Archive Page 49

03
Mar
12

ŞEYTAN ANADOLU CENNETİNİ İŞGAL ETMİŞTİR..!!!

Görünürde  hiç bir  şey  yok…

Evlerimizde  televizyon  karşısında  sıcak  çaylarımızı  yudumlamaktayız.

Hattâ feys sayfalarımızda karda çekilmiş fotoğraflar yayımlamakta, arkadaşlarımıza “Günaydınlarrrrr” yazıp, güllerden oluşan kalp figürleri göndermekteyiz.

Türbanlı  kızların  fotoğraflarını,  fotoşoplayıp  değişik  görüntüleriyle  servis etmekteyiz.

Haber kanallarını “zap”layıp, programların adeta abonesi olmuş konuşmacıları bazen kızarak, bazen de onaylayarak dinlemeye devam etmekteyiz.

“Yetenek Sizsiniz” Ekranda büyük para ödülü için kılıktan kılığa giren ve bizleri utandıran manzaralar… Diğer tarafta kadınların idolü olmuş İvana Sert..

Çocuklarımızın ayağında “rainbow”lar, kadınlarımızın çantasında “Elizabeth Arden”ler ve keyifle tüttürülen Barzani, Amerikan, Fransız vb. sigaraları..

Öğle yemeğinde “fastfood”lar, akşam yemeğinde ya İtalyan ya da Çin mutfağı…

“Muhteşem Yüzyıllar”  “1453″ler,  “Mustafa” lar ve  “Berlin Kaplanı”

Ortalık  güllük  gülistanlık  sanki…

Türk  milletinde “tık”  yok…

Gaziantep’te Fransız, İstanbul’da İngiliz, İzmir’de Yunan, Antalya’da İtalyan askeri yok..

Kadınlar sırtlarında cephane taşımıyor. “Tayyareci Feti” keşif uçuşları yapmıyor.

Tank  yok,  tüfek,  uçak  hiç  yok..   Türk  ordusu  da  savaşta  değil..

Ama  “Tek Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal Edildi.”  demiş  sevgili  gönül  dostum  ADD  Isparta  Şube Bşk.nı  Mahmut Özyürek…

Ve ona yakışan bir kararlılık ve tutumla tehlikeyi ve Türkiye’nin nasıl silahsız işgal edildiğini anlatmış bize…

ADD Genel Merkezi ise Mahmut Özyürek’in bu benzeri yazıları ve uyarılarından dolayı anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı Kemalist duruşundan rahatsız olarak hakkında inceleme başlatmıştır. Hattâ ADD Yüksek Disiplin Kurulu üyesi Remzi Babacan, Sn. Mahmut Özyürek hakkında başlatılan inceleme doğrultusunda Çözüm gazetesi yazarı Şakir Aksöz’ün bilgi ve tanıklığına başvurmuştur.

Hani “Bozacının şahidi şıracı” derler ya.

Şakir Aksöz yazdığı bir yazı ile Sn. Özyürek’in “Atatürkçülüğünü” sorgulamaya kalkışmış bir kişidir.

Yazı Sabah Akdeniz ekinde 17 08 2009 tarihinde yayımlanmıştır.Bu yazıyı alpertekinhaberplatformu-blogspot.com/…/addyi karalamaya kalkisan adresinde bulabilirsiniz.

Ne yazık, artık ADD bile yurt çıkarlarını savunmak yerine yurt çıkarlarını savunan, Kemalist cephede direnç noktası oluşturmaya çalışan aydınlanma savaşçısı, devrimci, bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir şube başkanı hakkında Yüksek Disiplin Kurulu’nda inceletme başlatmayı görev kabul etmiştir.

Ülkemiz Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılmış olan ekonomik ve siyasal bağımsızlığını kaybetmiştir.

İktidar sahipleri ise gaflet, delalet ve hattâ…

” Şurada acıklı bir gerçek olarak belirtelim ki, yurdumuzda yabancı parasıyla işleyen bir çok propaganda yapılıyor. Bundan amaç pek belli…Milli dayanışmayı verimsiz duruma sokmak, milli istekleri kötürümleştirmektir.” Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal’in o büyük öngörüsü ile işaret ettiği durum ne yazık ki büyük çabalar sonunda “Batılılaşıyoruz” çığırtkanlığı ile emperyalizmin başarısına dönüşmüştür.

Ve  şeytan  Anadolu  cennetini  işgal  etmiştir.

ABD’de teknik olarak 46 eyalet vardır. Virginia, Kentucky, Pennsylvania ve Massachuetts ise bu eyaletler ülkesinde daha değişik bir konuma sahiptir. Adı geçen dört şehir devletçiği “Ortak Rıza Oluşturulmuş Siyasi topluluk” olarak, ABD’nin haritasında yer almıştır.

Adımları daha önce atılan teslimiyettin zirvesine 19-20 Kasım’da yapılan ve Türk milletinden gizlenen Lizbon Antlaşması ile çıkılmış ve Amerikan askerinin işgaline açık çek yazılmıştır. Türkiye bu antlaşmadan sonra ABD’nin “Ortak Rıza ile Oluşturulmuş Siyasi topluluğu”dur.

Türk milleti Mondros Mütarekesi ve/veya Sevr Antlaşması imzalanırken bile bu kadar acz ve teslimiyet içinde olmamıştır. Hıyanetin ne tartısı ne de ölçüsü vardır. Üstelik Lizbon Antlaşması hiç bir tartıya ve/veya ölçüye sığmayacak ölçekte büyüktür.

ABD Avrupa Ordusu ve 7. Ordu Komutanı Mark Hertlin “Türkiye’nin Güney’ine Amerikan askerlerinin yerleştiği”ni açıklamıştır. ABD Bayrağı Malatya-Kürecik semalarını kirletmektedir.

Füze Projesi Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyenlerin NATO kalkanını kullanarak, Türkiye’ye yerleştirdiği merkezi Almanya’da olan korkunç silahın uyarı sistemidir. Aynanın ne parlak ne de sırlı yüzü kalmıştır artık. Sam Amca kirli dişleri ile sırıtarak Türkiye’ye seslenmektedir.

“I Want You” Seni istiyorum!.. Türkiye kendi isteği ile bu kanlı kucağa oturmuştur.

Söz konusu Arz-ı Mevud‘dur. Büyük İsrail Projesi’ni geçekleştirmek için Türkiye’ye taşeronluk görevi verilmiştir. Tür milletinin bölünmez bütünlüğüne ve Türk askerinin kanına GDO’lu (Genleri Değiştirilmiş Organizmalar) İsrail buğdayının unundan yapılmış ekmek doğranacaktır.

Bu arda iktidarın bazı bakanlarının İzmir’in ve Kürecik’in ABD’li askerler sayesinde ekonomisinin canlanacağını da söylemesi bir gaflet örneğidir.

Ülke şeytanın askerlerinin işgali altındadır. Ve Türk milleti uyumaktadır. Çünkü Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal edilmiştir.”

Bu işgal hayasızca bir akındır ve rezalettir. Türkiye ne ABD’nin ne de NATO’nun taşeronluğunu kabul edip masum insanların potansiyel katili olmayı kabul etmemelidir.

Bu arada Uluslar Arası Ceza Mahkemesi’ne (UCM), BDP’nin baş vurusu kabul edilmiştir.
Türkiye, henüz her tarafı ile bir muamma olan Uludere olayından dolayı “Savaş Suçlusu” kapsamında soruşturulacaktır. Ve sonucunda Türk ordusu “Savaş Suçlusu” olarak yargılanarak ve ceza alacaktır.

Ülkemiz işgal altındayken hemen feyste “Sarı saçlım-Mavi gözlüm”ü mü paylaşalım?

Yahut da ” Uyanın ey Kuvva-i Milliye Şehitleri- Satıldık biz” diye mi haykıralım?

Hayır, ne Mustafa Kemal Samsun’dan bir kere daha gelir ne de Kuvva-i Milliye Şehitleri “toprak altındaki uykularına” son verir.

Sen toprak üstündeki uykuna son vereceksin arkadaşım. Pusatlarını kuşanıp düşeceksin yola. Pusatların tam bağımsızlık anlayışı ve anti-emperyalist direniştir. Bağıracaksın avazın çıktığı kadar… “Katil Amerika Defol” diye…

Sendikalara, demokratik kitle örgütlerine (ADD Genel Merkezi’ne dokunmayın. O derin uykuda… Örneğin Ulusal Eğitim Derneği’nin 4+4+4 Eğitim konulu 29 Şubat 2012 tarihinde yaptığı toplantısına söz verdiği halde gelmeyen Çölaşan, yerine gönderdiği Elif Çuhadar‘ın bir başka toplantısı var var demesine rağmen evinin sıcaklığında istirahatte), bütün siyasi partilere telgraf çekeceksin. Uyandıracaksın onları, görevlerini hatırlatacaksın.

Baktın olmadı, sokaklara, meydanlara döküleceksin, vatanını savunacaksın. bir daha bağıracaksın “Katil Amerika Defol” diye.

Polis mi copladı seni? Canın yansa da ses çıkarmayacaksın. Yerlerde sürüklemelerine izin vermeyecek, gururla uzatacaksın bileğini kelepçelere. Çünkü sen vatanı savunuyorsun.

Hakim karşısına çıkarıldığın zaman da “Ben vatanımı savunuyorum. Vatan savunması, bağımsızlıkçı olmak, işgale karşı direnmek suçsa, suçumu kabul ediyorum” diyeceksin.

Ama başını asla eğmeyeceksin. Mustafa Kemal’in Bursa Nutku’nda söyledikleri aynen uygulayacaksın.

Sen,  sen  Atatürk  olacaksın  arkadaşım.

Tür milleti nice zaferlere imza atmış bir ulustur. Yeni Bağımsızlık İhtilâli’ni başlatarak işgalcileri, şeytanın askerlerini yurdundan kovacaksın.

Unutma parola “Ya İstiklâl”, işaret “Ya Ölüm”dür.

“Katil Amerika  Defol!  Ya geldiğin gibi git, ya da biz seni göndermesini biliriz.” diyeceksin ve başaracaksın.

Çünkü  Türk  milleti  geçmişini  unutmuş  miskin  bir  ulus  değildir.

Figen  ÖZEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/97383

03
Mar
12

SÖYLETENE BAKıN..!!!

Esasında bugün İran’a ve orada yapılmak istenenlere odaklanacaktık. Fakat gündemimiz çok hızlı değişiyor. Müsaadenizle İran konusunu biraz ötelemek ve önceliği nedeniyle bu yazımda size, geçtiğimiz pazartesi günü Milli Güvenli Kurulunun (MGK) Suriye ile ilgili yaptığı açıklamadan ve anlamından bahsetmek istiyorum.

MGK açıklaması aynen şöyle : ’ Suriye’de  devam eden  şiddet,  yıldırma  ve  toplu  kıyım  eylemlerine  uluslararası  toplumun  seyirci  kalmaması  gerektiği  vurgulanmış  ve  bu  çerçevede  Suriye  halkının  korunması  ve  insani  yardım  ulaştırmasının  altını  çizmiştir.  BM  genel kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet dile getirilmiş ve 24 Şubat tarihinde Tunus’ta gerçekleşen Suriye’nin dostları grubu toplantısının sonuçları değerlendirilmiştir.’’

Bu ifade ile Türkiye çok net olarak, Suriye’de rejim değişikliğini hedef alacak askeri müdahalede aktif rol alacağını dünya kamuoyuna açıklamaktadır. Suriye’de toplu kıyım olduğu, seyirci kalınmaması gerektiği ve insani yardım gibi sözler bu işin pazarlamasıdır. Bu açıklama, aynı zamanda ülkemizin, bölgemizin ve komşumuzun aleyhine olarak emperyalizmin çıkarına hizmet edeceğimizin açık göstergesidir.

Hakkını da yemeyelim, Dışişleri Bakanı hariç Başbakan ve AKP’nin önde gelen yöneticileri bu savaşa katılmamak için direndiler. Ama nafileydi! Çünkü emperyalizmin şantajı ve baskısı çok büyüktü. Anımsattılar emperyalizme direnen Ecevit’in başına gelenleri. Hatırlattılar, kırılgan ekonomiyi, rekor üstüne rekor kıran cari açığı, Kuzey Irak’taki yandaş yatırımların başına gelebilecekleri, PKK vasıtası ile azdırılabilecek terörü, uydurma delilleri, sözde Ergenekon, Balyoz gibi operasyonları, olabilecek cadı avını ve İsviçre’deki hesap numaralarını. Aklınızın ve havsalanızın alamayacağı daha gün ışığı görmemiş ve medya çevrelerinde dillendirilmemiş ikna edici başka kozları da vardı. Tabi ki uslu çocuk olup söyleneni yaparsan işbirlikçi kral ve emirlerden gelecek havuçlar da…

Sorun yine askerdi. Nasıl eğitim ve öğretim almışsa bunlar hala direniyorlardı. Ama bu MGK açıklaması gösterdi ki, askerlerin en büyüklerini ve yıldızı çok olanlarını ikna etmişlerdi. Ya da şimdilik öyle gözüküyordu. Nasıl ikna olmasınlar ki Silivri ve Hasdal kendilerine anımsatılınca. Hala direnen olursa sabaha karşı yine baskın ve aramalar, bulunur çuval dolusu dokümanlar ve dijital dosyalar.

Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri sadece çok yıldızlılardan oluşmuyor, bu nedenle savaşçı unsurlar nasıl motive edilir ve haçlılar ile işbirlikçi Arapların yanında mazluma nasıl kılıç çektirilir bende bilmiyorum.

MGK’nın açıklamasındaki ‘’ BM Genel Kurulunun 16 Şubat 2012 tarihinde ezici bir çoğunlukla kabul ettiği karardan duyulan memnuniyet…’’ ifadesi Suriye’ye yapılacak askeri müdahalenin hukuku dayanağı için açıklamanın içine monte edilmiştir

ABD Suriye’de rejim değişikliğine yönelik yapmak istediği askeri müdahale için BM Güvenlik Konseyinden Rusya ve Çin vetoları yüzünden yetki alamayacağını en son 4 Şubat’ta da gördükten sonra taktik değiştirmiştir. Bu maksatla 16 Şubat’ta Suriye kararını BM Genel Kuruluna getirtmiş ve 137 evet, 12 hayır ve 17 çekimser oy ile geçirtmiştir. Amaç çok açıktır. Vetolar nedeniyle karar aldıramadığı BM Güvenlik Konseyini kısa devre yaparak yetkiyi BM Genel Kurulundan aldığını iddia etmek.

ABD 3 Kasım 1950 tarihli ‘’ Barış için birlik ‘’ olarak bilinen ve Kuzey Kore’ye saldırısının hukuki dayanağı olarak kullandığı 377 sayılı BM kararını Suriye’ye karşı da meşruiyet kaynağı olarak kullanmayı planlamaktadır. O zaman da bugünkü Rusya’nın selefi durumunda olan SSCB’nin boykotu yüzünden BM Güvenlik Konseyinde karar alınamıyordu.

Fakat ABD bu seçeneği ilk defa kendi değil Suriyeli isyancılara söyletmiştir. Suriye Ulusal Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Halil Hoca, ‘’ Suriye’ye karşı dış müdahale için koşulların olgunlaştığını ‘’ söylemiş ve ‘’ müdahale için 377 sayılı BM kararının kullanılmasını ‘’ istemiştir. Arkasından bizimkiler MGK’da 377 sayılı BM Kararına ustaca atıf yapan ifadeyi açıklamanın içine koymuşlardır.

Siz söyleyene değil söyletene bakın. Sanırım bu ifadenin MGK açıklaması içinde yer almasında Dışişleri Bakanımızın özel bir gayreti vardır.

AKP içindeki vatansever Milletvekillerine ve yöneticilerine seslenmek istiyorum. ‘’ Suriye’ye evet ama İran’a asla ‘’ diye düşünüyorsanız, biliniz ki, bu kumar masasıdır oturursanız kalkamazsınız.

Saygılar  sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/97498

03
Mar
12

Fransız soykırımı

Fransa  Anayasa  Konseyi  soykırımı  inkâr  yasasını  reddetti.

Türkiye  hayli  sevinçli.

Oysa  Sarkozy’nin  geri  adım  attığı  yok.   Hemen  “yeni  bir  yasa  çıkartacaklarını”  açıkladı.  Sarkozy bilinçli bir Türkiye düşmanlığı içinde.  Ve bu tavrından da kesinlikle vazgeçmeyecek.

Fransa’ya karşı sürekli olarak Cezayir halkına yaptıklarını hatırlatmanın da bir işe yaramadığı aşikâr. Oysa Fransa’ya çok daha yakın bir tarihte 1994’te Ruanda’da yaptığı Hutu katliamını hatırlatmak gerek.
Önümde bazı fotoğraflar var. Uzunca bir masa üzerine konulmuş yüzlerce insan kafatası, bir biri üzerine yığılmış vaziyette. Gözlerinden geriye kalın oyuklar kalmış. Bu kafatasları halen Raunda Nyamata Anıt Alanı’nda sergileniyor.
Bu kafatasları Hutular tarafından öldürülmüş olan Tutsiler’e ait.
Hutular’ın baskısı sonucu komşu ülkelere kaçan Tutsi sayısı 1992’de 500 bine ulaştı. Eğitimli ve kalifiye kişiler olmaları sebebiyle gittikleri ülkelerdeki önemli kadroları ele geçirerek ülkelerine dönüş için organize olmaya çalıştılar. Bu amaçla kurulan “Ruanda Yurtseverler Birliği” (RYB) Ruanda hükümetine baskı kurmaya çalıştı ancak politik bir çözüme varılamadı.
Bu sürede soruna “kalıcı çözüm” bulmak isteyen aşırı uçtan Hutular aldıkları kararları hayata geçirmeye karar verdiler.
Bu kalıcı çözüm aslında “çok kanlı bir çözümdü.”

En ücra köylere kadar her yerde Interahamwe adı verilen yerel yarı-askeri örgütler kurularak Tutsiler ve ılımlı Hutular fişlendi. Ülkenin ekonomisi silah alımına uygun olmadığı için Çin’e yüz binlerce satır siparişi verildi. Satır verilemeyenlere ise, sivri uçlu sopalar verilerek bunları yakında başlayacak olan “böcek” avında kullanmaları söylendi. Bütün bu hazırlıkların farkında olan Hutu hükümeti önlem olarak hiçbir şey yapmamıştır.
Daha vahimi bu satır siparişlerinden başta Fransa olmak üzere Belçika ve Alman istihbarat birimlerinin haberi vardı. Gelecek olan vahşeti çok iyi biliyorlar hatta destekliyorlardı.
6 Nisan 1994’de saldırı, bir radyo anonsuyla başladı. Bu saldırı tarihin gördüğü en kanlı saldırılardan biri olacaktı. Hutular daha önce hazırladıkları listeler bakarak Tutsilere satırlarla saldırdılar.
Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı.

Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir. Dünyadaki soykırımlara seyirci kalmayacağını söyleyen Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için BM’de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir.
Oysa ortada bir soykırım vardı. Hem de bütün dünyanın gözü önünde meydana gelen bir soykırım idi. Ama Fransa bu olayın BM’de “soykırım” olarak adlandırılmasına karşı çıkıyordu.
Katliam haberlerini alan RYB (Raunda Yurtverler Birliği) üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. Artık katliamcıların önünde çok ciddi bir kuvvet vardı.
Ancak ilginç bir olay oldu.
Fransa devreye girdi.
O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
Fransa eğer RYB üyelerine izin verseydi 200 bin kişinin ölümüne engel olacaktı. Tam tersini yaptı ve kendi elinde tuttuğu topraklarda 200 bin Tutsi’nin daha ölmesine göz yumdu.
100 gün içinde bölgede 800 bine yakın insan öldürülmüş, 2 milyon Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştı.
Bu katliama “dışarıdan yarım gelmesini engelleyen, yüz binlerce satırın Ruanda’ya girmesine göz yuman, Hutu hükümetine destek veren, kendi askerlerinin bulunduğu bölgede yüz binlerce kişinin satırla doğranmasına göz yuman Fransa’dır.

Yani soykırım Fransa’nın genlerinde vardır.
Cezayir katliamına gitmeden, 18 yıl önceki Tutsi katliamında da Fransa’nın parmak izi vardır.

Muharrem BAYRAKTAR

Yenimesaj

03
Mar
12

HEMŞERİM! CUMHURİYETTE VAZİYET NASıL? ..

Sorma  gitsin !
İyi  ki  ne  iyi !.
Tıpkı  dağlar  gibi..
Dağlarda  topu  topu  iki  yön  vardır.
Biri  yukarı,  diğeri  aşağı  doğrudur.
Cumhuriyet  top  oldu  baş  aşağı  gidiyor..
Gide  gide  de  gününü  görecek..
Amerikalılar,  Malatya  Kürecikte  böğürtlen  topluyor..
Adamların (amerikalıların)  kendileri söylemeseler,  memlekette  yaşayan  her  statü  ve  sınıfına  mensup  tüm  ademler,  ‘‘duymadım,  görmedim  ve  haberim  yok’’  aymazlığında..
Sanırsın  ki  ülke,  boydan  boya  susak  (içi boş bir kabak türü)  kesilmiş..
Savaşa  sebep  olan  budalalıkların  haddi  hesabi  yoktur  ve  ölümün  de  kokusu  vardır..
Malatya  Kürecik,  hem  budalalık  hem  de  ölümün  kokusunun  yayılmaya  başladığı  yerdir..
 Başkalarının çıkarları için güvenlik arayanlar kendi bütün güvenliklerini kaybederler..
Bu arada ‘‘ Ulusal egemenliği ’’ her şeyin üstünde tutan nitelikli ürünler ise artık bu tarlalarda seyrek yetişiyor ve ‘‘ organik ’’ muamelesi görüyor..
 Bu  kadar  mı ?
Diğer  yaşam  alanlarında  durum  nedir ?.
Cevabı  bilinen  soruları  bana  sorma !.
Gerisi :  Yaranma, yaltaklanma, sürekli iki yüzlülük oyunu..
Saldım  çayıra  da  diyebilirsin..
 Cesaret, eğer kendi  başına  yeterince  çılgın  değilse,  onu  çılgınlığa  itmek  gerekir..
 Pazardan,  şan  alınmaz…

Osman  PAMUKOĞLU

Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı
02
Mar
12

Artık Sağ – Sol Yok, Millî – Gayrimillî Var..!!!

Ufuk  Söylemez,  akşam Ulusal  Kanal’da  konuştu.

Neler  dediğini,  gündemi  nasıl  değerlendirdiğini,  ülkesini  sevenlere  nasıl  bir  çözüm  önerdiğini  duymak  ister  misiniz ?

Maskeli  balo o ynuyoruz!

Sıcak para ile oluşturulan rahatlık bitiyor. AB’de kapıda bağlanacaktınız… AB hayranları nerdesiniz? Ruhunu satmış aşağılık duygusu içersindeki AB müritleri nerdesiniz?

“Elma  dersem  çık!”

Yunanistan iflas etti. Yunanistan’da darbe oldu, halka söz vermemiş biri başbakan oldu. Bizi dünyaya şikayet eden Yunanistan bu politikalarla battı… AB Almanya demektir. Almanya ve Fransa, bunlar Türkiye’yi AB’ye almazlar.

Türkiye Amerika taşeronu olmuş. Amerika şuna saldır diyor, saldırıyor. Böyle bir ülkeyi almazlar. Esas sebep AB’nin bir maşası görülmesi sebebiyle. İkincisi, bir İngiltere, ikinci bir Polonya istemiyorlar. On beş sene önce AB’ye girelim isterdim. Fonlardan faydalanma, serbest gezme… için.

AB kuzey- güney ülkeleri olarak bölünmüş. Portekiz’in yüzde yetmiş beş Avro’dan ayrılma olasılığı var diyorlar.

Kıbrıs’ı nasıl hediye vermeye oturdular? Kıbrıs batmayan uçak gemisiyken niye verece’n?

AB’ye  “gireceyük!”  Zengin  “olacayük!”

Kıbrıs’ı satacak, işbirlikçiye bak!

Yunanistan on yılda borcunu ödeyemez.

Aşağılık kompleksi içinde dış güçlere güvenen kansız adamlar var.

Etki  Ajanlığı

Bir  adam  TÜSİAD’a  hizmet  edip  ajanlık  yapıyormuş.

Bu günkü hükümet Amerika saldır diyor saldırıyor. Öp dediğini öpüyor! Ortalık ajan kaynıyor. Etki ajanlığı yasaklanmalıdır. Yabancılardan para alarak Türkiye’de ordu , Türkiye aleyhine yayın yapanlar soruşturulmalıdır.Demokrasi maskesi altında hiç bir devlet kendi ayağına ateş ettirmez.

Net- Hata- Noksan

Tasarruf  etmiyoruz.    Üretime  gideceksin !    Tasarruf  edeceksin !

Döviz gelirleri var. Net- hata- noksan var bir de. Türkçeye çevrimi kaynağı meçhul paradır. Kayıtdışı parayla Türkiye’yi finanse ediyorlar.

Halka iş bulmuyor, fabrika kurmuyor

. Halkı yardıma bağlı hale getiriyor.

Kayıt dışı para 12, 4 milyar dolar.

Cumhuriyet tarihinde böyle bir rakam olmamış. Bir yıllık toplam. Mayıs ve Haziran’da bunun yarısı girmiş. Seçim varken nasıl getirir parayı koyar yabancı. Bunun yasal ve meşru olduğunu düşünmüyorum. Türk ekonomisini manipüle etme, iktidarı güçlendirmek için gelen karaparadır. Niye seçim öncesi geliyor?

Geliyor ama seni esir alıyor. Borçlandırıyor. Üretim yapamıyorsun.

Kalem on lira. İthal edersen kalem bir lira. Niye üreteceksin? Türk ekonomisini rehin alacak. Bu, siyasi iktidarı destekleyecek iklim.

Karapara Karşılığında Neler İsteniyor?

Yeni anayasa gelecek… Yetmez! Başka?

Ermenistan’a taviz, Ermenistan kapısı… Yetmez ! Başka?

Kıbrıs verilecek… Yetmez! Başka?

Türkiye mezhep kavgalarına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Kardeş kavgasına sürüklenecek… Yetmez! Başka?

Din devleti gelecek…

Karapara bunun için gelecek…

Burada konuşmamız karanlıkta ışık! Azgın bölücü, ruhunu satmış Sorosçu, kürtçü, kartel medyası, holding –merkez medyası, süne zararlısı gibi medya var…

4x4x4 şifresi

4x4x4 Sanki ayın oyunu. Şifresi.

Eğitimi yazboza çevirdiler.

Atatürk ‘e düşmanlık, Cumhuriyetin kurduğu kurumları bozma, öcalma… Kindar ya bunlar. Maske demokratik.

Bölücü ve Gerici Bir Kalkışma

Bu bölücü ve gerici bir kalkışmadır!

Aymazlık çaresizlik içinde bu rezil oyunu seyrediyorlar!

4x4x4 nedir?

4. sınıftan sonra kız çocuğu eve. Oğlan çocuğu tamirhaneye çıraklığa. Bütün dünyada bunun örneği yok.

Atatürk- Kadın Hakları

Kadınları ikinci sınıf görüyorlar. Atatürk kadınları birinci sınıf görüyordu.

Kadınları peçeden kurtardı. Eşit yurttaş yaptı. Kadınlar öğretmen, milletvekili… olmuştu. Uretken, meslek sahibi, ezilmeyen birey olmuştu. Atatürk bunları vermişti.

Bunları, dördüncü sınıftan kız çocuklarını okuldan almak, erkek çocuklarını çırak yapmak oyunu olarak görüyorum.AKP’nin egemen olduğu illerde kadınlar maalesef eve kapanmış.

Yüz çalışandan otuzu kadın, İzmir’de, Tekirdağ’da. Kayseri, Konya’da ise yüzde ondördü kadın her yüz çalışanın. Kadın ücretsiz ev işçisi olmuş…

Atatürk kadını eşit, birinci sınıf yurttaş yapmıştı.

Konya’nın ne eksiği var? Kadın niye eşine destek olamıyor? Çocuğuna bakamıyor?

Gerici , tutucu, yobaz zihniyet Türkiye’yi bu duruma getirmiş.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitim sayesinde okullaşma oranı artmıştı. Sen bunu 9 yıl yapacağına kadını tüketici, meslek sahibi olmayan aile içi sahaya indiriyorsun.

TÜSİAD Buna İtiraz Etti

TÜSİAD kedi olarak bir fare tuttu. Ruhunu paraya satmış adamlar, Kıbrıs’ı peşkeş çeken, Ermenilere soykırımı bile kabul eden, o ver kurtul diyen , üretmiyen tayfası ilk defa doğru bir şey söyledi.Tayyip Erdoğan veryansın etti.

Herkes aklını başına alsın.Yüzlerce, binlerce insan uydurma bahanelerle hapse atılıyor, hapiste tutuluyor.

Bir kalkışma var. Herkes farkında olmalı.

Alevi- Bektaşi Kesimi

Aleviler Cumhuriyetin çimentosudur. Alevi- Bektaşi kesimi Cumhuriyete gönülden bağlıdır.

Osmanlı’da dağlarda saklanmışlardı. Cumhuriyet sayesinde eşit yurttaş oldular.

Atatürk’ü çok severler. Aleviler laik Cumhuriyete inanmışlardır. Çağdaş, laik bir hukuk devletine.

Dersim diye palavra atıyor. Seyit Rıza isyan etmiş. Derebeyi. Karakol basıp askeri şehit ediyor. Devlet ne yapacak? Ne yapacaklardı o devirde?

Çerkez Ethem. Gel orduya katıl deniyor. Yok katılmıyor. Yunan’a sığınıyor, bize karşı savaşıyor. Cumhuriyete karşı geldiği, Cumhuriyeti arkadan vurduğu için hain!

Çerkez olduğu için mi?

Şeyh Sait, Kürt olduğu için mi asıldı? İsyan ettiği için mi, Cumhuriyet , onu, ordusuna isyan ettiği için mi asmıştır?

İskilipli Atıf . Sen Cumhuriyet ve Atatürk düşmanının adını nasıl verirsin hastaneye? Bu Anayasa suçudur!

Bu gericinin önde gidenidir!

Atatürk düşmanıdır!

Cumhuriyet düşmanıdır!

İlk demokratik iktidar değişiminde bunun cezaları verilecektir diye inanıyorum.

Anayasa Değiştirmek

Anayasa değiştirmekle senin derdin:

Anayasa’dan Atatürk’ü silmek!

Türk Milleti kavramını silmek!

Bizi 72 kökene bölmek istiyorlar. Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişmesi Cumhuriyete karşı “Karşı Devrim “ demektir!

Vatana hıyanet suçu geri getirilmeli. Başka devletten para alarak, Türkiye aleyhine yayın yapıyorlar! Amerikada yap, seni ayağından asarlar!

TESEV

Atatürk’e, ulusal değerlere, orduya karşı yayın yapmak! TESEV mazlum ülkelerin rejimini değiştirmek için kurulmuş etki kuruluşu. Açın okuyun:

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabı. Bunda iki bin, üç bin kişinin adı var geçen. Yabancı ülkeler lehine etki yapan hainleri görün.

Böyle Anayasa Yapılmaz.

Kurucu meclis olsa, her görüş bir araya gelse… AKP çoğunluğu anayasa çıkaracak.

Böyle şey olur mu?

Muhalif  diye:

Üniversite   susmuş.    Sendikalar  susmuş…

CHP  ve  MHP  bir  oyun  oynuyor  bence.

Millî,  muhalefeti  kucaklayacak  bir  rol  oynamalılar…

Bu  anayasa  AKP’nin  değildir.

PKK’nın  istediğini  anayasaya  koymak.

Halkın  aklıyla  alay  ediyorlar !

Sıfır  Anayasa  O  Ülkeyi  Yıkmak  Demektir !

Başkent  Ankara’dır.

Resmi  dil  Türkçedir.

Bayrağımız  ay  yıldızlı  bayrak.

Laik,  sosyal,  hukuk  devleti.

Atatürk’ün   Dört   Büyük   Sözü

Ne  mutlu  Türküm  Diyene!”

Ne mutlu Türk olana demiyor. Kökeni sormuyor. Kıvançta,tasada berabersen, vergi veriyor, askere gidiyorsan…

“Vatan  mevzubahisse  gerisi  teferruattır !”

“Yurtta  sulh,  cihanda  sulh !”

Atatürk  solcu,  sağcı  falan  değildi.      Solcu  sağcı  diyenleri  ayıplıyorum.

Hem  Atatürkçü,  Cumhuriyetten  yana  hem  Sorosçu  olamazsınız !

Amerika  seni  böleyim,  cehenneme  çevireyim,  diyor.

İlker  Başbuğ   kurbandır.

Atatürk  Cumhuriyeti’ni  sevdiğine  kuşkum  yok.

Ama  Amerika’ya  aşağılık  kompleksiyle  bakıyor.

Kukla  kürt  devleti  Amerika’nın  çıkarı.

“Ben istemiyorum.”

“Suriye’ye saldır!”

“Ben istemiyorum.”

Atatürk’ün bir sözü daha var:

“Bağımsızlık  benim  karakterimdir !”

Bağımsızlık  millî  duruştur.

Bu  dört  cümle,  Atatürk’ün  dört  sözü,  90 – 100  sene  sonra  da  canlıdır.
Atatürk  Cumhuriyeti’nin  temel  taşlarıdır.

Atatürk cumhuriyetçiydi. Ülke çıkarlarından yanaydı. Bağımsız. Atatürk Türk millîyetçisidir! Ulus bütünlüğünden yana olan…Millîyetçi öz ve öz Türk evlâdıdır.

Hem  Atatürk  Cumhuriyetinden  yana,  hem  Amerikancı  olamazsın !

Anti  emperyalist  olmayan  millîyetçi  olamaz !

Atatürkçü  olamaz !

Çözüm :

Türkiye’de  bunları  görenleri,  ulusal  bütünlükten  yana  olanları,  Atatürkçüleri,

Atatürk  millîyetçilerini  kucaklayan  bir  muhalefet  lâzım.

Bu  kucaklamayı  yapamıyorlar.

Bizi  birbirimize  kırdırmışlardı.   Sağ -sol  diye.

Demirperde  yıkıldı.  Komünist  ihracı  tehlikesi  kalmadı.

CHP  Soros  muhiplerini,  PKK  avukatlarını  yönetime  çağırdı.

MHP’de  Amerikancı  var.

DP’de  de  var.   Saadet  millî – gayrimillî  diye  bölündü.

Millî – Gayrimillî  Duruş  Var.      Sağcı – Solcu  Yok !

Şimdi :   Millî –  gayrimillî  duruş  var.

Sağcı- solcu yok.

Vatansever  millî  duruş  var.

Sağ – sol  ayrımı  soğuk  savaşta  vardı.

Bitti  o  iş.

Şimdi :

AB’den  ABD’den  yana  mısın ?

Yoksa  ulusal  çıkarlardan  yana  mısın ?

Bir çatı partisi olması lâzım. Tüm Atatürkçü, demokratik millî devletten yana olanlar gelsin, ittifak yapalım. Mitingler yapalım.

Millî bütünlüğe, ulusal bütünlüğe sahip, bunları koruyan her katmandan vatandaşlar var.

Kılıçdaroğlu’nun samimiyetinden kuşku duymuyorum.

Etrafı  doluşmuş,  sızmalarla.   Hâlâ  bunun  bilinçli  yapıldığına  inanmak  istemiyorum.   Merkez  sağın  en  düşük  profilli  bir  iki  ismini aldı.   İşçi  partisinden  kimseyi  almadı.   Nihat  Genç  de  yazdı  bunu.

Merkez  sağın  güçlü  damarı  AKP’ye  ram  olmamıştır.

Biz  Atatürk’ü  çok  severiz.  Rahmetli  Celal  Bayar’ın  sözünü  hatırlayın:

“Atatürk’ü  sevmek  millî  bir  ibadettir.”

Bizim  taraf  medenidir.

Askerini  de  sever,  ordusunu  sever.

28  Şubat’ın  muhatabı  benim.

Tayyip  Erdoğan  mı ?

Merkez,  sağ  maskeli  kökü  radikal,  gayrimillî  bir  zihniyet  tarafından  işgal  edilmiştir.

Gelin   bir   çatı   partisinde   toplanalım.

Millî   bütünlüğe   karşı   birlik   olalım.

Merkezde   bir   çatı   partisinin   oluşması   lâzım.

Feza  TİRYAKİ,   1 Mart  2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/97363

02
Mar
12

Yakıcı Tezkere

1  Mart  Tezkeresi’nin   yıldönümüydü   dün…  

Bir  onur   sınavıdır  1  Mart…

Ama   özellikle   unutturulmak   istenen..!!!

“Kimler  tarafından”    diye    söylemeye    yeltenmek,    zekânıza    hakaret    olur..!!!

ABD’nin   Irak’a   saldırı   için   Türkiye’yi   askeri   üs  

haline   getirmesine   bir   avuç   aydın,   CHP  grubu   ve  

100  kadar   AKP   milletvekilinin   direnmesiyle   Türkiye  

büyük   bir   onursuzluğun   eşiğinden   dönmüştür…

Tabii  direnişe  askerlerin  isteksiz  tavrını  da  eklemek  gerekir.

Eğer  tezkere  geçseydi  ABD’nin  Irak’ta  işlediği  bütün  cinayetlere  ortak  olacaktık…

Topraklarımızda  kurulacak  ABD  üsleri  için  6  aylık  bir  süre  konulmuştu  ama  örnekleri  daha  önce  görüldüğü  gibi  bu  süre  peş  peşe  uzatılacak,  ülke  ABD  askerinin  paspası  haline  getirilecekti.

Türk  askerinin  cepheye  sürülmesi  de  gündeme  gelebilecekti…

Mart  tezkeresinin  reddi  bütün  bunları  önlemiştir…

Ancak  reddiyenin  bedeli  de  ağır  oldu…

En  büyük  tahribat  TSK’da  meydana  geldi…

Bakınız  tezkerenin  reddinden  sonra  18 Nisan  2003’te  ABD  Büyükelçisi  Pearson’un  Washington’a  gönderdiği  “GİZLİ”  ibareli  telgrafta  neler  söyleniyor :

“… İrtibatta olduğumuz kişiler, Türk devlet sistemi üzerindeki mevcut askerî hâkimiyette köklü değişiklikler olması kadar, ABD – Türkiye ilişkisinin yeniden dinamizm kazanmasının da, hem katı muhafazakârların istifasını hem de özellikle modern, ileri görüşlü yeni bir subay kadrosunun yetişmesini gerektireceğini tahmin ediyorlar.”

Askeri  hâkimiyette  (AKP buna vesayet diyor)  köklü  değişiklik…

Yeni  bir  subay  kadrosunun  yetişmesi…

Son  yıllarda  bu  iki  yönde  çarpıcı  gelişmeler  izleniyor..

General  kadroları  budanıyor…

TSK  iktidarla  uyumlu  bir  yapıya  büründürülüyor.

Verilen  emri  sorgulamadan  uygulayacak  bir  ordu  inşa  ediliyor.

Dikkat  buyrun…

Türkiye  Ortadoğu  bataklığına  itilirken  bugün  artık  ses  seda  çıkmıyor…

Kürecik  yalanı !

Malatya – Kürecik’te  kurulması  planlanan  radar  üssü  Başbakan  Tayyip  Erdoğan’a  ve  Dışişler i Bakanı  Ahmet  Davutoğlu’na  göre  NATO  üssü  olacaktı.

“Amerikan  üssü  olacak”  diyenler  AKP’ye  göre  doğruyu  söylemiyordu.

Aradan  fazla  bir  zaman  geçmedi,  gerçek  ortaya  çıktı.

O  gerçeğin  ne  olduğunu  CHP  Malatya  Milletvekili  Veli  Ağbaba  bakınız  nasıl  anlatıyor :

– Üssün NATO değil, ABD üssü olduğunun o kadar çok kanıtı var ki? Örneğin üssün kurulmasıyla ilgili mutabakat zaptının Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’mız ile ABD Büyükelçisi, yani Türkiye ile ABD arasında imzalanması… Ardından New York Times’ta bu anlaşmanın, Türkiye ile Amerika arasında son 30 – 40 yılın en önemli anlaşması olduğuna dair yayımlanan makale… Ardından, üssün faaliyete geçtiğinin Amerikalı korgeneral tarafından açıklanması… Ardından üste sadece Amerikalı askerlerin görev yapması. NATO üyesi başka ülke askerlerinden bir tekinin bile görev yapmaması.”
Veli  Ağbaba,  Anayasa’nın  90. maddesini  anımsatıyor :

Okumaya devam edin ‘Yakıcı Tezkere’

02
Mar
12

Mektupla İsyan Etti

Beş  aydır  tutuklu  bulunan  Tuğamiral  Ünsal  ‘Balyoz’un  Adaleti’  başlıklı  mektubunda  1500’ün  üzerinde  somut  sahteciliğin  tespit  edildiğini  söyledi.

‘Rahmetli  amiraller  de  darbeci  yapıldı’

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen “Balyoz Harekât Planı” davasında üçüncü iddianame kapsamında 5 aydır tutuklu bulunan Gölcük Ana Üs Komutanı Tuğamiral Ali Sadi Ünsal avukatı aracığıyla gazetemize “Balyoz’un Adaleti!” başlıklı bir mektup gönderdi.

Mayıs 2011 tarihinden bu yana tiroid kanseriyle mücadele eden Ünsal,  mektubunda  hastalığından  hiç  söz  etmedi.

Ünsal, “Bu davaya esas olan sözde kanıtların tamamı imzasız, sahte dijital verilerdir. Bu dijital verilerin sahteliği yabancı ve yerli bilirkişi ve uzmanlar tarafından belgelenerek ispat edilmiştir. Bugüne kadar 1500’ün üzerinde somut, yani tartışılmayacak seviyede sahtecilik tespit edilmesine rağmen ne yazık ki bunların hiçbiri yazılı ve görsel medyada ciddi anlamda yer almamıştır” dedi. Ünsal mektubunda, “Geldiğimiz bu noktada çok açıkca söyleyebiliriz ki adil bir yargılama yoktur. Bunun da ötesinde bu dijital terör çetesinin hâlâ varlığını sürdürüyor olmasıdır. Şu anda bu çetenin kimler üzerinde komplolar hazırladıklarını kimse bilmiyor ifadelerine yer verdi.

‘İddianamedeki  seminer  yasal’

Ünsal, cezaevinden gönderdiği mektubunda, davada iddiaların dayandırıldığı 5- 7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu Komutanlığı Karargâhı’nda gerçekleştirilen plan seminerinin yasal olarak icra edildiğinin altını çizerek “Bu seminer, hayali kurgu ürünü iftiralarla topluma darbe hazırlığı olarak sunulmuştur. Bu iddianın gerçek olmadığı ve bir darbe olasılığının tespit edilmediği Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından resmi olarak mahkemeye bildirilmiştir. Üstelik seminere katılan 162 kişiden sadece 50’si yargılanmaktadır. Seminere katılan 162 kişiden 112’si ise ifade vermek için bile çağrılmamıştır. Bu seminer bir darbe provası ise bu nasıl açıklanacaktır?” dedi.

Ünsal, sahtecilik ürünü olduğunu belirttiği dijital verilerden bazılarını şöyle özetledi: “Donanma Komutanlığı’nda bulunan bilgisayar yazıları arasındaki 19 Şubat 2003 tarihli Emekli Müzahir Personel Listesi’nde 1998 ve 2000 yıllarında vefat etmiş olan iki emekli amiralin ismi yer almaktadır. Emekli Tuğamiral Nevzat Hilmi Sertel 3 Kasım 1998’de, Emekli Tuğamiral Burhan Durcan ise 5 Temmuz 2000 tarihinde vefat etmiştir. Yani yıllarca önce vefat etmiş rahmetli amiraller de darbeci yapılmış! Yine Donanma Komutanlığı’ndaki aramalarda diğer sahte bilgisayar yazılarının da yüklendiği 5 No’lu harddisk içinde bir personele ait 18 Ağustos 2008 tarihli ve gerçek imzalı ‘Bireysel Emeklilik Alındı Belgesi’ bulunmuştur. Ancak yapılan incelemede, kötü niyetli kişilerce yapılan çok acemice bir hata sonucu sahte belgelerle karıştırılarak bu belgenin son kayıt tarihinin 20 Ağustos 2003 olarak değiştirildiği tespit edilmiştir.”

Davaya dayanak oluşturan aramalar konusunda kamuoyunun her şeyi bilmediğinin altını çizen Ünsal, şöyle devam etti: “Şimdiye kadar başka davalar kapsamında birçok askeri personelin evleri yatak odalarına varıncaya kadar didik didik aranırken, bu operasyonda soruşturma konusu ‘casusluk’ olmasına rağmen askeri veya sivil savcılar tarafından anılan şubede görevli 8 personelden hiçbirinin şahsi bilgisayarları ve evleri aranmamıştır. Bilgisayar sistemlerinden sorumlu teknik personelin ise ne işyerleri ne de evleri aranmıştır.”

Öte yandan, darbe planı yapıldığı iddia edilen 1. Ordu Plan Semineri 2003’ün gözlemci raporunda imzası bulunan Tuğgeneral Ömer Şevki Gençtürk tanıklık ifadesinde “3 gün boyunca katıldığım seminerde hukukun dışına, rutinin dışına çıkılmadı” dedi. Gençtürk “Seminerde ne cami bombalanması ne de uçak düşürülmesi gibi şeyler duydum. Böyle bir şey ifade edileseydi herkesin dikkatini çekerdi dedi.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97417

02
Mar
12

Kısa, Yalın ve Net..!!!

“Altı   Ok   kabuğunu   “kır”dı”…

Yeni   CHP   “program”ında  “Altı  Ok  “cendere”sine son“

Tüzüğünü yenileyen, muhalefeti etkisiz kılan CHP’de Kılıçdaroğlu yönetimi, şimdi de parti programını değiştirmek için harekete geçti. Liberallerin “Kadim devlete veda”, “Altı ok kabuğunu kırdı” sloganlarıyla alkışladığı yeni program çalışmasının başına Sencer Ayata getirildi.

Parti tüzüğünü hedeflediği doğrultuda değiştiren CHP yönetimi, kurultaylardan aldığı moral ve destekle şimdi parti programını değiştirmeyi planlıyor.

Mevcut programı “350-400 sayfalık parti programı olmaz” sözleriyle eleştiren Kılıçdaroğlu’nun 70-75 sayfalık yeni bir program hazırlanması için talimat verdiği belirtildi. Ancak, programdaki değişiklik hiç de sayfa sayısını beşte bir kısaltmak gibi bir girişim olmayacak.

Kamuoyu, Kılıçdaroğlu’nun yeni program çalışmasını Taha Akyol’dan öğrendi. Akyol, köşesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikinci kurultayın hemen ardından kendisini telefonla aradığını ve parti programının da değişeceğini haber verdiğini yazdı.

Sayın Sencer Ayata’yı görevlendirdim. Tabandan tavana bir program çalışması yapacağız, hazırlıklarına başladık. En geniş kitlelerin görüşlerini alacağız. Alman, Fransız, İngiliz sosyal demokrat partilerinin programlarını getirttik.

Taha Akyol, TÜSEV üyeleri arasında yer alan sosyolog Ayata’nın bu iş için seçilmesini pek beğenmiş. “İsabetli tercih” demiş. Akyol, Sencer Ayata’yla da konuşmuş.

Ben yeni program yazmayacağım, oluşmasını örgütleyeceğim. Batı merkezli düşüneceğiz, gelişmekte olan ülkelere de bakacağız.

CNNTürk canlı yayınına katılan Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu da kapıdaki program değişikliğinin çerçevesini çizdi.

Yeni CHP’nin programını değiştirmesini Yalçın Doğan ve Meral Tamer de övdü. Doğan, “Altı Ok kabuğunu kırdı” başlıklı yazısında son tüzüğü “CHP’nin ikinci dönüşümü” olarak tanımladı.

Yeni tüzükle CHP”nin gerçek anlamda Batılı bir sosyal demokrat partiye adım attığını savunan Doğan, “kadim devlete veda” edileceğini yazıyor. Yalçın Doğan, yeni CHP’nin kendini altı ok cenderesinden kurtaracağını belirtti.

Hürriyet’ten Sedat Ergin ise, yeni tüzükte değiştirilen amaç konusuna açıklık getirti.

Yeni tüzükte CHP için “devrim” denebilecek daha da önemli bir madde var bence. O da devleti korumak yerine, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan amaç maddesi:

– Eski tüzükte “CHP’nin amacı, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü, ulusal birliği, ekonomik ve siyasal bağımsızlığı, yurtta ve cihanda barışı koruyup güçlendirmek…” diye sürüp giden madde yerine;

– Yeni tüzükte “CHP’nin amacı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne, laik, çağdaş, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye dayanan hakça düzen oluşturmaktır,” deniyor. Kısa, yalın ve net!

ulusalkanal.com.tr

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/yeni-chp-programinda-alti-ok-cenderesine-son-h1459.html

02
Mar
12

Kürecik Kaçıncı İncirlik ?

Irak’ın  işgali  öncesinde  ABD’nin  en  önemli  gerekçelerinden  biri,  Irak  Lideri  Saddam  Hüseyin’in  sahip  olduğu  öne  sürülen  “kitle  imha silahları”  idi.

İşgal sonrasında bu iddianın temelsiz olduğu, iç ve dış kamuoyunu işgale hazırlamak amacıyla üretilen bir psikolojik harp silahı olduğu anlaşıldı.

Hatta  bizzat  ABD’li  yetkililer  itiraf  ettiler  bunu.

“Kitle  imha  silahları  bahaneydi”  dediler.

Malatya Kürecik’e yerleştirilen füze kalkanı radarı sonrasında konuşulan yalanlar da Amerikalı politikacılarınkini aratmıyor.

Neymiş efendim, radarlar NATO kapsamında gelmişmiş, ulusal gereksinimler nedeniyle kabul edilmişmiş, İsrail’in güvenliğiyle ilgisi yokmuş, İran’a karşı değilmiş, vs. vs…

Radara, radarın önündeki NATO flamasına, radar üssündeki ABD askerlerine yönelik olarak Küreciklilerin gösterdiği haklı tepki, halkın sağduyusunun, iktidarın da muhalefetin de önünde olduğunu ortaya koyuyor.

El yardımıyla iktidar olanlara, yine el yardımıyla iktidara gelmeye çalışanlara inat, sıradan yurttaşların el yordamıyla da olsa kurmaya çalıştıkları direniş hattı, Anadolu halkına olan güvenimizi pekiştiriyor.

Bölücüsüyle, gericisiyle, ırkçısıyla, sözde solcusuyla mandacıların, Brüksel ve Washington sevdalılarının, Mehmet Altan’ların, Altan Tan’ların çoğaldığı bir süreçte, 90 yıl önce yedi düveli yenmiş, emperyalizmi dize getirmiş Anadolu’ya güvenmekte ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koyuyor.

Milli Mücadele’yi karalayanların, yok sayanların, ağzına “emperyalizm”, “sömürü”, “emek” gibi kavramları almadan siyaset yapmaya, sosyal bilim yapmaya, gazetecilik yapmaya çalışanların itibar sahibi olduğu bir dönemde, halkla gerçekler arasına çekilen sis perdesinin er ya da geç yırtıldığını kanıtlıyor.

Halk, ekonomik sorunlar başta olmak üzere, her ne kadar günlük sorunların sarmalında bunalsa da, olumsuz gidişatın pek çok boyutunu hemen fark etmese de, belli ki yeni İncirlik üsleri de istemiyor.

Yapılan tüm anketlerde dünyanın en ABD karşıtı ülkelerinden biri olarak çıkan Türkiye’de, her ne kadar seçimleri en ABD yanlısı partiler kazansa da, Türk halkı 2003’te 1 Mart tezkeresinin geçmesine nasıl sessizce direndiyse, bu kez de Suriye ve İran’a yönelik saldırı planlarına direniyor.

ABD’nin,  NATO’nun  yeni  üsler,  tesisler  kurmasının  (“Türkiye’de  üs  yok,  tesis  var” diyenlerin  kulakları  çınlasın),  başımıza  yeni  çoraplar  öreceğini,  yeni  belalar  açacağını  biliyor.

Ama  asıl  soru  yanıtlanmayı  bekliyor.

Asıl  sorun  ortada  duruyor.

ABD’nin, NATO’nun ülkemizdeki varlığı sadece askeri tesislerden mi ibarettir? Türkiye’deki ABD etkisi, sadece Amerikan bayrağının dalgalandığı yerlerde midir? ABD’nin ülkemizde siyasal partileri, sendikaları, üniversiteleri, meslek örgütleri, politikacıları, bürokratları, gazetecileri, yazarları, bilim adamları, iş adamları, din adamları yok mudur?

Olduğunu, hem de çok olduğunu görmek için bugün çevremize dikkatlice bakmak, dünü iyi okumak yeterlidir.

“Wikileaks’te Ünlü Türkler” kitabına bakmak yeterlidir.

Kurtuluş Savaşı’nda kimlerin İngiliz emperyalizmiyle içli dışlı olduğuna, kimlerin işgalci Yunan birliklerini “Halifenin ordusudur” diye selamladığına bakmak yeterlidir.

Kimlerin Kuvayı Milliyeciler için “katli vaciptir” fermanı yazıp, bu fermanları İngiliz uçaklarıyla Anadolu semalarından attırdığına, kimlerin çareyi Amerikan Mandasında, İngiliz himayesinde aradığına, kimlerin Wilson Prensiplerini kurtuluş reçetesi olarak gördüğüne, kimlerin Sevr’e imza attığına bakmak yeterlidir.

Bugünlerde iade-i itibara konu olan Seyit Rıza’ların, Şeyh Sait’lerin, İskilipli Atıf Hoca’ların ya da itibar için sıralarını bekleyen Sait Molla’ların, Hüsniyadis’lerin, Ali Kemal’lerin, Refik Halit’lerin, Refii Cevat’ların, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’lerin, Nemrut Mustafa Paşa’ların, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’lerin, Damat Ferit’lerin icraatlarına bakmak yeterlidir.

Sık sık “Ülkemizde hain kontenjanı yüksektir” diyen, vatan ve namus mütefekkiri, değerli ustam Attila İlhan’ın kitaplarını okumak yeterlidir.

Yoksul halkımızın yanık türkülerinde “Askerimiz fakirdendir” diye ölümsüzleşen Mehmetçiğin kanını, işgalci emperyalistlerin çıkarları için İran’da, Suriye’de akıtmak isteyenlere karşı uyanık olmak şarttır.

Türkiye’yi komşu ülkelerde, mazlum, masum, mahzun, mağdur halkların vatanlarında, işgalci yapmak isteyenlere karşı, halkı uyarmak, uyandırmak zorunludur.

“Bir  damla  petrol,  bir  damla  kandan  daha  değerlidir”  diyen  İngiliz  başbakanı  Churchill’in  koltuğunda  oturanların  önünde  el  pençe  divan  durmamak,  tam tersine  Mustafa  Kemal  Atatürk  gibi  dik,  dimdik  durmak  elzemdir.

Tüm  bunları  kotarmak  için  de,  Gazi’nin  “Cumhuriyet  bilhassa  kimsesizlerin  kimsesidir”  sözünü  rehber  edinip,  siyaseti  iktisatla  birlikte  düşünmek,  üretim, mülkiyet,  bölüşüm  ilişkileri  üzerine  kafa  yormak,  halkçılığı,  devletçiliği,  kamuculuğu,  toplumculuğu  içeren  bir  ulusalcılığı  ve  devrimciliği  ete  kemiğe  büründürmek  gereklidir.

Barış  DOSTER

http://www.ilk-kursun.com/haber/97433

01
Mar
12

AKP’nin Ebesi 28 Şubat, Kirvesi de Çevik Bir’dir..!!!

Kemikten  yağ  “çıkar”mayı  çok  iyi  bilen  AKP’liler  şimdi  de  28  Şubat  “mağdur”iyetine  yattı.

Oysa  28  Şubat  AKP’nin  ebesidir.

28  Şubat’ın   kudretli   paşası   Çevik  Bir   ise   kirvesi…

BU   KADAR   BASİT..!!!

Tam da  bu  yüzden  30  yıl  önceki  darbenin  sahibi  Kenan  Evren’i  yargılayanlar  15  yıl  öncesinin  darbecisi  Çevik  Bir’i  danışman  yapmıştır.

Erdoğan  ile  Çevik  Bir  “ödüldaş” tır.

İkisinin  de  aynı  Yahudi  kuruluşu  olan  JİNSA’dan  Yahudiliğe  hizmet  ödülü  almıştır.

Yahudilik   deyince   sakın   Museviliği   aklınıza   getirmeyin.

Onlar  ne  Musa’ya  inanır,  ne  İsa’ya.

Sadece  şeytan’a  tapar.

Tam  bu  noktada  bir  ayeti  hatırlatalım :

İman  edenlerle  karşılaştıkları  zaman :  “İman  ettik”  derler.   Şeytanlarıyla  baş  başa  kaldıklarında  ise, derler ki :  ” Şüphesiz,  sizinle  beraberiz.   Biz (onlarla)  yalnızca alay  ediyoruz.” (2/14)

28  Şubat   döneminin   koalisyonuna    bir   bakınız :

“Çevik  Bir  ve   ekibi,

Gülen  ve  tebaası,

TUSİAD,

yaygın   medya   patronları,

Ertuğrul  Özkök,  Reha  Muhtar,  Serdar  Turgut,  Mehmet Ali  Birand,  Şamil  Tayyar    v.b.   halk  düşmanı   yalancı  parazitler…


Bunların  hepsi  şimdi  nerede ?

AKP  “koalisyon”  ailesi  içinde…

Hepsi  AKP’yi  yıkayıp  yağlıyor.

Neden?

Aynı  patronun  emzirdiği  “Ortağın Çocukları”  (Mustafa Yıldırım’ın kitabı)  olduğu  için olabilir mi ?

28  Şubat  diye  yırtınarak  “mağdur  tekerlemesine  yenisini  ekleyen”  kemikten  yağ  çıkarma  ustası  AKP  tayfası  “yenilikçiler”  olarak  niye  Erbakan’ı  ve  “gemiyi” terk etmişti acaba?

Madem  28  Şubat’a  karşıydılar,  neden  direnmeyip  Erbakan’ı  sattılar ?

Hatta  satmakla  kalmayıp  Numan  Kurtulmuş’a  partiyi  böldürdüler ?

Böldürmekle  kalmayıp ;   “AKP’ye  oy  verirseniz  düşmanı  Çanakkale’den  geçirirsiniz”   diyen  Erbakan’ı  Mercimek’e  dava  ettirdiler ?

Refah Yol’u  28  Şubat  balans  ayarı  ile  yıkan  ABD,  Erdoğan’ı  BOP’un   eşbaşkanı  olarak  görevlendirdi.

28  Şubat  Süreci  AKP’nin  doğum  sancılarıdır.

28  Şubat  darbesi  ebesidir.

Çevik  Bir  ise  kirvesi…

O  yüzden  kirveye  saygıda  kusur  etmiyorlar.

Erbakan  bitirilerek  Erdoğan’a  yol  açıldı.

Sonraki  süreçte  bankaların  içi  boşaltıldı.

Üçlü  koalisyon  döneminde  Ecevit’i  Irak’ın  bölünmesine  razı  edemeyen  küresel  elit  dış  müdahaleye  açık  olan  ekonomiyi  bir  gecede  çökertti.

Kim   vardı   koalisyonda ?

Merkez  sağ  bir  parti  olan  ANAP,  merkez  sol  bir  parti  olan  DSP,  milliyetçi bir  parti  olan  MHP…

Koalisyona  yapılan  ekonomik  darbe  hem  merkez  sağ,  hem  merkez  sol,  hem  de  milliyetçi  bir  partiyi  sıfırladı.

Ekonomik   darbe   çok   önemli   bir   darbedir.

Çünkü   böyle   bir   darbenin   tarafı   olmaz   ve   bütün  

millet   bu   darbenin   mağduru   olur.

Bütün   millet   mağdur   olunca   mağduriyetten   sorumlu

tutulanlar   yok   olur.

Öyle  de  oldu.

Ve   AKP’nin   karşısında   hiçbir   muhalefet   kalmadı.

Yani  önlerinde  küresel  elit  tarafından  açılmış  bir  otoban  vardı.

Koalisyon  hükümetinin  Derviş  programını  uygulamış  olmalarına  rağmen  koalisyona  yapılan  ekonomik  darbeyi  bol  bol  kullandılar.

Çünkü  AKP  zihniyeti  için  hedefe  giden  yolda  kullanılacak  her  malzeme mübahtır.

Yazımızı  bir  ayetle  sonlandıralım :

Şeytanların  kimlere  inmekte  olduklarını  size  haber  vereyim  mi ?   Onlar,  ‘gerçeği  ters  yüz  eden,’  günaha  düşkün  olan  her  yalancıya  inerler.   Bunlar  (şeytanlara)  kulak  verirler  ve  çoğu  yalan  söylemektedirler.   (26/221-223)

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=117%3Aakpnin-ebesi-28-ubat-kirvesi-cevik-bir&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

01
Mar
12

PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-

İstanbul’un Tuzla ilçesinin bir muhacir semti olması münasebetiyle semtte son yıllarda “Mübadillik” kavramı öne çıkmakta ve çıkarılmakta. İlk bakışta herhangi bir sorun teşkil etmeyen bu kavramı araştırdığımızda, savunucularının kafalarının ya karışık ya da farklı amaçlar taşıdığını görmekteyiz.

Öncelikle gelin isterseniz bu kavramların anlamlarını açıklayalım;
Muhacir: Göçmen anlamını taşımaktadır.
Mübadil: Mübadele kelime anlamı olarak takas demektir. Mübadil de mübadeleye tabi olandır.

Fatih Sultan Mehmet’in babası Sultan 2. Murad zamanında 1430 yılında Osmanlıların hakimiyeti altına geçen Selanik 1912’ye yani Birinci Balkan Savaşına kadar 482 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kaldı.

Bu zaman içinde Selanik’in Türkleşmesi ve Müslümanlaşması ve siyasal birliğe karşı gelenlerin faaliyetlerinin önlenmesi için bazı aileler Anadolu’dan çıkartılarak yeni kazanılan topraklara yerleştirilmiş imparatorluğun kalıcılığı sağlanmaya çalışılmış hem de huzursuzlukların önüne geçilmiştir. Belirtmekte yarar var. Osmanlı kimseyi zorla Müslüman yapmamıştır. Kişi yada kişilerin vicdanına bırakılmıştır.

Gayrimüslimler dinlerinde ve ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. Bu yazıda değinilen Müslümanlaştırma unsuru kültürün etkisinden zamanla meydana gelen baskın kültüre uyum sağlama anlamında kullanılmıştır.

Göründüğü gibi Osmanlı’nın iskan siyasetince Selanik’e ve Balkanlara yerleştirilenler Türk’türler. Öncelikle toplumumuzda ki bu bilgi yanlışını düzeltelim ve bu kısa bilgi notlarının ardından konumuza geri dönelim.

Tuzla’da sözde geçmişin izlerinin diri tutulmasını, gerekse de göç yollarında çekilen acıların unutulmamasını amaç güden vatandaşlarımız belli faaliyetler yürütmekte ve de belli taleplerde bulunmakta. Selanik muhaciri ve mübadili bir ailenin ferdi olarak bir önceki makalemde yürütülen faaliyetleri değerlendirdiğimden bu yazıda faaliyetlere değinmeyip talepleri değerlendireceğim.

Tuzla’nın Ayazma olarak adlandırılan bölgesinin tarihine uygun bir şekilde Kiliseleştirilmesini isteyenler var. Sormak isterim tarihi olarak sadece asırlık ağaçların bulunduğu Ayazma’da böyle bir şeye ne gerek var?

Atatürk ve Selanik’i anlatacak ve de hatırlatacak yapıtlar inşa etmek varken bu da niye?

Birkaç çözüm önerisinde bulunmak için önerilerimi sizlerle paylaşıyorum; Selanik’in sembolü olan ve Selanik’in elden çıkmasıyla vaftiz edilen Osmanlı yapımı Beyaz Kule’yi hatırlatacak bir eser yapılamaz mı? Ya da Selanik şehrinin minyatürü? Ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te ki evine benzer bir yapı yapılıp Atatürk evi denilemez mi? Bu örnekleri çoğaltmak gördüğünüz üzere mümkün.

Bir diğer talebi ele alırsak eğer, Tuzla Sahil’de yer alan Şeyh Şamil kitabesinin kaldırılması. Şeyh Şamil kimdir? İlk önce bu sorunun cevabını verelim isterseniz.
Rusya içerisinde yaşayan milyonlarca Müslüman gibi (Kırım Türkleri, Çerkezler vb.) Rusya’nın aşırı Hıristiyanlaştırma (Ortodokslaştırma) politikalarına maruz kaldığı yetmiyormuş gibi Panslavizm politikalarına da maruz kalan ve anayurtlarından atılmak istenen Müslümanlardan sadece bir tanesi.

Ruslara karşı vermiş olduğu destansı direnişle Kafkas toplumları içerisinde kahramanlaşan bir Müslüman’dır.

Ancak yapılan bu zulümlerde unutulmuş değildir. Türk Milleti’ne yaşadığı felaketleri, mazisini hatırlatmak gerekir. Topraklarımız da halen gözü olan devletler dünya üzerinde yer almaktadır. Bundandır ki geçmişi iyi bilmek gerekir gelecekte de aynı hatalar yapılmasın diye.

Şimdi sormak isterim bu kitabe kaldırılınca yerine ne yapılacak? Zeus’un figürü mü? Yoksa Afrodit’in külotu mu?

Bana kalırsa bu kitabe kaldırılmamalı. Onunla birlikte Batı Trakya’da baskı altında yaşayan, öldürülen, ırkçılığa maruz kalan Türkler için Batı Trakya sorunu için bir anıt daha yapılmalı. İki anıtın da verdiği mesaj, Türklere ve de Müslümanlara karşı yürütülen politikalarının bir soykırım olduğu gerçeği olmalı.

Yalnız  dikkat  edilmesi  gerek  çok  önemli  iki  husus,  iki  nokta  vardır.

Bunlar ;

Okumaya devam edin ‘PONTUSÇULAR UYUR MU? -2-‘

01
Mar
12

CHP ve MHP İşgale Karşı Neden Sessiz..??!!!!!!!!!!!!!!!

NATO  füze  kalkanının  kurulduğu  Malatya’nın  Kürecik  köyünün  2100  rakımlı  Çarşak  tepesine  Amerikan  askerleri  yerleşti.

Açıklamayı   ABD  Avrupa  Ordusu  ve  Yedinci  Ordu  Komutanı  Korgeneral  Mark  Hertling  yaptı.

Bu  kararın  açıklanmasından  sonra  geçtiğimiz  Salı  günü,  TBMM’de  grubu  bulunan  siyasi  partilerin  grup  toplantıları  vardı.

Tayyip  Erdoğan,   Kemal  Kılıçdaroğlu   ve   Devlet  Bahçeli  konuştu,  üç  partinin  milletvekilleri  her  zamanki  gibi  kendi  liderlerini  alkışladı.

Üç    genel    başkan    da    Çarşak    tepesine    Amerikan    askerlerinin    yerleşmesi  

konusunda     hiç – bir – şey     konuşmadı..!!!

Neden    acaba..?!!!

“Önemsiz”   bir   olay   olarak   “gör”dükleri   için   mi ?

Yoksa     aralarında     bir     uzlaşma    mı     var..?!!!!!

Uzlaşma    yoksa,  

neden   susuyorlar..??!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

***

Bu arada eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, şaşırtıcı bir değerlendirme yaptı.
Kılınç, “Kürecik’teki füze kalkanı, İran’ın geliştirdiği klasik anlamda roket sistemlerine karşı ABD tarafından geliştirilen bir tedbir sistemidir. İsrail’i korumak amacıyla olabilir. İran’dan veya daha uzun menzilli füzelerin olduğu Kuzey Kore’den gelebilecek olası bir saldırıya karşı müttefiklerini koruma amacıyla oluşturulmuştur. Bir savunma sistemidir. Türkiye açısından bir savunma sistemi olduğu için büyük riskler taşıdığına inanmıyorum. İran’ın bundan alınmaması lazım” dedi.
İyi de madem Amerikan sistemini savunacaktınız, Harp Akademileri’ndeki o toplantıda neden Türkiye, Rusya ve İran ekseninden bahsettiniz? Üstelik bir iddiaya göre asıl bu sebeple hâlâ yargılanıyorsunuz. Arkadaşlarınızın çoğu da içeride…
Fakat “Benim sözüm ‘Rusya Federasyonu ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor’ şeklindeydi. Dikkat ederseniz ‘ABD’yi gözardı etmeden’ ifadesini kullandım” diyebilirsiniz..
O zaman görüşü sorulduğunda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de “Amerika ile İran nasıl bir araya getirilebilir onu bilmiyorum tabii. Orgeneral, kişisel düşünceleri olarak bunları söyledi” demişti..
Yani ortada bir gariplik vardı.. İşte şimdi o gariplik aydınlanmış oldu!

***

Isparta ADD Başkanı Mahmut Özyürek ise “Tek bir kurşun atmadan ülke işgal ediliyor” diyor:
“Tarih: 30 Ekim 1918, yer Limni adası: Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, Agamemnon Zırhlısı’nda bir ateşkes sözleşmesi imzaladı. Tarihlere ‘Mondros Mütarekesi’ olarak geçen sözleşmenin 7. maddesinde, müttefiklerin güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilecekleri yazılıydı ve başta İzmir olmak üzere, Anadolu’nun birçok yeri bu maddeye dayanılarak işgale uğradı.
– Tarih 19-20 Kasım 2010, yer Lizbon: ’Vaat edilen topraklar’inşa etmek isteyenler adına ABD ve müttefik devletler ile Türkiye arasında, tarihe ‘Lizbon Zirvesi’ olarak geçen sözleşme imzalandı. Buna göre ABD, İsrail ve AB’nin güvenliği için Malatya/Kürecik’te, hedef kitlesi, başta İran olmak üzere tüm İslam coğrafyası olan NATO kamuflajlı bir Amerikan radar üssü kurulması kararlaştırıldı. Proje Amerika’nın, ama uygulandığı ülke halklarının tepkisinin yumuşatılması için ‘NATO Projesi’ olarak ambalajlandı ve AKP hükümetine kabul ettirildi.
– Ve ABD ordusu, Şubat 2012’de Türkiye’nin güneyine asker çıkardı. Böylece fiili işgal başlatılmış oldu. 30 Ekim 1918’den önemli bir farkla ki; Mondros Mütarekesi’ne savaştan yenik çıkan bir ülke olarak masaya oturulmuştu. 2010 Lizbon Zirvesi’nde ise ‘tek bir kurşun atmadan’ teslim olmuş bir ülke olarak ‘işgal’ şartlarını imzaladık.”

***

Türk   halkı   bu   işgale   seyirci   kalsın   diye   bir   taraftan   dizi   filmlerle,   diğer  

taraftan   Muaviye   politikaları   ile   uyutuluyor.

Bu   arada,   Suriye’deki   isyancılar,   kurdukları   birliğe 

Muaviye   Tugayı”   adını   verdi.

Yani,   mızraklarının   ucuna   Kur’an   sayfalarını   geçirenler,   ABD,   İngiltere   ve  

İsrail’in   yanında   İslam   dünyasını   ele   geçirmek   için   savaşıyor..

Türk   halkının   bu   tablolar   karşısında   sessizliğinin  

sebebi,   dizi   filmler   içine   yerleştirilen   uyutucu 

sanal   reklamlar   olmasın ?

Arslan  BULUT

YENİÇAĞ

29
Şub
12

Sanatçılar : Bu bir başkaldırıdır..!!!

Sanatçılar ülkenin gidişatına el koydu :  “Bize engel olamazsınız..!!!”

Aralarında Mehmet Güleryüz, Rutkay Aziz, Mehmet Aksoy, Eşber Yağmurdereli, Bedri Baykam, Edip Akbayram, Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın’ın da bulunduğu kültür ve sanat dünyasının biraraya gelerek oluşturduğu Sanatçılar Girişimi, bugün Taksim Halep Pasajı’ndaki Ses Tiyatrosu’nda kuruluşunu kamuoyuna duyurdu.

Girişim üyeleri, cumhuriyetin hiçbir döneminde demokrasiye, sanatçılara yönelik bu denli baskı görülmediğini belirterek “Sanatçılar olarak sesimizi yükseltiyoruz. Bu bir başkaldırıdır. Bundan sonra nerede bir haksızlık varsa orada Sanatçılar Girişimi olacak” dedi. Girişimin kendiliğinden oluştuğu ve gün geçtikçe büyüyeceği bildirildi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Ataol Behramoğlu, tarihe not düşmek için toplandıklarını belirterek “Sanatçıların sesini yükseltiyoruz. Sanata ucube diyen anlayışı reddediyoruz” değerlendirmesi yaptı.

Sanatçılar adına basın açıklamasını Orhan Aydın ise “Sanatçılar olarak ülkenin geleceğinden kaygılıyız.
Cumhuriyetin kazanımları yok ediliyor, laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında. Halkın haber alma özgürlüğü gaspedilmiş durumda”
diye konuştu.

Yalan, tehdit, santaj, talan, vurgun, cemaatçilik ve adam kayırmacılığın toplumsal ahlakı kemirdiğini anlatan Aydın, “Türkiye, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya dönüştürülüyor. Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya sürükleniyor. Çocuklarımızın ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz” dedi. Bütün bunları reddettiklerini vurgulayan Aydın, şunları kaydetti:

“Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz. Sanatçılar Girişimi, emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının onurlu görevi ve gereği saymaktadır.”

Sanatçılar ne dedi?

Toplantı sonrası açıklamaya katılan sanatçılar görüşlerini bildirdiler. Sanatçılardan bazılarının isimleri ve görüşleri şöyle:

Mehmet Aksoy: Türkiye’de son dönemde sanata baskılar arttı. Resim öğretilmek istenmiyor. Devlet galerileri kapatılıyor. Taksim Meydanı beton yığını haline getirilmek isteniyor. Şehrin ciğeri rant alanı haline getirilmek isteniyor. Gidişat çok kötü ve herkesin kendi alanını koruması gerekiyor. Biz umutsuzluğa düşmeyiz ve geri adım atmayız.

Levent Kırca: Memleket elden gidiyor. Aydınlar ve yurtseverler cezaevlerinde tutuluyor. Türkiye Cumhuriyeti tehlike altındadır. Artık son noktadayız. Bugün tam zamanıdır. Bütün sanatçı arkadaşlara ihtiyacımız var. Bırakın para peşinde koşmayı, memleketin peşinde koşun.

Bedri Baykam: Türkiye’de dindar gençlik yetiştirilmek isteniyor. Bunun yanında kindarlıktan da bahsediliyor. Haber alma özgürlüğü yok edilmek isteniyor. Laikliğe ve özgür yaşam tarzına saldırılar artarak sürüyor. Biz bağımsız ve çok sesli Türkiye istiyoruz. Biz buradayız.

Mehmet Güleryüz: Bu ülkenin sanatçıları susturulmak isteniyor. Bu ülkenin sanatçıları susacak sanıyorlar. Biz her şeyden haberdarız ve nöbetteyiz.

Rutkay Aziz: ‘Ne yapabiliriz’ diye buradayız. Ve cumartesi günü Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için Taksim’de olacağız.

Sanatçılar “ Sesimizi dünyaya duyuracağız”

Bildiride evrensel kazanımların ve Cumhuriyet değerlerinin yok edildiği öne sürülerek şu görüşlere yer verildi: “Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor. Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında. Bağımsız düşünce demir parmaklıklar arkasında. Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş. Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş, sanatçıların eserleri sansür ve otosansür tehdidi altında. Çocuklarımız ve sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız. Kaygılıyız ve reddediyoruz. Tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz”

Sanatçılardan Basın Açıklaması Metni Şöyle: “Reddediyoruz”

Bizler, Türkiye’nin yazarları, şairleri, ressamları, heykeltraşları, sinema ve tiyatro sanatçıları, karikatüristleri, fotoğraf sanatçıları, tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız.

Evrensel aydınlanma değerleri, Cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor.

Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor.

Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında.

Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında.

Adalet, adaletsizliğin aracı olmuş

Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş

Ressamın, şairin, yazarın, heykeltıraşın, müzisyenin, tiyatro ve sinema sanatçısının, tüm sanat insanlarının, kendi yaratıcı düşleri ve kendi sorumluluk duyguları dışında hiçbir baskı ve sınırlamanın kabul edilemeyeceği yaratma özgürlüğü, yakın ve uzak tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde sansür ve otosansür tehdidi altında.

Yalan, tehdit, şantaj, talan, vurgun, köşe dönmecilik, adam kayırmacılık, cemaatçilik, toplumsal ahlakı kemiriyor.

Ülke zenginlikleri yağmalanıyor.

Doğal ve kültürel doku katlediliyor.

Sanatsal yaratma özgürlüğü tehdit altında.

Emek hakkı için savaşım, yerini sadaka ekonomisine; özgür, cesur, çağdaş insan, yerini ezik, boyun eğimiş yazgısına razı kula bırakıyor.

Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor.

Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya dönüştürülüyor.

Ülkenin kendi yurttaşları arasında ayrımcılık, yaşadığımız coğrafyanın komşu ve kardeş ülkelerine karşı düşmanca söylem ve eylemler her zamankinden daha keskin ve kaygı verici.

Bölgeyi ve dünyayı bir kan gölüne çevirecek bir savaş çılgınlığında Türkiye sanki suç ortağı olmaya kışkırtılıyor.

Çocuklarımızın, sonraki kuşaklarımızın gelecekleri için kaygılıyız.

Kaygılıyız ve reddediyoruz.

Bütün bunları reddediyoruz. Ve tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz.

Sanatçılar girişimi emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının, sorumlu yurttaş olma bilincinin kaçınılmaz olduğu kadar onurlu görevi ve gereği saymaktadır.

Gücümüzü evrensel aydınlanma değerlerine olan inancımızdan, emek ve yaratma özgürlüğüne saygımızdan; sanatçı vicdanımız, bilinç ve duyarlılığımızdan alıyoruz.

Tüm sanat insanlarını, ülkemizin tüm sanatçılarını, “Sanatçılar Girişimi”nde yer almaya ve bütün ülkelerdeki sanatçı dostlarımızı çağrımıza destek olmaya, omuz vermeye; insana yaraşır, aydınlık, özgür, barışçıl bir dünya yaratma savaşımında güçlerinizi güçlerimizle birleştirmeye çağırıyoruz.

Girişime  destek  veren  sanatçıların  isimleri  şöyle :

“Tarık Akan, Edip Akbayram, Onur Akın, Sunay Akın, Üstün Akmen, Alaattin Aksoy, Mehmet Aksoy, Muzaffer Akyol, Aytaç Arman, Hayati Asılyazıcı, Semir Aslanyürek, Engin Ayça, Orhan Aydın, Rutkay Aziz, Kürşat Başar, Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Cahit Berktay, Mustafa Bilgin, Metin Boran, Metin Coşkun,Tuncer Cücenoğlu, İsa Çelik, Nevzat Çelik, Haluk Çetin, Meral Çetinkaya, İsmail Hakkı Demircioğlu, Metin Demirtaş, Nuri Dikeç,Atilla Dorsay, Leyla Erbil, Bilgesu Erenus, Genco Erkal, Altan Erkekli, Erdal Erzincan, Mert Fırat, Müjdat Gezen, Altan Gördüm, Mehmet Güleryüz, Tarık Günersel, Hüseyin Haydar, Emin İgüs, Levent İnanır, Özdemir İnce, İlhan İrem, Ekrem Kahraman, Bülent Kayabaş, Yıldız Kenter, Erol Keskin, Suna Keskin, Tuğrul Keskin, Arif Keskiner, Levent Kırca, Mine Kırıkkanat, Kemal Kocatürk, Nuri Kurtcebe, Orhan Kurtuldu, Mustafa Köz, Küçük İskender, Safiye Mine, Mustafa Mutlu, Yılmaz Onay, Zeynep Oral, Yılmaz Onay, Fikret Otyam, Nedim Saban, Vedat Sakman, Sali, Menderes Samancılar, Osman Şahin, Osman Şengezer, Ferhan Şensoy, Burhan Şeşen, Cihat Tamer, Yavuz Top, Gülsen Tuncer, Cüneyt Türel, Yaman Tüzcet, Metin Uca, Engin Uludağ, Ersan Uysal, Nejat Yavaşoğulları, Timur Selçuk, Işık Yenersu, Ender Yiğit, Ümit Zileli.

http://www.ilk-kursun.com/haber/97298

29
Şub
12

EŞBAŞKAN KÜKREDİ

“Ak  Tolgalı  Beylerbeyi  Haykırdı :  İlerle !..

Bir  yaz  günü  geçtik  Tuna’dan  kafilelerle…”

Ak Tolgalı Beylerbeyi haykırır da, AK Partinin Bey’i geri durur mu ?..
Durmadı  duramadı.

Bağırdı,  çığırdı,  haykırdı  ve  demokrasinin  tüm  kurallarını  yerle  yeksan etti.
Eşbaşkan’a göre herkes onun dediği gibi düşünmek, konuşmak ve onun emirlerine uymak zorundaydı. Her şeyin en iyisini o bildiğine göre kim aykırı düşünüp konuşabilirdi ki?..
Nasıl olur da TÜSİAD denen, Türkiye’de ki istihdamın yaklaşık %50 sini sağlayan tesisleri bünyesinde barındıran kuruluş, Eşbaşkan’ın emriyle TBMM gündemine gelen Eğitim politikasını eleştiriyordu ? Kim ki bu TÜSİAD’çılar, Eşbaşkan onlara daha önce; “Siz işinize bakın, biz de işimize bakalım. Siz başka işlere karışmayın, sonra karışmam ha” dememiş miydi?
Herkesin istediğini söylemesi gibi bir adet demokrasilerde var mıydı?
Eşbaşkan şimdi TÜSİAD’çılara, gördüğü yerde okkalı birer kafa atsa haksız mı olurdu yani !…
Ey TÜSİAD’çılar; Neyinize gerek sizin ballı börek, alın elinize birer kürek sanayi kurun, adam çalıştırın, üretim yapın, ihracat yapın, döviz getirin, ülkeyi büyütün, vergi verin vergi, bize para lazım yahu…
Gerisine karışmayın, siz kendinizi ne sanıyorsunuz be, sizi gidi türban düşmanları sizi !…

Anlaşılan Eşbaşkan’ın sinirleri de çok bozulmuştu.
Eşbaşkan; “28 Şubat Demokrasi tarihimize vurulmuş kara bir lekedir” diye buyurdu. Buyurmasına buyurdu ama, 28 Şubat Kararlarını alan ve bunları imzalayanların Erbakan- Gül ve zamanın Milli Eğitim Bakanı, şimdiki AKP TBMM Başkanvekili Mehmet Sağlam olduğunu unuttu, iyi mi?
Anladık, Erbakan Hoca sağlığında Eşbaşkan ve partisi için; “ Siyonistler, AKP’yi iktidara getirdiler, bunlar aynı zamanda Amerika’nın adamları” demişti ama, Gül’ün ve Sağlam’ın ne kabahatleri vardı? Bunlar gerçekten demokrasiye leke sürdüler ise, Eşbaşkan niçin birini “kardeşim Abdullah” deyip Cumhurbaşkanı, diğerini de “sağlam memedim” deyip TBMM Başkanvekili yaptı?
Hangisi doğruydu; Bu üçünün demokrasiye leke sürdükleri mi, yoksa Fethullah Gülen’in söylediği gibi, “28 Şubat’ın Demokrasinin gelişmesine katkıda bulunduğu” mu ?…

Eşbaşkan daha sonra, İstiklal Mahkemeleri ve Dersim İsyanı üzerinden Cumhuriyetin kurucularına verdi veriştirdi. Bu konularda devletin arşivi elinde olduğu halde, tarihi gerçekleri öğrenmek kendisi için çok daha kolay olmasına rağmen, bunların yerine devlet ve cumhuriyet düşmanlarının çarpıtmalarını, yalanlarını aktardı. Kurtuluş Savaşımız sırasında, İngiliz-Yunan Ajanlığı yapan ve bu faaliyetleri belgelenen birine, tüm Türk Milleti önünde sahip çıktı. Bu kişiye sahip çıkmanın, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuranlara karşı çıkmak olduğunu bile, bile…

Eşbaşkan Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ının yapmaması gereken işleri yapıyor. Libya’dan 8 binden fazla insanı Türkiye’ye getirtip, hastanelere ve otellere yerleştiriyor. Bunlar sabah çıkıp, bütün gün eğlenip akşam yatmaya hastanelere ve otellere geri dönüyorlar. Canları sıkılırsa, doktor-hemşire demeden sıradan dayak atıyorlar.
Suriye’den, Esad yönetiminden kaçan ne kadar it-uğursuz-terörist varsa hepsini Türkiye’de topladı. Bunlar günde 3 öğün yemek yerler, bedavadan elektrik-su kullanıp, Türk Milletinin sırtından yaşarlar. Bunlara ne polis, ne de Jandarma karışabilir…
Bu işler için ödenen paralar bizlerin cebinden çıkmıyor mu? Bu milletin kıt kaynaklarını, elin teröristine harcamaya kimin ne hakkı var?…

Bu soruların cevabını Suriye Dışişleri Bakanı verdi. Bir grup Türk Gazeteciyi misafir eden Suriye’li Bakan, Eşbaşkan Erdoğan’ın Esad’dan “Müslüman Kardeşler” adlı terör örgütünün, Mısır’da olduğu gibi seçimlere katılmasını istemiş. Esad bunu reddedince de, Türkiye ve Suriye ilişkileri bozulmuş…
Yani iki komşu ülkenin savaşacak hale gelmesinin sebebi
“Müslüman Kardeşler” Terör Örgütü imiş…

Eşbaşkan Erdoğan’ın sahip çıktığı İskilipli Atıf Hoca, İstiklal Mahkemeleri tarafından; İngiliz-Yunan Ajanı olduğu belgelenince idam edilmişti. Atıf Hoca ile birlikte hareket eden ve “Hilafet ve Şeriat” düzeninin devamı için uğraşan,
Teali İslam Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri(Dostları) Cemiyeti üyesi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise Mısır’a kaçıp, oradaki Müslüman Kardeşler Örgütüne sığınmıştı. Bu ekibin İskilipli Atıf Hocaya, Şeyhülislam Mustafa Sabriye, Menemen’de Kubilay’ın başını kesen Derviş Mehmet’e sahip çıkmalarının en önemli sebebi, kafalarının arkalarında “Hilafet-Şeriat” özlemi duymaları ve tüm dünyada “Terör Örgütü” olarak kabul edilen “Müslüman Kardeşler “ örgütünün bu dava uğruna savaşmasıdır…

Defalarca yazdım:
Bu olay yeni değildir. Yakın tarihte bugün yaşadığımız sıkıntıların benzerlerini çok yaşadık.
En son Büyük Atatürk, tavrını Hilafet ve Şeriattan yana koyanlarla mücadele etmiş ve bu savaşı kazanarak, Cumhuriyeti bizlere armağan etmiştir.
Benzeri bir mücadele şimdi yaşanıyor. Görmek istemeyen gözler, anlamak istemeyen kafalar lütfen artık gerçekleri görüp, anlasınlar…

AKP, bir takım cahillerin elinde Cumhuriyet Rejimi ile kavgaya sürüklenmek istenmektedir. AKP’nin içinde bu gerçeği görecek veya “Serdaroğlu, sen doğru söylemiyorsun, gel televizyonda milletin önünde hesaplaşalım” diyecek birini arıyorum. Var mıdır acaba, ne dersiniz?…

Not: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na
İskilipli Atıf Hoca’nın, Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin ve Saidi-Kürdi’nin içinde bulunduğu Teali İslam Cemiyetinin İstiklal Mahkemesinde yargılanması ile ilgili zabıtları ve suçlarını kabul ettikleri resmi evrakları lütfen aldırıp okuyunuz.
Başbakan Erdoğan’ın Salı günkü TBMM Grup toplantısındaki konuşmasını okuyunuz. Sonrada Anayasamızın ilgili maddeleri ile karşılaştırınız.
Hukuk ve görev anlayışınız neyi emrediyorsa onu yapınız, ama lütfen susmayınız…

Sağlık ve başarı dileklerimle  / 29 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/97182

29
Şub
12

Tek Bir Kurşun Atmadan Ülke İşgal Ediliyor – UYANıN A.Q.larım.!!!

Tarih  30 Ekim 1918,  yer  Limni  Adası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, Agamemnon Zırhlısı’nda bir ateşkes sözleşmesi imzaladı.

Tarihlere ‘Mondros Mütarekesi’ olarak geçen sözleşmenin 7. maddesinde, müttefiklerin güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durumun ortaya çıkması halinde, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilecekleri yazılıydı ve başta İzmir olmak üzere, Anadolu’nun birçok yeri bu maddeye dayanılarak işgale uğradı.

Tarih   19-20 Kasım  2010,  yer  Lizbon.

“Vaat  edilen  topraklar”  inşa  etmek  isteyenler  adına  ABD ve  Müttefik  Devletler (AB)  ile  Türkiye  arasında,  tarihe  “LİZBON  ZİRVESİ”  olarak  geçen  sözleşme  imzalanıyor.

Buna  göre  ABD,  İsrail ve  AB’nin  güvenliği  için Malatya’da / Kürecikte, hedef  kitlesi,  başta  İran  olmak  üzere  tüm  İslam  coğrafyası  olan  NATO  kamuflajlı  bir  Amerikan  Radar  Üssü  kuruluyor.

Proje  Amerika’nın,  ama  uygulandığı  ülke  halklarının  tepkisinin  tolere  edilebilmesi  için,  “NATO  Projesi”  olarak  ambalajlandı  ve  AKP  hükümetine  kabul  ettirildi.

Füzeler  Romanya’da,  Erken  Uyarı  Üssü  Malatya / Kürecikte,  Komuta  Kontrol  Merkezi  Almanya’da.

Füze  Kalkanı  Projesinin  asıl  sahibi  Amerika,  taşeronu  ise  Türkiye.

ABD  Avrupa  Ordusu  ve  7. Ordu  Komutanı  Korgeneral  Mark  Hertling,  Türk  halkından  gizlenen  bu  anlaşma  gereğince,   “ABD  Askerlerinin,  Türkiye’nin  güneyinde  bulunan  radar  tesislerine  yerleştirildiğini”  resmen  açıkladı.

Yani   öncü   işgal   kuvvetleri   AKP  hükümetinin   “olur”u   ile   Şubat  2012’de  

Türkiye’nin   güneyine   asker   çıkardılar.

Böylece   fiili   işgal  başlatılmış   oldu..!!!

30 Ekim 1918 den önemli bir farkla ki; Mondros Mütarekesine savaştan yenik çıkan bir ülke olarak masaya oturulmuştu.

2010 Lizbon zirvesinde ise “tek bir kurşun atmadan” teslim olmuş bir ülke olarak “işgal” koşullarını imzaladık.

Sanki 2012 de sanki Damat Feritler, Vahdettinler, Anzavurlar, Ali Kemaller yeniden hortladı. Sanki “işbirlikçi ruhlar” başka isimlerle yeniden bedenlenip geri geldiler! Sanki Mütareke basını hortlayıp, mezardan çıktı ve bir kere daha Türkiye’nin üstüne karabasan gibi çöktü!

Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni denetim altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerle, Kurtuluş Savaşı yıllarında ulusal orduyu denetim altına alıp etkisizleştirmek isteyenlerin benzerliği çok dikkat çekicidir.

O günlerde “din, iman, hilafet” diyerek emperyalizmle kol kola giren işbirlikçiler, bugünlerde de yine “din, iman, hilafet” diyerek emperyalizmle kol kola girmiştir.

İşbirlikçiler, o gün olduğu gibi bugün de ulusalcı asker ve sivillerin ortadan kaldırılmasını, tutuklanmasını istiyorlar.

Vahdettin, bir taraftan aktif orduları dağıtırken ve ulusalcı subayları, sivil ulusalcıları Bekirağa Bölüğü Zindanları’na tıkarak etkisizleştirirken, diğer taraftan İngiliz isteklerine karşı çıkmayacak, padişah ve hükümetin muhafızlığını yapacak ordular kurmuştur.

Bu günün Damat Feritleri, Vahdettinleri, Anzavurları, Ali Kemalleri aynı yolu izliyorlar.

Bir taraftan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ulusalcı subay ve generallerini, ulusalcı aydınları Silivri, Hasdal zindanlarına tıkarak etkisizleştirirken, diğer taraftan Küresel Çetenin isteklerine karşı çıkmayacak yalnızca “ılımlı İslamcı-işbirlikçi, Damat Feritler, Vahdettinlerin muhafızlığını” yapacak bir güvenlik gücü yaratmanın yasal zeminini hazırlıyorlar.

O günün, Alemdar, Söz, Sabah gazetelerinin ORDU KARŞITI yazılarını bugünün Taraf, Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Sabah gazetelerinde görüyoruz.

Alemdar’da yayımlanan bir yazıda, “Ordunun beş vakit namazda Padişah’a duadan gayri bir şey bilmemesi lazımdır” denilirken, Ali Kemal de yazılarında sıkça, “Artık harp ve darp ile yapılacak bir şey yoktur” demektedir.

Bu günkü Mütareke Medyasının Türk Silahlı Kuvvetlerine kin, nefret ve hınçla saldırması, adeta işgal güçlerinin sözcülüğünü yapmalarındaki benzerlik tartışma götürmez derecededir.

Türkiye’yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan yeni Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler sahnededir .

Atatürk’ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip Kanla irfanla kazanıp kurduğumuz Cumhuriyetin iktidar koltuklarını ele geçirmişlerdir.

Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler, Atatürk’ün kurup yönettiği TBMM’ni ve ulusal onurumuzu kirletmektedirler.

O Meclis ki “Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.” diye işgalcilere meydan okuyan bir meclistir.

Şimdi  ulusal  onurumuzla  yeniden  ayağa  kalkmanın  “GELDİKLERİ  GİBİ  GİDERLER !”  demenin  zamanıdır.

ADD  YÖNETİM  KURULU  ADINA

Mahmut  ÖZYÜREK

29
Şub
12

AKP’NİN EKMEĞİNE YAĞ SÜRENLERİ DEŞİFRE EDİYORUZ…

SORU :  BU  SAYFADA  KEMALİST  OLMAYAN  VAR  MI ?

YOK…

AKP’Lİ  OLAN  VAR  MI ?

O  DA  YOK,  BİZİM  İÇİMİZE  SIZAN  TRUVA  ATLARINI,  KENDİ  İÇİMİZDEKİ  AMERİKALILARI  DEŞİFRE  EDİNCE  BU  SAYFAYI  TAKİP  EDENLER  GİDİP  AKPYE  Mİ  OY  VERECEKLER ?

HAYIR…

O  HALDE NEDİR  BU  BAZILARINCA  İLERİ  SÜRÜLEN  KENDİ  CEPHEMİZDEKİ  YANLIŞLARI  ORTAYA   KOYUNCA  “AKP’NİN  EKMEĞİNE  YAĞ  SÜRÜYORSUNUZ “  SÖYLEMİ…

Oysa   biz…

Bize   sızıp,   bizden   görünüp   aslında   bize   ihanet   eden,   şike   yapar  misali  

düşmana   puan   kazandıran   demeçler   vererek   AKP’NİN   EKMEĞİNE   YAĞ  

SÜRENLERİ   DEŞİFRE   EDİYORUZ…

Tüm  eşbaşkanlıklarına  ve  bunu  sayısız  kere  itiraf  etmelerine  karşın  hâlâ  daha  iktidarlar.

NEDEN  Mİ..?!!!

ÇÜNKÜ  MUHALİF  SAFLARDA  BİR  SÜRÜ  SAF  VE  BİR  SÜRÜ  TRUVA  ATI  VAR,  TRUVA  ATLARI  EMPERYALİZMİN  KONTROLÜNDEKİ  MEDYANIN  RÜZGARI  İLE  “SAF“LARI  KANDIRIP  MİLLİ  GÜÇLERİ  YÖNLENDİREN  KONUMLARA  GELİP  GAYRI  MİLLİ  GÜÇLERE  HİZMET  EDİYOR…

TÜM  ÇABAMIZ  SAFLARI  TRUVA  ATLARINA  KARŞI  UYANDIRMAKTIR,  SADECE  AKP  MUHALİFİ  DEĞİL  ONU  KULLANAN  ASIL  DÜŞMAN  ABD’YE  MUHALİF,  DAHA  DOĞRU  BİR  İFADEYLE  ANTİEMPERYALİST  OLMAK  ZORUNDAYIZ  VATAN  SAVUNUCUSU  İSEK,  VATANSEVERSEK…

EMPERYALİZM  TEK  BİR  GÜCÜ  KULLANMAZ  AKPYİ  DE  KULLANIR,  PKKYI  DA,  BARZANİYİ  DE,  BDP’Yİ  DE,  SOROSU  DA,  FETULLAHI  DA  VE  MUHALEFETE  DE  SIZAR…

BİRİNİN  KULLANIM  SÜRESİ  BİTİNCE  YENİSİNİ  PİYASAYA  SÜRER… 

ÖZAL  GİBİ,   MÜBAREK  GİBİ  KULLANIM  SÜRESİ  BİTİNCE  KULLANIR  VE  ATAR…

BOP’UN  EMRİNDEKİ  MEDYADAKİ  SATILIK  VE  KİRALIK  KALEMLERİN  YORUM  VE  HABERLERİYLE  POLİTİK  FİKİR  GELİŞTİREN  İNSANLARDAN,  TAKIM  TUTAR  GİBİ  PARTİ VE  ADAM  TUTMAKTAN  BAŞKA  NE  BEKLENİR…

YA  DA  BAZI  KURNAZLAR  “AMAN  SUSUN  BİZİM  “SAF”LARI UYANDIRMAYIN..!!!”  MI  DEMEK  İSTİYOR ?

TSK’YA  KARŞI  PSİKOLOJİK  SAVAŞ  YÜRÜTME  AMACIYLA  KURULAN  TARAF  VE  RADİKAL  GİBİ 

GAZETELER  KURULTAY  SÜREÇLERİNDE  NEDEN  YENİ CHP  YÖNETİMİNE  TAM  DESTEK  VERİYOR ?

TESEV  SOROS  TARAFINDAN  TSK’YA  KARŞI  ÇALIŞMA  YAPMASI  İÇİN  FONLANAN  BİR  İHANET  ODAĞI 

DEĞİL  Mİ ?

Güneş  ERKUL

http://www.ilk-kursun.com/haber/97164

28
Şub
12

28 “şubat”tan güya “mağdur”cu tüm orrrospu çocuklarının dikkatine..!!!

Ulan    orrrospu    dölleri..!!!

Esas   darbe   bu   milleti   açlık   sınırının   altında   yaşamaya   mahküm   etmenizdir..!!!

Hemi   de   bu   darbe   60   yıldır   sürüyor..!!!

Siz —  amerikan   gâvurunun  soysuz   köpekleri,   bu   millete  bir   tek   bile   AK  GÜN  

göstermediniz..!!!

Tabiii   sizin   tuzunuz   kuru,   götünüz   trompet   çalıyor,   durmadan   “28  şubat   da   28

şubat”   deyip   bozuk   plâk    gibi    kafa   sikiyorsunuz..!!!

Ulan   esas   sikilecek   olan   “göt”ünüzden   “ossurduğu”nuz   “gündem”lerinizdir..!!!

Kış    uzadı…      Millet   aç – bitap   ve   fakr-u   zaruret   içinde   can   çekişiyor..!!!

Ve   tek,  ve   yegâne   gündem   milleti   bu   durumdan   kurtarmak   olması   gerekir..!!!

Ama   siz   hâlâ   28  şubatta  SİKİLMEYEN   GÖTLERİNİZİN  DAVASINI   üfürmektesiniz..!!!

KEŞKE   SAĞLAM  Bİ  SİKİLSEYDİNİZ  DE,   ŞİMDİ   ESAMENİZ   OKUNMASAYDI   A.Q.LARIM..!!!

EEEE,   NE   DE   OLSA   “SİKİLMİŞ”    “GÖT”ÜN    DAVASI   OLMAZMIŞ..!!!  

Allah’tan   tek   duam ;  bu  ülkedeki   aç   ve   yoksulların,   tüm   zengin   ve   haramzâde  

parazitleri    çiğ    çiğ    yiyeceği   günlerin   gelişini     çabuklaştırmasıdır..!!!

—————————————————————————————————————

TÜRK-İŞ, Şubat ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 973.58 TL, yoksulluk sınırının ise 3 bin 171.27 TL olarak gerçekleştiğini açıkladı.
Mutfak enflasyonunda aylık artış yüzde 1.53 oranında gerçekleşirken, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 9.45 olarak hesaplandı.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), Şubat ayı açlık-yoksulluk sınırı verilerini açıkladı.
TÜRK-İŞ tarafından, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay düzenli olarak yapılan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının 2012 Şubat ayı sonuçlarına göre dört kişilik bir aileninsağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarını ifade eden açlık sınırı 973.58 TL oldu.
Gıda harcaması ilebirliktegiyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarını ifade eden yoksulluk sınırı ise 3 bin 171.27 TL olarak gerçekleşti.
RAKAMLARLA  DURUM :
Mutfak enflasyonunda aylık artış yüzde 1.53 oranında gerçekleşirken, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 9.45 olarak hesaplandı.
Son 12 ay itibariyle gıda fiyatlarındaki gelişim TÜRK-İŞ ve TÜİK verileri baz alındığında; Fiyat artışları nedeniyle son bir yılda sadece mutfağa gelen ek yük 84 TL olarak hesaplanırken, ailenin yaşama maliyeti bir önceki yıla göre 274 TL arttı.
Önceki yılın aynı döneminde açlık sınırı 889.54 TL ve yoksulluk sınırı 2 bin 897.54 lira olarak hesaplanmıştı.
TÜRK-İŞ verilerine göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 1.53 oranında arttı.
Yılın ilk iki ayı itibariyle artış oranı yüzde 3.53 olurken, gıda enflasyonunda 12 ay itibariyle artış oranı ise yüzde 9.45 oranında gerçekleşti.
Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 6.82 olarak hesaplandı.

Anlaşıldı   mı   a.q.larım..!!!

28
Şub
12

Memurlar, kuru ekmeğe talim ediyor

Türk  Enerji-Sen  Ege  Şube  Başkanı  Recep  Çakmak,  hükümetin,  kamu  çalışanlarının  18 aydır  beklediği  Toplu  Sözleşme  Yasasını  bir  türlü  çıkarmadığını  belirterek :  “Anlaşılan  odur  ki;  ülkemizi  idare  edenler,  2012  yılında  kamu  çalışanlarını  ve  emeklileri  yarı  aç  yarı  tok  yaşatmayı  veya  açlığa  mahküm  etmeyi  düşünmektedirler.   Ben,  bu  mahkumiyet  kararına  uyacağım.   Toplu  Sözleşme  Yasamız  çıkana  ve  haklı  taleplerimiz  karşılanana  kadar  sendika  büromuzda  arkadaşlarımla  sohbet  edip,  çay  kahve  içeceğim  ve  bundan  sonra  kuru  ekmeğe  talim  edeceğim”  dedi.

Türk Enerji-Sen Ege Şube Başkanı Recep Çakmak, yandaş Sendikanın beceriksizliği yüzünden ; Memurların kuru ekmeğe talim eder hale geldiğini, bundan cesaret alan ülkemizi idare edenlerin, 2012 yılında kamu çalışanlarını ve emeklileri yarı aç yarı tok yaşatmayı veya açlığa mahkum etmeyi düşünmekte olduğunu ileri sürdü.

Recep Çakmak İzmir’de yaptığı kitlesel basın açıklamasında, ” 9 yıllık AKP Hükümetleri döneminde gerçekleşen zamlar ve devalüasyonlar sebebiyle piyasalarda meydana gelen artışlar devasa boyutlardadır.

Yani emeğiyle, alınteriyle geçinenler; Kamu-Sen Genel Merkezinin araştırmalarına göre son 9 yılda %30 civarında fakirleşmiştir. ” dedikten sonra taleplerinin ne olduğunu söyledi;

Talebimiz   nedir ?

” Emekli milletvekili maaşlarına yapılan %20 maaş artışının; 2012 yılı için kamu çalışanlarına, tüm emekliler ile gazi, dul, yetim aylıklarına da yapılmasını istiyoruz.

” Kamu çalışanlarının brüt maaşını oluşturan tüm kalemlerin emekli keseneğine yansıtılmasını, emekli maaşlarının geçinilecek düzeye yükseltilmesini istiyoruz.

” Özelleştirmelerin durdurulup, kamu çalışanlarının bir oraya bir buraya, eğitimleriyle alakasız işlere gönderilmelerine son verilmesini istiyoruz.

” Kamu çalışanları arasındaki 4/A, 4/B, 4/C statülerinin kaldırılarak herkesin kadrolu Devlet Memuru statüsüne alınmasını, taşeron işçiliğine son verilmesini ve herkesin insanca yaşama ücretine kavuşturulmasını istiyoruz.

” Kamu çalışanlarına sendikal tercihlerinden dolayı uygulanan sürgün, sindirme ve yıldırma politikalarının son bulmasını, istiyoruz.

” Toplu Sözleşme Masasında kamu çalışanlarının adil bir şekilde temsil edilmesini ve Hakem Heyetine gitme hakkının konfederasyonların her birine tanınmasını istiyoruz.

” İLO standartlarında Sendikal Haklar ve Sendika Yasası istiyoruz.

Çakmak; Mevcut Hükümete yandaş olmaktan başka, Kamu Çalışanları için herhangi bir sendikal faaliyeti olmayan bu sendikanın yöneticilerinin; 500 bin kamu çalışanından aldıkları gücü Kamu kuruluşlarındaki idari kadrolara kendilerini tayin ettirmek için; yani şahsi çıkarları için kullandıklarını; Yandaş Sendikanın beceriksizliği yüzünden; Cumhuriyet Tarihinde ilk defa Memurların yeni yıla zamsız maaşlarla girdiğini ve Yandaş Sendikanın tepkisizliği yüzünden ; Memurların kuru ekmeğe talim eder hale geldiğini ” ileri sürdü.

Çakmak, ” Emekli Milletvekilleri için 15 dakikada yasa geçiren; istediğinde 18 saatte kanun çıkaran Meclis, ne yazıktır ki kamu çalışanlarının 18 aydır beklediği Toplu Sözleşme Yasasını bir türlü çıkarmamaktadır. Anlaşılan odur ki; ülkemizi idare edenler, 2012 yılında kamu çalışanlarını ve emeklileri yarı aç yarı tok yaşatmayı veya Açlığa Mahkum etmeyi düşünmektedirler.

Ben, bu mahkumiyet kararına uyacağım. Sendikacılık yapmamıza imkan kalmadığı için, kurumumdan izin kullanmak suretiyle eylemim süresince kendimi SENDİKA BÜROMA HAPSEDECEĞİM. İLO standartlarında Toplu Sözleşme Yasamız çıkana ve haklı taleplerimiz karşılanana kadar sendika büromuzda arkadaşlarımla sohbet edip, çay kahve içeceğim ve bundan sonra KURU EKMEĞE TALİM EDECEĞİM.

Şayet bu süreç içerisinde yukarıda saydığım taleplerimiz karşılanmaz veya yandaş konfederasyon tarafından kamu çalışanları ve emekliler üç kuruşluk sadaka karşılığında Hükümete pazarlanırsa, bunun sorumlusu; 500 bin üyesine rağmen sessiz kalan Yandaş Sendikanın yöneticileri ile halen o sendikanın üyesi olarak kalmaya devam eden kamu çalışanları olacaktır. ” dedi.

Basın Açıklamasına Türk Enerji-Sen Genel Başkanı Celal KARAPINAR, Genel Merkez Yöneticileri İbrahim ÖRS, Kemal BOL ve Mustafa TÜMER katılarak destek verdiler. Basın Açıklamasına katılan Türk Enerji-Sen Genel Başkanı Celal KARAPINAR, ” Ege Şube Başkanımız Recep ÇAKMAK, çok doğru tespitlerde bulunmuş, 18 aydır Toplu Sözleşme Yasamız çıkarılmamış ve memurlar mağdur edilmiştir.

Şube Başkanımızın haklı taleplerimiz karşılanıncaya kadar ortaya koyduğu ve koyacağı her sendikal eylemin arkasındayız. Sonuna kadar destekliyoruz. Kendilerinin de sendikacılık yaptığını iddia edenleri Şube Başkanımızı ve Türkiye Kamu-Sen’i örnek alarak memurlar için biraz kılını kıpırdatmaya davet ediyorum ” dedi.  (AA)

http://www.ortadogugazetesi.net/haber.php?id=22993

28
Şub
12

28 Şubat askerî değil, ekonomik operasyondu

Bugün  28  Şubat.

15  yıl  önce  bugün  yapılan  bir  Milli  Güvenlik  Kurulu  toplantısında  alınan  kararlarla  anılan  bir  sürece  bu  ismi  takmıştık.

“28  Şubat  süreci”  15 yıl  geçmesine  rağmen  hâlâ  “şiddet”le  “tartış”ılıyor.

– YANLIŞ   TARTIŞMA :  Ancak özellikle bugünün dinci egemenleri 28 Şubat’ı işlerine geldiği gibi anlatıyorlar. Kendilerine aydın diyen maskeliler ise geçmişin hıncını çıkarmaya çalışıyor.  Size  çok  farklı  bir 28 Şubat  anlatmak  istiyorum.

– KİM  YAPTI :  28 Şubat bir askeri darbe gibi algılanıyor bugün. Gerçi o gün de bu yönde görüşler hâkimdi ama, 28 Şubat askeri bir operasyondan ziyade, büyük sermayenin ekonomik çatışmasıdır.

– MERKEZ  SAĞ :  Özal’ın ölümünden sonra bütün taşlar yerinden oynamıştı. Demirel’in Çankaya’ya çıkması ile Tansu Çiller adeta yaratılmıştı. Merkez sağ-sol koalisyonu iktidardaydı.

– GÜMRÜK  BİRLİĞİ:  Dönemin iktidar ortağı SHP (sonra CHP oldu) gönülden olmasa da Çiller’li DYP’nin AB hayaline destek veriyordu. Gümrük Birliği’ne bu dönemde girmiştik.

– SERMAYE  RAHATSIZ :  O günün büyük sermayesi AB hedefinden rahatsızdı. Çünkü henüz Avrupa ile rekabet edebilecek düzeye ulaşmadığına inanıyordu. Buna şiddetle karşı çıkıyordu.

– REKABET  BAHANE :  Avrupa ile rekabet edememe gerekçesi görünüşte doğruydu ama büyük sermaye devletten iş almaya alışık olduğundan aslında uluslararası rekabetten kaçıyordu.

– 95  SEÇİMLERİ :  Gümrük Birliği’ne girdikten hemen sonra gidilen seçimlerde iki merkez sağ parti DYP ve ANAP’ın başa baş çıkması, ama dinci Refah’ın birinci olması endişe yaratmıştı.

– DYP – ANAP :  Bu endişe Çiller’li DYP ile Yılmaz’lı ANAP’ın koalisyon kurması ile bir parça giderildi. Ancak Mesut Yılmaz bu koalisyonu fazla sürdüremedi.

– SERMAYE  KARŞIYDI :  Çünkü büyük sermaye hâlâ AB hedefindeki Çiller’den rahatsızdı. Çiller ise koalisyonu AB’ye girmek için zorluyordu. Sonunda Yılmaz hükümeti bozdu.

– REFAHYOL :  Koalisyon bozulunca AB’ye “batıl” diyen Refah’ın ANAP’la koalisyon kurması gündeme geldi. Asker ise endişeliydi. ANAP kontrolü ele alamayabilirdi.

– İRTİCA  GELİR :  Yılmaz’lı bir Refah koalisyonu AB hedefini bir kenara bırakırdı ama ANAP içindeki dinci unsurlarla birleşecek Refah Partisi ülkeye irtica getirebilirdi.

– ÇİLLER’E  DESTEK :  Tam Yılmaz Erbakan’la koalisyon kuracakken, askerler Çiller’i cesaretlendirerek “Hükümette siz olun, Yılmaz’a güvenmiyoruz” mesajı ilettiler. Şöyle oldu:

– ULUDAĞ  ZİRVESİ :  O  tarihteki  Genelkurmay  Başkanı Karadayı  Uludağ’da  tatil  yapıyordu.  Çiller  de  Uludağ’a  gitti.  Temsilci  olarak  Yalım  Erez’i  Karadayı’ya  gönderdi.

– RAHAT  EDİN :  Karadayı  Erez’e  “Hükümette  siz  olun,  ekonomi  ve  dışişlerini  mutlaka  siz  alın.  Biz  Refah’a  baskı  yapabiliriz,  ama Tansu  Çiller  sakın  alınmasın”  dedi.

– YENİ  HÜKÜMET:   Askerler ve büyük sermaye Refah’ın AB yolunu törpüleyeceğine inanıyordu. Bu nedenle REFAHYOL’un kurulmasına hiç ses etmediler.

– BEKLENMEYEN : Aslında hükümetin Çiller Başkanlığı’nda kurulacağı sanılıyordu. Ama iki parti dönüşümlü başbakanlıkta anlaştı. İlk başbakan Erbakan olacaktı.

– RAHATSIZLIK :  Erbakan İslam dünyasında etkili olmak isterken Çiller’in AB hayaline de karşı çıkmadı. Çiller AB çalışmalarını sürdürdü. Asker ve sermaye rahatsız oldu.

– SUSURLUK  KAZASI :  Hükümetin dönüm noktası Susurluk kazasıdır. Aynı gün mini yerel seçimler yapılmış ve DYP büyük başarı kazanmıştı. Seçim bir anda arka plana düştü.

– BAHANE  BULUNDU :  Avrupa Birliği karşıtı sermaye ve güdümündeki medya Susurluk’u bahane ederek iktidara yüklenmeye başladı. “Bir dakika karanlık” eylemleri başladı.

– İRTİCAYA  DÖNÜŞTÜ :  Avrupa Birliği’ne açıkça karşı çıkamayanlar Sincan’ı, Başbakanlık’taki iftarı bahane ederek eylemi bir anda irtica karşıtı eyleme çevirdiler.

– ASKER  DEVREDE :  Medyanın ve büyük sermayenin dayanak noktası yoktu, bu nedenle asker devreye sokuldu. Medya asker üzerinden iktidara vurmaya başladı.

– ASKER PİYONDU :  28 Şubat’ın asker eylemi olduğu söylense de, askerler aslında o dönemin piyonlarıydı. Medya askeri kullanıyordu, asker de ses etmiyordu.

– DÜZMECE  HABERLER :  O dönemde medya pek çok düzmece habere imza attı. Her haberde asker kişilere atıf yapılıyordu, çoğundan askerin haberi bile yoktu. Ama…

– HOŞLARINA  GİTTİ :  İktidardan doğal olarak rahatsız olan asker ise çok gündemde olmaktan hoşnuttu. Darbe dönemlerindeki gibi herkes askerin etrafında adeta pervane olmuştu.

– NELER  OLUYORDU :  Oysa bu sırada büyük sermaye de medya da sistem üzerinde egemenlik kurmuştu. Bankalar leblebi gibi satılıyor, yolsuzluklara arşıâlâya ulaşıyordu.

– HÜKÜMET  YIKILIYOR :  Sonunda DYP’ye operasyon yapıldı, bakanlar milletvekilleri tehdit ve şantajlarla birer birer istifa ettirildi. Hükümet ayıplı biçimde düşürüldü.

– AB  DURDURULDU:  Cumhurbaşkanı Demirel Çiller’i kandırarak başbakanlığa Mesut Yılmaz’ı getirdi. Yılmaz AB karşıtı partilerden alelacele bir hükümet kurdu.

– YÜRÜMEDİ :  Ancak Yılmaz hükümeti derme çatma olduğu için yürümedi. Ülke 1999’da tekrar seçime gitti. ANAP ve DYP iyice eridi, DSP- MHP ise güçlendi.

– YENİ  HÜKÜMET :  Refah’ın yerine kurulan Fazilet geriletilmişti. Ecevit Fazilet ve DYP dışındaki partilerle dörtlü koalisyon kurdu. AB ile ilgili çalışmalar durma noktasına geldi.

– AB’DEN  KOPUŞ :  Ecevit hükümetinin en büyük başarısı(!) 1999’da AB ile ipleri tamamen koparmak oldu. Lüksemburg toplantısında Türkiye AB’den vazgeçtiğini açıkladı.

– GLOBAL  EKONOMİ:  Oysa aynı dönemde dünya artık Global Ekonomi’nin hâkimiyetine girmişti. Türkiye’nin bundan kaçması da mümkün değildi. Üstelik Orta Doğu değişecekti.

– YENİ  DÜZEN :  Türkiye’de AB karşıtları asker üzerinden oyun oynarken, Amerika Orta Doğu’da yeni bir düzen kurmaya kararlıydı. Türkiye’deki kadrolar ise yetersizdi.

– ILIMLI  İSLAM :  Amerika Orta Doğu’ya demokrasi getirmek bahanesiyle eyleme başlarken Türkiye’ye de rol biçilmişti. Türkiye bölge hâkimiyeti için daha İslamcı görünecekti.

– İSİM  BELİRLENİYOR :  Mevcut kadroların bunu yapması mümkün değildi. İşte AKP fikri bu dönemde ortaya çıktı. İslami özelliğini öne çıkaran bir isim aranmaya başlandı.

– ERDOĞAN :  Bulunan isim Erdoğan’dı. Genç, mücadeleci, belediye başkanlığı yapmış, hapse girmiş Erdoğan için Amerika’da yoğun bir kulis yapıldı. Sonunda parti kuruldu.

– AKP  KAZANIYOR :  Türkiye 2002 seçimlerine bu ortamda gitti. Halk yolsuzluklardan bıkmıştı. AKP yenilikçi olarak ortaya çıkmıştı, Erbakan tehlikesi de artık yoktu.

– TEKRAR  AB :  Yeni dünya düzeni nedeniyle AB karşıtlığından artık vazgeçen büyük sermaye ve medya yeni iktidara büyük destek verdi. AKP bunu fırsat bilip AB hedefine sarıldı.

– GERİSİ  MALUM :  Bundan sonrasını zaten defalarca yazdım. AKP büyük sermaye ile işbirliğini AB hedefinde buldu. Türkiye yeni ekonomik düzenle büyümeye başladı.

– SONUÇ :  Evet 28 Şubat’ta askerler vardı. Ama asıl büyük oyuncular sivillerdi. AB’yi engelleyerek zaman kazandılar ve yeniden organize oldular. Uyum sağladılar.

– MERKEZ  BİTTİ :  Ancak kapitalizmin temsilcisi merkez sağ bu arada yok olup gitti. Yerine yine sağda ama daha dinci bir iktidar kuruldu. Çok güçlendi. Dönüşüm başlattı.

– DEĞİŞİMİ  OKUMAK :  28 Şubat sayesinde AKP yaratıldı. AKP değişimi iyi okudu ve sisteme hâkim oldu. Ama şimdi dünya yeni bir değişimin eşiğinde. AKP ise statükocu oldu.

– DEĞİŞİMİ  OKUYAMAMAK :  Şimdi değişimi okuyamama sırası AKP’de. Çok güçlendiklerine inanıyorlar. Ama dünya yeniden değişiyor. Bazı gelişmelerin kaynağı budur.

Can  ATAKLI

http://www.ilk-kursun.com/haber/97062

28
Şub
12

CHP KURULTAYı ÇETELER SAVAŞı Mı

Üst  üste  iki  kurultay  Kılıçdaroğlu’nun  “zafer”iyle  sona  erdi.

Şüphesiz geniş kitleler bu kurultaylar ne anlama geliyor gerçekte olup biten nedir sorusunu arıyor, ancak yazılı ve görsel medyayı izlediğinizde ‘oldu bitti maşallah’ dışında bir şey görünmüyor.

En derinde tartışılanları sonucu acı da olsa dostları üzmek yeni düşmanlar kazanmak da olsa yine bize düşüyor.

Medyanın dillendiremediği hatta muhaliflerin dahi ‘resmi olarak’ söyleyemediği çok sıkı bir DEPREM söz konusu.

Tartışmanın kökeni Kılıçdaroğlu’nun CHP’de kayıtsız şartsız ipleri eline geçirme meselesi hiç değil, çatlağın kökeni TESEV tartışması.

Muhaliflerin kafasını karıştıran Tayyip Erdoğan’ın önceki aylarda Deniz Baykal’a karşı kaset suikastinin parti içinden birilerinin yaptığını ima eden konuşmaları.

Söylenen şu, Deniz Baykal’a karşı suikast düzenleyenler gerçekten parti içinden mi ?

Ya da Tayyip Erdoğan’ın elinde bu konuda bilgiler varsa muhtemel bir erken seçim sürecinde bu iddiasını belgelerle ortaya koyup CHP’yi infilak ettirme keyfiyetini elinde tutuyor demektir.

Bu ne anlama geliyor, ‘kaset’ iddiaları hukuken cevaplandırılmadığı sürece CHP’nin bir parti olarak varlığının kaderi Tayyip Erdoğan’ın elinde demektir. Yani şu anda ‘ipleri eline aldığı söylenen Kılıçdaroğlu’nun kaderi de hem TESEV hem kaset iddiaları cevaplandırılmadıkça Tayyip Erdoğan’ın elinde’ demek.

Mesela bir erken seçimde Tayyip Erdoğan iddialarını belgeleyip CHP’yi infilak ettirip oy oranını fazlasıyla düşürüp anayasa için gerekli çoğunluğu pekala sağlayabilir.

Yani  C HP’de   TESEV  tartışması  tavan  yapmış  durumda.

TESEV’in  CHP’de  çok  ciddi  bir  operasyon  yaptığı  dillendiriliyor.

TESEV’in Türkiye’de Amerika gibi iki büyük parti tasarladığı ancak bu ikili sisteme yeni anayasanın kabulüyle başlayacağı söyleniyor.

Aydın Ayaydın,  Binnaz Toprak  ve  Sezgin Tanrıkulu  vs.  gibi isimlere ‘kitle partisiyiz’ her renge açılmalıyız deyip kucak açanlar neden bir kitle partisi olarak  (Tayyip Erdoğan  Ertuğrul Günay’a  dahi  üç-beş  milletvekili  vermişti)  neden İşçi Partisi’nden sembolük değerde olsun bir-iki ismi parti listelerinden talep edildiği halde aday gösterilmediğini söylüyor.

Üstelik Ergenekon sürecinde ağır zayiatlar veren ve her şeye rağmen canla başla çalışan ve ideolojik yakınlığı bulunun ve baraj problemi olan İşçi Partililer’den bir iki ismin listede gösterilmeyip tam tersine ideolojik olarak çok uzak ve hatta uzun yıllar CHP’nin tam karşı cephesinde bulunmuş isimlerin partide yer alması, işte bütün bunlar kuşkuları çoğaltan bir TESEV operasyonu olarak dillendiriliyor.

Mesela Kılıçdaroğlu’nun her iki kurultay gününde AKP’yi eleştirmesine rağmen, Suriye savaşından hiç bahsetmemesi de kuşkuları arttırıyor.

Velhasıl her iki kurultayın da YENİ CHP’ye hayırlı olmasını diliyoruz, ancak, Kılıçdaroğlu’nun ilk mesaisine, işte bu SORULARI bütün içtenliğiyle kamuoyu önünde cevaplandırmasıyla başlayacağını düşünüyoruz.

Çünkü bu müphem, şaibe, tezgah, fırıldak kokan sorular üç-dört ay sonraki büyük kurultaya kadar aydınlatılmadığı sürece, sadece Kılıçdaroğlu’nun değil, CHP’yi  (beklendiği  gibi  marjinal  değil)  ortadan ikiye ayıracak çok derin bir BÖLÜNME bekliyor olacak.

İMZA :  BİR  DOST.

Nihat  GENÇ

Odatv.com




İstatistikler

  • 1,977,710 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Mayıs 2015
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 44 takipçiye katılın