Archive Page 49

04
Mar
12

Seydişehir, “ölü şehir” oldu..!!!

Bölgeye Anadolu Selçukluları hakimdi. 1301 tarihinde Horasanlı Seyyid Harun adlı bir bilgin, Seydişehir’e yerleşti.

Romalılardan kalma Velvelit yıkıntılarından taşlar getirterek; kente cami, mescit, medrese ve türbe yaptırdı.

Selçuklu’nun  nefesi  yetmedi.

Kent  Eşerefoğuları’na  geçti.

Seyyid Harun’un adından ötürü kente Seydişehir adını verdiler. Adana’da baraj kapağından patlayıp 10 işçi sel suları altında canlarını yitirince ben de üç gündür bu köşede peş peşe; “Seydişehir’in üstüne oturan, barajı da patlattı ve Konya’nın 13 AKP milletvekili dudaklarına fermuar çekti” başlıklı yazılar yazdım.

Mektuplar  gelmeye  başladı.
Anlatan  mektuplar.
Bağıran  mektuplar.
Yumruk  gibi  mektuplar.
Biri  diyor  ki;
“Ölü  şehir  oldu”
Diğeri  diyor  ki :
“Seydişehir  ağlıyor”

Öbür  mektup  diyor ki ;
“Beyşehir ile il olma yarışı içindeydik, fabrikamız özelleşince yarışta havlu atıp köye döndük”

Xxx

Eti-Alümünyum; fabrikası, lojmanları, arsaları, boksit rezervleri, sahibi olduğu Oymapınar barajı ve Antalya limanı ile birlikte hepsi toplam 305 milyon dolara satılıp özelleşirken; fabrikada 2600 işçi çalışıyordu.
İşçiler  sendikalıydı.
Ücretler  yüksekti.
Seydişehir’de işçiler, teknisyenler, mühendisler özelleştirmeden önce Türkiye ortalamasının üstünde maaş alıyorlardı. Bu maaşlar, harcamaya dönüşüyor şehri de büyütüyordu. İktidar sözcüleri özelleştirme olunca fabrikada çalışan işçi sayısının 2 kat artarak 5000’i geçeceğini müjdeliyorlardı.

Tersi  oldu.

2600  çalışan  vardı.

İşçi  sayısı  1000’e  indi.

4C  uygulaması  başladı.

Ücret seviyesi asgari ücret düzeyine geriledi.

Seydişehirde işsizlik büyüdü, işini kayıp etikleri için perişan olan aile sayısı arttı.

Xxx

Başka bir mektup:
Bir mühendisten geliyor.
Şunları yazıyor:
“1976 yılı başında Etibank’da mühendistim. Eti-Alümünyum fizibilite etüdlerinde görev aldım. Projenin ilk yatırım bedeli o günün fiyatları ile 1.2 küsur milyar dolar öngörüldü. Ayni tarihlerde Yarımca-Petkim projesinin (arkadaşlarım da orada işe başlamışlardı) ilk yatırım bedeli (ilk beş fabrika+yardımcı ve ortak tesisler ile birlikte) 550 milyon dolar öngörülmekte idi. Bir yıl içinde Seydişehir Alümünyum yatırım bedeli revize edilip 2.5 milyar dolara çıktı. Biliyorsunuz Seydişehir Alümunyum, rahmetli İsmet İnönü’nün ”yeni bir dünya kurulur,Türkiye orada yerini bulur” lafı arkasından gelen Sovyetlerle dostluk politikaları döneminde; Sovyetlerin avantajlı kredisi ile ucuz Sovyet mühendislik ve malzeme, ekipman ile kurulmuştu. Ben, toplam 44 yıllık mühendislik tecrübemle bu gün Seydişehir Alümunyuma eşdeğeri bir tesisi kurmaya kalksanız; toplam 10 milyar doları aşkın bir yatırımdan bahsedilebilir. Bu fiyata Oymapınar baraj ve santrali ile yazınızda bahsettiğiniz Antalya liman tesisleri bedeli, ayrıca özelleştirme ile devredilen Boksit madenlerinin değeri dahil değil….Herhalde bu kadar büyük soygunu tarihte ancak Papa Doc, Bokasso gibi adamlar yapabilmiştir…”

Xxx

Mahkeme  de  soygun  dedi.
Bu  satışı  iptal  etti.
Eti- Alümünyumu  alanların  (Cengiz İnşaat);  onu  devlete  geri  vermesi  adaletin  emri  haline  geldi.
Ancak  vermiyorlar.
Adaleti  takmıyorlar
Madenini  çıkartıp  satıyorlar.
Fabrikasını  çalıştırıyorlar.
Arsaları  üzerinde i ş  kuruyorlar.
Devletin (özelleştirme  idaresi)  de  Seydişehir’i  geri  alması  gerekiyor.   Ancak  almıyor.
Devlet  de  adaleti  takmıyor.
Seydişehir  de  ölüşehir  oldu !
Adaletin  ölümünü  seyrediyo !
Konya’nın  13  AKP  milletvekili  dudaklarına  fermuar  çektirmiş,  susuyor.
Korkunç.

Necati  DOĞRU

Sözcü

04
Mar
12

HAZıRA KONAN NANKÖRLER VE BİLGİSİZ MİRASYEDİLER..!!!

Mazhar  Müfit  Kansu  Kurtuluş  Savaşı’nda  Ankara’daki  ilk  günlerini  şöyle  anlatıyor(*):

“Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa ile bu ciheti görüşürken bulduğum çareleri eskisi gibi kabul etmedi ve yarı geceye kadar hep düşündük ise de para tedariki konusunda bir karar ve sonuca ulaşamadık. Çünkü bankalardan ve dairelerden ödünç bile olsa para almayı Paşa’ya bir türlü kabul ettiremedim.

Ne  yapacaktık ?

Benim bir kürküm vardı. Nihayet onu da sattık. Kimsede satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamayarak: ‘Hele bakalım sabah olsun, yine düşünürüz’ sözü ile odalarımıza çekildik.

Gece düşünmekten uyuyamamış olduğumdan, yatağımda istirahat halinde iken kapı vuruldu. İçeriye giren zat Müftü efendinin geldiğini söyledi.

Eyvah, şimdi Müftü efendiye kahve ısmarlamak lazım, kahve var ama şeker yok. ’Paşa’ya haber veriniz’ dedim. ’Paşa size gönderdi, Paşa ile görüştüler.’

‘Peki, buyursunlar.’ Müftü efendi (Diyanet İşleri Reisi iken vefat eden muhterem Rifat Börekçi) odama girdi. Küçük masanın kenarında bir iskemleye oturdu.

– Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik, az olsa da yardımda bulunmayı vazife bildik.

– Bundan bir şey anlayamadım. Paramız var, dedim.

Halbuki kasa mevcudu 48 kuruştan ibaretti. Müftü efendi bu sözümü dinlemedi bile. Cübbesinin altından bir torba çıkardı. İçindeki kâğıt paraları saymaya başladı.

– Müftü efendi, teşekkür ederim ama, evvela Paşa ile bu hususta bir görüşseniz iyi olur.

– Görüştüm, kasa Mazhar Müfit Bey’dedir, ona veriniz! Dedi.

Birer birer saymaya ve masanın üzerine koymaya başladı. Toplam bin lirayı alıp kasaya koydum.

Muhterem Müftü çıktı, gitti. Ben de paranın miktarını Paşa’ya haber vermek üzere odamdan çıktım. Paşa ile odasının önünde karşılaştık, ‘Ne kadar?’ dedi. ‘Bin’ dedim.

Odasına girdik:

– Gördün mü, akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu hatıra gelir miydi? Allah bize yardım ediyor, dedi.

– Evet, kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, dedim. Herşeyden evvel bugün öğle yemeğinde size bir ziyafet çekeceğim. Çoktan beridir et gördüğümüz yok.

Şimdi emir verip on kıyye ( yaklaşık 13 kilo) pirzola aldıracağım. Ancak yeter. Bir de irmik helvası…

Paşa, ‘İsrafa başlamayalım’ deyince, ‘Bir defaya mahsus. Yarın yine çorba ve bulgura döneriz’ dedim.

Mustafa Kemal Paşa, Müftü efendiyi çok severdi. Böyle para için değil.. İstanbul’un idamımıza hükmeden fetvasını çürüten ve reddeden bir fetvayı, Müftü efendi de topladığı ulema ile müzakere ederek vermişti. Paşa da, Rifat efendi’ ye, Diyanet İşleri Reisi iken her hafta yaver gönderir, bir arzusu olup olmadığını sordururdu; resmi otomobili yok iken bir otomobil tahsis ettirmişti. Kurtuluş Savaşı’nda büyük hizmeti geçen Rifat Efendi’yi burada rahmetle yâd ederim.”

Vatanımız işte bu şartlar altında kurtarıldı. İskilipli’lerin yanısıra böyle yurtsever din adamlarımız da vardı.

Şimdi hazıra konan, bulduğunu satan, hak ediyormuş gibi maaşını, olanaklarını yüzleri kızarmadan sürekli artıran ve ülkenin emperyalizmin uydusu haline getirilmesine ellerini kaldırarak katkıda bulunan bir kısım nankörler, kalkmış “Kemalist Diktatörlük” den dem vurmakta, dine, gerçek dindara ve din adamına saygılı o büyük Deha’yı dinsiz gibi göstermekte, insanlığı, kahramanlığı ve devlet adamlığı karşısında yeşeren aşağılık komplekslerini, hırsızlıklarını, ihanetlerini, zulümlerini, yalan ve iftiralarla örtmeye kalkmaktadırlar.

CHP, Muharrem İnce’den ibaret değildir. Başta Genel Başkanları olmak üzere tüm partililer tarihimizi önce öğrenmeli, sonra bilmeyenlere anlatmalı, bu densizlere de haddini Meclis’te, ekranlarda, her yerde bildirerek Cumhuriyet düşmanlığı azgınlığına artık dur demelidir.

Cahile  hoş  görünerek  iktidar  taklidi  muhalefeti  bu  millet  asla  bağışlamayacaktır !

Reşit  ÇAĞIN

4 Mart  2012

(*) Mazhar  Müfit  Kansu – Erzurum’dan  Ölümüne  Kadar  Atatürk’le  Beraber

http://www.ilk-kursun.com/haber/97652

03
Mar
12

Ispartalı Kemalistlerden 3 MART DEVRİM YASALARıNıN 88. YıLı ORTAK BASıN AÇıKLAMASı

3 Mart 1924  günü  Türk  Devriminin  özünü  ve  temelini oluşturan,  Laik  Demokratik  Atatürk  Cumhuriyetinin  temel  yasaları  TBMM’de  kabul  edilişinin  88. Yılındayız.

Bu  yasalarla:

1-  “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun”la hilafete son verilecekti.

2-  Şer’iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırıldı. Bu bakanlıkların yerine Diyanet İşleri Bakanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı kuruldu.

3-  Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretimde birlik sağlandı.

Genç Türkiye Cumhuriyeti; kendi varlığı ve meşruiyeti ile çelişen, kurtuluş Savaşı yıllarında işgalcilerle işbirliği yaparak, isyanlar çıkararak, milli hareketi boğmaya ve milli savaşı arkadan hançerlemeye kalkışan, Cumhuriyetin kuruluşu sürecinde cumhuriyetle hesaplaşmaktan vazgeçmeyen kurumların varlığına 3 Mart 1924 yasaları ile son vermiştir.

M. K. Atatürk’ ün ‘’İnkılâbın kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe,bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız inkılâp ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de böyle olacaktır.’’ dediği kadar önem verdiği devrim kanunları Türkiye Cumhuriyet’ inin olmazsa olmazlarından olup, kuruluş felsefesidir.

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini hiçbir zaman kabullenemeyen ABD, Kurtuluş Savaşındaki yenilgiyi hiçbir zaman içine sindiremeyen Batı, hep bir Sevr özlemi ile yaşamıştır.

Şimdi SEVR yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Türkiye’de bir “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” kurmak isteyen Batı kolları sıvamıştır. Ortam elverişlidir. Siyasal İslamcı iktidar, bölücüler, mütareke basını bu oluşumu büyük bir şevkle desteklemektedirler.

Siyasal İslam bugün, tam da emperyalizmin istediği gibi, uluslararası sermayeyle uyumlu, ABD ile kol kola girmiş, büyük bir pervasızlık içerisinde ulus devleti ve Kemalizm’i bitirmeye çalışmaktadır. Anayasadaki “Atatürk milliyetçiliği” kavramı, Gençliğe Hitabe ve Türk sözcükleri bile onları rahatsız etmektedir.

Hedef ümmet toplumudur. Hedef, Türkiye’yi tarikatların ve küresel sermayenin birlikte yönettiği bir ülke durumuna getirmektir. AKP, ABD ve AB şeriat yolculuğuna son noktayı koymaya hazırlanmaktadır.

İktidarın düşmanı ne AB, ne Amerika, ne İsrail, ne PKK’dır. İktidarın düşmanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür… Türk Devrimidir.

Cumhuriyettir… Ulus devlettir… Laikliktir… Tam bağımsızlıktır… Türk ordusudur…

Zindanlar bu nedenle doldurulmuştur. Yüzlerce vatansever düzmece belgelerle, 25 kuruşluk kurgu CD’lerle dört duvar arasında, çoluğundan çocuğundan uzakta çile çekmektedir.

Bu bir zulümdür. İşkencedir…

Ama Deniz Feneri sanıkları suçsuz, onları soruşturan, kovuşturan savcılar suçlu konumuna düşürülmüştür.

Bu bir utanmazlıktır. Utanmıyorlar, ABD, AB emperyalizmi ile birlikte Şeyh Sait’lerin, Said Nursi’lerin, Derviş Vahdeti’lerin, Ali Kemal’lerin, Sait Molla’ların, Anzavur’ların hesabını soruyorlar. Onları demokrasi kahramanı ilan edip, Kubilay’ın kör bağ testeresi ile başının kesilmesini haklı gösteriyorlar.

Bu bir “öç alma harekât”ıdır. Bu, hem emperyalizmin hem de onun değişmez ortağı siyasal İslam’ın yıllardan beri gerçekleştirmek istediği, ama bir türlü gerçekleştiremediği bir hayaldir.

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. Onlar Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız” diyen Ali Kemallerin,

İngiliz emperyalizminin ve işbirlikçilerinin emrinde nice yurtseveri astıran, nicelerini bir İngiliz adası olan Malta’ya sürgüne gönderen Kürt Nemrut Mustafa Paşa’ların,

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır” diyen İskilipli Atıf Hocaların, Derviş Mehmet’lerin, Sait Molla’rın, Seyid Rıza’ların torunları da bugün aynı geleneği sürdürerek, 21. Yüzyılın Kuvayi Milliyesinden, yurtseverlerinden, Atatürk’ten öç almaya çalışıyorlar.

Kubilay’ı kör bağ bıçağı ile kesen dedelerinin idam edilmesi akıllarından bir türlü çıkmıyor.

Bu nedenle Kurtuluş Savaşı yenilgisini bir türlü hazmedemeyen Batı emperyalizmine, ABD’ye “YARDIM VE YATAKLIK” suçu işliyorlar. Bunların Son durağı yüce divandır.

Bunu bildikleri için başladıkları işi bitirmek zorundadırlar. Bu saatten sonra artık onlar için geriye dönüş yoktur.

Cumhuriyete, tüm cumhuriyet kurumlarına, tüm Kurtuluş Savaşı kurumlarına bu yüzden savaş açtılar. Tıpkı dedeleri, ataları gibi…

Bu nedenle yeni anayasa yapmanın peşine düştüler. Çünkü; Yeni Anayasa ile , Türkiye Cumhuriyeti’nin millî yazılımını, ulusal kimliği tasfiye edilmek isteniyor. Yeni Anayasa’yı, Türkiye’de sürdürdükleri ekonomik ve siyasi yapıya uygun hukukî yapıyı tamamlamak için, saçayağının üçüncü ayağını tamamlamak için istiyorlar. Yeni Anayasa Cumhuriyet hukukunun 29 Ekim 1923 felsefesinin, 19 Mayıs 1919 felsefesinin, 23 Nisan 1920 felsefesinin redd-i mirasıdır! Cumhuriyetin ekonomik, siyasi kimliğini reddetmektir!

Baskı, zulüm uygulayarak, insanları dört duvar arasına atarak, yetim hakkı yiyerek, yığınları aç sefil bırakarak hiçbir iktidarın şimdiye dek ayakta kaldığı, saltanatını sürdürdüğü görülmemiştir. Karanlığın temsilcileri, tüm çabalarına karşın tarih çarkına geriye çevirememişlerdir.

Tarihin bu şaşmaz geleneği yine bozulmayacaktır. Zafer, önünde sonunda, mutlaka ama mutlaka, sömürüye, haksızlığa, baskıya direnen emekçilerin, yurtseverlerin olacaktır.

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

Efendilerinin önünde secdeye yatan yandaş basın, yandaş yargı da efendileri ile birlikte tarihin çöplüğünde yerlerini alacaktır…

Emperyalizm günümüzde artık “kaleyi içten fethetme” yöntemini kullanıyor. Topraklardan önce beyinleri işgal etmeye çalışıyor. Beyinleri sömürgeleştiriyor.

Asıl hedefinde ise ulus devlet var. Vatan savunması var. İnsanları küreselleşme adı altında “vatansızlaştırmak” var. Çünkü ulusal direnmeyi, karşı koymayı engellemenin, yok etmenin en kestirme yolu vatan sevgisini ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle eğitim sistemini yaz boz tahtasına çeviriyorlar.

Şu gerçeği artık açık açık belirtelim: Ülkemizin bugünkü genel görünümü, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günden pek farklı değildir. Bu ortamda ve koşullarda yapılacak tek şey, Küresel çeteye ve işbirlikçilerine karşı Atatürk gibi yeni bir direniş başlatmak, yılmadan, gerilemeden, mücadeleyi sonuna değin sürdürmektir.

Yılgınlık, teslimiyet, boyun eğme ise kesinlikle söz konusu olamaz.

Türkiye’nin geleceği için “ihanet çeteleri” bitirilmelidir. Bitirilmek zorundadır. Çünkü onlar bitirilmezse Türkiye bitecektir. Başka çıkış yolu kalmamıştır. Biz tüm yüreğimizle inanıyoruz ki, ulusumuz geçmişte olduğu gibi, bugün de bu ateş çemberinden direne direne çıkacaktır. Bu yürüyüşü durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü tüm yurtseverleri içine alacak bir Silivri henüz daha inşa edilmemiştir…

Bu görevi yerine getirmeyenler, uzaktan seyredenler, ya da yalnızca gevezeliğini yapanlar da zulmedenler kadar suçludurlar. Suç ortağıdırlar.

Yurtseverlerin direnişi karşısında zalimler mutlaka kaybedecektir. Zulüm mutlaka yok olacaktır. Ortaçağ karanlığı, yerini tan vaktine bırakacak, tüm ulus özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşacaktır.

Tarih boyunca haklı, doğru olan kazanmıştır hep. Karanlığın temsilcileri, tüm çabalarına karşın tarih çarkına geriye çevirememişlerdir. Ülkemizde de bu gelenek bozulmayacaktır. Sömürüye, haksızlığa, baskıya direnen yurtseverler mutlaka kazanacaktır.

VE   BİR   GÜN   MUTLAKA   ihanetlerin  hesabı   sorulacaktır..!!!

Direnmek  yaşamak;   boyun  eğmek,   ölüm demektir..!!!

1- Atatürkçü  Düşünce  Derneği

2-  CHP  İl  ve  İlçe Örgütleri

3-  İşçi  Partisi  İl  ve  İlçe  Örgütü

4-  Alevi  Kültür  Derneği

5- Türkiye  Emekli  Astsubaylar  Derneği

6- Türkiye  Gençlik  Birliği  Isparta  Temsilciliği

http://www.ilk-kursun.com/haber/97605

03
Mar
12

Konya’nın 13 AKP milletvekili dudaklarına fermuar çekti..!!!!!

19 bin 500 TL’yi bulan aylık maaşları, yüklü yollukları, her biri için üniversite öğrenimli 2 ayrı danışmandan toplam 23 danışman, her biri için yüksek eğitimli 1 sekreterden toplam 13 sekreterleri, Meclis’in zengin kütüphanesi, Ankara’nın 23 Nisan 1920’den başlayıp; tek partiden, çok partiye, darbelerden, balans ayarlarına süzüle biriktire getirdiği 92 yıllık siyaset tecrübesi ve  Konya  halkının  tunçtan  desteğine  rağmen  suskunlar.

Yanlarında partileri.

Sırtlarında  dokunulmazlıkları.

Önlerinde  kürsü  özgürlükleri.

Ağızları  var,  dilleri  yok.

Dilleri  var,  sözleri yok.

Fermuar  çektiler  dudaklarına.

Seydişehir Alümünyum Fabrikaları’nın “kirli-hile kokan- danışıklı şüphesi yüklü satışı” yüksek mahkeme (Danıştay) kararıyla iptal edilmesi üzerine tek bir kelime etmediler.

Altı   yıldır   susmaktalar..!!!

Xxx

Seydişehir Amerika’da  mı ?

Somali’de,  Afganistan’da  mı ?

Seydişehir  Konya’da  değil  mi ?

Seydişehir Alümünyun (Eti-Alümünyum) devletindi. DPT’nin tespitlerine göre değeri 1.5 milyar dolar olan iç ve dış pazarı hazır “boksit rezervleri” onundu. Oymapınar Barajı, fabrika binaları, lojmanları, arsaları, Antalya limanı, mülkleri hepsi 4 milyar dolar eden mal varlığıyla Eti-Aliminyum, özel şirket CE-KA’ya sadece 305 milyon dolara satılıp özelleşti. Konya’nın 13 iktidar milletvekili, bu satış karşısında sustu.

İçine  kapanık  kaldı.

Tek  Adam  ne  diyorsa  o.

Başbakan’ın  ağzına  baktılar.

Bu satış “kirli görünüyor ve hile kokuyor” diye düşündükleri için Kamu İşletmeciliği Geliştirme Merkezi Vakfı, Metalürji Mühendisleri Odası, işçilerin örgütü Tes-İş Sendikası ve Konya Milletvekili Atilla Kart, (CHP) Danıştay’da dava açtılar.

Adalet  davayı  ince  eledi.

Kararını verdi: Bu satış kamu yararına değildir. CE-KA karara itiraz etti, dosyayı İdari Davalar Dairesi’ne götürdü.

Karar değişmedi.

Xxx

4 milyar dolarlık mal varlığı olan Seydişehir Eti- Alminyum’u 305 milyon dolara alan CE-KA (Cengiz İnşaat) devlet malını devlete geri vermek zorundaydı fakat hisseleri; hepsinin soyadı “Cengiz” olan Mehmet, Ahmet, Ekrem, Şeref, Asım ve Kazım Cengiz adlı kişilere devretmişti.

Danışıklı  olmuştu  bu  devir !

İçinde  sinsi  hile  taşıyordu.

13 AKP Konya vekili; “bu danışıklı hisse devrine” de sustular. Duymadılar. Görmediler. Konuşmadılar. Özelleştirme İdaresi, 2008’de “hisse devri danışıklıdır” diye dava açmak zorunda kaldı ve dava muhtemelen lehine sonuçlanacakken, 3 yıl sonra aniden, 2011 yılında; “davamdan koşulsuz olarak vazgeçiyorum” diye mahkemeye dilekçe verdi.

Ne  oluyordu ?

Seydişehir  peşkeş  çekiliyordu.

13  AKP  Konya  milletvekili !

Dudakları fermuarlı!

Eti-Aliminyumu geri istemiyordu.

Kim dikti dudaklara o fermuarı!

KUTU

(uyan borusu)

8 gün  doldu

8 işçinin  ölüsü

bulunamadı !

Artık ezberlediniz. Bugün 18”ci gün doldu, Savcı’nın KİK’deki ihale yolsuzluğu üzerine ifadeye çağırdığı Tayyip Erdoğan zengini 4 işadamı hala kayıp. Gizleniyorlar. Adana Kozan’da barajın patlaması üzerinden de 8 gün geçti. Boğulan 10 işçiden sadece 2’sinin ölü bedeni bulundu. Patlayan barajın işvereni Enerjisa şirketi, barajı yapanlardan biri Seydişehir Aliminyum’u alan Cengiz İnşaat, diğeri de TEKEL’in içki fabrikalarını konsorsyum ortağı olarak alan Özaltın inşaat. TEKEL’in satış hikayesini Emin Çölaşan dün köşesinde anlatmıştı.

Necat  DOĞRU

Sözcü

03
Mar
12

TEVHİD-İ TEDRİSAT (ÖĞRETİM BİRLİĞİ) YASASı AYAKLAR ALTıNDA…

Hile,  hurda…    Ayak  oyunları…

Takıyye,  yani  asıl  amacı  gizleme,  gözlerden  saklama…

Bunlar  siyasal  İslâm’ın  bir  toplumu  dönüştürmek  için  kullandıkları  araçlar…

Onlara göre, bir İslamcı “mevcut düzenin olanaklarından sonuna kadar yararlanmasını” bilmelidir.

Yalan söylemek de geçerli olmak üzere, “nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mubahtır…” (Hocanın Okulları, İÜ Basımevi, İstanbul 1988, s. 28) ‘

Şeriatçılar, demokrasiyi ve siyasal partileri, bir din devleti kurmak için kullanılması gereken araçlar olarak görürler. Bu konudaki düşüncesini Şevki Yılmaz şöyle açıklıyor:

“Türkiye’de Müslümanları selamete çıkarmanın, hürriyete kavuşturmanın yolu, mevcut düzeni kullanmaktan geçer. Müslüman, bulunduğu mekânda, mevkide ve zamanda davası için düzeni kullanabilmelidir…” (Şevki Yılmaz, Taraf Dergisi, 1993)

Recep Tayyip Erdoğan da düzenin kullanılmasından yanadır. Bir zamanlar Şunları söylüyordu:

“Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız.

Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz…”

Fethullah Gülen bir söyleşisinde takıyye konusundaki görüşlerini şöyle belirtiyordu:

“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir.”
( Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam)

Van depremini bahane ederek, Cumhuriyet bayramının kutlanmasını işte bu yöntemlerle engellediler.

Ama kendileri aynı gün düğünlere katıldılar. Eğlenceler düzenlediler.

19 Mayıs Bayramının yasaklanmasını havanın soğuk olmasına bağladılar.

Şimdi de yine sudan nedenlerle “Gençliğe Hitabe”yi ve “Ant”ı kaldırmaya çalışıyorlar.

İleri sürdükleri tüm uydurma gerekçelerin arkasında aslında tek hedef, tek amaç var:

Atatürk düşmanlığı, Cumhuriyet düşmanlığı, Kurtuluş Savaşı düşmanlığı… Türkiye’nin Bağımsızlık mücadelesinde emperyalizmle işbirliği yaptığı için idam edilen şeriatçı atalarının, dedelerinin öcünü alma…

İşte bunun için gençlere “Kinlerinin davacısı” olmaları öğütlenmektedir.

İşte bunun için dindar bir gençlik yetiştirilmek istenmektedir.

Çünkü Kubilay’ın katillerini cezalandıranlara karşı kin hiç bitmemeli, öfke bitmemeli, Kemalistlerden öç alınana değin devam etmelidir.

Şimdi de eğitim ve öğretimi 4+4+4 formülü ve 12 yıla çıkarma saptırması ile Kuran Kurslarının ve imam hatiplerin önünü açmaya çalışıyorlar. İlk dördüncü yıldan sonra henüz, 9–10 yaşlarındaki çocukları, “Dindar ve kindar bir gençlik” yetiştirmek için Kuran kurslarına, imam hatiplere yönlendirmeyi düşünüyorlar.

Zorunlu eğitimin 4 yılla sınırlandırılmasından sonra, özellikle kırsal kesimlerde okuyamayan küçücük kız çocukları kocalara teslim edilecek. İntiharlar, namus cinayetleri, zulüm, alıp başını gidecek…

Küçücük yaşta çocuklar “çırak” olacak. Ya da sokaklara atılacak…

Dünyanın tüm uygar ülkelerinde meslek okullarına yönelme yaşı 16 -17’dir. Gerçek budur… Bunun dışında yapılan her düzenleme kendilerinin deyimi ile “ideolojik”tir, art niyetlidir.

Şeriatçılığa hizmettir.

8 yıllık kesintisiz eğitimde gençler okul seçme işini 15 –16 yaşlarında yapıyorlardı. İşte bu durum AKP’yi rahatsız etti. Ürküttü. Korkuttu.

Çünkü onlar, çağdaş, uygar, ileri görüşlü gençlerden öcüden korkar gibi korkuyorlar…

Çünkü onlar, 15-16 yaşına gelen çocukların gerçekleri görerek, dinci ideolojiden uzaklaşmalarından, imam hatiplere, Kuran kurslarına sırt çevirmelerinden öcüden korkar gibi korkuyorlar.

Ödleri, yürekleri patlıyor.

88 yıl önce, bugün, Kemalist Hükümet işte bu nedenlerle, 3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat yasasını kabul etmişti. “Halifeliğin Kaldırılmasına dair Kanun” ve “Şeriye ve Evkaf Vekâleti”nin kaldırılması kanunu da aynı gün çıkarmıştı.

Bu yasaya göre eğitim, “mahalle mektepleri”nden, medreselerden, tekke ve tarikatların egemenliğinden kurtarılıp, tek elde toplanacaktı. Milli eğitime bağlanacaktı. Böylece eğitim ve öğretimde birlik sağlanacaktı. Eğitimde, öğretimde birliği sağladığı için adına eski dilde “Tevhid-i Tedrisat” denildi. Yeni adıyla “Öğretim Birliği” yasası.

Bu yasaya göre devlet, özgür düşüncenin beyinlere yerleşmesine; hurafelerin, batıl inançların yerini fennin, bilimin almasına çalışacaktı.

FİKRİ  HÜR,  İRFANI  HÜR,  VİCDANI  HÜR  GENÇLER”   yetiştirecekti.

Öğretim Birliği, ulus devletin eğitim kurumuydu. Emperyalizme karşı “Tam bağımsızlık” ve ulusal ideolojiyi temel alıyordu.

İşte bu yasa, AKP’nin çıkaracağı 4+4+4 formülü ile ortadan kaldırılmak istenmektedir şimdi.

Yeni eğitim sistemi, tam olarak sömürgeci devletlerin hedeflediği “teslimiyetçi, dinci anlayış” üzerine yapılandırılmaktadır. Yeni eğitim sisteminde ne ulus devlet, ne ulusal düşünce, ne Atatürk ilkeleri ne de tam bağımsızlık düşüncesi vardır.

Yeni düzenlemeyle okullar, Osmanlının son dönemlerinde olduğu gibi emperyalizmin, tarikat ve siyaset ağalarının hizmetinde “Dindar ve kindar” bir kuşak yetiştirmek üzere zillerini çalacaktır.

Ne yazık ki günümüzde,1923 Devrimi yerle bir edilerek, mevzileri birer birer teslim alınarak, sevgili yurdumuz sömürgeleştirilmeye doğru hızla yol almaktadır.

Ne  yazık  ki  halkımız  hâlâ  bu  kötü  gidişin,  ihanet  yolculuğunun  farkında  değildir…

Ama  biz,  şarkıda  söylendiği  gibi,  yine  de  “uyarı”  görevimizi  yapmaya  devam  edelim :

Uyan   ey   gözlerim   gafletten  uyan,

Uyan,   uykusu   çok   gözlerim   uyan…”

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/97546

03
Mar
12

Padişahın Tuğrası

 Doğrusu  “Paramızın  niye  simgesi  yok ?”  diye  benim  hiç  aklımdan  geçmemişti…

Güzel  oldu…

Gördüğünüz TL simgesindeki iki çizginin uçlarının yukarı doğru kalkık olması “kalkınmamızı” gösteriyor…

Yarısı ısırılmış “D” harfi gibi olan kısım yarım çapa “güvenin” ifadesi…

Alt çizginin dik çizgiye oranı “denge”yi…  Dik çizginin yan çizgiye dayanması “ekonomik gücü” anlatıyor…

İki çiziğin gövdeye açısı “açılımı” temsil ediyor…

“O iki çizgi ne” derseniz; Doğu ile Batı arasında köprü…

“Duble yol” da olur…

Aslında padişahın tuğrası.

Anayasadan bu kadar “mana” çıkmıyor mesela…

Daha birçok “mana” vardır ama ben bilmiyorum…

*

TL’nin  kendisine  gelince…

Cumhuriyetin  parasıdır  o…

Büyük  Bağımsızlık  Savaşı’nın  sonunda  kurulan  cumhuriyetin  parası…

Özgürlüğün  sembolü…

Kuruluşun…

Bağımsızlığın…

Devrimin…

Egemenliği  anlatır  size…

Bir  devlet olmanın  simgesidir…

Buruşmasın diye cep defterlerinin arasına birer 5’lik koyarak Anadolu yollarına düşen ve aydınlanmayı başlatanların parasıdır…

Özgürlük savaşı veren kahramanlar cephede savaşırken, arkadan kendi milletinin askerini vuracak kadar ihanet içindeki hilafetçilerin karşı çıktıkları para…

Üzerinde Mustafa Kemal’in fotoğrafı vardır…

Onun için önce yırtıp attı yobaz…

Ta ki onunla köşeyi dönebileceğini, çalıp çırpabileceğini, zenginleşeceğini, türbanlı karısına dört çekerli cip alabileceğini öğrenene kadar…

Türk Lirası; savaşın henüz yaraları sarılırken, yokluklar içinde, 12 Ocak 1926 tarihli kanunla basılmasına karar verilen paradır…

Büyük destanın öyküsüdür…

Kurban olun cumhuriyete…

Simgesini bile yapamadınız…

Ters  çevir…

Ermeni parası oluyor…

Bekir  COŞKUN

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=319322

03
Mar
12

Velev ki simge

“Euro”  yazılıyor.

Ahali  “yuro”  diye  okuyor.
Türk  Dil  Kurumu  “avro”  diyor.
“Avrovizyon”  demiyoruz.
“Örovizyon”  diyoruz.
*
TC  Merkez  Bankası…
Biriktirdiği  dolar’la  övünüyor.
*
Para,  Farsça.
Döviz,  Fransızca.
Lira,  İtalyanca.
*
TL’ye  simge  seçtiler…
Ermenice.
*
İtibar  diye  buna  derim  ben.
Soykırımı olmasa bile, Ermeni dramı’nı tanımış olduk en azından!
*
Ayrıca.
Çince’ye  benziyor  ama…
Japonca.
“Ayrıca”  demekmiş.
*
E  ayrıca  demişken…
*
6 sıfırı  attığımız  gün:
Ekmek  30 kuruş.
Dolar  1 lira 35 kuruş.
Euro  1 lira 85 kuruş.
Cumhuriyet  altını  128 liraydı.
Bugün:
Ekmek  1 lira.
Dolar  1 lira 75 kuruş.
Euro  2 lira 34 kuruş.
Cumhuriyet altını  656 lira.
*
“TL’nin  simgesindeki  yatay  çizgiler  yukarı  doğru  eğimli  hale  getirildi,  çünkü,  yükselen  ekonomimizi  gösteriyor”  dedikleri  de…   Bu.

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/velev-ki-simge.html

03
Mar
12

ŞEYTAN ANADOLU CENNETİNİ İŞGAL ETMİŞTİR..!!!

Görünürde  hiç bir  şey  yok…

Evlerimizde  televizyon  karşısında  sıcak  çaylarımızı  yudumlamaktayız.

Hattâ feys sayfalarımızda karda çekilmiş fotoğraflar yayımlamakta, arkadaşlarımıza “Günaydınlarrrrr” yazıp, güllerden oluşan kalp figürleri göndermekteyiz.

Türbanlı  kızların  fotoğraflarını,  fotoşoplayıp  değişik  görüntüleriyle  servis etmekteyiz.

Haber kanallarını “zap”layıp, programların adeta abonesi olmuş konuşmacıları bazen kızarak, bazen de onaylayarak dinlemeye devam etmekteyiz.

“Yetenek Sizsiniz” Ekranda büyük para ödülü için kılıktan kılığa giren ve bizleri utandıran manzaralar… Diğer tarafta kadınların idolü olmuş İvana Sert..

Çocuklarımızın ayağında “rainbow”lar, kadınlarımızın çantasında “Elizabeth Arden”ler ve keyifle tüttürülen Barzani, Amerikan, Fransız vb. sigaraları..

Öğle yemeğinde “fastfood”lar, akşam yemeğinde ya İtalyan ya da Çin mutfağı…

“Muhteşem Yüzyıllar”  “1453″ler,  “Mustafa” lar ve  “Berlin Kaplanı”

Ortalık  güllük  gülistanlık  sanki…

Türk  milletinde “tık”  yok…

Gaziantep’te Fransız, İstanbul’da İngiliz, İzmir’de Yunan, Antalya’da İtalyan askeri yok..

Kadınlar sırtlarında cephane taşımıyor. “Tayyareci Feti” keşif uçuşları yapmıyor.

Tank  yok,  tüfek,  uçak  hiç  yok..   Türk  ordusu  da  savaşta  değil..

Ama  “Tek Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal Edildi.”  demiş  sevgili  gönül  dostum  ADD  Isparta  Şube Bşk.nı  Mahmut Özyürek…

Ve ona yakışan bir kararlılık ve tutumla tehlikeyi ve Türkiye’nin nasıl silahsız işgal edildiğini anlatmış bize…

ADD Genel Merkezi ise Mahmut Özyürek’in bu benzeri yazıları ve uyarılarından dolayı anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı Kemalist duruşundan rahatsız olarak hakkında inceleme başlatmıştır. Hattâ ADD Yüksek Disiplin Kurulu üyesi Remzi Babacan, Sn. Mahmut Özyürek hakkında başlatılan inceleme doğrultusunda Çözüm gazetesi yazarı Şakir Aksöz’ün bilgi ve tanıklığına başvurmuştur.

Hani “Bozacının şahidi şıracı” derler ya.

Şakir Aksöz yazdığı bir yazı ile Sn. Özyürek’in “Atatürkçülüğünü” sorgulamaya kalkışmış bir kişidir.

Yazı Sabah Akdeniz ekinde 17 08 2009 tarihinde yayımlanmıştır.Bu yazıyı alpertekinhaberplatformu-blogspot.com/…/addyi karalamaya kalkisan adresinde bulabilirsiniz.

Ne yazık, artık ADD bile yurt çıkarlarını savunmak yerine yurt çıkarlarını savunan, Kemalist cephede direnç noktası oluşturmaya çalışan aydınlanma savaşçısı, devrimci, bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir şube başkanı hakkında Yüksek Disiplin Kurulu’nda inceletme başlatmayı görev kabul etmiştir.

Ülkemiz Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılmış olan ekonomik ve siyasal bağımsızlığını kaybetmiştir.

İktidar sahipleri ise gaflet, delalet ve hattâ…

” Şurada acıklı bir gerçek olarak belirtelim ki, yurdumuzda yabancı parasıyla işleyen bir çok propaganda yapılıyor. Bundan amaç pek belli…Milli dayanışmayı verimsiz duruma sokmak, milli istekleri kötürümleştirmektir.” Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal’in o büyük öngörüsü ile işaret ettiği durum ne yazık ki büyük çabalar sonunda “Batılılaşıyoruz” çığırtkanlığı ile emperyalizmin başarısına dönüşmüştür.

Ve  şeytan  Anadolu  cennetini  işgal  etmiştir.

ABD’de teknik olarak 46 eyalet vardır. Virginia, Kentucky, Pennsylvania ve Massachuetts ise bu eyaletler ülkesinde daha değişik bir konuma sahiptir. Adı geçen dört şehir devletçiği “Ortak Rıza Oluşturulmuş Siyasi topluluk” olarak, ABD’nin haritasında yer almıştır.

Adımları daha önce atılan teslimiyettin zirvesine 19-20 Kasım’da yapılan ve Türk milletinden gizlenen Lizbon Antlaşması ile çıkılmış ve Amerikan askerinin işgaline açık çek yazılmıştır. Türkiye bu antlaşmadan sonra ABD’nin “Ortak Rıza ile Oluşturulmuş Siyasi topluluğu”dur.

Türk milleti Mondros Mütarekesi ve/veya Sevr Antlaşması imzalanırken bile bu kadar acz ve teslimiyet içinde olmamıştır. Hıyanetin ne tartısı ne de ölçüsü vardır. Üstelik Lizbon Antlaşması hiç bir tartıya ve/veya ölçüye sığmayacak ölçekte büyüktür.

ABD Avrupa Ordusu ve 7. Ordu Komutanı Mark Hertlin “Türkiye’nin Güney’ine Amerikan askerlerinin yerleştiği”ni açıklamıştır. ABD Bayrağı Malatya-Kürecik semalarını kirletmektedir.

Füze Projesi Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyenlerin NATO kalkanını kullanarak, Türkiye’ye yerleştirdiği merkezi Almanya’da olan korkunç silahın uyarı sistemidir. Aynanın ne parlak ne de sırlı yüzü kalmıştır artık. Sam Amca kirli dişleri ile sırıtarak Türkiye’ye seslenmektedir.

“I Want You” Seni istiyorum!.. Türkiye kendi isteği ile bu kanlı kucağa oturmuştur.

Söz konusu Arz-ı Mevud‘dur. Büyük İsrail Projesi’ni geçekleştirmek için Türkiye’ye taşeronluk görevi verilmiştir. Tür milletinin bölünmez bütünlüğüne ve Türk askerinin kanına GDO’lu (Genleri Değiştirilmiş Organizmalar) İsrail buğdayının unundan yapılmış ekmek doğranacaktır.

Bu arda iktidarın bazı bakanlarının İzmir’in ve Kürecik’in ABD’li askerler sayesinde ekonomisinin canlanacağını da söylemesi bir gaflet örneğidir.

Ülke şeytanın askerlerinin işgali altındadır. Ve Türk milleti uyumaktadır. Çünkü Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal edilmiştir.”

Bu işgal hayasızca bir akındır ve rezalettir. Türkiye ne ABD’nin ne de NATO’nun taşeronluğunu kabul edip masum insanların potansiyel katili olmayı kabul etmemelidir.

Bu arada Uluslar Arası Ceza Mahkemesi’ne (UCM), BDP’nin baş vurusu kabul edilmiştir.
Türkiye, henüz her tarafı ile bir muamma olan Uludere olayından dolayı “Savaş Suçlusu” kapsamında soruşturulacaktır. Ve sonucunda Türk ordusu “Savaş Suçlusu” olarak yargılanarak ve ceza alacaktır.

Ülkemiz işgal altındayken hemen feyste “Sarı saçlım-Mavi gözlüm”ü mü paylaşalım?

Yahut da ” Uyanın ey Kuvva-i Milliye Şehitleri- Satıldık biz” diye mi haykıralım?

Hayır, ne Mustafa Kemal Samsun’dan bir kere daha gelir ne de Kuvva-i Milliye Şehitleri “toprak altındaki uykularına” son verir.

Sen toprak üstündeki uykuna son vereceksin arkadaşım. Pusatlarını kuşanıp düşeceksin yola. Pusatların tam bağımsızlık anlayışı ve anti-emperyalist direniştir. Bağıracaksın avazın çıktığı kadar… “Katil Amerika Defol” diye…

Sendikalara, demokratik kitle örgütlerine (ADD Genel Merkezi’ne dokunmayın. O derin uykuda… Örneğin Ulusal Eğitim Derneği’nin 4+4+4 Eğitim konulu 29 Şubat 2012 tarihinde yaptığı toplantısına söz verdiği halde gelmeyen Çölaşan, yerine gönderdiği Elif Çuhadar‘ın bir başka toplantısı var var demesine rağmen evinin sıcaklığında istirahatte), bütün siyasi partilere telgraf çekeceksin. Uyandıracaksın onları, görevlerini hatırlatacaksın.

Baktın olmadı, sokaklara, meydanlara döküleceksin, vatanını savunacaksın. bir daha bağıracaksın “Katil Amerika Defol” diye.

Polis mi copladı seni? Canın yansa da ses çıkarmayacaksın. Yerlerde sürüklemelerine izin vermeyecek, gururla uzatacaksın bileğini kelepçelere. Çünkü sen vatanı savunuyorsun.

Hakim karşısına çıkarıldığın zaman da “Ben vatanımı savunuyorum. Vatan savunması, bağımsızlıkçı olmak, işgale karşı direnmek suçsa, suçumu kabul ediyorum” diyeceksin.

Ama başını asla eğmeyeceksin. Mustafa Kemal’in Bursa Nutku’nda söyledikleri aynen uygulayacaksın.

Sen,  sen  Atatürk  olacaksın  arkadaşım.

Tür milleti nice zaferlere imza atmış bir ulustur. Yeni Bağımsızlık İhtilâli’ni başlatarak işgalcileri, şeytanın askerlerini yurdundan kovacaksın.

Unutma parola “Ya İstiklâl”, işaret “Ya Ölüm”dür.

“Katil Amerika  Defol!  Ya geldiğin gibi git, ya da biz seni göndermesini biliriz.” diyeceksin ve başaracaksın.

Çünkü  Türk  milleti  geçmişini  unutmuş  miskin  bir  ulus  değildir.

Figen  ÖZEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/97383

03
Mar
12

SÖYLETENE BAKıN..!!!

Esasında bugün İran’a ve orada yapılmak istenenlere odaklanacaktık. Fakat gündemimiz çok hızlı değişiyor. Müsaadenizle İran konusunu biraz ötelemek ve önceliği nedeniyle bu yazımda size, geçtiğimiz pazartesi günü Milli Güvenli Kurulunun (MGK) Suriye ile ilgili yaptığı açıklamadan ve anlamından bahsetmek istiyorum.

MGK açıklaması aynen şöyle : ’ Suriye’de  devam eden  şiddet,  yıldırma  ve  toplu  kıyım  eylemlerine  uluslararası  toplumun  seyirci  kalmaması  gerektiği  vurgulanmış  ve  bu  çerçevede  Suriye  halkının  korunması  ve  insani  yardım  ulaştırmasının  altını  çizmiştir.  BM  genel kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet dile getirilmiş ve 24 Şubat tarihinde Tunus’ta gerçekleşen Suriye’nin dostları grubu toplantısının sonuçları değerlendirilmiştir.’’

Bu ifade ile Türkiye çok net olarak, Suriye’de rejim değişikliğini hedef alacak askeri müdahalede aktif rol alacağını dünya kamuoyuna açıklamaktadır. Suriye’de toplu kıyım olduğu, seyirci kalınmaması gerektiği ve insani yardım gibi sözler bu işin pazarlamasıdır. Bu açıklama, aynı zamanda ülkemizin, bölgemizin ve komşumuzun aleyhine olarak emperyalizmin çıkarına hizmet edeceğimizin açık göstergesidir.

Hakkını da yemeyelim, Dışişleri Bakanı hariç Başbakan ve AKP’nin önde gelen yöneticileri bu savaşa katılmamak için direndiler. Ama nafileydi! Çünkü emperyalizmin şantajı ve baskısı çok büyüktü. Anımsattılar emperyalizme direnen Ecevit’in başına gelenleri. Hatırlattılar, kırılgan ekonomiyi, rekor üstüne rekor kıran cari açığı, Kuzey Irak’taki yandaş yatırımların başına gelebilecekleri, PKK vasıtası ile azdırılabilecek terörü, uydurma delilleri, sözde Ergenekon, Balyoz gibi operasyonları, olabilecek cadı avını ve İsviçre’deki hesap numaralarını. Aklınızın ve havsalanızın alamayacağı daha gün ışığı görmemiş ve medya çevrelerinde dillendirilmemiş ikna edici başka kozları da vardı. Tabi ki uslu çocuk olup söyleneni yaparsan işbirlikçi kral ve emirlerden gelecek havuçlar da…

Sorun yine askerdi. Nasıl eğitim ve öğretim almışsa bunlar hala direniyorlardı. Ama bu MGK açıklaması gösterdi ki, askerlerin en büyüklerini ve yıldızı çok olanlarını ikna etmişlerdi. Ya da şimdilik öyle gözüküyordu. Nasıl ikna olmasınlar ki Silivri ve Hasdal kendilerine anımsatılınca. Hala direnen olursa sabaha karşı yine baskın ve aramalar, bulunur çuval dolusu dokümanlar ve dijital dosyalar.

Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri sadece çok yıldızlılardan oluşmuyor, bu nedenle savaşçı unsurlar nasıl motive edilir ve haçlılar ile işbirlikçi Arapların yanında mazluma nasıl kılıç çektirilir bende bilmiyorum.

MGK’nın açıklamasındaki ‘’ BM Genel Kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet…’’ ifadesi Suriye’ye yapılacak askeri müdahalenin hukuku dayanağı için açıklamanın içine monte edilmiştir

ABD Suriye’de rejim değişikliğine yönelik yapmak istediği askeri müdahale için BM Güvenlik Konseyinden Rusya ve Çin vetoları yüzünden yetki alamayacağını en son 4 Şubat’ta da gördükten sonra taktik değiştirmiştir. Bu maksatla 16 Şubat’ta Suriye kararını BM Genel Kuruluna getirtmiş ve 137 evet, 12 hayır ve 17 çekimser oy ile geçirtmiştir. Amaç çok açıktır. Vetolar nedeniyle karar aldıramadığı BM Güvenlik Konseyini kısa devre yaparak yetkiyi BM Genel Kurulundan aldığını iddia etmek.

ABD 3 Kasım 1950 tarihli ‘’ Barış için birlik ‘’ olarak bilinen ve Kuzey Kore’ye saldırısının hukuki dayanağı olarak kullandığı 377 sayılı BM kararını Suriye’ye karşı da meşruiyet kaynağı olarak kullanmayı planlamaktadır. O zaman da bugünkü Rusya’nın selefi durumunda olan SSCB’nin boykotu yüzünden BM Güvenlik Konseyinde karar alınamıyordu.

Fakat ABD bu seçeneği ilk defa kendi değil Suriyeli isyancılara söyletmiştir. Suriye Ulusal Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Halil Hoca, ‘’ Suriye’ye karşı dış müdahale için koşulların olgunlaştığını ‘’ söylemiş ve ‘’ müdahale için 377 sayılı BM kararının kullanılmasını ‘’ istemiştir. Arkasından bizimkiler MGK’da 377 sayılı BM Kararına ustaca atıf yapan ifadeyi açıklamanın içine koymuşlardır.

Siz söyleyene değil söyletene bakın. Sanırım bu ifadenin MGK açıklaması içinde yer almasında Dışişleri Bakanımızın özel bir gayreti vardır.

AKP içindeki vatansever Milletvekillerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum. ‘’ Suriye’ye evet ama İran’a asla ‘’ diye düşünüyorsanız, biliniz ki, bu kumar masasıdır oturursanız kalkamazsınız.

Saygılar  sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/97498

03
Mar
12

Fransız soykırımı

Fransa  Anayasa  Konseyi  soykırımı  inkâr  yasasını  reddetti.

Türkiye  hayli  sevinçli.

Oysa  Sarkozy’nin  geri  adım  attığı  yok.   Hemen  “yeni  bir  yasa  çıkartacaklarını”  açıkladı.  Sarkozy bilinçli bir Türkiye düşmanlığı içinde.  Ve bu tavrından da kesinlikle vazgeçmeyecek.

Fransa’ya karşı sürekli olarak Cezayir halkına yaptıklarını hatırlatmanın da bir işe yaramadığı aşikâr. Oysa Fransa’ya çok daha yakın bir tarihte 1994’te Ruanda’da yaptığı Hutu katliamını hatırlatmak gerek.
Önümde bazı fotoğraflar var. Uzunca bir masa üzerine konulmuş yüzlerce insan kafatası, bir biri üzerine yığılmış vaziyette. Gözlerinden geriye kalın oyuklar kalmış. Bu kafatasları halen Raunda Nyamata Anıt Alanı’nda sergileniyor.
Bu kafatasları Hutular tarafından öldürülmüş olan Tutsiler’e ait.
Hutular’ın baskısı sonucu komşu ülkelere kaçan Tutsi sayısı 1992’de 500 bine ulaştı. Eğitimli ve kalifiye kişiler olmaları sebebiyle gittikleri ülkelerdeki önemli kadroları ele geçirerek ülkelerine dönüş için organize olmaya çalıştılar. Bu amaçla kurulan “Ruanda Yurtseverler Birliği” (RYB) Ruanda hükümetine baskı kurmaya çalıştı ancak politik bir çözüme varılamadı.
Bu sürede soruna “kalıcı çözüm” bulmak isteyen aşırı uçtan Hutular aldıkları kararları hayata geçirmeye karar verdiler.
Bu kalıcı çözüm aslında “çok kanlı bir çözümdü.”

En ücra köylere kadar her yerde Interahamwe adı verilen yerel yarı-askeri örgütler kurularak Tutsiler ve ılımlı Hutular fişlendi. Ülkenin ekonomisi silah alımına uygun olmadığı için Çin’e yüz binlerce satır siparişi verildi. Satır verilemeyenlere ise, sivri uçlu sopalar verilerek bunları yakında başlayacak olan “böcek” avında kullanmaları söylendi. Bütün bu hazırlıkların farkında olan Hutu hükümeti önlem olarak hiçbir şey yapmamıştır.
Daha vahimi bu satır siparişlerinden başta Fransa olmak üzere Belçika ve Alman istihbarat birimlerinin haberi vardı. Gelecek olan vahşeti çok iyi biliyorlar hatta destekliyorlardı.
6 Nisan 1994’de saldırı, bir radyo anonsuyla başladı. Bu saldırı tarihin gördüğü en kanlı saldırılardan biri olacaktı. Hutular daha önce hazırladıkları listeler bakarak Tutsilere satırlarla saldırdılar.
Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı.

Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir. Dünyadaki soykırımlara seyirci kalmayacağını söyleyen Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için BM’de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir.
Oysa ortada bir soykırım vardı. Hem de bütün dünyanın gözü önünde meydana gelen bir soykırım idi. Ama Fransa bu olayın BM’de “soykırım” olarak adlandırılmasına karşı çıkıyordu.
Katliam haberlerini alan RYB (Raunda Yurtverler Birliği) üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. Artık katliamcıların önünde çok ciddi bir kuvvet vardı.
Ancak ilginç bir olay oldu.
Fransa devreye girdi.
O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
Fransa eğer RYB üyelerine izin verseydi 200 bin kişinin ölümüne engel olacaktı. Tam tersini yaptı ve kendi elinde tuttuğu topraklarda 200 bin Tutsi’nin daha ölmesine göz yumdu.
100 gün içinde bölgede 800 bine yakın insan öldürülmüş, 2 milyon Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştı.
Bu katliama “dışarıdan yarım gelmesini engelleyen, yüz binlerce satırın Ruanda’ya girmesine göz yuman, Hutu hükümetine destek veren, kendi askerlerinin bulunduğu bölgede yüz binlerce kişinin satırla doğranmasına göz yuman Fransa’dır.

Yani soykırım Fransa’nın genlerinde vardır.
Cezayir katliamına gitmeden, 18 yıl önceki Tutsi katliamında da Fransa’nın parmak izi vardır.

Muharrem BAYRAKTAR

Yenimesaj

03
Mar
12

HEMŞERİM! CUMHURİYETTE VAZİYET NASıL? ..

Sorma  gitsin !
İyi  ki  ne  iyi !.
Tıpkı  dağlar  gibi..
Dağlarda  topu  topu  iki  yön  vardır.
Biri  yukarı,  diğeri  aşağı  doğrudur.
Cumhuriyet  top  oldu  baş  aşağı  gidiyor..
Gide  gide  de  gününü  görecek..
Amerikalılar,  Malatya  Kürecikte  böğürtlen  topluyor..
Adamların (amerikalıların)  kendileri söylemeseler,  memlekette  yaşayan  her  statü  ve  sınıfına  mensup  tüm  ademler,  ‘‘duymadım,  görmedim  ve  haberim  yok’’  aymazlığında..
Sanırsın  ki  ülke,  boydan  boya  susak  (içi boş bir kabak türü)  kesilmiş..
Savaşa  sebep  olan  budalalıkların  haddi  hesabi  yoktur  ve  ölümün  de  kokusu  vardır..
Malatya  Kürecik,  hem  budalalık  hem  de  ölümün  kokusunun  yayılmaya  başladığı  yerdir..
 Başkalarının çıkarları için güvenlik arayanlar kendi bütün güvenliklerini kaybederler..
Bu arada ‘‘ Ulusal egemenliği ’’ her şeyin üstünde tutan nitelikli ürünler ise artık bu tarlalarda seyrek yetişiyor ve ‘‘ organik ’’ muamelesi görüyor..
 Bu  kadar  mı ?
Diğer  yaşam  alanlarında  durum  nedir ?.
Cevabı  bilinen  soruları  bana  sorma !.
Gerisi :  Yaranma, yaltaklanma, sürekli iki yüzlülük oyunu..
Saldım  çayıra  da  diyebilirsin..
 Cesaret, eğer kendi  başına  yeterince  çılgın  değilse,  onu  çılgınlığa  itmek  gerekir..
 Pazardan,  şan  alınmaz…

Osman  PAMUKOĞLU

Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı
02
Mar
12

Artık Sağ – Sol Yok, Millî – Gayrimillî Var..!!!

Ufuk  Söylemez,  akşam Ulusal  Kanal’da  konuştu.

Neler  dediğini,  gündemi  nasıl  değerlendirdiğini,  ülkesini  sevenlere  nasıl  bir  çözüm  önerdiğini  duymak  ister  misiniz ?

Maskeli  balo o ynuyoruz!

Sıcak para ile oluşturulan rahatlık bitiyor. AB’de kapıda bağlanacaktınız… AB hayranları nerdesiniz? Ruhunu satmış aşağılık duygusu içersindeki AB müritleri nerdesiniz?

“Elma  dersem  çık!”

Yunanistan iflas etti. Yunanistan’da darbe oldu, halka söz vermemiş biri başbakan oldu. Bizi dünyaya şikayet eden Yunanistan bu politikalarla battı… AB Almanya demektir. Almanya ve Fransa, bunlar Türkiye’yi AB’ye almazlar.

Türkiye Amerika taşeronu olmuş. Amerika şuna saldır diyor, saldırıyor. Böyle bir ülkeyi almazlar. Esas sebep AB’nin bir maşası görülmesi sebebiyle. İkincisi, bir İngiltere, ikinci bir Polonya istemiyorlar. On beş sene önce AB’ye girelim isterdim. Fonlardan faydalanma, serbest gezme… için.

AB kuzey- güney ülkeleri olarak bölünmüş. Portekiz’in yüzde yetmiş beş Avro’dan ayrılma olasılığı var diyorlar.

Kıbrıs’ı nasıl hediye vermeye oturdular? Kıbrıs batmayan uçak gemisiyken niye verece’n?

AB’ye  “gireceyük!”  Zengin  “olacayük!”

Kıbrıs’ı satacak, işbirlikçiye bak!

Yunanistan on yılda borcunu ödeyemez.

Aşağılık kompleksi içinde dış güçlere güvenen kansız adamlar var.

Etki  Ajanlığı

Bir  adam  TÜSİAD’a  hizmet  edip  ajanlık  yapıyormuş.

Bu günkü hükümet Amerika saldır diyor saldırıyor. Öp dediğini öpüyor! Ortalık ajan kaynıyor. Etki ajanlığı yasaklanmalıdır. Yabancılardan para alarak Türkiye’de ordu , Türkiye aleyhine yayın yapanlar soruşturulmalıdır.Demokrasi maskesi altında hiç bir devlet kendi ayağına ateş ettirmez.

Net- Hata- Noksan

Tasarruf  etmiyoruz.    Üretime  gideceksin !    Tasarruf  edeceksin !

Döviz gelirleri var. Net- hata- noksan var bir de. Türkçeye çevrimi kaynağı meçhul paradır. Kayıtdışı parayla Türkiye’yi finanse ediyorlar.

Halka iş bulmuyor, fabrika kurmuyor

. Halkı yardıma bağlı hale getiriyor.

Kayıt dışı para 12, 4 milyar dolar.

Cumhuriyet tarihinde böyle bir rakam olmamış. Bir yıllık toplam. Mayıs ve Haziran’da bunun yarısı girmiş. Seçim varken nasıl getirir parayı koyar yabancı. Bunun yasal ve meşru olduğunu düşünmüyorum. Türk ekonomisini manipüle etme, iktidarı güçlendirmek için gelen karaparadır. Niye seçim öncesi geliyor?

Geliyor ama seni esir alıyor. Borçlandırıyor. Üretim yapamıyorsun.

Kalem on lira. İthal edersen kalem bir lira. Niye üreteceksin? Türk ekonomisini rehin alacak. Bu, siyasi iktidarı destekleyecek iklim.

Karapara Karşılığında Neler İsteniyor?

Yeni anayasa gelecek… Yetmez! Başka?

Ermenistan’a taviz, Ermenistan kapısı… Yetmez ! Başka?

Kıbrıs verilecek… Yetmez! Başka?

Türkiye mezhep kavgalarına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Kardeş kavgasına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Din devleti gelecek…

Karapara bunun için gelecek…

Burada konuşmamız karanlıkta ışık! Azgın bölücü, ruhunu satmış Sorosçu, kürtçü, kartel medyası, holding –merkez medyası, süne zararlısı gibi medya var…

4x4x4 şifresi

4x4x4 Sanki ayın oyunu. Şifresi.

Eğitimi yazboza çevirdiler.

Atatürk ‘e düşmanlık, Cumhuriyetin kurduğu kurumları bozma, öcalma… Kindar ya bunlar. Maske demokratik.

Bölücü ve Gerici Bir Kalkışma

Bu bölücü ve gerici bir kalkışmadır!

Aymazlık çaresizlik içinde bu rezil oyunu seyrediyorlar!

4x4x4 nedir?

4. sınıftan sonra kız çocuğu eve. Oğlan çocuğu tamirhaneye çıraklığa. Bütün dünyada bunun örneği yok.

Atatürk- Kadın Hakları

Kadınları ikinci sınıf görüyorlar. Atatürk kadınları birinci sınıf görüyordu.

Kadınları peçeden kurtardı. Eşit yurttaş yaptı. Kadınlar öğretmen, milletvekili… olmuştu. Uretken, meslek sahibi, ezilmeyen birey olmuştu. Atatürk bunları vermişti.

Bunları, dördüncü sınıftan kız çocuklarını okuldan almak, erkek çocuklarını çırak yapmak oyunu olarak görüyorum.AKP’nin egemen olduğu illerde kadınlar maalesef eve kapanmış.

Yüz çalışandan otuzu kadın, İzmir’de, Tekirdağ’da. Kayseri, Konya’da ise yüzde ondördü kadın her yüz çalışanın. Kadın ücretsiz ev işçisi olmuş…

Atatürk kadını eşit, birinci sınıf yurttaş yapmıştı.

Konya’nın ne eksiği var? Kadın niye eşine destek olamıyor? Çocuğuna bakamıyor?

Gerici , tutucu, yobaz zihniyet Türkiye’yi bu duruma getirmiş.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sayesinde okullaşma oranı artmıştı. Sen bunu 9 yıl yapacağına kadını tüketici, meslek sahibi olmayan aile içi sahaya indiriyorsun.

TÜSİAD Buna İtiraz Etti

TÜSİAD kedi olarak bir fare tuttu. Ruhunu paraya satmış adamlar, Kıbrıs’ı peşkeş çeken, Ermenilere soykırımı bile kabul eden, o ver kurtul diyen , üretmiyen tayfası ilk defa doğru bir şey söyledi.Tayyip Erdoğan veryansın etti.

Herkes aklını başına alsın.Yüzlerce, binlerce insan uydurma bahanelerle hapse atılıyor, hapiste tutuluyor.

Bir kalkışma var. Herkes farkında olmalı.

Alevi- Bektaşi Kesimi

Aleviler Cumhuriyetin çimentosudur. Alevi- Bektaşi kesimi Cumhuriyete gönülden bağlıdır.

Osmanlı’da dağlarda saklanmışlardı. Cumhuriyet sayesinde eşit yurttaş oldular.

Atatürk’ü çok severler. Aleviler laik Cumhuriyete inanmışlardır. Çağdaş, laik bir hukuk devletine.

Dersim diye palavra atıyor. Seyit Rıza isyan etmiş. Derebeyi. Karakol basıp askeri şehit ediyor. Devlet ne yapacak? Ne yapacaklardı o devirde?

Çerkez Ethem. Gel orduya katıl deniyor. Yok katılmıyor. Yunan’a sığınıyor, bize karşı savaşıyor. Cumhuriyete karşı geldiği, Cumhuriyeti arkadan vurduğu için hain!

Çerkez olduğu için mi?

Şeyh Sait, Kürt olduğu için mi asıldı? İsyan ettiği için mi, Cumhuriyet , onu, ordusuna isyan ettiği için mi asmıştır?

İskilipli Atıf . Sen Cumhuriyet ve Atatürk düşmanının adını nasıl verirsin hastaneye? Bu Anayasa suçudur!

Bu gericinin önde gidenidir!

Atatürk düşmanıdır!

Cumhuriyet düşmanıdır!

İlk demokratik iktidar değişiminde bunun cezaları verilecektir diye inanıyorum.

Anayasa Değiştirmek

Anayasa değiştirmekle senin derdin:

Anayasa’dan Atatürk’ü silmek!

Türk Milleti kavramını silmek!

Bizi 72 kökene bölmek istiyorlar. Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişmesi Cumhuriyete karşı “Karşı Devrim “ demektir!

Vatana hıyanet suçu geri getirilmeli. Başka devletten para alarak, Türkiye aleyhine yayın yapıyorlar! Amerikada yap, seni ayağından asarlar!

TESEV

Atatürk’e, ulusal değerlere, orduya karşı yayın yapmak! TESEV mazlum ülkelerin rejimini değiştirmek için kurulmuş etki kuruluşu. Açın okuyun:

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabı. Bunda iki bin, üç bin kişinin adı var geçen. Yabancı ülkeler lehine etki yapan hainleri görün.

Böyle Anayasa Yapılmaz.

Kurucu meclis olsa, her görüş bir araya gelse… AKP çoğunluğu anayasa çıkaracak.

Böyle şey olur mu?

Muhalif  diye:

Üniversite   susmuş.    Sendikalar  susmuş…

CHP  ve  MHP  bir  oyun  oynuyor  bence.

Millî,  muhalefeti  kucaklayacak  bir  rol  oynamalılar…

Bu  anayasa  AKP’nin  değildir.

PKK’nın  istediğini  anayasaya  koymak.

Halkın  aklıyla  alay  ediyorlar !

Sıfır  Anayasa  O  Ülkeyi  Yıkmak  Demektir !

Başkent  Ankara’dır.

Resmi  dil  Türkçedir.

Bayrağımız  ay  yıldızlı  bayrak.

Laik,  sosyal,  hukuk  devleti.

Atatürk’ün   Dört   Büyük   Sözü

Ne  mutlu  Türküm  Diyene!”

Ne mutlu Türk olana demiyor. Kökeni sormuyor. Kıvançta,tasada berabersen, vergi veriyor, askere gidiyorsan…

“Vatan  mevzubahisse  gerisi  teferruattır !”

“Yurtta  sulh,  cihanda  sulh !”

Atatürk  solcu,  sağcı  falan  değildi.      Solcu  sağcı  diyenleri  ayıplıyorum.

Hem  Atatürkçü,  Cumhuriyetten  yana  hem  Sorosçu  olamazsınız !

Amerika  seni  böleyim,  cehenneme  çevireyim,  diyor.

İlker  Başbuğ   kurbandır.

Atatürk  Cumhuriyeti’ni  sevdiğine  kuşkum  yok.

Ama  Amerika’ya  aşağılık  kompleksiyle  bakıyor.

Kukla  kürt  devleti  Amerika’nın  çıkarı.

“Ben istemiyorum.”

“Suriye’ye saldır!”

“Ben istemiyorum.”

Atatürk’ün bir sözü daha var:

“Bağımsızlık  benim  karakterimdir !”

Bağımsızlık  millî  duruştur.

Bu  dört  cümle,  Atatürk’ün  dört  sözü,  90 – 100  sene  sonra  da  canlıdır.
Atatürk  Cumhuriyeti’nin  temel  taşlarıdır.

Atatürk cumhuriyetçiydi. Ülke çıkarlarından yanaydı. Bağımsız. Atatürk Türk millîyetçisidir! Ulus bütünlüğünden yana olan…Millîyetçi öz ve öz Türk evlâdıdır.

Hem  Atatürk  Cumhuriyetinden  yana,  hem  Amerikancı  olamazsın !

Anti  emperyalist  olmayan  millîyetçi  olamaz !

Atatürkçü  olamaz !

Çözüm :

Türkiye’de  bunları  görenleri,  ulusal  bütünlükten  yana  olanları,  Atatürkçüleri,

Atatürk  millîyetçilerini  kucaklayan  bir  muhalefet  lâzım.

Bu  kucaklamayı  yapamıyorlar.

Bizi  birbirimize  kırdırmışlardı.   Sağ -sol  diye.

Demirperde  yıkıldı.  Komünist  ihracı  tehlikesi  kalmadı.

CHP  Soros  muhiplerini,  PKK  avukatlarını  yönetime  çağırdı.

MHP’de  Amerikancı  var.

DP’de  de  var.   Saadet  millî – gayrimillî  diye  bölündü.

Millî – Gayrimillî  Duruş  Var.      Sağcı – Solcu  Yok !

Şimdi :   Millî –  gayrimillî  duruş  var.

Sağcı- solcu yok.

Vatansever  millî  duruş  var.

Sağ – sol  ayrımı  soğuk  savaşta  vardı.

Bitti  o  iş.

Şimdi :

AB’den  ABD’den  yana  mısın ?

Yoksa  ulusal  çıkarlardan  yana  mısın ?

Bir çatı partisi olması lâzım. Tüm Atatürkçü, demokratik millî devletten yana olanlar gelsin, ittifak yapalım. Mitingler yapalım.

Millî bütünlüğe, ulusal bütünlüğe sahip, bunları koruyan her katmandan vatandaşlar var.

Kılıçdaroğlu’nun samimiyetinden kuşku duymuyorum.

Etrafı  doluşmuş,  sızmalarla.   Hâlâ  bunun  bilinçli  yapıldığına  inanmak  istemiyorum.   Merkez  sağın  en  düşük  profilli  bir  iki  ismini aldı.   İşçi  partisinden  kimseyi  almadı.   Nihat  Genç  de  yazdı  bunu.

Merkez  sağın  güçlü  damarı  AKP’ye  ram  olmamıştır.

Biz  Atatürk’ü  çok  severiz.  Rahmetli  Celal  Bayar’ın  sözünü  hatırlayın:

“Atatürk’ü  sevmek  millî  bir  ibadettir.”

Bizim  taraf  medenidir.

Askerini  de  sever,  ordusunu  sever.

28  Şubat’ın  muhatabı  benim.

Tayyip  Erdoğan  mı ?

Merkez,  sağ  maskeli  kökü  radikal,  gayrimillî  bir  zihniyet  tarafından  işgal  edilmiştir.

Gelin   bir   çatı   partisinde   toplanalım.

Millî   bütünlüğe   karşı   birlik   olalım.

Merkezde   bir   çatı   partisinin   oluşması   lâzım.

Feza  TİRYAKİ,   1 Mart  2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/97363

02
Mar
12

Yakıcı Tezkere

1  Mart  Tezkeresi’nin   yıldönümüydü   dün…  

Bir  onur   sınavıdır  1  Mart…

Ama   özellikle   unutturulmak   istenen..!!!

“Kimler  tarafından”    diye    söylemeye    yeltenmek,    zekânıza    hakaret    olur..!!!

ABD’nin   Irak’a   saldırı   için   Türkiye’yi   askeri   üs  

haline   getirmesine   bir   avuç   aydın,   CHP  grubu   ve  

100  kadar   AKP   milletvekilinin   direnmesiyle   Türkiye  

büyük   bir   onursuzluğun   eşiğinden   dönmüştür…

Tabii  direnişe  askerlerin  isteksiz  tavrını  da  eklemek  gerekir.

Eğer  tezkere  geçseydi  ABD’nin  Irak’ta  işlediği  bütün  cinayetlere  ortak  olacaktık…

Topraklarımızda  kurulacak  ABD  üsleri  için  6  aylık  bir  süre  konulmuştu  ama  örnekleri  daha  önce  görüldüğü  gibi  bu  süre  peş  peşe  uzatılacak,  ülke  ABD  askerinin  paspası  haline  getirilecekti.

Türk  askerinin  cepheye  sürülmesi  de  gündeme  gelebilecekti…

Mart  tezkeresinin  reddi  bütün  bunları  önlemiştir…

Ancak  reddiyenin  bedeli  de  ağır  oldu…

En  büyük  tahribat  TSK’da  meydana  geldi…

Bakınız  tezkerenin  reddinden  sonra  18 Nisan  2003’te  ABD  Büyükelçisi  Pearson’un  Washington’a  gönderdiği  “GİZLİ”  ibareli  telgrafta  neler  söyleniyor :

“… İrtibatta olduğumuz kişiler, Türk devlet sistemi üzerindeki mevcut askerî hâkimiyette köklü değişiklikler olması kadar, ABD – Türkiye ilişkisinin yeniden dinamizm kazanmasının da, hem katı muhafazakârların istifasını hem de özellikle modern, ileri görüşlü yeni bir subay kadrosunun yetişmesini gerektireceğini tahmin ediyorlar.”

Askeri  hâkimiyette  (AKP buna vesayet diyor)  köklü  değişiklik…

Yeni  bir  subay  kadrosunun  yetişmesi…

Son  yıllarda  bu  iki  yönde  çarpıcı  gelişmeler  izleniyor..

General  kadroları  budanıyor…

TSK  iktidarla  uyumlu  bir  yapıya  büründürülüyor.

Verilen  emri  sorgulamadan  uygulayacak  bir  ordu  inşa  ediliyor.

Dikkat  buyrun…

Türkiye  Ortadoğu  bataklığına  itilirken  bugün  artık  ses  seda  çıkmıyor…

Kürecik  yalanı !

Malatya – Kürecik’te  kurulması  planlanan  radar  üssü  Başbakan  Tayyip  Erdoğan’a  ve  Dışişler i Bakanı  Ahmet  Davutoğlu’na  göre  NATO  üssü  olacaktı.

“Amerikan  üssü  olacak”  diyenler  AKP’ye  göre  doğruyu  söylemiyordu.

Aradan  fazla  bir  zaman  geçmedi,  gerçek  ortaya  çıktı.

O  gerçeğin  ne  olduğunu  CHP  Malatya  Milletvekili  Veli  Ağbaba  bakınız  nasıl  anlatıyor :

– Üssün NATO değil, ABD üssü olduğunun o kadar çok kanıtı var ki? Örneğin üssün kurulmasıyla ilgili mutabakat zaptının Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’mız ile ABD Büyükelçisi, yani Türkiye ile ABD arasında imzalanması… Ardından New York Times’ta bu anlaşmanın, Türkiye ile Amerika arasında son 30 – 40 yılın en önemli anlaşması olduğuna dair yayımlanan makale… Ardından, üssün faaliyete geçtiğinin Amerikalı korgeneral tarafından açıklanması… Ardından üste sadece Amerikalı askerlerin görev yapması. NATO üyesi başka ülke askerlerinden bir tekinin bile görev yapmaması.”
Veli  Ağbaba,  Anayasa’nın  90. maddesini  anımsatıyor :

Okumaya devam edin ‘Yakıcı Tezkere’

02
Mar
12

Mektupla İsyan Etti

Beş  aydır  tutuklu  bulunan  Tuğamiral  Ünsal  ‘Balyoz’un  Adaleti’  başlıklı  mektubunda  1500’ün  üzerinde  somut  sahteciliğin  tespit  edildiğini  söyledi.

‘Rahmetli  amiraller  de  darbeci  yapıldı’

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen “Balyoz Harekât Planı” davasında üçüncü iddianame kapsamında 5 aydır tutuklu bulunan Gölcük Ana Üs Komutanı Tuğamiral Ali Sadi Ünsal avukatı aracığıyla gazetemize “Balyoz’un Adaleti!” başlıklı bir mektup gönderdi.

Mayıs 2011 tarihinden bu yana tiroid kanseriyle mücadele eden Ünsal,  mektubunda  hastalığından  hiç  söz  etmedi.

Ünsal, “Bu davaya esas olan sözde kanıtların tamamı imzasız, sahte dijital verilerdir. Bu dijital verilerin sahteliği yabancı ve yerli bilirkişi ve uzmanlar tarafından belgelenerek ispat edilmiştir. Bugüne kadar 1500’ün üzerinde somut, yani tartışılmayacak seviyede sahtecilik tespit edilmesine rağmen ne yazık ki bunların hiçbiri yazılı ve görsel medyada ciddi anlamda yer almamıştır” dedi. Ünsal mektubunda, “Geldiğimiz bu noktada çok açıkca söyleyebiliriz ki adil bir yargılama yoktur. Bunun da ötesinde bu dijital terör çetesinin hâlâ varlığını sürdürüyor olmasıdır. Şu anda bu çetenin kimler üzerinde komplolar hazırladıklarını kimse bilmiyor ifadelerine yer verdi.

‘İddianamedeki  seminer  yasal’

Ünsal, cezaevinden gönderdiği mektubunda, davada iddiaların dayandırıldığı 5- 7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu Komutanlığı Karargâhı’nda gerçekleştirilen plan seminerinin yasal olarak icra edildiğinin altını çizerek “Bu seminer, hayali kurgu ürünü iftiralarla topluma darbe hazırlığı olarak sunulmuştur. Bu iddianın gerçek olmadığı ve bir darbe olasılığının tespit edilmediği Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından resmi olarak mahkemeye bildirilmiştir. Üstelik seminere katılan 162 kişiden sadece 50’si yargılanmaktadır. Seminere katılan 162 kişiden 112’si ise ifade vermek için bile çağrılmamıştır. Bu seminer bir darbe provası ise bu nasıl açıklanacaktır?” dedi.

Ünsal, sahtecilik ürünü olduğunu belirttiği dijital verilerden bazılarını şöyle özetledi: “Donanma Komutanlığı’nda bulunan bilgisayar yazıları arasındaki 19 Şubat 2003 tarihli Emekli Müzahir Personel Listesi’nde 1998 ve 2000 yıllarında vefat etmiş olan iki emekli amiralin ismi yer almaktadır. Emekli Tuğamiral Nevzat Hilmi Sertel 3 Kasım 1998’de, Emekli Tuğamiral Burhan Durcan ise 5 Temmuz 2000 tarihinde vefat etmiştir. Yani yıllarca önce vefat etmiş rahmetli amiraller de darbeci yapılmış! Yine Donanma Komutanlığı’ndaki aramalarda diğer sahte bilgisayar yazılarının da yüklendiği 5 No’lu harddisk içinde bir personele ait 18 Ağustos 2008 tarihli ve gerçek imzalı ‘Bireysel Emeklilik Alındı Belgesi’ bulunmuştur. Ancak yapılan incelemede, kötü niyetli kişilerce yapılan çok acemice bir hata sonucu sahte belgelerle karıştırılarak bu belgenin son kayıt tarihinin 20 Ağustos 2003 olarak değiştirildiği tespit edilmiştir.”

Davaya dayanak oluşturan aramalar konusunda kamuoyunun her şeyi bilmediğinin altını çizen Ünsal, şöyle devam etti: “Şimdiye kadar başka davalar kapsamında birçok askeri personelin evleri yatak odalarına varıncaya kadar didik didik aranırken, bu operasyonda soruşturma konusu ‘casusluk’ olmasına rağmen askeri veya sivil savcılar tarafından anılan şubede görevli 8 personelden hiçbirinin şahsi bilgisayarları ve evleri aranmamıştır. Bilgisayar sistemlerinden sorumlu teknik personelin ise ne işyerleri ne de evleri aranmıştır.”

Öte yandan, darbe planı yapıldığı iddia edilen 1. Ordu Plan Semineri 2003’ün gözlemci raporunda imzası bulunan Tuğgeneral Ömer Şevki Gençtürk tanıklık ifadesinde “3 gün boyunca katıldığım seminerde hukukun dışına, rutinin dışına çıkılmadı” dedi. Gençtürk “Seminerde ne cami bombalanması ne de uçak düşürülmesi gibi şeyler duydum. Böyle bir şey ifade edileseydi herkesin dikkatini çekerdi dedi.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97417

02
Mar
12

Kısa, Yalın ve Net..!!!

“Altı   Ok   kabuğunu   “kır”dı”…

Yeni   CHP   “program”ında  “Altı  Ok  “cendere”sine son“

Tüzüğünü yenileyen, muhalefeti etkisiz kılan CHP’de Kılıçdaroğlu yönetimi, şimdi de parti programını değiştirmek için harekete geçti. Liberallerin “Kadim devlete veda”, “Altı ok kabuğunu kırdı” sloganlarıyla alkışladığı yeni program çalışmasının başına Sencer Ayata getirildi.

Parti tüzüğünü hedeflediği doğrultuda değiştiren CHP yönetimi, kurultaylardan aldığı moral ve destekle şimdi parti programını değiştirmeyi planlıyor.

Mevcut programı “350-400 sayfalık parti programı olmaz” sözleriyle eleştiren Kılıçdaroğlu’nun 70-75 sayfalık yeni bir program hazırlanması için talimat verdiği belirtildi. Ancak, programdaki değişiklik hiç de sayfa sayısını beşte bir kısaltmak gibi bir girişim olmayacak.

Kamuoyu, Kılıçdaroğlu’nun yeni program çalışmasını Taha Akyol’dan öğrendi. Akyol, köşesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikinci kurultayın hemen ardından kendisini telefonla aradığını ve parti programının da değişeceğini haber verdiğini yazdı.

Sayın Sencer Ayata’yı görevlendirdim. Tabandan tavana bir program çalışması yapacağız, hazırlıklarına başladık. En geniş kitlelerin görüşlerini alacağız. Alman, Fransız, İngiliz sosyal demokrat partilerinin programlarını getirttik.

Taha Akyol, TÜSEV üyeleri arasında yer alan sosyolog Ayata’nın bu iş için seçilmesini pek beğenmiş. “İsabetli tercih” demiş. Akyol, Sencer Ayata’yla da konuşmuş.

Ben yeni program yazmayacağım, oluşmasını örgütleyeceğim. Batı merkezli düşüneceğiz, gelişmekte olan ülkelere de bakacağız.

CNNTürk canlı yayınına katılan Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu da kapıdaki program değişikliğinin çerçevesini çizdi.

Yeni CHP’nin programını değiştirmesini Yalçın Doğan ve Meral Tamer de övdü. Doğan, “Altı Ok kabuğunu kırdı” başlıklı yazısında son tüzüğü “CHP’nin ikinci dönüşümü” olarak tanımladı.

Yeni tüzükle CHP”nin gerçek anlamda Batılı bir sosyal demokrat partiye adım attığını savunan Doğan, “kadim devlete veda” edileceğini yazıyor. Yalçın Doğan, yeni CHP’nin kendini altı ok cenderesinden kurtaracağını belirtti.

Hürriyet’ten Sedat Ergin ise, yeni tüzükte değiştirilen amaç konusuna açıklık getirti.

Yeni tüzükte CHP için “devrim” denebilecek daha da önemli bir madde var bence. O da devleti korumak yerine, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan amaç maddesi:

– Eski tüzükte “CHP’nin amacı, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü, ulusal birliği, ekonomik ve siyasal bağımsızlığı, yurtta ve cihanda barışı koruyup güçlendirmek…” diye sürüp giden madde yerine;

– Yeni tüzükte “CHP’nin amacı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne, laik, çağdaş, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye dayanan hakça düzen oluşturmaktır,” deniyor. Kısa, yalın ve net!

ulusalkanal.com.tr

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/yeni-chp-programinda-alti-ok-cenderesine-son-h1459.html

02
Mar
12

Kürecik Kaçıncı İncirlik ?

Irak’ın  işgali  öncesinde  ABD’nin  en  önemli  gerekçelerinden  biri,  Irak  Lideri  Saddam  Hüseyin’in  sahip  olduğu  öne  sürülen  “kitle  imha silahları”  idi.

İşgal sonrasında bu iddianın temelsiz olduğu, iç ve dış kamuoyunu işgale hazırlamak amacıyla üretilen bir psikolojik harp silahı olduğu anlaşıldı.

Hatta  bizzat  ABD’li  yetkililer  itiraf  ettiler  bunu.

“Kitle  imha  silahları  bahaneydi”  dediler.

Malatya Kürecik’e yerleştirilen füze kalkanı radarı sonrasında konuşulan yalanlar da Amerikalı politikacılarınkini aratmıyor.

Neymiş efendim, radarlar NATO kapsamında gelmişmiş, ulusal gereksinimler nedeniyle kabul edilmişmiş, İsrail’in güvenliğiyle ilgisi yokmuş, İran’a karşı değilmiş, vs. vs…

Radara, radarın önündeki NATO flamasına, radar üssündeki ABD askerlerine yönelik olarak Küreciklilerin gösterdiği haklı tepki, halkın sağduyusunun, iktidarın da muhalefetin de önünde olduğunu ortaya koyuyor.

El yardımıyla iktidar olanlara, yine el yardımıyla iktidara gelmeye çalışanlara inat, sıradan yurttaşların el yordamıyla da olsa kurmaya çalıştıkları direniş hattı, Anadolu halkına olan güvenimizi pekiştiriyor.

Bölücüsüyle, gericisiyle, ırkçısıyla, sözde solcusuyla mandacıların, Brüksel ve Washington sevdalılarının, Mehmet Altan’ların, Altan Tan’ların çoğaldığı bir süreçte, 90 yıl önce yedi düveli yenmiş, emperyalizmi dize getirmiş Anadolu’ya güvenmekte ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koyuyor.

Milli Mücadele’yi karalayanların, yok sayanların, ağzına “emperyalizm”, “sömürü”, “emek” gibi kavramları almadan siyaset yapmaya, sosyal bilim yapmaya, gazetecilik yapmaya çalışanların itibar sahibi olduğu bir dönemde, halkla gerçekler arasına çekilen sis perdesinin er ya da geç yırtıldığını kanıtlıyor.

Halk, ekonomik sorunlar başta olmak üzere, her ne kadar günlük sorunların sarmalında bunalsa da, olumsuz gidişatın pek çok boyutunu hemen fark etmese de, belli ki yeni İncirlik üsleri de istemiyor.

Yapılan tüm anketlerde dünyanın en ABD karşıtı ülkelerinden biri olarak çıkan Türkiye’de, her ne kadar seçimleri en ABD yanlısı partiler kazansa da, Türk halkı 2003’te 1 Mart tezkeresinin geçmesine nasıl sessizce direndiyse, bu kez de Suriye ve İran’a yönelik saldırı planlarına direniyor.

ABD’nin,  NATO’nun  yeni  üsler,  tesisler  kurmasının  (“Türkiye’de  üs  yok,  tesis  var” diyenlerin  kulakları  çınlasın),  başımıza  yeni  çoraplar  öreceğini,  yeni  belalar  açacağını  biliyor.

Ama  asıl  soru  yanıtlanmayı  bekliyor.

Asıl  sorun  ortada  duruyor.

ABD’nin, NATO’nun ülkemizdeki varlığı sadece askeri tesislerden mi ibarettir? Türkiye’deki ABD etkisi, sadece Amerikan bayrağının dalgalandığı yerlerde midir? ABD’nin ülkemizde siyasal partileri, sendikaları, üniversiteleri, meslek örgütleri, politikacıları, bürokratları, gazetecileri, yazarları, bilim adamları, iş adamları, din adamları yok mudur?

Olduğunu, hem de çok olduğunu görmek için bugün çevremize dikkatlice bakmak, dünü iyi okumak yeterlidir.

“Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabına bakmak yeterlidir.

Kurtuluş Savaşı’nda kimlerin İngiliz emperyalizmiyle içli dışlı olduğuna, kimlerin işgalci Yunan birliklerini “Halifenin ordusudur” diye selamladığına bakmak yeterlidir.

Kimlerin Kuvayı Milliyeciler için “katli vaciptir” fermanı yazıp, bu fermanları İngiliz uçaklarıyla Anadolu semalarından attırdığına, kimlerin çareyi Amerikan Mandasında, İngiliz himayesinde aradığına, kimlerin Wilson Prensiplerini kurtuluş reçetesi olarak gördüğüne, kimlerin Sevr’e imza attığına bakmak yeterlidir.

Bugünlerde iade-i itibara konu olan Seyit Rıza’ların, Şeyh Sait’lerin, İskilipli Atıf Hoca’ların ya da itibar için sıralarını bekleyen Sait Molla’ların, Hüsniyadis’lerin, Ali Kemal’lerin, Refik Halit’lerin, Refii Cevat’ların, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’lerin, Nemrut Mustafa Paşa’ların, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’lerin, Damat Ferit’lerin icraatlarına bakmak yeterlidir.

Sık sık “Ülkemizde hain kontenjanı yüksektir” diyen, vatan ve namus mütefekkiri, değerli ustam Attila İlhan’ın kitaplarını okumak yeterlidir.

Yoksul halkımızın yanık türkülerinde “Askerimiz fakirdendir” diye ölümsüzleşen Mehmetçiğin kanını, işgalci emperyalistlerin çıkarları için İran’da, Suriye’de akıtmak isteyenlere karşı uyanık olmak şarttır.

Türkiye’yi komşu ülkelerde, mazlum, masum, mahzun, mağdur halkların vatanlarında, işgalci yapmak isteyenlere karşı, halkı uyarmak, uyandırmak zorunludur.

“Bir  damla  petrol,  bir  damla  kandan  daha  değerlidir”  diyen  İngiliz  başbakanı  Churchill’in  koltuğunda  oturanların  önünde  el  pençe  divan  durmamak,  tam tersine  Mustafa  Kemal  Atatürk  gibi  dik,  dimdik  durmak  elzemdir.

Tüm  bunları  kotarmak  için  de,  Gazi’nin  “Cumhuriyet  bilhassa  kimsesizlerin  kimsesidir”  sözünü  rehber  edinip,  siyaseti  iktisatla  birlikte  düşünmek,  üretim, mülkiyet,  bölüşüm  ilişkileri  üzerine  kafa  yormak,  halkçılığı,  devletçiliği,  kamuculuğu,  toplumculuğu  içeren  bir  ulusalcılığı  ve  devrimciliği  ete  kemiğe  büründürmek  gereklidir.

Barış  DOSTER

http://www.ilk-kursun.com/haber/97433

01
Mar
12

AKP’nin Ebesi 28 Şubat, Kirvesi de Çevik Bir’dir..!!!

Kemikten  yağ  “çıkar”mayı  çok  iyi  bilen  AKP’liler  şimdi  de  28  Şubat  “mağdur”iyetine  yattı.

Oysa  28  Şubat  AKP’nin  ebesidir.

28  Şubat’ın   kudretli   paşası   Çevik  Bir   ise   kirvesi…

BU   KADAR   BASİT..!!!

Tam da  bu  yüzden  30  yıl  önceki  darbenin  sahibi  Kenan  Evren’i  yargılayanlar  15  yıl  öncesinin  darbecisi  Çevik  Bir’i  danışman  yapmıştır.

Erdoğan  ile  Çevik  Bir  “ödüldaş” tır.

İkisinin  de  aynı  Yahudi  kuruluşu  olan  JİNSA’dan  Yahudiliğe  hizmet  ödülü  almıştır.

Yahudilik   deyince   sakın   Museviliği   aklınıza   getirmeyin.

Onlar  ne  Musa’ya  inanır,  ne  İsa’ya.

Sadece  şeytan’a  tapar.

Tam  bu  noktada  bir  ayeti  hatırlatalım :

İman  edenlerle  karşılaştıkları  zaman :  “İman  ettik”  derler.   Şeytanlarıyla  baş  başa  kaldıklarında  ise, derler ki :  ” Şüphesiz,  sizinle  beraberiz.   Biz (onlarla)  yalnızca alay  ediyoruz.” (2/14)

28  Şubat   döneminin   koalisyonuna    bir   bakınız :

“Çevik  Bir  ve   ekibi,

Gülen  ve  tebaası,

TUSİAD,

yaygın   medya   patronları,

Ertuğrul  Özkök,  Reha  Muhtar,  Serdar  Turgut,  Mehmet Ali  Birand,  Şamil  Tayyar    v.b.   halk  düşmanı   yalancı  parazitler…


Bunların  hepsi  şimdi  nerede ?

AKP  “koalisyon”  ailesi  içinde…

Hepsi  AKP’yi  yıkayıp  yağlıyor.

Neden?

Aynı  patronun  emzirdiği  “Ortağın Çocukları”  (Mustafa Yıldırım’ın kitabı)  olduğu  için olabilir mi ?

28  Şubat  diye  yırtınarak  “mağdur  tekerlemesine  yenisini  ekleyen”  kemikten  yağ  çıkarma  ustası  AKP  tayfası  “yenilikçiler”  olarak  niye  Erbakan’ı  ve  “gemiyi” terk etmişti acaba?

Madem  28  Şubat’a  karşıydılar,  neden  direnmeyip  Erbakan’ı  sattılar ?

Hatta  satmakla  kalmayıp  Numan  Kurtulmuş’a  partiyi  böldürdüler ?

Böldürmekle  kalmayıp ;   “AKP’ye  oy  verirseniz  düşmanı  Çanakkale’den  geçirirsiniz”   diyen  Erbakan’ı  Mercimek’e  dava  ettirdiler ?

Refah Yol’u  28  Şubat  balans  ayarı  ile  yıkan  ABD,  Erdoğan’ı  BOP’un   eşbaşkanı  olarak  görevlendirdi.

28  Şubat  Süreci  AKP’nin  doğum  sancılarıdır.

28  Şubat  darbesi  ebesidir.

Çevik  Bir  ise  kirvesi…

O  yüzden  kirveye  saygıda  kusur  etmiyorlar.

Erbakan  bitirilerek  Erdoğan’a  yol  açıldı.

Sonraki  süreçte  bankaların  içi  boşaltıldı.

Üçlü  koalisyon  döneminde  Ecevit’i  Irak’ın  bölünmesine  razı  edemeyen  küresel  elit  dış  müdahaleye  açık  olan  ekonomiyi  bir  gecede  çökertti.

Kim   vardı   koalisyonda ?

Merkez  sağ  bir  parti  olan  ANAP,  merkez  sol  bir  parti  olan  DSP,  milliyetçi bir  parti  olan  MHP…

Koalisyona  yapılan  ekonomik  darbe  hem  merkez  sağ,  hem  merkez  sol,  hem  de  milliyetçi  bir  partiyi  sıfırladı.

Ekonomik   darbe   çok   önemli   bir   darbedir.

Çünkü   böyle   bir   darbenin   tarafı   olmaz   ve   bütün  

millet   bu   darbenin   mağduru   olur.

Bütün   millet   mağdur   olunca   mağduriyetten   sorumlu

tutulanlar   yok   olur.

Öyle  de  oldu.

Ve   AKP’nin   karşısında   hiçbir   muhalefet   kalmadı.

Yani  önlerinde  küresel  elit  tarafından  açılmış  bir  otoban  vardı.

Koalisyon  hükümetinin  Derviş  programını  uygulamış  olmalarına  rağmen  koalisyona  yapılan  ekonomik  darbeyi  bol  bol  kullandılar.

Çünkü  AKP  zihniyeti  için  hedefe  giden  yolda  kullanılacak  her  malzeme mübahtır.

Yazımızı  bir  ayetle  sonlandıralım :

Şeytanların  kimlere  inmekte  olduklarını  size  haber  vereyim  mi ?   Onlar,  ‘gerçeği  ters  yüz  eden,’  günaha  düşkün  olan  her  yalancıya  inerler.   Bunlar  (şeytanlara)  kulak  verirler  ve  çoğu  yalan  söylemektedirler.   (26/221-223)

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=117%3Aakpnin-ebesi-28-ubat-kirvesi-cevik-bir&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

01
Mar
12

PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-

İstanbul’un Tuzla ilçesinin bir muhacir semti olması münasebetiyle semtte son yıllarda “Mübadillik” kavramı öne çıkmakta ve çıkarılmakta. İlk bakışta herhangi bir sorun teşkil etmeyen bu kavramı araştırdığımızda, savunucularının kafalarının ya karışık ya da farklı amaçlar taşıdığını görmekteyiz.

Öncelikle gelin isterseniz bu kavramların anlamlarını açıklayalım;
Muhacir: Göçmen anlamını taşımaktadır.
Mübadil: Mübadele kelime anlamı olarak takas demektir. Mübadil de mübadeleye tabi olandır.

Fatih Sultan Mehmet’in babası Sultan 2. Murad zamanında 1430 yılında Osmanlıların hakimiyeti altına geçen Selanik 1912’ye yani Birinci Balkan Savaşına kadar 482 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kaldı.

Bu zaman içinde Selanik’in Türkleşmesi ve Müslümanlaşması ve siyasal birliğe karşı gelenlerin faaliyetlerinin önlenmesi için bazı aileler Anadolu’dan çıkartılarak yeni kazanılan topraklara yerleştirilmiş imparatorluğun kalıcılığı sağlanmaya çalışılmış hem de huzursuzlukların önüne geçilmiştir. Belirtmekte yarar var. Osmanlı kimseyi zorla Müslüman yapmamıştır. Kişi yada kişilerin vicdanına bırakılmıştır.

Gayrimüslimler dinlerinde ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. Bu yazıda değinilen Müslümanlaştırma unsuru kültürün etkisinden zamanla meydana gelen baskın kültüre uyum sağlama anlamında kullanılmıştır.

Göründüğü gibi Osmanlı’nın iskan siyasetince Selanik’e ve Balkanlara yerleştirilenler Türk’türler. Öncelikle toplumumuzda ki bu bilgi yanlışını düzeltelim ve bu kısa bilgi notlarının ardından konumuza geri dönelim.

Tuzla’da sözde geçmişin izlerinin diri tutulmasını, gerekse de göç yollarında çekilen acıların unutulmamasını amaç güden vatandaşlarımız belli faaliyetler yürütmekte ve de belli taleplerde bulunmakta. Selanik muhaciri ve mübadili bir ailenin ferdi olarak bir önceki makalemde yürütülen faaliyetleri değerlendirdiğimden bu yazıda faaliyetlere değinmeyip talepleri değerlendireceğim.

Tuzla’nın Ayazma olarak adlandırılan bölgesinin tarihine uygun bir şekilde Kiliseleştirilmesini isteyenler var. Sormak isterim tarihi olarak sadece asırlık ağaçların bulunduğu Ayazma’da böyle bir şeye ne gerek var?

Atatürk ve Selanik’i anlatacak ve de hatırlatacak yapıtlar inşa etmek varken bu da niye?

Birkaç çözüm önerisinde bulunmak için önerilerimi sizlerle paylaşıyorum; Selanik’in sembolü olan ve Selanik’in elden çıkmasıyla vaftiz edilen Osmanlı yapımı Beyaz Kule’yi hatırlatacak bir eser yapılamaz mı? Ya da Selanik şehrinin minyatürü? Ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te ki evine benzer bir yapı yapılıp Atatürk evi denilemez mi? Bu örnekleri çoğaltmak gördüğünüz üzere mümkün.

Bir diğer talebi ele alırsak eğer, Tuzla Sahil’de yer alan Şeyh Şamil kitabesinin kaldırılması. Şeyh Şamil kimdir? İlk önce bu sorunun cevabını verelim isterseniz.
Rusya içerisinde yaşayan milyonlarca Müslüman gibi (Kırım Türkleri, Çerkezler vb.) Rusya’nın aşırı Hıristiyanlaştırma (Ortodokslaştırma) politikalarına maruz kaldığı yetmiyormuş gibi Panslavizm politikalarına da maruz kalan ve anayurtlarından atılmak istenen Müslümanlardan sadece bir tanesi.

Ruslara karşı vermiş olduğu destansı direnişle Kafkas toplumları içerisinde kahramanlaşan bir Müslüman’dır.

Ancak yapılan bu zulümlerde unutulmuş değildir. Türk Milleti’ne yaşadığı felaketleri, mazisini hatırlatmak gerekir. Topraklarımız da halen gözü olan devletler dünya üzerinde yer almaktadır. Bundandır ki geçmişi iyi bilmek gerekir gelecekte de aynı hatalar yapılmasın diye.

Şimdi sormak isterim bu kitabe kaldırılınca yerine ne yapılacak? Zeus’un figürü mü? Yoksa Afrodit’in külotu mu?

Bana kalırsa bu kitabe kaldırılmamalı. Onunla birlikte Batı Trakya’da baskı altında yaşayan, öldürülen, ırkçılığa maruz kalan Türkler için Batı Trakya sorunu için bir anıt daha yapılmalı. İki anıtın da verdiği mesaj, Türklere ve de Müslümanlara karşı yürütülen politikalarının bir soykırım olduğu gerçeği olmalı.

Yalnız  dikkat  edilmesi  gerek  çok  önemli  iki  husus,  iki  nokta  vardır.

Bunlar ;

Okumaya devam edin ‘PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-‘

01
Mar
12

CHP ve MHP İşgale Karşı Neden Sessiz..??!!!!!!!!!!!!!!!

NATO  füze  kalkanının  kurulduğu  Malatya’nın  Kürecik  köyünün  2100  rakımlı  Çarşak  tepesine  Amerikan  askerleri  yerleşti.

Açıklamayı   ABD  Avrupa  Ordusu  ve  Yedinci  Ordu  Komutanı  Korgeneral  Mark  Hertling  yaptı.

Bu  kararın  açıklanmasından  sonra  geçtiğimiz  Salı  günü,  TBMM’de  grubu  bulunan  siyasi  partilerin  grup  toplantıları  vardı.

Tayyip  Erdoğan,   Kemal  Kılıçdaroğlu   ve   Devlet  Bahçeli  konuştu,  üç  partinin  milletvekilleri  her  zamanki  gibi  kendi  liderlerini  alkışladı.

Üç    genel    başkan    da    Çarşak    tepesine    Amerikan    askerlerinin    yerleşmesi  

konusunda     hiç – bir – şey     konuşmadı..!!!

Neden    acaba..?!!!

“Önemsiz”   bir   olay   olarak   “gör”dükleri   için   mi ?

Yoksa     aralarında     bir     uzlaşma    mı     var..?!!!!!

Uzlaşma    yoksa,  

neden   susuyorlar..??!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

***

Bu arada eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, şaşırtıcı bir değerlendirme yaptı.
Kılınç, “Kürecik’teki füze kalkanı, İran’ın geliştirdiği klasik anlamda roket sistemlerine karşı ABD tarafından geliştirilen bir tedbir sistemidir. İsrail’i korumak amacıyla olabilir. İran’dan veya daha uzun menzilli füzelerin olduğu Kuzey Kore’den gelebilecek olası bir saldırıya karşı müttefiklerini koruma amacıyla oluşturulmuştur. Bir savunma sistemidir. Türkiye açısından bir savunma sistemi olduğu için büyük riskler taşıdığına inanmıyorum. İran’ın bundan alınmaması lazım” dedi.
İyi de madem Amerikan sistemini savunacaktınız, Harp Akademileri’ndeki o toplantıda neden Türkiye, Rusya ve İran ekseninden bahsettiniz? Üstelik bir iddiaya göre asıl bu sebeple hâlâ yargılanıyorsunuz. Arkadaşlarınızın çoğu da içeride…
Fakat “Benim sözüm ‘Rusya Federasyonu ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor’ şeklindeydi. Dikkat ederseniz ‘ABD’yi gözardı etmeden’ ifadesini kullandım” diyebilirsiniz..
O zaman görüşü sorulduğunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de “Amerika ile İran nasıl bir araya getirilebilir onu bilmiyorum tabii. Orgeneral, kişisel düşünceleri olarak bunları söyledi” demişti..
Yani ortada bir gariplik vardı.. İşte şimdi o gariplik aydınlanmış oldu!

***

Isparta ADD Başkanı Mahmut Özyürek ise “Tek bir kurşun atmadan ülke işgal ediliyor” diyor:
“Tarih: 30 Ekim 1918, yer Limni adası: Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, Agamemnon Zırhlısı’nda bir ateşkes sözleşmesi imzaladı. Tarihlere ‘Mondros Mütarekesi’ olarak geçen sözleşmenin 7. maddesinde, müttefiklerin güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilecekleri yazılıydı ve başta İzmir olmak üzere, Anadolu’nun birçok yeri bu maddeye dayanılarak işgale uğradı.
– Tarih 19-20 Kasım 2010, yer Lizbon: ’Vaat edilen topraklar’inşa etmek isteyenler adına ABD ve müttefik devletler ile Türkiye arasında, tarihe ‘Lizbon Zirvesi’ olarak geçen sözleşme imzalandı. Buna göre ABD, İsrail ve AB’nin güvenliği için Malatya/Kürecik’te, hedef kitlesi, başta İran olmak üzere tüm İslam coğrafyası olan NATO kamuflajlı bir Amerikan radar üssü kurulması kararlaştırıldı. Proje Amerika’nın, ama uygulandığı ülke halklarının tepkisinin yumuşatılması için ‘NATO Projesi’ olarak ambalajlandı ve AKP hükümetine kabul ettirildi.
– Ve ABD ordusu, Şubat 2012’de Türkiye’nin güneyine asker çıkardı. Böylece fiili işgal başlatılmış oldu. 30 Ekim 1918’den önemli bir farkla ki; Mondros Mütarekesi’ne savaştan yenik çıkan bir ülke olarak masaya oturulmuştu. 2010 Lizbon Zirvesi’nde ise ‘tek bir kurşun atmadan’ teslim olmuş bir ülke olarak ‘işgal’ şartlarını imzaladık.”

***

Türk   halkı   bu   işgale   seyirci   kalsın   diye   bir   taraftan   dizi   filmlerle,   diğer  

taraftan   Muaviye   politikaları   ile   uyutuluyor.

Bu   arada,   Suriye’deki   isyancılar,   kurdukları   birliğe 

Muaviye   Tugayı”   adını   verdi.

Yani,   mızraklarının   ucuna   Kur’an   sayfalarını   geçirenler,   ABD,   İngiltere   ve  

İsrail’in   yanında   İslam   dünyasını   ele   geçirmek   için   savaşıyor..

Türk   halkının   bu   tablolar   karşısında   sessizliğinin  

sebebi,   dizi   filmler   içine   yerleştirilen   uyutucu 

sanal   reklamlar   olmasın ?

Arslan  BULUT

YENİÇAĞ

29
Şub
12

Sanatçılar : Bu bir başkaldırıdır..!!!

Sanatçılar ülkenin gidişatına el koydu :  “Bize engel olamazsınız..!!!”

Aralarında Mehmet Güleryüz, Rutkay Aziz, Mehmet Aksoy, Eşber Yağmurdereli, Bedri Baykam, Edip Akbayram, Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın’ın da bulunduğu kültür ve sanat dünyasının biraraya gelerek oluşturduğu Sanatçılar Girişimi, bugün Taksim Halep Pasajı’ndaki Ses Tiyatrosu’nda kuruluşunu kamuoyuna duyurdu.

Girişim üyeleri, cumhuriyetin hiçbir döneminde demokrasiye, sanatçılara yönelik bu denli baskı görülmediğini belirterek “Sanatçılar olarak sesimizi yükseltiyoruz. Bu bir başkaldırıdır. Bundan sonra nerede bir haksızlık varsa orada Sanatçılar Girişimi olacak” dedi. Girişimin kendiliğinden oluştuğu ve gün geçtikçe büyüyeceği bildirildi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Ataol Behramoğlu, tarihe not düşmek için toplandıklarını belirterek “Sanatçıların sesini yükseltiyoruz. Sanata ucube diyen anlayışı reddediyoruz” değerlendirmesi yaptı.

Sanatçılar adına basın açıklamasını Orhan Aydın ise “Sanatçılar olarak ülkenin geleceğinden kaygılıyız.
Cumhuriyetin kazanımları yok ediliyor, laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında. Halkın haber alma özgürlüğü gaspedilmiş durumda”
diye konuştu.

Yalan, tehdit, santaj, talan, vurgun, cemaatçilik ve adam kayırmacılığın toplumsal ahlakı kemirdiğini anlatan Aydın, “Türkiye, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya dönüştürülüyor. Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya sürükleniyor. Çocuklarımızın ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz” dedi. Bütün bunları reddettiklerini vurgulayan Aydın, şunları kaydetti:

“Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz. Sanatçılar Girişimi, emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının onurlu görevi ve gereği saymaktadır.”

Sanatçılar ne dedi?

Toplantı sonrası açıklamaya katılan sanatçılar görüşlerini bildirdiler. Sanatçılardan bazılarının isimleri ve görüşleri şöyle:

Mehmet Aksoy: Türkiye’de son dönemde sanata baskılar arttı. Resim öğretilmek istenmiyor. Devlet galerileri kapatılıyor. Taksim Meydanı beton yığını haline getirilmek isteniyor. Şehrin ciğeri rant alanı haline getirilmek isteniyor. Gidişat çok kötü ve herkesin kendi alanını koruması gerekiyor. Biz umutsuzluğa düşmeyiz ve geri adım atmayız.

Levent Kırca: Memleket elden gidiyor. Aydınlar ve yurtseverler cezaevlerinde tutuluyor. Türkiye Cumhuriyeti tehlike altındadır. Artık son noktadayız. Bugün tam zamanıdır. Bütün sanatçı arkadaşlara ihtiyacımız var. Bırakın para peşinde koşmayı, memleketin peşinde koşun.

Bedri Baykam: Türkiye’de dindar gençlik yetiştirilmek isteniyor. Bunun yanında kindarlıktan da bahsediliyor. Haber alma özgürlüğü yok edilmek isteniyor. Laikliğe ve özgür yaşam tarzına saldırılar artarak sürüyor. Biz bağımsız ve çok sesli Türkiye istiyoruz. Biz buradayız.

Mehmet Güleryüz: Bu ülkenin sanatçıları susturulmak isteniyor. Bu ülkenin sanatçıları susacak sanıyorlar. Biz her şeyden haberdarız ve nöbetteyiz.

Rutkay Aziz: ‘Ne yapabiliriz’ diye buradayız. Ve cumartesi günü Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için Taksim’de olacağız.

Sanatçılar “ Sesimizi dünyaya duyuracağız”

Bildiride evrensel kazanımların ve Cumhuriyet değerlerinin yok edildiği öne sürülerek şu görüşlere yer verildi: “Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında. Bağımsız düşünce demir parmaklıklar arkasında. Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş. Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş, sanatçıların eserleri sansür ve otosansür tehdidi altında. Çocuklarımız ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz. Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz”

Sanatçılardan Basın Açıklaması Metni Şöyle: “Reddediyoruz”

Bizler, Türkiye’nin yazarları, şairleri, ressamları, heykeltraşları, sinema ve tiyatro sanatçıları, karikatüristleri, fotoğraf sanatçıları, tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız.

Evrensel aydınlanma değerleri, Cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor.

Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor.

Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında.

Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında.

Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş

Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş

Ressamın, şairin, yazarın, heykeltıraşın, müzisyenin, tiyatro ve sinema sanatçısının, tüm sanat insanlarının, kendi yaratıcı düşleri ve kendi sorumluluk duyguları dışında hiçbir baskı ve sınırlamanın kabul edilemeyeceği yaratma özgürlüğü, yakın ve uzak tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde sansür ve otosansür tehdidi altında.

Yalan, tehdit, şantaj, talan, vurgun, köşe dönmecilik, adam kayırmacılık, cemaatçilik, toplumsal ahlakı kemiriyor.

Ülke zenginlikleri yağmalanıyor.

Doğal ve kültürel doku katlediliyor.

Sanatsal yaratma özgürlüğü tehdit altında.

Emek hakkı için savaşım, yerini sadaka ekonomisine; özgür, cesur, çağdaş insan, yerini ezik, boyun eğimiş yazgısına razı kula bırakıyor.

Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor.

Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya dönüştürülüyor.

Ülkenin kendi yurttaşları arasında ayrımcılık, yaşadığımız coğrafyanın komşu ve kardeş ülkelerine karşı düşmanca söylem ve eylemler her zamankinden daha keskin ve kaygı verici.

Bölgeyi ve dünyayı bir kan gölüne çevirecek bir savaş çılgınlığında Türkiye sanki suç ortağı olmaya kışkırtılıyor.

Çocuklarımızın, sonraki kuşaklarımızın gelecekleri için kaygılıyız.

Kaygılıyız ve reddediyoruz.

Bütün bunları reddediyoruz. Ve tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz.

Sanatçılar girişimi emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının, sorumlu yurttaş olma bilincinin kaçınılmaz olduğu kadar onurlu görevi ve gereği saymaktadır.

Gücümüzü evrensel aydınlanma değerlerine olan inancımızdan, emek ve yaratma özgürlüğüne saygımızdan; sanatçı vicdanımız, bilinç ve duyarlılığımızdan alıyoruz.

Tüm sanat insanlarını, ülkemizin tüm sanatçılarını, “Sanatçılar Girişimi”nde yer almaya ve bütün ülkelerdeki sanatçı dostlarımızı çağrımıza destek olmaya, omuz vermeye; insana yaraşır, aydınlık, özgür, barışçıl bir dünya yaratma savaşımında güçlerinizi güçlerimizle birleştirmeye çağırıyoruz.

Girişime  destek  veren  sanatçıların  isimleri  şöyle :

“Tarık Akan, Edip Akbayram, Onur Akın, Sunay Akın, Üstün Akmen, Alaattin Aksoy, Mehmet Aksoy, Muzaffer Akyol, Aytaç Arman, Hayati Asılyazıcı, Semir Aslanyürek, Engin Ayça, Orhan Aydın, Rutkay Aziz, Kürşat Başar, Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Cahit Berktay, Mustafa Bilgin, Metin Boran, Metin Coşkun,Tuncer Cücenoğlu, İsa Çelik, Nevzat Çelik, Haluk Çetin, Meral Çetinkaya, İsmail Hakkı Demircioğlu, Metin Demirtaş, Nuri Dikeç,Atilla Dorsay, Leyla Erbil, Bilgesu Erenus, Genco Erkal, Altan Erkekli, Erdal Erzincan, Mert Fırat, Müjdat Gezen, Altan Gördüm, Mehmet Güleryüz, Tarık Günersel, Hüseyin Haydar, Emin İgüs, Levent İnanır, Özdemir İnce, İlhan İrem, Ekrem Kahraman, Bülent Kayabaş, Yıldız Kenter, Erol Keskin, Suna Keskin, Tuğrul Keskin, Arif Keskiner, Levent Kırca, Mine Kırıkkanat, Kemal Kocatürk, Nuri Kurtcebe, Orhan Kurtuldu, Mustafa Köz, Küçük İskender, Safiye Mine, Mustafa Mutlu, Yılmaz Onay, Zeynep Oral, Yılmaz Onay, Fikret Otyam, Nedim Saban, Vedat Sakman, Sali, Menderes Samancılar, Osman Şahin, Osman Şengezer, Ferhan Şensoy, Burhan Şeşen, Cihat Tamer, Yavuz Top, Gülsen Tuncer, Cüneyt Türel, Yaman Tüzcet, Metin Uca, Engin Uludağ, Ersan Uysal, Nejat Yavaşoğulları, Timur Selçuk, Işık Yenersu, Ender Yiğit, Ümit Zileli.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97298




İstatistikler

  • 2,005,897 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ağustos 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 45 takipçiye katılın