Archive Page 49

16
Mar
12

‘Sivas’ta yakıldığımız için özür dileriz’

Sivas’ta  yakılan  35  kişiden  biri  olan  halk  ozanı  Nesimi  Çimen’in  oğlu  sanatçı  Mazlum  Çimen,  davanın  zamanaşımdan  düşürülmesinin  kendilerini  şoke  ettiğini  söyledi.

Katliamda  ölenlerin  adeta  suçlu  durumuna  geldiğini  belirten  Çimen,   “Yakıldığımız  için  özür  dileriz”   diye  konuştu.

Sivas’ta 1993 yılında gerçekleşen katliamla ilgili davada 2’si hayatanı kaybetmiş, 5’i de firari olan 7 sanık hakkında zamanaşımı kararı verildi. Dava, bu gerekçeyle 19 yıl sonra düşürüldü.

Mağdur yakınları, firari sanıkların ceza almaktan kurtulmasına ilişkin karara sert tepki gösteriyor.

Olaylarda yaşamını yitiren halk ozanı Nesimi Çimen’in oğlu sanatçı Mazlum Çimen, Birgün gazetesine konuştu.

Mazlum  Çimen , kısaca  şunları  söyledi :

“Alınan karardan sonra hiçbir şey düşünemiyorum. Davayı zamanaşımından düşürerek ‘Bu insanlık suçu değildir’ dediler. Bu suç insanlık suçu değilse ne yapılırsa insanlık suçu oluyor o zaman? İnsanlık suçu olması için ne olması gerekiyor yani?

Çıkan karardan anlıyoruz ki, demek ki tek suçlu bizmişiz. Bir tek ölenler suçluymuş… Biz öldüğümüzde için özür dileriz o zaman. Yakıldığımız için özür dileriz. Dayanamadık kendimizi yaktık.

Devletimizi, hükümetimizi üzdüğümüz için bakanlarımızdan özür dileriz. Keşke ölmeseydik, keşke yanmasaydık… Ama yandık, öldük… Kusura bakmasınlar kendimizi yaktık.

Ne yapacağımızı şaşırdık. Şoktayız. Evet, bu kararı bekliyorduk, tamam ama bu kadar taraf olmalarını beklemiyorduk.

Başbakan’ın açıklamasına ne diyebilirim bilmiyorum. Gerçekten hayırlı uğurlu olsun.”

http://www.ilk-kursun.com/haber/98816

16
Mar
12

YURTSEVER PARTİLERE SESLENİYORUZ : BİRLEŞİN, BÜTÜNLEŞİN, “BU İŞ ARTıK SOKAKTA ÇÖZÜLÜR..!!!”

Gazeteciler,  yazarlar  içeride.

Parti  başkanları,  milletvekilleri  içeride.

700 bin  kişilik  ordunun  genelkurmay  başkanı  içeride.

Kuvvet  komutanları  içeride.   Aralarında  tansiyon,  şeker,  kalp  hastaları  da  var.

Tüm  kanıtlar  çürütülmüş.  Dijital  belgelerin  düzmece  olduğu  kanıtlanmış…   Ama   yine   de   zindanlarda,   tek   kişilik   hücrelerde   çile   dolduruyorlar.

Sivas  Katliamının  katilleri  dışarıda.

Hizbullah  militanları  dışarıda.

PKK’lılar  mecliste.

Alman yargısı tarafından mahkûm edilen Deniz Fener’i sanıkları dışarıda.

Kapalı kapılar arkasında bebek katili ile pazarlık yapanlar dışarıda.

Özgür.   Hür…

Ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyorlar. Toplantılara katılıyorlar. Görüş bildiriyorlar…

Oteli ateşe verip, 35 kişiyi canlı canlı yakanların cezalarının kaldırılması karşısında Başbakan, “Memleketimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun…” diyor.

Kime hayırlı olsun? Gözü yaşlı analara mı? Çocuklara mı? Eşlere mi?

Yoksa  katilere  mi ?

Cana kıyanlara, talancılara, soygunculara, sapıklara düşünce özgürlüğü var. Milletin seçtiği vekillere yok. Milli Eğitim komisyonunda “eleştiri ve görüşme hakkı”nı kullanmak isteyen vekiller, iktidar vekilleri tarafından tekme tokat dışarı çıkarılıyor. Yerlerde sürükleniyor.

“Atatürk’ten görev aldım, bu üniversitede Atatürk’ün emirlerini yerine getiriyorum” diyen öğrenciler okuldan atılıyor.

Vatan topraklarının, vatan mallarının satışını iptal eden mahkeme kararları, tıpkı milletvekilleri gibi ayaklar altında çiğneniyor. Bizzat Bakanlar Kurulu,

“Özelleştirmeleri iptal eden yargı kararları uygulanmayacak”
diye kararnameler yayınlıyor…

Böyle bir uygulama, Anayasanın “…Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez…” denilen 138. Maddesine aykırı değil midir?

BU  ORTAMDA,  BU  KOŞULLARDA,  BU  MEMLEKETTE  HUKUK  VAR  DİYEBİLİR  MİSİNİZ ?    HUKUK  VAR  MIDIR ?    HUKUK  KALDI  MI ?

Hukuk guguk oldu.

Demokrasi bitti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi görev yapamaz duruma getirildi. İşlevini yitirdi.“Sopayla yasa geçirme dönemi” başladı.

Bir adı kaldı TBMM’nin.

Cumhuriyetin tüm kazanımları yok edildi.

Türkiye’de korku imparatorluğu hüküm sürüyor şu an. İnsanlar konuşmaya, düşüncelerini söylemeye, haksızlıklara itiraz etmeye korkuyorlar.

Yeni bir öncü, yeni bir ATATÜRK bekliyorlar. Güçlü, dirayetli, vurduğu yerden ses getirecek bir muhalefet bekliyorlar.

Ama yok.

Ne Atatürk, ne güçlü bir muhalefet var.

Muhalefet iktidarla oturmuş yan yana, girmiş kol kola, “bölünme Anayasası” yapıyor.

Sopayı yiyor, yerlerde, sürükleniyor, tekmeleniyor. Dövülmeyi, sövülmeyi göze alıyor.

Ama yine de “Bölünme anayasası” yapmaktan, suç ortağı olmaktan vazgeçmiyor…

Türkiye bugün “Kurtuluş Savaşı koşulları”ndan daha kötü bir durumda.

Güçlü bir ses bekliyor o. Öncü bekliyor. Eylem, direniş bekliyor. Çünkü hak arama yolları tıkandı. Eşkıya dünyaya hükümdar oldu.

Yurtsever partilere, sendikalara, derneklere, sivil toplum kuruluşlarına sesleniyoruz:

Birleşin, bütünleşin, vatana sahip çıkın. Ortak kararlar alın. Ortak eylemler düzenleyin. Güçlerinizi birleştirin.

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demiş atalarımız.

PARTİCİLİK  DEĞİL,  VATAN  SAVUNMASI  YAPIN.

Sevgili Muharrem İnce’nin deyişi ile “Bu iş artık sokakta çözülür…”

Taksim meydanı sizi bekliyor.

Tandoğan sizi bekliyor.

Kızılay, Konak, Alsancak, Gaziantep’in istasyon meydanları sizi bekliyor.

“Küçük olsun, benim olsun” diye diye vatanı bitirdik. Cumhuriyet kazanımlarının yok edilmesine seyirci kaldık.

Particilik oynamayı, makam, mevki peşinde koşmayı bırakalım. Halka öncü olalım. Yol gösterelim.

ATATÜRK  OLALIM…

Ne  diyordu  Attila  İlhan :

“En büyük kötülük şu; Batı son 50 sene içinde Türkiye’de küçük küçük siyasi guruplar ya­ratarak bizi birbirimize düşürdü. Hâlbuki her şeyden önce bunların birleşmesi lazım ki vatan dokusu oluşsun. Gazi’nin Ankara’da oluşunu bir düşünün. Gazi’nin bir tarafında Ziya GÖKALP vardı. Bir tarafında Yusuf AKÇURA, arkasında Mehmet Akif vardı ve Mustafa Suphi’yi de çağırmıştı. İslamcı, Türkçü, Kemalist ve Komünist hepsi bera­ber olmasaydı bu savaşı kazanamazdı. Şim­di de aynı espri içine girmemiz lazım.”

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/98793

16
Mar
12

Sezen Aksu Azeri türküsünü Ermenice okumaya kalkınca Azerbaycan ayağa kalktı

Sezen  Aksu’nun  yeni  albümünde  Sarı Gelin  türküsünü  Ermenice  söyleyeceğini  açıklamasına,  Azerbaycan  Telif Hakları  Ajansı  tepki  gösterdi.

Ajans,  Aksu’nun  “Sarı  Gelin’in  Ermeni  türküsü  olduğunu  yönünde  beyanları  gerçeği  yansıtmamaktadır”  dedi  ve  kendilerinden  izin  alması  gerektiğini  öne  sürdü.

Sezen Aksu’nun yeni albümünde Sarı Gelin türküsünü Ermenice söyleyeceğini açıklaması, Azeri müzik otoritelerinin sert tepkisini çekti.

Müziğin Azerbaycan Türküsü olduğunu savunan Azerbaycan Telif Hakları Ajansı, Aksu’nun Ermenice söyleceği şarkı için kendilerinden izin alınması gerektiğini açıkladı.

Ajans, “Aksu, Sarı Gelin’in Ermeni türküsü olduğunu yönünde beyanları gerçeği yansıtmamaktadır. Edebiyat ve sanat eserini koruma sözleşmesi gereği bizden ve Türk makamlardan izin alınması gerek” açıklamasını yaptı.

Azerbaycan Telif Hakları Ajansı açıklamasını, “Sezen Aksu’nun bu uyarıyı dikkate almasını ve dikkatli davranmasını istiyoruz. Aksu’nun ticari bir kaygıyla ulusal menfaati geri plana atmamasını istiyoruz” diyerek bitirdi.

http://www.ilk-kursun.com/haber/98802

15
Mar
12

EY HALKıM..!!! GELİNEN BU NOKTADA, GÜCÜ OLUP DA HAREKETE GEÇİRMEYEN HAİNDİR..!!!

Gelinen    nokta    nedir ?

Ülkemizin ekonomik kaynaklarının yönetimi artık yabancıların eline geçmiştir:  Bankaların, borsanın, sigorta şirketlerinin, limanların, barajların, madenlerin ve iletişim ve petrol gibi çok önemli sektörlerin yüzde elliden çok fazlası yabancı şirketlerin yönetimindedir. Türkiye Kurtuluş Savaşı ile sahip olduğu yer altı ve yer üstü ekonomik varlıklarının yönetimini, AKP siyaseti eliyle resmen ve göz göre göre yabancılara devretmiştir.

Yediden yetmişe halkımız artık nefes alamaz derecede borçlandırılmıştır: AKP siyaseti eliyle bakkal dükkânlarında dağıtılan kredi kartları ile işçi, memur, esnaf, emekli, köylü, öğrenci yani hepimiz, yüksek faizli kredi borcunun altına konulmuş, çiftçimizin önemli ölçüde toprağı da yabancı bankaların ipoteği altına verilmiştir.

Kaderi, kıvancı ve kederi olan bir olan halkımız, geçmişi, günü ve geleceği bir olan halkımız nerdeyse birbirini düşman görür hale getirilmiştir: Türk Milleti etnik ve dinsel temelde, AKP siyaseti eliyle son hızla ayrıştırılmaktadır. Müslüman Türk Milleti Alevi-Sünni diye, kardeş olan bu millet Türk-Kürt diye ve de bizzat AKP siyasetinin son on yılda izlediği yanlış politikalar sonucu bölünmeye doğru sürüklenmektedir.

Adı PKK olan katillerin cinayetleri Kürt Sorunu denilerek halkımıza mal edilmiş ve masum halkımız terörün tabanı haline getirilmiştir: AKP siyasetinin Habur tezgâhı ile PKK denilen terör ile masum halkımız yan yana konulmuş ve PKK halkın temsilcisi durumuna çıkarılmıştır. AKP siyaseti Oslo’da Kürt Tarafı-Türk Tarafı diyerek PKK ile masaya oturmuş, terör cinayetleri ve şehitlerimiz göz ardı edilerek, PKK terörü AKP siyasetinin baş muhatabı haline getirilmiştir.

Yargı önemli ölçüde bağımsızlığını yitirmiştir, adalet artık tecelli etmemektedir: AKP siyasetinin işine gelmeyen kararları, hukuk ve vicdan temelinde, alan ve veren hâkim ve savcıların görev yerleri derhal değiştirilmektedir. Özel yetkili savcı ve mahkeme deyip, dosya gizliliği deyip, gizli tanık, gizli müneccim deyip insanlarımızın savunma hakları dahi ellerinden alınmaktadır. Tutuklanıp hapse girenlerin ne zaman çıkacağı artık bilinmemektedir. Yargı AKP siyasetinin nerdeyse maşası durumuna düşmüş, hak ve adalet değerlerimiz yok olmaktadır.

Türk Tarihi ve biz Türklerin Atası Atatürk büyük bir saldırı altındadır: Haksız, hukuksuz ve ahlaksız bir temelde, Türk Tarih Destanı olan Ergenekon bir suç soruşturmasına kod adı verilerek Türk Tarihi çocuklarımızın hafızasından silinmektedir. Ergenekon kod adıyla ülkede bir korku fırtınası estirilmekte, Türk Milleti’nin evlatları “Ne Mutlu Türk’üm” demekten korkutulur bir hale düşürülmek istenmektedir. Başta Atatürk olmak üzere Kurtuluş savaşımızın Milli Kahramanlarına alenen saldırılar medya eliyle sürdürülmekte, AKP siyaseti de bu saldırılara destek vermektedir.

İçeride yaşanılan bu vahim tablonun yanı sıra, dışarıdaki Türk milli hak ve menfaatleri birer birer yok edilmekte, binlerce yıldır birlikte yaşadığımız ülkeler birer birer Türk Milleti’ne düşman edilmeye çalışılmaktadır. Başta Kıbrıs, başta Irak ve Suriye, başta İran’a karşı AKP politikaları bir yandan Türk Milleti ve devletini yalnızlaştırırken, öte yanda izlediği bu politika sonucu doğrudan varlığımızı ve bekamızı tehlikeye düşürmektedir.

Bu   böyle   devam   edemez !

Ekonomik kaynaklarını yabancılara devreden bir ülke ve milletin bağımsız ve özgür yaşaması mümkün değildir.

Yediden yetmişe herkesin borçlu olduğu, üstelik geleceğimizin de borçlandırıldığı bir ülkede insan hakları ve demokrasiden söz edilemez.

Her geçen gün etnik ve dinsel ayrışmanın sürdürüldüğü ve bu ayrışmanın yer yer çatışmaya dönüştürüldüğü bir ülkede barış ve kardeşliğin hüküm sürmesi beklenemez.

Ardında ABD-AB-İsrail yer aldığı PKK terör örgütüyle otuz yıldır sürdürdüğümüz mücadelede verdiğimiz şehitlerimizin kıymetini bilmek ve hesap sormak var iken ve de bu örgütü tarihten silmek var iken onunla masaya oturulması kabul edilemez.

Adalet hepimiz içindir, adalet yok ise demokrasi de yoktur, insan hakkı da yoktur, Kul hakkı yoktur!

Ergenekon kod adıyla Türk tarihinin ayaklar altına alınmasına seyirci kalınamaz. Tarihine sahip çıkmayan bir milletin geleceği olamaz.

Yunanlılara, Ermenilere, Rumlara, Ruslara, İngiliz ve Fransızlara ve daha birçoklarına karşı verdiğimiz ve dünya tarihine altın harflerle yazılmış olan bağımsızlık ve kurtuluş mücadelemize sahip çıkmak, yaşatmak, vatanımızın ve milletimizin ve de bayrağımızın kıymetini bilmek var iken, Kurtuluş savaşımızın yok sayılmasına ve milli kahramanlarımıza dil uzatılmasına seyirci kalınması mümkün değildir.

Yanı başı komşularımızdaki iç karışıklıklara ABD-AB-İsrail yanında saf tutularak destek verilmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti dururken Kıbrıslı Rumların desteklenmesi Türk Milli politikası olamaz.

Türkiye bir AKP siyasetine mahkûm olacak kadar zayıf bir devlet ve bu siyaseti değiştiremeyecek kadar da zayıf bir millet değildir!

Türkiye’nin   çıkış   yolu   vardır !

Tehdide karşı toplumsal refleksin gösterilmesini sağlayacak örgütlü güçlerimiz en başta muhalif siyaset ve ardından da sivil toplumun örgütlü yapıları içerisindedir, teşkilatlarındadır. Bu güç büyük bir güçtür.

Muhalefette olan MHP ve CHP, Meclis’te temsil edilmemiş olsa da İşçi Partisi, Hak ve Eşitlik Partisi gibi diğer siyasi yapılar, içine düşürüldüğümüz bu tehdit ve tehlikeleri halkımıza anlatmak, destek istemek ve bu amaçla varlığını ortaya koymak zorundadır.

İster siyasi, ister sosyal ve kültürel tüm dernekler, sendikalar, ocaklar, üniversiteler, odalar ve borsalar, baro ve diğer meslek kuruluşları, bu milletin ve bu vatanın alın teriyle elde ettikleri güçleri kullanarak halkımızı uyarmak ve bu karanlık gidişattan haberdar etmek ve halk desteğini alarak siyasetimizin yönünü değiştirmek zorundadır.

Miting denilen demokratik haklar sadece seçim zamanı kullanılmaz. Eğer ki gidişat ülkemizi ve çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atıyorsa, derhal meydanlara çıkıp miting yapılmalı, halkımızın desteği ile bu gidişata dur denilmelidir.

Seçim denilen halk iradesinin tespiti sadece belirli günlerde yapılmaz. Gidişat kötü ise çıkılmalı meydanlara ve erken seçimle bu siyasetin değişmesi sağlanmalıdır.

İstifa denilen mekanizma sadece kaset olayları patlak verdiğinde işletilmez. Eğer ki sahip olduğu demokratik ve yasal görev ve yetkilerle ülkemizin kötü gidişatını engelleyemiyorsa, bizi bu hallere düşüren bu makam sahipleri derhal istifa etmeli ve bu onurlu istifa ile halkımızın tehlikeyi görmesi sağlanmalıdır.

Ey güç ve makam sahipleri!

Ey bu toprağın alın teriyle elde edilen güçleri kullanan örgütlü yapılar!

Ey siyaset ve Sivil Toplum!

Bu iş halk olarak bize düştüğünde, kimsenin endişesi olmasın, vatanımızı da, bayrağımızı da, insanımızı da koruruz biz, sahip çıktık, çıkarız biz, varsa tehlike yok ederiz biz ve bedelini de öderiz. Ancak bizi, ülkemizi ve çocuklarımızı bu tehdit ve tehlikelerden kurtarmak için gün bugün iken, gücü olup da demokratik zeminde kullanmayan, bu gücü kullanarak harekete geçmeyen, gücün harekete geçirilmesini engelleyen her kim olursa olsun haindir, Türk Tarihi’ne de hain olarak yazılacaktır.

Ey  Türk  Milleti !     Müsterih   ol !

Şartlar ve koşullar ne olursa olsun, yüreği vatan, bayrak ve millet sevgisiyle dolu bu aziz milletin biz çocukları and içeriz ki, bu kutsal Anadolu topraklarında Türk Milleti ve Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır, bunun bedeli de ne olursa olsun, ödenecektir, tüm dünya bunu böyle bilsin!

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.erdalsarizeybek.com.tr/makaleler/ey-halkim-gelinen-bu-noktada-gucu-olup-da-harekete-gecirmeyen-haindir-359h.html

15
Mar
12

Dünya para sistemi yenilensin

Para  ve  sermaye  piyasası,  ekonominin  kan  damarlarıdır.

Ekonomik  krizler,  bu  piyasalarda  başlar,  sonra  reel  sektöre  sıçrar.

2008  finansal  krizi  ve  bugün  AB’de  yaşanan  borç  krizi,  küreselleşme  sürecinde  kriz  aralığının  daraldığını  gösteriyor.

Dünyada  savaş  sonraları  ve  ağır  kriz  sonraları,  öncelikle  para  sisteminde  çözüm  aranmıştır.

Söz  gelimi,  1944 yılına  kadar  dünya  para  sistemi  altına  bağlıydı.

Altın  rezervlerinin  dünya  ticaretinin  gelişmesini  sağlamakta  yetersiz  olması  üzerine,   1944  yılında  dünya  para  sistemi  dolara  bağlı  bir  sistem  olarak  kuruldu.

IMF   ve   Dünya  Bankası  da  bu  sistemin  birer  parçası  olarak  kuruldular.

IMF’nin temel misyonu; dış ödemeler dengesinde sıkıntı çeken ülkelerin, bu sıkıntılar nedeniyle ithalat kısıtlamalarına gitmesini önlemek olarak tasarlandı. Bu sıkıntıları yaşayan ülkelere IMF borç vererek, ithalatın kısıtlanmasını önleyecek ve bu yolla dünya ticaretinde daralmanın önüne geçilecekti.

Bugün küresel kriz riski, 48 yıl önce kurulan para sisteminin yürümediğini gösterdi. Kaldı ki bu sistem yoluyla ABD, yaşadığı krizlerin maliyetini dolar rezervi tutan ülkelere ve tüm dünyaya sosyalize edebiliyor. Bu yolla dünyayı sömürüyor.

Bu küresel kriz, para sistemi ile birlikte, IMF’nin de değişmesi veya yeniden organize edilmesinin gerekli olduğunu ortaya koydu.

Ekonomik krizlerde birkaç yıl için, toplam talebin düşmesi, dünya ticaretinin daralmasına ve büyüme oranının düşmesine neden olmaktadır. Bu krizler aynı zamanda dünya ekonomisinde negatif enerji birikmesine yol açmaktadır. Bir patlama halinde yapısal hale gelmiş olan sorunları, IMF’nin destekleri çözmeye yetmez.

Küresel krizde, IMF’ye başvuran ülkeler çok az sayıda ve küçük ekonomilerdir. Maalesef bu ülkelerin arasında Türkiye’nin olması, Türkiye’nin hâlâ kendi ayakları üstünde duramadığını göstermektedir.

ÖTE yandan dünya para sistemini tek başına dolara bağımlı olmaktan çıkarmak gerekir. Dünya para sistemini dolar yerine, dolar, euro, yen ve Yuan = Renmenbi’den oluşan bir sepete bağlamak daha doğru olacaktır.

Bu sepette yer alacak her dört para da, ülkelerin GSYH’sı ile orantılı olacaktır. Böyle bir sepete bağlanacak dünya para sistemi daha güvenli ve istismara imkan vermeyecek bir sistem olacaktır. Dünyanın ABD’ye ve dolara çalışmasını önleyecektir.

Dörtlü sepete bağlı para sistemine geçildikten sonra, on yıllık bir hazırlıkla Dünya Merkez Bankası kurulabilir.

John Maynard Keynes, 1944 yılında bir Dünya Merkez Bankası kurulmasını önermişti. Keynes’e göre bu banka bütün ülke merkez bankalarının üstünde bir uluslararası Merkez Bankası konumunda olacak ve Bancor adlı bir rezerv yaratabilecekti.

Keynes’in önerisi bugün için geçerli bir öneridir. Birleşmiş Milletler kararı ile ve arkasında Birleşmiş Milletler’in olduğu bir Dünya Merkez Bankası ve bu bankanın yaratacağı rezerv para Bancor (altın para), para sisteminde istikrar sağlayacaktır.

Dünya para sisteminin yeniden kurulması, ülkelerin daha kolay ulusal iktisat politikası uygulayarak, dolara olan bağımlılıktan kurtulmalarını sağlayacaktır.

Esfender  KORKMAZ

YENİÇAĞ

15
Mar
12

CIA’nın Ankara ablukası ve son buyrukları

Yaşanan   CIA   tarihinde   bir   ilk

CIA  Başkanları  bir  yıl  içinde  aynı  ülkeye  acil  koduyla  üç  kere  ziyaret  ediyor  ve  her   seferinde   teamül  dışı  olarak  o  devletin  Başbakanı  ile  bir  araya  geliyor.

Bu  ülke  Türkiye,  görüşülen  Başbakanda  Recep  Tayyip  Erdoğan’dır.

Hatırlayın, geçen yıl Mart ayında önce o dönem CIA Başkanı olan Leon Panetta Ankara’ya gelmiş ve 5 tam gün kalmıştı.

Temmuz ayında Panetta’nın görevi devretmesiyle yeni atanan David Petraeus ilk dış temasını yine Ankara’ya yaptı.

Ve bugün aynı Petraeus yine başkentimizde ve Başbakan’la masada, üstelik bir gün ara ile iki görüşme yaptı…

İlginçtir, ne kamuoyu ne muhalefet Tayyip Bey’e “sen MİT Müsteşarı mısın, CIA ile neden sen muhatap oluyorsun” sorusunu bile sormuyor.

Yine bu bir yıl içinde ABD’den gelenler sadece CIA Başkanları değil, hatırlayın Dışişleri Bakanı’ndan Savunma Bakanı ve Başkan Yardımcısına kadar Beyaz Saray’ın A Takımı da Türkiye’deydi.

Peki ama bayram değil seyran değil bu ziyaretler niçin mi?

Hiç kuşkunuz olmasın Türkiye’nin başını belaya sokmak için…

Öyle çünkü koskoca Paxamericana Ankara’nın lehine olacak bir şey için bu şekilde ziyaret ablukaları yapar mı?

O ABD ki Türkiye’nin bağımsızlık senedi olan Lozan’ı bile hala tanımayan ve Türkiye’ye parayla sattığı silahların bilgisayar yazılımlarını gizleyip vermeyen ülkedir.

Peki bir yıl içinde yoğunlaştırılan o baskılar niçin mi?

Ankara’yı ABD’nin Ortadoğu’da köpeği konumuna getirmek için…

Bölgemizin yeniden dizaynında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD adına önce Suriye, akabinde de İran’a saldırması ve vuruşması için.

Sızan bilgililere göre Petraeus’un önceki gün yaptığı yıldırım ziyaret aslında taleplerin bildirilmesinden ziyade bir ültimatom niteliğinde imiş.

Buna göre Washington Suriye bağlamında Ankara’dan artık söz değil, eylem istiyor yani Şam’ın çökertilmesinde fiili adımlar talep ediyor.

Dahası, İran’a karşı açık bir tavır ve ambargo diye ısrar ediyor.

Buna ilaveten ABD’yi ne alakadar ediyorsa Yeni Anayasa’da hızlanın diyor.

Ey okur, milletimizin ve devletimizin başı ciddi manada belada zira Erdoğan ABD’in bu baskı ve tehditlerine şayet direnemezse Türkiye topyekun alev topuna dönecek.

50 milyon aldı sonra linç ettirdi

İşte Haçlı, işte Fransa ve işte Sarkozy’nin gerçek yüzü…

İddia bize ait değil dünyaca ünlü Guardian’da sorgulanıyor:

Meğer Sarkozy adlı bu Fransız Yahudisi 2007 seçimleri sürecinde Kaddafi’den tamı tamına 50 milyon Avro seçim yardımı almış.

Meğer Sarkozy seçimi bu para ile kıl payı kazanmış.

Meğer böyle bir avantayı verdiği için Kaddafi’nin Fransızların ünlü Elyse’e Sarayı’nın bahçesine çadır kurmasına izin verilmiş.

Ve heyhat aynı Sarkozy bütün dünyanın gözü önünde onu yani Kaddafi’yi linç ettirdi iyi mi.

Sadece bu olay bile Batı’nın ahlakının ve değerlerlerinin pespayeliğini teyid ve tescil etmiyor mu?

Tevekelli değilmiş, Libya’lılar yüzyıllar önce hiç güvenmedikleri Haçlı’dan korunmak için Osmanlı’yı ülkelerine boşuna davet etmemişti.

9 katrilyonluk peşkeş mi?

4 yılda tamı tamına 15 milyon tablet bilgisayar…

Kim mi alacak bunu?

Milli Eğitim Bakanlığımız.

Malum başlatılan Fatih Projesi kapsamında milyonlarca bilgisayara ihtiyaç var.
Bunun maliyeti 9 milyar TL ki eski parayla bu 9 Katrilyondur.

Sıkı durun AKP hükümeti bu bilgisayar alımını kamu ihale kanununun dışında bıraktı…

Peki bu ne mi demek?

Hükümet kimi istiyorsa alımı ondan yapacak demektir.

90’lı yılarda SHP’li Bakan Güler İleri yediği yemek parasını bakanlığa ödetti diye koltuğunu kaybederken şimdi eski parayla 9 katrilyonluk bir satın almada kural ve kanunların dışına çıkılıyor ama medya ile kamuoyundan çıt yok.

Ey korku sen nelere kadirsin…

Suriye provokasyonlarına dikkat!

Suriye’de bir vatandaşımız öldürüldü, hedef anında Beşar Esad.

Oysa olay anında orada olan diğer vatandaşlarımız açıkladı ki ateş edenler asker değil, Esad’a karşı mücadele eden muhalifler.

Kazara olayı bizimkiler görmese ihale Esad’da kalacak.

Altını çizerek yazıyorum önümüzdeki günlerde acaip provakasyonlar olacak ve bunu CIA tezgahlayacak.

Amacı ise Türk kamuoyunda Suriye’ye karşı kin ve husumet oluştumak.

Evet bu aralar Suriye’den yeni saldırı haberleri gelebilir, bayrağımız yakılabilir, büyükelçiliğimize saldırılabilir ve Allah korusun esrarengiz suikastler olabilir.

CIA Başkanları Suriye için ardı ardına üç kez Ankara’ya geliyor ise beli ki bu konu için yapmayacakları çılgınlık yoktur.

Ey ahali bundan böyle Suriye ile ilgili her habere inanmayın.

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

15
Mar
12

İKTİDAR PAYLAŞıLMAZ

“İktidar,  legal  olmayan  hiçbir  grup,  hiçbir  kişi  ile  paylaşılmaz”   diye  uzunca  yazamadığım  için,  başlığı   İktidar  Paylaşılmaz”   diye  yazdım.

( Anadolu’nun bir kasabasında anası-babası ölmüş, çok zeki bir çocuk varmış. Tüm kasabalılar seferber olup çocuğun eğitimini tamamlaması için destek olmaya karar vermişler. Kimi ceketini almış, kimi paltosunu. Yardımlaşma yolu ve hayırseverlerin katkılarıyla delikanlı eğitimini tamamlayıp, başarılı bir doktor olmuş. Askerliğini yaptıktan sonra kasabasına gelip, muayenehanesini açmış.

İlk  günden  muayenehanesi  arı  kovanı  gibi  çalışmaya  başlamış.

Başlamasına  başlamış  ama,  akşam  olunca  doktorun  cebinde  beş  kuruş  para  yok.     Çünkü  kimse  para  vermiyor.

Muayene olan kişi; “hani o kareli ceket var ya, işte onu ben almıştım”, diğeri “sana ben para göndermiştim” diyerek çekip gidiyor. Bir gün- üç gün – beş gün, bu durum böyle devam edince doktor; “Yeter yahu, iyi ki yardım etmiştiniz, hay yardımınız eksik olsun. Doktor oldum ama, şimdi açlıktan öleceğim” diye kasabayı terk etme kararı almış…)

Siz, iktidar olabilmek uğruna çeşitli cemaatlere, tarikatlara, kendilerini dünyanın jandarması sanan emperyalist devletlere elinizi kaptırırsanız, önce kolunuzu sonra da gövdenizi kaybedersiniz…

Biri gelir Ben Emniyet’in en hassas birimini isterim” der, vermek zorunda kalırsınız, diğeri şu bakanlığın şu birimini isterim” der, sesinizi çıkaramazsınız.

Dış desteklerin; “sürekli borçlan, dış borcunu 79 senede ülkenin borçlandığından daha fazla seviyeye çıkar, ben sana borç bulurum, sen sadece faizi öde, faiz yüksek mi, ne zannettin, öde bakalım”, der. Öteki, “o hassas bölgeye Vali atarken bana danış, benim dediğim adamları Vali atayacaksın” der yapmak zorunda kalırsınız, atadığın Vali de, şehri Kürtçe afişlerle donatır. Dahası, “askerini hazırla, ben söyleyince şu komşunun sınırını geçip, bir tampon bölge oluşturacaksın” der, yiyeceğiniz haltı kitabına uydurmak için kıvranıp durursunuz…

Zaman geçtikçe kendi ülkenizde itibar kaybına uğramaya başlarsınız. Kimse gerçeği yüksek sesle konuşmasa bile, Türk Milleti o müthiş sağduyusu ile sizin durumunuzu sezer, bittiğinizi anlar. İktidarı paylaştığınız yasa dışı kişi ve kuruluşlar da, sizin geleceğinizde en ufak bir risk gördüklerinde, derhal size sırt çevirip, aleyhinize çalışmaya başlarlar.

İktidara gelmenizde size köprü olan bir gazete yazarı artık sizin için “zavallı” kelimesini yazısında kullanır, başdanışmanlarınız ihanete başlarlar.

Baskıyla susturduğunuz devlet görevlileri, bürokratlar birdenbire görevlerini hatırlarlar. Sizin için suç işleyen adamlarınızı çağırmaya başlarlar…

Her tarafınız tel-tel dökülmeye başlar. Yalnız kaldığınızda, vicdanınızla hesaplaşmaya başladığınızda keşkeler başlar. Keşke yapmasaydım, keşke bu yola girmeseydim demeye başlarsınız…

İşte tam bu noktada önünüze yine bir yol ayrımı gelir; Siz de tam bu yol ayrımındasınız;

Ya yıktıklarınızı onaracak, milletten aldığınız emaneti efendice teslim edip, hesabınızı verecek yolu seçeceksiniz, ya da, hırsınıza bir kez daha yenilip kendi kendinizi yok edeceksiniz. Bu arada ülkenize de çok zarar vereceksiniz..

İktidarın gerçek sahibi Türk Milletidir. Milletin size verdiği yetkiyi, yasal olmayan kişi ve kurumlarla paylaşırsanız, milletin emanetine ihanet etmiş olursunuz.

Üç günlük beylik için bir ömrü heder etmeye ve şehit kanlarıyla sulanmış vatanı sıkıntıya sokmaya değer mi? Söyleyin bakalım, değer mi?…

Not: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, aklına gelen her parlak(!) fikri ayaküstü yaptığı toplantılarda basınla paylaşır, dili kaygandır, lafı tutamaz.

Başbakan Erdoğan’ın “hayırlı uğurlu olsun” dediği, Sivas’ta diri-diri yakılan insanlarımızın davasının zamanaşımı yüzünden düşmesi sebebiyle, zamanın sorumlu siyaset ve politikacıların 19 sene sonra yargılanmasını istedi.

Aynen katılıyorum.Bu arada davanın nasıl zaman aşımına uğratıldığının da soruşturma konusu yapılması, 10 yıldır tek başına iktidar olan AKP Hükümetinin, Sivas Davasında suçluların avukatlığını yapan çok sayıdaki AKP Milletvekilinin de soruşturmaya dahil edilmeleri en büyük temennimizdir…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  15 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98758

14
Mar
12

Özel Güvenlik Şirketleri

Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  kurulduğu  dönemde  çok  yazılıp  çizildi  ama  ülke  gündemine  her  gün  yeni  bir  sis  bombası  düştüğü  için  artık  hiç  konuşulmuyor.

Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  kurulmasıyla  devlet  kurumları,  özel  şirketler  ve  bankalar  bu  şirketler  ile  çalışmaya  başladı.

İşçi  kiralama  şirketleri  ile  başlayan  köleleşme  süreci;  asgari  ücretle  çalışan  ve  kıdem  tazminatı  hakkı  olmayan  bu  işçilerin  yanına  “köle”  güvenlik  personelini  de  ekledi.

Onlar  da  asgari  ücretle  çalışıyor,  üç  kuruş  paraya  milyarlık  şirketleri  ve  devletin  kurumlarını  “koruyor”.

Biz  özel  güvenlik  şirketlerinden  en  kanlı  olanıyla  Irak’ta  tanıştık :

Blackwater  özel  güvenlik  elemanları(!)..

Özel  yetkilerle  donatılmıştı.   Yargılanamıyorlardı.

Blackwater  elemanları  Irak’ta  işledikleri  kanlı  cinayetlerle  anıldı.   Acımasız  katillerdi,  hırsızlıkları  anlatılıyordu.

Blackwater  elemanları  Afganistan,  Libya,  Tunus,  Mısır  ve  şimdi  Suriye’de  küresel  çete  adına  işlerine(!)  devam  ediyor.

Bu  arada  Türkiye’deki  Özel  Güvenlik  Şirketleri  unutuldu.

2007-2008  yılında  bu  Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  ezici  çoğunluğunun  yabancıların  elinde  olduğu  yazılıp  çizildi.

Bu durumda BOP işlerken, yabancıların elinde olan Özel Güvenlik Şirketleri ne kadar denetleniyor?

WikiLeaks belgeleri ile; polisin, vekilin, Anayasa Başkanı ve Adalet Bakanı’nın bile CİA veya FBI elemanlarına “kendileri için pürüz olan insanları” şikayet edip bilgi verdikleri ortaya saçıldığına göre, ne kadar denetleneceği ortadadır.

Ben  merak  ediyorum :

Bu  şirketlerde  kaç  tane  yabancı  istihbarat  elemanı  çalışıyor ?

Bu  şirketler  olası  bir  iç  karışıklıkta  nasıl  kontrol  edilecek ?

CİA elemanları Başbakan’ın danışmanlığını yapabildiğine göre; muhalefet partisinin ikinci adamlığına kadar gelebildiğine göre; ülkenin mahremiyeti falan kalmadığı gibi, iç karışıklık yaratılmasına açık bir hale gelmiştir.

Gelecekte “Türk Baharı” yaşarsak, yaşatılırsak; Suriye gibi sınırdan terörist gelmesine ihtiyaç yok(!).. Şimdilik uyku halinde olan Blackwater elemanlarımız o gün uyanacak ve etnik-mezhepsel kışkırtmada hiç kuşkunuz olmasın ki kanlı oyununu oynayacaktır.

Türkiye’de   kale   kapısı   içeriden   açıldığı  için,  

bu  konular   hiç  gündeme   getirilmiyor,   getirilemiyor.

Eeeeyyyyy   Türk   Milleti ;

“Tehlikenin   farkında   mısın..?!!!”

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=121%3Aoezel-guevenlik-irketleri&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

14
Mar
12

THE OSMANLı MERAKLıLARı

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi M.Kemal Atatürk’ün  ’Ne  mutlu  Türk’üm  diyene’’  sözünü  ağzına  alamayanların  devri  aleminde  ortalık  maşallah  Osmanlı  kaynıyor.

AKP hükümeti ve taraf medyası başta olmak üzere, sinemada, dizilerde, TRT’de, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, kutlamalarda, sergilerde, konferanslarda tam gaz Osmanlı pazarlaması yapılyor.

Tarihi gerçeklerinden arındırılmış fakat ümmetçilik ve erotizm giydirilmiş fetihler, saraylar, ulemalar, cariyeler, damatlar, ganimetler, hanlar, hamamlar yeni Osmanlı düzeninin altyapı çalışmalarının temel malzemeleridir.

Devletin kurucusu ve sahibi  Türk’ün üzerinde Arap atı koşturmuş Osmanlı’yı yeniden ısıtan hilafet ve saltanat meraklıları, Türk ve ulus kavramlarını çok milletli kul-ümmet potasında  eriterek yeni Osmanlıcılık oyunu  oynamaya  çalışıyorlar.

Kimliğini, dilini, benliğini koruyamadığı için haçlının elinde oyuncak olan Osmanoğlu Türkleri gibi, petrol için dünyayı kana bulayan ABD’nin yörüngesinde günümüz Türkiye’sini idare eden ‘’badem bıyıklı Türkler’’ de Türk’ten hoşlanmıyorlar.

Türk kelimesi akıllarını ve bedenlerini titretiyor.

Hilafet ve saltanatın ipinde boğulan Osmanoğlu sarayında Türk düşmanlığı pek meşhurdur. Örneğin, ’’Türk kimliğini’’ atının semerinin altına sokuşturan Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yurtdışında büyükelçi olarak görevlendirdiği bir tane Türk’e rastlamıyorsunuz.

Londra’da  görev  yapanlar :

Yanko Aziropula (1800-1802)

Antonaki Ramadani (1818-1821)

Mavroyani Efendi (1832-1834)

Kalimaki Bey (1846-1848)

Kostaki Musurus Paşa (1851-1856)

Kostaki Antopula Paşa (1895-1903)

Stefanaki Musurus Paşa (1903-1908)

Roma’da  görev  yapanlar :

Yanko Fotoyadis Bey (1870-1873)

Serkis Efendi (1872-1874)

Aleksandr Karatodori (1874-1876)- (1886-1889)

Viyana’da  görev  yapanlar :

Dibolto (1808)

Todoroviç Efendi (1826-1831)

Mavroyani Efendi (1831-1835)

Kostaki Paşa (1848-1850)

Berlin’de  görev  yapanlar :

Kostaki Bey (1850-1854)

Aristaki Bey 1858-1876)

Washington’da  görev  yapanlar :

Blak Bey (1867-1873)

Ligoraki Aristaki Bey (1873-1883)

Paris’te görev alanlar:

Panoyataki Efendi (1814-1817)

Nikolaki Mano Efendi (1817-1821)Kalimaki Bey (1848-1852)

Atina’da  görev  alanlar :

Musurus Paşa (1840-1848)

Yanko Fotiadis Paşa (1848)

Görüldüğü gibi isimlerinin arkasına takılmış olan Paşa ve Bey gibi ünvanlar Türk ama ünvanları taşıyanların hiç biri Türk değil. Devlet Türk ama temsilcileri Türk değil. Böyle bir tablodan devletin ve milletin hayrına dokunacak bir hizmet çıkar mı? Çıksa çıksa ihanet ve satış çıkar. Bozkırlarda, dağda, bayırda, cephede en ön saflarda ölüme meydan okuyan Türk’lerle üç kıtaya yayılmış, yedi düvele boyun eğdirmiş aslen Türk olan koca imparatorlukta büyük elçilik yapabilecek hiçbir Türk evladı yok muydu acaba? Ahmet’ler, Mehmet’ler savaş alanlarında ölüme meydan okuyor, Kostaki’ler, Mavroyani’ler elçilikte kestane kebap yapıyor…

‘Tam bağımsızlık benim karekterimdir’ diyen M.Kemal Atatürk, Batıya göbekten bağımlı Osmanlı devlet yönetiminin içine düştüğü cesaretsizlik, çaresizlik ve zafiyet karşısında şunları söyler: ‘’Muhterem milletime tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların, kanlarında ve vicdanlarındaki asil cevheri tahlil etme dikkatinden bir an bile vazgeçmesin!” Sanki Sarışın Kurt bugünleri de işaret etmiş gibi. Tarihi tespit günümüze cuk diye oturuyor ama bilincimiz ve gözlerimiz hala kapalı.

Tarih babanın kalın kitabı, özbenliğini kaybedenlerin ve kendi öz evlatlarına sırtını dönenlerin yok oluş hikayeleriyle doludur. Bugün işgalci ABD’nin sevk ve idaresinde, vatan haini Vahdettin’lerin, Damat Ferit’lerin izini sürerken Osmanlı’nın bile gerisine düşen ”the Osmanlı meraklılarının” tarihten ders almaları gerekir. Zira, Atatürk Türkiye’sinin sahibi ve bekçisi olan ‘‘şu çılgın Türkler” ısmarlama dizilerle ve filmlerle parlatılan ümmet ve eyalet sistemine dayalı yeni Osmanlı dolmasını yutmaz.

Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen yeni anayasa çalışmalarıyla teokratik başkanlık sistemine kavuşmak isteyen R.Tayyip Bey ve şürekâsının övünçle ve özenle yeşertmeye çalıştığı Yeni Osmanlıcılık tezi de aynı Osmanlı’nın sonu gibi olmaya mahkümdur.

Uğur  SETEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/98687

13
Mar
12

CIA’ ya servis yapan Başbakan Danışmanı ve dağılan devlet

“Eğer   dikkatli   olmazsanız,  

gazeteler   sizin   mazlumlardan  

nefret   etmenizi,   zalimleri   ise  

sevmenizi   sağlar..!!!”

Malcolm  X

—————————————————————————————————

( Türkiye  Cumhuriyeti  Devleti’nin   sonunu   görmek   isteyeyen ;    güya   “dikkatsiz”ce  

mevcut   hükümete   oy   ver(ebil)en    sözde    bakarkör   “müslüman”,    ama   aslında  

resmen   vatan   haini   ruhsuz   vicdansızlara   ithaf   ediyorum..!!!   Üç   kere   oldu,   

daha   neyin   dikkatsizliğiymiş  —  bu   düpedüz   vatanhainliği   a.q…!!!!)

—————————————————————————————————————

İnternetteki  arşivime  bakın  göreceksiniz !

Bir  ay  önce  6 Mart’ı  bekleyin Stratfor  bombalar  patlatacak  demiştik,  aynen  öyle  oldu.
Wikileaks’ın  servis  ettiği  Stratfor  istihbaratları  Türkiye’yi  sarsıyor !
Başbakan’ın  iki  yıllık  ömrü  kaldığı  bilgisinden, Fetullah  Gülen’in  son  seçimde  AKP’den  150  mebus  kontenjanı  talep  etmesine  ve  Suriye  için  Türkiye  üzerinden  yapılan  çirkin  tezgahlara  kadar  pek  çok  konu afişe  edilmiş  durumda  ki  sırada  yeni  sızdırmalar  var !
Malum Stratfor ABD’de Savunma Bakanlığı dahil, büyük küresel şirketlere astronomik paralar karşılığında istihbarat bilgisi sevisini yapan özel bir istihbarat kurumudur. Büyük paralarla hizmet verdiği için de bilgilerinin doğru olması onun itibarı ve geleceği için olmazsa olmazdır!
Stratfor özel bir istihbarat kuruluşu ambalajı içinde olsa da gerçekte CIA’nın ticari koludur ve o kurumun istihbarat bilgilerini paraya çevirmesi için kurulmuştur.
İşte bu Stratfor’un Türkiye’deki en önemli haber kaynaklarında biri kim biliyor musunuz?
Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı İbrahim Kalın!
Yok bu soyut bir iddia değil, bizzat İbrahim kalın Twiter’da bu ilişkiyi kabul ediyor!
Dahası, İbrahim Kalın’ın Stratfor’a geçtiği e-posalar ortalığa dökülmüş durumda!
Aynı şekilde Başbakan’ın iki yıllık ömrü kaldığını Stratfor’a rapor eden -20 bin dolar maaşlı- Faruk Demir de Enerji Bakanımızın gayrı resmi danışmanı!
Görüyorsunuz CIA’nın raportörleri devletimizin hangi noktalarına nüfuz ettiler?
Türkiye manda idaresinde olmuş olsaydı, emin olun bundan ötesi olamazdı!
İlginçtir bu tabloya rağmen Başbakan suskundur niye acaba?
Üzülerek söylemeliyim ki bugünün Türkiye manzarası dağılan devleti çağrıştırıyor!
Devletin Silahlı Kuvvetlerine halkının bir bölümünün darbeci ve din düşmanı diye baktığı, İstihbarat Kurumunu (MİT’i) PKK ile işbirliği içinde diye değerlendirdiği, polise ve yargıya Cemaat Örgütü diye kuşku ile yaklaştığı bir ‘kaos’ta aslında devlet denen bir yapıdan söz edilebilir mi?
AKP ve kadroları Cumhuriyeti yıkayım derken devleti yıkıyorlar da farkında değiller!
Duydunuz mu Mehmet Akif’in Asım’ı Tayyip Erdoğan’mış!
Malum Merhum Mehmet Akif devletimizi Emperyalizmin boyunduruğundan kurtaracak yeni bir nesil tahayyül etmiş ve özlem duyduğu o kuşağa da Asım’ın Nesli demişti.
Ve Bülent Arınç üç gün önce Akif’in Asım’ı yani tahayyül ettiği o neslin sembolü Tayyip Erdoğan’dır dedi.
Vallahi yaşasaydı Mehmet Akif bey bu Bülent Arınç’ı esveleye kadar kovalardı!
Öyle çünkü Mehmet Akif demek istiklal yani tam bağımsızlık demek!
Mehmet Akif demek Haçlı’ya meydan okumak demek!
Mehmet Akif demek anti Emperyalizm demek!
Mehmet Akif demek Garp Medeniyetine başkaldırı demek!
Peki Tayyip Erdoğan öyle mi?
Başdanışmanı CIA’ye servis yapan, Haçlı’nın Müslüman katliamlarına ortak olan, Akif’in lanetlediği Garp Medeniyetinin siyasi örgütlenmesi Avrupa Birliği’ne girmeyi cennete erişmek gibi gören birini Akif’le özdeşleştirmek zemzemle en hafif ifade ile kirli suyu bir tutmak gibidir!
Dün Irak’ta nükleer silah, bugün Suriye’de sözde katliam!
Hatırlayın ABD Irak’ı hangi gerekçe ile işgal etmişti!
Saddam’ın elinde kitle imha silahları var diye!
Peki var mıydı böyle bir şey?
Olmadığını işgal sonrasında bizzat Washington kendisi açıkladı!
Durum bu ise öldürülen bir milyon insan tablosu ne olacak?
Ölenler Müslüman ya hiç kimse bu soruyu sormadı bile?
Sonuç: Toprağa düşen yüz binlerle beraber fiili olarak üçe bölünen Irak tablosu!
Gelelim bugüne:
Suriye için yeni argüman demokrasi ve Esad’ın halkına zulüm etmesi!
Peki gerçekte böyle bir zulüm var mı?
Asla ve -kat’a yok, dün Irak’ta nükleer silah hikayesi ne kadar palavra ise bugün de bu zulüm yakıştırması aynı şekilde yalan ve propaganda amaçlı!
Yok ben bu dezenformasyonu Emperyalist ABD’ye çok görmem de, Irak örneği gün gibi ortada duruyor iken bizim o sarıklı (zangoç)lara ne oluyor, niye hala onlarla beraberler!

Dehşet belge!
Adı: Danny Dayem!
CNN-International adına Suriye’den canlı yayın yapıyor.
Danny’nin bulunduğu Suriye şehrinde ortalık süt liman yani olay falan yok ama görevleri kargaşa ve savaş var demek ya hemen bir mizanseni uygulamaya koyuyorlar.
Danny canlı yayın önceki kurguladıkları tiyatroyu sahneliyor.
Önce bağlantı anında sanki savaş var gibi ya da o imajı vermek için kamera gerisinde mantarlar patlatılıyor ve tam o esnada Danny Dayem şunları söylüyor: “Çatışmanın ortasındayız, bir saat içinde gözümüzün önünde 200 kişi öldü.”
Olay canlı yayında tiyatro ya, arkadan bir suflör üflüyor, Danny tekrar ediyor!
İşte ilahi tecelli, bu üfleme teknik bir hata ile ekrana yansıyor ve CNN’nin mizanseni ya da tezgahı ortaya çıkıyor.
CNN-International Merkezi bu rezillikten kendini kurtarmak için Danny Dayem bizim paralı muhabirimiz değil diyor ve bir sürü tevil hikayesi!
Evet o teknik hata olmasa insanlar şehrin göbeğinde 200 kişinin katledildiğine inandırılacaktı.
Aynı şeyi El Cezire TV’de yapıyor ve ölmemiş olan Suriyelileri öldü diye açıkladı ki, daha sonra öldü denilenler kimlik kartları ile bir bir ekrana çıkıp biz yaşıyoruz dediler!
Her şey bu kadar aleni iken hadiseyi hala kavramamak için ya salak ya da işbirlikçi olmak gerekiyor!

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

12
Mar
12

KİM BUNLAR !..

Ülkede  araştırma  yapılmış,  ahalinin  %62’si  mutluymuş !.
Bu,  aynı  zamanda  keyfi  yerinde  insanların  bu  topraklarda  halen  yaşıyor  olduğunu  gösterir.
Bunlar  ne  menemse  asla  bu  topraklarda  yaşamıyorlar..
Başka  bir  ifadeyle  gövdeleri  bu  memlekette,  zihin  ve  ruhları  da  neresi  olduğu  belirsiz,  başka  bir  yerde…
Suriye, Irak, İran ve bunlara bağlı olarak mevcut hükümetin mandacı zihniyeti ile yürüttüğü dış politika sonucu patlayacağı aşikar olan barut fıçısının içinde olduğunuz için mi mutlusunuz ?.
K.Irak’daki kürt oluşumunun bahar aylarından itibaren başlatacağı ve Güneydoğu Anadoluyu da saracak olan siyasi gelişmelerin ülkeyi daha da karmaşık hale getireceği için mi mutlusunuz?.
Yeni Anayasa üzerinden ülkenin üniter yapısına kastedecek tarzdaki arayış ve çalışmalar için mi kendinizi keyf içinde hissediyorsunuz?.
Mevcut 22 limanının hiç birinin, madenlerin %54 ünün, bankaların %56 sının bizde olmadığı için mi mutlusunuz?..
Dünyada yolsuzluk ve rüşvette 202 ülke içerisinde ilk beşte olduğumuz için mi keyfiniz yerinde?.
Ülkede muhalefet yürütebilmek hiçbir kurum ve kişi kalmadığı için mi kendinizi iyi hissediyorsunuz?.
PKK ile yürütülen tavizkar, gizli görüşmelerin yapılmasına ve 2011 içerisinde 136 çocuk şehit düştüğü için mi mutlusunuz?. Eksi 20 derecede karakollarda bekleyen çocuklar askerlik yaparken, bedelli yasası çıktığı için mi mutlusunuz?.
Andımız, Gençliğe hitap, 19 Mayıs törenleri, 4+4+4 diye dayatılan şarlatan eğitim sistemi mi sizi mutlu ediyor?.
Büyük bir kısmınızın sağlam bir eğitimi olduğunu ve kazancının da iyi olduğunu sanmıyorum.. Geriye neyiniz kaldı sizin?. Barınma, beslenme ve üreme mi?. O, tek hücrelilerden başlayarak, zaten bütün canlılarda var. Bunun akılla, mantıkla, zekayla hiçbir ilgisi yok. Diğerleri tüm canlıların doğal, hayatta soyunu devam ettirme içgüdüsüdür ve hepsi bu kadardır!..
İnsan, dik durmayı, hiçbir yere yaslanmadan mücadele etmeyi, şeref ve özgürlüğü tehlikeye düştüğünde boyun eğmemeyi, söylenmesi gereken sözden kaçınmadığı, soyulmaya, aldatılmaya, aşağılanma, kullanılmaya izin vermemeyi beceremezse, böyle bir toplum gelecek kuşaklarını da yemeye başladı demektir..
Çöküş,  ruhsal  olarak  başlar..
Ruhsal savunma sistemi çöktüğünde bedeni oluşturan sistemi kontrol eden fiziksel savunma sistemi de çöker ve paralel olarak zayıflar..
Gerçek güçsüzlük ruhsaldır..
Ve bu durum Türkiye’de en üst seviyelere ulaşmış durumdadır..
Eğer  testi  temiz  değilse,  içine  boşaltacağınız  şey  bozulur…

Osman  PAMUKOĞLU

Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı
12
Mar
12

İSKEÇE

İskeçe, Yunanistan’ın doğusunda Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir kent.

Edirne’den hemen yanı başındaki Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe gibi yerlere gitmek, Türkiye’nin bir yerinde, bir mahalleden bir diğer mahalleye gitmek kadar ucuz ve yakın. Yol boyu dağların yamaçlarına dizilmiş, minareli camileri bulunan tipik Türk köylerini görebilirsiniz.

Bu bölge tarih boyunca Türk kavimlerinin bulunduğu bir yer. Osmanlı İmparatorluğu ise 1363 yılında Balkanlar’a yerleşti.

İskeçe’nin yanı sıra Kavala, Drama ve Serez bölgelerinin Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmesi ise 26 Eylül 1371 yılında Çirmen Zaferi ile gerçekleşti.

Balkan Savaşları (1912-13) ile bölgede kopmalar başladıktan sonra İskeçe’nin de dahil olduğu Batı Trakya’nın geleceğinin “halkoyu” ile belirlenmesine karar verildi.

Mayıs 1920’de gerçekleşen halkoyu ile, Türk nüfusunun ezici çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen, sonuç bölgenin Yunanistan’a bağlanması yönünde oldu.

Yani 500 yıldan fazla Türk egemenliğinde bulunan bu yerler, “sonucu tartışmalı masa başı oyunları” ile Türkiye’den koparıldı.

İSKEÇE  TÜRK  BİRLİĞİ

İskeçe’de, 1927 yılında kurulan ve nerede ise Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan bir dernek “İskeçe Türk Birliği – İTB” bulunmaktadır.

İskeçe valisinin 1986 yılında “Batı Trakya’da Türk bulunmadığı” iddiasıyla açtığı dava sonucu, İskeçe Türk Birliği’nin kapatılmasına karar verilmiş ve konusu, süreci, kapsamı bakımından “tarihe geçecek kadar önemli” olaylar dizisi bu suretle başlamıştır.

Bunu takiben isminde “Türk” kelimesi olan “İskeçe Türk Birliği” , “Gümülcine Türk Gençler Birliği” ve “Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği” nin tabelaları polis tarafından sökülmüştür.

Yunanistan makamları, “Türk kimliğini silmek için” Batı Trakya’da Türk kimliğinin değil, müslüman görüşünün bulunduğunu ileri sürmektedirler.

Kapatılma kararını veren İskeçe Mahkemesi, “utanılacak” bir karara imza atarak; “Derneğin isminde Türk kelimesinin bulunmasının yasalara, kamu düzenine ve ahlaka aykırı olduğunu” hüküm altına almıştır.

HUKUK  MÜCADELESİ  VE  AİHM  KARARI

İskeçe Türk Birliği (İTB) , 1986 yılında alınan bu kapatma kararı üzerine “20 yıl süren bir iç hukuk mücadelesine” başlamıştır. Seneler süren çeşitli geciktirmeler, oyunlar sonucu nihayet Yunanistan üst mahkemesi kapatılma kararını doğru bulmuş ve İskeçe Türk Birliği’nin açtığı davayı reddetmiştir.

İskeçe Türk Birliği yaklaşık 20 yıl süren iç hukuk mücadelesinin ardından, davanın Yunan mahkemelerinde aleyhlerine sonuçlanması üzerine davasını, 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürmüştür.

Dava, AİHM’de 2 yılı aşkın bir süre devam etmiş ve nihayet 2008′in 27 Mart’ında sonuçlanmıştır. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İskeçe Türk Birliği’ni oybirliğiyle haklı bulmuştur.” Bu gelişmeden sonra Yunanistan karara itiraz etmişse de sonuç değişmemiştir.

AİHM, İskeçe Türk Birliği’nin Yunanistan aleyhine açtığı davayı kabul ederek 2008 yılında karara bağlamış ve Yunanistan’ın Türk azınlığına ait dernekleri kapatma kararıyla “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) örgütlenme hakkıyla ilgili 11.maddesini ihlal ettiğini” hüküm altına almıştır.

Böylece İskeçe Türk Birliği, insanlığa hizmet eden büyük hukuk zaferini kazanmıştır. Bu büyük başarı, Türkiye’nin de katkısı ve desteği ile, uluslararası her platformda kullanılmak üzere beklemektedir.

AİHM  KARARI  SONRASI

Bu karar karşısında Yunanistan’ın yapması gereken tek şey, AİHM.nin kararına uyarak dernekleri açmasıdır. Ama Yunanistan böyle davranmamış ve Türk isimli derneklerin açılmasına izin vermemiştir. İskeçe Türk Birliği’nin, AİHM kararına dayanarak yaptığı başvurular halen Yunanistan resmi makamları ve mahkemeleri arasında sürünmektedir.

İskeçe Türk Birliği’nin web sayfasında belirtildiği üzere “26 yıldır devam eden bu dava, hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanmasının olduğu kadar, demokratik değerler, insan hakları, temel özgürlükler ile Avrupa hukukuna ve uluslararası sözleşmelere gerçekten saygı gösterilip gösterilmediğinin belirleneceği önemli bir sınav niteliğini taşımaktadır.”

İskeçe Türk Birliği’nin bu kibar ve nazik ifadesine rağmen “ortada olan gerçekler”;

-AİHM kararının, Yunanistan tarafından ayaklar altına alındığıdır.
-İnsan haklarına pek meraklı görünen devlet ve toplulukların bu durum karşısında sessiz kaldığıdır.
-Milli çıkarları için “Türk” sözcüğüne dahi tahammül edemeyen ülkeler karşısında, Türkiye’de “40 çeşit azınlık” üretilmeye devam edildiğidir.
-Avrupa ve AİHM istiyor görünümü altında; Türkiye’deki yer isimlerini değiştiren, her taşın başına kilise diye bir haç diken, topraklarını azınlık vakıflarına dağıtan, Türklüğe ait değer ve simgeleri yoketmeyi bir moda haline, azınlık üretmeyi bir salgın hastalık haline getirenlerin “İskeçe Türk Birliği’nin mücadelesine yardımcı olmaları ve sonucundan ders almaları” gerektiğidir.
– Bu mücadelenin sonunda kazanılmış olan AİHM kararının, uluslararası toplum ve camiada yeteri kadar işlenememiş olmasıdır.

Eğer durumun tersi olsa yani AİHM kararını uygulamayan taraf Türkiye olsa idi, Yunan makamlarının bu durumu ne kadar ve ne büyük ölçüde kullanacaklarını tahmin etmek zor olmayacaktır.

Ancak   bizler ;    yani   içerideki   Türkler,   birbirimizle   o   kadar   uğraşıyoruz   ki,  

dışardaki   Türklerle   ilgilenmeye   zaman   kalmıyor.

Gene  de  İskeçe  Türk  Birliği,  benzer  birlik  ve  mensupları  karşısında  saygı ile  eğiliyoruz. 

“Biliniz   ki,   Türklerin   ve   Türkiye   Cumhuriyeti  

vatandaşlarının   kalbi,   sizin   için   ve   sizlerle  

birlikte    atmaktadır…!!!”

Av. A.Erdem  AKYÜZ

http://www.ilk-kursun.com/haber/98376

11
Mar
12

Suriye, İran, Türkiye

BOP çerçevesinde ülkeler parçalanıyor. Özal’dan bu yana Türkiye Amerika’nın kuyruğunda  Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet ediyor.

Özal Irak Türkmenlerini göz ardı edip Barzani ve Talabani’ye sahip çıktı. Irak bugün üçe bölündü ise, bölünmesinin temeli Baba Bush ile Özal döneminde atıldığı içindir.

BOP projesine göre 22 ülke bölünecekti. İlk demokrasi gelen, demokrasinin nimetiyle bölünen ülke Irak oldu(!).. İkinci demokrasi nimetiyle Libya bölünüyor. Kaddafi döneminin “bölücü”sü Şeyh Ahmed Zübeyir, yani Libya’nın Öcalan’ı zengin petrol yataklarının bulunduğu Doğu Libya’da özerkliğini ilan etti!..

Küresel elitin şehir devletçikler kurma planı yerli uşakları eli ile tıkır tıkır yürüyor.

Türkiye’nin başına oturtulanlar, ülkeyi bölünmeye götürecek cehennemin odunlarını kendi topluyor.

Musul, Kerkük ve Telafer Misak-ı Milli sınırlarımız içinde kabul edildiği için Türkiye’nin kırmızıçizgisi sayılıyordu. AKP siyaseti Türk tezinden feragat edip, Amerika’nın mevcut politikasında figüran oldu. Türkmenler kaderine terk edildi. Kurulması planlanan Yahudi Kürdistan’ı için Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den toprak koparılacaktı. AKP siyaseti böyle bir projeye el vererek Yahudi Kürdistan’ı haritasının ilk parçasının Irak’ın kuzeyinde kurulmasını sağladı.

Başbakan ilk işareti “BOP kapsamında Diyarbakır bir yıldız olabilir” sözüyle vermişti.

 

Diyarbakır’da “Kürt Ulusal Dil Konferansı” yapıldı. Türk Bayrağı asılmayan salona Barzani’nin bayrağı asıldı. Toplantıda 4 parçadan oluşan (Türkiye-Irak- İran-Suriye)Kürdistan’dan söz edildi. İstiklal Marşı yerine “Ey Ragip (Rakip) Marşı” okundu. Yani Anayasanın başlangıç maddesi olan 3. ve 14. Maddeleri ihlal edildi. Diyarbakır Valisi, Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet Müdürü TCK’nın 300. ve 302 maddelerinin çiğnenmesine seyirci kaldı.

 

AJC (ABD Yahudi Kongresi) 1906’da New York’ta İsrail devletini kurmak ve Siyonizm’i dünyaya egemen kılmak amacı ile kurulur. Dünya Musevi Örgütleri’nin çatısı olan AJC sadece siyonist önderlere layık gördüğü cesaret madalyasını kuruluşundan beri ilk kez bir Müslüman’a verdi: Recep Tayyip Erdoğan…
Yahudilerin ABD’deki bir diğer örgütü ADL Başkanı Abraham Foxman, Recep Tayyip Erdoğan’a madalyasını takarken; Musevilerin ebedi dostu” ilan etti(!)

Evet, ebedi dost 2. İsrail’in kurulması yolunda çok çaba sarf etti. Bebek katilinden yol haritası aldı. Bebek katilinin Kandil’e faks çekmesine bile göz yumuldu.

 

Türkiye Federasyon Anayasası ile Yahudi Kürdistanı’nın 2. Parçası da haritada yerini alacak.

Sonra Suriye ve İran operasyonları…

Suriye parçalanırsa 3. Parça da koparılmış olacak.

Rusya ve Çin BM’de Suriye’ye operasyon yapılmasına karşı oy kullanınca AKP siyaseti için sıkıntı doğdu. Erdoğan Suriye operasyonunu da Libya gibi olacak düşünmüş olmalı ki, NATO şemsiyesinde Suriyelilere de “Suriye’nin Suriyelilere ait olduğunu anlatmak için” operasyon yapılacak sandı(!).. Rusya ve Çin’in karşı oyuyla kıvranmaya başladı. Erdoğan kıvrandıkça küresel elit F tipi basın yoluyla şantaj yapmaya başladı.

 

Türkiye hala doğru bir dış politika uygulayabilir. Ülkenin yetkili kurumları harekete geçerse, halk ta destek verir. Yetkili kurumlar Suriye operasyonu karşısında tavır koyar; Suriye, İran, Rusya ile işbirliği yapılması yönünde hükümete baskı uygularsa, yeni oluşan koşullar nedeni ile Suriye’ye girmek istemeyen Erdoğan’ın eli güçlenir. Suriye’ye girmemek için bahane yaratılabilir.

 

Suriye’ye operasyon yapılırsa Suriye parçalanır. Böylece Yahudi Kürt Devleti’nin haritada ki 3. Parçası da tamamlanmış olur. İran operasyonu ile de Türkiye parçalanır. Ve Ortadoğu sadece etnik boğazlaşma değil, aynı zamanda mezhep savaşları ile kan gölüne döner.

 

Türk Halkı birlik ve beraberlik içinde Suriye ve İran operasyonlarının karşısında durarak bu kanlı oyunun önünü kesmelidir.

 

Suriye’nin direnişi Türkiye ve İran’ın da direnmesidir. İran’ın direnmesi Türkiye ve Suriye’nin direnmesidir. Suriye ve İran birlikte hareket ediyor. Bu coğrafya’da anahtar ülke Türkiye’dir. Ya İran ve Suriye operasyonlarına ortak olup kendi ipini çekecek, ya da siyasetini değiştirip emperyalist saldırıyı bir defa daha yenilgiye uğratacak.

 

Atalarımızın dediği gibi; “Şeytanla ortak buğday eken samanını alır.”

 

1 Mart teskeresi TBMM’ne geldiğinde AKP yeni iktidara gelmişti, bocalıyordu. Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanıydı. AKP Irak operasyonunda Ordu ne diyecek diye baktı. Ordu geri çekilerek AKP’ye bir anlamda “kendi kararını kendin ver” dedi. Orduyu işte o geri çekiliş bu günlere getirdi. O gün geri çekilerek AKP’yi sıkıntıya sokacağını düşünenler, AKP siyasetinin dış güçlere dayanarak meşruiyet kazanmasına neden oldu. Küresel güçler bu durumu çok iyi kullandı.

 

Ordu 1 Mart teskeresi kararı verilirken geri çekilerek ipleri de elinden kaçırdı.

Suriye ve İran operasyonları Ordu için bir fırsattır.

Ya bu milletin ordusu olarak bu ülkenin çıkarlarını koruyacak. Ya da küresel elitin lejyoner askerleri olarak kendi ülkesini parçalayacak.

MESULİYETTEN korkan kumandanların hiçbir vakitte icap eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise, acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. M.Kemal Atatürk”

Bu kritik günlerde mesuliyet yükü altında olanlar ise ülkenin bütün kurumlarıdır!..

Zahide  UÇAR

 zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=120%3Asuriye-ran-tuerkiye&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

10
Mar
12

ŞİFRE 4+4+4 ÇÖZÜLDÜ

Çok uğraştık, gecemizi gündüzümüze kattık, yastıkları diken uykuyu haram ettik, ama  sonunda  4+4+4  nedir,  bu  şifreyi  çözdük;

Birinci 4 = 4 üncü  sınıftan  itibaren;  Türban,
İkinci  4= 4 üncü  sınıftan  itibaren;  Arapça,
Üçüncü  4= 4+4 ten  sonra,  4 üncü eş…

Olmaz  mı,  14-15  yaşında  kız  çocukları  evlendirilmez  mi ?
Yuh size, uyuyorsunuz siz. O yaşlarda evlenip, gerdeğe giren devlet büyüklerimizi unuttunuz mu?
Televizyon  seyretmiyor  musunuz?  “Kız  çocuklarını  okutalım”  diyorlar  ya…
“Ele  verir  talkını  kendi  yutar  salkımı”  sözünü  atalarımız  boşuna  mı  söylediler ?..

HANGİ  KAPI  (Sn Melih  Aşık’tan  alıntıdır)

Eski Büyükelçi, yeni AKP Milletvekili Volkan Bozkır;
“ Türkiye, Ekonomik ve siyasi olarak devler liginin kapısını zorluyor” dedi.
Kendisine cevap Kıdemli Eski Büyükelçi abisi CHP Milletvekili Faruk Loğoğlu’ndan geldi;
“The Economist dergisi 2011 Demokrasi Endeksine göre Türkiye, 167 ülke içinde 88 inci sıradadır.
Legatum Institute Dünya Refah Endeksinde Türkiye 110 ülke içinde, 75 inci sırada ve Avrupa’nın toplumsal refah bakımından en geri ülkesidir…”

Acaba Volkan Bozkır, ön kapı ile arka kapıyı karıştırmış olabilir mi? Ne dersiniz?.

KİME  ÇEKMİŞLER  (Sn Melih  Aşık’tan  alıntıdır)

1990’lı yıllarda, önce Tayyip Erdoğan’ın daha sonra da Refah Partisinin “gizli kasası” olarak bilinen Süleyman Mercümek’in, “Bosna’ya yardım” olarak topladığı paraların Erbakan’ın emriyle, Körfez Ülkelerinde repoya yatırıldığı, Avukat Faik Işık tarafından Habertürk televizyonunda açıklanmıştı…
Bunun doğru olup olmadığı Erbakan Hoca’nın sırdaşı Oğuzhan Asiltük’e soruldu. Asiltürk; “ Bosna paralarını Hoca değil, çocukları zimmetine geçirdi” diye doğruladı !…

Oğuzhan Bey’den şu sorularımıza cevap vermesini rica edelim;
*Bosna’da Müslümanlara yardım için toplanan paraların birileri tarafından
“iç edildiği” en yetkili kişi tarafından kabul edilmiş oldu.
-Acaba Oğuzhan Asiltürk, Deniz Fenerciler için ne düşünür? Onlar da böyle bir halt yemişler midir?
*Erbakan’ın çocukları tüm hayatları boyunca bir gün bile çalışmamıştır.
Başbakan Erdoğan’ın çocukları da, parasızlıktan bursla okumuşlar, onlar da çalışmamışlardır.

Şimdi bunlardan biri, her gün avuçla para harcayarak Türkiye’yi dolaşıp siyaset yapmakta, diğerleri ise gemiler-pırlanta dükkanları sahibi olup, bazı holdinglerin tepelerinde oturmaktadırlar.
-Acaba Oğuzhan Asiltürk, bu çocukların servetlerinin “helal” olduğuna kefil olabilir mi?…

BUNA  NE  DİYECEK

Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı için;
“Kendi ülkesini, başka ülkelere şikayet eden aciz siyasetçi” diye suçlamıştı.
Bir an için Başbakan Erdoğan’ın dediğini doğru kabul edelim.
Peki şuna ne diyeceğiz;
Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi 2002 yılında Türkiye aleyhine AİHM’de dava açmıştı. 3 Kasım 2002 de Abdullah Gül Başbakan olunca gazeteciler kendisine davayı geri çekip çekmeyeceğini sorarlar;
Gül, inceleteceğini söylemişti. Hayrünnisa Gül ise gazetecilere; “Dava hakkını bana kocam değil, devlet verdi. Onun Başbakan olması benim haklılığımı değiştirmez. Başvurumu geri çekmeyi düşünmüyorum” demişti. Daha sonra
2 Mart 2004 te Gül, başvurusunu geri çekmişti.
Gerekçe olarak da; “Kararımın temel nedeni, yargı kararlarının tartışılmasına fırsat vermemek, güven ve saygıyı sağlamaktır” demişti.

Siyasi görüşünü ifade eden Kılıçdaroğlu için “Aciz Siyasetçi” diyen Erdoğan, acaba ülkesini yurt dışında mahkemeye veren bir Başbakan(zamanın Başbakanı Gül) için ne diyecek?… Bilen var mı?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  / 10 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98260

09
Mar
12

MÜRAİLİK

Sözcük  Arapça.
Bilerek  seçtim.
Anlamı; riyakârlık, iki yüzlülük, art niyetlilik, sahtekârlık demektir.
İnsanlık  açısından  aşağılanan  davranışlardandır.
.
Mürailik  (riyakarlık)  dini  açıdan  da  mahkûm  edilmiştir.  Küçük  şirk  sayılmıştır.
Mürailer;  din  ve  dince  kutsal  sayılan  duyguları  sömürerek  hile,  desise,  yalan,  dolan  yoluyla  maddi  ve  manevi  çıkar  sağlarlar.  Şan  ve  şöhret  kazanmak  isterler.   Onlar  için  önemli  olan  amaca  ulaşmaktır.
Yani;  mürailerin  (riyakârların)  her  iki  dünyada  da  yeri  yoktur.
Hele  bizim  gibi  ahlaki  ve  dini  değerleri  güçlü  olan  toplumlarda  riyakarlığın  hiç  olmaması  gerekir(!..)
Gel  gör  ki;  Türkiye,  şirk  koşanların,  sahtekârların,  müfterilerin,  inanç  pazarlamacılarının  baş  tacı  edildiği  bir  ülkedir.
***
En  yakınımızdan  başlayalım.
İşte,  alışverişte,  arkadaşlıklarda,  toplantılarda,  sporda  vb…
Eğlence  ortamlarında  bile – azıcık  dikkat  ederseniz – ikiyüzlü,  art  niyetli  sahtekârları  hemen  görebilirsiniz.
Oradadırlar…
Riyakârlık  ve  sahtekârlık  her  alanda  yaygın.
Bir yandan yaşam kavgası içinde bunalıp ezilirken; öte yandan da hayallerimizi sömüren, duygularımızı gıdıklayan mürailerin tuzağına düşüyoruz. Mürailer kandırdıkça uyuyoruz. Uyudukça kandırılıyoruz, aldatılıyoruz.
Aldatıldıkça sömürülüyoruz İnanç ve insanlık değerlerimiz aşınıyor. Kör inançlar güçleniyor. Geleceğimiz çalınıyor.
Çoğunluğumuzun kafası poşetlenmiş. Yığınlar hipnotize edilip koşullandırılmış.
Fanatizm illeti sarmış havayı. Öğrenmiyoruz, düşünmüyoruz, dinlemiyoruz…
Bildiklerimiz kafamıza şırınga edilenlerden ibaret.
Ha bire onları yineleyip bağırıp çağırıyoruz…
***
Neden böyle olduk?..
En başta mürailer yüzünden.
Bir adam 12 Eylül’ü yere göğe koyamıyor, 28 Şubat kararlarına övgüler düzüyor.
Temsil ettiği cemaat bu dönemlerde korunuyor, destekleniyor, güçlendiriliyor.
Bugün ise o dönemlerin baş düşmanı rolünde. Müttefikleri ile birlikte Türk ordusuna tezgâhlar kuruyor. Yandaşları da beslenip büyüdükleri o dönemlere olmadık hakaretlerle, iftiralarla saldırıyorlar!..
Hak, hukuk, adalet, ahlâk, insaf, vicdan, din, iman…
Din adına dinin en kutsal kavramlarını iğfal ediyorlar.
Demokrasi adını ağızlarından düşürmüyorlar
Tarihteki yüzlerce tarikat gibi, aslında demokrasi kavramına taban tabana zıt ve düşman olan bir akılsız akımın, demokrasi ile toplumu kandırması riyakârlık değil midir?
Toplum; bu çelişkiyi, ülkemize, insanlığa ve dine karşı bu büyük ihaneti görmüyor!..
Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi;
“körüz biz/ mil çekilmiş gözlerimize mil.. “
***
Erbakan politikaya atıldığında propaganda konuşmalarında söylediklerine “milli görüş(!)” adını vermişti…
Erbakan’ın “milli görüş” ü aslında dini görüştür. Ama yozlaştırılmış, hurafeyi, batılı savunan, dinin özünü bozan bir görüş…
Uçuk vaatlerle ve tarihi çarpıtarak yaptığı karalamalarla, tarikatları kendine çekti. Yurt dışında yaşayan ve dinine sığınan yurttaşlarımızdan da aldığı maddi destekle güçlendi.
Erbakan daha cahil ve yoksul olan, inancına sığınmaktan başka tutunacak yer bulamayan kırsal kesimi laik çevrelere düşman etti. Muhalefetini bu düşmanlık üzerine kurdu.
Başbakan olunca da uygulamalarındaki tutarsızlıkların yanında, kandırdığı tarikat-cemaat çevrelerinin ayağa kalkması 28 Şubat 1997 MGK kararlarına yol açtı.
1970 lerdeki “yüz bin tank, yüz bin uçak.. “ propagandaları halâ kulaklarımızdadır.
Kasten yalan söylemek, iftira atmak, camilerden çeşitli vakıf ve dernekler için toplanan yardımları, Bosna yardımlarını, devletin parasını iç etmek hiç bir kitaba sığmaz…
Erbakan din silahıyla ortaya çıktı. Halkın saf inançlarını suiistimal etti. Muhalefetini yalan ve karalama üzerine inşa etti. Toplumun bir kesimini diğerlerine düşman haline getirdi.
En çok oyu Konya’dan alıyordu.
Ama, Mevlana’nın “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” sözünü hiç tutmadı.
Yandaşlarını hayal dünyasında hurafelerle uyuttu. Batıla yönlendirdi. Çağdaşlaşmanın, ilerlemenin önünü tıkadı.
Erbakan ve ekibi devleti ele geçirmek ve ganimetlerine konmak için dünyayı, tarihi ve gerçekleri ters yüz ettiler.
Bu işe dini açıdan mürailik, yani ikiyüzlülük, yani riyakarlık, yani sahtekarlık denir.
***

Türkiye Cumhuriyeti düşmanları kendilerini hep “mazlum” ilan ettiler.
Laikliğin kâfirlik olduğunu, Atatürk döneminde camilerin yıkıldığını, hayvan ahırı yapıldığını, dinin unutturulduğunu, yüz binlerce insanın sorgusuz ve yargısız idam edildiğini, Kuran okumanın suç olduğunu, İstiklal mahkemelerini, şapka giymediği için asılan adamları… Bunlar gibi binlerce yalanı söyleyip durdular…
Kendilerini “Türkiye’nin zencileri” olarak tanımladılar.
Bir “zulüm” edebiyatı tutturdular ki; baştan aşağı yalan ve iftiradır.
Bugün seksen bin cami varsa, bu cumhuriyet sayesindedir.
Tarihin hiçbir döneminde din işlerine cumhuriyet dönemindeki kadar büyük bir önem verilmemiştir.
“Zulüm gördüm” diyenlerin hiç biri doğru söylemiyor.
Başta, bugünkü iktidar sahipleri bizzat cumhuriyetin nimetleri ile oralara gelmişlerdir.
12 Eylül de, 28 Şubat da onların önünü açan, engelleri kaldıran hareketlerdir.
Sözleri yalan, eylemleri yanlıştır.
Bütün bunları da kutsal dinimizi kullanarak elde etmişlerdir.
Haksızlığa, hukuksuzluğa, harama, yağmaya, talana, hırsızlığa batmışlardır.
Saf iman sahiplerine soralım:
Mürailik başka nedir ki?.. ***

Sovyet sistemi yıkılınca bizim solcularımıza bir hal oldu!..
Birdenbire varsıllaşmaya başladılar. Bazıları ayda yüz bin dolara varan paralarla maaşa bağlandılar. Kimi profesörler, tv enkırları, köşe yazarları, göbekten dışarıya bağlı holding sahipleri emperyalizmin “küreselleşme” (yeni dünya düzeni) diye yutturduğu tek kutuplu sömürü düzenini canla-başla savunmayı görev edindiler…
Emperyalist odakların, dinci gericiliğin, etnik milliyetçiliğin işbirlikçisi ve sözcüsü oldular.
Aradan zaman geçti. Küreselleşmenin korkunç bir sömürü ve asimilasyon düzeni olduğunu anlamayan kalmadı.
En büyük ulus devletler daha da güçlenmek için birleşmeye çalışırken, işbirliği yaparken, ulusal çıkarlarından bir milim geri adım atmazken, dünyanın geri kalanının daha da parçalanmasını istemenin insanlıkla, solculukla ilgisi olabilir mi ?..
Ama onlar ülkelerin parçalanmasını, dünya halklarının – ülkelerin- atomize edilerek küçük lokmalar halinde yutulmasını güzellemeye devam ediyorlar.
Hizmette sınır yoktur!..
Bu düpedüz yalancılık, riyakarlık, sahtekarlık, ikiyüzlülük, alçaklık ve ihanet değil midir ?..
Vay onları dinleyenlerin haline !..
***
Uzatmayalım.
Gözümüzü hırs bürümüş.
Toplum karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış.
Hükümeti övmek ve muhalefeti kötülemek üzere kurgulanmış medya, bu parçalanmayı ha bire körüklüyor…
Tek yönlü bir saldırı, en bayağı, en ilkel, en basiretsiz şekilde sürüyor.
Hükümet işleri çarşafa dolaştırmış, ABD nin verdiği son görevi,-Suriye’ye müdahale görevini- nasıl başaracağını bilememekte, şaşkın ördek misali dolanmaktadır.
Son on yıldan sorumlu olan hükümetin başı, mecliste muhalefetin bir tek önerisini bile işleme koydurmadığı gibi, bir de soruyor:
“Son on yıldır, mecliste ne yaptınız? Hangi kanunu çıkardınız?..” (!..)
Ortalıkta kin ve kan sözleri dolaşıyor.
Başbakan eleştirildiğini bile bile, ısrarla kinden bahsetmeye devam ediyor !..
On yıldır TBMM de, meydanlarda kin ve öfke kusmadığı, bağırıp- çağırmadığı bir konuşması yok…

Kendisini övmeyen kim varsa hakaretlerden nasibini alıyor!..

İnsan  bu  değil.       Din  bu  değil.

Bir  sorun  var !.. ***

Ben; muhalefeti anlayışla dinleyip yanıtlayabilen, muhalefet muhalif parti başkanlarıyla halkın karşısında tartışabilen, bütün yurttaşları kucaklayan, insanları birbirlerine sevgiyle bağlamaya çalışan, konuşurken ruhunun güzelliğini yüzüne yansıtan, ülkesinin bağımsızlığına ve ulusal kaynaklarına sahip çıkan bir başbakanım olsun istiyorum…

Haşin, gaddar, kızgın, kükreyen, hakaret eden, saldıran bir başbakan istemiyorum…

Politikanın yalansız, riyasız, dürüst bir yurt hizmeti olmasını diliyorum.

Halkımızın mürailer tarafından uyutulmasını, kandırılmasını, satılmasını gördükçe içim sızlıyor…

Türk   halkı   doğruyu,   iyiyi   ve   daha   güzeli   hak  

ettiğini   kanıtlamak   zorunda..!!!

Bu   kadar   basit…

Aksi   halde,   toptan   anamız    ……..!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Altan  ARISOY

http://www.ilk-kursun.com/haber/98216

09
Mar
12

Sarıklı Zangoçlar..!!!

Zangoç  kilisede  çan  çalan  görevliye  verilen  addır !

Sarıklı  zangoç  ise  endirekt  olarak  Kilisenin  hizmetinde  olan “Müslüman”  kılıklı  işbirlikçidir !

İsterseniz  biraz  daha  açalım:

Sarıklı zangoçlar Libya’da Ramazan ayında Haçlı orduları ile beraber Müslümana  bomba  yağdıranlardır!

Irak’taki  malum  Müslüman  katliamına  İncirlik  Üssünü  kullandıranlardır!

Bağdat’ta  mümine  hanımefendilerin  ırzına  geçmeye  teşebbüs  eden  Amerikan  askerlerine  muzaffer  olmaları  için  “dua”  edenlerdir !

Keza  Suriye  için  yakılan  yeni  Haçlı  ateşine  sürekli  odun  taşıyanlardır !

Aynı  şekilde  Vatikan’la  kol  kola  girip  onun  projelerini  realize  edenlerdir !

Devam  edelim:

Sarıklı  zangoçlar  Ehl-i Sünnet  deyip  ehli  küfre  hizmet  edenlerdir !

İsrail’i  koruma  adına  Türkiye’yi  kalkan  yapanlardır !

Sabetay Sevi  misali  dönmelik  tarihine  Neo -İslamcı  dönmeler  yaftası  ile  adını  yazdıranlardır !

Güya  İslam  diye  diye  Şanlı  Muhammed  Aleyhisselam’ın  dinini  sırtından  hançerleyenlerdir !

Bitmedi:

Sarıklı zangoçlar Sünniliği ideoloji haline getirip Amerikan yayılmacılığının hizmetine sunanlardır!

Müslümanların arasına fitne sokup yeni cadı avlarına zemin hazırlayanlardır!

İnancım için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim deyip sonradan o elbisenin esiri olanlardır!

Yarabbi dinimizi ve ülkemizi bu sarıklı zangoçlardan muhafaza eyle!

Amin…

CHP’de  kimler  nasıl  mebus  oldu ?

PROF.  MEHMET  HABERAL:  Süleyman Demirel’in Kılıçdaroğlu’na ricası ile!
SİNAN  AYGÜN:  Rahmi Koç’un Kılıçdaroğlu’na telefonu ile!
AYDIN  AYAYDIN:  Zafer Mutlu’nun Kılıçdaroğlu’na ısrarı ile!
OKTAY  EKŞİ:  Aydın Doğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan arzusu ile!
EMREHAN  HALICI:  Rahşan Ecevit’in Kılıçdaroğlu’ndan dileği ile!
BİNNAZ  TOPRAK:  TESEV’in Kılıçdaroğlu’dan talebi ile!
SEZGİN  TANRIKULU:  AB’nin Kılıçdaroğlu’na buyruğu ile!
HÜSEYİN  AYGÜN:  Alevi-Bektaşi Federasyonunun dayatması ile!

Küstahlık  ve  muğlaklık !
Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün hastalığını manşete çekip kendisine iki yıl ömür biçen Taraf Gazetesini küstahlıkla itham etti.
Bu sütunu izleyenler biliyor, Tayyip Bey’in kolon kanseri olduğunu biz de yazdık lakin değil Başbakanlık koltuğunda oturan biri, sıradan insanlar için bile ömre süre biçilmesi insani değildir. Buradan hareketle Erdoğan’ın tepkisini anlayabiliyoruz…

Ancak!

Bu tablonun müsebbibi gazeteciler değil bizzat Tayyip Bey’in kendisidir!

Niye  mi ?

Hastalığı noktasındaki muğlaklık yani tatmin edici açıklamaların zamanında yapılmaması!

Eğer daha işin başında Kadir İnanır örneğinde olduğu gibi ameliyatı yapan doktorlar açıklama yapsa ve biyopsi raporlarını medyaya verselerdi bu tür spekülasyonlar olmazdı… Raporlar medya’ya verilmeyince eşyanın tabiatı gereği böyle şeyler oluyor!
Bir şey ısrarla gizleniyorsa orada bir şey var demektir!

Bu   isimler   niçin   eleştirilmiyor ?

28 Şubat  bağlamında  adeta  terör  estirilirken  ilginçtir  bazı  isimler  yaptıklarına  rağmen  bundan  muaftır.

Peki   kim   midir   onlar   ve   neler   mi   yaptılar ?

CEMİL  ÇİÇEK:  Refahyol için verilen gensoru da hükümet yıkılsın diye oy kullandı.
FETULLAH  GÜLEN:  Kanal D’de kendi ağzından Erbakan’a “istifa et” dedi ve 28 Şubat müdahalesine sevap hükmünü verdi.
AYDIN  MENDERES:  Çiller’e ısrarla hükümeti boz mesajını gönderdi.
HASAN  CEMAL:  28 Şubatçılar için destanlar yazdı.
SALİH  MEMECAN:  Erbakan’ı yerin dibine sokan karikatürler çizdi.
YASEMİN  ÇONGAR:  Refahyol’un yıkılması için Washington’dan haberler yaptı.
ORAL  ÇALIŞLAR:  Erbakan’ı ve Şürekasını topa tuttu.
ERGUN  BABAHAN:  O dönem Sabah’taki korkunç manşetler onun elinden çıktı.
ERTUĞRUL  KÜRKÇÜ:  28 Şubat’ta askerciydi.
MURAT  BİRSEL:  Bugün Cemaat kanalında spikerlik yapan Murat kardeşim de o dönem Erbakan’a köpürenlerdendi.

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

09
Mar
12

DÜNYA KADıNLAR GÜNÜ

Birinci  Türkiye  Büyük  Millet  Meclisi’nde  kadın  hakları  konusunu  gündeme  getiren  yalnızca  iki  isim  vardır.

Biri  Erzurum  Mebusu  Hüseyin  Avni  Bey,  diğeri  de  Bolu  Mebusu  Tunalı  Hilmi  Beydir.

Özellikle  Tunalı  Hilmi  Bey  ilericiliğin,  işçi,  köylü  ve  kadın  haklarının  ateşli  bir  savunucusudur.

Bu  nedenle  Meclis  içerisindeki  tutucuların  ve  bağnazların  boy  hedefi  haline  gelmiştir.

Tunalı Hilmi Bey bir gün Meclis kürsüsünden kadınlara en azından seçme hakkının verilmesini ister.

Bu  sözlerin  Meclis  sıralarından  karşılığı  ‘’ tımarhaneye git ‘’  şeklinde  olur.

Tunalı  Hilmi  Bey  3 Nisan  1923’de  kadınlarında  nüfus  sayımında  yer  almasını  istemesi  üzerine  Meclis’te  büyük  bir  gürültü  kopar.

Hakaret  çizgisindeki  eleştirilerin  hedefi  haline  gelir  ve  konuşmasına  müsaade  edilmez.

Ancak ayak patırtıları ve gürültüler arasında yalnızca ‘’ ayaklarınızı vurmayınız beyefendiler, benim mukaddes analarımın, benim mukaddes bacılarımın başına vuruyorsunuz. Benim anam babamdan yüksektir. ‘’ sözlerini söyleyebilmiştir.

Nisan 1923’te kadınların vatandaş olarak sayılması düşüncesine bile tahammül gösteremeyen milletin vekilleri, bu tarihten yedi yıl sonra Atatürk’ün kadın hakları alanında yaptığı reformlar çerçevesinde kadınlarımızı siyasi haklara kavuşturacak adımları atacaklardır.

Türk kadınları önce 1930’da yerel yönetimlerde seçme ve seçilme imkanını elde edecek, daha sonra 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuşacaktır.

Sevgili okurlar dün 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü idrak ettik.

Bu maksatla mesajlar verildi, etkinlikler yapıldı, kutlamalar düzenlendi ve birçoğunun içi boş olan nutuklar atıldı.

Belki kadın hakları bakımından 1923’teki durumumuzda değiliz ama Türk Devrimleri vasıtası ile sağlanan kazanımlar özellikle AKP dönemimde hızla aşınmakta ve yok edilmektedir.

AKP  döneminde  kadınlara  şiddet  % 1400  artmıştır.

Çok kadınlı evlilikler, üç eşli ve üçüncüsü 11 yaşında olan danışmanlar, uygar dünyanın pedofili ( sübyancılık ) olarak tanı koyduğu ve sapıklık olarak değerlendirdiği birliktelikler, ‘’ örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, ya satılıktır ya kiralık ‘’ yaklaşımları artık vaka-ı adiyeden sayılmaktadır.

AKP iktidarları döneminde ülkemiz demokrasi, gelişmişlik, basın özgürlüğü, hürriyetler, adalet duygusu, hukuk ve hoşgörü gibi her konuda dünya ülkeleri arasında yapılan sıralamalarda ya son sıralarda yer almış ya da basamaklarını alt sıralara doğru değiştirmiştir.

Size bunlardan bir tanesini kadınla ilgili olanı örnek vermek istiyorum. Cinsiyete Dayalı Gelişmişlik Endeksinde Türkiye, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de daha altında 109 ülke arasından 101’inci sıradadır. Bilmem bu yeterince açıklayıcı olur mu?

Bakın Başbakanımız ne diyor; ‘’ Bazı bayanlar ekrana çıkıyor. Diyorlar ki, kadın erkek eşitliği. Bu eşitlik haklar noktasında eyvallah. Ama diğeri yaradılışa ters! ‘’

Yorumunu  size  bırakıyorum.

Birde bir söz var, çok sık söylerler, dünde pek çok yerde söylendi; ‘’ Kadınlar başımızın tacıdır. ‘’

Bu söz kadını aşağılamakta ve ikinci sınıf konumuna sokmaktadır.   Kıymetli  olan  baştır.

Ne yazık ki, AKP iktidarları döneminde her geçen gün, analığın, aşçılığın ve hizmetçiliğin dışındaki görevlere talip olan kadınlarımıza kötü gözle bakma eğilimi artmaktadır.

Dünya Kadınlar Gününün en anlamlı şekilde kutlanması gereken yerlerindan biriside Türk Silahlı Kuvvetleri olmalıdır.

Çünkü burada kadınlarımız dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş sanatını öğrenmeye ve erkekler gibi savaşarak vatanı için ölmeye talip olmuşlardır.

Öğrendiğime göre Deniz Harp Okulu daha önce bu anlamlı günü kutluyor olmasına rağmen artık programından çıkarmıştır.

Daha üzücü olanı ise cemaatin tetikçiliğini yapan internet siteleri ve gazeteleri vasıtası ile Deniz Harp Okulu’ndaki bayan öğretim üyelerine ve öğrencilerine karşı yapılan karalama kampanyasına teslim olunduğudur.

Geçtiğimiz ay cemaatin hedefinde olan iki değerli bayan öğretim üyesi zorlanarak istifa ettirilmiştir.

Demek  ki,  Deniz  Kuvvetleri  meseleyi  hâlâ  anlamamıştır.

Sorun  ahlâk  değil,  ‘’eksik etek ‘’  bayanların  Silahlı  Kuvvetlerde  ne  işi  olduğudur.

Siz  hâlâ  imzasız  ihbar  mektuplarına  işlem  mi  yapıyorsunuz ?

Tetikçi  cemaat  medyasının  işaret  ettiği  personeli  sorun  yaşamamak  ve  tehdidi  çabucak  savuşturmak  maksadıyla  korumaz  ve  tasfiye  ederseniz,  onların  amaçlarına  hizmet  edersiniz.

Türk  Silahlı  Kuvvetleri’ne  ve  Türkiye’ye  yazık  edersiniz.

Başbakanımızdan  biraz  ders  alın,  o  adamlarını  satıyor  mu ?

Bu  konuyu  ayrıntılı  olarak  daha  sonra  tekrar  irdeleyeceğiz.

Çok  şikayet  var.

Kadınlarımıza ortaçağ düşünce sistemlerinin layık gördüğü ikinci sınıf insan muamelesi yerine erkeklerle beraber yan yana ve omuz omuza olma hakkı veren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yapılan Türk Devrimlerini selamlıyor, Dünya Kadınlar Günü Münasebeti ile tüm kadınlarımızı kutluyorum.

NOT :   Yazımın Tunalı Hilmi Bey ile ilgili olan bölümleri Sayın Enise Aslı Öztürk’ün ‘’ Yüksek Lisan Tez ‘’ çalışmasından alınmıştır. Kitap haline getirilen tez ise değerli dostum Karaelmas Üniversitesi eski Rektörü Bektaş Açıkgöz tarafından şahsıma armağan edilmiştir.

Her  iki  bilim  insanına  saygılar  sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/98161

09
Mar
12

İmparatorluğu tanımak

Bir işi yaparken devam etmekten tereddüt ettiğinizde en önemli şey; insanlık paydasına ve onun geleceğine yararı olduğu için mi; yoksa o işe kendi faydanız için ve sırf siz yapıyor olduğunuz için mi devam edeceğinize karar vermenizdir.

Yaptığınız iş sonunda tasarladığınızın tam tersi sonuçlar verse bile, yaptığınız işteki iyiliğin ölçüsü bu kararınızın niteliğinde gizlidir.

İyilik ve kötülük kavramlarını bilimsel verilere dayalı diyalektik çözümlemeler ihtiva eden cümlelerin içerisinde göremeyiz. Çünkü bu kavramlar ile birlikte işin içine girebilecek birçok faktör o cümlenin bilimsel içeriğini dağıtır, felç eder.

İyilik-kötülük kavramını nesnel koşullardaki değişimlere göre birbiriyle tümüyle yer değiştirebilen bilim dışı, idealist kavramlar olarak tanımlayan bilimsel anlayış ise bazen özneyi ve iradeyi yok saymak gibi eksik bir noktaya varabilmekte, bu durum araç-amaç olgularında kutup değişikliğine neden olabilmektedir.

Özneyi, öznenin iradesini, yok sayan bir düşün sistemi insanlığın değil, en basitinden en karmaşığına makinelerin geleceğine hizmet eder. Son olarak İnsanı da makineleştirmek zorunda kalır.

Bu bıçak sırtı bir konudur. Biz bilim felsefesinin, gerçekte insan yaşamını kolaylaştırmanın, daha üstün nitelikli bir toplumsal yaşam kurmanın aracı ve rehberi olduğunu düşünürüz. Oysa kapitalist sistemde bilim ve teknolojinin gerçekte makinelerin daha hızlı gelişip mükemmelleşmesine ve insanın da makineleştirilmesine hizmet ettiği sonucu ile karşılaşabiliriz.

Kapitalizmin insanlığı götürdüğü yer budur. Kapitalizm doğuşu ve gelişimi bir tarihsel süreçte emperyalist bir aşamaya geçmiş bugün de giderek homojenleşen ve dünyayı saran bir imparatorluğa dönüşme yoluna girmiş durumda.

İmparatorluğun ya da yeni emperyalizmin insanlık için çizdiği rotayı anlamaya, tanımaya çalışmalıyız. Ancak böylelikle ona karşı olmayı temellendirebiliriz.

***

İmparatorluğa insanlık adına karşı duracak güçler onun bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile toplum yaşamına kattığı kolaylıklardan, yani nimetlerinden en az ve en geriden yararlanan bununla birlikte imparatorluğun gücüne güç katan değerleri kendi elleriyle yaratan işçi, işsiz, topraklı topraksız köylü, yoksul sınıflardır. Dolayısıyla imparatorluğa yani emperyalizme karşı mücadele gerçekte kapitalizme karşı mücadeledir. Kapitalizm tarihi bu alandaki mücadele deneyimleri ile doludur.

Buradan yola çıkarak ara bir çıkarım yapalım: Antiemperyalist olmak aynı zamanda antikapitalist olmaktır. Solcular, devrimciler; yabancılaştırma, yalnızlaştırma, makineleştirme, robotlaştırma ve sömürünün karşısındadır ve insan merkezli düşünürler. Bu durumda solculuk antikapitalist olmak ve dolayısıyla antiemperyalist olmaktır.

Nihai olarak buradan yola çıkarak “her antiemperyalistim diyen solcu değildir.” diyebiliriz.

***

Emperyalizmin egemen olduğu bir ülkede sömürüden en çok rahatsız olan emperyalizmle en uzlaşmaz çelişkileri taşıyan yoksul halktır.

Kapitalizmi kendi iç dinamikleri ile türetememiş, enjeksiyon ile tepeden inme ve çarpık biçimde kapitalistleşmiş ülkelerde komprador bir burjuva yapı oluşur, beraberinde kendi aydın tipolojisini de geliştirir.

Bunlara “burjuva aydınları” yahut ileri kapitalist ve sömürgeci devletler Batılı oldukları için “Batıcı aydınlar” diyoruz.

Bu kesim kendi yerel, milli kültürlerine tümüyle yabancılaşmış kimseler olup ülkelerinin emperyalizme tümüyle teslim olmakla çağdaşlaşabileceği, gelişebileceği düşüncelerini yayar, kendi halklarını küçümser, Batı kültürünü överler. Üretim, emek, sermaye ve sömürü konularına gelince oralı olmazlar.

Sömürge ülkelerde burjuva katmanlar ile içli dışlı olmakla birlikte ayrı duruşları olan bir aydın zümre ve toplumsal sınıf da vardır ki bu kesim kendi ülkelerinin de bağımsızlaşarak, kendi dinamikleri ile güçlenmesi, karma ekonomi gibi tam kapitalist olmayan yollar ile kalkınması, giderek gelişip bir başka emperyalist devlete dönüşmesi özlemi içerisindedir. Bu kesim daha çok kompradorlaşma fırsatını tam olarak yakalayamamış ve imparatorluk sermayesinin gücü karşısında her geçen gün eriyen orta ve küçük ölçekli sermayedarlardan oluşur. Bu kesimde kendini antiemperyalist olarak tanımlar, ancak kapitalist üretim ilişkilerine ve yönetim tarzına, kültürüne tümüyle karşı olmamalarından dolayı bu kesimi “solcu” olarak nitelemek doğru olmayacaktır.

Bu tür bir aydın zümre ve “bu gün varlığı tartışmalı hale gelmiş olan” sömürgecilik içi süreçler sonunda kısmen milli kalabilmiş olan milli burjuvazi belirli koşullarda, solcuların önderliğini yapacağı emekçi sınıflarla ittifak yapabilir.

Bugünün sorunlarından biri, ne böyle bir kompradorlaşmamış milli burjuva sınıfın ne de emekçi sınıfların bir ittifak yapacak düzeyde örgütlü bir varlıklarının olmaması, olanların da kısır, yaşamın içinde bir karşılığı olmayan ideolojik çekişmeler içinde birbirlerini suçlayarak boğazlaşıyor olmasıdır. Gerçekte bu dağınıklığın temelinde nispi refah koşullarında emek kesiminde gizliden gizliye sınıf atlama, orta burjuvazide ise kompradorlaşma fırsatı yakalama özlemi yatmaktadır. Her iki kesimi de ancak imparatorluğun saldırılarının artması ve çelişkilerin derinleşip uzlaşmazlık kazanması ile süreç spontane bir biçimde örgütleyip bir araya getirecektir.

Sözünü ettiğimiz şekildeki ittifak zemininin adı antiemperyalist milliyetçi zemindir. İttifak’ın bir kanadını oluşturacak aydın zümre ve milli burjuvazi tarihsel incelemelerde ve ideolojik duruşunda tarihin sınıflar mücadelesinden ibaret olduğu olgusunu reddeder. Böyle olunca normal olarak kitlesel motivasyon açısından daha çok etnik temelleri yoğun bir milliyetçi anlayış örgütlenme tarzlarını ve ideolojilerini karakterize eder.

İttifakın motor gücünü ve dinamik kanadını oluşturacak Sol’un önderlik edeceği emek kesiminin milliyetçilikten anladığı ise yurtseverlik temelindeki tüm dünya ezilen uluslarına özgü milliyetçi anlayışıdır.

Bu sömürge bir ülkede imparatorluğa karşı oluşturulabilecek en geniş cephenin kurulabileceği bir zemindir ve imparatorluk açısından olabilecek en büyük tehlikedir.

Bu nedenle imparatorluk ve komprador katmanlar bu cephenin oluşumunu engelleyebilmek için toplumsal sınıfları imparatorluğun çıkarları ile çelişmeyen kamplara bölerler. Bunun için de halk arasındaki etnik ve dinsel dinamikleri kullanır, bunları bizzat örgütlerler. Türk milli burjuvası ayrı, Kürt ayrı, Laz ayrı Alevi burjuva yapısı ayrı hatta emekçi yoksul tabakalar da etnik ve dinsel olarak ayrı örgütlenir. Kürtlerin, Alevilerin sendikası ayrı Türklerin ve diğerlerinin sendikası ayrı olur.

Tam da bu noktada sömürge ülkenin “ezilen yoksul emekçi “halk”ının adı değişir, işbirlikçi burjuva ajan aydınların da katkısıyla “ezilen halklar”a dönüşür. Örneğin Türk halkı, Türkiye halkları ya da Anadolu halkları olur.

Küçük etnik ve dinsel gruplar hem birbirleri ile hem yarı sömürge ülkenin içerisinde egemen olan en büyük etnik ve dinsel kesim ile ­çatışırken, imparatorluk tüm bu çatışmaların dengesel ürünlerini de içine alan oligarşik bir yapı kurar ve ülkeyi ilerici olmayan tali çelişkileri kullanarak dilediği biçimde yönetir. ­İmparatorluk bazı dengeleri değiştirmek istediğinde de bu oligarşik yapının kurumlarını bir biri ile çatıştırır. Bu ülkemizin güncel konularından biridir.

***

Ulus devletler emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı vermiş ve bu savaşın sonunda emperyalizm ile aralarına kanları, canları ile sınırlar çizmiş olan bir ana etnik unsur merkeziyeti üzerinden şekillenmiştir. Bunu dünyaya örnek model olarak getiren ilk ülkelerden biri Türkiye’dir.

Bu şekilde imparatorluk ile arasına bir kurtuluş mücadelesi vererek, sınırlar çizerek emperyalizmin ilerleyişine darbe vuran ülkelerin içerisinde farklı etnik gruplar bulunabilir ancak böyle bir ulus devlet için ülkenin, sınırlarının asli sahibi ve koruyucusu o sınırları kanları ile çizenler ve koruyanlardır. Bunlar kurucu, temel etnik unsur ve bu unsurun ortaya koyduğu anlayışa aidiyet duyan toplumun tüm kesimleridir.

İşte ülkemizde “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” deyimi diğer küçük gruplara yapılan bir birlik beraberlik ortak aidiyet çağrısıdır. Bu nedenle “Türk ırkından olduğum için çok mutluyum” denmemiştir de “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” denmiştir.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” şiarı toplumun işçi, köylü, emekçi ve yoksul kesimleri ile orta sınıf, milli kalabilmiş burjuvazi ve aydınlarının antiemperyalist milliyetçi ittifak zemininin şiarıdır.

Bu şiara uymayan etnik ve dinsel gruplar, ayrılıkçı zihniyetler, mikro milliyetçi dalgalar yükseldiğinde ve parçalanma tehdidi yaratmaya vardığında kurucu, asli etnik unsur hoşgörülü, barışçıl ve sükûnet içinde oturmakta olduğu yerden kalkar, sahibi olduğu ülkeyi kanıyla, canıyla çizdiği ve koruduğu sınırları parçalamak isteyen her kim ise onları durdurarak ulusal sınırlarını ve ulusal birliğini korur. Ulus devletlerde bir yönü ile iç bir yönü ile de dış saldırılara karşı ülkeyi koruyan bu mekanizmanın adı milli reflekstir, ezilen ulus milliyetçiliğidir. Türkiye de bunun adı Kuvay-ı Milliye’dir. Bu gün milli refleks dediğimiz şey medya aygıtları ile imparatorluğun çıkarlarına uygun hale getirilmek istenmekte topluma bu yolla adeta anestezi yapılmaktadırdir.

Emperyalistlerin ekmeğine yağ süren küçük etnisite şovenizminin adı ezilen ulus milliyetçiliği değil ihanettir. Bu gün bu türlü bölücü milliyetçilik ise imparatorluğun medya aygıtlarınca ajite edilmektedir. Bu ihanetin görünmeyen örgütleyicisi imparatorluktur.

Bu durumda her zaman, her yerde, her türlü, haksızlığa rastgele şekilde karşı çıkmanın değil haksızlıkların tümünün gerçekte baş müsebbibi olan imparatorluğa karşı en geniş cepheden karşı çıkmanın gerçek toplumcu duruş olduğunu söyleyemeliyiz.

İmparatorluk sömürge ülkelerde toplumun içersisinde hücreler, birimler oluşturur ve bunların arasındaki çelişkileri, haksızlıkları dilediğince şekillendirerek oluşturduğu birimleri bir biri ile çatıştırır. Bazen iki mezhep bazen iki etnik unsur ve bazen iki tarikat yahut iki mafya çetesi arasında kontrgerilla taktikleri ile çelişkileri tırmandırarak çatışma yaratır.

Dövüşte  olabilecek  en  iyi  şey  düşmanınızın  kendi  kendini  dövecek  kadar  dengesini  yitirmesidir.

İşte  imparatorluk  düşmanı  olduğu  halkı,  kendi  kendisine  böyle  dövdürür.

Bu  çok  da   yeni bir  şey  değil –  Firavunluk  ve  müzevirlik  ile  yönetme  sanatıdır.

Epey  eski  bir  yönetme  stratejisinin  modern  halidir.

Okumaya devam edin ‘İmparatorluğu tanımak’

09
Mar
12

Bu yazıyı eğer gerçek öküzler de okuyabilirse kusura bakmasınlar..!!!

Dün gazetelerde çıkan fotoğrafına baktığımda, beni bir 8 Mart gününde en çok yaralayan ibretlik görüntü  nakşoldu  yüreğime…

Solunum cihazında, isyanı serum şişesinden usul usul akan bir ceylan gibiydi…

Henüz ayağa kalkmamış yaşamında sırtüstü yatırılmış; bebeksi gözlerini şiddetin o utanmaz gafletine kapatmış olmalı ki, uyanamamış!.. Narkozdan değil, belli ki o küçücük yüreğinde adını koyamadığı isyandan!..

Beyin zarında kanama varmış… Doktorlar demiş ki, “Böyle kanamanın bir geçmişi  olması  gerekir !..”

“Yani ara ara şiddete maruz kalıyormuş, bunlar ufak ufak kanamalar yapıyormuş. Daha sonra sert bir şekilde şiddet görünce solunum problemiyle bu hale gelmiş.”

Doktor  diyormuş  ki,  “Bizim  kanaatimiz  kanamanın  bir  seferde  meydana  gelmediğidir…”

Bu insanlık dışı olay, 8 Mart gününde medyaya yansımış sıradan bir kadına şiddet haberi değildi ki!.. Çünkü kadın değil ki kurban!.. Genç kız da değil!.. Hatta çocuk olmaya bile fırsat bulmamış!..

Bir bebek o... Bir kız… Henüz 10 aylık... Yaşamı tanıyacak kadar taşıyamamış cılız bacakları onu… Yürüyememiş henüz annesine ve babasına doğru…

Hele babasına!.. Yürür mü artık bilinmiyor, kalkar mı o yoğun bakım ünitesinin camdan hücresinden?..

Kalksa ki ne olacak?.. Yürüse ki ne olacak?.. Koşabilir mi “baba…” diye kendisini dünyaya getiren o insan denilen yaratığa...

Büyüyünce Veteriner Ol Kızım!..

Giresun’da “sürekli ağladığı” gerekçesiyle babası tarafından şiddete maruz kalan 10 aylık Edanur bebeğin beyin zarının altında biriken kan, ameliyatla boşaltılmış ama doktorlar endişeli…

Samsun’da özel bir hastanede tedavisi sürdürülen Edanur’un durumuyla ilgili bilgi veren Dr.Ferhat Günaydın şunları söylemiş:

“Erişkinler için basit bir ameliyat olabilir ama çocuklar için ağır bir ameliyat geçirdi. Zaten çocuk 10 aylık ama gelişme problemi olduğu için 5 kilogram civarında. Normalde 8 veya 9 kilo olması gerekirdi. Hayati tehlikesi devam ediyor.”

“Baba” olacak şahsın adını bile yazmak istemiyorum!.. Çünkü Edanur’un babası artık devlet... Aile ve Sosyal Politikalar Samsun İl Müdürü Adnan İpekdal, Edanur bebeğin devlet koruması altına alındığını söylemiş…

Yüreğim el verdiğiyle benden bu kadar!.. Edanur’un da dünya kadınlar günü kutlu olsun!..

Umarım Edanur büyüyünce babası gibi değil, adam gibi bir “adam” olur!..

Öyle  sosyolog  ya  da  psikiyatr  olmsını  önermem !..

Ayağa  kalk,  büyü,  oku  ve  veteriner  ol  kızım !..

En azından öküzlerde şiddet konulu bir çalışma yapar da, gerçek öküzlerin kimilerinden daha “insan” olduğunu da ortaya çıkartırsın!..

Mehmet  FARAÇ

AYDINLIK

09
Mar
12

MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet

MİT’e  operasyon  ve  KCK

MİT skandalının patlak verdiği dönemlerde; bu konu ile ilgili internet gazetelerinde 9-10 Şubat’ta güncellemesi yapılan ve Fethullah güdümlü Bugün gazetesi kaynaklı olan bir iki haber öne çıkmıştı. Burada, KCK operasyonlarında ele geçirilen ve Özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgelerden bahsedilerek MİT’çilerin bu çerçevede ifadeye çağrıldığı belirtiliyordu. “Bugün gazetesi” merkezli bu haberlerden birinde,başlıklar ve altlarındaki haber içeriklerinin özetlenmiş şekli şöyleydi :

“KCK’NIN  KURULUŞU  MİT  GÖZETİMİNDE  TAMAMLANDI”

Terör örgütüyle görüşen MİT heyeti, istihbarat toplama ve bilgi edinme görevinin dışında örgütün yönetilmesine aracılık etti. Silahlı faaliyet yürütmesi en baştan beri öngörülen KCK yapılanması, MİT heyetinin gözetiminde tamamlandı.

“ÖCALAN’IN  SİLAHLI  EYLEM  TALİMATLARI  ULAŞTIRILDI”

MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi. Hatta eylem talimatlarını yerine getirecek olan Kandil ve kırsal kadrolara iletilmesine aracı oldu.

“ÖNCE  KÜRDİSTAN  SONRA  ÖCALAN’A  ÖZGÜRLÜK”

İstihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasında varıldı. Yeni Anayasa’da özerk Kürdistan’a imkân tanınması, Öcalan’ın önce ev hapsine ardından özgürlüğüne kavuşması konusunda mutabakat oluşturuldu.

“PKK  POLİS  OLACAK,  NATO  VE  BM  BÖLGEYE  ÇEKİLECEK”

PKK’nın özerk Kürdistan’da polis gücü olarak kullanılması, Birleşmiş Milletler veya NATO’nun bölgeye müdahalesini de içeren mutabakat metinlerine ulaşıldı. Tutuklu KCK sanıklarının serbest bırakılacağı teminatı da verildi.

“İMRALI  İLE  İLETİŞİMİ  TEŞKİLAT  SAĞLIYORDU”

KCK operasyonlarında ele geçirilen özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgeler, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında mektuplaşma trafiğini MİT mensuplarının sağladığını ortaya koydu. İddialara göre Öcalan tarafından 6 Temmuz 2011 günü yazılan “KCK Yürütme Konseyi Başkanlığına” başlıklı el yazısı mektup da MİT heyeti tarafından örgütün Avrupa kadrolarına ulaştırıldı… Öcalan görüşme notlarında birçok defa heyetle görüştüğünü, mektup trafiği yaşandığını söyledi.

“HUKUKSUZLUĞU  BİLİYORLARDI”

Basına “PKK-MİT Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan ses kaydında da MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş; “Notun (5) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmasını, İmralı’ya gittiklerinde ilk olarak örgüt tarafından hazırlanan notu Öcalan’a verdiklerini, hiç ses çıkarmadan okumasını beklediklerini, Öcalan’ın notu 1,1.5 saat boyunca okuduğunu, Öcalan’ın cevabını mektubun arkasına yazdığı, bunun da 45 dakika civarında sürdüğü, ona ‘kısa yaz’ diye yalvardıklarını, İmralı ile böyle bir kanal kurulmasının büyük bir fırsat olduğunu” söylüyordu. Ses kayıtlarında Afet Güneş “Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığını, devletin bu durumun daha nereye kadar gideceğini sorgulayacağını, bu sebeple bu mektuplardan sonuç alınmasının önemli olduğunu” kaydediyordu.

“TERÖR  ÖRGÜTÜNE  TARAF  STATÜSÜ  KAZANDIRILDI”

MİT heyeti “Oslo Görüşmeleri” adı altında Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PKK/KCK’nın liderlerinden Zübeyr Aydar, Mustafa Karasu ve Sabri Ok’un da bulunduğu üst düzey örgüt mensupları ile görüşmeye devam etti. Böylece terör örgütünün devlet düzeyinde taraf olarak görülmesine olanak doğdu. Ele geçirilen “Mutabakat Metni” belgesinde “Üç paragraflık giriş ve 9 maddeden oluşan iş bu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan (Hakem Devlet) HD temsilcileri tarafından, taraflar adına imza altına alınmış ve aslı (Hakem Devlet) HD merkezinde arşive alınmıştır” ifadelerinin yer aldığı belirlendi.

“KCK’NIN  BİR  DEVLET  YAPILANMASI  OLDUĞU  BİLİNİYORDU”

MİT heyetinin en baştan beri Devlet Yapılanması olarak tasarlandığı bilinmesine rağmen KCK yapılanmasının tamamlanmasına da göz yumduğu ortaya çıktı.

“SİLAHLI  FAALİYETE  GÖZ  YUMULDU”

MİT heyetinin örgüt ile yaptığı görüşmelerde KCK yapılanmasının tamamlanması için Devlet birimlerinin oyalanması konusunda taahhütte bulunduğu anlaşıldı. Ses kaydında da Afet Güneş “Örgütün metropolleri patlayıcı maddelerle doldurduğunu bildiğini” belirtiyordu. Öcalan bir taraftan heyetle görüşürken bir taraftan da avukatları aracılığıyla örgüte talimatlar verdiği, MİT heyetinin de avukatlar içindeki ajanı Asrın Hukuk Bürosu aracılığıyla tüm bu gelişmelere izleyerek eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kaldığı anlaşıldı.

“HABUR’U  ORGANİZE  EDENLER”

Gizli Tanık Bahar’ın ifadesinde “…Habur olayını organize edenlerle Öcalan’la görüşenler aynı kişilerdir …” sözleri yer aldı.

“SAVAŞ  NOTUNU  GÖTÜRDÜLER”

MİT heyeti tarafından KCK Yürütme Konseyine ulaştırılan Öcalan’a ait el yazması mektupta KCK’nın alternatif devlet kurma girişimi olduğu belirtiliyor. MİT heyetinin ulaştırdığı bu mektubu talimat olarak kabul eden örgütün, KCK’nın yapılanması için seferber olduğu anlaşıldı. MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılan mektup üzerine 14 Temmuz 2011’de DTK tarafından demokratik özerklik ilan edildiği anlaşıldı. MİT heyetinin özerklik ilanından haberdar olduğu hatta bu talimata aracılık ettiği hâlde bunu ilgili kurumlarla paylaşmadığı belirlendi. MİT’in ilettiği o mektupta Öcalan’ın halk savaşı talimatı da şu şekilde yer aldı: “Dolayısıyla süreç hem anlamlı Demokratik Çözüm ve Barış konusunda olduğu kadar ‘halk savaşı’ konusunda da olağanca ağırlığını sürdürmektedir.”

MİT  soruşturması  ve  muhalefet

İnsan, hem de “Bugün gazetesinde” çıkan bu haberleri okuyunca “gerçek derin devletin” kimlerin emrinde çalıştığını daha iyi anlıyor ve dehşetler içerisinde kalıyor. İşin acı tarafı, Watergate’i bile gölgede bırakacak böylesine vahim bir skandal karşısında muhalefet, olayın gerçek boyutunu bir kenara bırakıp ıvır zıvır işlerin peşinde koşarak “yeni MİT kanunu” ile uğraşmayı tercih ediyor. Hükümet düşürecek böyle bir skandal, muhalefetin amatörlüğü yüzünden heba olup gidiyor. “Bugün gazetesinde” kamuoyuna sunulan bu belge ve bilgiler şunu gösteriyor; MİT’in “derin bir yapılanma” çerçevesinde “yetkilerini aştığı” ve Türkiye’nin var olan anayasal düzenini ve rejimini altüst etmeye soyunduğu gerçeğini…Yukarıdaki ifadelerde MİT için ne deniliyordu; “…istihbarat ve bilgi toplamanın dışında örgütünü yönetilmesine aracılık etti…”, “…istihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasına varıldı…”,”…Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığı…” Demek ki MİT; Anayasal yetkilerini aşmış, görevi olan sadece istihbarat ve bilgi toplama yerine; “devlet yapılanması” olduğunu bile bile KCK’nın kurulmasına araç olmuş, “KCK’nın tamamlanması” için devlet birimlerinin “oyalanması” sağlanmış, Habur’u düzenlemiş, Öcalan ile terör örgütünün Avrupa ve kırsal kadrolarıyla iletişimde kuryelik yapmış, terör örgütüne taraf statüsü kazandırmış, örgütün metropolleri patlayıcılarla doldurduğundan ve ajanları sayesinde eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kalmış, PKK ile resmî mutabakat belgeleri imzalamış.Yani devlet içinde devlet olmuş.

MİT  operasyonu,  AKP  ve  Derin  Devlet

Abdullah Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla ilk kez bir TSK tatbikatına katıldı.

 Peki  MİT  kime  bağlı ? Başbakan Erdoğan’a!… MİT müsteşarı kim? Hakan Fidan!… Hakan Fidan kim? Erdoğan’ın eski özel danışmanı ve bir astsubay emeklisi! Aynı zamanda Erdoğan tarafından MİT’in başına getirilmiş bir kişi. Bu durumda bütün olan bitenden Erdoğan’ın haberdar olmamasına olanak var mı? Mümkün değil!… O zaman şu ortaya çıkıyor; MİT’in yetkilerinin dışına çıkarak gerçekleştirdiği bu “tehlikeli operasyon”, aynı zamanda derin devlet uygulamaları, Başbakan’ın bilgisi dahilinde hayata geçirilmiş. Onun için de zaten AKP, soruşturma ile ortaya daha büyük pislikler çıkmasın diye apar topar MİT yasasını çıkardı ve bunu da gelmiş geçmiş en tarafsız (!) Cumhurbaşkanı yangından mal kaçırırcasına ve Guinnes rekoru kırarcasına imzalayıverdi. MİT’in bu derin devlet vasfı deşifre edilince ister istemez; Balyoz, Ergenekon, Islak İmza, Amirallere suikast vb. davalardaki düzmece CD’ler, çuvallarla “özel yetkilendirilmiş muhabir” Baransu’ya gönderilen ya da Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yer döşemelerinin altından çıkarılan şaibeli belgeler veya CD’ler, telefonlarla bilgisayarlara “sehven” yüklenilen bilgiler, Baykal kasedi vb. akıllara geliyor ve insan acaba bunlarda mı MİT’in derin Kürtçü operasyonlarının bir benzeriydi demeden edemiyor. Çünkü, Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında da bu tür operasyonların amatörlerin işi olamayacağı ve muhakkak devletle bağlantılı istihbarat gruplarının marifeti olabileceği açıkça belirtiliyordu. Fakat yukarıdaki haberde geçen; “… MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi…” ifadesinin yanında, 11 Şubat güncellemeli ve Zaman kaynaklı bir başka birisinde de şöyle bir cümle bulunuyordu; “…iddiaya göre MİT, örgüte verdiği taahhüt gereği güvenlik birimlerinin operasyonlarını engellemek için çalışma yürüttü. Üstelik bu çalışmalarla ilgili örgüte geri bildirimde bulundu. Operasyonların durmasını sağladı…” Anlaşılan o ki, MİT “istihbarat gizlemesi” yapmış. Peki kime karşı? Güvenlik birimlerine karşı! Peki o güvenlik birimleri ağırlıklı olarak kim? AKP’nin “onaylamadığı” Genelkurmay Başkanlarının yönetimindeki TSK!… Nitekim, bu Genelkurmay Başkanları zamanında TSK’nın PKK karşısında epey bir “zayiat verdiği” ve bu konunun AKP tarafından sürekli “istismar” edildiği herkes tarafından bilinmektedir. Enteresandır, “sayın Cumhurbaşkanı” yerine “sayın Cumhurbaşkanım” dönüşümünü gerçekleştiren ve Gül karşısında “topuk selamı” çakma modasına imza atan Necdet Özel Genelkurmay Başkanı olduktan hemen sonra PKK ile mücadelede her ne hikmetse ve birdenbire TSK’nın ardı ardına gelen “başarılı” operasyonları söz konusu olmaya başladı. PKK cesetleri 3 er, 8 er, 9 ar, 15 er, 25′ erli postalar halinde sıralanır hâle geldi. Acaba ne olmuştur da Genelkurmay Başkanı’nın değişimiyle birlikteTSK, sihirli bir değnek değmişcesine avantajlı duruma geçivermiştir? Belli ki istihbarat akmaya başlamıştır. Herhâlde, bir dönem bu akışı engelleyen yetkili istihbarat örgütü “yukarıdan emir gelince” vanaları açıvermiştir. Zaten, Necdet Özel takımına “yol veren de” çok sayıda generali devre dışı bırakan istihbarî operasyonlar değil midir? Nitekim, MİT’in derin işlerle ilgili son skandalı da bu operasyonların ne derece karanlık komplolar olduğunun ve kimler tarafından devreye sokulduğunun aydınlanması açısından çok güzel bir örnek ortaya koymuştur. Dikkat edilirse, Uludere olayından sonra AKP sözcüleri TSK’yı hiç “alışılmadık şekilde” korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Tetikleme ustası Hüseyin Çelik bu konu ile ilgili basın toplantısında; “bundan öncekiler olsa, terör zaiyatı diye geçiştirirlerdi” diyerek kullandığı ifade ile hem önceki Genelkurmay Başkanlarını rencide etmekten, hem de Necdet Özel “taraftarlığını” ortaya koymaktan çekinmemiştir. Zaten, Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla “ilk kez” bir TSK tatbikatına katılarak rengini belli etmiştir. Hatırlanırsa Bülent Arınç, Necdet Özel’in Genel Kurmay Başkanı olmasından sonraki dönemlerde sürekli “generallerimiz şu anda dağlarda terörle savaşıyor, vazifelerinin başında teröristlere göz açtırmıyor” gibilerinden “şaşırtıcı” beyanatlarla kendi general kadrolarına arka çıkmıştı. Öyle ki, bundan öncekilerini devamlı örseledikleri ve icraatlarını kamuoyu nezdinde değersizleştirdikleri hâlde… “Bugün gazetesinde” yayınlanan haberin içeriği gerçektende insanın kanını donduracak boyutlardadır.

Okumaya devam edin ‘MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet’




İstatistikler

  • 2,189,238 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Eylül 2017
P S Ç P C C P
« Ağu    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

En fazla oylananlar