraşları, sinema ve tiyatro sanatçıları, karikatüristleri, fotoğraf sanatçıları, tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız.

Evrensel aydınlanma değerleri, Cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor.

Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor.

Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında.

Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında.

Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş

Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş

Ressamın, şairin, yazarın, heykeltıraşın, müzisyenin, tiyatro ve sinema sanatçısının, tüm sanat insanlarının, kendi yaratıcı düşleri ve kendi sorumluluk duyguları dışında hiçbir baskı ve sınırlamanın kabul edilemeyeceği yaratma özgürlüğü, yakın ve uzak tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde sansür ve otosansür tehdidi altında.

Yalan, tehdit, şantaj, talan, vurgun, köşe dönmecilik, adam kayırmacılık, cemaatçilik, toplumsal ahlakı kemiriyor.

Ülke zenginlikleri yağmalanıyor.

Doğal ve kültürel doku katlediliyor.

Sanatsal yaratma özgürlüğü tehdit altında.

Emek hakkı için savaşım, yerini sadaka ekonomisine; özgür, cesur, çağdaş insan, yerini ezik, boyun eğimiş yazgısına razı kula bırakıyor.

Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor.

Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya dönüştürülüyor.

Ülkenin kendi yurttaşları arasında ayrımcılık, yaşadığımız coğrafyanın komşu ve kardeş ülkelerine karşı düşmanca söylem ve eylemler her zamankinden daha keskin ve kaygı verici.

Bölgeyi ve dünyayı bir kan gölüne çevirecek bir savaş çılgınlığında Türkiye sanki suç ortağı olmaya kışkırtılıyor.

Çocuklarımızın, sonraki kuşaklarımızın gelecekleri için kaygılıyız.

Kaygılıyız ve reddediyoruz.

Bütün bunları reddediyoruz. Ve tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz.

Sanatçılar girişimi emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının, sorumlu yurttaş olma bilincinin kaçınılmaz olduğu kadar onurlu görevi ve gereği saymaktadır.

Gücümüzü evrensel aydınlanma değerlerine olan inancımızdan, emek ve yaratma özgürlüğüne saygımızdan; sanatçı vicdanımız, bilinç ve duyarlılığımızdan alıyoruz.

Tüm sanat insanlarını, ülkemizin tüm sanatçılarını, “Sanatçılar Girişimi”nde yer almaya ve bütün ülkelerdeki sanatçı dostlarımızı çağrımıza destek olmaya, omuz vermeye; insana yaraşır, aydınlık, özgür, barışçıl bir dünya yaratma savaşımında güçlerinizi güçlerimizle birleştirmeye çağırıyoruz.

Girişime  destek  veren  sanatçıların  isimleri  şöyle :

“Tarık Akan, Edip Akbayram, Onur Akın, Sunay Akın, Üstün Akmen, Alaattin Aksoy, Mehmet Aksoy, Muzaffer Akyol, Aytaç Arman, Hayati Asılyazıcı, Semir Aslanyürek, Engin Ayça, Orhan Aydın, Rutkay Aziz, Kürşat Başar, Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Cahit Berktay, Mustafa Bilgin, Metin Boran, Metin Coşkun,Tuncer Cücenoğlu, İsa Çelik, Nevzat Çelik, Haluk Çetin, Meral Çetinkaya, İsmail Hakkı Demircioğlu, Metin Demirtaş, Nuri Dikeç,Atilla Dorsay, Leyla Erbil, Bilgesu Erenus, Genco Erkal, Altan Erkekli, Erdal Erzincan, Mert Fırat, Müjdat Gezen, Altan Gördüm, Mehmet Güleryüz, Tarık Günersel, Hüseyin Haydar, Emin İgüs, Levent İnanır, Özdemir İnce, İlhan İrem, Ekrem Kahraman, Bülent Kayabaş, Yıldız Kenter, Erol Keskin, Suna Keskin, Tuğrul Keskin, Arif Keskiner, Levent Kırca, Mine Kırıkkanat, Kemal Kocatürk, Nuri Kurtcebe, Orhan Kurtuldu, Mustafa Köz, Küçük İskender, Safiye Mine, Mustafa Mutlu, Yılmaz Onay, Zeynep Oral, Yılmaz Onay, Fikret Otyam, Nedim Saban, Vedat Sakman, Sali, Menderes Samancılar, Osman Şahin, Osman Şengezer, Ferhan Şensoy, Burhan Şeşen, Cihat Tamer, Yavuz Top, Gülsen Tuncer, Cüneyt Türel, Yaman Tüzcet, Metin Uca, Engin Uludağ, Ersan Uysal, Nejat Yavaşoğulları, Timur Selçuk, Işık Yenersu, Ender Yiğit, Ümit Zileli.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97298

29
Şub
12

EŞBAŞKAN KÜKREDİ

“Ak  Tolgalı  Beylerbeyi  Haykırdı :  İlerle !..

Bir  yaz  günü  geçtik  Tuna’dan  kafilelerle…”

Ak Tolgalı Beylerbeyi haykırır da, AK Partinin Bey’i geri durur mu ?..
Durmadı  duramadı.

Bağırdı,  çığırdı,  haykırdı  ve  demokrasinin  tüm  kurallarını  yerle  yeksan etti.
Eşbaşkan’a göre herkes onun dediği gibi düşünmek, konuşmak ve onun emirlerine uymak zorundaydı. Her şeyin en iyisini o bildiğine göre kim aykırı düşünüp konuşabilirdi ki?..
Nasıl olur da TÜSİAD denen, Türkiye’de ki istihdamın yaklaşık %50 sini sağlayan tesisleri bünyesinde barındıran kuruluş, Eşbaşkan’ın emriyle TBMM gündemine gelen Eğitim politikasını eleştiriyordu ? Kim ki bu TÜSİAD’çılar, Eşbaşkan onlara daha önce; “Siz işinize bakın, biz de işimize bakalım. Siz başka işlere karışmayın, sonra karışmam ha” dememiş miydi?
Herkesin istediğini söylemesi gibi bir adet demokrasilerde var mıydı?
Eşbaşkan şimdi TÜSİAD’çılara, gördüğü yerde okkalı birer kafa atsa haksız mı olurdu yani !…
Ey TÜSİAD’çılar; Neyinize gerek sizin ballı börek, alın elinize birer kürek sanayi kurun, adam çalıştırın, üretim yapın, ihracat yapın, döviz getirin, ülkeyi büyütün, vergi verin vergi, bize para lazım yahu…
Gerisine karışmayın, siz kendinizi ne sanıyorsunuz be, sizi gidi türban düşmanları sizi !…

Anlaşılan Eşbaşkan’ın sinirleri de çok bozulmuştu.
Eşbaşkan; “28 Şubat Demokrasi tarihimize vurulmuş kara bir lekedir” diye buyurdu. Buyurmasına buyurdu ama, 28 Şubat Kararlarını alan ve bunları imzalayanların Erbakan- Gül ve zamanın Milli Eğitim Bakanı, şimdiki AKP TBMM Başkanvekili Mehmet Sağlam olduğunu unuttu, iyi mi?
Anladık, Erbakan Hoca sağlığında Eşbaşkan ve partisi için; “ Siyonistler, AKP’yi iktidara getirdiler, bunlar aynı zamanda Amerika’nın adamları” demişti ama, Gül’ün ve Sağlam’ın ne kabahatleri vardı? Bunlar gerçekten demokrasiye leke sürdüler ise, Eşbaşkan niçin birini “kardeşim Abdullah” deyip Cumhurbaşkanı, diğerini de “sağlam memedim” deyip TBMM Başkanvekili yaptı?
Hangisi doğruydu; Bu üçünün demokrasiye leke sürdükleri mi, yoksa Fethullah Gülen’in söylediği gibi, “28 Şubat’ın Demokrasinin gelişmesine katkıda bulunduğu” mu ?…

Eşbaşkan daha sonra, İstiklal Mahkemeleri ve Dersim İsyanı üzerinden Cumhuriyetin kurucularına verdi veriştirdi. Bu konularda devletin arşivi elinde olduğu halde, tarihi gerçekleri öğrenmek kendisi için çok daha kolay olmasına rağmen, bunların yerine devlet ve cumhuriyet düşmanlarının çarpıtmalarını, yalanlarını aktardı. Kurtuluş Savaşımız sırasında, İngiliz-Yunan Ajanlığı yapan ve bu faaliyetleri belgelenen birine, tüm Türk Milleti önünde sahip çıktı. Bu kişiye sahip çıkmanın, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuranlara karşı çıkmak olduğunu bile, bile…

Eşbaşkan Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ının yapmaması gereken işleri yapıyor. Libya’dan 8 binden fazla insanı Türkiye’ye getirtip, hastanelere ve otellere yerleştiriyor. Bunlar sabah çıkıp, bütün gün eğlenip akşam yatmaya hastanelere ve otellere geri dönüyorlar. Canları sıkılırsa, doktor-hemşire demeden sıradan dayak atıyorlar.
Suriye’den, Esad yönetiminden kaçan ne kadar it-uğursuz-terörist varsa hepsini Türkiye’de topladı. Bunlar günde 3 öğün yemek yerler, bedavadan elektrik-su kullanıp, Türk Milletinin sırtından yaşarlar. Bunlara ne polis, ne de Jandarma karışabilir…
Bu işler için ödenen paralar bizlerin cebinden çıkmıyor mu? Bu milletin kıt kaynaklarını, elin teröristine harcamaya kimin ne hakkı var?…

Bu soruların cevabını Suriye Dışişleri Bakanı verdi. Bir grup Türk Gazeteciyi misafir eden Suriye’li Bakan, Eşbaşkan Erdoğan’ın Esad’dan “Müslüman Kardeşler” adlı terör örgütünün, Mısır’da olduğu gibi seçimlere katılmasını istemiş. Esad bunu reddedince de, Türkiye ve Suriye ilişkileri bozulmuş…
Yani iki komşu ülkenin savaşacak hale gelmesinin sebebi
“Müslüman Kardeşler” Terör Örgütü imiş…

Eşbaşkan Erdoğan’ın sahip çıktığı İskilipli Atıf Hoca, İstiklal Mahkemeleri tarafından; İngiliz-Yunan Ajanı olduğu belgelenince idam edilmişti. Atıf Hoca ile birlikte hareket eden ve “Hilafet ve Şeriat” düzeninin devamı için uğraşan,
Teali İslam Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri(Dostları) Cemiyeti üyesi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise Mısır’a kaçıp, oradaki Müslüman Kardeşler Örgütüne sığınmıştı. Bu ekibin İskilipli Atıf Hocaya, Şeyhülislam Mustafa Sabriye, Menemen’de Kubilay’ın başını kesen Derviş Mehmet’e sahip çıkmalarının en önemli sebebi, kafalarının arkalarında “Hilafet-Şeriat” özlemi duymaları ve tüm dünyada “Terör Örgütü” olarak kabul edilen “Müslüman Kardeşler “ örgütünün bu dava uğruna savaşmasıdır…

Defalarca yazdım:
Bu olay yeni değildir. Yakın tarihte bugün yaşadığımız sıkıntıların benzerlerini çok yaşadık.
En son Büyük Atatürk, tavrını Hilafet ve Şeriattan yana koyanlarla mücadele etmiş ve bu savaşı kazanarak, Cumhuriyeti bizlere armağan etmiştir.
Benzeri bir mücadele şimdi yaşanıyor. Görmek istemeyen gözler, anlamak istemeyen kafalar lütfen artık gerçekleri görüp, anlasınlar…

AKP, bir takım cahillerin elinde Cumhuriyet Rejimi ile kavgaya sürüklenmek istenmektedir. AKP’nin içinde bu gerçeği görecek veya “Serdaroğlu, sen doğru söylemiyorsun, gel televizyonda milletin önünde hesaplaşalım” diyecek birini arıyorum. Var mıdır acaba, ne dersiniz?…

Not: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na
İskilipli Atıf Hoca’nın, Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin ve Saidi-Kürdi’nin içinde bulunduğu Teali İslam Cemiyetinin İstiklal Mahkemesinde yargılanması ile ilgili zabıtları ve suçlarını kabul ettikleri resmi evrakları lütfen aldırıp okuyunuz.
Başbakan Erdoğan’ın Salı günkü TBMM Grup toplantısındaki konuşmasını okuyunuz. Sonrada Anayasamızın ilgili maddeleri ile karşılaştırınız.
Hukuk ve görev anlayışınız neyi emrediyorsa onu yapınız, ama lütfen susmayınız…

Sağlık ve başarı dileklerimle  / 29 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/97182

29
Şub
12

Tek Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal Ediliyor – UYANıN A.Q.larım.!!!

Tarih  30 Ekim 1918,  yer  Limni  Adası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, Agamemnon Zırhlısı’nda bir ateşkes sözleşmesi imzaladı.

Tarihlere ‘Mondros Mütarekesi’ olarak geçen sözleşmenin 7. maddesinde, müttefiklerin güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilecekleri yazılıydı ve başta İzmir olmak üzere, Anadolu’nun birçok yeri bu maddeye dayanılarak işgale uğradı.

Tarih   19-20 Kasım  2010,  yer  Lizbon.

“Vaat  edilen  topraklar”  inşa  etmek  isteyenler  adına  ABD ve  Müttefik  Devletler (AB)  ile  Türkiye  arasında,  tarihe  “LİZBON  ZİRVESİ”  olarak  geçen  sözleşme  imzalanıyor.

Buna  göre  ABD,  İsrail ve  AB’nin  güvenliği  için Malatya’da / Kürecikte, hedef  kitlesi,  başta  İran  olmak  üzere  tüm  İslam  coğrafyası  olan  NATO  kamuflajlı  bir  Amerikan  Radar  Üssü  kuruluyor.

Proje  Amerika’nın,  ama  uygulandığı  ülke  halklarının  tepkisinin  tolere  edilebilmesi  için,  “NATO  Projesi”  olarak  ambalajlandı  ve  AKP  hükümetine  kabul  ettirildi.

Füzeler  Romanya’da,  Erken  Uyarı  Üssü  Malatya / Kürecikte,  Komuta  Kontrol  Merkezi  Almanya’da.

Füze  Kalkanı  Projesinin  asıl  sahibi  Amerika,  taşeronu  ise  Türkiye.

ABD  Avrupa  Ordusu  ve  7. Ordu  Komutanı  Korgeneral  Mark  Hertling,  Türk  halkından  gizlenen  bu  anlaşma  gereğince,   “ABD  Askerlerinin,  Türkiye’nin  güneyinde  bulunan  radar  tesislerine  yerleştirildiğini”  resmen  açıkladı.

Yani   öncü   işgal   kuvvetleri   AKP  hükümetinin   “olur”u   ile   Şubat  2012’de  

Türkiye’nin   güneyine   asker   çıkardılar.

Böylece   fiili   işgal  başlatılmış   oldu..!!!

30 Ekim 1918 den önemli bir farkla ki; Mondros Mütarekesine savaştan yenik çıkan bir ülke olarak masaya oturulmuştu.

2010 Lizbon zirvesinde ise “tek bir kurşun atmadan” teslim olmuş bir ülke olarak “işgal” koşullarını imzaladık.

Sanki 2012 de sanki Damat Feritler, Vahdettinler, Anzavurlar, Ali Kemaller yeniden hortladı. Sanki “işbirlikçi ruhlar” başka isimlerle yeniden bedenlenip geri geldiler! Sanki Mütareke basını hortlayıp, mezardan çıktı ve bir kere daha Türkiye’nin üstüne karabasan gibi çöktü!

Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni denetim altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerle, Kurtuluş Savaşı yıllarında ulusal orduyu denetim altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerin benzerliği çok dikkat çekicidir.

O günlerde “din, iman, hilafet” diyerek emperyalizmle kol kola giren işbirlikçiler, bugünlerde de yine “din, iman, hilafet” diyerek emperyalizmle kol kola girmiştir.

İşbirlikçiler, o gün olduğu gibi bugün de ulusalcı asker ve sivillerin ortadan kaldırılmasını, tutuklanmasını istiyorlar.

Vahdettin, bir taraftan aktif orduları dağıtırken ve ulusalcı subayları, sivil ulusalcıları Bekirağa Bölüğü Zindanları’na tıkarak etkisizleştirirken, diğer taraftan İngiliz isteklerine karşı çıkmayacak, padişah ve hükümetin muhafızlığını yapacak ordular kurmuştur.

Bu günün Damat Feritleri, Vahdettinleri, Anzavurları, Ali Kemalleri aynı yolu izliyorlar.

Bir taraftan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ulusalcı subay ve generallerini, ulusalcı aydınları Silivri, Hasdal zindanlarına tıkarak etkisizleştirirken, diğer taraftan Küresel Çetenin isteklerine karşı çıkmayacak yalnızca “ılımlı İslamcı-işbirlikçi, Damat Feritler, Vahdettinlerin muhafızlığını” yapacak bir güvenlik gücü yaratmanın yasal zeminini hazırlıyorlar.

O günün, Alemdar, Söz, Sabah gazetelerinin ORDU KARŞITI yazılarını bugünün Taraf, Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Sabah gazetelerinde görüyoruz.

Alemdar’da yayımlanan bir yazıda, “Ordunun beş vakit namazda Padişah’a duadan gayri bir şey bilmemesi lazımdır” denilirken, Ali Kemal de yazılarında sıkça, “Artık harp ve darp ile yapılacak bir şey yoktur” demektedir.

Bu günkü Mütareke Medyasının Türk Silahlı Kuvvetlerine kin, nefret ve hınçla saldırması, adeta işgal güçlerinin sözcülüğünü yapmalarındaki benzerlik tartışma götürmez derecededir.

Türkiye’yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan yeni Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler sahnededir .

Atatürk’ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip Kanla irfanla kazanıp kurduğumuz Cumhuriyetin iktidar koltuklarını ele geçirmişlerdir.

Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler, Atatürk’ün kurup yönettiği TBMM’ni ve ulusal onurumuzu kirletmektedirler.

O Meclis ki “Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.” diye işgalcilere meydan okuyan bir meclistir.

Şimdi  ulusal  onurumuzla  yeniden  ayağa  kalkmanın  “GELDİKLERİ  GİBİ  GİDERLER !”  demenin  zamanıdır.

ADD  YÖNETİM  KURULU  ADINA

Mahmut  ÖZYÜREK

29
Şub
12

AKP’NİN EKMEĞİNE YAĞ SÜRENLERİ DEŞİFRE EDİYORUZ…

SORU :  BU  SAYFADA  KEMALİST  OLMAYAN  VAR  MI ?

YOK…

AKP’Lİ  OLAN  VAR  MI ?

O  DA  YOK,  BİZİM  İÇİMİZE  SIZAN  TRUVA  ATLARINI,  KENDİ  İÇİMİZDEKİ  AMERİKALILARI  DEŞİFRE  EDİNCE  BU  SAYFAYI  TAKİP  EDENLER  GİDİP  AKPYE  Mİ  OY  VERECEKLER ?

HAYIR…

O  HALDE NEDİR  BU  BAZILARINCA  İLERİ  SÜRÜLEN  KENDİ  CEPHEMİZDEKİ  YANLIŞLARI  ORTAYA   KOYUNCA  “AKP’NİN  EKMEĞİNE  YAĞ  SÜRÜYORSUNUZ “  SÖYLEMİ…

Oysa   biz…

Bize   sızıp,   bizden   görünüp   aslında   bize   ihanet   eden,   şike   yapar  misali  

düşmana   puan   kazandıran   demeçler   vererek   AKP’NİN   EKMEĞİNE   YAĞ  

SÜRENLERİ   DEŞİFRE   EDİYORUZ…

Tüm  eşbaşkanlıklarına  ve  bunu  sayısız  kere  itiraf  etmelerine  karşın  hâlâ  daha  iktidarlar.

NEDEN  Mİ..?!!!

ÇÜNKÜ  MUHALİF  SAFLARDA  BİR  SÜRÜ  SAF  VE  BİR  SÜRÜ  TRUVA  ATI  VAR,  TRUVA  ATLARI  EMPERYALİZMİN  KONTROLÜNDEKİ  MEDYANIN  RÜZGARI  İLE  “SAF“LARI  KANDIRIP  MİLLİ  GÜÇLERİ  YÖNLENDİREN  KONUMLARA  GELİP  GAYRI  MİLLİ  GÜÇLERE  HİZMET  EDİYOR…

TÜM  ÇABAMIZ  SAFLARI  TRUVA  ATLARINA  KARŞI  UYANDIRMAKTIR,  SADECE  AKP  MUHALİFİ  DEĞİL  ONU  KULLANAN  ASIL  DÜŞMAN  ABD’YE  MUHALİF,  DAHA  DOĞRU  BİR  İFADEYLE  ANTİEMPERYALİST  OLMAK  ZORUNDAYIZ  VATAN  SAVUNUCUSU  İSEK,  VATANSEVERSEK…

EMPERYALİZM  TEK  BİR  GÜCÜ  KULLANMAZ  AKPYİ  DE  KULLANIR,  PKKYI  DA,  BARZANİYİ  DE,  BDP’Yİ  DE,  SOROSU  DA,  FETULLAHI  DA  VE  MUHALEFETE  DE  SIZAR…

BİRİNİN  KULLANIM  SÜRESİ  BİTİNCE  YENİSİNİ  PİYASAYA  SÜRER… 

ÖZAL  GİBİ,   MÜBAREK  GİBİ  KULLANIM  SÜRESİ  BİTİNCE  KULLANIR  VE  ATAR…

BOP’UN  EMRİNDEKİ  MEDYADAKİ  SATILIK  VE  KİRALIK  KALEMLERİN  YORUM  VE  HABERLERİYLE  POLİTİK  FİKİR  GELİŞTİREN  İNSANLARDAN,  TAKIM  TUTAR  GİBİ  PARTİ VE  ADAM  TUTMAKTAN  BAŞKA  NE  BEKLENİR…

YA  DA  BAZI  KURNAZLAR  “AMAN  SUSUN  BİZİM  “SAF”LARI UYANDIRMAYIN..!!!”  MI  DEMEK  İSTİYOR ?

TSK’YA  KARŞI  PSİKOLOJİK  SAVAŞ  YÜRÜTME  AMACIYLA  KURULAN  TARAF  VE  RADİKAL  GİBİ 

GAZETELER  KURULTAY  SÜREÇLERİNDE  NEDEN  YENİ CHP  YÖNETİMİNE  TAM  DESTEK  VERİYOR ?

TESEV  SOROS  TARAFINDAN  TSK’YA  KARŞI  ÇALIŞMA  YAPMASI  İÇİN  FONLANAN  BİR  İHANET  ODAĞI 

DEĞİL  Mİ ?

Güneş  ERKUL

http://www.ilk-kursun.com/haber/97164

28
Şub
12

28 “şubat”tan güya “mağdur”cu tüm orrrospu çocuklarının dikkatine..!!!

Ulan    orrrospu    dölleri..!!!

Esas   darbe   bu   milleti   açlık   sınırının   altında   yaşamaya   mahküm   etmenizdir..!!!

Hemi   de   bu   darbe   60   yıldır   sürüyor..!!!

Siz —  amerikan   gâvurunun  soysuz   köpekleri,   bu   millete  bir   tek   bile   AK  GÜN  

göstermediniz..!!!

Tabiii   sizin   tuzunuz   kuru,   götünüz   trompet   çalıyor,   durmadan   “28  şubat   da   28

şubat”   deyip   bozuk   plâk    gibi    kafa   sikiyorsunuz..!!!

Ulan   esas   sikilecek   olan   “göt”ünüzden   “ossurduğu”nuz   “gündem”lerinizdir..!!!

Kış    uzadı…      Millet   aç – bitap   ve   fakr-u   zaruret   içinde   can   çekişiyor..!!!

Ve   tek,  ve   yegâne   gündem   milleti   bu   durumdan   kurtarmak   olması   gerekir..!!!

Ama   siz   hâlâ   28  şubatta  SİKİLMEYEN   GÖTLERİNİZİN  DAVASINI   üfürmektesiniz..!!!

KEŞKE   SAĞLAM  Bİ  SİKİLSEYDİNİZ  DE,   ŞİMDİ   ESAMENİZ   OKUNMASAYDI   A.Q.LARIM..!!!

EEEE,   NE   DE   OLSA   “SİKİLMİŞ”    “GÖT”ÜN    DAVASI   OLMAZMIŞ..!!!  

Allah’tan   tek   duam ;  bu  ülkedeki   aç   ve   yoksulların,   tüm   zengin   ve   haramzâde  

parazitleri    çiğ    çiğ    yiyeceği   günlerin   gelişini     çabuklaştırmasıdır..!!!

—————————————————————————————————————

TÜRK-İŞ, Şubat ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 973.58 TL, yoksulluk sınırının ise 3 bin 171.27 TL olarak gerçekleştiğini açıkladı.
Mutfak enflasyonunda aylık artış yüzde 1.53 oranında gerçekleşirken, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 9.45 olarak hesaplandı.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), Şubat ayı açlık-yoksulluk sınırı verilerini açıkladı.
TÜRK-İŞ tarafından, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının 2012 Şubat ayı sonuçlarına göre dört kişilik bir aileninsağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarını ifade eden açlık sınırı 973.58 TL oldu.
Gıda harcaması ilebirliktegiyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarını ifade eden yoksulluk sınırı ise 3 bin 171.27 TL olarak gerçekleşti.
RAKAMLARLA  DURUM :
Mutfak enflasyonunda aylık artış yüzde 1.53 oranında gerçekleşirken, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 9.45 olarak hesaplandı.
Son 12 ay itibariyle gıda fiyatlarındaki gelişim TÜRK-İŞ ve TÜİK verileri baz alındığında; Fiyat artışları nedeniyle son bir yılda sadece mutfağa gelen ek yük 84 TL olarak hesaplanırken, ailenin yaşama maliyeti bir önceki yıla göre 274 TL arttı.
Önceki yılın aynı döneminde açlık sınırı 889.54 TL ve yoksulluk sınırı 2 bin 897.54 lira olarak hesaplanmıştı.
TÜRK-İŞ verilerine göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 1.53 oranında arttı.
Yılın ilk iki ayı itibariyle artış oranı yüzde 3.53 olurken, gıda enflasyonunda 12 ay itibariyle artış oranı ise yüzde 9.45 oranında gerçekleşti.
Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 6.82 olarak hesaplandı.

Anlaşıldı   mı   a.q.larım..!!!

28
Şub
12

Memurlar, kuru ekmeğe talim ediyor

Türk  Enerji-Sen  Ege  Şube  Başkanı  Recep  Çakmak,  hükümetin,  kamu  çalışanlarının  18 aydır  beklediği  Toplu  Sözleşme  Yasasını  bir  türlü  çıkarmadığını  belirterek :  “Anlaşılan  odur  ki;  ülkemizi  idare  edenler,  2012  yılında  kamu  çalışanlarını  ve  emeklileri  yarı  aç  yarı  tok  yaşatmayı  veya  açlığa  mahküm  etmeyi  düşünmektedirler.   Ben,  bu  mahkumiyet  kararına  uyacağım.   Toplu  Sözleşme  Yasamız  çıkana  ve  haklı  taleplerimiz  karşılanana  kadar  sendika  büromuzda  arkadaşlarımla  sohbet  edip,  çay  kahve  içeceğim  ve  bundan  sonra  kuru  ekmeğe  talim  edeceğim”  dedi.

Türk Enerji-Sen Ege Şube Başkanı Recep Çakmak, yandaş Sendikanın beceriksizliği yüzünden ; Memurların kuru ekmeğe talim eder hale geldiğini, bundan cesaret alan ülkemizi idare edenlerin, 2012 yılında kamu çalışanlarını ve emeklileri yarı aç yarı tok yaşatmayı veya açlığa mahkum etmeyi düşünmekte olduğunu ileri sürdü.

Recep Çakmak İzmir’de yaptığı kitlesel basın açıklamasında, ” 9 yıllık AKP Hükümetleri döneminde gerçekleşen zamlar ve devalüasyonlar sebebiyle piyasalarda meydana gelen artışlar devasa boyutlardadır.

Yani emeğiyle, alınteriyle geçinenler; Kamu-Sen Genel Merkezinin araştırmalarına göre son 9 yılda %30 civarında fakirleşmiştir. ” dedikten sonra taleplerinin ne olduğunu söyledi;

Talebimiz   nedir ?

” Emekli milletvekili maaşlarına yapılan %20 maaş artışının; 2012 yılı için kamu çalışanlarına, tüm emekliler ile gazi, dul, yetim aylıklarına da yapılmasını istiyoruz.

” Kamu çalışanlarının brüt maaşını oluşturan tüm kalemlerin emekli keseneğine yansıtılmasını, emekli maaşlarının geçinilecek düzeye yükseltilmesini istiyoruz.

” Özelleştirmelerin durdurulup, kamu çalışanlarının bir oraya bir buraya, eğitimleriyle alakasız işlere gönderilmelerine son verilmesini istiyoruz.

” Kamu çalışanları arasındaki 4/A, 4/B, 4/C statülerinin kaldırılarak herkesin kadrolu Devlet Memuru statüsüne alınmasını, taşeron işçiliğine son verilmesini ve herkesin insanca yaşama ücretine kavuşturulmasını istiyoruz.

” Kamu çalışanlarına sendikal tercihlerinden dolayı uygulanan sürgün, sindirme ve yıldırma politikalarının son bulmasını, istiyoruz.

” Toplu Sözleşme Masasında kamu çalışanlarının adil bir şekilde temsil edilmesini ve Hakem Heyetine gitme hakkının konfederasyonların her birine tanınmasını istiyoruz.

” İLO standartlarında Sendikal Haklar ve Sendika Yasası istiyoruz.

Çakmak; Mevcut Hükümete yandaş olmaktan başka, Kamu Çalışanları için herhangi bir sendikal faaliyeti olmayan bu sendikanın yöneticilerinin; 500 bin kamu çalışanından aldıkları gücü Kamu kuruluşlarındaki idari kadrolara kendilerini tayin ettirmek için; yani şahsi çıkarları için kullandıklarını; Yandaş Sendikanın beceriksizliği yüzünden; Cumhuriyet Tarihinde ilk defa Memurların yeni yıla zamsız maaşlarla girdiğini ve Yandaş Sendikanın tepkisizliği yüzünden ; Memurların kuru ekmeğe talim eder hale geldiğini ” ileri sürdü.

Çakmak, ” Emekli Milletvekilleri için 15 dakikada yasa geçiren; istediğinde 18 saatte kanun çıkaran Meclis, ne yazıktır ki kamu çalışanlarının 18 aydır beklediği Toplu Sözleşme Yasasını bir türlü çıkarmamaktadır. Anlaşılan odur ki; ülkemizi idare edenler, 2012 yılında kamu çalışanlarını ve emeklileri yarı aç yarı tok yaşatmayı veya Açlığa Mahkum etmeyi düşünmektedirler.

Ben, bu mahkumiyet kararına uyacağım. Sendikacılık yapmamıza imkan kalmadığı için, kurumumdan izin kullanmak suretiyle eylemim süresince kendimi SENDİKA BÜROMA HAPSEDECEĞİM. İLO standartlarında Toplu Sözleşme Yasamız çıkana ve haklı taleplerimiz karşılanana kadar sendika büromuzda arkadaşlarımla sohbet edip, çay kahve içeceğim ve bundan sonra KURU EKMEĞE TALİM EDECEĞİM.

Şayet bu süreç içerisinde yukarıda saydığım taleplerimiz karşılanmaz veya yandaş konfederasyon tarafından kamu çalışanları ve emekliler üç kuruşluk sadaka karşılığında Hükümete pazarlanırsa, bunun sorumlusu; 500 bin üyesine rağmen sessiz kalan Yandaş Sendikanın yöneticileri ile halen o sendikanın üyesi olarak kalmaya devam eden kamu çalışanları olacaktır. ” dedi.

Basın Açıklamasına Türk Enerji-Sen Genel Başkanı Celal KARAPINAR, Genel Merkez Yöneticileri İbrahim ÖRS, Kemal BOL ve Mustafa TÜMER katılarak destek verdiler. Basın Açıklamasına katılan Türk Enerji-Sen Genel Başkanı Celal KARAPINAR, ” Ege Şube Başkanımız Recep ÇAKMAK, çok doğru tespitlerde bulunmuş, 18 aydır Toplu Sözleşme Yasamız çıkarılmamış ve memurlar mağdur edilmiştir.

Şube Başkanımızın haklı taleplerimiz karşılanıncaya kadar ortaya koyduğu ve koyacağı her sendikal eylemin arkasındayız. Sonuna kadar destekliyoruz. Kendilerinin de sendikacılık yaptığını iddia edenleri Şube Başkanımızı ve Türkiye Kamu-Sen’i örnek alarak memurlar için biraz kılını kıpırdatmaya davet ediyorum ” dedi.  (AA)

http://www.ortadogugazetesi.net/haber.php?id=22993

28
Şub
12

28 Şubat askerî değil, ekonomik operasyondu

Bugün  28  Şubat.

15  yıl  önce  bugün  yapılan  bir  Milli  Güvenlik  Kurulu  toplantısında  alınan  kararlarla  anılan  bir  sürece  bu  ismi  takmıştık.

“28  Şubat  süreci”  15 yıl  geçmesine  rağmen  hâlâ  “şiddet”le  “tartış”ılıyor.

- YANLIŞ   TARTIŞMA :  Ancak özellikle bugünün dinci egemenleri 28 Şubat’ı işlerine geldiği gibi anlatıyorlar. Kendilerine aydın diyen maskeliler ise geçmişin hıncını çıkarmaya çalışıyor.  Size  çok  farklı  bir 28 Şubat  anlatmak  istiyorum.

- KİM  YAPTI :  28 Şubat bir askeri darbe gibi algılanıyor bugün. Gerçi o gün de bu yönde görüşler hâkimdi ama, 28 Şubat askeri bir operasyondan ziyade, büyük sermayenin ekonomik çatışmasıdır.

- MERKEZ  SAĞ :  Özal’ın ölümünden sonra bütün taşlar yerinden oynamıştı. Demirel’in Çankaya’ya çıkması ile Tansu Çiller adeta yaratılmıştı. Merkez sağ-sol koalisyonu iktidardaydı.

- GÜMRÜK  BİRLİĞİ:  Dönemin iktidar ortağı SHP (sonra CHP oldu) gönülden olmasa da Çiller’li DYP’nin AB hayaline destek veriyordu. Gümrük Birliği’ne bu dönemde girmiştik.

- SERMAYE  RAHATSIZ :  O günün büyük sermayesi AB hedefinden rahatsızdı. Çünkü henüz Avrupa ile rekabet edebilecek düzeye ulaşmadığına inanıyordu. Buna şiddetle karşı çıkıyordu.

- REKABET  BAHANE :  Avrupa ile rekabet edememe gerekçesi görünüşte doğruydu ama büyük sermaye devletten iş almaya alışık olduğundan aslında uluslararası rekabetten kaçıyordu.

- 95  SEÇİMLERİ :  Gümrük Birliği’ne girdikten hemen sonra gidilen seçimlerde iki merkez sağ parti DYP ve ANAP’ın başa baş çıkması, ama dinci Refah’ın birinci olması endişe yaratmıştı.

- DYP – ANAP :  Bu endişe Çiller’li DYP ile Yılmaz’lı ANAP’ın koalisyon kurması ile bir parça giderildi. Ancak Mesut Yılmaz bu koalisyonu fazla sürdüremedi.

- SERMAYE  KARŞIYDI :  Çünkü büyük sermaye hâlâ AB hedefindeki Çiller’den rahatsızdı. Çiller ise koalisyonu AB’ye girmek için zorluyordu. Sonunda Yılmaz hükümeti bozdu.

- REFAHYOL :  Koalisyon bozulunca AB’ye “batıl” diyen Refah’ın ANAP’la koalisyon kurması gündeme geldi. Asker ise endişeliydi. ANAP kontrolü ele alamayabilirdi.

- İRTİCA  GELİR :  Yılmaz’lı bir Refah koalisyonu AB hedefini bir kenara bırakırdı ama ANAP içindeki dinci unsurlarla birleşecek Refah Partisi ülkeye irtica getirebilirdi.

- ÇİLLER’E  DESTEK :  Tam Yılmaz Erbakan’la koalisyon kuracakken, askerler Çiller’i cesaretlendirerek “Hükümette siz olun, Yılmaz’a güvenmiyoruz” mesajı ilettiler. Şöyle oldu:

- ULUDAĞ  ZİRVESİ :  O  tarihteki  Genelkurmay  Başkanı Karadayı  Uludağ’da  tatil  yapıyordu.  Çiller  de  Uludağ’a  gitti.  Temsilci  olarak  Yalım  Erez’i  Karadayı’ya  gönderdi.

- RAHAT  EDİN :  Karadayı  Erez’e  “Hükümette  siz  olun,  ekonomi  ve  dışişlerini  mutlaka  siz  alın.  Biz  Refah’a  baskı  yapabiliriz,  ama Tansu  Çiller  sakın  alınmasın”  dedi.

- YENİ  HÜKÜMET:   Askerler ve büyük sermaye Refah’ın AB yolunu törpüleyeceğine inanıyordu. Bu nedenle REFAHYOL’un kurulmasına hiç ses etmediler.

- BEKLENMEYEN : Aslında hükümetin Çiller Başkanlığı’nda kurulacağı sanılıyordu. Ama iki parti dönüşümlü başbakanlıkta anlaştı. İlk başbakan Erbakan olacaktı.

- RAHATSIZLIK :  Erbakan İslam dünyasında etkili olmak isterken Çiller’in AB hayaline de karşı çıkmadı. Çiller AB çalışmalarını sürdürdü. Asker ve sermaye rahatsız oldu.

- SUSURLUK  KAZASI :  Hükümetin dönüm noktası Susurluk kazasıdır. Aynı gün mini yerel seçimler yapılmış ve DYP büyük başarı kazanmıştı. Seçim bir anda arka plana düştü.

- BAHANE  BULUNDU :  Avrupa Birliği karşıtı sermaye ve güdümündeki medya Susurluk’u bahane ederek iktidara yüklenmeye başladı. “Bir dakika karanlık” eylemleri başladı.

- İRTİCAYA  DÖNÜŞTÜ :  Avrupa Birliği’ne açıkça karşı çıkamayanlar Sincan’ı, Başbakanlık’taki iftarı bahane ederek eylemi bir anda irtica karşıtı eyleme çevirdiler.

- ASKER  DEVREDE :  Medyanın ve büyük sermayenin dayanak noktası yoktu, bu nedenle asker devreye sokuldu. Medya asker üzerinden iktidara vurmaya başladı.

- ASKER PİYONDU :  28 Şubat’ın asker eylemi olduğu söylense de, askerler aslında o dönemin piyonlarıydı. Medya askeri kullanıyordu, asker de ses etmiyordu.

- DÜZMECE  HABERLER :  O dönemde medya pek çok düzmece habere imza attı. Her haberde asker kişilere atıf yapılıyordu, çoğundan askerin haberi bile yoktu. Ama…

- HOŞLARINA  GİTTİ :  İktidardan doğal olarak rahatsız olan asker ise çok gündemde olmaktan hoşnuttu. Darbe dönemlerindeki gibi herkes askerin etrafında adeta pervane olmuştu.

- NELER  OLUYORDU :  Oysa bu sırada büyük sermaye de medya da sistem üzerinde egemenlik kurmuştu. Bankalar leblebi gibi satılıyor, yolsuzluklara arşıâlâya ulaşıyordu.

- HÜKÜMET  YIKILIYOR :  Sonunda DYP’ye operasyon yapıldı, bakanlar milletvekilleri tehdit ve şantajlarla birer birer istifa ettirildi. Hükümet ayıplı biçimde düşürüldü.

- AB  DURDURULDU:  Cumhurbaşkanı Demirel Çiller’i kandırarak başbakanlığa Mesut Yılmaz’ı getirdi. Yılmaz AB karşıtı partilerden alelacele bir hükümet kurdu.

- YÜRÜMEDİ :  Ancak Yılmaz hükümeti derme çatma olduğu için yürümedi. Ülke 1999’da tekrar seçime gitti. ANAP ve DYP iyice eridi, DSP- MHP ise güçlendi.

- YENİ  HÜKÜMET :  Refah’ın yerine kurulan Fazilet geriletilmişti. Ecevit Fazilet ve DYP dışındaki partilerle dörtlü koalisyon kurdu. AB ile ilgili çalışmalar durma noktasına geldi.

- AB’DEN  KOPUŞ :  Ecevit hükümetinin en büyük başarısı(!) 1999’da AB ile ipleri tamamen koparmak oldu. Lüksemburg toplantısında Türkiye AB’den vazgeçtiğini açıkladı.

- GLOBAL  EKONOMİ:  Oysa aynı dönemde dünya artık Global Ekonomi’nin hâkimiyetine girmişti. Türkiye’nin bundan kaçması da mümkün değildi. Üstelik Orta Doğu değişecekti.

- YENİ  DÜZEN :  Türkiye’de AB karşıtları asker üzerinden oyun oynarken, Amerika Orta Doğu’da yeni bir düzen kurmaya kararlıydı. Türkiye’deki kadrolar ise yetersizdi.

- ILIMLI  İSLAM :  Amerika Orta Doğu’ya demokrasi getirmek bahanesiyle eyleme başlarken Türkiye’ye de rol biçilmişti. Türkiye bölge hâkimiyeti için daha İslamcı görünecekti.

- İSİM  BELİRLENİYOR :  Mevcut kadroların bunu yapması mümkün değildi. İşte AKP fikri bu dönemde ortaya çıktı. İslami özelliğini öne çıkaran bir isim aranmaya başlandı.

- ERDOĞAN :  Bulunan isim Erdoğan’dı. Genç, mücadeleci, belediye başkanlığı yapmış, hapse girmiş Erdoğan için Amerika’da yoğun bir kulis yapıldı. Sonunda parti kuruldu.

- AKP  KAZANIYOR :  Türkiye 2002 seçimlerine bu ortamda gitti. Halk yolsuzluklardan bıkmıştı. AKP yenilikçi olarak ortaya çıkmıştı, Erbakan tehlikesi de artık yoktu.

- TEKRAR  AB :  Yeni dünya düzeni nedeniyle AB karşıtlığından artık vazgeçen büyük sermaye ve medya yeni iktidara büyük destek verdi. AKP bunu fırsat bilip AB hedefine sarıldı.

- GERİSİ  MALUM :  Bundan sonrasını zaten defalarca yazdım. AKP büyük sermaye ile işbirliğini AB hedefinde buldu. Türkiye yeni ekonomik düzenle büyümeye başladı.

- SONUÇ :  Evet 28 Şubat’ta askerler vardı. Ama asıl büyük oyuncular sivillerdi. AB’yi engelleyerek zaman kazandılar ve yeniden organize oldular. Uyum sağladılar.

- MERKEZ  BİTTİ :  Ancak kapitalizmin temsilcisi merkez sağ bu arada yok olup gitti. Yerine yine sağda ama daha dinci bir iktidar kuruldu. Çok güçlendi. Dönüşüm başlattı.

- DEĞİŞİMİ  OKUMAK :  28 Şubat sayesinde AKP yaratıldı. AKP değişimi iyi okudu ve sisteme hâkim oldu. Ama şimdi dünya yeni bir değişimin eşiğinde. AKP ise statükocu oldu.

- DEĞİŞİMİ  OKUYAMAMAK :  Şimdi değişimi okuyamama sırası AKP’de. Çok güçlendiklerine inanıyorlar. Ama dünya yeniden değişiyor. Bazı gelişmelerin kaynağı budur.

Can  ATAKLI

http://www.ilk-kursun.com/haber/97062

28
Şub
12

CHP KURULTAYı ÇETELER SAVAŞı Mı

Üst  üste  iki  kurultay  Kılıçdaroğlu’nun  “zafer”iyle  sona  erdi.

Şüphesiz geniş kitleler bu kurultaylar ne anlama geliyor gerçekte olup biten nedir sorusunu arıyor, ancak yazılı ve görsel medyayı izlediğinizde ‘oldu bitti maşallah’ dışında bir şey görünmüyor.

En derinde tartışılanları sonucu acı da olsa dostları üzmek yeni düşmanlar kazanmak da olsa yine bize düşüyor.

Medyanın dillendiremediği hatta muhaliflerin dahi ‘resmi olarak’ söyleyemediği çok sıkı bir DEPREM söz konusu.

Tartışmanın kökeni Kılıçdaroğlu’nun CHP’de kayıtsız şartsız ipleri eline geçirme meselesi hiç değil, çatlağın kökeni TESEV tartışması.

Muhaliflerin kafasını karıştıran Tayyip Erdoğan’ın önceki aylarda Deniz Baykal’a karşı kaset suikastinin parti içinden birilerinin yaptığını ima eden konuşmaları.

Söylenen şu, Deniz Baykal’a karşı suikast düzenleyenler gerçekten parti içinden mi ?

Ya da Tayyip Erdoğan’ın elinde bu konuda bilgiler varsa muhtemel bir erken seçim sürecinde bu iddiasını belgelerle ortaya koyup CHP’yi infilak ettirme keyfiyetini elinde tutuyor demektir.

Bu ne anlama geliyor, ‘kaset’ iddiaları hukuken cevaplandırılmadığı sürece CHP’nin bir parti olarak varlığının kaderi Tayyip Erdoğan’ın elinde demektir. Yani şu anda ‘ipleri eline aldığı söylenen Kılıçdaroğlu’nun kaderi de hem TESEV hem kaset iddiaları cevaplandırılmadıkça Tayyip Erdoğan’ın elinde’ demek.

Mesela bir erken seçimde Tayyip Erdoğan iddialarını belgeleyip CHP’yi infilak ettirip oy oranını fazlasıyla düşürüp anayasa için gerekli çoğunluğu pekala sağlayabilir.

Yani  C HP’de   TESEV  tartışması  tavan  yapmış  durumda.

TESEV’in  CHP’de  çok  ciddi  bir  operasyon  yaptığı  dillendiriliyor.

TESEV’in Türkiye’de Amerika gibi iki büyük parti tasarladığı ancak bu ikili sisteme yeni anayasanın kabulüyle başlayacağı söyleniyor.

Aydın Ayaydın,  Binnaz Toprak  ve  Sezgin Tanrıkulu  vs.  gibi isimlere ‘kitle partisiyiz’ her renge açılmalıyız deyip kucak açanlar neden bir kitle partisi olarak  (Tayyip Erdoğan  Ertuğrul Günay’a  dahi  üç-beş  milletvekili  vermişti)  neden İşçi Partisi’nden sembolük değerde olsun bir-iki ismi parti listelerinden talep edildiği halde aday gösterilmediğini söylüyor.

Üstelik Ergenekon sürecinde ağır zayiatlar veren ve her şeye rağmen canla başla çalışan ve ideolojik yakınlığı bulunun ve baraj problemi olan İşçi Partililer’den bir iki ismin listede gösterilmeyip tam tersine ideolojik olarak çok uzak ve hatta uzun yıllar CHP’nin tam karşı cephesinde bulunmuş isimlerin partide yer alması, işte bütün bunlar kuşkuları çoğaltan bir TESEV operasyonu olarak dillendiriliyor.

Mesela Kılıçdaroğlu’nun her iki kurultay gününde AKP’yi eleştirmesine rağmen, Suriye savaşından hiç bahsetmemesi de kuşkuları arttırıyor.

Velhasıl her iki kurultayın da YENİ CHP’ye hayırlı olmasını diliyoruz, ancak, Kılıçdaroğlu’nun ilk mesaisine, işte bu SORULARI bütün içtenliğiyle kamuoyu önünde cevaplandırmasıyla başlayacağını düşünüyoruz.

Çünkü bu müphem, şaibe, tezgah, fırıldak kokan sorular üç-dört ay sonraki büyük kurultaya kadar aydınlatılmadığı sürece, sadece Kılıçdaroğlu’nun değil, CHP’yi  (beklendiği  gibi  marjinal  değil)  ortadan ikiye ayıracak çok derin bir BÖLÜNME bekliyor olacak.

İMZA :  BİR  DOST.

Nihat  GENÇ

Odatv.com

27
Şub
12

F Tipi Gladyo Üzerinden Aklanmak

BU   YAZIYI   OKUYUP   ANLA(YA)MAYAN   VARSA    EĞER, 

İNSAN   SIFATIYLA   ORTALIKTA   DOLAŞMASIN   VE   GİTSİN 

KENDİNİ   NÜFUSTAN   SİLDİRSİN..!!!

Oyun   Oskarlık

Erdoğan’ı  sahneye  sürenler,  çık(artıl)an  her  “kriz”i  Erdoğan  ve  ekibinin  günahlarını  temizlemekte  çok  iyi  kullanıyor.

MİT  Müsteşarı’nın  Erdoğan’ın  talimatı  ile  narko – terör  örgütü  PKK’nın  uyuşturucu  ekibiyle  yaptığı  görüşmeleri  basına  sızdıranlar,  Erdoğan’a  güzel  bir  fırsat  sundu.
Özel  Yetkili  Savcının  Hakan  Fidan  ve  ekibini  sorguya  davet  etmesi  ise  ballı  börek  oldu.
Başbakan  yargı  yoluyla  kendisi  için  koruma  kalkanı  kurmakla  kalmadı,  “ak-lan-ma”  fırsatını  da  eline  geçirdi.
Erdoğan’ın  eline  verilen  Suriye  ve  İran  operasyonunun  iç  kamuoyu  nezdinde  kabul  görmesi  mümkün  değildir.
O  zaman  iç  kamuoyu  için  Erdoğan’ın  imajını  değiştirecek  bir  operasyon  gerekir.
Ayrıca  Abdullah  Gül’ün  ABD  ile  yaptığı  yazılan  ve  inkar  edilmeyen  gizli  anlaşmada  PKK  ile  federasyon  sözü  verilmişti.
Küresel  elitin  Erdoğan’ın  eline  verdiği  ev  ödevinden  biri  de  yeni  bir  anayasa,  federasyon    (ABDullah  Öcalan)  anayasası  yapmasıdır.
Erdoğan’ın  ev  ödevlerini  yapmak  için  önünde  en  büyük  engel  ulus  devletten  yana  olan  %50’lik  kesimdir.
O  kesimi  ikna  etmek  için  aklanması  gerekiyor.
Aklanmak  için  kendini  “milli”  bir  çizgiye  “oturtma”sı  gerekiyor.
KCK  “operasyon”ları  bu  oyunun  önemli  bir  ayağıdır.
BDP  gibi  freni  olmayan  cazgır  PKK’lıların  bu  operasyonları  göstermelik  tepkilerle  geçiştirmesi  AKP  ile  yaptıkları  karanlık  ittifakın  açık  bir  göstergesidir.
 
Erdoğan’ın  ayağındaki  en  büyük  pranga  Ergenekon  davasıdır. Ergenekon  tezgahı  zaten hedefine  ulaşmış,  korku  imparatorluğu  oluşturulmuş,  Ordu  üzerinde  ki  operasyonlar  hedefine  ulaşmış,  intikamın  psikolojik  tatmini  yaşanırken  Ordu  kendi  istekleri  doğrultusunda  dizayn  edilmiştir.
Bu  safhadan  sonra  dava  Erdoğan  için  de  yarardan  çok  zararlı  olacaktır.
O zaman  bu  prangadan  kurtulmak  gerekir.
Dava  görünen  hali  ile  bitirilemezdi.
Onurları  linç  edilen,  insanları  ölümlere  sürükleyen,  hukuk  cinayetleri  ile  dolu  bir  davayı  öylesine  bitiremezsiniz.
Bitirmek  için  bir  suçlu  bulup ;  “pardon”  demek  gerekiyordu.
İçerideki  insanlara  ve  kamuoyuna  ben  yapmadım,  onların  kurbanı  oldum,  bakın  beni  bile  tutuklamaya  kalktılar”  diyebilmek  için  güzel  bir  oyun  oynandı.
Tam  da  OSKARLIK.
Doğrusu  alkışlamak  gerekir.
Belli  ki  ABD  istediği  gibi  yeni  bir  taşeron  bulamadı.
CHP’yi  ne  kadar  yenileştirse  de  CHP  geleneği  yeni  bir  Erdoğan  çıkarılmasına  izin  vermez.
Parti  bölünür.
O  da  Derviş’in  DSP’yi  bölmesine  benzer.
Bölünen  parti  Soros’un  kucağına  ölü  doğar.
Çünkü  CHP  seçmeni  AKP  seçmenine  benzemez.
CHP  seçmeni  ulus  devleti  savunur.
 
O zaman ellerindeki hazır oyuncu Erdoğan’a yeni bir imaj  ( kendisine   ilişkin  olarak  halk  üzerinde  yaratmak  istediği  ya  da  bıraktığı  izlenim ) giydirmek  lazım.
“Muhafazakar  Milliyetçi  bir  Erdoğan  imajı…”
Erdoğan   F tipi  gladyoyu  kullanarak  nasıl  bir  Ergenekon  çukuru  oluşturdu  ise,  işlevini  tamamlayan  bu  çukuru  gene  F tipi  gladyoyu  kullanarak  kapatacak  ve  aklanacak.
 
MİT  yasası  ile  de  oluşturduğu  kalkan,  gizli  örgütlenmelerin  de  gizli  kalmasına,  yargı  denetiminden  kaçırılmasına  yarayacak.
Yani,  başında  sadece  Cumhuriyeti  kalmış  ülkemizin  hafızası  değiştirilirken,  yargı  dışı  bırakılan  denetlenemez  bir  yapı ülkemizde  istediği  gibi  operasyon  yapabilecek.
Bakın,  Hakan Fidan’ın  ifadeye  çağırılması  ne  çok  işe  yaradı.
Esen  rüzgara  karşı  durmak  yerine,  yelkenlerini  rüzgarın  esiş  yönüne  çevirmek  ve  o  rüzgarın  gücüyle  yelkenlerini  şişirerek  çıkarına  kullanmak  işte  buna  denir. Bu  da  muhalefet  olamayan  muhalefete  ders  olsun.
Savcılar  davalardan  alınıyor,  Erdoğan’ın  “yazar”ı  Bayramoğlu ;  “Ergenekon  davasında  sahte  delil  üretildi”  diye  yazıyor.
Cemil  Çiçek  “özel  yetkide  ölçünün  kaçtığını”  söylüyor.
Ergenekon  dava  sürecindeki  hukuk  katliamlarına  sağır  olanların  birdenbire  insafa  gelmesi  söz  konusu  olamayacağına  göre ;  Ergenekon  çukurunu doldurma,  yani  bir  şekilde  sonlandırma  hazırlığı  yapılıyor.
Ölçüyü  kaçırmanın  faturası  F tipi  gladyoya  çıkarılacak. Böylece  sahte  delillerle  Erdoğan’ın  kandırılarak  tuzağa  düşürüldüğü  vurgusu  işlenecek. 
Mağduru  oynayarak,  yeni  milli  görüntüsüyle  hesaplanan federasyonun  başkanı  veya  başbakanı  yapılacak.
Öyle  ya ;   ilk  mağduriyet  oyunu  işe  yaramış,  resmen  hotel   gibi   kullandığı  hapisten  başbakanlığa  yürümüştü.
PKK  ile  oluşturulacak  federasyonda   ( Hakan  Fidan’ın  Oslo  görüşmesinde açıktan  federasyon  sözü veriliyordu )  PKK’nın  partisi  BDP  olacak,  Türk  tarafınınki  ise  AKP…
Cilalanarak  görüntüsü  yenilenmiş  olan  Erdoğan,  milliyetçi-muhafazakar  bir parti  başkanı  aldatmacasıyla  BOP’un  yeni  tasarım  oyuncusu  olarak  sahnede  yerini  alacak (!)…
Kış  gününde  F tipi  polislere  çıkan  tayin  piyangosu,  savcıların  davalardan  alınması  Erdoğan’ı  F tipi  gladyo  üzerinden  aklama  oyunudur.
Ve  oyun  gerçekten  OSKARLIK  bir  oyundur.
Bu  da  küresel  elitin  Türkiye  üzerindeki  hesaplarında  ne  kadar  ince  ince  çalıştıklarının  açık  bir  göstergesidir.
Hiçbir  olgu  ve  oluşum  göz  ardı  edilmiyor.
Çünkü  ABD  Türkiye’de  kaybederse  Ortadoğu’da  kaybeder,  Asya’da  kaybeder.
MİT  yargısı  ile  CİA  ajanları  kendilerini  de  koruma  zırhına  alıyor.
Yalnız  şu  unutulmasın  ki :   “Hiçbir  proje  mükemmel  değildir.”
Hiçbir  cinayetin  kusursuz  olmadığı  gibi…

Zahide  UÇAR

27
Şub
12

Y-CHP’ nin “Demokrasi” “Şölen”i Muhalif İsa Gök’ün Tartaklanmasıyla “Taç”landı..!!!

Korku imparatorluğunu (!) yıkmak iddiasıyla işbaşına gelen Kılıçdaroğlu yönetiminin “Demokrasi Şöleni” diye alaladığı tüzük kurultayında muhalif milletvekili İsa Gök’ün kurultayın açılması için 625 delegenin imzasına ulaşılamadığına ilişkin dilekçesini divana vermek istemesini Kılıçdaroğlu yandaşlarının tartaklama yöntemiyle engelemeye kalkışması ve Gök’ün karga tulumba kurultay salonunun dışına atılması çok düşündürücü.

Merkez medya ve diğer yandaş medya organlarında Y-CHP yönetimine verilen cömert destek ve Y-CHP yapılanması dışındaki partililerin yerden yere vurulması da.

Bakalım bu medya desteğiyle gerçekler ne zamana kadar ters yüz edilecek ve mızrak çuvala sığdırılmaya çalışılacak.

Ali Rıza Üçer/İLK KURŞUN

SAAT 13.30
İSA GÖK’TEN AÇIKLAMA
CHP Mersin Milletvekili Gök:
-”Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar”
-”Kurultayın açılması için gereken 625 sayısına ulaşılamadı, 583 imza ile kurultayın açılması kanuna aykırı”
-”Biz CHP olarak ‘hukukun üstünlüğü’ diyoruz ama hukuk uygulanmıyor. Derdim, partim hata yapmasın”
CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, ”Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar” dedi.
Kurulta girişinde yaşanan arbede sonrası salondan çıkarılan Gök ile beraberindeki bir grup partili, Divan Başkanlığı’na ”Kurultay’ın hukuka aykırı olduğu” iddiasına ilişkin dilekçe verdikten sonra salondan ayrılışında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Bir gazetecinin kendi isteğinizle mi dışarı çıktınız?” Diye sorması üzerine Gök, ”Zorla çıkarıldım” yanıtını verdi.
”Kurultayın açılması için gereken 625 sayısına ulaşılamadı, 583 imza ile kurultayın açılması kanuna aykırı” diyen Gök, sahte imzaların olduğunu da savundu.
Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddesine göre Medeni Kanun’un ve Dernekler Kanunu’nda aynen uygulanması gerektiğini belirten Gök, şunları söyledi:
”Bu bir tüzük kurultayıdır. Medeni Kanun’un 78. maddesi der ki; tüzük kurultayında tüzük değişikliği varsa delege tam sayısının üçte ikisi yani 840 imza zorunluluğu vardır. Medeni Kanun açıkça diyor ki: 840 imza yoksa kurultay açılamaz. Bu, kesin kanunsuzluk halidir. Bu durumda bu kurultayda yapılacak her şey iptale mahkumdur. Çünkü kanunen yok hükmünde. Biz CHP olarak ‘hukukun üstünlüğü’ diyoruz ama hukuk uygulanmıyor. Derdim partim hata yapmasın.”

http://www.ilk-kursun.com/haber/96908

27
Şub
12

“CHP’de ulusalcıları tasfiye kaçınılmaz oldu”

*****************************************************************

************************************************************************

Kılıçdaroğlu  yönetimine  desteği  bilinen,  2.Cumhuriyetçi  çizgideki  Okay  Gönensin  Vatan’daki  köşesinde  Kılıçdaroğlu’nun  bu  kurultayla  ulusalcıları  tasfiye  edeceğini,  etmesinin  kaçınılmaz  olduğunu  yazdı

İŞTE  O  YAZI :

İki  CHP’nin  tescili
Hafta sonunda üst üste yapılacak iki tüzük kurultayıyla CHP’deki iç savaşta son aşamaya gelinecek. İki kurultayda da seçim olmamasına rağmen “taraflar” bütün güçlerini gösterecek ve “iki CHP”nin tescili sonunda gerçekleşecek.

CHP’deki eski yönetimin tüzük kurultayı yoluyla Kılıçdaroğlu ve kadrosunu ‘zorlama kalkışması’na girişmesinde, örgütün alt birimlerinde yapılmakta olan kongrelerle örgütün tümünün yenilenmesi çalışmasının yattığı anlaşılıyor.

Sözcüsü  ve  lideri  eski  genel  sekreter  Önder  Sav  olan  eski  yönetim,  bu  kongrelerle  örgütteki  etkinliğinin  gerilediğini,  giderek  tasfiye  edileceğini görerek  tüzük  kurultayıyla  başlayan  bir  “nihai  savaş”  ortamını  yarattı.

***

Kılıçdaroğlu’nun  genel  başkanlığıyla  birlikte  CHP’yi  çağdaş  bir  sol,  sosyal  demokrat  partiye  dönüştürme  umuduyla  gelen  yeni  kadronun  tüzük  kurultaylarına  hazırlanırken  herhangi  bir siyasi  tartışma  içinde  olmaması dikkat  çekicidir.

CHP’nin  “ulusalcı  damarı”nı,  devletçi  muhafazakâr  geleneğini  temsil  eden  kanat da  siyasi  bir  muhalefet  yürütmüyor,  Kılıçdaroğlu  ile  birlikte  gelen  yönetimin  “beceriksizliği”  ve  son  seçimdeki  başarısızlık  üzerinden  ilerliyor.

İsmet İnönü’nün 1965 yılında “CHP ortanın solundadır” demesinin ardından Ecevit’in CHP’de yükselip İnönü’yü de yenerek yönetime gelmesinden bu yana CHP “solcu” olarak algılanmaya devam ediyor.

70’li yıllarda birkaç slogan ve Ecevit imajından öteye geçmemiş bir “solculuk” algısına rağmen CHP’nin ana damarı, temel siyasetleri hiçbir zaman “devletçi-ulusalcı” çizgiden şaşmamıştır.

Bu hattın sandıktaki karşılığı, kendisini solcu hisseden seçmen de CHP’de kalmasına rağmen yüzde 20’lik bir halk desteği olmuştur. Destek 1999’da yüzde 10’un altına inmiş ve Baykal’ın CHP’si Meclis dışında kalmıştır.

***

Kılıçdaroğlu ve kadrosu, “ulusalcı devletçi” damarla bir arada yaşamayı seçmişti. Ancak hayatın gerçekleri bu şekilde bir arada yaşamanın mümkün olmadığını da gösterdi. CHP ya çağdaş bir sosyal demokrat yapı oluşturabilmek için sabır gerektiren bir yolda ilerleyecek ya da geleneksel ulusalcı-devletçi hattına dönecektir.

Hafta sonunda başlayacak süreç CHP’yi kaçınılmaz bir “tasfiye” hattına sokacaktır. O hattın ucundan da her durumda, küçülmüş bir CHP çıkacaktır. Küçülmüş CHP ulusalcı-devletçi kanadın elinde kalırsa ne olacağı bellidir.

26
Şub
12

‘Bu kurultayı beceremediler’

İsa  Gök,  Ankara  Arena  Spor  Salonu’ndan  ayrıldı.

CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, ”Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar” dedi.

Kurultay girişinde yaşanan arbede sonrası salondan çıkarılan Gök ile beraberindeki bir grup partili, Divan Başkanlığı’na ”Kurultay’ın hukuka aykırı olduğu” iddiasına ilişkin dilekçe verdikten sonra salondan ayrılışında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

KURULTAY’DA  İSA  GÖK  GERGİNLİĞİ

Bir gazetecinin kendi isteğinizle mi dışarı çıktınız-” Diye sorması üzerine Gök, ”Zorla çıkarıldım” yanıtını verdi.

”Kurultayın açılması için gereken 625 sayısına ulaşılamadı, 583 imza ile kurultayın açılması kanuna aykırı” diyen Gök, sahte imzaların olduğunu da savundu.

Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddesine göre Medeni Kanun’un ve Dernekler Kanunu’nda aynen uygulanması gerektiğini belirten Gök, şunları söyledi:

”Bu bir tüzük kurultayıdır. Medeni Kanun’un 78. maddesi der ki; tüzük kurultayında tüzük değişikliği varsa delege tam sayısının üçte ikisi yani 840 imza zorunluluğu vardır. Medeni Kanun açıkça diyor ki: 840 imza yoksa kurultay açılamaz. Bu, kesin kanunsuzluk halidir. Bu durumda bu kurultayda yapılacak her şey iptale mahkumdur. Çünkü kanunen yok hükmünde. Biz CHP olarak ‘hukukun üstünlüğü’ diyoruz ama hukuk uygulanmıyor. Derdim partim hata yapmasın.”

-”Kurultay, ertelenmeli”-

Kendisinin kurultayın açılması için yeterli imzanın olmadığına yönelik dilekçesinin de kabul edilmediğini ifade eden Gök, imza sayısının yetersiz olmasından dolayı Kurultayın geç başladığını söyledi.

Gök, ”Genel Başkan, Kurultayı açtığında yine de sayı 583′tü, 600 dahi değildi” dedi. 840 imzaya ulaşılamadığı için kurultayın ertelenmesi gerektiğini dile getiren Gök, ”Birinci toplantıda çoğunluk sağlanamazsa ikinci toplantının yer, gün ve saatinin ilan edilmesi lazımdı ama Genel Merkez ikinci toplantıya ilişkin ilan da vermediği için bu tümüyle iptal. Hukuku bilmemek ancak bu kadar olur” diye konuştu.

”Yargıya gidecek misiniz-” sorusu üzerine Gök, ‘‘Kanun açık zaten. Ben Genel Başkanı uyarmak için bağırıyorum, önergeyi veriyorum. Ne Divan Başkanı önergeyi yerine koyuyor, ne kimse bakıyor ne de Genel Başkan…” dedi.

Kendisini gerçek CHP’li olarak nitelendiren Gök, ‘‘Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar. Hiç kimse benim partime bu rezilliği yaşatamaz, Genel Başkan dahil ” diye konuştu.

Kendisinin partiye hizmet etmeye çalıştığını anlatan Gök, ”Yanlış yapıldı, yanlışı uyarmaya çalışıyorum ancak tekmeyle, kavgayla, küfürle ceket yırtarak dışarı çıkarıyorlar. Hani demokrasi-” diye sordu.

Açıklamaların ardından Gök, aracına binerek Ankara Spor Salonu önünden ayrıldı.

26
Şub
12

“ATATÜRK” ADıNı ANMAMAK, ÇOK YıKıCı BİR YANıLGıDıR..!!!

Saygıdeğer  dostlar,

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun Genel Başkan olarak yaptığı konuşmalarda “ATATÜRK” adını anmaktan kaçınma tutumunu Tüzük Kurultayı’nda da sergilemesi üzerine gönderdiğim mektubu, ilgi ve takdirlerinize saygıyla sunuyorum.

Prof. Dr. Özer Ozankaya
Toplumbilimci

——————————————

“Sayın Kemal Kılıçtaroğlu

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı

Sayın Kılıçtaroğlu,

26 Şubat 2012 günü yapılan CHP Tüzük Kurultayı açış konuşmanızı, bir bilim insanı ve CHP seçmeni olarak, baştan sona dikkatle dinledim.

Böyle konuşmaların, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de önem taşıdığı açıktır.

Bu konuşmanızda CHP’nin ulus ve ülkemize yaptığı ve her birisi kurtarıcı değerde olan hizmetleri dile getirirken, yalnız CHP’nin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusu olan, bütün uygar insanlığın en içten ve sonsuzluğa değin sürecek saygı ve sevgisini kazanmış olan ATATÜRK’ü, ulusunun O’na verdiği ATATÜRK adıyla anmama tutumunuzu sürdürmekte oluşunuzu çok derin üzüntü duyarak yadırgadım.

İdeolojisi asla “demokrat” olmayan, çünkü proletarya diktatörlüğüne inanan bir ozanı ikide bir adıyla anıp, “Özgürlük ve bağımsızlık” ülküsünün tutkun ve seçkin önderini, ulusunun armağanı olarak en büyük mutluluk duygusuyla kullandığı, aynı zamanda içindeki “TÜRK” adına uygar insanlığın her zaman saygısını kazandıran ATATÜRK adıyla anmamanın, “demokrat”lıkla, özgürlük- ve bağımsızlık-severlikle, haktanırlıkla, mertlikle, birleştiricilikle, sevgiyle … bağdaşmayacağı açıktır.

Yakındığınızı söylediğiniz ve günümüzde “post modern” biçim alan “emperyalizm”i yenilgiye uğratmanın da insanlık tarihindeki tek uygar, insancıl, çağ açıcı, en geçerli yolunu eylemli olarak gösteren ve ulusu tarafından tam da bu özelliklerini simgelemek üzere ATATÜRK olarak adlandırılan, yalnız Türk tarihinin değil tüm insanlık tarihinin eşsiz yücelikteki bu düşünür önderini gerçek adıyla anmamakta gösterdiğiniz diretme, kanımca yalnız bu üstün kişiliği değil, kılcal damarlarına dek ulaşmak gereğini söylediğiniz Türk ulusunu da tanımıyor, bilmiyor olmakla açıklanabilir ancak.

Sayın Kılıçtaroğlu, Türk ulusu ATATÜRK adını duymaktan yalnızca mutluluk duyar! Türk ulusu ve özellikle Türk gençliği, ulusal egemenlik düzeninden kadın haklarına, uçak yapmaktan demiryolu döşemeye … değin sizin bugün Kurultayda CHP’nin Türk ulusuna yapmış olduğunu ancak bir bölümüyle söyleyebildiğiniz gerçekten kurtarıcı nitelikteki bütün o hizmetlerin, ATATÜRK’ün önderliği sayesinde gerçekleştiğini dile getirmenizi bekliyor!

ATATÜRK’ün, hangi siyasal düşüncede olursa olsun demokrasiye inanan tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak paydası olduğunu haykırmanızı bekliyor. Aşık Veysel’in AĞIT’ı, bunun tanığı ve kanıtıdır.

ATATÜRK adından rahatsızlık duymak, O’nun önderliğinde kurulan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal ve toplumsal düzenini yıkmak isteyen AKP yönetimiyle sömürgeciliği ayıp saymayan ABD/AB hükümetlerinin politikasıdır.

Bir uygarlık projesi değerindeki üstün düşünce önderliğini simgeleyen ATATÜRK’ün adını ağza almamak, CHP’ye seçim kazandırıp çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetme şansı sağlamak şöyle dursun, ancak Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk bağımsızlığını yıkmayı amaçlayan BOP’un bilerek ya da bilmeyerek örtülü eşbaşkanlığını yapmak işlevi yerine geçer, kanısındayım!

Eğer bu tutumunuz, “Çağdaş Türkiye”nin ve O’nu simgeleyen ATATÜRK’ün elele vermiş iç ve dış düşmanlarının hışmını çekmemek gibi bir kaygının sonucu ise, bunun da çok yanlış olduğuna inandığımı izninizle belirtmek istiyorum. Çünkü bir bilgece deyişin belirttiği gibi “Kötüler korkak olur.” ATATÜRK adının bayraklaşmış gücünü göstermeniz, yerli, yabancı kötücüllerin yüreğine korku ve yılgı salar; onları inlerine çekilmek zorunda bırakır. Anmamanız ise, onların gözüpekliklerini arttırır, yıkıcı niyetlerini kolaylaştırır.

Sayın Kılıçtaroğlu, bu eleştiri ve uyarılarımı “Dost acı söyler” ilkesi ışığında, Türk Devrimi üzerine geniş araştırma ve yayınlar yapmış bir bilim insanının içtenlikli görüşü olarak karşılayacağınıza inanıyor, saygılar sunuyorum.

Prof. Dr.  Özer  OZANKAYA  /  Toplumbilimci

http://www.ilk-kursun.com/haber/96913




İstatistikler

  • 1,956,709 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 43 takipçiye katılın