Archive Page 49

15
Mar
12

İKTİDAR PAYLAŞıLMAZ

“İktidar,  legal  olmayan  hiçbir  grup,  hiçbir  kişi  ile  paylaşılmaz”   diye  uzunca  yazamadığım  için,  başlığı   İktidar  Paylaşılmaz”   diye  yazdım.

( Anadolu’nun bir kasabasında anası-babası ölmüş, çok zeki bir çocuk varmış. Tüm kasabalılar seferber olup çocuğun eğitimini tamamlaması için destek olmaya karar vermişler. Kimi ceketini almış, kimi paltosunu. Yardımlaşma yolu ve hayırseverlerin katkılarıyla delikanlı eğitimini tamamlayıp, başarılı bir doktor olmuş. Askerliğini yaptıktan sonra kasabasına gelip, muayenehanesini açmış.

İlk  günden  muayenehanesi  arı  kovanı  gibi  çalışmaya  başlamış.

Başlamasına  başlamış  ama,  akşam  olunca  doktorun  cebinde  beş  kuruş  para  yok.     Çünkü  kimse  para  vermiyor.

Muayene olan kişi; “hani o kareli ceket var ya, işte onu ben almıştım”, diğeri “sana ben para göndermiştim” diyerek çekip gidiyor. Bir gün- üç gün – beş gün, bu durum böyle devam edince doktor; “Yeter yahu, iyi ki yardım etmiştiniz, hay yardımınız eksik olsun. Doktor oldum ama, şimdi açlıktan öleceğim” diye kasabayı terk etme kararı almış…)

Siz, iktidar olabilmek uğruna çeşitli cemaatlere, tarikatlara, kendilerini dünyanın jandarması sanan emperyalist devletlere elinizi kaptırırsanız, önce kolunuzu sonra da gövdenizi kaybedersiniz…

Biri gelir Ben Emniyet’in en hassas birimini isterim” der, vermek zorunda kalırsınız, diğeri şu bakanlığın şu birimini isterim” der, sesinizi çıkaramazsınız.

Dış desteklerin; “sürekli borçlan, dış borcunu 79 senede ülkenin borçlandığından daha fazla seviyeye çıkar, ben sana borç bulurum, sen sadece faizi öde, faiz yüksek mi, ne zannettin, öde bakalım”, der. Öteki, “o hassas bölgeye Vali atarken bana danış, benim dediğim adamları Vali atayacaksın” der yapmak zorunda kalırsınız, atadığın Vali de, şehri Kürtçe afişlerle donatır. Dahası, “askerini hazırla, ben söyleyince şu komşunun sınırını geçip, bir tampon bölge oluşturacaksın” der, yiyeceğiniz haltı kitabına uydurmak için kıvranıp durursunuz…

Zaman geçtikçe kendi ülkenizde itibar kaybına uğramaya başlarsınız. Kimse gerçeği yüksek sesle konuşmasa bile, Türk Milleti o müthiş sağduyusu ile sizin durumunuzu sezer, bittiğinizi anlar. İktidarı paylaştığınız yasa dışı kişi ve kuruluşlar da, sizin geleceğinizde en ufak bir risk gördüklerinde, derhal size sırt çevirip, aleyhinize çalışmaya başlarlar.

İktidara gelmenizde size köprü olan bir gazete yazarı artık sizin için “zavallı” kelimesini yazısında kullanır, başdanışmanlarınız ihanete başlarlar.

Baskıyla susturduğunuz devlet görevlileri, bürokratlar birdenbire görevlerini hatırlarlar. Sizin için suç işleyen adamlarınızı çağırmaya başlarlar…

Her tarafınız tel-tel dökülmeye başlar. Yalnız kaldığınızda, vicdanınızla hesaplaşmaya başladığınızda keşkeler başlar. Keşke yapmasaydım, keşke bu yola girmeseydim demeye başlarsınız…

İşte tam bu noktada önünüze yine bir yol ayrımı gelir; Siz de tam bu yol ayrımındasınız;

Ya yıktıklarınızı onaracak, milletten aldığınız emaneti efendice teslim edip, hesabınızı verecek yolu seçeceksiniz, ya da, hırsınıza bir kez daha yenilip kendi kendinizi yok edeceksiniz. Bu arada ülkenize de çok zarar vereceksiniz..

İktidarın gerçek sahibi Türk Milletidir. Milletin size verdiği yetkiyi, yasal olmayan kişi ve kurumlarla paylaşırsanız, milletin emanetine ihanet etmiş olursunuz.

Üç günlük beylik için bir ömrü heder etmeye ve şehit kanlarıyla sulanmış vatanı sıkıntıya sokmaya değer mi? Söyleyin bakalım, değer mi?…

Not: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, aklına gelen her parlak(!) fikri ayaküstü yaptığı toplantılarda basınla paylaşır, dili kaygandır, lafı tutamaz.

Başbakan Erdoğan’ın “hayırlı uğurlu olsun” dediği, Sivas’ta diri-diri yakılan insanlarımızın davasının zamanaşımı yüzünden düşmesi sebebiyle, zamanın sorumlu siyaset ve politikacıların 19 sene sonra yargılanmasını istedi.

Aynen katılıyorum.Bu arada davanın nasıl zaman aşımına uğratıldığının da soruşturma konusu yapılması, 10 yıldır tek başına iktidar olan AKP Hükümetinin, Sivas Davasında suçluların avukatlığını yapan çok sayıdaki AKP Milletvekilinin de soruşturmaya dahil edilmeleri en büyük temennimizdir…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  15 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98758

14
Mar
12

Özel Güvenlik Şirketleri

Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  kurulduğu  dönemde  çok  yazılıp  çizildi  ama  ülke  gündemine  her  gün  yeni  bir  sis  bombası  düştüğü  için  artık  hiç  konuşulmuyor.

Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  kurulmasıyla  devlet  kurumları,  özel  şirketler  ve  bankalar  bu  şirketler  ile  çalışmaya  başladı.

İşçi  kiralama  şirketleri  ile  başlayan  köleleşme  süreci;  asgari  ücretle  çalışan  ve  kıdem  tazminatı  hakkı  olmayan  bu  işçilerin  yanına  “köle”  güvenlik  personelini  de  ekledi.

Onlar  da  asgari  ücretle  çalışıyor,  üç  kuruş  paraya  milyarlık  şirketleri  ve  devletin  kurumlarını  “koruyor”.

Biz  özel  güvenlik  şirketlerinden  en  kanlı  olanıyla  Irak’ta  tanıştık :

Blackwater  özel  güvenlik  elemanları(!)..

Özel  yetkilerle  donatılmıştı.   Yargılanamıyorlardı.

Blackwater  elemanları  Irak’ta  işledikleri  kanlı  cinayetlerle  anıldı.   Acımasız  katillerdi,  hırsızlıkları  anlatılıyordu.

Blackwater  elemanları  Afganistan,  Libya,  Tunus,  Mısır  ve  şimdi  Suriye’de  küresel  çete  adına  işlerine(!)  devam  ediyor.

Bu  arada  Türkiye’deki  Özel  Güvenlik  Şirketleri  unutuldu.

2007-2008  yılında  bu  Özel  Güvenlik  Şirketlerinin  ezici  çoğunluğunun  yabancıların  elinde  olduğu  yazılıp  çizildi.

Bu durumda BOP işlerken, yabancıların elinde olan Özel Güvenlik Şirketleri ne kadar denetleniyor?

WikiLeaks belgeleri ile; polisin, vekilin, Anayasa Başkanı ve Adalet Bakanı’nın bile CİA veya FBI elemanlarına “kendileri için pürüz olan insanları” şikayet edip bilgi verdikleri ortaya saçıldığına göre, ne kadar denetleneceği ortadadır.

Ben  merak  ediyorum :

Bu  şirketlerde  kaç  tane  yabancı  istihbarat  elemanı  çalışıyor ?

Bu  şirketler  olası  bir  iç  karışıklıkta  nasıl  kontrol  edilecek ?

CİA elemanları Başbakan’ın danışmanlığını yapabildiğine göre; muhalefet partisinin ikinci adamlığına kadar gelebildiğine göre; ülkenin mahremiyeti falan kalmadığı gibi, iç karışıklık yaratılmasına açık bir hale gelmiştir.

Gelecekte “Türk Baharı” yaşarsak, yaşatılırsak; Suriye gibi sınırdan terörist gelmesine ihtiyaç yok(!).. Şimdilik uyku halinde olan Blackwater elemanlarımız o gün uyanacak ve etnik-mezhepsel kışkırtmada hiç kuşkunuz olmasın ki kanlı oyununu oynayacaktır.

Türkiye’de   kale   kapısı   içeriden   açıldığı  için,  

bu  konular   hiç  gündeme   getirilmiyor,   getirilemiyor.

Eeeeyyyyy   Türk   Milleti ;

“Tehlikenin   farkında   mısın..?!!!”

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=121%3Aoezel-guevenlik-irketleri&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

14
Mar
12

THE OSMANLı MERAKLıLARı

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi M.Kemal Atatürk’ün  ’Ne  mutlu  Türk’üm  diyene’’  sözünü  ağzına  alamayanların  devri  aleminde  ortalık  maşallah  Osmanlı  kaynıyor.

AKP hükümeti ve taraf medyası başta olmak üzere, sinemada, dizilerde, TRT’de, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, kutlamalarda, sergilerde, konferanslarda tam gaz Osmanlı pazarlaması yapılyor.

Tarihi gerçeklerinden arındırılmış fakat ümmetçilik ve erotizm giydirilmiş fetihler, saraylar, ulemalar, cariyeler, damatlar, ganimetler, hanlar, hamamlar yeni Osmanlı düzeninin altyapı çalışmalarının temel malzemeleridir.

Devletin kurucusu ve sahibi  Türk’ün üzerinde Arap atı koşturmuş Osmanlı’yı yeniden ısıtan hilafet ve saltanat meraklıları, Türk ve ulus kavramlarını çok milletli kul-ümmet potasında  eriterek yeni Osmanlıcılık oyunu  oynamaya  çalışıyorlar.

Kimliğini, dilini, benliğini koruyamadığı için haçlının elinde oyuncak olan Osmanoğlu Türkleri gibi, petrol için dünyayı kana bulayan ABD’nin yörüngesinde günümüz Türkiye’sini idare eden ‘’badem bıyıklı Türkler’’ de Türk’ten hoşlanmıyorlar.

Türk kelimesi akıllarını ve bedenlerini titretiyor.

Hilafet ve saltanatın ipinde boğulan Osmanoğlu sarayında Türk düşmanlığı pek meşhurdur. Örneğin, ’’Türk kimliğini’’ atının semerinin altına sokuşturan Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yurtdışında büyükelçi olarak görevlendirdiği bir tane Türk’e rastlamıyorsunuz.

Londra’da  görev  yapanlar :

Yanko Aziropula (1800-1802)

Antonaki Ramadani (1818-1821)

Mavroyani Efendi (1832-1834)

Kalimaki Bey (1846-1848)

Kostaki Musurus Paşa (1851-1856)

Kostaki Antopula Paşa (1895-1903)

Stefanaki Musurus Paşa (1903-1908)

Roma’da  görev  yapanlar :

Yanko Fotoyadis Bey (1870-1873)

Serkis Efendi (1872-1874)

Aleksandr Karatodori (1874-1876)- (1886-1889)

Viyana’da  görev  yapanlar :

Dibolto (1808)

Todoroviç Efendi (1826-1831)

Mavroyani Efendi (1831-1835)

Kostaki Paşa (1848-1850)

Berlin’de  görev  yapanlar :

Kostaki Bey (1850-1854)

Aristaki Bey 1858-1876)

Washington’da  görev  yapanlar :

Blak Bey (1867-1873)

Ligoraki Aristaki Bey (1873-1883)

Paris’te görev alanlar:

Panoyataki Efendi (1814-1817)

Nikolaki Mano Efendi (1817-1821)Kalimaki Bey (1848-1852)

Atina’da  görev  alanlar :

Musurus Paşa (1840-1848)

Yanko Fotiadis Paşa (1848)

Görüldüğü gibi isimlerinin arkasına takılmış olan Paşa ve Bey gibi ünvanlar Türk ama ünvanları taşıyanların hiç biri Türk değil. Devlet Türk ama temsilcileri Türk değil. Böyle bir tablodan devletin ve milletin hayrına dokunacak bir hizmet çıkar mı? Çıksa çıksa ihanet ve satış çıkar. Bozkırlarda, dağda, bayırda, cephede en ön saflarda ölüme meydan okuyan Türk’lerle üç kıtaya yayılmış, yedi düvele boyun eğdirmiş aslen Türk olan koca imparatorlukta büyük elçilik yapabilecek hiçbir Türk evladı yok muydu acaba? Ahmet’ler, Mehmet’ler savaş alanlarında ölüme meydan okuyor, Kostaki’ler, Mavroyani’ler elçilikte kestane kebap yapıyor…

‘Tam bağımsızlık benim karekterimdir’ diyen M.Kemal Atatürk, Batıya göbekten bağımlı Osmanlı devlet yönetiminin içine düştüğü cesaretsizlik, çaresizlik ve zafiyet karşısında şunları söyler: ‘’Muhterem milletime tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların, kanlarında ve vicdanlarındaki asil cevheri tahlil etme dikkatinden bir an bile vazgeçmesin!” Sanki Sarışın Kurt bugünleri de işaret etmiş gibi. Tarihi tespit günümüze cuk diye oturuyor ama bilincimiz ve gözlerimiz hala kapalı.

Tarih babanın kalın kitabı, özbenliğini kaybedenlerin ve kendi öz evlatlarına sırtını dönenlerin yok oluş hikayeleriyle doludur. Bugün işgalci ABD’nin sevk ve idaresinde, vatan haini Vahdettin’lerin, Damat Ferit’lerin izini sürerken Osmanlı’nın bile gerisine düşen ”the Osmanlı meraklılarının” tarihten ders almaları gerekir. Zira, Atatürk Türkiye’sinin sahibi ve bekçisi olan ‘‘şu çılgın Türkler” ısmarlama dizilerle ve filmlerle parlatılan ümmet ve eyalet sistemine dayalı yeni Osmanlı dolmasını yutmaz.

Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen yeni anayasa çalışmalarıyla teokratik başkanlık sistemine kavuşmak isteyen R.Tayyip Bey ve şürekâsının övünçle ve özenle yeşertmeye çalıştığı Yeni Osmanlıcılık tezi de aynı Osmanlı’nın sonu gibi olmaya mahkümdur.

Uğur  SETEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/98687

13
Mar
12

CIA’ ya servis yapan Başbakan Danışmanı ve dağılan devlet

“Eğer   dikkatli   olmazsanız,  

gazeteler   sizin   mazlumlardan  

nefret   etmenizi,   zalimleri   ise  

sevmenizi   sağlar..!!!”

Malcolm  X

—————————————————————————————————

( Türkiye  Cumhuriyeti  Devleti’nin   sonunu   görmek   isteyeyen ;    güya   “dikkatsiz”ce  

mevcut   hükümete   oy   ver(ebil)en    sözde    bakarkör   “müslüman”,    ama   aslında  

resmen   vatan   haini   ruhsuz   vicdansızlara   ithaf   ediyorum..!!!   Üç   kere   oldu,   

daha   neyin   dikkatsizliğiymiş  —  bu   düpedüz   vatanhainliği   a.q…!!!!)

—————————————————————————————————————

İnternetteki  arşivime  bakın  göreceksiniz !

Bir  ay  önce  6 Mart’ı  bekleyin Stratfor  bombalar  patlatacak  demiştik,  aynen  öyle  oldu.
Wikileaks’ın  servis  ettiği  Stratfor  istihbaratları  Türkiye’yi  sarsıyor !
Başbakan’ın  iki  yıllık  ömrü  kaldığı  bilgisinden, Fetullah  Gülen’in  son  seçimde  AKP’den  150  mebus  kontenjanı  talep  etmesine  ve  Suriye  için  Türkiye  üzerinden  yapılan  çirkin  tezgahlara  kadar  pek  çok  konu afişe  edilmiş  durumda  ki  sırada  yeni  sızdırmalar  var !
Malum Stratfor ABD’de Savunma Bakanlığı dahil, büyük küresel şirketlere astronomik paralar karşılığında istihbarat bilgisi sevisini yapan özel bir istihbarat kurumudur. Büyük paralarla hizmet verdiği için de bilgilerinin doğru olması onun itibarı ve geleceği için olmazsa olmazdır!
Stratfor özel bir istihbarat kuruluşu ambalajı içinde olsa da gerçekte CIA’nın ticari koludur ve o kurumun istihbarat bilgilerini paraya çevirmesi için kurulmuştur.
İşte bu Stratfor’un Türkiye’deki en önemli haber kaynaklarında biri kim biliyor musunuz?
Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı İbrahim Kalın!
Yok bu soyut bir iddia değil, bizzat İbrahim kalın Twiter’da bu ilişkiyi kabul ediyor!
Dahası, İbrahim Kalın’ın Stratfor’a geçtiği e-posalar ortalığa dökülmüş durumda!
Aynı şekilde Başbakan’ın iki yıllık ömrü kaldığını Stratfor’a rapor eden -20 bin dolar maaşlı- Faruk Demir de Enerji Bakanımızın gayrı resmi danışmanı!
Görüyorsunuz CIA’nın raportörleri devletimizin hangi noktalarına nüfuz ettiler?
Türkiye manda idaresinde olmuş olsaydı, emin olun bundan ötesi olamazdı!
İlginçtir bu tabloya rağmen Başbakan suskundur niye acaba?
Üzülerek söylemeliyim ki bugünün Türkiye manzarası dağılan devleti çağrıştırıyor!
Devletin Silahlı Kuvvetlerine halkının bir bölümünün darbeci ve din düşmanı diye baktığı, İstihbarat Kurumunu (MİT’i) PKK ile işbirliği içinde diye değerlendirdiği, polise ve yargıya Cemaat Örgütü diye kuşku ile yaklaştığı bir ‘kaos’ta aslında devlet denen bir yapıdan söz edilebilir mi?
AKP ve kadroları Cumhuriyeti yıkayım derken devleti yıkıyorlar da farkında değiller!
Duydunuz mu Mehmet Akif’in Asım’ı Tayyip Erdoğan’mış!
Malum Merhum Mehmet Akif devletimizi Emperyalizmin boyunduruğundan kurtaracak yeni bir nesil tahayyül etmiş ve özlem duyduğu o kuşağa da Asım’ın Nesli demişti.
Ve Bülent Arınç üç gün önce Akif’in Asım’ı yani tahayyül ettiği o neslin sembolü Tayyip Erdoğan’dır dedi.
Vallahi yaşasaydı Mehmet Akif bey bu Bülent Arınç’ı esveleye kadar kovalardı!
Öyle çünkü Mehmet Akif demek istiklal yani tam bağımsızlık demek!
Mehmet Akif demek Haçlı’ya meydan okumak demek!
Mehmet Akif demek anti Emperyalizm demek!
Mehmet Akif demek Garp Medeniyetine başkaldırı demek!
Peki Tayyip Erdoğan öyle mi?
Başdanışmanı CIA’ye servis yapan, Haçlı’nın Müslüman katliamlarına ortak olan, Akif’in lanetlediği Garp Medeniyetinin siyasi örgütlenmesi Avrupa Birliği’ne girmeyi cennete erişmek gibi gören birini Akif’le özdeşleştirmek zemzemle en hafif ifade ile kirli suyu bir tutmak gibidir!
Dün Irak’ta nükleer silah, bugün Suriye’de sözde katliam!
Hatırlayın ABD Irak’ı hangi gerekçe ile işgal etmişti!
Saddam’ın elinde kitle imha silahları var diye!
Peki var mıydı böyle bir şey?
Olmadığını işgal sonrasında bizzat Washington kendisi açıkladı!
Durum bu ise öldürülen bir milyon insan tablosu ne olacak?
Ölenler Müslüman ya hiç kimse bu soruyu sormadı bile?
Sonuç: Toprağa düşen yüz binlerle beraber fiili olarak üçe bölünen Irak tablosu!
Gelelim bugüne:
Suriye için yeni argüman demokrasi ve Esad’ın halkına zulüm etmesi!
Peki gerçekte böyle bir zulüm var mı?
Asla ve -kat’a yok, dün Irak’ta nükleer silah hikayesi ne kadar palavra ise bugün de bu zulüm yakıştırması aynı şekilde yalan ve propaganda amaçlı!
Yok ben bu dezenformasyonu Emperyalist ABD’ye çok görmem de, Irak örneği gün gibi ortada duruyor iken bizim o sarıklı (zangoç)lara ne oluyor, niye hala onlarla beraberler!

Dehşet belge!
Adı: Danny Dayem!
CNN-International adına Suriye’den canlı yayın yapıyor.
Danny’nin bulunduğu Suriye şehrinde ortalık süt liman yani olay falan yok ama görevleri kargaşa ve savaş var demek ya hemen bir mizanseni uygulamaya koyuyorlar.
Danny canlı yayın önceki kurguladıkları tiyatroyu sahneliyor.
Önce bağlantı anında sanki savaş var gibi ya da o imajı vermek için kamera gerisinde mantarlar patlatılıyor ve tam o esnada Danny Dayem şunları söylüyor: “Çatışmanın ortasındayız, bir saat içinde gözümüzün önünde 200 kişi öldü.”
Olay canlı yayında tiyatro ya, arkadan bir suflör üflüyor, Danny tekrar ediyor!
İşte ilahi tecelli, bu üfleme teknik bir hata ile ekrana yansıyor ve CNN’nin mizanseni ya da tezgahı ortaya çıkıyor.
CNN-International Merkezi bu rezillikten kendini kurtarmak için Danny Dayem bizim paralı muhabirimiz değil diyor ve bir sürü tevil hikayesi!
Evet o teknik hata olmasa insanlar şehrin göbeğinde 200 kişinin katledildiğine inandırılacaktı.
Aynı şeyi El Cezire TV’de yapıyor ve ölmemiş olan Suriyelileri öldü diye açıkladı ki, daha sonra öldü denilenler kimlik kartları ile bir bir ekrana çıkıp biz yaşıyoruz dediler!
Her şey bu kadar aleni iken hadiseyi hala kavramamak için ya salak ya da işbirlikçi olmak gerekiyor!

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

12
Mar
12

KİM BUNLAR !..

Ülkede  araştırma  yapılmış,  ahalinin  %62’si  mutluymuş !.
Bu,  aynı  zamanda  keyfi  yerinde  insanların  bu  topraklarda  halen  yaşıyor  olduğunu  gösterir.
Bunlar  ne  menemse  asla  bu  topraklarda  yaşamıyorlar..
Başka  bir  ifadeyle  gövdeleri  bu  memlekette,  zihin  ve  ruhları  da  neresi  olduğu  belirsiz,  başka  bir  yerde…
Suriye, Irak, İran ve bunlara bağlı olarak mevcut hükümetin mandacı zihniyeti ile yürüttüğü dış politika sonucu patlayacağı aşikar olan barut fıçısının içinde olduğunuz için mi mutlusunuz ?.
K.Irak’daki kürt oluşumunun bahar aylarından itibaren başlatacağı ve Güneydoğu Anadoluyu da saracak olan siyasi gelişmelerin ülkeyi daha da karmaşık hale getireceği için mi mutlusunuz?.
Yeni Anayasa üzerinden ülkenin üniter yapısına kastedecek tarzdaki arayış ve çalışmalar için mi kendinizi keyf içinde hissediyorsunuz?.
Mevcut 22 limanının hiç birinin, madenlerin %54 ünün, bankaların %56 sının bizde olmadığı için mi mutlusunuz?..
Dünyada yolsuzluk ve rüşvette 202 ülke içerisinde ilk beşte olduğumuz için mi keyfiniz yerinde?.
Ülkede muhalefet yürütebilmek hiçbir kurum ve kişi kalmadığı için mi kendinizi iyi hissediyorsunuz?.
PKK ile yürütülen tavizkar, gizli görüşmelerin yapılmasına ve 2011 içerisinde 136 çocuk şehit düştüğü için mi mutlusunuz?. Eksi 20 derecede karakollarda bekleyen çocuklar askerlik yaparken, bedelli yasası çıktığı için mi mutlusunuz?.
Andımız, Gençliğe hitap, 19 Mayıs törenleri, 4+4+4 diye dayatılan şarlatan eğitim sistemi mi sizi mutlu ediyor?.
Büyük bir kısmınızın sağlam bir eğitimi olduğunu ve kazancının da iyi olduğunu sanmıyorum.. Geriye neyiniz kaldı sizin?. Barınma, beslenme ve üreme mi?. O, tek hücrelilerden başlayarak, zaten bütün canlılarda var. Bunun akılla, mantıkla, zekayla hiçbir ilgisi yok. Diğerleri tüm canlıların doğal, hayatta soyunu devam ettirme içgüdüsüdür ve hepsi bu kadardır!..
İnsan, dik durmayı, hiçbir yere yaslanmadan mücadele etmeyi, şeref ve özgürlüğü tehlikeye düştüğünde boyun eğmemeyi, söylenmesi gereken sözden kaçınmadığı, soyulmaya, aldatılmaya, aşağılanma, kullanılmaya izin vermemeyi beceremezse, böyle bir toplum gelecek kuşaklarını da yemeye başladı demektir..
Çöküş,  ruhsal  olarak  başlar..
Ruhsal savunma sistemi çöktüğünde bedeni oluşturan sistemi kontrol eden fiziksel savunma sistemi de çöker ve paralel olarak zayıflar..
Gerçek güçsüzlük ruhsaldır..
Ve bu durum Türkiye’de en üst seviyelere ulaşmış durumdadır..
Eğer  testi  temiz  değilse,  içine  boşaltacağınız  şey  bozulur…

Osman  PAMUKOĞLU

Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı
12
Mar
12

İSKEÇE

İskeçe, Yunanistan’ın doğusunda Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir kent.

Edirne’den hemen yanı başındaki Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe gibi yerlere gitmek, Türkiye’nin bir yerinde, bir mahalleden bir diğer mahalleye gitmek kadar ucuz ve yakın. Yol boyu dağların yamaçlarına dizilmiş, minareli camileri bulunan tipik Türk köylerini görebilirsiniz.

Bu bölge tarih boyunca Türk kavimlerinin bulunduğu bir yer. Osmanlı İmparatorluğu ise 1363 yılında Balkanlar’a yerleşti.

İskeçe’nin yanı sıra Kavala, Drama ve Serez bölgelerinin Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmesi ise 26 Eylül 1371 yılında Çirmen Zaferi ile gerçekleşti.

Balkan Savaşları (1912-13) ile bölgede kopmalar başladıktan sonra İskeçe’nin de dahil olduğu Batı Trakya’nın geleceğinin “halkoyu” ile belirlenmesine karar verildi.

Mayıs 1920’de gerçekleşen halkoyu ile, Türk nüfusunun ezici çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen, sonuç bölgenin Yunanistan’a bağlanması yönünde oldu.

Yani 500 yıldan fazla Türk egemenliğinde bulunan bu yerler, “sonucu tartışmalı masa başı oyunları” ile Türkiye’den koparıldı.

İSKEÇE  TÜRK  BİRLİĞİ

İskeçe’de, 1927 yılında kurulan ve nerede ise Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan bir dernek “İskeçe Türk Birliği – İTB” bulunmaktadır.

İskeçe valisinin 1986 yılında “Batı Trakya’da Türk bulunmadığı” iddiasıyla açtığı dava sonucu, İskeçe Türk Birliği’nin kapatılmasına karar verilmiş ve konusu, süreci, kapsamı bakımından “tarihe geçecek kadar önemli” olaylar dizisi bu suretle başlamıştır.

Bunu takiben isminde “Türk” kelimesi olan “İskeçe Türk Birliği” , “Gümülcine Türk Gençler Birliği” ve “Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği” nin tabelaları polis tarafından sökülmüştür.

Yunanistan makamları, “Türk kimliğini silmek için” Batı Trakya’da Türk kimliğinin değil, müslüman görüşünün bulunduğunu ileri sürmektedirler.

Kapatılma kararını veren İskeçe Mahkemesi, “utanılacak” bir karara imza atarak; “Derneğin isminde Türk kelimesinin bulunmasının yasalara, kamu düzenine ve ahlaka aykırı olduğunu” hüküm altına almıştır.

HUKUK  MÜCADELESİ  VE  AİHM  KARARI

İskeçe Türk Birliği (İTB) , 1986 yılında alınan bu kapatma kararı üzerine “20 yıl süren bir iç hukuk mücadelesine” başlamıştır. Seneler süren çeşitli geciktirmeler, oyunlar sonucu nihayet Yunanistan üst mahkemesi kapatılma kararını doğru bulmuş ve İskeçe Türk Birliği’nin açtığı davayı reddetmiştir.

İskeçe Türk Birliği yaklaşık 20 yıl süren iç hukuk mücadelesinin ardından, davanın Yunan mahkemelerinde aleyhlerine sonuçlanması üzerine davasını, 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürmüştür.

Dava, AİHM’de 2 yılı aşkın bir süre devam etmiş ve nihayet 2008′in 27 Mart’ında sonuçlanmıştır. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İskeçe Türk Birliği’ni oybirliğiyle haklı bulmuştur.” Bu gelişmeden sonra Yunanistan karara itiraz etmişse de sonuç değişmemiştir.

AİHM, İskeçe Türk Birliği’nin Yunanistan aleyhine açtığı davayı kabul ederek 2008 yılında karara bağlamış ve Yunanistan’ın Türk azınlığına ait dernekleri kapatma kararıyla “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) örgütlenme hakkıyla ilgili 11.maddesini ihlal ettiğini” hüküm altına almıştır.

Böylece İskeçe Türk Birliği, insanlığa hizmet eden büyük hukuk zaferini kazanmıştır. Bu büyük başarı, Türkiye’nin de katkısı ve desteği ile, uluslararası her platformda kullanılmak üzere beklemektedir.

AİHM  KARARI  SONRASI

Bu karar karşısında Yunanistan’ın yapması gereken tek şey, AİHM.nin kararına uyarak dernekleri açmasıdır. Ama Yunanistan böyle davranmamış ve Türk isimli derneklerin açılmasına izin vermemiştir. İskeçe Türk Birliği’nin, AİHM kararına dayanarak yaptığı başvurular halen Yunanistan resmi makamları ve mahkemeleri arasında sürünmektedir.

İskeçe Türk Birliği’nin web sayfasında belirtildiği üzere “26 yıldır devam eden bu dava, hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanmasının olduğu kadar, demokratik değerler, insan hakları, temel özgürlükler ile Avrupa hukukuna ve uluslararası sözleşmelere gerçekten saygı gösterilip gösterilmediğinin belirleneceği önemli bir sınav niteliğini taşımaktadır.”

İskeçe Türk Birliği’nin bu kibar ve nazik ifadesine rağmen “ortada olan gerçekler”;

-AİHM kararının, Yunanistan tarafından ayaklar altına alındığıdır.
-İnsan haklarına pek meraklı görünen devlet ve toplulukların bu durum karşısında sessiz kaldığıdır.
-Milli çıkarları için “Türk” sözcüğüne dahi tahammül edemeyen ülkeler karşısında, Türkiye’de “40 çeşit azınlık” üretilmeye devam edildiğidir.
-Avrupa ve AİHM istiyor görünümü altında; Türkiye’deki yer isimlerini değiştiren, her taşın başına kilise diye bir haç diken, topraklarını azınlık vakıflarına dağıtan, Türklüğe ait değer ve simgeleri yoketmeyi bir moda haline, azınlık üretmeyi bir salgın hastalık haline getirenlerin “İskeçe Türk Birliği’nin mücadelesine yardımcı olmaları ve sonucundan ders almaları” gerektiğidir.
– Bu mücadelenin sonunda kazanılmış olan AİHM kararının, uluslararası toplum ve camiada yeteri kadar işlenememiş olmasıdır.

Eğer durumun tersi olsa yani AİHM kararını uygulamayan taraf Türkiye olsa idi, Yunan makamlarının bu durumu ne kadar ve ne büyük ölçüde kullanacaklarını tahmin etmek zor olmayacaktır.

Ancak   bizler ;    yani   içerideki   Türkler,   birbirimizle   o   kadar   uğraşıyoruz   ki,  

dışardaki   Türklerle   ilgilenmeye   zaman   kalmıyor.

Gene  de  İskeçe  Türk  Birliği,  benzer  birlik  ve  mensupları  karşısında  saygı ile  eğiliyoruz. 

“Biliniz   ki,   Türklerin   ve   Türkiye   Cumhuriyeti  

vatandaşlarının   kalbi,   sizin   için   ve   sizlerle  

birlikte    atmaktadır…!!!”

Av. A.Erdem  AKYÜZ

http://www.ilk-kursun.com/haber/98376

11
Mar
12

Suriye, İran, Türkiye

BOP çerçevesinde ülkeler parçalanıyor. Özal’dan bu yana Türkiye Amerika’nın kuyruğunda  Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet ediyor.

Özal Irak Türkmenlerini göz ardı edip Barzani ve Talabani’ye sahip çıktı. Irak bugün üçe bölündü ise, bölünmesinin temeli Baba Bush ile Özal döneminde atıldığı içindir.

BOP projesine göre 22 ülke bölünecekti. İlk demokrasi gelen, demokrasinin nimetiyle bölünen ülke Irak oldu(!).. İkinci demokrasi nimetiyle Libya bölünüyor. Kaddafi döneminin “bölücü”sü Şeyh Ahmed Zübeyir, yani Libya’nın Öcalan’ı zengin petrol yataklarının bulunduğu Doğu Libya’da özerkliğini ilan etti!..

Küresel elitin şehir devletçikler kurma planı yerli uşakları eli ile tıkır tıkır yürüyor.

Türkiye’nin başına oturtulanlar, ülkeyi bölünmeye götürecek cehennemin odunlarını kendi topluyor.

Musul, Kerkük ve Telafer Misak-ı Milli sınırlarımız içinde kabul edildiği için Türkiye’nin kırmızıçizgisi sayılıyordu. AKP siyaseti Türk tezinden feragat edip, Amerika’nın mevcut politikasında figüran oldu. Türkmenler kaderine terk edildi. Kurulması planlanan Yahudi Kürdistan’ı için Türkiye, Irak, İran ve Suriye’den toprak koparılacaktı. AKP siyaseti böyle bir projeye el vererek Yahudi Kürdistan’ı haritasının ilk parçasının Irak’ın kuzeyinde kurulmasını sağladı.

Başbakan ilk işareti “BOP kapsamında Diyarbakır bir yıldız olabilir” sözüyle vermişti.

 

Diyarbakır’da “Kürt Ulusal Dil Konferansı” yapıldı. Türk Bayrağı asılmayan salona Barzani’nin bayrağı asıldı. Toplantıda 4 parçadan oluşan (Türkiye-Irak- İran-Suriye)Kürdistan’dan söz edildi. İstiklal Marşı yerine “Ey Ragip (Rakip) Marşı” okundu. Yani Anayasanın başlangıç maddesi olan 3. ve 14. Maddeleri ihlal edildi. Diyarbakır Valisi, Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet Müdürü TCK’nın 300. ve 302 maddelerinin çiğnenmesine seyirci kaldı.

 

AJC (ABD Yahudi Kongresi) 1906’da New York’ta İsrail devletini kurmak ve Siyonizm’i dünyaya egemen kılmak amacı ile kurulur. Dünya Musevi Örgütleri’nin çatısı olan AJC sadece siyonist önderlere layık gördüğü cesaret madalyasını kuruluşundan beri ilk kez bir Müslüman’a verdi: Recep Tayyip Erdoğan…
Yahudilerin ABD’deki bir diğer örgütü ADL Başkanı Abraham Foxman, Recep Tayyip Erdoğan’a madalyasını takarken; Musevilerin ebedi dostu” ilan etti(!)

Evet, ebedi dost 2. İsrail’in kurulması yolunda çok çaba sarf etti. Bebek katilinden yol haritası aldı. Bebek katilinin Kandil’e faks çekmesine bile göz yumuldu.

 

Türkiye Federasyon Anayasası ile Yahudi Kürdistanı’nın 2. Parçası da haritada yerini alacak.

Sonra Suriye ve İran operasyonları…

Suriye parçalanırsa 3. Parça da koparılmış olacak.

Rusya ve Çin BM’de Suriye’ye operasyon yapılmasına karşı oy kullanınca AKP siyaseti için sıkıntı doğdu. Erdoğan Suriye operasyonunu da Libya gibi olacak düşünmüş olmalı ki, NATO şemsiyesinde Suriyelilere de “Suriye’nin Suriyelilere ait olduğunu anlatmak için” operasyon yapılacak sandı(!).. Rusya ve Çin’in karşı oyuyla kıvranmaya başladı. Erdoğan kıvrandıkça küresel elit F tipi basın yoluyla şantaj yapmaya başladı.

 

Türkiye hala doğru bir dış politika uygulayabilir. Ülkenin yetkili kurumları harekete geçerse, halk ta destek verir. Yetkili kurumlar Suriye operasyonu karşısında tavır koyar; Suriye, İran, Rusya ile işbirliği yapılması yönünde hükümete baskı uygularsa, yeni oluşan koşullar nedeni ile Suriye’ye girmek istemeyen Erdoğan’ın eli güçlenir. Suriye’ye girmemek için bahane yaratılabilir.

 

Suriye’ye operasyon yapılırsa Suriye parçalanır. Böylece Yahudi Kürt Devleti’nin haritada ki 3. Parçası da tamamlanmış olur. İran operasyonu ile de Türkiye parçalanır. Ve Ortadoğu sadece etnik boğazlaşma değil, aynı zamanda mezhep savaşları ile kan gölüne döner.

 

Türk Halkı birlik ve beraberlik içinde Suriye ve İran operasyonlarının karşısında durarak bu kanlı oyunun önünü kesmelidir.

 

Suriye’nin direnişi Türkiye ve İran’ın da direnmesidir. İran’ın direnmesi Türkiye ve Suriye’nin direnmesidir. Suriye ve İran birlikte hareket ediyor. Bu coğrafya’da anahtar ülke Türkiye’dir. Ya İran ve Suriye operasyonlarına ortak olup kendi ipini çekecek, ya da siyasetini değiştirip emperyalist saldırıyı bir defa daha yenilgiye uğratacak.

 

Atalarımızın dediği gibi; “Şeytanla ortak buğday eken samanını alır.”

 

1 Mart teskeresi TBMM’ne geldiğinde AKP yeni iktidara gelmişti, bocalıyordu. Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanıydı. AKP Irak operasyonunda Ordu ne diyecek diye baktı. Ordu geri çekilerek AKP’ye bir anlamda “kendi kararını kendin ver” dedi. Orduyu işte o geri çekiliş bu günlere getirdi. O gün geri çekilerek AKP’yi sıkıntıya sokacağını düşünenler, AKP siyasetinin dış güçlere dayanarak meşruiyet kazanmasına neden oldu. Küresel güçler bu durumu çok iyi kullandı.

 

Ordu 1 Mart teskeresi kararı verilirken geri çekilerek ipleri de elinden kaçırdı.

Suriye ve İran operasyonları Ordu için bir fırsattır.

Ya bu milletin ordusu olarak bu ülkenin çıkarlarını koruyacak. Ya da küresel elitin lejyoner askerleri olarak kendi ülkesini parçalayacak.

MESULİYETTEN korkan kumandanların hiçbir vakitte icap eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise, acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. M.Kemal Atatürk”

Bu kritik günlerde mesuliyet yükü altında olanlar ise ülkenin bütün kurumlarıdır!..

Zahide  UÇAR

 zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=120%3Asuriye-ran-tuerkiye&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

10
Mar
12

ŞİFRE 4+4+4 ÇÖZÜLDÜ

Çok uğraştık, gecemizi gündüzümüze kattık, yastıkları diken uykuyu haram ettik, ama  sonunda  4+4+4  nedir,  bu  şifreyi  çözdük;

Birinci 4 = 4 üncü  sınıftan  itibaren;  Türban,
İkinci  4= 4 üncü  sınıftan  itibaren;  Arapça,
Üçüncü  4= 4+4 ten  sonra,  4 üncü eş…

Olmaz  mı,  14-15  yaşında  kız  çocukları  evlendirilmez  mi ?
Yuh size, uyuyorsunuz siz. O yaşlarda evlenip, gerdeğe giren devlet büyüklerimizi unuttunuz mu?
Televizyon  seyretmiyor  musunuz?  “Kız  çocuklarını  okutalım”  diyorlar  ya…
“Ele  verir  talkını  kendi  yutar  salkımı”  sözünü  atalarımız  boşuna  mı  söylediler ?..

HANGİ  KAPI  (Sn Melih  Aşık’tan  alıntıdır)

Eski Büyükelçi, yeni AKP Milletvekili Volkan Bozkır;
“ Türkiye, Ekonomik ve siyasi olarak devler liginin kapısını zorluyor” dedi.
Kendisine cevap Kıdemli Eski Büyükelçi abisi CHP Milletvekili Faruk Loğoğlu’ndan geldi;
“The Economist dergisi 2011 Demokrasi Endeksine göre Türkiye, 167 ülke içinde 88 inci sıradadır.
Legatum Institute Dünya Refah Endeksinde Türkiye 110 ülke içinde, 75 inci sırada ve Avrupa’nın toplumsal refah bakımından en geri ülkesidir…”

Acaba Volkan Bozkır, ön kapı ile arka kapıyı karıştırmış olabilir mi? Ne dersiniz?.

KİME  ÇEKMİŞLER  (Sn Melih  Aşık’tan  alıntıdır)

1990’lı yıllarda, önce Tayyip Erdoğan’ın daha sonra da Refah Partisinin “gizli kasası” olarak bilinen Süleyman Mercümek’in, “Bosna’ya yardım” olarak topladığı paraların Erbakan’ın emriyle, Körfez Ülkelerinde repoya yatırıldığı, Avukat Faik Işık tarafından Habertürk televizyonunda açıklanmıştı…
Bunun doğru olup olmadığı Erbakan Hoca’nın sırdaşı Oğuzhan Asiltük’e soruldu. Asiltürk; “ Bosna paralarını Hoca değil, çocukları zimmetine geçirdi” diye doğruladı !…

Oğuzhan Bey’den şu sorularımıza cevap vermesini rica edelim;
*Bosna’da Müslümanlara yardım için toplanan paraların birileri tarafından
“iç edildiği” en yetkili kişi tarafından kabul edilmiş oldu.
-Acaba Oğuzhan Asiltürk, Deniz Fenerciler için ne düşünür? Onlar da böyle bir halt yemişler midir?
*Erbakan’ın çocukları tüm hayatları boyunca bir gün bile çalışmamıştır.
Başbakan Erdoğan’ın çocukları da, parasızlıktan bursla okumuşlar, onlar da çalışmamışlardır.

Şimdi bunlardan biri, her gün avuçla para harcayarak Türkiye’yi dolaşıp siyaset yapmakta, diğerleri ise gemiler-pırlanta dükkanları sahibi olup, bazı holdinglerin tepelerinde oturmaktadırlar.
-Acaba Oğuzhan Asiltürk, bu çocukların servetlerinin “helal” olduğuna kefil olabilir mi?…

BUNA  NE  DİYECEK

Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı için;
“Kendi ülkesini, başka ülkelere şikayet eden aciz siyasetçi” diye suçlamıştı.
Bir an için Başbakan Erdoğan’ın dediğini doğru kabul edelim.
Peki şuna ne diyeceğiz;
Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi 2002 yılında Türkiye aleyhine AİHM’de dava açmıştı. 3 Kasım 2002 de Abdullah Gül Başbakan olunca gazeteciler kendisine davayı geri çekip çekmeyeceğini sorarlar;
Gül, inceleteceğini söylemişti. Hayrünnisa Gül ise gazetecilere; “Dava hakkını bana kocam değil, devlet verdi. Onun Başbakan olması benim haklılığımı değiştirmez. Başvurumu geri çekmeyi düşünmüyorum” demişti. Daha sonra
2 Mart 2004 te Gül, başvurusunu geri çekmişti.
Gerekçe olarak da; “Kararımın temel nedeni, yargı kararlarının tartışılmasına fırsat vermemek, güven ve saygıyı sağlamaktır” demişti.

Siyasi görüşünü ifade eden Kılıçdaroğlu için “Aciz Siyasetçi” diyen Erdoğan, acaba ülkesini yurt dışında mahkemeye veren bir Başbakan(zamanın Başbakanı Gül) için ne diyecek?… Bilen var mı?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  / 10 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98260

09
Mar
12

MÜRAİLİK

Sözcük  Arapça.
Bilerek  seçtim.
Anlamı; riyakârlık, iki yüzlülük, art niyetlilik, sahtekârlık demektir.
İnsanlık  açısından  aşağılanan  davranışlardandır.
.
Mürailik  (riyakarlık)  dini  açıdan  da  mahkûm  edilmiştir.  Küçük  şirk  sayılmıştır.
Mürailer;  din  ve  dince  kutsal  sayılan  duyguları  sömürerek  hile,  desise,  yalan,  dolan  yoluyla  maddi  ve  manevi  çıkar  sağlarlar.  Şan  ve  şöhret  kazanmak  isterler.   Onlar  için  önemli  olan  amaca  ulaşmaktır.
Yani;  mürailerin  (riyakârların)  her  iki  dünyada  da  yeri  yoktur.
Hele  bizim  gibi  ahlaki  ve  dini  değerleri  güçlü  olan  toplumlarda  riyakarlığın  hiç  olmaması  gerekir(!..)
Gel  gör  ki;  Türkiye,  şirk  koşanların,  sahtekârların,  müfterilerin,  inanç  pazarlamacılarının  baş  tacı  edildiği  bir  ülkedir.
***
En  yakınımızdan  başlayalım.
İşte,  alışverişte,  arkadaşlıklarda,  toplantılarda,  sporda  vb…
Eğlence  ortamlarında  bile – azıcık  dikkat  ederseniz – ikiyüzlü,  art  niyetli  sahtekârları  hemen  görebilirsiniz.
Oradadırlar…
Riyakârlık  ve  sahtekârlık  her  alanda  yaygın.
Bir yandan yaşam kavgası içinde bunalıp ezilirken; öte yandan da hayallerimizi sömüren, duygularımızı gıdıklayan mürailerin tuzağına düşüyoruz. Mürailer kandırdıkça uyuyoruz. Uyudukça kandırılıyoruz, aldatılıyoruz.
Aldatıldıkça sömürülüyoruz İnanç ve insanlık değerlerimiz aşınıyor. Kör inançlar güçleniyor. Geleceğimiz çalınıyor.
Çoğunluğumuzun kafası poşetlenmiş. Yığınlar hipnotize edilip koşullandırılmış.
Fanatizm illeti sarmış havayı. Öğrenmiyoruz, düşünmüyoruz, dinlemiyoruz…
Bildiklerimiz kafamıza şırınga edilenlerden ibaret.
Ha bire onları yineleyip bağırıp çağırıyoruz…
***
Neden böyle olduk?..
En başta mürailer yüzünden.
Bir adam 12 Eylül’ü yere göğe koyamıyor, 28 Şubat kararlarına övgüler düzüyor.
Temsil ettiği cemaat bu dönemlerde korunuyor, destekleniyor, güçlendiriliyor.
Bugün ise o dönemlerin baş düşmanı rolünde. Müttefikleri ile birlikte Türk ordusuna tezgâhlar kuruyor. Yandaşları da beslenip büyüdükleri o dönemlere olmadık hakaretlerle, iftiralarla saldırıyorlar!..
Hak, hukuk, adalet, ahlâk, insaf, vicdan, din, iman…
Din adına dinin en kutsal kavramlarını iğfal ediyorlar.
Demokrasi adını ağızlarından düşürmüyorlar
Tarihteki yüzlerce tarikat gibi, aslında demokrasi kavramına taban tabana zıt ve düşman olan bir akılsız akımın, demokrasi ile toplumu kandırması riyakârlık değil midir?
Toplum; bu çelişkiyi, ülkemize, insanlığa ve dine karşı bu büyük ihaneti görmüyor!..
Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi;
“körüz biz/ mil çekilmiş gözlerimize mil.. “
***
Erbakan politikaya atıldığında propaganda konuşmalarında söylediklerine “milli görüş(!)” adını vermişti…
Erbakan’ın “milli görüş” ü aslında dini görüştür. Ama yozlaştırılmış, hurafeyi, batılı savunan, dinin özünü bozan bir görüş…
Uçuk vaatlerle ve tarihi çarpıtarak yaptığı karalamalarla, tarikatları kendine çekti. Yurt dışında yaşayan ve dinine sığınan yurttaşlarımızdan da aldığı maddi destekle güçlendi.
Erbakan daha cahil ve yoksul olan, inancına sığınmaktan başka tutunacak yer bulamayan kırsal kesimi laik çevrelere düşman etti. Muhalefetini bu düşmanlık üzerine kurdu.
Başbakan olunca da uygulamalarındaki tutarsızlıkların yanında, kandırdığı tarikat-cemaat çevrelerinin ayağa kalkması 28 Şubat 1997 MGK kararlarına yol açtı.
1970 lerdeki “yüz bin tank, yüz bin uçak.. “ propagandaları halâ kulaklarımızdadır.
Kasten yalan söylemek, iftira atmak, camilerden çeşitli vakıf ve dernekler için toplanan yardımları, Bosna yardımlarını, devletin parasını iç etmek hiç bir kitaba sığmaz…
Erbakan din silahıyla ortaya çıktı. Halkın saf inançlarını suiistimal etti. Muhalefetini yalan ve karalama üzerine inşa etti. Toplumun bir kesimini diğerlerine düşman haline getirdi.
En çok oyu Konya’dan alıyordu.
Ama, Mevlana’nın “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” sözünü hiç tutmadı.
Yandaşlarını hayal dünyasında hurafelerle uyuttu. Batıla yönlendirdi. Çağdaşlaşmanın, ilerlemenin önünü tıkadı.
Erbakan ve ekibi devleti ele geçirmek ve ganimetlerine konmak için dünyayı, tarihi ve gerçekleri ters yüz ettiler.
Bu işe dini açıdan mürailik, yani ikiyüzlülük, yani riyakarlık, yani sahtekarlık denir.
***

Türkiye Cumhuriyeti düşmanları kendilerini hep “mazlum” ilan ettiler.
Laikliğin kâfirlik olduğunu, Atatürk döneminde camilerin yıkıldığını, hayvan ahırı yapıldığını, dinin unutturulduğunu, yüz binlerce insanın sorgusuz ve yargısız idam edildiğini, Kuran okumanın suç olduğunu, İstiklal mahkemelerini, şapka giymediği için asılan adamları… Bunlar gibi binlerce yalanı söyleyip durdular…
Kendilerini “Türkiye’nin zencileri” olarak tanımladılar.
Bir “zulüm” edebiyatı tutturdular ki; baştan aşağı yalan ve iftiradır.
Bugün seksen bin cami varsa, bu cumhuriyet sayesindedir.
Tarihin hiçbir döneminde din işlerine cumhuriyet dönemindeki kadar büyük bir önem verilmemiştir.
“Zulüm gördüm” diyenlerin hiç biri doğru söylemiyor.
Başta, bugünkü iktidar sahipleri bizzat cumhuriyetin nimetleri ile oralara gelmişlerdir.
12 Eylül de, 28 Şubat da onların önünü açan, engelleri kaldıran hareketlerdir.
Sözleri yalan, eylemleri yanlıştır.
Bütün bunları da kutsal dinimizi kullanarak elde etmişlerdir.
Haksızlığa, hukuksuzluğa, harama, yağmaya, talana, hırsızlığa batmışlardır.
Saf iman sahiplerine soralım:
Mürailik başka nedir ki?.. ***

Sovyet sistemi yıkılınca bizim solcularımıza bir hal oldu!..
Birdenbire varsıllaşmaya başladılar. Bazıları ayda yüz bin dolara varan paralarla maaşa bağlandılar. Kimi profesörler, tv enkırları, köşe yazarları, göbekten dışarıya bağlı holding sahipleri emperyalizmin “küreselleşme” (yeni dünya düzeni) diye yutturduğu tek kutuplu sömürü düzenini canla-başla savunmayı görev edindiler…
Emperyalist odakların, dinci gericiliğin, etnik milliyetçiliğin işbirlikçisi ve sözcüsü oldular.
Aradan zaman geçti. Küreselleşmenin korkunç bir sömürü ve asimilasyon düzeni olduğunu anlamayan kalmadı.
En büyük ulus devletler daha da güçlenmek için birleşmeye çalışırken, işbirliği yaparken, ulusal çıkarlarından bir milim geri adım atmazken, dünyanın geri kalanının daha da parçalanmasını istemenin insanlıkla, solculukla ilgisi olabilir mi ?..
Ama onlar ülkelerin parçalanmasını, dünya halklarının – ülkelerin- atomize edilerek küçük lokmalar halinde yutulmasını güzellemeye devam ediyorlar.
Hizmette sınır yoktur!..
Bu düpedüz yalancılık, riyakarlık, sahtekarlık, ikiyüzlülük, alçaklık ve ihanet değil midir ?..
Vay onları dinleyenlerin haline !..
***
Uzatmayalım.
Gözümüzü hırs bürümüş.
Toplum karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış.
Hükümeti övmek ve muhalefeti kötülemek üzere kurgulanmış medya, bu parçalanmayı ha bire körüklüyor…
Tek yönlü bir saldırı, en bayağı, en ilkel, en basiretsiz şekilde sürüyor.
Hükümet işleri çarşafa dolaştırmış, ABD nin verdiği son görevi,-Suriye’ye müdahale görevini- nasıl başaracağını bilememekte, şaşkın ördek misali dolanmaktadır.
Son on yıldan sorumlu olan hükümetin başı, mecliste muhalefetin bir tek önerisini bile işleme koydurmadığı gibi, bir de soruyor:
“Son on yıldır, mecliste ne yaptınız? Hangi kanunu çıkardınız?..” (!..)
Ortalıkta kin ve kan sözleri dolaşıyor.
Başbakan eleştirildiğini bile bile, ısrarla kinden bahsetmeye devam ediyor !..
On yıldır TBMM de, meydanlarda kin ve öfke kusmadığı, bağırıp- çağırmadığı bir konuşması yok…

Kendisini övmeyen kim varsa hakaretlerden nasibini alıyor!..

İnsan  bu  değil.       Din  bu  değil.

Bir  sorun  var !.. ***

Ben; muhalefeti anlayışla dinleyip yanıtlayabilen, muhalefet muhalif parti başkanlarıyla halkın karşısında tartışabilen, bütün yurttaşları kucaklayan, insanları birbirlerine sevgiyle bağlamaya çalışan, konuşurken ruhunun güzelliğini yüzüne yansıtan, ülkesinin bağımsızlığına ve ulusal kaynaklarına sahip çıkan bir başbakanım olsun istiyorum…

Haşin, gaddar, kızgın, kükreyen, hakaret eden, saldıran bir başbakan istemiyorum…

Politikanın yalansız, riyasız, dürüst bir yurt hizmeti olmasını diliyorum.

Halkımızın mürailer tarafından uyutulmasını, kandırılmasını, satılmasını gördükçe içim sızlıyor…

Türk   halkı   doğruyu,   iyiyi   ve   daha   güzeli   hak  

ettiğini   kanıtlamak   zorunda..!!!

Bu   kadar   basit…

Aksi   halde,   toptan   anamız    ……..!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Altan  ARISOY

http://www.ilk-kursun.com/haber/98216

09
Mar
12

Sarıklı Zangoçlar..!!!

Zangoç  kilisede  çan  çalan  görevliye  verilen  addır !

Sarıklı  zangoç  ise  endirekt  olarak  Kilisenin  hizmetinde  olan “Müslüman”  kılıklı  işbirlikçidir !

İsterseniz  biraz  daha  açalım:

Sarıklı zangoçlar Libya’da Ramazan ayında Haçlı orduları ile beraber Müslümana  bomba  yağdıranlardır!

Irak’taki  malum  Müslüman  katliamına  İncirlik  Üssünü  kullandıranlardır!

Bağdat’ta  mümine  hanımefendilerin  ırzına  geçmeye  teşebbüs  eden  Amerikan  askerlerine  muzaffer  olmaları  için  “dua”  edenlerdir !

Keza  Suriye  için  yakılan  yeni  Haçlı  ateşine  sürekli  odun  taşıyanlardır !

Aynı  şekilde  Vatikan’la  kol  kola  girip  onun  projelerini  realize  edenlerdir !

Devam  edelim:

Sarıklı  zangoçlar  Ehl-i Sünnet  deyip  ehli  küfre  hizmet  edenlerdir !

İsrail’i  koruma  adına  Türkiye’yi  kalkan  yapanlardır !

Sabetay Sevi  misali  dönmelik  tarihine  Neo -İslamcı  dönmeler  yaftası  ile  adını  yazdıranlardır !

Güya  İslam  diye  diye  Şanlı  Muhammed  Aleyhisselam’ın  dinini  sırtından  hançerleyenlerdir !

Bitmedi:

Sarıklı zangoçlar Sünniliği ideoloji haline getirip Amerikan yayılmacılığının hizmetine sunanlardır!

Müslümanların arasına fitne sokup yeni cadı avlarına zemin hazırlayanlardır!

İnancım için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim deyip sonradan o elbisenin esiri olanlardır!

Yarabbi dinimizi ve ülkemizi bu sarıklı zangoçlardan muhafaza eyle!

Amin…

CHP’de  kimler  nasıl  mebus  oldu ?

PROF.  MEHMET  HABERAL:  Süleyman Demirel’in Kılıçdaroğlu’na ricası ile!
SİNAN  AYGÜN:  Rahmi Koç’un Kılıçdaroğlu’na telefonu ile!
AYDIN  AYAYDIN:  Zafer Mutlu’nun Kılıçdaroğlu’na ısrarı ile!
OKTAY  EKŞİ:  Aydın Doğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan arzusu ile!
EMREHAN  HALICI:  Rahşan Ecevit’in Kılıçdaroğlu’ndan dileği ile!
BİNNAZ  TOPRAK:  TESEV’in Kılıçdaroğlu’dan talebi ile!
SEZGİN  TANRIKULU:  AB’nin Kılıçdaroğlu’na buyruğu ile!
HÜSEYİN  AYGÜN:  Alevi-Bektaşi Federasyonunun dayatması ile!

Küstahlık  ve  muğlaklık !
Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün hastalığını manşete çekip kendisine iki yıl ömür biçen Taraf Gazetesini küstahlıkla itham etti.
Bu sütunu izleyenler biliyor, Tayyip Bey’in kolon kanseri olduğunu biz de yazdık lakin değil Başbakanlık koltuğunda oturan biri, sıradan insanlar için bile ömre süre biçilmesi insani değildir. Buradan hareketle Erdoğan’ın tepkisini anlayabiliyoruz…

Ancak!

Bu tablonun müsebbibi gazeteciler değil bizzat Tayyip Bey’in kendisidir!

Niye  mi ?

Hastalığı noktasındaki muğlaklık yani tatmin edici açıklamaların zamanında yapılmaması!

Eğer daha işin başında Kadir İnanır örneğinde olduğu gibi ameliyatı yapan doktorlar açıklama yapsa ve biyopsi raporlarını medyaya verselerdi bu tür spekülasyonlar olmazdı… Raporlar medya’ya verilmeyince eşyanın tabiatı gereği böyle şeyler oluyor!
Bir şey ısrarla gizleniyorsa orada bir şey var demektir!

Bu   isimler   niçin   eleştirilmiyor ?

28 Şubat  bağlamında  adeta  terör  estirilirken  ilginçtir  bazı  isimler  yaptıklarına  rağmen  bundan  muaftır.

Peki   kim   midir   onlar   ve   neler   mi   yaptılar ?

CEMİL  ÇİÇEK:  Refahyol için verilen gensoru da hükümet yıkılsın diye oy kullandı.
FETULLAH  GÜLEN:  Kanal D’de kendi ağzından Erbakan’a “istifa et” dedi ve 28 Şubat müdahalesine sevap hükmünü verdi.
AYDIN  MENDERES:  Çiller’e ısrarla hükümeti boz mesajını gönderdi.
HASAN  CEMAL:  28 Şubatçılar için destanlar yazdı.
SALİH  MEMECAN:  Erbakan’ı yerin dibine sokan karikatürler çizdi.
YASEMİN  ÇONGAR:  Refahyol’un yıkılması için Washington’dan haberler yaptı.
ORAL  ÇALIŞLAR:  Erbakan’ı ve Şürekasını topa tuttu.
ERGUN  BABAHAN:  O dönem Sabah’taki korkunç manşetler onun elinden çıktı.
ERTUĞRUL  KÜRKÇÜ:  28 Şubat’ta askerciydi.
MURAT  BİRSEL:  Bugün Cemaat kanalında spikerlik yapan Murat kardeşim de o dönem Erbakan’a köpürenlerdendi.

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

09
Mar
12

DÜNYA KADıNLAR GÜNÜ

Birinci  Türkiye  Büyük  Millet  Meclisi’nde  kadın  hakları  konusunu  gündeme  getiren  yalnızca  iki  isim  vardır.

Biri  Erzurum  Mebusu  Hüseyin  Avni  Bey,  diğeri  de  Bolu  Mebusu  Tunalı  Hilmi  Beydir.

Özellikle  Tunalı  Hilmi  Bey  ilericiliğin,  işçi,  köylü  ve  kadın  haklarının  ateşli  bir  savunucusudur.

Bu  nedenle  Meclis  içerisindeki  tutucuların  ve  bağnazların  boy  hedefi  haline  gelmiştir.

Tunalı Hilmi Bey bir gün Meclis kürsüsünden kadınlara en azından seçme hakkının verilmesini ister.

Bu  sözlerin  Meclis  sıralarından  karşılığı  ‘’ tımarhaneye git ‘’  şeklinde  olur.

Tunalı  Hilmi  Bey  3 Nisan  1923’de  kadınlarında  nüfus  sayımında  yer  almasını  istemesi  üzerine  Meclis’te  büyük  bir  gürültü  kopar.

Hakaret  çizgisindeki  eleştirilerin  hedefi  haline  gelir  ve  konuşmasına  müsaade  edilmez.

Ancak ayak patırtıları ve gürültüler arasında yalnızca ‘’ ayaklarınızı vurmayınız beyefendiler, benim mukaddes analarımın, benim mukaddes bacılarımın başına vuruyorsunuz. Benim anam babamdan yüksektir. ‘’ sözlerini söyleyebilmiştir.

Nisan 1923’te kadınların vatandaş olarak sayılması düşüncesine bile tahammül gösteremeyen milletin vekilleri, bu tarihten yedi yıl sonra Atatürk’ün kadın hakları alanında yaptığı reformlar çerçevesinde kadınlarımızı siyasi haklara kavuşturacak adımları atacaklardır.

Türk kadınları önce 1930’da yerel yönetimlerde seçme ve seçilme imkanını elde edecek, daha sonra 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuşacaktır.

Sevgili okurlar dün 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü idrak ettik.

Bu maksatla mesajlar verildi, etkinlikler yapıldı, kutlamalar düzenlendi ve birçoğunun içi boş olan nutuklar atıldı.

Belki kadın hakları bakımından 1923’teki durumumuzda değiliz ama Türk Devrimleri vasıtası ile sağlanan kazanımlar özellikle AKP dönemimde hızla aşınmakta ve yok edilmektedir.

AKP  döneminde  kadınlara  şiddet  % 1400  artmıştır.

Çok kadınlı evlilikler, üç eşli ve üçüncüsü 11 yaşında olan danışmanlar, uygar dünyanın pedofili ( sübyancılık ) olarak tanı koyduğu ve sapıklık olarak değerlendirdiği birliktelikler, ‘’ örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, ya satılıktır ya kiralık ‘’ yaklaşımları artık vaka-ı adiyeden sayılmaktadır.

AKP iktidarları döneminde ülkemiz demokrasi, gelişmişlik, basın özgürlüğü, hürriyetler, adalet duygusu, hukuk ve hoşgörü gibi her konuda dünya ülkeleri arasında yapılan sıralamalarda ya son sıralarda yer almış ya da basamaklarını alt sıralara doğru değiştirmiştir.

Size bunlardan bir tanesini kadınla ilgili olanı örnek vermek istiyorum. Cinsiyete Dayalı Gelişmişlik Endeksinde Türkiye, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de daha altında 109 ülke arasından 101’inci sıradadır. Bilmem bu yeterince açıklayıcı olur mu?

Bakın Başbakanımız ne diyor; ‘’ Bazı bayanlar ekrana çıkıyor. Diyorlar ki, kadın erkek eşitliği. Bu eşitlik haklar noktasında eyvallah. Ama diğeri yaradılışa ters! ‘’

Yorumunu  size  bırakıyorum.

Birde bir söz var, çok sık söylerler, dünde pek çok yerde söylendi; ‘’ Kadınlar başımızın tacıdır. ‘’

Bu söz kadını aşağılamakta ve ikinci sınıf konumuna sokmaktadır.   Kıymetli  olan  baştır.

Ne yazık ki, AKP iktidarları döneminde her geçen gün, analığın, aşçılığın ve hizmetçiliğin dışındaki görevlere talip olan kadınlarımıza kötü gözle bakma eğilimi artmaktadır.

Dünya Kadınlar Gününün en anlamlı şekilde kutlanması gereken yerlerindan biriside Türk Silahlı Kuvvetleri olmalıdır.

Çünkü burada kadınlarımız dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş sanatını öğrenmeye ve erkekler gibi savaşarak vatanı için ölmeye talip olmuşlardır.

Öğrendiğime göre Deniz Harp Okulu daha önce bu anlamlı günü kutluyor olmasına rağmen artık programından çıkarmıştır.

Daha üzücü olanı ise cemaatin tetikçiliğini yapan internet siteleri ve gazeteleri vasıtası ile Deniz Harp Okulu’ndaki bayan öğretim üyelerine ve öğrencilerine karşı yapılan karalama kampanyasına teslim olunduğudur.

Geçtiğimiz ay cemaatin hedefinde olan iki değerli bayan öğretim üyesi zorlanarak istifa ettirilmiştir.

Demek  ki,  Deniz  Kuvvetleri  meseleyi  hâlâ  anlamamıştır.

Sorun  ahlâk  değil,  ‘’eksik etek ‘’  bayanların  Silahlı  Kuvvetlerde  ne  işi  olduğudur.

Siz  hâlâ  imzasız  ihbar  mektuplarına  işlem  mi  yapıyorsunuz ?

Tetikçi  cemaat  medyasının  işaret  ettiği  personeli  sorun  yaşamamak  ve  tehdidi  çabucak  savuşturmak  maksadıyla  korumaz  ve  tasfiye  ederseniz,  onların  amaçlarına  hizmet  edersiniz.

Türk  Silahlı  Kuvvetleri’ne  ve  Türkiye’ye  yazık  edersiniz.

Başbakanımızdan  biraz  ders  alın,  o  adamlarını  satıyor  mu ?

Bu  konuyu  ayrıntılı  olarak  daha  sonra  tekrar  irdeleyeceğiz.

Çok  şikayet  var.

Kadınlarımıza ortaçağ düşünce sistemlerinin layık gördüğü ikinci sınıf insan muamelesi yerine erkeklerle beraber yan yana ve omuz omuza olma hakkı veren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yapılan Türk Devrimlerini selamlıyor, Dünya Kadınlar Günü Münasebeti ile tüm kadınlarımızı kutluyorum.

NOT :   Yazımın Tunalı Hilmi Bey ile ilgili olan bölümleri Sayın Enise Aslı Öztürk’ün ‘’ Yüksek Lisan Tez ‘’ çalışmasından alınmıştır. Kitap haline getirilen tez ise değerli dostum Karaelmas Üniversitesi eski Rektörü Bektaş Açıkgöz tarafından şahsıma armağan edilmiştir.

Her  iki  bilim  insanına  saygılar  sunarım.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/98161

09
Mar
12

İmparatorluğu tanımak

Bir işi yaparken devam etmekten tereddüt ettiğinizde en önemli şey; insanlık paydasına ve onun geleceğine yararı olduğu için mi; yoksa o işe kendi faydanız için ve sırf siz yapıyor olduğunuz için mi devam edeceğinize karar vermenizdir.

Yaptığınız iş sonunda tasarladığınızın tam tersi sonuçlar verse bile, yaptığınız işteki iyiliğin ölçüsü bu kararınızın niteliğinde gizlidir.

İyilik ve kötülük kavramlarını bilimsel verilere dayalı diyalektik çözümlemeler ihtiva eden cümlelerin içerisinde göremeyiz. Çünkü bu kavramlar ile birlikte işin içine girebilecek birçok faktör o cümlenin bilimsel içeriğini dağıtır, felç eder.

İyilik-kötülük kavramını nesnel koşullardaki değişimlere göre birbiriyle tümüyle yer değiştirebilen bilim dışı, idealist kavramlar olarak tanımlayan bilimsel anlayış ise bazen özneyi ve iradeyi yok saymak gibi eksik bir noktaya varabilmekte, bu durum araç-amaç olgularında kutup değişikliğine neden olabilmektedir.

Özneyi, öznenin iradesini, yok sayan bir düşün sistemi insanlığın değil, en basitinden en karmaşığına makinelerin geleceğine hizmet eder. Son olarak İnsanı da makineleştirmek zorunda kalır.

Bu bıçak sırtı bir konudur. Biz bilim felsefesinin, gerçekte insan yaşamını kolaylaştırmanın, daha üstün nitelikli bir toplumsal yaşam kurmanın aracı ve rehberi olduğunu düşünürüz. Oysa kapitalist sistemde bilim ve teknolojinin gerçekte makinelerin daha hızlı gelişip mükemmelleşmesine ve insanın da makineleştirilmesine hizmet ettiği sonucu ile karşılaşabiliriz.

Kapitalizmin insanlığı götürdüğü yer budur. Kapitalizm doğuşu ve gelişimi bir tarihsel süreçte emperyalist bir aşamaya geçmiş bugün de giderek homojenleşen ve dünyayı saran bir imparatorluğa dönüşme yoluna girmiş durumda.

İmparatorluğun ya da yeni emperyalizmin insanlık için çizdiği rotayı anlamaya, tanımaya çalışmalıyız. Ancak böylelikle ona karşı olmayı temellendirebiliriz.

***

İmparatorluğa insanlık adına karşı duracak güçler onun bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile toplum yaşamına kattığı kolaylıklardan, yani nimetlerinden en az ve en geriden yararlanan bununla birlikte imparatorluğun gücüne güç katan değerleri kendi elleriyle yaratan işçi, işsiz, topraklı topraksız köylü, yoksul sınıflardır. Dolayısıyla imparatorluğa yani emperyalizme karşı mücadele gerçekte kapitalizme karşı mücadeledir. Kapitalizm tarihi bu alandaki mücadele deneyimleri ile doludur.

Buradan yola çıkarak ara bir çıkarım yapalım: Antiemperyalist olmak aynı zamanda antikapitalist olmaktır. Solcular, devrimciler; yabancılaştırma, yalnızlaştırma, makineleştirme, robotlaştırma ve sömürünün karşısındadır ve insan merkezli düşünürler. Bu durumda solculuk antikapitalist olmak ve dolayısıyla antiemperyalist olmaktır.

Nihai olarak buradan yola çıkarak “her antiemperyalistim diyen solcu değildir.” diyebiliriz.

***

Emperyalizmin egemen olduğu bir ülkede sömürüden en çok rahatsız olan emperyalizmle en uzlaşmaz çelişkileri taşıyan yoksul halktır.

Kapitalizmi kendi iç dinamikleri ile türetememiş, enjeksiyon ile tepeden inme ve çarpık biçimde kapitalistleşmiş ülkelerde komprador bir burjuva yapı oluşur, beraberinde kendi aydın tipolojisini de geliştirir.

Bunlara “burjuva aydınları” yahut ileri kapitalist ve sömürgeci devletler Batılı oldukları için “Batıcı aydınlar” diyoruz.

Bu kesim kendi yerel, milli kültürlerine tümüyle yabancılaşmış kimseler olup ülkelerinin emperyalizme tümüyle teslim olmakla çağdaşlaşabileceği, gelişebileceği düşüncelerini yayar, kendi halklarını küçümser, Batı kültürünü överler. Üretim, emek, sermaye ve sömürü konularına gelince oralı olmazlar.

Sömürge ülkelerde burjuva katmanlar ile içli dışlı olmakla birlikte ayrı duruşları olan bir aydın zümre ve toplumsal sınıf da vardır ki bu kesim kendi ülkelerinin de bağımsızlaşarak, kendi dinamikleri ile güçlenmesi, karma ekonomi gibi tam kapitalist olmayan yollar ile kalkınması, giderek gelişip bir başka emperyalist devlete dönüşmesi özlemi içerisindedir. Bu kesim daha çok kompradorlaşma fırsatını tam olarak yakalayamamış ve imparatorluk sermayesinin gücü karşısında her geçen gün eriyen orta ve küçük ölçekli sermayedarlardan oluşur. Bu kesimde kendini antiemperyalist olarak tanımlar, ancak kapitalist üretim ilişkilerine ve yönetim tarzına, kültürüne tümüyle karşı olmamalarından dolayı bu kesimi “solcu” olarak nitelemek doğru olmayacaktır.

Bu tür bir aydın zümre ve “bu gün varlığı tartışmalı hale gelmiş olan” sömürgecilik içi süreçler sonunda kısmen milli kalabilmiş olan milli burjuvazi belirli koşullarda, solcuların önderliğini yapacağı emekçi sınıflarla ittifak yapabilir.

Bugünün sorunlarından biri, ne böyle bir kompradorlaşmamış milli burjuva sınıfın ne de emekçi sınıfların bir ittifak yapacak düzeyde örgütlü bir varlıklarının olmaması, olanların da kısır, yaşamın içinde bir karşılığı olmayan ideolojik çekişmeler içinde birbirlerini suçlayarak boğazlaşıyor olmasıdır. Gerçekte bu dağınıklığın temelinde nispi refah koşullarında emek kesiminde gizliden gizliye sınıf atlama, orta burjuvazide ise kompradorlaşma fırsatı yakalama özlemi yatmaktadır. Her iki kesimi de ancak imparatorluğun saldırılarının artması ve çelişkilerin derinleşip uzlaşmazlık kazanması ile süreç spontane bir biçimde örgütleyip bir araya getirecektir.

Sözünü ettiğimiz şekildeki ittifak zemininin adı antiemperyalist milliyetçi zemindir. İttifak’ın bir kanadını oluşturacak aydın zümre ve milli burjuvazi tarihsel incelemelerde ve ideolojik duruşunda tarihin sınıflar mücadelesinden ibaret olduğu olgusunu reddeder. Böyle olunca normal olarak kitlesel motivasyon açısından daha çok etnik temelleri yoğun bir milliyetçi anlayış örgütlenme tarzlarını ve ideolojilerini karakterize eder.

İttifakın motor gücünü ve dinamik kanadını oluşturacak Sol’un önderlik edeceği emek kesiminin milliyetçilikten anladığı ise yurtseverlik temelindeki tüm dünya ezilen uluslarına özgü milliyetçi anlayışıdır.

Bu sömürge bir ülkede imparatorluğa karşı oluşturulabilecek en geniş cephenin kurulabileceği bir zemindir ve imparatorluk açısından olabilecek en büyük tehlikedir.

Bu nedenle imparatorluk ve komprador katmanlar bu cephenin oluşumunu engelleyebilmek için toplumsal sınıfları imparatorluğun çıkarları ile çelişmeyen kamplara bölerler. Bunun için de halk arasındaki etnik ve dinsel dinamikleri kullanır, bunları bizzat örgütlerler. Türk milli burjuvası ayrı, Kürt ayrı, Laz ayrı Alevi burjuva yapısı ayrı hatta emekçi yoksul tabakalar da etnik ve dinsel olarak ayrı örgütlenir. Kürtlerin, Alevilerin sendikası ayrı Türklerin ve diğerlerinin sendikası ayrı olur.

Tam da bu noktada sömürge ülkenin “ezilen yoksul emekçi “halk”ının adı değişir, işbirlikçi burjuva ajan aydınların da katkısıyla “ezilen halklar”a dönüşür. Örneğin Türk halkı, Türkiye halkları ya da Anadolu halkları olur.

Küçük etnik ve dinsel gruplar hem birbirleri ile hem yarı sömürge ülkenin içerisinde egemen olan en büyük etnik ve dinsel kesim ile ­çatışırken, imparatorluk tüm bu çatışmaların dengesel ürünlerini de içine alan oligarşik bir yapı kurar ve ülkeyi ilerici olmayan tali çelişkileri kullanarak dilediği biçimde yönetir. ­İmparatorluk bazı dengeleri değiştirmek istediğinde de bu oligarşik yapının kurumlarını bir biri ile çatıştırır. Bu ülkemizin güncel konularından biridir.

***

Ulus devletler emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı vermiş ve bu savaşın sonunda emperyalizm ile aralarına kanları, canları ile sınırlar çizmiş olan bir ana etnik unsur merkeziyeti üzerinden şekillenmiştir. Bunu dünyaya örnek model olarak getiren ilk ülkelerden biri Türkiye’dir.

Bu şekilde imparatorluk ile arasına bir kurtuluş mücadelesi vererek, sınırlar çizerek emperyalizmin ilerleyişine darbe vuran ülkelerin içerisinde farklı etnik gruplar bulunabilir ancak böyle bir ulus devlet için ülkenin, sınırlarının asli sahibi ve koruyucusu o sınırları kanları ile çizenler ve koruyanlardır. Bunlar kurucu, temel etnik unsur ve bu unsurun ortaya koyduğu anlayışa aidiyet duyan toplumun tüm kesimleridir.

İşte ülkemizde “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” deyimi diğer küçük gruplara yapılan bir birlik beraberlik ortak aidiyet çağrısıdır. Bu nedenle “Türk ırkından olduğum için çok mutluyum” denmemiştir de “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” denmiştir.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” şiarı toplumun işçi, köylü, emekçi ve yoksul kesimleri ile orta sınıf, milli kalabilmiş burjuvazi ve aydınlarının antiemperyalist milliyetçi ittifak zemininin şiarıdır.

Bu şiara uymayan etnik ve dinsel gruplar, ayrılıkçı zihniyetler, mikro milliyetçi dalgalar yükseldiğinde ve parçalanma tehdidi yaratmaya vardığında kurucu, asli etnik unsur hoşgörülü, barışçıl ve sükûnet içinde oturmakta olduğu yerden kalkar, sahibi olduğu ülkeyi kanıyla, canıyla çizdiği ve koruduğu sınırları parçalamak isteyen her kim ise onları durdurarak ulusal sınırlarını ve ulusal birliğini korur. Ulus devletlerde bir yönü ile iç bir yönü ile de dış saldırılara karşı ülkeyi koruyan bu mekanizmanın adı milli reflekstir, ezilen ulus milliyetçiliğidir. Türkiye de bunun adı Kuvay-ı Milliye’dir. Bu gün milli refleks dediğimiz şey medya aygıtları ile imparatorluğun çıkarlarına uygun hale getirilmek istenmekte topluma bu yolla adeta anestezi yapılmaktadırdir.

Emperyalistlerin ekmeğine yağ süren küçük etnisite şovenizminin adı ezilen ulus milliyetçiliği değil ihanettir. Bu gün bu türlü bölücü milliyetçilik ise imparatorluğun medya aygıtlarınca ajite edilmektedir. Bu ihanetin görünmeyen örgütleyicisi imparatorluktur.

Bu durumda her zaman, her yerde, her türlü, haksızlığa rastgele şekilde karşı çıkmanın değil haksızlıkların tümünün gerçekte baş müsebbibi olan imparatorluğa karşı en geniş cepheden karşı çıkmanın gerçek toplumcu duruş olduğunu söyleyemeliyiz.

İmparatorluk sömürge ülkelerde toplumun içersisinde hücreler, birimler oluşturur ve bunların arasındaki çelişkileri, haksızlıkları dilediğince şekillendirerek oluşturduğu birimleri bir biri ile çatıştırır. Bazen iki mezhep bazen iki etnik unsur ve bazen iki tarikat yahut iki mafya çetesi arasında kontrgerilla taktikleri ile çelişkileri tırmandırarak çatışma yaratır.

Dövüşte  olabilecek  en  iyi  şey  düşmanınızın  kendi  kendini  dövecek  kadar  dengesini  yitirmesidir.

İşte  imparatorluk  düşmanı  olduğu  halkı,  kendi  kendisine  böyle  dövdürür.

Bu  çok  da   yeni bir  şey  değil –  Firavunluk  ve  müzevirlik  ile  yönetme  sanatıdır.

Epey  eski  bir  yönetme  stratejisinin  modern  halidir.

Okumaya devam edin ‘İmparatorluğu tanımak’

09
Mar
12

Bu yazıyı eğer gerçek öküzler de okuyabilirse kusura bakmasınlar..!!!

Dün gazetelerde çıkan fotoğrafına baktığımda, beni bir 8 Mart gününde en çok yaralayan ibretlik görüntü  nakşoldu  yüreğime…

Solunum cihazında, isyanı serum şişesinden usul usul akan bir ceylan gibiydi…

Henüz ayağa kalkmamış yaşamında sırtüstü yatırılmış; bebeksi gözlerini şiddetin o utanmaz gafletine kapatmış olmalı ki, uyanamamış!.. Narkozdan değil, belli ki o küçücük yüreğinde adını koyamadığı isyandan!..

Beyin zarında kanama varmış… Doktorlar demiş ki, “Böyle kanamanın bir geçmişi  olması  gerekir !..”

“Yani ara ara şiddete maruz kalıyormuş, bunlar ufak ufak kanamalar yapıyormuş. Daha sonra sert bir şekilde şiddet görünce solunum problemiyle bu hale gelmiş.”

Doktor  diyormuş  ki,  “Bizim  kanaatimiz  kanamanın  bir  seferde  meydana  gelmediğidir…”

Bu insanlık dışı olay, 8 Mart gününde medyaya yansımış sıradan bir kadına şiddet haberi değildi ki!.. Çünkü kadın değil ki kurban!.. Genç kız da değil!.. Hatta çocuk olmaya bile fırsat bulmamış!..

Bir bebek o... Bir kız… Henüz 10 aylık... Yaşamı tanıyacak kadar taşıyamamış cılız bacakları onu… Yürüyememiş henüz annesine ve babasına doğru…

Hele babasına!.. Yürür mü artık bilinmiyor, kalkar mı o yoğun bakım ünitesinin camdan hücresinden?..

Kalksa ki ne olacak?.. Yürüse ki ne olacak?.. Koşabilir mi “baba…” diye kendisini dünyaya getiren o insan denilen yaratığa...

Büyüyünce Veteriner Ol Kızım!..

Giresun’da “sürekli ağladığı” gerekçesiyle babası tarafından şiddete maruz kalan 10 aylık Edanur bebeğin beyin zarının altında biriken kan, ameliyatla boşaltılmış ama doktorlar endişeli…

Samsun’da özel bir hastanede tedavisi sürdürülen Edanur’un durumuyla ilgili bilgi veren Dr.Ferhat Günaydın şunları söylemiş:

“Erişkinler için basit bir ameliyat olabilir ama çocuklar için ağır bir ameliyat geçirdi. Zaten çocuk 10 aylık ama gelişme problemi olduğu için 5 kilogram civarında. Normalde 8 veya 9 kilo olması gerekirdi. Hayati tehlikesi devam ediyor.”

“Baba” olacak şahsın adını bile yazmak istemiyorum!.. Çünkü Edanur’un babası artık devlet... Aile ve Sosyal Politikalar Samsun İl Müdürü Adnan İpekdal, Edanur bebeğin devlet koruması altına alındığını söylemiş…

Yüreğim el verdiğiyle benden bu kadar!.. Edanur’un da dünya kadınlar günü kutlu olsun!..

Umarım Edanur büyüyünce babası gibi değil, adam gibi bir “adam” olur!..

Öyle  sosyolog  ya  da  psikiyatr  olmsını  önermem !..

Ayağa  kalk,  büyü,  oku  ve  veteriner  ol  kızım !..

En azından öküzlerde şiddet konulu bir çalışma yapar da, gerçek öküzlerin kimilerinden daha “insan” olduğunu da ortaya çıkartırsın!..

Mehmet  FARAÇ

AYDINLIK

09
Mar
12

MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet

MİT’e  operasyon  ve  KCK

MİT skandalının patlak verdiği dönemlerde; bu konu ile ilgili internet gazetelerinde 9-10 Şubat’ta güncellemesi yapılan ve Fethullah güdümlü Bugün gazetesi kaynaklı olan bir iki haber öne çıkmıştı. Burada, KCK operasyonlarında ele geçirilen ve Özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgelerden bahsedilerek MİT’çilerin bu çerçevede ifadeye çağrıldığı belirtiliyordu. “Bugün gazetesi” merkezli bu haberlerden birinde,başlıklar ve altlarındaki haber içeriklerinin özetlenmiş şekli şöyleydi :

“KCK’NIN  KURULUŞU  MİT  GÖZETİMİNDE  TAMAMLANDI”

Terör örgütüyle görüşen MİT heyeti, istihbarat toplama ve bilgi edinme görevinin dışında örgütün yönetilmesine aracılık etti. Silahlı faaliyet yürütmesi en baştan beri öngörülen KCK yapılanması, MİT heyetinin gözetiminde tamamlandı.

“ÖCALAN’IN  SİLAHLI  EYLEM  TALİMATLARI  ULAŞTIRILDI”

MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi. Hatta eylem talimatlarını yerine getirecek olan Kandil ve kırsal kadrolara iletilmesine aracı oldu.

“ÖNCE  KÜRDİSTAN  SONRA  ÖCALAN’A  ÖZGÜRLÜK”

İstihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasında varıldı. Yeni Anayasa’da özerk Kürdistan’a imkân tanınması, Öcalan’ın önce ev hapsine ardından özgürlüğüne kavuşması konusunda mutabakat oluşturuldu.

“PKK  POLİS  OLACAK,  NATO  VE  BM  BÖLGEYE  ÇEKİLECEK”

PKK’nın özerk Kürdistan’da polis gücü olarak kullanılması, Birleşmiş Milletler veya NATO’nun bölgeye müdahalesini de içeren mutabakat metinlerine ulaşıldı. Tutuklu KCK sanıklarının serbest bırakılacağı teminatı da verildi.

“İMRALI  İLE  İLETİŞİMİ  TEŞKİLAT  SAĞLIYORDU”

KCK operasyonlarında ele geçirilen özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgeler, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında mektuplaşma trafiğini MİT mensuplarının sağladığını ortaya koydu. İddialara göre Öcalan tarafından 6 Temmuz 2011 günü yazılan “KCK Yürütme Konseyi Başkanlığına” başlıklı el yazısı mektup da MİT heyeti tarafından örgütün Avrupa kadrolarına ulaştırıldı… Öcalan görüşme notlarında birçok defa heyetle görüştüğünü, mektup trafiği yaşandığını söyledi.

“HUKUKSUZLUĞU  BİLİYORLARDI”

Basına “PKK-MİT Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan ses kaydında da MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş; “Notun (5) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmasını, İmralı’ya gittiklerinde ilk olarak örgüt tarafından hazırlanan notu Öcalan’a verdiklerini, hiç ses çıkarmadan okumasını beklediklerini, Öcalan’ın notu 1,1.5 saat boyunca okuduğunu, Öcalan’ın cevabını mektubun arkasına yazdığı, bunun da 45 dakika civarında sürdüğü, ona ‘kısa yaz’ diye yalvardıklarını, İmralı ile böyle bir kanal kurulmasının büyük bir fırsat olduğunu” söylüyordu. Ses kayıtlarında Afet Güneş “Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığını, devletin bu durumun daha nereye kadar gideceğini sorgulayacağını, bu sebeple bu mektuplardan sonuç alınmasının önemli olduğunu” kaydediyordu.

“TERÖR  ÖRGÜTÜNE  TARAF  STATÜSÜ  KAZANDIRILDI”

MİT heyeti “Oslo Görüşmeleri” adı altında Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PKK/KCK’nın liderlerinden Zübeyr Aydar, Mustafa Karasu ve Sabri Ok’un da bulunduğu üst düzey örgüt mensupları ile görüşmeye devam etti. Böylece terör örgütünün devlet düzeyinde taraf olarak görülmesine olanak doğdu. Ele geçirilen “Mutabakat Metni” belgesinde “Üç paragraflık giriş ve 9 maddeden oluşan iş bu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan (Hakem Devlet) HD temsilcileri tarafından, taraflar adına imza altına alınmış ve aslı (Hakem Devlet) HD merkezinde arşive alınmıştır” ifadelerinin yer aldığı belirlendi.

“KCK’NIN  BİR  DEVLET  YAPILANMASI  OLDUĞU  BİLİNİYORDU”

MİT heyetinin en baştan beri Devlet Yapılanması olarak tasarlandığı bilinmesine rağmen KCK yapılanmasının tamamlanmasına da göz yumduğu ortaya çıktı.

“SİLAHLI  FAALİYETE  GÖZ  YUMULDU”

MİT heyetinin örgüt ile yaptığı görüşmelerde KCK yapılanmasının tamamlanması için Devlet birimlerinin oyalanması konusunda taahhütte bulunduğu anlaşıldı. Ses kaydında da Afet Güneş “Örgütün metropolleri patlayıcı maddelerle doldurduğunu bildiğini” belirtiyordu. Öcalan bir taraftan heyetle görüşürken bir taraftan da avukatları aracılığıyla örgüte talimatlar verdiği, MİT heyetinin de avukatlar içindeki ajanı Asrın Hukuk Bürosu aracılığıyla tüm bu gelişmelere izleyerek eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kaldığı anlaşıldı.

“HABUR’U  ORGANİZE  EDENLER”

Gizli Tanık Bahar’ın ifadesinde “…Habur olayını organize edenlerle Öcalan’la görüşenler aynı kişilerdir …” sözleri yer aldı.

“SAVAŞ  NOTUNU  GÖTÜRDÜLER”

MİT heyeti tarafından KCK Yürütme Konseyine ulaştırılan Öcalan’a ait el yazması mektupta KCK’nın alternatif devlet kurma girişimi olduğu belirtiliyor. MİT heyetinin ulaştırdığı bu mektubu talimat olarak kabul eden örgütün, KCK’nın yapılanması için seferber olduğu anlaşıldı. MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılan mektup üzerine 14 Temmuz 2011’de DTK tarafından demokratik özerklik ilan edildiği anlaşıldı. MİT heyetinin özerklik ilanından haberdar olduğu hatta bu talimata aracılık ettiği hâlde bunu ilgili kurumlarla paylaşmadığı belirlendi. MİT’in ilettiği o mektupta Öcalan’ın halk savaşı talimatı da şu şekilde yer aldı: “Dolayısıyla süreç hem anlamlı Demokratik Çözüm ve Barış konusunda olduğu kadar ‘halk savaşı’ konusunda da olağanca ağırlığını sürdürmektedir.”

MİT  soruşturması  ve  muhalefet

İnsan, hem de “Bugün gazetesinde” çıkan bu haberleri okuyunca “gerçek derin devletin” kimlerin emrinde çalıştığını daha iyi anlıyor ve dehşetler içerisinde kalıyor. İşin acı tarafı, Watergate’i bile gölgede bırakacak böylesine vahim bir skandal karşısında muhalefet, olayın gerçek boyutunu bir kenara bırakıp ıvır zıvır işlerin peşinde koşarak “yeni MİT kanunu” ile uğraşmayı tercih ediyor. Hükümet düşürecek böyle bir skandal, muhalefetin amatörlüğü yüzünden heba olup gidiyor. “Bugün gazetesinde” kamuoyuna sunulan bu belge ve bilgiler şunu gösteriyor; MİT’in “derin bir yapılanma” çerçevesinde “yetkilerini aştığı” ve Türkiye’nin var olan anayasal düzenini ve rejimini altüst etmeye soyunduğu gerçeğini…Yukarıdaki ifadelerde MİT için ne deniliyordu; “…istihbarat ve bilgi toplamanın dışında örgütünü yönetilmesine aracılık etti…”, “…istihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasına varıldı…”,”…Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığı…” Demek ki MİT; Anayasal yetkilerini aşmış, görevi olan sadece istihbarat ve bilgi toplama yerine; “devlet yapılanması” olduğunu bile bile KCK’nın kurulmasına araç olmuş, “KCK’nın tamamlanması” için devlet birimlerinin “oyalanması” sağlanmış, Habur’u düzenlemiş, Öcalan ile terör örgütünün Avrupa ve kırsal kadrolarıyla iletişimde kuryelik yapmış, terör örgütüne taraf statüsü kazandırmış, örgütün metropolleri patlayıcılarla doldurduğundan ve ajanları sayesinde eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kalmış, PKK ile resmî mutabakat belgeleri imzalamış.Yani devlet içinde devlet olmuş.

MİT  operasyonu,  AKP  ve  Derin  Devlet

Abdullah Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla ilk kez bir TSK tatbikatına katıldı.

 Peki  MİT  kime  bağlı ? Başbakan Erdoğan’a!… MİT müsteşarı kim? Hakan Fidan!… Hakan Fidan kim? Erdoğan’ın eski özel danışmanı ve bir astsubay emeklisi! Aynı zamanda Erdoğan tarafından MİT’in başına getirilmiş bir kişi. Bu durumda bütün olan bitenden Erdoğan’ın haberdar olmamasına olanak var mı? Mümkün değil!… O zaman şu ortaya çıkıyor; MİT’in yetkilerinin dışına çıkarak gerçekleştirdiği bu “tehlikeli operasyon”, aynı zamanda derin devlet uygulamaları, Başbakan’ın bilgisi dahilinde hayata geçirilmiş. Onun için de zaten AKP, soruşturma ile ortaya daha büyük pislikler çıkmasın diye apar topar MİT yasasını çıkardı ve bunu da gelmiş geçmiş en tarafsız (!) Cumhurbaşkanı yangından mal kaçırırcasına ve Guinnes rekoru kırarcasına imzalayıverdi. MİT’in bu derin devlet vasfı deşifre edilince ister istemez; Balyoz, Ergenekon, Islak İmza, Amirallere suikast vb. davalardaki düzmece CD’ler, çuvallarla “özel yetkilendirilmiş muhabir” Baransu’ya gönderilen ya da Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yer döşemelerinin altından çıkarılan şaibeli belgeler veya CD’ler, telefonlarla bilgisayarlara “sehven” yüklenilen bilgiler, Baykal kasedi vb. akıllara geliyor ve insan acaba bunlarda mı MİT’in derin Kürtçü operasyonlarının bir benzeriydi demeden edemiyor. Çünkü, Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında da bu tür operasyonların amatörlerin işi olamayacağı ve muhakkak devletle bağlantılı istihbarat gruplarının marifeti olabileceği açıkça belirtiliyordu. Fakat yukarıdaki haberde geçen; “… MİT’in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi…” ifadesinin yanında, 11 Şubat güncellemeli ve Zaman kaynaklı bir başka birisinde de şöyle bir cümle bulunuyordu; “…iddiaya göre MİT, örgüte verdiği taahhüt gereği güvenlik birimlerinin operasyonlarını engellemek için çalışma yürüttü. Üstelik bu çalışmalarla ilgili örgüte geri bildirimde bulundu. Operasyonların durmasını sağladı…” Anlaşılan o ki, MİT “istihbarat gizlemesi” yapmış. Peki kime karşı? Güvenlik birimlerine karşı! Peki o güvenlik birimleri ağırlıklı olarak kim? AKP’nin “onaylamadığı” Genelkurmay Başkanlarının yönetimindeki TSK!… Nitekim, bu Genelkurmay Başkanları zamanında TSK’nın PKK karşısında epey bir “zayiat verdiği” ve bu konunun AKP tarafından sürekli “istismar” edildiği herkes tarafından bilinmektedir. Enteresandır, “sayın Cumhurbaşkanı” yerine “sayın Cumhurbaşkanım” dönüşümünü gerçekleştiren ve Gül karşısında “topuk selamı” çakma modasına imza atan Necdet Özel Genelkurmay Başkanı olduktan hemen sonra PKK ile mücadelede her ne hikmetse ve birdenbire TSK’nın ardı ardına gelen “başarılı” operasyonları söz konusu olmaya başladı. PKK cesetleri 3 er, 8 er, 9 ar, 15 er, 25′ erli postalar halinde sıralanır hâle geldi. Acaba ne olmuştur da Genelkurmay Başkanı’nın değişimiyle birlikteTSK, sihirli bir değnek değmişcesine avantajlı duruma geçivermiştir? Belli ki istihbarat akmaya başlamıştır. Herhâlde, bir dönem bu akışı engelleyen yetkili istihbarat örgütü “yukarıdan emir gelince” vanaları açıvermiştir. Zaten, Necdet Özel takımına “yol veren de” çok sayıda generali devre dışı bırakan istihbarî operasyonlar değil midir? Nitekim, MİT’in derin işlerle ilgili son skandalı da bu operasyonların ne derece karanlık komplolar olduğunun ve kimler tarafından devreye sokulduğunun aydınlanması açısından çok güzel bir örnek ortaya koymuştur. Dikkat edilirse, Uludere olayından sonra AKP sözcüleri TSK’yı hiç “alışılmadık şekilde” korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Tetikleme ustası Hüseyin Çelik bu konu ile ilgili basın toplantısında; “bundan öncekiler olsa, terör zaiyatı diye geçiştirirlerdi” diyerek kullandığı ifade ile hem önceki Genelkurmay Başkanlarını rencide etmekten, hem de Necdet Özel “taraftarlığını” ortaya koymaktan çekinmemiştir. Zaten, Gül de Kars’ta Bülent Arınç ve Beşir Atalay gibi namlı bakanlarla “ilk kez” bir TSK tatbikatına katılarak rengini belli etmiştir. Hatırlanırsa Bülent Arınç, Necdet Özel’in Genel Kurmay Başkanı olmasından sonraki dönemlerde sürekli “generallerimiz şu anda dağlarda terörle savaşıyor, vazifelerinin başında teröristlere göz açtırmıyor” gibilerinden “şaşırtıcı” beyanatlarla kendi general kadrolarına arka çıkmıştı. Öyle ki, bundan öncekilerini devamlı örseledikleri ve icraatlarını kamuoyu nezdinde değersizleştirdikleri hâlde… “Bugün gazetesinde” yayınlanan haberin içeriği gerçektende insanın kanını donduracak boyutlardadır.

Okumaya devam edin ‘MİT Watergate’i ve “Derin” Devlet’

09
Mar
12

BÜTÜN BU OLUP BİTENLERİ RÜYAMıZDA GÖRSEK İNANMAZDıK…

Önümüz,  arkamız,  sağımız,  solumuz,  her  yanımız  utanmaz,  sıkılmaz  hainlerle  doldu.

Havamız  kirlendi.  Suyumuz  kirlendi.  Toprağımız  kirlendi.

Bölücüler,  şeriatçılar,  işbirlikçiler  kara  bulutlar  gibi  çöktü  vatanımızın  üstüne.

Nefes  alamıyoruz.

“Adam”  çıkmış,  geçmişine  küfrediyor.

Atasına,  ceddine,  kurtarıcısına  küfrediyor.

Ama  işbirlikçi  İngiliz  ajanına  övgüler  diziyor :

“İskilipli  Atıf  Hoca,  Kemalist  diktatörlüğün  katlettiği  on  binlerce  insandan  sadece  biri!..”  diyor.

Hem de bunu Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisinde söylüyor… Milletvekilliğini, aldığı maaşı borçlu olduğu Kemalist Cumhuriyete sövüyor. Sonra da önemli bir iş yapmış gibi pişkin pişkin sırıtıyor. …

AKP’li  milletvekilleri de  onu  ayakta  alkışlıyorlar.

AKP,  BDP  el  ele…

Gönül  gönüle…   Kucak  kucağa…

Kardeş  karde ş geçiniyorlar.

Peki, kimdir bu İskilipli Atıf Hoca? Ne yapmıştır? İstiklal Mahkemesi onu niçin idama mahkûm etmiştir?

Uzatmadan, çok kısa ve öz söyleyelim:

İskilipli Atıf Hoca Kurtuluş Savaşında Yunanlılarla işbirliği yapan bir vatan hainidir.

O, şeriatçıların ve bölücülerin iddia ettiği gibi “Şapka Devrimini”ne karşı çıktığı için asılmamıştır. Düşmanla bir olup Türk ulusunu arkadan hançerlediği için, “Teali İslam Cemiyeti”nin Kurtuluş Savaşı karşıtı bildirilerini Yunan uçakları ile halkın üzerine attığı için idam edilmiştir.

O, yedi düvele karşı canı, kanı pahasına mücadele veren Mustafa Kemal’lere ve Kuvayi Milliye askerlerine, “Kuvayi Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor. Bu eşkıyaları ve asileri en kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır…”

Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır.

Dediği için idam edilmiştir.

Şimdi bu ihanet ustasının itibarı istenmekte, adı hastanelere verilmektedir…

Ne günlere kaldık.

Bütün bu olup bitenleri rüyamızda görsek inanmazdık.

Atatürk ve Atatürk devrimleri, günümüzde hedef tahtasına yatırıldı.

Cumhuriyet dönemi, kurtuluş Savaşı hedef tahtasına yatırıldı.

Atış serbest.

Gelen vuruyor, giden vuruyor…

Bölücüsü vuruyor, şeriatçısı vuruyor, liboşu vuruyor.

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı, “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ayet mi” diye soruyor.

AKP’nin Genel Başkanı “Türk” sözcüğünü ağzına almıyor.

19 Mayıslar, Cumhuriyet Bayramları yasaklanıyor.

“Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu” Hilafetin kaldırılmasının yıldönümü olan 3 Mart 1924 günü hilafetin yeniden getirilmesini istiyor.

Hutbe okumak için minbere çıkan imam, “85 yıldır yapılan zulüm bitecek, Kuran kanundur, başka kanun tanımıyoruz…” diye açıkça şeriatı savunup, devrim kanunlarına meydan okuyor.

Diyarbakır’da İran, Irak ve Suriyeli Kürtlerin katılımıyla yapılan “Kürt dil Konferansı”nda “Ey Rakip” adlı Kürt Marşı söyleniyor, Kürt bayrakları asılıyor.

Yurtseverler içeride, hainler, bölücüler, vatan satıcıları, şeriatçılar dışarıda…

Ne günlere kaldık.

Bütün bu olup bitenleri rüyamızda görsek inanmazdık.

ABD’li askerlerin başına çuval geçirdiği için TGB’li gençler hakkında 16 yıl ceza isteyen savcılar, size sesleniyorum, ey Cumhuriyeti, Atatürk devrimlerini korumak için maaş alan Cumhuriyet savcıları, nerdesiniz?

Suç işleniyor.

Suç işliyorlar.

Hem de gözünüzün içine baka baka suç işliyorlar. Nerdesiniz?

Anayasanın yürürlükte olan kanunlarına baka baka suç işliyorlar.

Nerdesiniz?

Ne  diyor  Anayasa ?

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ayyıldızlı bayraktır. Milli marşı ‘İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.

Yasaya  karşı  açık  açık  suç  işliyorlar.

Niye  sesiniz  çıkmıyor ?

Neyi  bekliyorsunuz ?

Siz  bu  vatanın  vatandaşı  değil  misiniz ?

Nerdesiniz ?

Ama  bütün  bunlar  bize  hak,  müstahak.

Uluslar,  hak  ettikleri  gibi  yönetilirler.

Ordumuzla, sendikalarımızla, derneklerimizle, siyasal partilerimizle, insanlarımızla biz bunu hak ettik.

Ne  demişti  Aziz  Nesin ?

” •.. Şimdiye  dek  olduğu  gibi,  şimdi  de  haber  veriyorum,  önceleri  yavaş  yavaş,  ağır  ağır,  adım  adım  kötülük  uçurumuna  doğru  giderken,  gittikçe  hızlanarak,  şimdi  koşar  adım  gidiyoruz.

Olacak  toplumsal  depremin  uğultularını  duymaktayım.

Çevremizde  aptal  aptal  suçlu  aramayalım.

Aynaya  bakalım.

Aynamız  yoksa  bir  durgun  suya  bakalım.

Orada  suçluyu   göreceğiz.

İş  işten  geçtikten  sonra   ‘Kendim  ettim,  kendim  buldum’   demenin  hiçbir  yararı  yok… “    (Aziz  Nesin,    Bir  Tutam  Aydınlık)

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/98007

08
Mar
12

Türk Kadınlarına Sesleniyorum

Bu  gün  kadınlar  günü.

Birçok  yazar  kadınlarımızın  “meziyet”lerini  sıralayacaktır.

Ben   ise   kocaman   yüreklerine,   Yaradan’ın   bahşettiği   yaratıcılık   vasıflarına  

sesleneceğim.

Türk  Anası,  Türk  Kızı,  Kara  Fatma,  Şerife  Bacıların  torunları,  Tomris  Hatunların  mirasçıları;  sizlere  sesleniyorum:

Ülkemiz yeni bir kurtuluş savaşının eşiğine getirilmiştir. Haçlıların Müslüman Türk Milletini Anadolu’da boğma planlarını Türk Milleti Atasıyla beraber 100 yıl ötelemişti. Şimdi aynı plan BOP içine konarak yeniden önümüze kondu. Arap Baharı diye adlandırılan (ABD+İngiltere+İsrail) baharı, (Suriye+İran+Türkiye) operasyonları ile tamamlanmak isteniyor.

Bütün savaşların asıl mağdurları kadın ve çocuklardır. Irak Ebu Gureyb cezaevinden seslenen Nur’u hatırlayın. Nasıl sesleniyordu Nur: “Amerikan askerleri vahşi hayvanlar gibi her gün bedenlerimize saldırıyor. Hepimizin karnında Amerikan piçleri var. Ne olur bizi öldürün. Bu utançla yaşamamıza izin vermeyin” diye yalvarıyordu.

O tecavüzcü askerlerin yiyeceği Türkiye’den gitti. İncirlikten kalkan uçaklar Iraklı Müslümanların üzerine bomba yağdırdı. Ve Türk kadını susarak Nur’ların tecavüze uğramasına suç ortaklığı yaptı.

Şimdi sırada Suriye var. Amerika’ya göbeğinden bağlı olan hükümet; karnında dokuz ay büyüttüğün, kanınla-canınla beslediğin, gözbebeğin olan evlatlarını Haçlı Güruhun hizmetinde bir Müslüman ülke üzerine sürerek kardeş katili yapmaya hazırlanıyor. Türk kadını, bu cinayete ancak sen “DUR” diyebilirsin. Çocuklarınızın, kardeşlerinizin, yani Mehmetlerin Habil’i öldüren Kabil gibi kardeş katili olmasına izin vermeyin!!. Aksi takdirde bu miras bizlerin felaketi olacaktır.

Siyasi ayrılıkları bırakın. Evlatlarınıza sahip çıktığınızda aslında vatanımıza sahip çıkacaksınız. Vatanımıza sahip çıktığınızda ise namusunuza sahip çıkacaksınız.

Nükleer silah var yalanı ile Irak’a saldırı emri veren Bush ne diyordu?

Bu bir HAÇLI SAVAŞIDIR diyordu değil mi? Tarihte Haçlı savaşlarını kilise başlatmıştır. Bush “Haçlı savaşı” vurgusu yaparak Hristiyan dünyasına “Vatikan bizimle” bizimle mesajı veriyordu. Irak’a gönderilen Haçlı askerleri “bizi Irak’a gönderirken şeytanlarla savaşacaksınız diye gönderdiler, biz de şeytanlarla savaşıyoruz diye inanarak savaştık” diyordu. Küresel Elit için “Vaat Edilen Topraklar”a sahip olmanın önünde duracak olan devlet “Deccal” devlettir. Amerika’nın Evangelistleri Deccal olarak Türkleri bilir.

 

Emperyalist  devletler  bazı  simgelerle  mesaj  yollar.

Bunlardan  bazılarını  hatırlatalım:

1- Suudi Arabistan Kralı sandık dolusu hediyelerle Türkiye’ye geldi.

Suudi Arabistan Vahhabi’dir. Yani İngiliz casusu Lawrence’nin 1915’de Mekke’de bulunan 80 yaşındaki Şerif Hüseyin’in doymayan hırsını vaatler ve altınlarla tatmin ederek istediği kalıba soktuğu din anlayışıdır Vahhabilik. Erdoğan ve Gül o Vahhabi Kral’ın otele ayağına kadar giderek aslında Türk Devleti’ne Kralın nezdinde İngiliz Vahhabiliğinin eteğini öptürmüştür.

Süreç belli olmuştur. İngiliz-ABD arka plan desteği ile Suudi üzerinden gelecek paralar Türkiye’de yeni Şerif Hüseyinleri sahneye sürecektir. Şerif Hüseyin Osmanlı’yı nasıl arkadan vurduysa; yeni Hüseyin Şerifler Müslüman Dünyasını Haçlı Ordusunun tetikçisi olarak sırtından vuracaktır.

2-   Anımsayalım :

İngiliz Uçak Gemisi, Kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretini gerekçe göstererek isim değiştirmiş ve “Queen Elizabeth HMS Illustrious” olmuştu. İngiliz Uçak Gemisi, yeni ismiyle Çanakkale Boğazı’ndan, üstelik gece geçiş yapmıştı.
Oysa Çanakkale Zaferi’nin bir davamı olarak yıllar sonra imzalattırdığımız Montrö’ye göre bu yasaktı. Hükümetin özel izniyle bu yasak delinmişti!
Bir başka ilginç tesadüfü daha anımsatalım:
Hangi savaş gemisinin, 19 Şubat günü Osmanlı sahil bataryalarını bombalamasıyla, ilk Çanakkale Saldırısını başlatmıştı İngilizler: Queen Elizabeth!

Kraliçe II. Elizabeth, İstanbul Boğazı’na demirleyen Uçak Gemisi’nde 16 Mayıs 2008 günü resepsiyon vermiş ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını “huzuruna” davet etmişti! (odatv.com)

3-  KIBRIS VE  ERMENİSTAN  ÖDÜLLERİ

İngiltere, iki yıl önce Şövalye ilan ettiği Abdullah Gül’e, 9 Kasım 2010 günü,Chatham House (Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü) ödülü veriyor.
9 Kasım’ın altını neden mi çizdik? 9 Kasım (1918), İngilizlerin Çanakkale Boğazı’nı işgali ile İskenderun ve Antakya’ya asker çıkardığı günün yıldönümü!(odatv.com)

İngiltere Türklere “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mesajı vererek zaten savaş ilanı yapmıştı. Anlayana…

4-  Ergenekon, Türklerin demir dağı delip geçtiği ve yeniden devletler kurduğu kurtuluş destanının adıdır.

Bir   davaya   Ergenekon   adı   niye   verildi ?

FBI   görevlisi   bir  savcı   danışmanlığında,   BOP   işgaline   karşı   duranları   esir   ederek,

sizleri   gene   o   dağa   hapsederek   yok   edeceğiz”    mesajının    vermenin    adıdır  

Ergenekon.

Kısacası, Haçlı Orduları Kilise’nin desteğinde Haçlı savaşı başlatmıştır. Savaş dün de Anadolu’nun zenginliklerini ele geçirmeyi hedefliyordu, bu gün de Müslüman coğrafyasının yer altı ve yer üstü zenginliklerini ele geçirmeyi hedefliyor.

5-  Erdoğan Haçlı Seferleri ile ilgili olarak Strasbourg’da açıklamalarda bulunmuştu.

“Haçlı Seferleri, savaşlar ve çatışmalar değil, Doğu ve Batının, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin birbirini doğrudan tanıma ilişkisidir” açıklaması sadece Haçlı çapulcuları aklamak için yapılmadı. Dinler arası diyalog eş başkanı olarak; Anadolu ve Asya’yı Hristiyanlaştırma sürecinde yeni Haçlı savaşlarına onay verdiğini belirtmiş oldu.

6- Suriye muhalifleri denilen devşirmeler “Yezit Bin Muaviye Tugayı” adını aldı. Muaviye’nin ordusu Kerbela’da Hz. Hüseyin ve adamlarını şehit etmişti. Demek ki yeni Kerbela cinayetleri hazırlanıyor. Öyleyse hedef Muhammedi Müslümanlıktır. Muhammedi Müslümanların başı kesilmeli ki, yeni Şerif Hüseyinlere yer açılsın. Yeni Hüseyin Şerifler kullanılarak “Evangelist Müslümanlık” adıyla yeni bir din yaratılsın.

Kadınlar  gününde  Türk  kadınlarına  sesleniyorum :

Çocuklarınızın Yezit’in  ordusuna  katılıp  Hüseyinlerin  başını  kesen  Kabil  olmasına  razı  değilseniz  çocuklarınıza  sahip  çıkın !!. 

 

Haçlı  ordusunda  tetikçi  katil  olmasına  razı  değilseniz  bu  kirli  savaşa  “DUR”  deyin!!.

Dinimiz   vatana   bir   saldırı   olmadıkça   savaşa   izin   vermez.

Çocuklarınız   Suriye   ve   İran’a   sürülür   ve   öldürülürse   “ŞEHİT   OLMAYACAK”.

Suriye   ve   İran’ın   zenginliklerini   ele   geçirmek   isteyen   hırsızların   ayakçısı   olacak.

Çocuklarınızın   bir   katil   olarak   ölmesine   izin   vermeyin !

Kadınlar    gününüzü    kutlamıyorum..!!!!!

Tomris  Hatunların,   Kara  Fatmaların,   Şerife  Bacıların  

mirasına   sahip   çıkmadığımız   sürece,   şehit   kanları  

ile   sulanmış   bu   vatan   toprakları   hepimize   haram  

olsun..!!!

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=119%3Atuerk-kadnlarna-sesleniyorum&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

08
Mar
12

UTANıLMASı GEREK..!!!

Siyaset yoluyla toplumun önüne çıkanlar, dikkatli konuşmak zorundadırlar.

Eğer doğruları söylemezlerse, günün birinde yalanları yüzlerine yapışır.

Utanırlar mı, orasını bilemem ama insan olanın utanması gerekir..

Olay  1 :

Dinci  basının  son  günlerdeki  “demokrasi  kahramanı”  yine  Merve  Kavakçı.
Hepsi,  Kavakçı’ya  itibarını  iade  etmek  üzere  yarışıyorlar.
Nerede  yaşar  bu  Merve Kavakçı,  ne  ile  geçinir,  bilen  var  mı ?
CIA’nın  Türkiye  Masası  eski  şefi  Graham Fuller’in  Merve Kavakçı  ile  olan  ilişkisi  nedir?
Bu kişinin Amerika’nın yeni “Ilımlı İslam” strateji çerçevesindeki rolü nedir? Oğuzhan Asiltürk’ün son beyanatları bu kişi hakkındaki gerçekleri ortaya koymadı mı?
Merve Kavakçı’nın eltisi Ayşenur İslam, hiç ilgisi olmadığı halde nasıl ve niçin AKP Sakarya Milletvekili yapıldı?

Merve  Kavakçı   mı   demokrat ?

Siz   hiç   Kavakçı’dan   ABD’nin,   Irak’ta – Afganistan’da 

Müslümanlara   yaptığı   katliamı   kınadığını  

duydunuz   mu ?

Ya,   Amerikan   askerleri   tarafından   tecavüze   uğrayan   on   binlerce   Müslüman  

kadın   için   tek   söz   söylediğini   duydunuz   mu ?

Peki,   Kavakçı’nın,   AKP’ye   “türban”   sorununu   neden   yasal    olarak   çözmediğini  

sorduğunu   duydunuz   mu ?

Duyamazsınız..!!!

ABD   vatandaşı   Merve  Kavakçı’   mı   demokrat ?…

Bugün “Demokrat” kimliğine bürünüp, Atatürk’ü- Cumhuriyet’i suçlayanların dedeleri de böyleydi.

Tam Cumhuriyet kurulurken, kinlerini dinlerine katarak isyan ettiler.

Yunanla ve İngiliz’le, Hilafet ve dini kurtarmak adına işbirliği yaptılar.

Din  adına  adam  astılar.

Menemende subayımızı kestiler, insanlarımızın ölümüne sebep oldular.

Bunlar mı demokrat?..

De get be kardeşim, insan olanda utanma olur…

Olay  2 :

AB Bakanı Bağış, BBC’de katıldığı programda tutuklu gazetecilere ağır suçlamalarda bulundu.. Bağış; “Mesleği yüzünden tutuklanan gazeteci yok. Gazeteci kimliği taşıyan bazı kişiler var, birine tecavüz ederken yakalanan, banka soyarken yakalanan… Bu kişiler beğenmediğimiz yazılar yazdıklarından dolayı tutuklanmış değiller” dedi…

*Bir kişi suçluluğu mahkemece kanıtlanmadığı müddetçe suçsuzdur.
Hapisteki gazeteciler hakkında benzer bir olaydan dolayı yargı kararı var mı?
*Tutuklu olan ve cevap veremeyecek durumdaki insanlara iftira ve hakaret etmek adamlık mıdır?…
*Tutuklu gazetecilerin hangi banka soygunlarına, hangi tecavüz olaylarına gözlem yapıldı da dünyanın gözü önünde bunları söylenebiliyor?
Tutuklu gazeteciler “demokrat” değil de, onlara iftira edenler mi demokrat.?…
De get be kardeşim, insan olanda utanma olur…

Olay  3 :

Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde yaşanan taciz ve işkence olaylarını aylarca görmezden gelip, sessiz kalan Ergin; “Bakanlığın görevini yapmadığı yönündeki yorumlar siyasidir” diyerek kendini savundu !…
Bu çocukları devlet adına koruması gereken ve 10 yıldır tek başına iktidar olan AKP ve Adalet Bakanlığı sorumlu değilse, sorumlu kim?…

Siyasi sorumluluğu kabul etmeyip, “istifa” denen kurumun varlığından habersiz Adalet Bakanı ve bu korkunç olayı görmezden gelen basın “demokrat”, öyle mi? De get be kardeşim, insan olanda biraz olsun utanma olur…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  07 Mart 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/98036

08
Mar
12

Kuruluş İlkelerini Yaşama Geçiren Etkin Bir İrade…

“Kuruluş    ilkelerini    yaşama    geçiren    etkin    bir  

irade    ortaya    çıkmadığından”

Böyle başlıyor Sn. Ömer Faruk Eminağaoğlu‘nun ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanlığı’ndan istifa mektubu…

19 Mayıs 1989′da kurulan ADD’nin “Kuruluş Bildirgesi” nin son satırlarında aynen aynen şöyle denilmektedir.

“O’nun devrim ve ilkelerinin gelecekte de egemen olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma zorunluluğunu duymuşlaradır.”

Sn. Eminağaoğlu’nu istifaya kadar götüren nedenleri irdelemeden önce, geçek bir Kemalist ve devrimci bir hukukçu olan eski ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı’nının hukuksal alanda yaptığı çalışmaları hatırlayarak yolumuza devam edelim.

Herşeyden önce bağımsız yargı ve yargıç güvencesi hukuk devletinin “olmazsa olmazı” olmalıdır.

Bu nedenle, çağdaş demokratik ülkelerde yargı örgütlenmiş, taleplerini örgütlü bir bir biçimde baskı grubu olarak iletmiş ve bu taleplerinin takipçisi olmuş ve kamuoyu oluşturmuştur.

Türkiye’de ise 2006 yılına kadar “Yargı’nın Örgütlenmesi” söz konusu değildir.

Yargı bağımsızsa ve yargıç devletinin güvencesi altındaysa, adaleti işleve geçirmek son derece kolaydır. Ancak önemli olan, yargıya kilit vurulduğu ve/veya rejimin tehlikeye atıldığı zamanlarda hukuk devletini, insan haklarını korumaktır.

Bir gün herkese hukuk lazım olacaktır. Esas olan hukuk devletini iyi günde korumak değil, zorun ortaya çıkıp baskının arttığı zaman ve zeminde adaleti sağlamaktır.

Hukuk, üstekilerin hukuku değil, tüm bireylerin hukuku olmalıdır.

“Tutu-i  mucize  guyem,  ne  desem  laf  değil.
Çerh  ile  söyleşemem,  ayinesi  saf  değil”

Nefi, inanılmaz güzellikteki bir gazelinin girişinde böyle demektedir.

Ancak yargı zaman, zaman hukuku uygulamaktansa, iktidar sahiplerinin çıkarı doğrultusunda hareket etmiştir.

Kısacası yargıçlar adaleti unutarak “çerh“le ( kirli işlere bulaşmış felek) işbirliği yapmışlardır. Hukuk bir baskı mekanizması olarak kullanılmış, papağanlaşan ve birbirlerinin aldığı kararları taklit eden yargıçlar üretilmiştir.

Hitler ve Mussoli’nin faşist iktidarlarını, varlıklarını baskı altına aldıkları hukuka ve papağan yargıçlara borçludur.

Aynı baskıcı unsur, 2007′den günümüze uzanan süreci göz ardı edersek, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde de kendini göstermiştir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının boynuna geçirilen urgan, 12 Mart dönemindeki yargının çok açık bir göstergesidir.

Yargı, kendisine sunulanlarla yetinmeli midir? Yoksa çağdaş demokratik taleplerle ortaya çıkabilmeli midir?

Sn. Eminağaoğlu Yargı çağdaş demokratik taleplerle ortaya çıkabilmelisavından hareket ederek, iki yıl süren çok önemli çalışmalar sonunda 26 06 2006 tarihinde, yargının ilk mesleki örgütü olan YARSAV’ı ( Yargıçlar ve Savcılar Birliği) kurmuş ve kurucu başkan olarak göreve başlamıştır. Daha sonra yapılan ilk Genel Kurulda YARSAV’ın Genel Başkanlığına seçilmiştir.

YARSAV kurulduğu sırada Sn. Tansel Çölaşan, Danıştay Başsavcılığı görevini yürütmektedir. Çölaşan’ın mesleği ile ilgili örgütsel bir kuruluşun, kurucu üyeleri arasında olmaması aslında üzerinde derin, derin düşünülmesi gereken bir konudur.

Bütün çabalara(!) rağmen, vekaleten yürüttüğü Danıştay Başkanlığı’na atanmayan Çölaşan, yaş haddinden emekli olduğu 2008 yılının Ekim ayının ikinci haftasından tam iki ay önce, nereden aklına gelmişse YARSAV’a üye olmuştur. Çölaşan, bazı konularda fazla mı ihtiyatlıdır?

Çözümü mümkün olmayan bir denklemdir bu. Sn. Çölaşan’ın 15 Mayıs 2010′da ADD’ye üye olduğunu ve 10 Haziran 2010′da Genel Başkan adayı olarak Kurultay’da konuşma yaptığını hatırlamak ise bu denklemin bazı med-cezirlerle ortaya çıkan çözümsüzlüğü daha da açık bir şekilde anlaşılacaktır.

12 Eylül’de başlayan süreçle yargıç ve savcıların mesleğe giriş sınavı, Adalet Bakanlığı tarafından görevlendirilen beş bürokrat tarafından yapılmaktadır. Adalet Bakanlığı’nın atadığı bu beş bürokrat 2002′de başlayan ve özellikle 2006-2007 yılarında zirve yapan “Hukuku taraflaştırma ilkesi” ile son derece uyumlu sınavların altını başarıyla imzalamışlardır.

Bu beş kişininSınavı kazandı dediği adaylar, iki yıllık staj süresinden sonra HSYK tarafından mesleğe kabul edilmişlerdir.

Veya  kabul  etmek  zorunda  bırakılmışlardır.

Erkin  Koray’ın  Fesüphanallah  şarkısını  çoğumuz  hatırlarız.

Erkin  Baba, Arkası gelmez dertlerin… Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım Allah”   diye  seslenir  bu  şarkısında b izlere…

Yargıç  ve  savcıların  sınavları  da  böyle  gelmiş,  böyle  mi  gidecektir ?

Sn. Eminağaoğlu’nun  başkanlığında  YARSAV  bu  konuyla  ilgili  davalar  açmış,  açılan  davalarda  belirli  bir  aşama  kaydedilmiş,  ancak  tam  bir  netice  de  alınamamıştır.

Uğur   Mumcu‘nun   öngörüsü   gerçekleşmiş   ve  

“Onlar   bir   gün   savcı   olacaktır”   söylemi   hukukta  

baş   köşeye   oturmuştur.

Meslek  içi  eğitim  de  Adalet  Bakanlığı  tarafından  yapılmaktadır.

Bu  yargı  bağımsızlığına  tamamen  aykırıdır.

Güneydoğu’da  birilerinin  “Özerk Kürdistan’ı  ilân  etmelerine  ses  çıkarmayan  siyasi  irade,  adeta  özerk  olmayan,  gözü  yerine  ağzı  bantlı  yargıç  ve  savcılar  yetiştirecek  sanal  “Türkiye  Adalet  Akademisi“ni  kurmuştur.

YARSAV  tarafından bu  konuda  dava  açılmış,  kazanılmış  ancak  kamuoyundan  yeterli  destek  sağlanamamıştır.

Okumaya devam edin ‘Kuruluş İlkelerini Yaşama Geçiren Etkin Bir İrade…’

08
Mar
12

ARABADA BEŞ, TRT’DE ŞEŞ, NAGEHAN’DA ON BEŞ..!!!

Nagehan  tanıştım  seninle…

Gelinim sana “nagehan” diyeceğim; kızım sen, “ansızın, birdenbire” diye anla bundan sonra…

Yerden  bitme  aklınla  çıktın  karşıma,  bit  kadar  zekânla…

Atalar,  “Yılanın sevmediği ot, burnunun dibinde bitermiş.” derler…

Senin  aklına  “ozan”  denince  kim  gelir,  bilmiyorum;  ama  benim  aklıma  Attila  İlhan  gelir  örneğin.

Sen, işte onun “Mustafa Kemal” adlı şiirinde, “Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal!”  diyerek  anlattığı  o  yeşil  yılanın  sevdiği  ot  olup  bittin  tıslayan  burnunun  dibinde…

Sen,  aydınlanma  tarihinde  kıç  kadar  yeri  ve  değeri  olmayan  bir  suratla  çıktın  karşıma.

Nagehan  tanıştım  seninle…

Hazırlıksız  mı  yakalandım  peki ?

Asla…

Senin gibilere alışıktım 1919’da, 1919’un hemen öncesinde ve hemen sonrasında… Hala da alışığım aslında…

Nutuk’u ne zaman açsam, her sayfada Kuvayı Milliye’nin bir yiğidini anlatırken, bir de işgalcinin işbirlikçisini anlattığını gördüm Mustafa Kemal’in. Senin gibilere karşı her zaman uyanık olmam gerektiğini de O öğretti bana.

Hadi son söyleyeceğimi baştan da söyleyeyim sana:

Senin gibiler olduğu müddetçe bu topraklarda, benim gibiler de olacak!

Ve senin gibiler mide bulandırdıkça, benim gibiler umut olacak, güç olacak, moral olacak!

Nagehan tanıştım seninle…

Mustafa Kemal’in belini kırdığı emperyalizme nagehan yapıverdiği alçı diye göründün gözüme. Hem de Mustafa Kemal’in topraklarında, hem de nankörlüğün dik alası, hem de ABD’nin üzerime boşalttığı şarjörün en süslü mermisi olarak…

Nagehan nefret ettim senden o anda…

Emperyalizmin bu topraklardaki kırık beline alçı değil yalnızca; aynı zamanda bu topraklarda asla yetişmeyecek bir acı emperyalist soğanın cücüğü diye çıkardılar seni karşıma nagehan…

Dün seni sorsalardı bana, “Hayal!” der, kestirir atardım; ama hayaldi, gerçek oldu.

Sen durmayıp yola devam ettikçe; “Ben Türkiye’yim, büyük düşüneyim ki, büyük satayım! dedikçe, sen o biçim yazarlarla aynı yoldan geçip o biçim ozanlarla aynı sudan içtikçe, “hayal” dediklerim bir bir gerçek oldu…

Hayalden de öteydin sen, gerçekten de öte gerçek yaptılar seni nagehan…

Satılmış, işbirlikçi, dönek, yobaz ve liboş…

Arabada beşti…

Arabadan indiler, hala beştiler… Bir masaya oturdular.

Bir vatanın yatırıldığı bu masada oynanan dört kişilik batakta, bir kişi hep boştu. Onu, yani seni nagehan tuvalete gidenin yerine geçirdiler. O tuvaletten dönünce nagehan sana sifonu çektirdiler.

Arabada beşti…

Önce TRT’de şeş oldun sen; sonra bir buçuk milyon Iraklı’nın etinin dizildiği şiş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra emperyalist uşağa eş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra yalama düzenin yalakalığında baş oldun sen.

Arabada beş, TRT’de şeş… Ama nagehan bu sayı olunca on beş, bu batak oyununda sana da bataklıkta “uzun eşek” oynamak kaldı.

Her gün karşıma çıkan ve hepi topu on beş eşekten biri yaptılar seni.

Senin baştan sona yaşam öykünün tek özeti budur.

Ayrı  bir  hünerdir  ama,  bataklıkta  uzun  eşek  oynamak…

Sonunda kendinin de çamura batacağını bile bile, arkadaşına eşekmiş gibi binebilmek için büyük bir çaba harcarsın.

Sana  bu  da  yetmedi,  eşekbaşı  olmak  için  çabaladın  ayrıca.

Oldun  mu ?

Okumaya devam edin ‘ARABADA BEŞ, TRT’DE ŞEŞ, NAGEHAN’DA ON BEŞ..!!!’

08
Mar
12

Bulvar Komedisinden Trajediye…

Her gün İngiliz BBC, Türkçe Servisi NTV’den, Amerika’nın Sesi VOA ise TGRT’den  Türkiye’ye  seslenmektedir.

Bu iki TV kanalı, CFR’nin memorandumunu tercüme ederek parti tüzüğü haline  getiren  AKP’nin  propaganda  frekanslarındandır.

BBC İngiliz MI6’nın, VOA (Amerika’nın Sesi) ABD Dışişleri Bakanlığı’nın propaganda frekanslarıdır. Yani ne yayınlayacakları, nasıl yayınlayacakları  tepeden  talimatla  bildirilmektedir.

Yayınlarında sürekli “bağımsız radyo” olduklarını vurgulamaları ne denli patronlarına bağlı olduklarının işareti olarak algılanmalıdır.

Kim ki  “Ben şöyle dürüstüm, ben böyle namusluyum, çok dindarım”  diyorsa ona inanmayın. Çünkü kişilerin gerçek yüzleri dürüstlük, namus ve dindarlık maskeleri ardında gizlidir. Ne demişler “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz…” Günümüz ifadesiyle söylemin turnusol kâğıdı eylemdir. Gerisi ayrıntı…

Şu soruyu artık sorabiliriz… Hangi ülkeler kendi yayın kurumlarından bir başka ülkenin devlet denetiminde (vesayetinde) yayın kurumlarına yayın saati verirler?

Yanıt…

Yarı sömürge olup da hızla sömürgeleştirilmeye çalışılan ülkeler…

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Phil Gordon Washington’da Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin bir toplantısında “Türk-ABD ilişkilerine yatırım yaptıklarını Libya, Afganistan, Arap baharı gibi konularda yatırımlarının meyvelerini aldıklarını” söylemiştir. (Mealen aktaran Savaş Süzal, Yeniçağ Gazetesi)

Mr. Gordon’un bu veciz (!) ifadesini Arap Baharı denen oluşumlara “Halk hareketi, devrim” diyenlerin bilgilerine sunarak sürdürelim yazımızı…

Phil Gordon’un açıklamalarının NTV, TGRT vb kanallarda haber değeri yoktur. Çünkü “Gavurun ekmeğini yiyen, onun kılıcını sallar…”

Muhtelif ihalelerden pay kapmak için BOP Eş-Başkanı’na biat eden medya patronları, deliğe süpürülmemek için emperyalizme biat eden Yahudi madalyalı “dindar” Eş-Başkan…

Dindar Cumhurbaşkanı mı dediniz?

O Majesteleri Kraliçe’den aldığı nişanlarla ünlüdür…

Eksik fotoğraf ise İmralı’dan Kandil’e faks haberiyle tamamlanmıştır.

ANT’nin haberine göre terörist-başı Abdullah Öcalan, “Açlık grevi eylemlerini sonlandırın” talimatını İmralı Yüksek Güvenlikli Ceza ve İnfaz Kurumu’ndan Asrın Hukuk Bürosu’na çektirdiği faksla bildirmiştir.

ABD himayesinde Oslo’da yapılan PKK-MİT görüşmelerinin medyaya sızdırılmasından sonra avukatlarıyla yaptığı haftalık olağan görüşmelerine ara verilen terörist başı faks çektirmiştir. Bebek katili, terörist başı faks çekecek değil ya… PKK hükümlüsü Cumali Karasu’ya çektirmiştir talimat faksını… Gördüğünüz gibi demokraside çare tükenmez, “İleri demokrasilerde” hiç tükenmez… Yeter ki ulus devleti yıkmaya hizmet etsin…

Öcalan, gönderdiği faksta, tutuklu BDP’li milletvekilleriyle bazı PKK mahkûmlarının başlattığı açık grevinin durdurmasını istemiş, açılım sürecinden de söz ederek, “Bizim dışımızda kimi nedenlerden dolayı tıkanan bu sürecin devamını sağlamak ve toplumsal anlamda çaresini yaratmak gerekiyor. Konjonktürel durum pek ümit vermiyor. Zaman gösterecektir bunu da. Her şeye rağmen iyi olacak…” demiştir.

Kraliçeden sertifikalı Sn. Abdullah Gül’ün “İyi şeyler olacak!” mesajı İmralı’dan yankılanmıştır!

Bu duruma sert tepki gösteren Avukat Vural Ergül, MİT-PKK arasında yürütülen ihanet görüşmelerinin ortalığa saçılmasının ardından yaşanan süreçte kamuoyunu yatıştırmak üzere kayıkçı kavgası misali göstermelik KCK operasyonları yapıldığını öne sürmüştür.

Av. Vural Ergül, “Kamuoyunu aldatan hükümet, savcıların başlattığı MİT soruşturmasının ardından çıkartılan ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı korumaya yönelik özel Yasa sonrasında terörist-başı ve bölücü örgütle pazarlığa devam ettiği bu faks talimatına izin verilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu çekilen faks, terörist-başı Öcalan’ın Cumali Karasu’yu adeta bir özel Kalem Müdürü olarak kullanmak suretiyle PKK terör örgütünü yönetmesine izin vermek suçunun belgesidir. Geçtiğimiz günlerde terörist-başının örgütü yönetmesine ilişkin görüşmelerini sonlandıracağını açıklayan Adalet Bakanı Sadullah Ergin bu rezalet karşısında ne diyecek. Demek ki hükümet ile PKK, görüşmelerini kaldığı yerden hararetle sürdürüyor. Örgüt eylemlerini yönlendirmeye yönelik faks çekilmesine ortam hazırlayan yetkililer suç işlemiştir. Bu dünyanın her hukukunda skandaldır, rezalettir…” demiştir.

Bu arada Adalet Bakanlığı ise cezaevinden faks çekmenin normal olduğunu belirttiği açıklamada “Cezaevinden gönderilen bütün mesajların okuma komisyonu tarafından gözden geçirildiği” ifade etmiştir.

Karı, koca ve sevgili üçgeninde bulvar komedileri vardır. Bu yaşananlar ise üst düzey teslimiyet trajedisi oynandığının nişanesidir.

Uzun sözün kısası, Kemalist Devrim’in yeniden ihya ve inşasıyla milletin iktidarı kurulmadıkça bu ve benzeri trajedilere dönüşen teslimiyet komedileri oynanmaya devam edecektir.

Bu süreçte, her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek milleti birleştirmeyenlerin vebali giderek artmaktadır. Parti, sendika, dernek vb kurum ve kuruluşların cümle rütbelilerine, üyelerine ilanen duyurulur. Gerisi teferruat…

Gazanfer  ERYÜKSEL

http://www.ilk-kursun.com/haber/97894




İstatistikler

  • 2,114,471 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Eylül 2016
P S Ç P C C P
« Ağu    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

En fazla oylananlar