Kasım 2008 için arşiv

24
Kas
08

Putin geri dönüş hazırlıklarında

Rusya Anayasası’nın izin vermemesi sonucu devlet başkanlığı görevini Mayıs 2008’de geçici bir süre Dimitri Medvedev’e emanet eden Vladimir Putin geri dönmeye hazırlanıyor. Putin’in beklenenden önce geri dönme hamlesini başlatmasına neden olan ise tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz. Dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri olan Rusya’nın, petrol fiyatlarının düşmesi sonucu gelirinin azalması ve krizin ülkede işsizliği artırmasından dolayı popülaritesini düşüreceğinden endişe eden Putin daha fazla beklemeyi göze alamadı ve emanetçi Medvedev’e geri dönüş hazırlıklarını başlatması için işaret verdi.

Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, geçtiğimiz haftalarda Duma’ya ve halka yaptığı yıllık ulusa sesleniş konuşmasında devlet başkanlığı süresinin dört yıldan altı yıla çıkarılmasını isteyerek Putin’in geri dönmesini sağlayacak ilk adımları atmıştı. Konuşmasında askeri reformların yapılabilmesi ve daha dengeli bir demokrasi için dört yıllık görev süresinin yetersiz olduğunu söyleyen Medvedev, görev süresinin altı yıla çıkarılmasını istemiş ve “Yeni düzenleme beni değil, sadece seleflerimi etkileyecek” demişti.

Medvedev’in yardımcısı Vladislav Surkov’un hazırladığı bu tasarı geçtiğimiz hafta Duma’da oylamaya sunuldu ve ezici bir çoğunlukla kabul edildi. 1993 yılında yeni anayasanın kabul edilmesinden sonraki ilk anayasa değişikliği olma özelliği taşıyan tasarı 58 ret oyuna karşılık 338 kabul oyuyla Duma’dan rahatlıkla geçti. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi içinse sonraki aşamada Federasyon Konseyi ve bölge meclislerinde de onaylanması gerekiyor. Gerekli tüm anayasal düzenlemelerin 2008 sonuna kadar yapılmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Rus medyasında “Medvedev, Başbakan Vladimir Putin’e uzun süreyle iktidara geri dönme şartlarını hazırlıyor” yorumlarıyla verilen haberlerde, Medvedev’in Putin’e dikensiz gül bahçesi bırakmak için önce halkın hoşuna gitmeyecek reformları yapacağı ve 2009’da Rusya’nın iç durumunu gerekçe göstererek istifa edeceği iddia ediliyor. Yani Medvedev, Putin’in halk nezdinde popülaritesinin azalmasına neden olabilecek acıtıcı reformları önceden uygulamaya koyarak tüm şimşekleri kendi üstüne çekecek ve daha sonra istifa ederek Putin’i göreve çağıracak. Putin ise her ne kadar bu değişikliklerin kişisel bir boyutu yok dese de “İstemem yan cebime koy” hesabı öneriyi de desteklediğini belirtmeden duramıyor. Sizin anlayacağınız, bir aksilik olmadığı sürece Rusya’da 2009-2021 yılları arasında yeni bir Putin Çarlığı dönemi başlayacak.

Bu arada Putin’in geçtiğimiz Ağustos ayında Gürcistan ile yapılan savaşta nasıl bir diplomasi yürüttüğüne ilişkin bir ayrıntı da yeni ortaya çıktı. Gürcistan’ın Güney Osetya’yı işgal etme girişiminin ardından Rusya ile Gürcistan arasında çıkan savaşı sona erdirmek ve arabuluculuk yapmak için Moskova’ya giden Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile Rusya Başbakanı Vladimir Putin arasında gayet ilginç bir diyalog geçmiş. 12 Ağustos tarihinde yapılan görüşmede Saakaşvili’nin devrilmesini hiçbir biçimde kabul etmeyeceklerini bildiren Sarkozy ile Putin arasında, Fransız La Nouvel Observateur dergisinin Sarkozy’nin diplomatik başdanışmanı Jean-David Levitte’ye dayandırdığı iddiasına göre aynen şu diyalog geçmiş:

Putin: Ben bu Saakaşvili’yi hayalarından asacağım.

Sarkozy: Asacak mısın?

Putin: Neden olmasın! Amerikalılar Saddam’ı asmadı mı?

Sarkozy: İyi ama sen de George Bush gibi bir sonunun olmasını mı istiyorsun?

Putin: Burada da sen haklısın.

Tabii ki bu iddialar Rus makamları tarafından anında yalanlandı. Putin’in sözcüsü Dmitriy Peskov, Putin’in o dönem oldukça sert bir konuşma yapmış olduğunu kabul ediyor ama kullandığı ifadelerin hiçbir zaman bel altına inmediğini söylüyor. Resmi makamlar yalanlasa bile daha önce “Çeçenleri gittikleri yere kadar kovalayacağız. Onları inlerinde s…” diyen ve Fransız bir gazeteciyi sünnet ettirmekle tehdit eden Putin’le Sarkozy arasında böyle bir diyalogun geçmiş olması büyük olasılık. İşte Putin’in devlet yöntemi anlayışı bu! Fransızlara belki bu diyalog çok ilginç gelmiş olabilir ama bizler için gayet sıradan. Bir de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları arasında geçen diyalogları duysalar herhalde şoka girerlerdi…

24
Kas
08

Mezhepçi yükseliş ve laiklik mücadelesi

Siyasette dinci-mezhepçi yükseliş

Geçtiğimiz hafta “Alevi mitingi neye hizmet ediyor” diye sormuştuk ve tarihsel-siyasal açılımlarıyla cevap aramaya çalışmıştık. Tespitimiz Türkiye’de daha önceden Lübnan ve Irak örneklerinde de görüldüğü gibi mezheplerin ve etnik grupların birbirini boğazladığı, bu arada da Türk Milletinin parçalandığı, moleküllerine ayrıldığı bir planın devreye sokulduğu yönündeydi. Biz olayı bu çerçeveden değerlendirerek Türk Milletini gelecek zor günlerle ilgili olarak uyarmaya ve hazırlıklı olmaya çağırırken, geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız, bölünmenin aktörü olmaya aday siyasetlerin tümünün çoktan hazır olduğunu kanıtladı.

Miting tertipçilerinin AKP’ye karşılarmış gibi davranarak sol kamuoyunu yanına almaya çalıştıkları ortadaydı. Ancak orta vadede mezhepçi ekibin AKP ile çok rahat uzlaşacağı da belliydi. Ancak bu uzlaşma bizim beklediğimizden de çabuk gerçekleşti. AKP ilk etapta “bunlar uç talepler” diyerek tepki vermişti. Ancak bu ifadenin sahibi olan Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu; “Alevilerin huzurlu bir şekilde yaşamasını arzu ediyoruz. Uç talep ifadesi kastı aşan bir ifade olmuştur” diyerek hemen geri adım attı. AKP’nin ve komprador sol kesimin etnik siyaset temelinde ve ulus karşıtlığında birleşmesi, yıldırım hızıyla gerçekleştirildi.

Diğer taraftan Alevileri mezhep tuzağına sürükleyen PKK yandaşı ekibin bir destekçisi daha ortaya çıktı. Bu bizim açımızdan aslına bakılırsa çok da beklenmedik bir durum değildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Korkular ve önyargılar aşılmalı. Sorun doğru bilgilere dayalı bir zeminde ele alınmalı. Alevlik siyasi istismar ve rant aracı olmaktan çıkarılmalı… Küçümseyici ve dışlayıcı tavırlardan kaçınılmalı” açıklamasında bulunarak mezhepçilere destek çıktı. Solculuğu kimseye bırakmayan Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da MHP’li faşistlerin desteğini hemen olumlamaktan gecikmedi. Balkız; Bahçeli’nin açıklamalarının çözüme katkıda bulunduğunu belirtirken “Gözüküyor ki herkes bu işin mutlaka çözülmesi gerektiğine inanıyor” diyordu. Çorum ve Maraş katliamlarında Türk Alevi vatandaşlarımızı katledenlerle, Türk düşmanı ırkçı PKK’nın kuyrukçularının bu buluşması Kürt-İslam cephesinin karakterini bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Tüm bunların üstüne Baykal’ın CHP’de yarattığı “kara çarşaf açılımı” da eklenince Türkiye siyasetinin yaşadığı dinci-mezhepçi yükseliş bir kez daha üzerinde durulması gereken bir hal aldı.

Geldiğimiz noktayı daha iyi değerlendirmek için biraz daha eskilere gitmeliyiz…

82 yıl önce verilen laiklik mücadelesi

Yaşadığımız sürecin Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin tasfiyesinin ciddi bir adımı olduğunu görüyoruz. Siyasetin merkezi mezhep meselelerine kuruluyor, Atatürk’ün kurduğu parti Şeriat tablolarına terk ediliyor. Ne tesadüftür ki, Türk halkının kurtuluş mücadelesinde laikliğin getirdiği en önemli kazanımlardan biri de tam 82 yıl önce bu günlerde gerçekleşmişti. 30 Kasım 1926’da Atatürk’ün önderliğindeki Türk devrimi önemli adımlarından birini daha attı. Yıllardır Türk halkının üzerinde ağır bir yük oluşturan tekke ve zaviyeleri kapattı. Bugün bu olay hem Şeriatçı yobazlar tarafından hem de Alevi baronları tarafından acı bir gün olarak anılmaktadır. Elbet bunun da bir nedeni var…

Her devrim halkın çıkarları için belli önemli adımları atarken, halkı sömüren kesimlerin sömürü mekanizmalarının da önünü keser. Tekkeler ve zaviyeler de Türk halkının hem maddi hem de ruhani olarak sömürülmesinin araçlarıydılar. Padişahla başlayan hiyerarşik sömürü şeyhlere, çelebilere, derebeylerine ve aşiret reislerine kadar iniyordu. Bunların tümü birden de halkın ezilmesinde birleşiyorlardı.

Her tekkenin elinde önemli ölçüde toprak ve köy vardı. Bu toprağın gelirinin kontrolü ve üzerinde yaşayanların hayatı da buradaki “ruhani”lerin elindeydi. Tabi bu, aslında işin normal olduğu dönemlerdeki durumdu. İlerleyen yıllarda Osmanlı toplumsal sisteminin iyiden iyiye yozlaşmasıyla beraber bu tekkelerin, tarikatların bir önemli işlevi de Türk Milletinin içinden çıkan ilerici akımlara karşı sömürgecilerin destekçiliği oldu. Artık bunlar sadece sömürünün değil aynı zamanda irticanın da odağıydılar. İrtica, öyle bir mikroptu ki bu mikrobun topluma yerleşmesi ilerici-devrimci akımların düşmanlıkla karşılanması ve sömürgeciliğin rahatlaması anlamına geliyordu. Atatürk, tüm bunları çok cepheli bir şekilde değerlendirerek olaya daha Cumhuriyetin ilk yıllarında müdahale etti. Türk toplumunun sırtında her anlamda kambur haline gelmiş ve muhakkak tarihin çöplüğüne atılması gereken bu Ortaçağ unsurlarını tasfiye etti.

Türklerin gerçek bir halk ve millet olarak ortaya çıkmasının yolunun buradan geçtiğini Atatürk çok iyi biliyordu.

Laiklik: Halkçılığın ve milliyetçiliğin sigortası

Altı ok, ulus devleti temel alan bir devrimci program olarak kuruldu. Atatürk’e göre esas yaratıcı ve tarihin gerçek öznesi ulusun kendisiydi. Ancak Türkler yıllardan beri sömürgeciliğin ve onun işbirlikçisi Ortaçağ düzeninin elinde ulus olma bilincinin uzağındaydılar. Bu durum doğal olarak emperyalizmin en önemli güçlenme sebebi oluyordu. Ezilenlerin emperyalizme karşı geliştireceği direnişin tek yolunun Ulusal Kurtuluş Savaşlarından ve ulusal dirilişten geçtiği temel bir gerçeklikti.

Emperyalizme direnecek tek yapının ulus olması, sömürgecileri milliyetçiliğin olduğu gibi laikliğin de düşmanı yapıyordu. Emperyalizmin tercihi her zaman için çağdaş bir ulus yerine, mezheplerin ve tarikatların bir mozaiğiydi. Böyle bir ortaçağ yapılanması; birbirine karşı kullanılmaya ve topluca sömürülmeye açık bir durum oluşturuyordu. Bu nedenle uluslaşmayı, çağdaş ulusal direnişi sağlamanın temel meselesi de laiklik uygulamasıydı. Sömürgeciler etnik kartlarını milliyetçiliğe karşı kullanırken, mezhep kartını da laikliğe karşı kullandılar.

Diğer taraftan laiklik, milliyetçilikle beraber halkçılığın da vazgeçilmez sigortası konumundaydı. Batıda kapitalizm kurulurken genel olarak feodal toplumsal yapıları yıkarak yerine kendi kapitalist sömürü mekanizmalarını ikame ederek yoluna devam etmişti. Bizim gibi ezilen ülkelere ise kapitalizmin girişi dışardan ve farklı şekillerde gerçekleşti. Ortaçağa ait kurumları yıkmak buralarda Batının işine gelmedi. Aksine bu yapıları birebir müttefik olarak değerlendiren sömürgecilik bunları daha da yozlaştırarak kendisine eklemledi. Böylece bizim gibi ülkelerin “kapitalizm” olmayan kapitalizmi de doğmuş oldu. Sömürgecilikle, Ortaçağ kurumlarının bu birlikteliği de emperyalizmle Şeriatın siyasal birlikteliğinin maddi zeminini oluşturuyordu.

Halkçı ve milliyetçi bir devrimci düzen kurmanın peşindeki Cumhuriyet rejiminin başından itibaren laikliği temel kriterlerden biri olarak benimsemesinin nedeni de burada gizliydi. Sömürüye son vermek için dinsel gericilik, mezhepçilik şekillerinde ezilen ulus milliyetçiliğinin karşısına çıkan düzenle demücadele etmek esas olmuştu. Laiklik Cumhuriyetin de, ulus ve halk olmanın da en önemli sigortasıydı.

Dinci ve mezhepçi siyaset Türkiye’yi nereye götürüyor?

Atatürk’ün ölümünden sonra tüm ilkelerinden geri dönülürken ve tavizler verilirken sağcılığın ilk hedef aldığı kalelerden biri bu nedenle laiklik olmuştu. Bugün; tekke ve zaviyelerin kapatılmasını demokrasi karşıtı bulan Fethullahçı sağcılık ve sivil toplumcu “solculuk” nasıl laiklik düşmanlığında ortaksa; o dönemde de aynı düşman cephe bir arada duruyordu. Laiklikte açılan gedikler toplumda yaratılan uluslaşma ve çağdaşlaşma dokusunun dağılmasına neden oluyordu. Bu nedenle buradan özellikle saldırıya geçildi ve Şeriatçılık bilinçli olarak desteklendi.

Atatürk’ün cumhuriyetçiliğinin karşısına çıkarılan ideoloji de Kürt-İslam ideolojisiydi. Bu ideoloji aslında ırkçı faşistlerden, Kürtçülere, Şeriatçılardan, merkez sağcı liberallere kadar geniş bir koalisyondan oluşmuştu. Bu koalisyonun kendisini açıklıkla tanımlaması için AKP faşizminin kendisini göstermesini beklemek gerekti. AKP ile beraber Kürt-İslam anlayışının tüm siyaset zeminini ele geçirişine de şahit olduk.

Bugün MHP’den komprador sola kadar geniş bir cephenin etnikçilikte ve mezhepçilikte birleşmesi tesadüf sayılamaz. Bu o kadar kirli bir ittifaktır ki, birleştiği nokta Türk ulusuna düşmanlıktır. Siyasetteki toptan sağcılaşma, toptan bölücüleşmenin de ana kaynağı oldu. Sağcılık toplumun ulus olmasından rahatsız olur. Ulus kendi örgütlenmesini Cumhuriyet adıyla kuracak ve her türlü sömürünün önüne geçmenin yolunu bulacaktır. Aslına bakılırsa tüm Kürtçü, faşist, İslamcı, komprador “sol”, “Alevi”ci fraksiyonlarına karşın bugün Türkiye’de tek bir karşı devrim cephesi var. Bunların ortak noktası da emperyalizmin kurduğu sistemin bir ucundan ortaklıklarıdır. Aslında bunlar tek bir sağcı-bölücü cephe yaratmış durumdalar. Bunun bilincinde olmalıyız.

Bu cephe Türkiye’yi vahim bir çıkmaza sürüklüyor. Koşar adımlarla gittiğimiz yolun sonunda parçalanmış bir ülke ve ortadan kaldırılmış bir Türklük var. İnsanların kendisini ulusuyla tanımlamadığı yerde bölünme gerçek tehlikedir. Dincilik, mezhepçilik ve etnikçilik elbirliğiyle ulusumuza bu şekilde kastetmiş bulunuyorlar.

Laiklik devrimciliğin taviz verilmez kavgasıdır

Karşıdevrim cephesinin laikliğe düşmanlığının nedenini anlamış olduk. Tam da bu nedenle laiklik devrimcilerin vazgeçilmez kavgası olmak zorunda. Laikleşmek, çağdaşlaşmak ve uluslaşmak tüm ezilen uluslarda olduğu gibi bizde de birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş süreçler olarak doğar. Ulusun birliğini zayıflatan ve emperyalizmin varlık zeminini güçlendiren kurumların tasfiyesinde en önemli aracın laiklik olmasının kerameti ortadadır. Atatürkçülük bu nedenle laiklik uygulamasını aşama aşama en başından beri titizlikle uyguladı. 1924’te Hilafeti kaldıran devrimci Cumhuriyet, 1926’da tekkeleri, zaviyeleri kapatırken de aynı kararlılıktaydı. Şeriatçılar ve mezhepçiler Atatürk’ün kararlılığı karşısında gerilemek zorunda kalmışlardı.

Bunların kendilerini yeniden güçlü hissetmeleri ancak günümüzde gerçekleşiyor.

Ortadoğu coğrafyasına, diğer Müslüman ülkelere dönüp baktığımızda emperyalizme karşı mücadele eden ve laik uygulamalarla çağdaşlaşma adımları atan ülkelerin hep bu ikisini bir arada gerçekleştirdiğini görüyoruz. Filistin’den işgal öncesi Irak’a, Cezayir’den Nasır dönemindeki Mısır’a kadar bu hep böyle oldu. Laiklikten verilen tavizlerin, aynı zamanda emperyalizme verilen tavizler olduğunu da bu yakın tarihten görebiliriz.

Ezilen ulus devrimcileri için laiklik vazgeçilmezdir. Mezhepçiliğin sonunda AKP ve MHP’nin kucağına düşen ama laiklik mücadelesini gereksiz bulan “Marksistler”e duyurulur.

Ulusal solun laikliği ve milliyetçiliği, komprador solun MHP’yi savunması ne kadar anlamlı…

24
Kas
08

Obama ve Wilsoncu emperyalizmin hortlaması

Obama’nın ataları kimler?

Öncelikle kamuoyuna anlatılan bir yalanı ortaya çıkarmak görevimiz. ABD’deki köle ve mazlum zencilerin sonunda makûs talihlerini yendikleri ve başkanlığa kadar yükseldikleri, ABD’nin ne denli büyük bir demokrasi olduğu masalları sürekli anlatılıyor.

Bu büyük bir yalan. Çünkü Obama’nın geçmişinde ne kölelik ne de mazlumluk yok.

Bu ABD’de kölelik vardı ama onca zenci gökten zembille mi iniyordu? Önce Afrika’daki yerlileri hayvan gibi avlamak, yakalamak, bir güzel bağlamak ve beyazların limanda bekleyen gemilerine taşımak gerekiyordu.

Peki, koca kıtada ta ormanların, çöllerin ve savanlarına içine girip bu işi beyazlar mı yapıyordu sanıyorsunuz. Hayır. İşte orada Obama’nın ataları devreye giriyor. Az sayıdaki işbirlikçi yerli kabileleri, beyazların verdiği silahlarla kıtanın içlerine zenci avı için dalıyor; kendi ırkdaşlarını yakalıyor ve bizzat beyaz adama teslim ediyordu.

Obama’nın babasının Kenya’da bağlı olduğu Luolar, yüzyıllarca Amerika’daki plantasyonlarda köle olarak kullanılacak insanları avlayıp, Amerikalı köle tüccarlarına pazarlayan en sadık işbirlikçi kabilelerin başında gelir.

Kenya’da Obama seçildi diye şölenler düzenleniyormuş. İyi ama Luolar her dönem Afrika’nın ve Kenya’nın en nefret edilen kabilelerinden biridir. Yıllarca köle ticaretinden para kazanmış olan bu kabilenin üyeleri, 1900 ile 1915 arasında İngiliz sömürgeciliğinin Kenya ve Tanzanya’yı tamamen köleleştirmek için yürüttüğü sömürgeci seferlerde paralı asker olmuşlardır.

İngilizlerin açtığı sömürgeci okullar, misyoner kuruluşları ve hastanelerde Luolar yöneticidir. Yani anlayacağınız bugün uşak Barzani ve Talabani aşireti Irak’ta ABD için neyse, Luolar Kenya’da İngilizler için odur.

Sömürgeci idare altında Luolar bu ayrıcalıklı konumlarını 1950’lere kadar devam ettirir. Bu yıllarda sömürgecilik karşıtı mücadele yükselir. Luolar hariç Kenya’daki tüm kabileler meşhur Mau Mau isyanıyla İngiliz sömürgeci idaresine saldırırlar. İsyan yerli işbirlikçilerin yardımıyla on binlerce yerlinin ortadan kaldırıldığı bir katliamla bastırılır.

Ancak Kenyatta’nın yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi başarılı olur ve Kenya, 1963’te İngiliz sömürgecileri kovalar. Luolar’ın Batı işbirlikçiliği bundan sonra da devam eder.

Obama’nın gururla bahsettiği, demokrasi savaşçısı ilan ettiği ve mücadelesinde örnek aldığını söylediği babası, misyoner bursuyla ABD’de eğitim gören, sonra da Kenya’da uluslararası petrol şirketlerinin temsilciğini yapan biridir. İlk günden itibaren bağımsızlık lideri Kenyatta’nın Üçüncü Dünya Sosyalizmine ve planlı ekonomiye dayalı kalkınma hamlesine karşı çıkan bir Batı işbirlikçisidir. Obama’nın ifadesiyle babası “diktatöre muhalif olmanın” bedelini ağır ödemiş ve ABD’ye kaçmak zorunda kalmıştır.

Kısacası nasıl her gördüğünüz sakallıyı dedeniz sanmamanız gerekiyorsa; aynı şekilde her gördüğünüz zenciyi Kunta Kinte zannetmeyin. Bu zenci, başka türlü zenci…

“Değişim” ve “Demokrasi” emperyalizmi

Yani anlayacağınız Obamalar Anglo-Sakson emperyalizmi için sadık uşaklar olduklarını çoktan ispatlamış bir ecdadın torunları. ABD emperyalizmi, eski köle tüccarlarını başkan yapmakta bir zarar görmez. Zaten başkanlarının hepsinin sülalesinde mutlaka köle sahipliği vardır. Önemli olan sömürgeci döngünün devamlılığıdır. Bu sefer değişen kölecinin derisinin rengidir. Hatta Obama’nın derisinin rengi ABD emperyalizminin ilerlemesi açısından çok da yararlı olduğu için bu tercih yerindedir.

Elbette ki başına kim gelirse gelsin ABD’nin sömürgeci ve işgalci karakterinin asla değişmeyeceğini bir ezilenler çok iyi biliyoruz.

Ancak Obama’nın “değişim” sloganı ve zenciliği ABD’nin önümüzdeki dönem stratejilerinde önemli bazı değişikliklerin olacağını gösteriyor.

Bush döneminde ABD işlerini silahla halletti. Demokrasi söylemi yerine hür dünyanın ve Batı değerlerinin savunulması ön plana çıkarıldı.

Obama her ne kadar “değişim”den bahsetse de, değişmeyecek en temel şey, ABD’nin askeri zorbalık stratejisidir. Nitekim Obama’nın ilk açıklaması, ABD’nin füze kalkanı projesine devam edeceği oldu.

Esas tehlikeli olanı Obama şimdi gerçekleştirebilir. ABD işgal politikalarına devam edecek. Ancak Bush döneminde tarihinin en yalnız ve nefret edilen idaresine sahip olan ABD, şimdi politikalarını daha sempatik, demokrat ve “mazlum” maskeli bir zenciyle sürdürecek.

Düşünün bir kere “Büyük Kürdistan”ı hangisinin kurması daha kolay? Tüm dünyada işgalci, hukuk tanımaz ve katil bilinen Bush ve işgal eylemleri zaten bir noktada tıkanmıştı. Irak’ta Kürtler ise ABD uşağı olarak nefret kazanmış ve dünyada tüm halkların tepkisini çekmişti.

Şimdi şöyle bir portre hayal edin. ABD’de ezilen zencilerin zaferi sonucu iktidara gelen Obama, tıpkı zenciler gibi “ezilmiş” Kürtleri ve dünyanın her yerindeki bilumum Amerikan işbirlikçisi etnik grupları kurtarmak için demokrasi mücadelesine atılacak. Sözde Ermeni soykırımını kabul edecek, Kürtlerin Türkiye’de ezilmesine karşı çıkacak. Zaten ilk günden AB’nin de desteğini alan, hatta seçim çalışmasını Berlin’den başlatan Obama, Batı emperyalizminin Doğu’ya ve Güney’e yönelik son medenileştirme saldırısının kahramanı olacak.

Sizce Bush’un tıkanan askeri işgal politikaları mı tehlikelidir, yoksa Clinton tarzı bu tür bir emperyalizm ve müdahalecilik mi?

Obama idaresiyle ABD, Büyük Kürdistan ve BOP projesine çok daha hızlı devam edebilecektir.

Kunta Kinte

Kenyatta

Obama

Kunta Kinte, Kenyatta ve Obama. Obama, Kunta Kinte gibi zencileri avlayan bir işbirlikçi kabilenin üyesi. Kenya’yı bağımsızlaştıran Kenyatta Obama’nın babalarını Kenya’dan sürmüştü.

Wilsoncu etnik kart devreye girecek

Aslında bu tam da Wilson emperyalizmine 100 yıl sonra bir geri dönüştür. Bilindiği gibi Wilson, 1. Dünya Savaşı’na, gecikmeli de olsa, ABD emperyalizmini sokan başkandır.

Ne hikmetse bu adam dünya tarihine büyük barışsever ve pasifist lider olarak geçmiştir. Bunu ise savaşın bitmesine az kala ilan ettiği meşhur 14 ilkesine borçludur. Bu 14 İlke barış istemektedir ama ilan edilen ABD’nin dayattığı ateşkes şartlarıdır aslında.

Bunlardan 12. madde Türkiye ile ilgilidir ki; bu madde Türkiye’nin etnik ve dinsel kimliklere göre parçalanmasını, Türklerin çoğunlukta olduğu bazı bölgelerin ise savaş sonrasında güvence altına alınarak, onaylanacak yeni bir Türk idaresine verilmesine dayanır. Boğazlar ise uluslararası bir idareye teslim edilecektir.

Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeden kastedilen, Sevr haritasındaki İç Anadolu’daki toprak parçasıdır. Wilson’un 12. ilkesinin ABD politikası açısından somut ifadesi, Büyük Ermenistan’ın ve nispeten daha küçük bir Kürdistan’ın kurulmasıdır. Zaten ABD Wilson İlkelerine uymadığı gerekçesiyle Lozan’ı daha sonra imzalamaz.

Wilson ilkeleri çok ilginçtir. Halklara self-determinasyon hakkı tanınmasını ilan eder. Ancak bu ilanın zamanlaması manidardır. Çünkü Lenin’in idaresindeki Bolşevik Rusya’nın savaştan tek taraflı çekilmesi, Rus sömürge uluslarının ve diğer ulusların kendi kaderini tayin hakkını ilan etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra Wilson bu deklarasyonu yapar.

Self-determinasyondan bahsedilen ise asla sömürgelerin özgürlüğü değildir. Çünkü Wilson İlkeleri Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarıyla ilgili öneriler yapar. Esas olarak da Türkiye’nin parçalanmasını düzenler. Ama Lenin’in o dönem belirttiği gibi ikiyüzlü bir şekilde Wilson ne ABD sömürgesi Filipinler’den ne de İtilaf devletlerinin diğer sömürgelerinden bahseder.

Aslında Wilson ABD adına yeni bir emperyalist hiyerarşi önerir. Amacı Ortadoğu’nun paylaşılmasına müdahil olmak ve Türkiye’yi yok etmektir. İşin özeti, ABD kendi mandası altında bir Ermenistan istemektedir. 14 maddeden çıkan tek somut sonuç budur. Böylelikle Fransa ve İngiltere gibi bölgede söz sahibi olabilecektir. Ancak sömürgelere “tarafsız mandaterlik” önerisi İngiltere ve Fransa gibi eski sömürgeci müttefiklerinin bile tepkisini çeker. Bazıları Wilson’u ütopyacı addeder. Oysa rakipleri onun niyetini anlar. Yükselen ABD emperyalizmi, kendisini rakiplerine ilk kez Wilson ile tartışılmaz bir şekilde gösterir.

Türkiye yeni emperyalizmin çifte standardı açısından örnektir. Söz konusu olan Türkiye olunca, self determinasyon yani parçalanma istenir. Batı sömürgelerinin bağımsızlık isteklerine karşı ise mandaterlik yönetimi önerilir.

Etnik kart, ABD emperyalizminin elinde 100 yıldır değişmeyen bir silah oldu. Özellikle Clinton döneminde etnik kartla parçalanan devletlerin sayısı o kadar çok arttı ki; emperyalist ideologlar binlerce şehir devletinin kurulduğu yeni bir dünya düzeninden bahsetmeye başladılar. Buna “insan hakları” veya “demokrasi” emperyalizmi dendi. Yugoslavya deneyi en somut örnekti.

Demokratlar daha tehlikeli

Şimdi özellikle Rusya ve Çin gibi diğer büyük rakiplerine karşı, ama özellikle ezilen uluslara karşı tıpkı Wilson dönemindeki gibi, demokrasi ve etnik ayrışma kartının daha çok kullanılacağı bir döneme giriyoruz.

Obama, ABD’de ve Batı’da “etik emperyalizm” olarak adlandırılan bir akımın temsilcisidir. Bu akım, Cumhuriyetçilerin ve Neo-Conların askeri ittifakları ve gücü temel alan savaşçı pragmatizmine karşı, rakiplere ve hedefteki ezilen uluslara karşı daha da saldırgan bir ilkesel politikayı önerir.

Örneğin Bush pragmatizmi Putin ile çok iyi anlaşabilmişti. Putin Kosova, Irak ve Afganistan’da susmuş, ABD de karşılığında bir dönem için Rusya’ya karşı etnik kartı bırakmış ve Çeçenlere verdiği desteği çekmişti. Aynı şekilde Çin ile anlaşılmış ve Tibet konusu geri plana itilmişti. Bush’un Ortadoğu’ya yönelik sömürgeci işgalleri ön plandaydı. Bu manevralar gerekliydi.

Ancak ABD her iki stratejiyi aynı anda uygular. Bush yönetiminin ikinci devresinde Demokrat muhalifler Bush’un İran’ı, Rusya’yı ve Afganistan’ı unuttuğunu ve Irak’a saplanıp kaldığını ileri sürdüler.

ABD ile Rusya’nın arası tekrar açıldı. Bizzat Bush yönetimi, Kırgızistan, Ukrayna ve Gürcistan’da “muhalif Demokratların” Sorosçu yöntemlerini benimsedi ve Rusya’ya karşı tekrar atağa geçti.

Önümüzdeki dönem AB’nin de desteğini alan Obama’nın askeri güçle desteklenen bu tür “etik emperyalizme” tekrar döneceği görülmektedir. Bush’un tecrit olduğu noktada ABD’nin BOP’u ilerletmesi için bu çok daha verimli bir strateji olacaktır.

Büyük Kürdistan ve Ermenistan’a hazır olun

Burada ABD’nin kukla Irak yönetimiyle imzaladığı çekilme anlaşması çok daha fazla önem kazanmaktadır. Anlaşmaya göre ABD askerleri 2011’de Irak’tan çekilecek. Ancak Kürtlere ve Şii işbirlikçilere dayanan kukla Irak idaresi sarsılırsa, tekrar müdahale etme hakkını sürdürecek.

Barzani, ABD askerlerini Kuzey Irak’ta hep istediklerini defalarca söyledi. Anlaşma aslında “Kürdistan”ın ilanı anlamına geliyor. Çünkü ABD Irak hava sahasını Talabani ve Barzani’nin denetimine bırakıyor. Bu ise Türkiye’yi sözde Kürdistan idaresiyle karşı karşıya bırakıyor.

Demokratların geçtiğimiz yıl hazırladıkları Irak’tan çekilme planına göre bir sonraki aşama Irak’ta zaten açık hedef olan ABD askerlerinin, kuzeye çekilmesi. Böylelikle Türkiye, Suriye, İran ve Irak’a karşı kukla Kürt devletinin varlığı korunacak. Dünyadaki en büyük ABD üssü halen Kuzey Irak’ta inşa edilmeye devam ediliyor.

Obama seçim çalışması sırasında ısrarla Irak’tan asker çekip daha fazla birliği Afganistan’a ve dünyanın istikrarsız diğer bölgelerine kaydırmayı önermişti. Obama’nın yeni “barışçı” stratejisi aslında Irak’ta sıkışıp kalan ABD yayılmacılığının önünün açılmasından başka bir şey değil.

Böylelikle Büyük Kürdistan’ın kurulması için diğer aşamalara yani Türkiye, İran ve Suriye aşamalarına geçilebilecek. “Kötü kalpli” Bush BOP’un ilk işgalini gerçekleştirmiş ve Kürt devletçiğini kurdurmuştu. Irak’ta dışlandıklarını hisseden Avrupalı emperyalistler ise ABD’yi ayıplamışlardı.

Irak’tan çekilmiş, “Kürdistan”a yerleşmiş “iyi kalpli” Obama’nın, Kürtleri korumak adına Türkiye’yi bölmek için düğmeye bastığı anda AB’nin de bunu sonuna kadar destekleyeceğini ve Bush’un bıraktığı noktadan BOP’un ilerletileceğini öngörebiliriz. BOP’un varlığı “Büyük Kürdistan”a bağlıdır. Türkiye, Suriye ve İran parçalanmadan BOP asla ilerleyemez. Obama ise bu proje için biçilmiş kaftandır.

Türkiye’deki Kürtçülerin ve Ermenicilerin bu denli sevinmesi ve bayram etmesi, PKK’lı teröristlerin elebaşı Karayılan’ın sevinçten taklalar atıp yeni efendisi Obama’ya mektuplar düzmesi bundandır.

Tüm bunlara ek olarak Obama’nın sağ kolu denen ama Obama deneyimsiz olduğu için aslında tüm dış politikayı yönetmesi beklenen yeni başkan yardımcısı Biden’in, ABD’deki Ermeni ve Rum lobilerinin değişmez adamı ve tam bir Türk düşmanı olmasını bir kenara not edelim. Kendisi ABD’deki bütün Ermeni ve Rum tasarılarının arkasındaki isimdir.

Önümüzdeki baharı bekleyin. 100 yıl sonra Wilson’un maddeleri tek tek önümüze konacak. Sözde Ermeni soykırımı ABD’nin resmi tezi, “Büyük Kürdistan” ise ivedi politikası olacak.

Kürtçüler ve Ermeniler sevinmekte haklılar. Ama bu yeni süreç aynı zamanda Amerikancılığın Türkiye’de çok daha zor olacağı günleri getirecek. İnanın Bush’tan %90 oranında nefret eden Türk halkı Obama’dan daha da çok nefret edecek.

İlk Wilson’un hevesi Atatürk’ün tarih sahnesine çıkmasıyla kursağında kalmıştı. Obama politikasının çıkmazı da bu… Burada koca bir Türk ulusu var. Bu ulustaki anti-Amerikancılık daha da yükselecek. Wilson planını yeniden uygulamaya kalkanlar Atatürk seçeneğini ön plana çıkarmış olacaklar.

Kenyatta, Obama’nın babasını özgür Kenya’da barındırmamış. Bağımsız Türkiye’de de Obama ve Obamacıların akıbetinin aynı olması yakındır.

24
Kas
08

Pavlov’un köpeklerinden Can’ın koyunlarına

Can Dündar’ın belgeseli Atatürk’e ve Kurtuluş Savaşımıza karşı en adisinden bir Şeriatçı karalama örneği değil sadece, dahası da var; bu belgesel Atatürk’ün kişiliğine ve O’nun kişiliğinde var olmuş Türk milletine karşı girişilen en kapsamlı psikolojik saldırı örneği.

Bu nedenle belgeselin yarattığı asıl tahribatın da bu psikolojik cepheden geleceğini görmemiz gerekiyor.

Ama nasıl?

Can Dündar’ın siyasi referansının tümüyle Şeriatçılar olduğunu görmüştük.

Can’ın psikoloji referansı ise Vamık Volkan adlı bir psikiyatrist.

Nitekim Can Dündar Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği röportajda Vamık Volkan’dan etkilendiğini itiraf ediyor.

İtiraf ettiği etkilenmenin kaynağı bir kitap.

Adı: “Ölümsüz Atatürk”

Kitap 1984’te ABD’de “Immortal Atatürk” adıyla yayınlanıyor.

On yıl sonra Türkiye’de yayınlanıyor ve yasaklanıyor.

Fakat 1998’de serbestçe satılmaya başlanıyor.

Adından anlaşılabilecek bir kitap değil, çünkü kitap Atatürk’ün ölümsüzlüğünü vurgulamıyor.

Kitabın temel tezi Atatürk’ün ne kadar sıradan bir insan olduğunu göstermek.

Yani tıpkı Can gibi Atatürk’ün “insani” yanlarını vurgulamak.

Ve onun “büyüklüğünü” böyle göstermek!

Ancak psikiyatrist, Atatürk’ü sıradan bir hastası gibi incelemeye koyuluyor ve Atatürk’ün ne kadar sıradan bir ruh hastası olduğunu ispatlıyor!

Pavlov’un köpekleri ve
Milli refleksin kırılması

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümü profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:

“Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Ama eğer sürekli olarak zil çalıp hiç et göstermezseniz, bir süre sonra bu şartlı refleks söner; devamının tesisi için arada et de gösterilerek pekiştirilmelidir.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünnî veya Katolik olarak gelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yâni şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.

Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur bir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yok! Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel hâline geri döndürür.

Bir yandan her gün 15–20 şehit, “kanları yerde kalmayacak” denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan Ergenekon bilmem ne deyip büyük bir çoğunluğunun suçsuz olduğuna herkesin emin olduğu, hâttâ tek suçu Atatürk’ü ve onun ilkelerini sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları… Bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar… Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusu ortadan kalkıyor.

Pavlov’un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (millî duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Volkan’a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor.

Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen bu adamla birlikte bunalım kökleşiyor.

Bunun temelinde ise Mustafa’nın annesine olan “odipal bağlılığı” var!

Aslında Can’ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.

Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!

Nitekim Can’ın belgeselinde ikide bir Mustafa’dan “yetim” olarak sözediliyor!

Ve yine Mustafa’nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk’ün anası, yani bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, “eve başka bir erkek getiriyor”!

Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım’ın “yeniden evlenmesi”ne değil “eve yeni bir erkek getirmesi”ne vurgu var!

Farkındaysanız tez Vamık Volkan’dan aktarılma olduğu gibi.

Peki Can buradan nereye varmaya çalışıyor?

Atatürk’ün aslında çocukluğundan itibaren sorunlu biri olduğuna.

Nitekim belgesel boyunca Atatürk, mutsuz, yalnız, bunalımlı bir tip olarak çizilmiş.

Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankoliklikler değil. Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor.

Atatürk’ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor: Mustafa sadece annesine karşı odipal bir bağlılık içinde değildir aynı zamanda oral bir kişiliğe sahiptir!

Şimdi bu iki kavrama bakalım.

Birincisi Freud’un “odipus kompleksi” olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori.

İkincisi ise yine Freud’un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan “oral evre”, yani ağız bağlılığı.

Mesela çocukların iki yaşına kadar anne memesine olan bağlılık dönemi.

İşimiz elbette psikoloji tartışmasına girmek değil, Freud’un kavramlarını tartışmak da değil. Ama bu kavramlar Atatürk için neden kullanılıyor onu tartışmak.

Her iki kavram da Vamık Volkan’ın kitabında Atatürk’ün kişiliği olarak konuluyor.

Şöyle ki:

Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.

Nitekim “büyük validemiz” diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır!

Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!

Can, belgeselinde bunları çok açıktan dillendirmemiş ama anlaşılan o aşama için vakit henüz erken diye düşünmüş. Yine de Can, Vamık Volkan’dan esinlendiğini iddia ettiğine göre çok yakında o meselelere de geleceği kesin.

Aslında Can’ın geveleyip de söyleyemediği şeyin ne olduğunu az çok anlayabiliyoruz: Herhalde Mustafa’dan sonra sırada Zübeyde belgeseli var.

O zaman tabularla mücadele eden Can Dündar’dan bir dahaki belgeselinde yine Şeriatçıların Zübeyde Hanım hakkındaki yalanlarını gerçekmiş gibi sunmasını bekleyebiliriz.

Şeriatçılar ne derler Atatürk için?

Veled-i zina!

Yani piç!

En son Refah Partisi’nin bir milletvekili bu lafı etmiş sonra da yurtdışına kaçmıştı.

Ama Can Dündar’ın belgeselinde faydalandığı Şeriatçıların temel tezidir bu.

Onlar Atatürk’ün annesinin aslında bir fahişe olduğunu ve Selanik genelevinde çalıştığını yayarlar.

Hatta uydurma bir de belge basar dururlar.

Peki böyle bir gerçek var mıdır?

Elbette bütünüyle uydurmadır ama insanları bir yalana inandırmak da mümkündür.

Zaten Can’ın misyonu da budur.

Belgesel boyunca Şeriatçı yalanları gerçekmiş ve hatta belgeymiş gibi sunmamış mıdır?

Hasan Tahsin 

Hasan Tahsin
ve milli refleks

Vaktiyle yalnızca Mustafa Kemal de terörist sayılmamıştı. Çok az bilinen bir örnek de, Osman Nevres Recep’tir (bildiğimiz adıyla ise Hasan Tahsin). Meslek olarak gazeteci olan Nevres’i her zamanki gibi terörist ilan eden güçler yine Batılılardır.

Birinci Dünya savaşı öncesi Batılı ülkeler her zamanki gibi Türkleri Orta Asya’ya gönderme düşleri kurmaktadır. 1911 yılında İtalyanlar hiçbir siyasal ya da hukuksal neden ortada yokken Trablusgarb’ı işgal ederler. Osman Nevres de o sırada Fransa’da eğitim görmektedir. Bir Fransız sinemasının (Olimpia) reklam vitrininde Trablusgarb ile ilgili afiş görür ve içeri girer.

Film baştan sonuna kadar Türklere hakaret ve iftira ile doludur. İtalyan propagandası en üst düzeydedir. Türkler barbar ve uygarlıktan payını almamış bir topluluk olarak tanıtılmaktadır. Osman Nevres daha fazla dayanamaz ve her zaman belinde taşıdığı silahını ateşleyerek sinema perdesini delik deşik eder.

Ertesi gün Fransız gazetelerinde şu haber çıkar: “Terörist Türk dehşet saçtı…” Hemen bu “anarşist” Türk’ün Fransa toprakları dışına atılması için kampanya başlatılır. Ve başarılı olunur da.

Kısacası uyanık olmak gerekmektedir ve bu belgesel türü saldırıların sonunun nerelere kadar gideceğini iyi öngörmek gerekir.

Aslında mesele son derece basittir.

Batılı emperyalistler yok etmek istedikleri uluslara saldırırken o ulusların önderlerinden başlarlar işe.

Çünkü ulusal bütünlüğü sağlayan ulusal önderdir.

Bunu gayet iyi bilen emperyalistler bu noktada psikoloji bilimini de yardıma çağırırlar.

İşte Vamık Volkan bu tür bir psikiyatristtir.

Kendisi Kıbrıs Türküdür ama Amerika’nın hizmetindedir.

Çok uzun yıllardır ABD başkanlarının psikiyatri danışmanlığını yapmaktadır.

CIA için çalışmaktadır.

Görevi ise aslında bilimsel bir çalışmadır.

Vamık Volkan, ABD’nin bölmek, parçalamak ve yutmak istediği coğrafyalarda yaşayan uluslarla ilgilenir.

O ulusların psikolojisini inceler.

Ve “uluslar nasıl birbirini boğazlamaz”ın teorisini geliştirir.

Yani görünürdeki amaç etnik kinleri, nefretleri incelemek, onları ortadan kaldırmaktır

Mesela Ermenilerle Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, orada Vamık girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler.

Peki inceleme dediğimiz şey nedir?

Burada izlenen yol ulusal ya da etnik düşmanlıkların ortadan kaldırılması değil, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır.

Kısacası milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi.

….

İşte bizi ilgilendiren şey de budur.

Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve refleksini nasıl yok edersiniz?

Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.

Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.

Mesela Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?

O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!

Ya da Türkler atalarını, yani Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?

O zaman onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin.

Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.

Sözde demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?

Diyorlar ki siz soykırımcı bir milletsiniz!

Ermenilere soykırım uyguladınız.

Biz diyoruz ki hayır uygulamadık!

O zaman uyanık emperyalist diyor ki: Tamam madem uygulamadınız, bunu hemen reddetmeyin, tartışalım, öyle bir sonuca varalım.

Size mantıklı geliyor, nasılsa biz suçsuzuz, tartışmadan galip ayrılırız diyorsunuz.

Ama tartışma masası kurulduğunda hiç de ortada eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz.

Bir bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, aydınlar sizin Ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor.

Kanıtları var mı?

Elbette yok!

Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı çok oldu mu, gerçeğin sesi çıkmaz oluyor.

Hayır diyorsunuz, gerçekleri bir de biz anlatalım.

Ama anlatamıyorsunuz, çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış.

İşte o zaman anlıyorsunuz tartışmaya açmak denilen tuzağı.

Çünkü bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile “acaba” demeye başlıyor!

Acaba gerçekten Ermenileri biz mi katlettik?

Yani ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor…

….

Psikolojik harbin etkisi çok büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.

Sonra sıra Kürtlere geliyor!

Sizden tartışmanızı istiyorlar.

Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz…

Bir düşünelim son dönemde neleri tartışmaya açtırdık ve neredeyiz.

Bugün Misak-ı Milli’yi pek önemsemiyoruz.

Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.

Türk dilinin önemi kalmamış.

Bu ülkede federasyon da olabilir.

Ermenilerden özür dileyebiliriz.

Kürtlere biraz toprak verebiliriz..

Kısacası ulusal varlığımıza ait hayati her alanda ve konuda kaybetmiş durumdayız.

Peki sıra neye geldi?

Sıra Atatürk’e geldi.

Çünkü önemli olan ulusal önderi yok etmektir.

O halde tüm önderlere yapılanı Atatürk’e de yapalım.

O’nun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım.

O’nun aslında zaafları olduğunu tartışalım.

Hatta O’nun anasını bile tartışalım.

Evet, emperyalistlerin gündeminde bu vardır.

Tartışın diyorlar biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!

Sonra?

Sonra da sıra sizin ananıza gelecek!

Hepinizinkine gelecek!

….

Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışın benim belgeselimi ama biraz insaflı olun, önce izleyin sonra eleştirin!

Acıyacaksınız nerdeyse adama.

Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; korkacak ne var ki, izleyin önce, inanmazsanız inanmazsınız!

İsterseniz eleştirin!

İşte asıl psikolojik harp cephesi de burada kuruluyor!

Yıllar öncesine gidiyorsunuz…

Mondros imzalanmış.

Sonra düşman askerleri İstanbul’a çıkartma yapmaya başlıyor.

Milyonlarca Türk sadece izliyor!

Demek ki önemli olan ilk adım, işgali izlettirebilmekmiş!

Ama aynı zamanda bir de masa!

Tartışacaksınız.

Tartışma masasında bizim sadrazam emperyalistlere yalvarıyor, biraz acıyın diye.

Peki izleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz?

Emperyalistler aslında şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.

Mehmet Akif, Çanakkale için ne diyordu

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.”

Ya şu Can’ın belgeseli?

Sizce daha büyük bir çıkartma değil mi?

Çıkartma sürerken iki tavır var alınacak.

Biri İstanbul’da işgalcileri karşılayan ve onlardan tokat yiyen bir Osmanlı paşası olabilirsiniz.

Ya da Dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah.

Belki de evinin perdesini kapatan sıradan ve suskun bir Türk…

Ama aslında hepsi aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar.

İzlersiniz!

Her şeyi!

Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz.

Hasan Tahsin’e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç verici aslında!

Peki Hasan Tahsin’i ne kadar tanıyoruz?

Hasan Tahsin’i Hasan Tahsin yapan nedir?

“İlk kurşun”dan önce de kurşun atmıştır Hasan Tahsin.

Tarihin garip cilvesi Hasan Tahsin Avrupa’dadır ve bir filme gider.

Filmde Türkler aşağılanmaktadır.

Hasan Tahsin bu filmi izlemez.

“Önce izleyeyim sonra eleştireyim” demez.

Ya ne der?

Türk’e küfredenin canına okurum der!

Ve çıkarır silahını ateş eder beyaz perdeye!

Film orada biter!

Hasan Tahsin’in insani ve sıradan yanıdır bu.

Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, atasına, milletine, bayrağına küfrettirmez.

En basit insan gerçeğidir.

İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle anasının durumunu tartışmaz, bunun cevabı suratınıza yiyeceğiniz yumruktur.

Neden?

Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu!

İşte Can’ın insani denilen belgeselinin bam teli de burası.

Diyor ki Can ben sizin atanıza küfredeceğim ve siz de izleyeceksiniz!

Medeni bir şekilde izleyeceksiniz!

Çıtınız çıkmayacak.

Sinemaya girecek ve orada size gösterilen yerde oturacak ve izleyeceksiniz.

Çıtınız çıkmasın, sinemadasınız!

Çıkınca fikrinizi söyleyin.

Peki çıkınca eleştirirseniz?

O zaman Can’ın medyası başlar bağırmaya: Linç ediyorsunuz Can’ı.

Peki Can’ın canı can da Atatürk’ünki patlıcan mı?

Can’ın medyası onu savunacak da Atatürk’ün medyası atasını savunmayacak mı?

Henüz büyümemiş bir çocuk çıkıp da oyunu bozmayacak mı?

….

Psikoloji bilimi ne diyor peki bu konuda?

Başka bir psikiyatristimiz insani boyuta açıklık getiriyor.

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat diyor ki, ulusal refleks aslında şartlı reflekstir.

Yani öğrenilmiş reflekslerdir.

Mesela Atatürk’ü sevmek, bayrağı sevmek, İstiklal Marşı’nda duygulanmak, şartlı reflekslerdir ve bunlar tartışma konusu değildir.

Çocukluktan öğrenilir ve ölene kadar da korunur.

Ama bazı haller vardır ki o şartlı refleksleri kaybedersiniz.

İşte Can’ın belgeseli tam da bu iş için yapılmış.

Pavlov, deneyini köpeklerle yapıyordu.

Can bizimle.

Diyor ki sinema zili çalınca içeri girecek ve izleyeceksiniz.

Ağır gelebilir size ama kendinizi tutun.

Peki sonra?

Ondan sonra alışacaksınız.

Şartlı refleksinizi, yani atanıza sahip çıkma refleksinizi yavaş yavaş yitireceksiniz.

Önce Can bir belgesel yapacak; tartışacaksınız.

Sonra bir başkasını izleyeceksiniz.

Sonra açıktan Atatürk’e küfrettiklerinde, büstlerini yıktıklarında, bayrağınızı yaktıklarında yine izleyeceksiniz.

Çünkü yavaş yavaş şartlı refleksinizi kaybediyorsunuz.

Ama kimi aklıevvel uyanıklar, hem de kendilerine Atatürkçü diyenler, başka telden çalıyor.

Bunlar diyor ki; dediğiniz doğru ama biz Pavlov’un köpekleri değiliz.

Yani bilincimiz refleksimizden önce gelir.

Vay be diyorsunuz, ne bilinçli insanlar…

Peki bu bilinçli insanlarımız ne diyor?

Halk izlemesin ama ben izleyeceğim!

Neden?

Eleştirmek için!

Peki belgeselin ne olduğunu bilmiyor musun?

Can Dündar’ın ne olduğunu bilmiyor musun?

Biliyorum ama olsun, ben izleyeceğim.

İyi diyorsunuz izle.

Sonra çıkıyor filmden ve diyor ki, ben izledim kimse bu filme gitmesin?

Neden peki?

Zararlı olabilir!

Aslında Atatürkçümüz kendisini üstün bir insan olarak görmektedir.

Sıradan insanlar etkilenebilir zararlı filmden ama kendisi etkilenmez!

Bu değişik bir türdür.

Pavlov’un köpekleri vardı, Can’ın koyunları.

Can zili çalıyor ve sözde Atatürkçü, entel tayfa filme giriveriyor!

Can deney yapıyor!

Koyunumuzun temel derdi aslında sürüden ayrılmak!

Ama Ata’nın sürüsünden ayrılırken Fethullah’ın sürüsüne katıldığının farkında değil.

Kendince üstün bir uğraş içinde.

Bilimlerin şüpheyle geliştiğini düşünüyor.

Bu şüphenin kendisini bilimsel bir doğruya götüreceğine inanıyor.

Deneyi yapanın kendisi olduğunu sanıyor ama aslında deneyin kendisi üzerinde yapıldığından habersiz bir koyun.

Bilimsel bir şüphe değil, düpedüz merak onunki.

Ama insanın başına ne gelirse ya meraktan gelirmiş ya meraktan derler.

Bizim koyunumuzunki o hesap.

Karşısındaki Can duygusal çocuk değil, aslında bir kasap!

Koyun can derdinde ama Can et derdinde!

Her bir koyundan 10 YTL geldi miydi deney tamamdır.

Atatürkçülere her şeyi izletebilirsiniz.

Üstüne bir de paralarını alırsınız.

Bizimki filme girer çıkar, ama hâlâ farkında değildir yapılan deneyin.

Can canlığını yaptığı sürece koyun bulacaktır karşısında.

Mesela Atatürk hakkında bir porno film çekse yine gider bizim koyunlar meraktan!

Deseniz insaf ne olduğu belli işte, bu film porno.

Derler ki olsun ben gidip pozisyonları eleştireceğim.

Bizimkilerin Mustafa merakı o hesap…

Ama hayatta tek bir pozisyon var şu an.

Ya Can’ın müşterisi olursunuz ya da Can’ın müşterisi olmazsınız.1

17
Kas
08

Solcular milliyetçi olur!

Türkiye’de Sol Hareketin tarihini kim yazmalı?

“Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir.” Atatürk böyle demiş. Yıllardır Atatürk’ün tarih bilimine verdiği önemin bir örneği olarak sunulur bu söz. Halbuki çok daha derin anlamları vardır. Tarihi yapmak yetmiyor bazen. Tarihi yazacaksınız da. Siz yazmazsanız, düşmanlarınız yazar. Ve zaferleriniz bile tarihe yenilgi olarak geçebilir…

Bu yüzden Atatürk, Ruşen Eşref, Mazhar Müfit gibi yazarları sürekli yanında bulundurmuş, tarihi gerçekleri Türk’ün gözünden yazmalarını istemiştir.

O yüzden tarihi kimin kaleminden okuyacağımıza iyi karar vermemiz gerekiyor. Devrim karşıtlarının yazdığı her tarih cümlesinin, tarihle ilgili anlattığı her olayın, kesinlikle bir çarpıtma ve yok saymaya hizmet ettiğinin bilincinde olmalıyız.

Devrimciler ise şanlı tarihlerini genç kuşaklara aktarmak ve onları devrimciliğe yönlendirmek amacındadır…

Türkiye’de devrimciler bu konuda maalesef iyi bir sınav veremediler. Yalnızca tarih yapmakla meşgul oldular. Mücadele ettiler, örgütlendiler, baskı gördüler, işkencede direndiler, şehit düştüler… Ama tarih yazmakla o denli uğraşmadılar. Tarih yazma işini de tarih yapmakla uğraşmaya cesareti olmayanlar üstlendi maalesef. Yani tarihimizi “en” devrimciler değil de “en az” devrimciler yazar oldu. Böylece devrimcilerin tarihini karşı devrimciler yazar hale geldi.

Bu durum, özellikle son TÜYAP Kitap Fuarı’nda ortaya çıktı. Fuarın ana konusu 68’di. Malum, 40. yıldönümü. Bir yandan konuyla ilgili konferanslar, diğer yandan 68’le ilgili her görüşten yayınevinin çıkardığı kitaplar… Tabii fuar alanı, bir anda “ekmeğini 68’in tarihini yazarak kazananlar”la doldu.

68 konusunda Fuarın en çok ilgi çeken yayınevlerinden biriyse İleri Yayınları idi. İleri Yayınları, zaten Deniz Gezmiş, Che ve Atatürkçülük üzerine kaynak kitaplarıyla yıllardır fuarın ilgi odaklarından biri. 3 kitaplık yaşamöyküsü dizisiyle fuarda pek çok okura ulaştı:

İnan Kahramanoğlu-“Suphi”

Özgür Erdem-“Deniz”

Kaya Ataberk-“Mahir”

Dizide Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen devrimci liderlerinin yaşamöykülerini anlatılıyor.

68’in saklanan karakteri: Atatürkçülük-Milliyetçilik- Sosyalizm

Aslında 68’in karakteri o kadar açık ve net ki… 68, Atatürkçü.

Şöyle bir bakalım eylem resimlerine: Ellerde hep Atatürk resimleri… Bursa Nutku okunuyor, Atatürk’ün istediği Cumhuriyet Gençliği olunacağının sözü veriliyor edilen yeminlerde.

Türk bayrağı taşınıyor en önde. Aynı zamanda milliyetçi… Kendilerine saldıran sözde milliyetçi faşistlere “Gerçek milliyetçi biziz” diye yanıt veriyor o dönem devrimci gençler.

Ve tabii ki sonuna kadar da sosyalist ve devrimci. Ama Türkiye’de özellikle 12 Eylül’den sonra öyle bir siyasi rüzgar estiriliyor ki, Atatürkçülük, sosyalizm ve milliyetçilik karşıt kavramlar gibi sunuluyor. O yüzden sosyalistliğinden kimsenin şüphe duymayacağı 68’in Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği bir türlü anlaşılamıyor.

Halbuki bizim gibi Üçüncü Dünya ülkelerinde sosyalizm demek milliyetçilik demektir. Ulusal Kurtuluşçuluk demektir. Türkiye’de bunun karşılığı ise Atatürk’tür. Atatürkçülüktür.

68’in bütün Türkiye’de bu denli örgütlenebilmesi, bu denli kalabalıklaşabilmesi, Türk milletiyle bu denli kucaklaşabilmesi ve 40 yıl sonra hâlâ hatırlanan başarılara ulaşmasının sırrı da budur: 68 doğru bir siyasi hatta ilerledi. Atatürkçülüğü, sosyalizmi ve milliyetçiliği doğru sentezledi.

Bugün televizyon ekranlarında, konferanslarda, imza günlerinde, kitap fuarlarında 68’in temsilcisi gibi görünenler değildir 68’in devamcısı… Çünkü, 12 Mart’la birlikte 68’in üstüne o denli gidildi ki, 68’in lideri bilinen, temsilcisi sayılabilecek kim varsa yok edildi.

Evet, evet… Baskı ve işkenceyle yetinmedi 12 Mart. Bizzat katletti bütün liderleri…

Şöyle bir bakalım şehitler listesine: Deniz, Mahir, Cihan, Hüseyin, Ulaş, Vedat, Taylan, Sinan…

Hepsi ama hepsi, 68’in liderleri.

Kalanlar?

Bugün 68’in temsilcisi diye gezinenlere şöyle bir bakalım. Örneğin Ertuğrul Kürkçü… Kızıldere cehenneminden canlı kurtulan tek kişi. Oradan nasıl kurtulduğunu bir kendi biliyor tabii. Ama 68’in bütün liderleri tek tek katledilirken 12 Mart’ın canlı bıraktığı birine ne kadar güvenilebilir ki? Bugün AB fonlarıyla beslenip karşı devrimci liberal tezleri savunuyor.

Örneğin, Mustafa Yalçıner… Nurhak’ ta Sinan’lar ölene kadar dövüşürken, sağ kurtulanlardan… Hüseyin Cevahir’in ölü bedenine bile onlarca kurşun atanların Yalçıner’i sağ bırakması ilginç… Bugün PKK kuyrukçuluğu yapıyor, Deniz’lerin aslında Atatürkçü olmadığını iddia edip duruyor.

Hayır, komplo teorisi kurmuyoruz. Bugün Yalçıner’lerin, Kürkçü’lerin neyi savunduğuna bir bakıyoruz da… Deniz’ler ve Mahir’ler katledilirken onların niye hayatta bırakıldığını anlıyoruz.

Anlaşılan, 68’in bütün devrimci liderleriyle birlikte, Atatürkçü-sosyalist birikimi de katledilmiş. Ve geride kalan yılgınlar, hainler, kaçkınlar korosu; 68’in yalnızca devrimciliğini değil, Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist yönünü de saklamaya kalkışmış yıllardır.

Deniz’in ve Mahir’in yaşamöykülerine baktığımızda ise tam tersini görüyoruz. İleri Yayınları, yeni kitaplarında, 68’in bu iki büyük liderinin şahsında, devrimci gençlik hareketinin gerçek yönünü ortaya çıkarıyor.

Deniz de 68 de sapına kadar Atatürkçüydü

Deniz’in babasına yazdığı 29 Ocak 1971 tarihli mektup vardır:

“Baba, sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

Baba biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.

Düşün baba, bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.

Ya vatan ya ölüm!”

Bu mektubun yıllardır gözlerden saklanmak istenmesi çok doğal.

Çünkü bu mektup açık bir şekilde göstermektedir ki, Deniz Atatürkçüdür. Ve babasına teşekkür etmektedir “Kemalist düşünceyle” yetiştirdiği için…

Ve daha da önemlisi Deniz, kendi devrimciliğinin kaynağını Atatürk’ün önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı’nda aramaktadır. Kendisine İkinci Kurtuluş Savaşçısı demektedir. Yani, Atatürk’ü bir devrimci miras olarak da görmektedir.

Bu, Deniz’le sınırlı bir durum değildir tabii. 68’in genel karakteridir bu…

Deniz’in bir yatakta bağdaş kurmuş gazete okurken bir fotoğrafı vardır. O fotoğrafta okuduğu gazete Türksolu’dur. O dönem Deniz’in de içinde yer aldığı devrimci gençlerin çıkardığı bir gazetedir Türksolu. Ve ilk sayısında “Niçin çıkıyoruz” başlıklı yazıda şöyle demektedir:

“Bugünün savaşı gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye uğruna, dış sömürücüye ve yerli ortaklarına karşı, emperyalizm-komprador-feodal üçlü ortaklığına karşı Türk ulusunun savaşıdır. Bugünün savaşı, 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün önderliğinde başlayan ulusal şahlanışın, bir gerileme süresinden sonra, yeni koşullar içinde sürdürülmesidir. Bugünün savaşı her içtenlikle ‘Türk’üm’ diyenin savaşıdır.”

Ne kadar ilginç değil mi?

Türk’üm demenin faşistlik sayıldığı günümüze bakın bir… Bir de devrimcilik sayıldığı 68’e…

Mahir Çayan gerçeği

İleri’nin yeni kitaplarında ortaya konan bir başka şey daha var: Mahir Çayan gerçeği.

Kaya Ataberk’in Mahir isimli kitabında ise Mahir Çayan gerçeğiyle de tanışıyoruz. Ve görüyoruz ki, Mahir’in Deniz’den çok da farkı yok.

Örneğin Kızıldere.

Kızıldere’de Mahir’lerin nasıl direndiği, ölüme nasıl yürüdüğü yıllardır anlatılır. Ama şu şekilde anlatılmaz:

“Evin içindekiler kuşatmanın başında MİT’çilerin ve üst düzey Amerikancıların bulunduğunun farkındaydılar. Mahir ve arkadaşlarına hakaretler ederek teslim olmalarını söyleyen bu ekip aynı düzeyden sert bir karşılık aldı. Mahir, ‘Faşist MİT’çiler, Amerikan uşakları’ diyerek bağırdı.

Mahir ve arkadaşları içeriden marşlar söylediler ve sloganlar attılar. Mahir yeniden; ‘Atatürk Çanakkale’de yüzlerce İngiliz’i öldürdü. Ülkemizin bağımsızlığı için bir avuç İngiliz’i öldürmekten geri durmayacağız’ diye bağırdı. Ardından da Gündoğdu Marşını söyleyip, ‘Yaşasın THKP-C, yaşasın THKO’ diye haykırdılar. Mahir ve devrimciler teslim olmamaya kararlıydılar. Öldürüleceklerinin de bilincindeydiler ama savaşmayı seçtiler.”

İşte Mahir Çayan gerçeği…

Ölüme giderken bile Atatürk’ten örnek almaya, Atatürk’ü örnek göstermeye devam ediyor…

Kızıldere üstüne onca belgesel yapıldı. Yazıldı. Çizildi. Ağıtlar yakıldı… Mahir’in kendisini Çanakkale’deki Atatürk’e benzettiğinden bahsedildiğini hiç duydunuz mu?

Duymadınız… Peki niye hiç duymadınız, bunu hiç düşündünüz mü?

Deniz’in, Mahir’in ve 68’in saklanan yüzü

İşte bütün mesele de bu…

68 çok doğru bir siyasal sentez yaratmıştı. Atatürkçülük, milliyetçilik ve sosyalizm birlikte savunuluyordu. Bugün solcuyum diyen örgütlere bulaşmış “sivil toplumculuk”, “Ordu düşmanlığı”, “Kürtçülük”, “Avrupacılık” (daha doğrusu fon yiyiciliği), “halk düşmanlığı” gibi virüsler 68’de yoktu…

Türkiye’de sol gerçekten de Türk Solu’ydu.

Türk’tü. Türklüğüyle gurur duyuyordu.

Milliyetçiydi. Ay yıldızlı bayrağını taşımadan eyleme çıkmıyordu.

Atatürkçüydü. Hep Atatürk’ten örnek alıyor, onun verdiği Kurtuluş Savaşı’nın devamcısı olarak görüyordu kendisini…

Antiemperyalistti. Her tür Amerikancı-Avrupacı-işbirlikçi düşünceye karşı mücadele ediyor, Amerikan bayrağı yakılmadık eylem bırakmıyordu.

Devrimciydi. Cahil, yoksul, dingin, korkutulmuş halkını küçümsemiyor; köylere, kasabalara, fabrikalara akın akın giderek halktan öğrenip, halkı örgütlüyordu.

68’in bütün bu yönleri bizden saklandı yıllardır. Bunun birkaç nedeni var.

1) 68’den arta kalanlar (68 ruhunu hâlâ taşıyanları tabii ki kastetmiyoruz, yarası olan gocunsun sadece) 68’in ruhunu devam ettiremedikleri için, vicdani rahatsızlıklarını gidermek için 68’i çarpıtıyor. Bugün Kürtçülük yaparak, AB fonlarından beslenerek solculuk yaptığını bu millete yutturabilmek için 68’in de öyle olduğu yanılsamasını yaratmak zorundalar…

2) Atatürk’ten sonra solun bu denli halkla buluştuğu ilk ve tek dönem 68. Bu yüzden emperyalizm 68’in tekrarlanmasını istemiyor. Atatürk’ün devrimciler tarafından sahiplenilmesinin nasıl bir tehlike yarattığını da gayet iyi görüyor. Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve sosyalizmi birbirinden koparma, birbirine karşıt akımlar haline getirerek bu tehlikeyi önlemeye çalışıyor.

Evet son 30 yılda Atatürkçülüğün, milliyetçiliğin ve sosyalizmin birbirinden bu derece kopması bir operasyon… Bir CIA operasyonu… 12 Mart bu operasyonun önemli bir halkasıydı. Ve emperyalizmin 68’e yanıtıydı… Bu operasyon çerçevesinde, 68’in ve önderlerinin siyasi görüşleri hep çarpıtılarak günümüze aktarıldı.

3) Türkiye’deki devrim kaçkınlarının da işine gelmiştir bu. Devrimci olamayan Atatürkçüler, Atatürkçülüğün sosyalizmden ve devrimcilikten kopartılmasını sevinerek izlemiştir. Aynı şekilde devrimci olamayan sosyalistler, Atatürkçü ve milliyetçi olmayan sosyalizme bu yüzden sarılmıştır. Ve o uyduruk “enternasyonalist” ve “özgürlükçü” solculuklarıyla Amerikancılıklarını gizlemeye çalışmışlardır.

Artık oyun bitti

Artık oyun bitti…

Mahir’i de, Deniz’i de gerçek yönleriyle ortaya koyan kitaplar var artık.

Yukarıda birer örnekle yetindik. Sanılmasın ki, cımbızla çekilen örneklerle Mahir’in ve Deniz’in Atatürkçü olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor kitaplarda.

Aksine, doğumlarından ölümlerine kadar Mahir’in de, Deniz’in de nasıl birer Atatürk evladı olduğu ortaya konuyor.

O yüzden kitaplarda anlatılan aslında 68’in öyküsüdür. Yalnızca Mahir’le Deniz’in değil.

Aileleri Atatürkçüdür. Ve solcudur. Atatürk döneminde yetişmiş Cumhuriyet kuşağıdır anneleri babaları.

Dedeleri ise Kurtuluş Savaşı gazileri ve şehitleridir. Vatan savunması mirastır dedelerinden…

27 Mayıs, TİP, Yön dergisi, Türkiye’nin 60’arda yaşadığı dönüşüm… Tümü etkiler onların solculuğunu devrimciliğini… 68 kuşağını 68 kuşağı yapan süreçleri bulacaksınız kitaplarda… Ve 68’in gerçek öyküsünü: Eylemleri, boykotları, siyasi tartışmaları… 68’in ne kadar büyük ve ne kadar Atatürkçü bir hareket olduğuna şahit olacaksınız.

Ve çocukluklarından itibaren aldıkları Atatürkçü eğitimin, hayatları boyunca siyasi duruşlarına nasıl yansıdığını da göreceksiniz…

Bugün İstiklal Marşı’nı ıslıklayan “sözde” solcular bilmezler Mahir’in İstiklal Marşı’nı her duyduğunda ayağa kalkıp hazırola geçtiğini…

Atatürk büstlerini Türkiye’deki faşizmin göstergesi sanan “sözde” Mahir takipçileri bilmezler Mahir’in yazdığı ilk bildirinin yobazlar tarafından yıkılan bir Atatürk büstü hakkında olduğunu…

Şöyle der Mahir o bildiride:

“Büyük kurtarıcı Atatürk’ün büstüne saldıran, yeşil bayrak isteyen gerici, korkunç zihniyet tekrar hortladı. (…) Kuvvetini Atatürk devrimlerinden alan bir gençlik örgütü olarak biz SBF Fikir Kulübü, tüm bu yurtsevmez hareketlerin karşısında sonuna dek direneceğiz ve Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerini kıracağız.”

Bugün Mahir, aynı saldırıyı yapan sözde takipçilerinin de ellerini kırar mıydı dersiniz?

Deniz’ler ölene kadar Atatürk’e sımsıkı tutundu

Daha çok örnek verilebilir… Ama bu, yazımızın kapsamını aşar. Ancak şunu belirtmeden de geçemeyeceğiz. Deniz ve Mahir’in Atatürkçü yönlerini saklayamayacaklarını fark edenler şimdi de şöyle bir propagandaya başladı:

“Onlar başlarda Atatürkçüydü. Ama sonra gittikçe solculaştılar ve Kemalizmi terk ederek Marksist-Leninist oldular.”

İşte bu da çarpıtmaların ve yalanların en büyüğüdür.

Deniz’lerin 12 Mart mahkemelerinde verdiği savunmaya bir bakın. Baştan sona Atatürkçü bir metindir. Yazımızın başında bahsettiğimiz babasına mektubu da, dikkat edin, 1971 tarihlidir.

Örneğin Deniz’ler savunmalarına Kurtuluş Şehitlerini selamlayarak başlıyordu:

“Yurdumuzun bağımsızlığı için giriştiğimiz bu kavgada Kurtuluş Savaşımızda şehit olanların onurlarını ve ulusumuzun kaderini korumaya kararlı olduğumuzu bildiriyoruz.

Kurtuluş Savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun”

Çünkü kendilerini İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak görüyorlardı.

Ve kendilerini Atatürk’le o kadar özdeşleştiriyorlardı ki şöyle diyorlardı:

“Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.”

Tekrar hatırlatmak isteriz. Bu savunma Deniz’lerin 1971 sonlarında verdiği savunmadır. Görüldüğü gibi Kemalizmi terk falan etmemişlerdir. Hayatlarının sonuna kadar savunmaya devam etmişlerdir.

Mahir de ölene kadar Atatürkçü

Mahir’in Kızıldere’deki tavrını başlarda zaten ortaya koyduk. Başka bir örnek daha verelim. 12 Mart’tan sonra Hüseyin Cevahir ile birlikte Maltepe’de bir evde kıstırılırlar. Mahir ve Hüseyin çatışma sırasında şu sloganları atar:

“Göreceksiniz, devrimcilik nasılmış göreceksiniz. Kahrolsun faşist köpekler. Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, yaşasın bu uğurda ölenler ve mücadele edenler, yaşasın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık ülküsünü yükseklerde tutanlar. Ölüm hoş geldin safa geldin. Bütün mazlum milletler zalimleri kahr ve perişan edecekler, feda olsun arkadaşlar, ya ölüm ya galibiyet”

“Mahir, Hüseyin, Ulaş” diye slogan atanlar bu sloganlara ne diyecektir acaba?

Yalnız sloganları değil, Mahir’in yazıları da, THKP-C’nin önemli metinleri de hep Atatürkçüdür. Kitaplarda bunun pek çok örneğini göreceksiniz. Ancak birkaç önemli örneği vermeden geçmeyelim. Mesela, Mahir temel görevlerini şöyle tanımlar:

“Proletaryaya oportünizmin bütün biçimlerini göstererek, gençlik hareketinin anlam ve niteliğini, Kemalizm’in tarihi geçmişi ve milli kurtuluşçu geleneğini tekrar tekrar anlatarak, II. Milli Kurtuluş Savaşımızda işçi ve köylü kitlelerinin en yakın dost ve müttefiki olduğunu belirterek politik bilinç götüreceğiz”

O dönemde Mahir’in siyasi önderliği altında bulunan Dev-Genç tarafından yayınlanan bir bildiride şöyle denmektedir:

“Mustafa Kemal’in yürüttüğü Milli Kurtuluş Savaşımızın başarıya ulaşması için 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, onurlu bir ulusun parlamentosuydu. Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan Parlamento, emperyalizmin kovulması, halkımızın kurtulması için kararlar alıyor, işgal kuvvetlerini atmak için planlar yapıyordu. Biz Türkiye’nin Milli Kurtuluşçu Devrimci gençliği olarak böylesine onurlu bir parlamentoyu özlüyoruz”.

İsrail Başkonsolosu Elrom’u kaçırdıkları evin komşusunun Refet Bele’nin kızı Perihan Bele olduğunu görünce ise Mahir şöyle der:

“Refet Bele Paşa’yı tarihten biliyoruz. Bizim sizinle bir işimiz yok. Sizden özür dileriz. Bizim işimiz başka. Biz de kurtuluş savaşı yapıyoruz. Bizi anlayacağınızı tahmin ederiz. Eşinize ve Atatürk’e saygımız sonsuzdur. Biz Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’ndeniz. Vatanı kurtarmak için çalışıyoruz. Size sorarlarsa böyle söylersiniz. Bizden korkmayın”.

Görüldüğü gibi Mahir gerçeğinin Deniz’den farkı yoktur. Atatürkçü yönünü törpülemiş, daha sonra Kemalizmi tamamen terk ederek Marksist-Leninist olmuş biri değil, Atatürkçülükle sosyalizmi birlikte savunmaya çalışan bir Ulusal Solcudur.

Ve bunu ölüme en çok yaklaştığı anlarda, Maltepe’de ağır yaralandığı çatışmada da, Kızıldere’de de devam ettirmiştir…

İleri Yayınları’nın Deniz ve Mahir ile ilgili bu iki yeni kitabını okumadan kimse 68 hakkında ahkam kesmesin.

Ya bilmiyordur.

Ya da çarpıtıyordur…

Çünkü bugüne kadar gözlerden saklanan, önemsiz gösterilmeye çalışılan, unutturulmak istenen gerçekler var bu kitaplarda.

Deniz’in hayatını idamına indirgeyen anlayış yok burada. Çünkü Deniz’in idamının yarattığı hüznü sömürmek değil amaç. Bu kitaplarda Deniz’in bütün hayatı da var. Deniz’in siyasi görüşleri de var… Yazdıkları da var… Devrimci amaçları da var…

Mahir’i silahlı terör eylemlerinin teorisyeni haline getiren anlayış yok bu kitaplarda. Mahir gerçeği var… Saklanan Atatürkçülüğü… Yok sayılan Ulusal Kurtuluşçuluğu…

Ve bize bıraktığı o devrimci miras var… Deniz’leri idama giderken seyretmek yerine, elinden geleni yapmaya çalışan o devrimci tavır… Fraksiyonları bir yana bırakarak THKO’lularla birlikte düzenlenen Kızıldere eylemi… Ve tüm bu süreçte İkinci Kurtuluş Savaşçısı ve Atatürk’ün evladı olduklarını hiç unutmamaları… Bu kitaplarda 68 gerçeği var…

Bugün yalnızca TÜRKSOLU’nun takip ettiği o 68 gerçeği…

Gerçek Mustafa Suphi portresi

Dizinin üçüncü kitabı Suphi de, Türkiye’de “sözde” solun yarattığı başka bir büyük çarpıtmayı düzeltiyor.

Bilindiği gibi Mustafa Suphi, Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu. Ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Sovyetler’den Anadolu’ya geçince Trabzon’da 14 yoldaşıyla birlikte katledilen bir devrimci lider.

Yıllardır bu olay Atatürk’ün emriyle yapılmış bir katliam gibi anlatıldı. Anma toplantılarında “Kemalist katliam” örneği olarak anlatıldı durdu.

Halbuki Mustafa Suphi bırakın Atatürk tarafından öldürülmeyi, bizzat O’nun tarafından Anadolu’ya çağırılmış birisi.

Ve Atatürk’e karşı bir komünist örgütlenme yapmak için değil, ellerindeki imkanları Atatürk’ün liderliğindeki Milli Mücadele’ye sunmak için geliyor Anadolu’ya…

Bir olay bu kadar çarpıtılabilir…

İnan Kahramanoğlu, “Suphi – Yaşamı ve Mücadelesi” isimli kitabında Mustafa Suphi hakkında gizlenen gerçekleri ortaya çıkarıyor.

Kitapta öncelikle, Mustafa Suphi’nin gerçek bir portresini göreceksiniz. Bolşevik Devrim öncesi milliyetçi bir örgütlenmeye girişen bir aydın… Osmanlı’dan kaçtığında hep Batıya, Avrupa’ya kaçan aydınların aksine, Doğuya, Kırım’a, Rusya’daki Türk yurtlarına giden “Türk” aydının… Bolşevik Devrimi’nden etkilenen ve Türkleri “Bütün Dünya” gazetesiyle devrim için örgütlemeye çalışan bir teşkilatçı… Bolşevik olmaya karar veren, ama Türklüğünü ve milliyetçiliğini de elden bırakmayan bir Türk komünisti…

Galiyev’in sağ kolu

Kitapta çok önemli bir başka gerçeği de göreceksiniz. Mustafa Suphi ünlü Türk Komünisti Sultan Galiyev’in çalışma arkadaşıdır. Hatta sağ koludur. Sovyetler’deki diğer Türk Komünistleriyle, Nerimanov’la, Rıskulov’la birlikte; Orta Asya, Kafkas, Kırım ve Kazan Türklerini devrime katmak için çalışır. Bir yandan da SSCB kurulduktan sonra oluşan Rusçuluğa karşı Türklerin SSCB içindeki bağımsızlığını savunur.

Bu anlamıyla Mustafa Suphi, 1910’ların başındaki Türkçülüğünü, çok güzel bir şekilde 1917’lerin Bolşevikliğiyle sentezlemiş ve “Milli Komünizm”e ulaşmıştır. Aynen Sultan Galiyev gibi…

Mustafa Suphi, ayrıca Mustafa Kemal’in liderliğindeki Milli Mücadele’ye de büyük önem veriyor, desteklemek gerektiğini düşünüyordu. Hatta Anadolu’ya geçerek yardımcı olmak istiyordu. SSCB’nin Mustafa Kemal’e destek olmasını sağlayan isimlerin başında geliyordu.

Suphi’lerin ve Galiyev’lerin bu “ulusal solcu” tavrı, başta Stalin olmak üzere SSCB’nin liderliğini yürütenlerle çatışmalarına da neden olmuştur.

Bu çatışma sonucunda pek çok Türk Komünisti Stalin tarafından ortadan kaldırıldı. Çoğunun ölüm tarihi bile bilinmiyor. Ama ne hikmetse Mustafa Suphi’nin ölümünden hâlâ Atatürk sorumlu tutuluyor.

Halbuki İnan Kahramanoğlu’nun kitabında işaret ettiği birkaç gerçek var:

1. Mustafa Suphi SSCB’deyken Enver Paşa’yla ve Stalin’le zaten kavgalıydı.

2. Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya geçişinden Mustafa Kemal’in haberi vardı. Hatta davet eden de O’ydu.

Mustafa Suphi’yi kim neden öldürdü?

Mustafa Suphi’nin ölümü, Anadolu’daki Bolşevik örgütlenmeyi durdurmanın çok çok ötesinde bir operasyondur. Operasyonun amacı Sovyetler’deki Sultan Galiyev önderliğindeki “Kuzey Türkleri”yle Anadolu’daki Mustafa Kemal önderliğindeki “Güney Türkleri”nin buluşmasını engellemektir. Tabii ki operasyonu yürüten Stalin’dir. Çünkü Stalin Sovyetler’deki Türklerin birleşip Rus egemenliğine karşı çıkmasını engellemeye çalışmaktadır.

Mustafa Suphi’yi tasfiye etmek isteyen başka biri ise Enver Paşa’dır. Enver Paşa, Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katıldığında Suphi’nin örgütlediği Türk komünistleri tarafından yuhalanmış ve konuşturulmamıştır. Enver’in Kurtuluş Savaşı’nın asıl lideri benim diyerek Lenin’in desteğini alma çabalarına da sürekli set çeken Mustafa Suphi olmuştur. Üstelik, Enver bir yandan Lenin’in desteğini almaya çalışırken, bir yandan da Orta Asya’daki gerici ve karşı devrimci Türk unsurlarla işbirliğine girmektedir. Basmacılar denilen ve İngilizler tarafından da desteklenen Türk gericileri içindeki örgütlenmesi, Türk devrimcileri arasında örgütlü olan Suphi’ler ve Galiyev’ler tarafından engellenmektedir.

Mustafa Suphi’leri öldürenlerin eski İttihatçılar olması bu açıdan bir tesadüf sayılmamalıdır. Enver Paşa, Suphi’yi kendisine bir engel olarak görmektedir.

Suphi’nin ölümünde parmağı olan bir başka isim olan Karabekir Paşa komplodaki Enver Paşa parmağının bir başka kanıtı sayılmalıdır. Çünkü Karabekir Paşa, Atatürkçü olmaktan çok İttihatçıdır. Kazım Karabekir’in de 1926’da yine eski İttihatçılarla birlikte bu sefer başka bir komploya karışması, Atatürk’ü öldürmeye niyetlenmesi de bir tesadüf sayılmamalıdır. Dolayısıyla Suphi’nin ölümündeki Karabekir parmağı Mustafa Kemal’i değil, Enver Paşa’yı işaret etmelidir.

Son olarak Mustafa Suphi ile Mustafa Kemal arasındaki mektuplaşmalardan küçük birer örnek verelim:

“Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,

Osmanlı heyeti temsilcisi Tevfik Paşa’nın İstanbul’a tebliğ ettiği barış şartlarına göre Anadolu köylüsünün son rızkına kadar saldırı altında olunduğu anlaşılıyor. Böyle bir barışı kabule razı olan bir hükümet ve sınıf ile savaşa karar vermiş olan (İştirakiyun) teşkilatına yardım edeceğiniz ümidindeyiz. Buradaki faaliyetimiz hakkında Süleyman Sami yoldaş lazım gelen bilgiyi arzedecektir. Mağdur halkımızın kurtuluşunun direniş ve devrimde olduğu kanaatiyle, mübareze ve inkılâpta olduğu kanaatiyle iyi dilek ve saygılarımızı sunarız.

Türk İştirakiyun Teşkilatı

Merkez Komite Başkanı Mustafa Suphi”

Mektubun tarihi 15 Haziran 1920. Mektubu Mustafa Kemal yanıtsız bırakmaz. Mustafa Suphi’ye 13 Eylül 1920’de bir mektup yazar. Anadolu’ya, Milli Mücadele’ye yardıma çağırır:

“Bakü’de Türk İştirakiyun Partisi Merkez Komitesi Başkanı Mustafa Suphi Bey ve üyelerden Mehmet Emin yoldaşlara,

Büyük çoğunluğu işçi ve köylülerden oluşan milletimiz Garp’ın emperyalizm ve kapitalizm mahkumiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı birleşmiş olarak mücadele ve direnişe karar vermiştir ve bu kararını uygulamaktadır.

Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’nın da aynı kanaat ve amaç ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle karşıladık. (…)

Gaye ve prensip itibarıyle bizimle tamamen ortak olan Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’ndan maddeten ve manen hakkıyla yararlanabilmemiz için teşkilatınızın acilen BMM Başkanlığı’yla irtibata geçmesi gerekmektedir. Türkiye dahilinde yapılacak her çeşit örgütlenme ve eylem ancak bu kanal aracılığıyla yapılabilir.

Aynı hedefe doğru yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’yla tamamen bir arada çalışmak üzere BMM nezdine tam yetkili bir üye göndermenizi ve BMM tarafından Azerbaycan hükümeti nezdine üye olarak Bakû’ya gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le ilişki kurmanızı ve birlikte çalışmanızı rica eder ve bu vesileyle samimi saygı ve selamlarımı sunarım.

TBMM Başkanı Mustafa Kemal”

Yıllardır anlatılan “Mustafa Suphi’yi Mustafa Kemal tasfiye etmek için öldürttü” hikayesi ne de büyük bir yalanmış.

Gerçekler ise bambaşka:

1. Mustafa Suphi, Milli Mücadele’yi tebrik ediyor.

2. Mustafa Kemal “aynı gaye ve prensiplere” sahip olduklarını belirtip güçlerini birleştirme çağrısında bulunuyor.

3. Milli Mücadele’ye katılması için Suphi’yi Ankara’ya çağırıyor.

Daha ne olsun…

Mustafa Suphi’nin ölümüyle kaçan fırsat

Anlaşılan büyük bir fırsat kaçmış.

Mustafa Suphi, Galiyev önderliğindeki “Kuzey Türkleri”yle Mustafa Kemal önderliğindeki “Güney Türkleri” arasındaki köprüydü. Ankara’ya varabilseydi Kuzey Türkleri’yle Güney Türkleri buluşabilmiş olacaktı.

Farklı coğrafyalardaki Türkler Attila’dan beri ilk kez bu denli büyük bir birliği sağlama şansını yakalayacaktı… Üstelik iki devrimci liderin önderliği altında bu birlik, emperyalizme indirilmiş çok güçlü bir tokat olacaktı.

Ancak Stalin de, Enver Paşa da, Galiyev ile Mustafa Kemal birliğinin ne büyük bir tehdit olduğunun farkındaydı. El ele verip bunu engellediler. Ve Kuzey ile Güney arasındaki o köprü yıkıldı…

İnan Kahramanoğlu’nun kitabı sayesinde, İleri Yayınları, sol içine yerleştirilmiş bir başka hastalığı da tedavi etmiş oluyor. Ve Mustafa Suphi gerçeğini ortaya çıkarıyor…


17
Kas
08

Tek Adam Atatürk

Emperyalizmin düşmanı
mazlum milletlerin liderleri

Küçükken televizyonlarda izlediğim bir görüntü, nedenini o zamanlar bilemeyecek kadar küçük olduğum halde beni çok etkilemişti. Sovyetler Birliği yıkılmıştı. Lenin’in heykelleri yıkılıyordu. Sonraları öğrendik ki nice duvarlar yıkılmış, nice liderler asılmış, nice heykeller yıkılmış.

En son Saddam Hüseyin’in heykellerinin işbirlikçi Kürtler ve Amerikalılar tarafından devrildiğini izledik. Hatta öyle büyüktü ki hınçları, öldürdükleri Saddam Hüseyin’in cesedinden bile intikam almaya çalışmışlardı. Saddam’ın cesedi işbirlikçi Şiiler tarafından bıçaklanmış ve dövülmüştü.

Evet, emperyalistler simgelerle mücadele ediyorlar. Emperyalistler işgal etmeye çalıştıkları ülkenin veya yıkmak istedikleri rejimlerin en önemli simgelerinin liderleri olduğunu biliyorlar. Emperyalizme karşı direnişin simgesi olan liderleri ortadan kaldırılırsa o halkın yalnız bırakılıp teslim alınabileceğini biliyorlar.

“Mustafa”nın asıl amacı

Şimdilerde yaşadığımız “Mustafa” tartışmalarının temellerini burada aramak gerekir. Nice rejimler yıkıldı, nice heykeller yıkıldı ama Atatürk yıkılamadı. Terörist dediler tutmadı, diktatör dediler kimse inanmadı. Emperyalistler Atatürk’ten bir türlü kurtulamadılar.

Sağlığında kurtulamadılar; idam fermanları çıkarttılar, suikastlar düzenlettiler ama olmadı. En ağır tokadı O’ndan yediler.

Ölümünün ardından da O’ndan kurtulamadılar. Kürtlerle denediler, yobazlarla denediler, hatta bunları iktidarlara ve meclise kadar taşıdılar yıksınlar diye. Yine olmadı.

Cumhuriyet yıkılma aşamasına geldi, ülke bölünme aşamasına geldi. Türk Milleti aşağılandı, horlandı ve dağıldı. Ama tek bir harç kaldı.

Tek yok edilemeyen gerçek: Tek adam.

Heykellerini yıktırtamadıkları, Türk Milletinin ve gönlünden silip atamadıkları tek gerçek.

Şimdilerde Tek Adam’ımızı yalnızlığa mahkûm etmişler. Tek Adam’ımızı “yalnız adam” haline getirmişler.

Şimdi soralım onlara.

Atatürk’ten başka vatanı kurtarmak için mücadele eden başka bir lider çıkmış mıdır?

Padişah mı, İsmet Paşa mı, Enver Paşa mı, Kazım Karabekir mi, Rauf Orbay mı?

Hangisi?

Biri vatanı satmış, yurt dışına kaçmış.

Biri vatanı kurtarmak yerine çiftlik kurup yalnız yaşamayı tercih etmiş ve Atatürk tarafından zorla ikna edilmiş.

Biri Almanların elinde bir kukla olarak macera peşinde koşmuş, diğerleri hilafetçi olmuş ve istisnasız hepsi Türk Milletinin davasına ihanet etmiş.

Var mı Atatürk’ten başka bir adam ki tüm varlığını milletin kurtuluşuna adasın?

Türk milleti için Tek Adam olsun?

Yok.

Kim yalnız?

Atatürk mü, diğerleri mi?

Peki, soralım size.

Atatürk’ü millet davasında tek bırakan bunca adam mı yalnız, Atatürk mü yalnız?

Türk Milleti, kimin peşinden gitti? Enver’in mi, Vahdettin’in mi yoksa İsmet’in mi?

Türk Milleti, mandacıların peşinden mi gitti yoksa “size ölmeyi emrediyorum” diyen bir komutanın peşinden ölüme mi gitti?

Kimler yalnız adam, kim Tek Adam?

Hainler korkaktır, acizdir ve yalnızlığa mahkûmdur. Kimse gitmez peşlerinden. Mesela Atatürk’ü mücadelede yalnız bırakan bunca paşanın mezarının nerede olduğunu kim bilir?

Hiç kimse.

Milli hassasiyetlerin yoğun yaşandığı günlerde Anıtkabir ziyaretçi akınına uğrar. Tüm eylemlerde ve gösterilerde Atatürk posterleri taşınır. Her Türkün duvarında, camında veya cüzdanında Atatürk fotoğrafı vardır.

Var mı cüzdanında Rauf Orbay’ın resmini taşıyan ya da duvarına Enver’in posterini asan?

Yok.

Çok uzağa gitmeyelim. Yakın tarihimizden birçok kahraman yaratmaya çalıştılar ya, hani biri şu Can’ın belgeselini çektiği Menderes gibi, diğeri anıt mezar yaptırılan Turgut Özal gibi.

Bu adamların ölüm yıldönümlerinde mezarları neden sinek avlar sizce?

Çünkü ihanetin bedeli ebedi yalnızlıktır.

Yalnız olan hainlerdir.

Bir tek emperyalistler tutar ellerinden, bazen onlar da bırakır, öylece kalıverirler. Kullanılmış bir mendil gibi kenara atılıverirler ya da deliğe süpürülüverirler.

Tarihi ise gerçek kahramanlar yazar. Halk kahramanların peşinden gider ve sonsuza kadar yaşatır onları. Ölümsüzleştirir.

Atatürkler geliyor

Atatürk’ü yalnızlaştırmaya çalışanlar, bunu önce O’nu fikirlerinden ve mücadelesinden soyutlayarak denediler. Atatürk’ü sıradan bir devlet adamı olarak tanıttılar.

Sanki emperyalizme karşı mücadele eden O değildi, vatanı kurtaran O değildi, yıkıntıların arasından yeni bir devlet kuran O değildi. O’nun bıraktığı ilkeler yeni bir ideolojinin programı değildi. Atatürkçülük ezilen ulusların peşinden gidebileceği bir ideoloji değildi.

Şimdi yarattıkları Atatürk’ü her gün yeni metotlarla halkın karşısına çıkarıyorlar. Aslında O’nu her gün öldürmeye çalışıyorlar. Ölüsünden bile intikam alıyorlar.

Ama her çabaları boşa gidiyor. Sağlığında da O’ndan kurtulamadılar, yokluğunda da kurtulamadılar. Bunca çabaya karşı yine milyonlar Tek Adam Atatürk’ün posterleriyle karşılarına dikiliyor.

Tüm korkuları ne biliyor musunuz?

Bir sabah kalktıklarında milyonlarca genç yine “Atatürk geliyor” diye sokaklarda olacak.

Hepsini asabilinecekler mi acaba?

17
Kas
08

Fethullahçılar Tayyip’e karşı Apo’nun safına geçiyor!

Fırat’ın istifası

Geçtiğimiz haftanın en önemli olayı AKP’nin ikinci adamı konumundaki Dengir Mir Mehmet Fırat’ın istifası oldu.

Sağlık nedenlerini gerekçe göstererek istifa eden Fırat, “AKP’nin Güneydoğu politikasındaki değişim nedeniyle istifa mı ettiniz?” şeklinde yöneltilen soruya, “AKP’nin doğu, güneydoğu programı belli. Bugüne kadar da o programı geliştirerek, yürüttü. Bundan sonrada yürütecek. Bundan hiç şüphem yok” şeklinde cevap vermiş.

Fırat bu cevabıyla Tayyip ile aralarında bir anlaşmazlık olduğu yönündeki kuşkuları da kendice savurturmuş oldu! Oysa Fırat’ın bu istifasının, Tayyip’in Hakkari’de yapmış olduğu “Ya bu bayrağa bağlı olursun ya da kendine vatan ararsın. Tek devlet, tek millet, tek bayrak. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok” sözlerinden sonra gelmesi manidardır.

Yine basına yansıyan haberlerde, Fırat’ın CHP’li Kılıçdaroğlu ile girmiş olduğu tartışmalardan yıpranması sonucu bu istifanın geldiği yönünde haberler de mevcuttu, ancak bu haberin gerçeklik payı çok düşük olduğu için gerekli ilgiyi görmedi. Çünkü Tayyip, muhalefetin eleştirileriyle yıpratılan adamlarını onların isteğiyle harcamayacağını bu yöndeki sözleri ve uygulamalarıyla ortaya koymuştur.

O zaman ortada tek bir seçenek kalıyor; Fırat, tüm yalanlamalarına karşın Tayyip ile Kürt politikasında ters düşmüştür. İstifanın gerçek nedeni budur.

Oysa daha düne kadar AKP’nin DTP ile görüşmeleri Fırat aracılığıyla yapılıyordu. Demokrasi teröre feda edilmeyecek, deniyordu. Tayyip birden, Güneydoğu sorununda akıl aldığı Fırat’ın istifasını kabul ederek yerine Abdülkadir Aksu’yu atadı.

Belli ki Tayyip, yaklaşan yerel seçimlerde hedef koymuş olduğu belediyeleri ele geçiremeyeceği gibi eldeki bazı mevcut belediyeleri de DTP’ye kaptıracağını anlamış gözüküyor. O nedenle AKP, DTP’den daha fazla Kürtçülük yapma kapasitesi olmadığı için mevcut düzende en azından kendine çeki düzen veriyor görüntüsüyle, paçayı kurtarmaya çalışmaktadır. Çünkü daha düne kadar verilen şehitlerin hesabı, yapmış olduğu sorumsuzluğuyla AKP’den soruluyordu. Fakat yapılan bu hamlelerin, yaklaşan yerel seçimlerde AKP’ye hiçbir katkısı olmayacaktır. Ancak, AKP’nin böyle bir hamle yapmaktan başka bir yolu da yoktur.

Önümüzdeki bu süreçte Güneydoğu’da AKP’nin DTP’ye karşı hiçbir şansının olmadığı anlaşılmış gözüküyor! DTP de bunu bildiği için yapmış olduğu provokasyonlarla halkın dini duygularını harekete geçirmek yerine, sözde etnik Kürt kimliği üzerinden Kürtçülük yaparak hedefe ulaşmaya çalışmaktadır. Doğal olarak DTP, AKP’den daha iyi bir hamle yapmaktadır.

Mevcut şartlar AKP’yi Güneydoğu’da DTP’den daha avantajlı hale getirmeyeceği için, artık Dengir Mir Mehmet Fırat’a ihtiyaç yoktur. AKP’nin sözde Kürt politikasındaki değişikliğin asıl nedeni budur.

Fehmi Koru

(… ) Tankla-topla sorunların çözüleceğine inanan Bush’un anlayabileceği dilden çözümler peşinde bir ülke görüntüsünde Türkiye. ‘Terör’ ile sosyolojik gerçekliklerin dayattığı ‘sorun’ arasındaki o kalın çizgi bir süreden beri belli-belirsiz bir hal aldı çünkü. Obama “Demokrasi ve insan hakları istikametinde değişim” sloganıyla ABD’de Beyaz Saray piyangosunu kazanmışken, bizde en az işitilen, yokluğu yüzünden şikâyet konusu yapılmak üzere kullanılan sözcüklere dönüştü demokrasi ve insan hakları kavramları… ABD 40 yıl önce ‘köpek’ derekesinde gördüğü ve mekânları ortak kullanmasına itiraz ettiği siyah adamın eşitliğini içlerinden birini başkan seçerek bütün dünyaya bir kez daha ilân etti; buna karşılık, bizden “Ya sev, ya terk et” anlamsız sesleri daha sıklıkla çıkmaya başladı. Ak Parti, Obama’lı dünya gerçekliğine, ‘değişim’ bayrağını yeniden ele alarak mukabele etmelidir. Amerikan seçmeninin mesajını en iyi alması gereken insanlar bizim ülkemizde…

(Fehmi Koru, 6 Kasım 2008)


Hüseyin Gülerce

AK Parti yönetimi de bu eleştirileri yapanlara işte bu yüzden hoşgörülü olmalı, bu eleştirilerin sahiplerinin endişelerini, duyarlılıklarını, hissiyatlarını anlamaya çalışmalıdır. “Anlayın bizi” deyip kulağın üstüne yatmak, o samimi insanlarda elbette “Ne oluyoruz, AK Parti’yi de mi kaybediyoruz?” düşüncesini ister istemez doğurur… Daha açık söylemem gerekirse, davulun sesinin uzaktan hoş geldiğini, sırtında yumurta küfesi olmayanın sabırdan, teenniden, aheste gitmekten bir şey anlamayacağını en iyi bilenlerdeniz. Germeye, gerilmeye, çatışmaya, sertliğe işte bu yüzden en fazla karşı çıkanlardanız. Bu ülkede demokrasinin önünde yokuşlar olduğunu, bu yokuşları aşmanın zaman alacağını, birkaç nesil daha beklemek gerektiğini söyleyenlerdeniz. Daha ne diyelim? Siyasî istikrar için, demokratikleşme için, daha iyisi siyaset sahnesinde gözükmediği ve alternatifi olmadığı için AK Parti’ye tanınan seçmen kredisi heba edilmemelidir. Bütün maruzatımız budur…

(Hüseyin Gülerce, 13 Kasım 2008)

DTP provokasyonları kasıtlı olarak çıkarmıştır

Son bir ayda gelişen bu sürecin başına gidersek, AKP ile DTP’nin arasını açan isyan hareketlerinin, DTP’lilerin terörist başı Abdullah Öcalan’a fiziksel şiddet uygulandığı yönündeki yalan haberlerini gerekçe göstererek başlatmış olduğu hemen aklımıza gelecektir.

Bu yalan haber ile DTP’nin önderliğinde bazı şehirlerimizde isyan hareketleri böylece başlamış oldu. Araç yakmalar, yağmalamalar yapıldı. Bu isyan hareketleri ilk etapta DTP’ye zarar veriyormuş gibi gözükse de aslında burada kazanan DTP’dir. Çünkü yapılan şiddet eylemlerine AKP’nin, devletin kolluk kuvvetleriyle cevap vermesi bu işin arkasında olan PKK’yı kuvvetlendirmektedir. PKK’nın kuvvetlenmesi demek DTP’nin kuvvetlenmesi demektir.

Sonuçta DTP, çıkarmış olduğu isyancı hareketlerle kendi kendini güçlendirmiştir, ancak diğer bir taraftan baktığımızda ise iktidardaki AKP’nin bu isyancı hareketlere, yapılması gereken müdahaleyi yeterince yapmadığını gözlemlemiştik. Tabii buradan AKP’nin PKK’nın elini güçlendirecek bir koz vermediği anlamı çıkartmamalıyız. Eğer AKP bu isyancı hareketlere gerekli cevabı verememiş ise bunun altında yatan neden AKP’nin içinde bulundu aciz durumdur. Bu, PKK’ya mevcut propaganda ortamı yapmaya yetip de artmıştır bile. Yani bu durumda bile kazanan yine PKK olmuştur.

Tabii o dönemde başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve diğer AKP’lilerin yapmış olduğu açıklamaların, DTP’nin, yani PKK’nın, işine yaradığı da unutulmamalıdır. Doğal olarak Başbakan Tayyip’inde sözleri unutulmamalıdır. Van’daki bir konuşmasında “Barış istiyorsanız silahları bırakın” sözü bundan yaklaşık 3-4 sene önce PKK’yı masaya davet eden sözünü hatırlatmaktadır.

Tayyip’in Hakkari’ de sarf etmiş olduğu “ya sev, ya terk et” anlamına yakın sözünü düzeltmek için bile söylediği söz tam bir faciadır. Ne diyor Tayyip? “Biz bu ülkede Türküyle, Kürdüyle, Abazasıyla, Boşnağıyla biriz, beraberiz. Hiçbir etnik unsur, bir diğer etnik unsura üstünlük mücadelesi vermemelidir” diyor.

Türklük ile Kürtlüğü etnik unsur olarak tanımlayıp aynı kefeye koyuyor. Türklüğü küçültüyor, Kürtlüğü ise yüceltiyor. Kürtlük diye bir etnik unsur olmadığı gibi Türklük gibi bir millet adını etnik unsur yapıveriyor. Tayyip bu ve benzeri sözlerinin birçoğunu sözde Kürt realitesini tanımlarken de yapmıştı.

Özetle tüm bu gelişmeler, PKK’nın işine yaradığı için, iktidardaki Kürt-İslamcı AKP ile Güneydoğu’yu adeta kurtarılmış bölge ilan eden DTP’nin arasını açmıştır. Her ikisi de Kürtçü parti olmalarına karşın daha şeriatçı olan AKP, kendisinden daha Kürtçü olan DTP karşısında mağlup olmuştur. Daha düne kadar birlikte hareket eden şeriatçılar ile Kürtçüler arasında ilk çatlak da böylelikle ortaya çıkıvermiştir.

Liberaller ile AKP arasında da çatlak çıkıyor

Türkiye’de gelişen bu sürecin ortaya çıkmasına vesile olan, ancak ipler kendi ellerinde olmadığı için gelişmeleri istedikleri şekilde yönlendirememekten rahatsız olan liberallerimizin arasında da bir çatlak ortaya çıktı. Çatlağın nedeni ise AKP’nin Kürt politikasında yaptığı değişim. Bu değişim ile birlikte bugüne kadar AKP’yi cansiperane savunan medyanın liboş kalemleri, birden bire Tayyip’e ve AKP’ye yönelik sert eleştiriler yöneltmeye başladılar.

Çünkü, liberallerimiz iktidardaki Şeriatçı Kürtçü parti olan AKP’yi desteklemektedir. Ama aynı zamanda sözde Kürt kimliği üzerinden Kürtçülük yapan DTP’yi de desteklemektedirler. DTP’nin şiddet eylemlerini artırarak sözde Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yollardan çözülmesine engel olduğu için kızgınlar. Diğer taraftan mevcut şartlar yüzünden DTP’ye karşı avantajını kaybeden AKP’nin ve onun başındaki Tayyip’in sözde Kürt sorununu çözümünde politik tavrını değiştirmesine de karşılar.

Bir çatlak ses de cemaatten

Buna en iyi örnek AKP’nin yandaş medyasında gazetecilik yapan Fehmi Koru olmuştur. Koru, AKP üzerine yazdığı bir yazısında AKP ve Tayyip’i kastederek; “Türkiye’de 2002 yılında yaşanan Obamacı bir yaklaşımdı. 2008 yılına gelindiğinde biraz Bush’u andıran bir yönetim anlayışı içinde sorunlara yaklaşıyormuş gibi görünüyor” demişti. Buna cevaben de Tayyip, “Ya sıkılır insan. Güya biz iktidara gelirken Obama gibi gelmişiz, şimdi Bush olmuşuz. Sevsinler seni, yazıklar olsun…” demiş. Yine bir yazısında Fehmi Koru, “Obama ne kadar ‘değişimi’ temsil ediyorsa ABD’de, Ak Parti de, özellikle ‘vatandaşlık bağları’ söz konusu olduğunda, o kadar ‘değişim’ yanlısıydı Türkiye’de. Ak Parti, Obama’lı dünya gerçekliğine, ‘değişim’ bayrağını yeniden ele alarak mukabele etmelidir.Amerikan seçmeninin mesajını en iyi alması gereken insanlar bizim ülkemizde…” diyor. Koru, bir geri iki ileri hareket etsede Tayyip’i eleştirmekten kendini alamıyor.

DTP’nin başlatmış olduğu isyancı harekete sözde el koymak için Tunceli, Diyarbakır, Van ve Hakkari gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirlerinde gezi düzenleyen Tayyip’in, Hakkari’de Fırat’ın da istifa etmesine neden olan “Ya sev ya terk et” anlamına gelen sözlerine tepki olarak cemaatten Fehmi Koru’nun başlattığı eleştiri bombardımanına liboşlar devam etti. Fehmi Koru’dan sonra AKP ve Tayyip’i eleştiren Ahmet Altan, AKP’yi, “AKP nereye gidiyor” başlıklı yazısında eleştirdi. Kardeşi Mehmet Altan Star gazetesinde, “Ankara Kürt sorununu 85 yıldır çözemiyor…AKP’nin de ikinci dönemde bizlere yarattığı en büyük hayal kırıklığı ne oldu? Herkes için özgürlük istedi: Başörtüsü için istediği özgürlüğü diğerlerine vermedi” şeklinde yazmış. Milliyet’ten Hasan Cemal ise, “Demokratikleşme süreci, Çillerleşmeye dönüştü” şeklindeki başlıklı yazısıyla eleştirmiş. Ayrıca Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu, “Hükümetin Kürt politikası ve Pompalı tüfek…” başlıklı yazısında, AKP’nin Kürt krizini kötü yönettiğinden giriş yaparak Beyoğlu’nda bir vatandaşın pompalı tüfek kullanması üzerine Tayyip’in sarf etmiş olduğu sözleri eleştirdi.

Şeriatçılıktan Kürtçülüğe kayış

Liberal çevrelerin tüm bu eleştirilerinin yanında Fethulluh Gülen’e yakınlığı ile bilinen Zaman gazetesi yazarları da AKP’yi eleştirmektedirler. Örneğin Mümtazer Türköne, “AK Parti’nin sağduyusu” başlıklı yazısında AKP’yi biraz daha sağduyulu olmaya çağırıyor. Gazetenin yazarlarından bir diğeri olan Hüseyin Gülerce ise, “Davul meselesi ya da AK Partiyi anlamaya çalışmak..” başlıklı yazısında Kürt seçmenin AKP’ye vermiş olduğu oyun heba olmaması için haklı olarak eleştirilerde bulunduğunu anlatmaktadır. Ayrıca yazısında: “Eleştiriler karşısında rahmetli Özal, epey hoşgörülü ve tahammüllü olmakla birlikte, güzel bir yol da takip ediyordu. Kendisini çok eleştirenlerle çayda, sohbetlerde bir araya gelip onları bilgilendiriyor, ikna etmeye çalışıyordu. Bu sayede, gazete köşelerinden yapılan eleştiriler yerine yüzüne söylenenler daha etkileyici oluyordu. Aynı zamanda kendisine karşı insaflı olan gazeteci ve yazarlar halesi oluştu. Sayın Erdoğan’ın maalesef böyle bir tarzı yok. Dost bildiklerinin eleştiri ve tavsiyelerini samimi ortamlarda dinlemeyi 6 yıl boyunca hiç denemedi. Kendisini, hakarete varan eleştirilerle hırpalayanlarla, değişik mekânlarda bir araya gelmeyi tercih etti.” şeklinde Tayyip’e sitemini bildirmektedir. Bu yazısında açık açık, 6 yıl boyunca seni eleştiren liberaller ile dost olmaya çalışırken; sana yakın biz, cemaatin yazarlarına insafsızca davranıyorsun demeye getiriyor.

Yine Zaman gazetesinin diğer bir yazarı olan Ali Bulaç, “…siyasetin dilini, üslubunu, tarzını böylesine sertleştirip reste karşı rest ve giderek basit bir belediye seçimini ‘ya sev ya terk et’ noktasına getirmek ne kadar makul, ne kadar ülkenin siyasi istikrarına ve sosyal barışına hizmet eder? Bu sivil siyasetin dili değil; buyurun, tehdit eden, dışlayan, ezmek isteyen devletin dilidir” diyerek eleştirmiştir. Ali Bulaç, katılmış olduğu bir televizyon programında da mealen; Kürt olup ama İslamcı, ama solcu, sağcı, köylü ve diğer Kürt kesimin ortak paydada buluştuğu yer, Kürt kimliğinin kabul edilmesi, demişti. Ali Bulaç gibi bir Fethullahçının, bir Şeriatçının bile yıllar yılı bu meseleye eğilmesinin bir nedeni vardır o da; İslamiyet gibi evrensel bir kavramın üzerinden siyaset yapsalar da, sözde Kürt kimliği gibi bir yerel bir kavram üzerinden siyaset yapamadan duramamalarıdır.

Allah davasında koşması gereken Saidi Kürdi (Nursi) ve Şeyh Sait bile Şeriatçılığın yanında Şeriatçılıktan çok Kürtçülük yapmıştır. O nedenle Kürt-İslamcılık gibi siyaset anlayışının varacağı yer bellidir; Kürtçülük. İşte birilerininde anlayamadığı konu da bu; Cemaatin içinden gelen isimler bakıyoruz Tayyip’i Kürtçülük konsunda yetersiz buluyor ve politik tavrını değiştirmesini eleştiriyor.

Şeriatçılarımızın geçmişine bakıyoruz orada da yine Kürtçülük var.

Yine, Vakit’ten Abdurruhman Dilipak ve Zaman’dan Ali Bulaç Kamuoyunda şeriatçı bilinmelerine karşın, Tayyip, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaparken bir Kürt raporu hazırlatmıştı. Hazırlayanlar içinde bu isimler de vardı.

Türkiye’nin gelmiş olduğu bu süreçte, Kürt-İslamcı Şeriatçılarımızın yani AKP ve Fethullahçılarımızın vardıkları yer, yine şiar edindikleri şeyhlerinin, hocalarının yeri oluyor; Kürtçülük oluyor. O nedenle bu süreç, şeriatçılarımızı, şimdi eleştirdikleri DTP’nin, yani PKK’nın, yanına giderek yanaştıracaktır.

Ali Bulaç’ın dediği gibi sözde Kürt etnik kimliğine mensup olan tüm sınıfların derdi Kürtçülük. Bu nedenle şeriatçıların, bu kesimin kendilerinden uzaklaşmaması için en az onlar kadar Kürtçülük yapacaklarından kimsenin şüphesi olmasın. Bu mevcut düzen içinde şeriatçılarımız ile Kürtçüler arasında şimdilik çatlak olsa da, ilerde esas ana noktası olan Kürtçülük noktasında kaynaşma yine olacaktır.

Birileri, Tayyip’i sözde milliyetçi söylemler ile sözde Kürt sorunun çözümüne engel olduğu için eleştirse de, Tayyip Kürtçülük noktasından kopmamıştır, kopamaz da. Çünkü bugün Tayyip’i Güneydoğu’da asıl var eden Kürtçü söylemleridir, yoksa şeriatçı söylemleri değildir! Kaldı ki, daha düne kadar Leyla Zana ve saz arkadaşlarını AKP affetmişti, DTP’nin kapatılmasına karşı çıktığı gibi DTP’nin meclis çatısı altında olmasından da memnundu.

Hatta Tayyip, hazırlatmış olduğu Kürt raporunda devletten değil de PKK’dan taraftı! Şimdi kendisi iktidarda ve işlerine engel olduğu için mi karşı, yoksa Kürtçülük konusunda kendisine karşı esaslı bir rakip çıkmasından mı?

Tabii ki, karşısına esaslı bir rakip çıkmasından PKK karşıtı gözüküyor. Ama istesede istemesede başta cemaatçi yazarların dürtmesi ile Tayyip kendisine biçilen rolü er veya geç oynayacaktır.

O günleri tekrar yaşayarak göreceğiz.

17
Kas
08

Mustafa’nın tarih tezi ne?

Hrant Dink ve Can Dündar

Filmler  Türk  düşmanlığını  yaymanın  ama  aynı  zamanda  bunu  Türk’e  izlettirmenin  iyi  bir  yolu.

Yıllar  önce  “Geceyarısı  Ekspresi”  bu  rolü  üstlenmişti.

Geçtiğimiz  yıllarda  ise  “Ararat”.

Can  Dündar’ın “Mustafa”sı  da tarihte  Türk  düşmanı  bir  propaganda  filmi  olarak  yerini  alacak.

En solda ise Can Dündar Erivan’da Türk düşmanı Hrant Dink ile birlikte görülüyor.

Kimbilir belki bu belgeseli  tasarlıyorlardı.

Geceyarısı Ekspresi

Can Dündar “tabu neymiş anladım” diyor verdiği röportajda. Son derece “iyiniyetli” çabasına karşı insanlar onu linç etmeye

kalkıyorlarmış. “Tabu ve linç” meselesine elbette döneceğiz ama önce Can’ın şu “iyiniyetli

” Mustafa belgeseline bir bakalım, gerçekte ne

kadar iyi niyetliymiş görelim…

Belgeselin ele alacağımız iki yanı var, birincisi Atatürk’ün siyasi yanını anlatan “tarih bölümü”, ikincisi ise Atatürk’ün insani yanını anlatan “psikoloji bölümü”.

Önce tarih…

Mustafa belgeselinin savunduğu “tarih tezi” ne acaba?

Can Dündar, resmi tarihe karşı bir aydınımız, hatta bu belgesel dolayısıyla verdiği röportajlarda sansürlenen Atatürk’ü ortaya koymaya çalıştığını söylüyor.

Ararat

Yani epey cesur bir araştırmacı Can Dündar, bunca yıldır Türk milletinden gizlenen Atatürk gerçeğini ortaya koymuş!

O halde tarih tarih bakalım bu “gayrı resmi” tarihe…

Ne  var  ne  yok  görelim…

Harbiye’de öğrenci Mustafa Kemal var. Hatta bir ara Atatürk’ün devrimci faaliyetleri dolayısıyla jurnallendiği, disiplin soruşturmasına uğradığı ve hücreye atıldığı anlatılıyor.

Ama bunlar bilinmeyen şeyler değil, yani yeni bir yanı yok.

Belgeselde Mustafa Kemal cezasını bekliyor ve sürgüne

Mustafa

gönderiliyor.

Bu da resmi tarihte bilinen bir gerçek.

Peki nereye gidiyor sürgüne?

Şam’a.

Ya Şam’da ne yapıyor Mustafa Kemal?

İşte Can Dündar’a fırsat, sansürlenen Atatürk’ü ortaya koyması için!

Atatürk  Şam’da  gizli  bir örgüt  kuruyor, devrimci  bir  örgüt!

Adı  “Vatan  ve  Hürriyet” !

Peki  “sansürsüz”  belgeselimizde  var  mı ?

Yok !

Sonra o örgütün bir şubesini Selanik’te kuruyor ve kuruluş toplantısında şöyle diyor arkadaşlarına:

“Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zaruridir. Sizden fedakarlık bekliyorum.  Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum”

Peki  belgeselde  bu  sözler var  mı ?

Yok !

O  halde  “belgesel”imiz  sansürlenen  Atatürk’e  sansür  uyguluyor !

Ama belgeselde başka “yok”lar da “var” !

Mesela ?

Mesela Çanakkale Savaşı var, hatta 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal var.

Ama Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal yok !

Anafartalar Kahramanının ülkeye yayılan şanı yok !

“Size  ölmeyi  emrediyorum”  diye  askere  süngü  taktırması  da  yok !

Biryerlerden  tanıdık  ama  bu  tarih  değil mi ?

Evet, Şeriatçıların Çanakkale kitaplarında ve belgesellerinde de Çanakkale’de Mustafa Kemal yoktur !

İşte Can’ın belgeseli de bu Şeriatçı tarih tezini tekrarlıyor.

Ama bu kadar mı Can Dündar’ın Şeriatçı tarih anlayışı?

Mesela Atatürk Can’ın belgeseline göre Samsun’a çıkmamış!

Ya ne olmuş?

Padişah onu görevlendirmiş!

Yani yine klasik Şeriatçı tez!

Ama dahası var Can’n tezinde: Aynı zamanda Atatürk Samsun’a gitmiş, çünkü İstanbul’da canı çok sıkılmış, bunalmış!

Adeta geziye çıkmış!

“İyi çıksın biraz hava alsın” diyorsunuz, sonra Anadolu günleri başlıyor.

Ama bu defa Şeriatçılara bile parmak ısırtacak bir şey var Can’ın belgeselinde.

Can’ın belgeseline göre ne Amasya Tamimi, ne Sivas Kongresi, ne Erzurum Kongresi var!

Pes diyorsunuz bu nasıl tarih tezi.

İnsan hani biraz duygusal olacak, biraz romantik, üstelik gerçekçi, tıpkı Can gibi. E biraz film deneyimi de var, yazı deneyimi de.

Ama Sivas’tan ve “Ya İstiklal Ya Ölüm!”den bahsetmiyecek!

Sadece bu da değil, mesela Atatürk’ün “Geldikleri gibi giderler” sözü de değişiyor belgeselde. Atatürk İstanbul sokaklarında yaveriyle aylak aylak dolaşırken, “geldikleri gibi giderler” diyor!

Yani “sallama, takma kafana, geldikleri gibi giderler” gibi bir şey!

“İlahi Can” mı demeli “Çüş birader” mi!

Tarih bu kadar da yok sayılmaz ki…

Rıza Nur
Rıza Nur

Kadir Mısıroğlu
Kadir Mısıroğlu

Abdurrahman Dilipak
Abdurrahman Dilipak

Can Dündar, Mustafa belgeseli için çok derin araştırmalar yapmış, hatta Genelkurmay’da daha önce hiçkimsenin görmediği belgeleri incelemiş.

Ancak izlediğimiz belgeselde hiç de öyle daha önce bilmediğimiz, duymadığımız bir şey yoktu.Aksine Can Dündar’ın yeni diye ortaya attığı tüm bilgiler, Şeriatçı yazarların yıllardır yazıp çizdiği şeyler.

Bu kaynakların en başında Dr. Rıza Nur geliyor. Rıza Nur, ilk Meclis’te yer almış, bakanlık yapmış biri. Koyu şeriatçı olmasının yanında bir de deli raporu var! Atatürk hakkında ortaya attığı iddialar da bu nedenle tam anlamıyla “deli saçması” kategorisine giriyordu. Ancak Can Dündar bunları sanki gizlenen, sansürlenen Atatürk gerçeğiymiş gibi tekrar piyasaya sürüyor.

Rıza Nur ekolünden bir diğer Şeriatçı tarihçi de Kadir Mısıroğlu. Necip Fazıl’ın öğrencilerinden bu zatın da Atatürk’e hakaret dışında bir bildiği yok. Hakaret davaları sırasında o da “Bakırköy” de bulunmuş!

Bir diğer daha “aklı başında” kaynak ise Abdurahman Dilipak. O da tarihçi özentisi kitaplarında Mustafa Belgeseli’ndeki herşeyi ve aynı sırayla, aynı üslupla sıralıyor. Kısacası can Dündar’ın tarih tezi, sözde resmi tarihin dışında ama Şeriatçıların 70 yıllık resmi tarihinin birebir aynısı. Ve aynı Can Dündar şimdi de Fethullah Belgeseli çekecekmiş! Ne tesadüf ama değil mi sizce de?

Amasya, Sivas ve Erzurum kongreleri atlanıyor ve doğrudan Meclis’in açılışına geçiliyor!

Hadi diyelim Can’ın acelesi var, belgeseli uzamasın diye Atatürk’ten ve Kurtuluş Savaşı’ndan Sivas’sız, Erzurum’suz bahsedecek.

Ama o da ne?

Meclis’ten ve Milli Mücadele’den yine bahsetmiyor!

Ya neden bahsediyor?

Atatürk’ün yerleştiği evden, içinin nasıl dayalı döşeli olduğundan!

Sanırsın ki Atatürk Ankara’da villa almış, onu döşetiyor!

He bir de kadın getirtiyor eve…

Atıyor mu demeli yoksa!

Ama bir sahne var ki gözleriniz yaşarır.

Meclis’in parası kalmamış, mum alacak paraları yok ve geceleri mum yakamıyorlar.

Ya Atatürk ne yapıyor?

Yaverini çağırıyor, “bana mum bul çocuk, ben karanlıktan korkarım uyuyamam” diyor!

Ya işte böyle karanlıktan korkan bir adamı koca ulusal mücadeleye reis yapmışlar.

Ama o da Atatürk sayesinde olmamış.

Padişah telgraf başına çağırmış, görevden alındığını, hemen İstanbul’a dönmesi gerektiğini söylemiş.

Telgraf başında Mustafa Kemal korkmuş, “ulan” demiş “ben şimdi İstanbul’a gitsem beni ya hapsederler ya idam ederler.”

Peki ne yapmış?

İstifa etmiş!

Yani sadece korkudan!

Peki o istifa mektubundaki ifadeler?

Onlar yok elbette, çünkü orada Atatürk mücahit olarak çarpışmaktan bahsediyor?

Söyler mi Can hiç, o kadar keriz mi?

Saklıyor bu gerçeği.

Üstüne bir yalan daha ekliyor.

İstifa telgrafını yolluyor İstanbul’a ama çok korkuyor. Şimdi beni burada da tutuklarlar diye.

O sırada Kazım Karabekir Paşa giriyor içeri.

Atatürk telaşlanıyor, tutuklanacak diye.

Ama öyle bir anlatıyor ki Can, sanki “neredeye altına yapacaktı” diyor.

Elbet demiyor, çünkü işini biliyor Can ama ne demek istediğini anlıyorsunuz.

Kâzım Karabekir giriyor içeri, “Emrinizdeyim Paşam” diyor!

O zaman Atatürk rahatlıyor!

Peki bu teoriler kimin tezi?

Bunlar da Şeriatçıların 70 yıllık klasik resmi tarihi.

Yani Milli Mücadele’nin lideri aslında Atatürk değil Kâzım Karabekir’di diyor Can.

Ama o araştırmacı Can, İsmet Paşa ile Karabekir Paşa’nın, Milli Mücadele başlamadan önceki mektuplaşmalarını, orada ikisinin de bir kenara çekilip çiftlik kurmayı planladığını atlıyor.

Atatürk’ün aşk mektuplarını ıskalamayan Can bu mektupları görmezden geliyor.

Ama görmezden gelmek ne demek!

Tutup Atatürk’ün aslında Anadolu’ya kurtuluş mücadelesine zoraki katıldığını, asıl niyetinin çiftlik kurmak olduğunu söylüyor!

Belgesel boyunca aynı istek tekrarlanıyor, Atatürk’ün hep canı sıkılıyor ve kaçıp bir çiftliğe yerleşsem diyor.

Yani Şeriatçı tarihçileri burada bir adım aşıyor Can.

Sonra yine hızlı hızlı ilerliyor belgesel, Afyon’da Büyük Taarruz’a geçiyor.

Ve Can yumurtlamaya devam ediyor: Atatürk 26 Ağustos tarihini bir yıl önce Yunan güçlerinin saldırıya geçtiği tarihe denk getirmiş.

Ama Atatürk bu konuda çok açık bir şekilde Malazgirt’e denk getirdiğini söylüyor.

Bir 26 Ağustos’ta Malazgirt’te Anadolu’nun kapıları Türkler’e açılırken Bizans’a karşı, ikinci 26 Ağustos’ta Bizans’ı diriltmek isteyen Yunanlılar kapı dışarı edildi Anadolu’dan!

Ama Can’a göre böyle bir şey yok.

Ama dahası, Atatürk Kartacalı Anibal’ın taktiğini uygulamış.

Dediği taktik, Türklerin Malizgirt’ten beri uyguladığı klasik “hilal ile çembere alma” taktiği!

İşte Can resmi tarihe bu kadar karşı!

Sonra Cumhuriyet’in ilan edilişine geçiliyor ve Atatürk gerçek yüzünü göstermeye başlıyor!

Cani, acımasız, gaddar, diktatör yüzünü.

Mesela en yakın artkadaşlarına, silah arkadaşlarına Cumhuriyet’in ilanını danışmamış, arkadaşları da ona gücenmişler!

Danışmadığı elbette doğru ama peki arkadaşları Cumhuriyet’i istiyor muydu Can?

Elbet hayır!

Onlar zaten Cumhuriyet’e karşıydılar, “padişahın ekmeğini yedik, ona karşı çıkamayız” demiyorlar mıydı?

Peki neden bundan bahsetmez Can?

Gören de hepsi Cumhuriyetçiydi de aralarındaki tek fark Atatürk’ün onlara danışmamasıydı sanacak!

Sonra devam ediyor ve bombaları sıralıyor Can.

Atatürk’ün muhalifleri çıkmış ortaya?

Kimmiş o muhalif?

Şeyh Sait!

Peki napmış Atatürk?

Muhalefeti ezmiş!

Evet aynen böyle anlatıyor belgesel.

Ama sadece Şeyh Sait’i değil en yakın arkadaşlarını da!

Nasıl?

İzmir Suikasti’ni bahane etmiş ve tüm muhalefeti yasaklamış, hapse atmış.

Hatta belgeselin diliyle söylersek “acımasızca insanları ölüme göndermiş”

Neden?

Çünkü Atatürk diktatörmüş!

Bir de “devrim evlatlarını yemiş”

Kimmiş bu devrimin evlatları?

Karabekir ve tayfası!

İyi de bu adamlar zaten çok açıktan devrimlere karşı mücadele eden insanlar, hani maksadın Atatürk’e saldırmaksa Karabekir’i neden devrimci yapıyorsun?

Adam duysa devrimci dendiğini kendisine mezarında ters döner!

Gördünüz mü Can’ın resmi tarih dışı sansürsüz Atatürk gerçeğini!

İşte aynen böyle birer birer tüm Şeriatçı uydurmaları sıralıyor.

Şeriatçı teze o kadar kaptırmış ki kendini Can üstelik.

Atatürk’ün devrimlerinin tek nedeni dini ortadan kaldırmakmış!

Atatürk Batı gibi olmak istiyormuş!

O nedenle de kadınları soymuş, güzellik yarışmaları yapmış!

Bu arada Komünistlerle de işbirliği yapmış!

Vay be diyorsunuz modern çocuk Can’a ne olmuş böyle!

Hak yoluna mı dönüyor yoksa!

Ama Atatürk’ün ağzından hiç Batı kelimesi çıkmadığını es geçiyor elbet!

Atatürk’ün hiç kullanmadığı Batı ve Batılılaşma film boyu tekrarlanıyor ama Atatürk’ün ağzından düşürmediği emperyalizm kelimesi film boyunca hiç geçmiyor!

Hatta İngiliz, İtalyan, Fransız kelimeleri bile geçmiyor.

Sanırsınız ki Anadolu’da emperyalist işgali yok!

Atatürk’ün de tek derdi kadınları soymak ve Batılılaşıp dini yok etmek!

Bir de lüks ve sefa düşkünü üstelik!

Önce otuzlu yıllarda çıktığı gezi anlatılıyor Atatürk’ün. Halk fakir ve mutsuz. İnanılmaz bir yoksulluk var ülkede.

Beş dakika sonra başka bir sahne.

Atatürk tam 1 milyon 250 bin liraya malolan Savarona yatını bir çocuk gibi bekliyor!

Yani Atatürk de tıpkı Tayyip’in çocukları gibi “gemicik” sevdalısıymış.

Peki yanına kâr kalmış mı?

Elbet hayır.

Halkı yoksulken alınan o yatta şöyle huzur içinde yatamamış, çünkü ölümcül hastalığı başlamış!

Ama dahası da var elbette.

Atatürk tüm arkadaşlarını acımasızca ölüme gönderiyor ama en sonunda ölüm döşeğinde yanında hiç bir seveni, arkadaşı olmadan ölüyor!

İzleyici olarak “oh oldu” deseniz yeridir yani!

Bir diktatör ancak böyle ölürdü!

Abartı değil bu dediğimiz.

Çünkü film boyu Atatürk’ün insanlara yaptığı haksızlıklar, acımasızlıklar anlatılıyor.

Sonra ölüm sahnesi geldiğinde insanların gözü doluyor ama bir taraftan da “hakettiğini buldu” diyorsunuz.

Bunu sağlamak için bir de kadın sahnesi var ki üstelik.

Mustafa Kemal’in aşkı Fikriyeymiş. Sonra ondan bir şekilde kurtulmuş. Yurtdışına göndermiş kadını tedaviye.

Sonra o yurtdışındayken, üstelik hastayken (!) Latife’yi bulmuş.

Yani aldatmış Fikriye’yi.

Sonra Fikriye bu evlilik haberini duyunca hemen Türkiye’ye dönmüş.

Çankaya’ya gitmiş.

Mustafa Kemal arada kalmış.

Latife bu duruma çok bozulmuş.

Aynı anda hem Latife hem Fikriye Çankaya’da kalıyormuş.

Sonra masumane bir bilgi, o gece Mustafa Kemal karısıyla yatmamış, çünkü ona gücenmiş, başka bir odada tek geçirmiş geceyi!

Belgesel öyle diyor ama insanların aklına da acaba o gece Mustafa Kemal Fikriye’nin mi yanına gitti diye getirmek için anlatılıyor sanki.

Sonra Mustafa Kemal Fikriye’yi yolluyor evden.

Fikriye bir daha geliyor Çankaya’ya, Mustafa Kemal’i görmek istiyor.

Ama kapı duvar!

Mustafa Kemal görüşmüyor Fikriye’yle.

Sonra Fikriye geri dönüyor ve arabada tabancayla intihar ediyor!

Bunca gaddarlıktan, ihanetten, acımasızlıktan sonra yapayalnız ölüyor Atatürk!

Latife de yok yanında çünkü onu da bırakmış, üstelik o da tıkarhanelik olmuş.

Çocukluk arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı çağırıyor ölüm döşeğinde yanına. İzmir Suikasti davasında idama mahkum ettirdiği arkadaşını.

İşte böyle ölüyor diktatör!

Evet belgeselin tarih tezi bu.

Tam Şeriatçı tarih tezi ile Şeriatçı romancıların vıcık vıcık hak yerini bulsun duygusallığının karışımı.

Can Dündar, Şeriatçı tarihçi Kadir Mısırlıoğlu ile Şeriatçı romancı Ahmet Günbay Yıldız karışımı bir belgesel çıkartmış ortaya.

Ama sadece fikir açısından değil düzey ve kalite açısından da.

Onca paraya, desteğe, arşive rağmen bu kadar sığ ve başarısız bir film de zor yapılırdı doğrusu.

Amatör liselilerin youtube sitesinde yayınladığı düzeyde bir film aynı zamanda Mustafa.

17
Kas
08

Anırmazsan eşeksin Engin!

Medya camiasının sivri dilli kalemi Engin Ardıç, bu kez fena tufaya geldi. Obama ABD’ye başkan seçildi diye tüm Türkiye bayram ederken, hatta ve hatta Van’ın bir köyünde 44. ABD başkanı için 44 kurban kesilirken içi kan ağlayan biri varsa o da bizim ardıçkuşudur. Niye diyecek olursanız, bizim ardıçkuşu vakti zamanında her zamanki gibi boyundan büyük laflar etmişti. Şimdilerde ise tükürdüklerini yalamakla meşgul.

Mevzu, Obama’nın ABD başkanı seçilmesi. Bütün dünya aylardır bu seçimin sonuçları üzerine tahmin yürütüp durdu. Her ne kadar gelecek olan kişinin derisinin rengi, saçı-başı gibi fiziksel özelliklerinin ABD’nin emperyalist politikalarını sürdürmek açısından pek bir önemi olmasa da tüm dünyada Obama’nın seçimi nedense bir iyimserlik havası yarattı. Sanki bir zenci Oval Ofis’te oturunca emperyalizm yeryüzünden silinecekmiş gibi herkes Ocak ayını iple çekiyor.

Obama’nın başkan olmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini yakın zamanda göreceğiz. Neyse biz şimdi asıl konumuz olan ardıçkuşuna dönelim. Bizim ardıçkuşu seçimlerden tam bir yıl önce -o zamanlar Akşam’da yazıyordu- ABD’deki başkanlık seçimleri üzerine bir yazı döşenmişti. Her zamanki ukala tavrıyla şu hükme varmıştı: “…Hillary’nin en büyük rakibi Barack Obama’nın da göbek adı Hüseyin… Düzeltiyorum: Göbek adı Barack, asıl adı Hüseyin. Kıl kapılmasın diye tersini kullanmaya çalışıyor. Onun da kampus ya da bazı Hollywood ‘mahfilleri’ dışında hiçbir ağırlığı yok. En büyük destekçisi, bizim koca popolu Girit kızı Jennifer Aniston. Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım. Peki kim çıkacak ortaya, ‘Amerika’yı kurtaracak aslan’ olarak, son zamanlarda ödül üstüne ödül toplayan, yıldızı yeniden parlayan Al Gore mu? Herhalde…”

Şu satırları yazan ardıçkuşu, seçim sonuçlarını öğrenir öğrenmez kendini boğaz köprüsünden atsa yeriydi hani. Adamın yukarıya aldığımız tespitlerinin hemen hepsi yanlış çıktı ve hala Çalık’ın gazetesinde utanmadan yazıp çizmeye devam ediyor. Ama kabahat onda değil, hala ona yazı yazdıran Çalık’ta. Bu adamın bu öngörüyle değil köşe yazarı gazetede çaycı olması bile mümkün değilken hala on binlerce dolar maaş alması da tamamen Çalık sayesinde. E böyle başa böyle tarak yakışır. Patronu ne ki yazarı ne olsun misali.

Her neyse biz yine şu anırma mevzusuna geri dönelim. Seçim sonuçları açıklandığından beri ardıçkuşundan anırma sesi duyamadık. Hâlbuki Taksim Meydanı’na da yakınız, bir “a” dese duyacak kadar hem de.

Kendisi geçtiğimiz günlerde Obama üzerine bir yazı da yazdı ama anırma meselesine hiç girmedi. Kendisine tavsiyemiz boşu boşuna anlamazlıktan gelmemesi. Kendisi unutmuş gibi yapıyor olabilir ama unutmayanlar da var.

Hatta anırmadığı için “şu kadar gün oldu hala anırmadı” diye çetele tutanlar bile var. İyisimi yol yakınken Atatürk heykelinin önünde bir “aaaaaaaa iiiiiiiii” çeksin, o da rahatlasın biz de rahatlayalım. Madem bu kadar güveniyordu kendisine, göstersin bakalım kendini.

17
Kas
08

Taraf batıyor!

Ve beklenen oluyor galiba. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayın hayatına başlayan Taraf gazetesi, birinci yılını doldurduğu şu günlerde iflas bayrağını çekmeye hazırlanıyor. Çıktığı ilk günden itibaren dış kaynaklı bir istihbarat örgütünün bülteni gibi çalışan Taraf gazetesinin özellikle maddi kaynağı çokça tartışılmıştı. Taraf’ı Fethullah’ın desteklediğinden tutun da direk ABD’den finanse edildiğine kadar pek çok iddia ortaya atılmıştı. Künyesinde sahibi olarak Alkım Yayınlarının sahibi Başar Arslan olarak görülse de Sabah gazetesini alan Turkuvaz Medya grubunun tesislerinde basımı yapılıyordu ve yine Turkuvaz Dağıtım tarafından dağıtımı yapılıyordu. Turkuvaz grubu ise bildiğiniz gibi Tayyip’in damadının CEO’luk yaptığı Çalık Holding’in medya grubuydu. Yani bir şekilde AKP ve Tayyip’le bir bağlantısı vardı ve iktidarın desteğini alıyordu. Karşılığında da AKP’yi bütün saldırılara karşı koruyordu.

Birkaç zamandır mali açıdan zorlandığı yönünde haberlerle gündeme gelen Taraf gazetesinin son aylarda çalışanlarına bile maaşlarını ödeyemiyordu. Battığı yönündeki iddialara karşı bugüne kadar sağlam bir duruş sergilemeye çalışan Taraf yöneticileri de artık acı gerçeği anladılar mı nedir geçtiğimiz haftasonu bir duyuru yaptılar ve maddi olarak çok güç bir durumda olduklarını itiraf ettiler. 9 Kasım günü sürmanşetten Taraf imzasıyla yayınlanan “Zor günlerden geçiyoruz” başlıklı bir duyuruda durumu okurlarına duyuran Taraf, böylece batışın çok yakın olduğunu ilan etti. Söz konusu yazıya “Zor zamanlardan geçiyoruz. Her taraftan sıkıştırılıyoruz. Zaten ilanlarımız azdı, şimdi en küçük gazeteleri dahi kapsayan ilan kampanyalarında bile Taraf’ın adının üstünü çiziyorlar. Gelirlerimiz çok düşük. Hiçbir para kaynağımız yok. Arkadaşlarımızın maaşlarını ödemekte zorluk çekiyoruz.” gibi dokunaklı cümlelerle başlanmış. Yazının devamında ise “Okurlarımızın çoğunluğunun durumunun da bizden iyi olmadığını tahmin ettiğimizden fiyatımızı artırmayı en son ana kadar geciktirmeye uğraşıyoruz. Yapabileceğimiz tek bir şey var. O da her gün verdiğimiz kültür-sanat ekini kaldırmak ve maliyetimizi böylece azaltmak. Onun yerine bu haftadan itibaren her pazar 32 sayfalık bir kültür-sanat eki vereceğiz.” diyerek yeni stratejilerini açıklıyorlar. Bu cümle aslında iyi haber, yani benim için. En azından şu berbat kültür-sanat eki dedikleri şeyi haftada bir göreceğim.

Yazının devamı ise hem daha ilginç hem de Taraf’ın düştüğü acziyeti ortaya koyan satırlar olduğu için ibretle okunmalıdır: “Bir gazete, Alkım yayınlarına ısmarladığı Yüz Temel Eseri almaktan vazgeçti. O kitaplar elimizde. Önümüzdeki haftadan itibaren ‘her yedi kupona on kitap’ esasıyla kitapları okuyucularımıza dağıtacağız. Belki bu kampanyayla, bize ilan vermekten çekinen ‘dostlarımız’ biraz cesaret bulur gibi bir ümit de besliyoruz. Belki okuyucularımız arasından küçük ilanlar verenler de çıkar. Ayrıca kendimize ortak da arıyoruz. Anlayacağınız, kolay teslim olmayacağız.”

Kitap siparişi verip sonra da iptal ederek Taraf’ı zor durumda bırakan gazete Sabah gazetesi. Sabah’ın bu tavrı almasında Taraf’ın Tayyip’le girdiği son polemiğin etkisi olduğu söyleniyor. Ancak Turkuvaz Dağıtım Taraf’ı hala dağıttığına göre belki de süründürmek istiyorlardır. Taraf’ın da dediği gibi o kitaplar ellerinde patladı ve şimdi görülmemiş bir kampanyayla boşa bastıkları kitapları elden çıkarmanın yolunu arıyorlar. Bir de ortak arıyorlarmış. Okur sayısı ancak birkaç bin olan bir gazeteye kim ortak olur onu biz bilemeyiz.

Bu arada Taraf’ı kurtarmak için ümitsiz bir çaba da başladı. Taraf okurlarının Facebook’ta bir kampanya başlattıkları ve SMS yoluyla para topladıkları gelen haberler arasında. Ayrıca Pazar gününden beri Taraf’a bir-iki kişi ilan vererek desteklediklerini belirttiler.

Mesela bir okurları Taraf’a ilan veren cep telefonu operatörüne numarasını taşıyacağını ilan etmiş. Adam kendini çok önemli bir şahsiyet falan zannediyor herhalde. Niye bir operatör sırf bundan dolayı Taraf’a ilan versin ki? Ancak ilan verenler de ilanı yayınlayanlar da biliyorlar ki bu iş böyle yürümez. Taraf’ın ne kadar dayanacağını bekleyip göreceğiz.

16
Kas
08

Bu skandalı “bazı gazeteciler” yazamaz!

Aşağıda yazacağım “skandalı” her gazeteci kaleme alamaz… Neden mi? Çok basit çalıştıkları “merkezler” yurtdışı krediye ve siyasi “güdümlü” bürokrasiye göbekten bağlı olabilir… Ya da kamu bankalarına… Herneyse elimiz değmişken biz yazalım…

Okuyacaklarınız gerçekten büyük skandal…

Sevgili dostlar, Kemal Derviş bu ülkeye gönderildiğinden bugüne, kurduğu sistemi anlatmaya elimden geldiğince çalışan biri olarak son dönemde elime geçen, eski Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Engin Akçakoca ve Başkan Yardımcısı Teoman Kerman tarafından Türk bankacılık sisteminin sırlarını “bir efendiye hitap eder” şekilde aktaran e-mail mesajlarını paylaşmak istiyorum… Bu noktada bir bilgiyi tazelemeli. Kemal Derviş, Mart 2001’de Türkiye’ye geldi ve göreve başlamasıyla Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, BDDK Başkanı Zekeriya Temizel istifa etti. Onların yerine BDDK Başkanlığı’na Engin Akçakoca, Hazine Müsteşarlığı’na Faik Öztrak, Merkez Bankası Başkanlığı’na Süreyya Serdengeçti geldi. Bu üçlü “Derviş” ekibi olarak yerlerini aldı… Gelelim BDDK ile IMF-Dünya Bankası arasında yapılan mesajlaşmalara.

İşte birçok mesajdan alınmış bazı bölümler:

1-IMF’den gönderilen bölümler (üsluba lütfen dikkat edin): “Bankalara ilişkin olarak, BDDK sermayelendirme planlarının gerçekçi olduğuna, bankaların tüm yükümlülüklerini yerine getireceğine ve bankaların yüzde 8’lik sermaye yeterliliğini 2001 sonu itibarıyla sağlayacağına ilişkin taahhütlerin yerine getirileceğini teyit etmesi gerekir. Son olarak bizim söz konusu mektupları incelememiz için imzalanan taahhüt mektuplarının birer örneklerinin ofisime gönderilmesi gerekmektedir.

Bu kısa alıntı sonrası soralım: IMF’deki yetkili hangi sıfatla ve hangi yetkiye dayanarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir kurumu olduğunu düşündüğümüz BDDK Başkan Yardımcısı’na bu şekilde hitap ediyor ve en önemlisi gizli olması gereken belgeleri istiyor?

2- BDDK’dan IMF’ye gönderilen bölümler: “Belirtmek isteriz ki, yeni Kurulumuz yalnızca son iki-üç haftadır iş başındadır. Kabul edeceğiniz üzere çalışmak ve detayı görmek için zamana ihtiyacımız var. Özetle, Kurulumuz başka tasfiye planı aranmadan bu bankaların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmesinin gereksiz ve yüksek maliyetli bir yük yaratacağını düşünmektedir.

Bu alıntı sonrası ilgimizi çeken detayları belirtelim ve soralım, BDDK Başkan Yardımcısı neden IMF’deki memurdan “Aman bize süre verin, yeni geldik şeklinde kredi dileniyor?” Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bir kurumu temsil eden bir bürokrat için kabul edilebilir bir durum mu? BDDK ilk hafta “el koymaya” karşı iken sonra ne oluyor ve IMF’nin bütün dedikleri hayata geçiyor? İmar Bankası ile ilgili durum da çok ilginç, BDDK, İmar için risk yok diyor. Bizim bildiğimiz durumun detayları farklı, acaba kim doğru söylüyor?

Sonuç: Sadece küçük bir bölümünü alıntıladığım bu güzelim mesajlara devletin yetkili kurumlarının denetim raporlarında ulaşabilirsiniz. Ayrıca bu bankalarımızı IMF insafına terk eden davranışı sergileyen mesajlara bir de, Devlet Denetleme Kurulu tarafından kaleme alınan raporda geçen ” Demirbank’a el konmadan, milli çıkarlar için yaşatılması gerekirdi “ detayı ve 300 milyon dolara satılmadan önce ” HSBC ile 1.5 milyar dolara pazarlık ettiği “ gerçeğini ekleyin ve sonra bu ülke için ağlayın, gerçekten ağlayın!

Not: Konu ile ilgili olarak Yaman Törüner’in daha önce kaleme aldığı bir yazıdan da bazı bölümleri aktarmak istiyorum: Bu konuda neler düşündüğünü o zamanki Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’e sormuş. Nokta dergisindeki başlık: “IMF’nin BDDK’ya yazdığı skandal mektup için Derviş, “Çok mektup vardı, hatırlamıyorum” dedi” şeklinde. Derviş, “Genelde önemli mektupları BDDK sonradan bize gönderirdi. Bir şey diyemem şu anda” diyor. Yani, kıvırtıyor. Derviş’in söylediği gibi çok mektup varsa, tümü açıklanmalı… Bizim açıkladığımız 8 Temmuz 2004 tarihli mektup, BDDK’nın 6 Temmuz 2001 tarihli mektubuna cevap olarak yazılmış. 6 Temmuz 2001 tarihli mektubun ne yargı dosyasında örneği var ne de komisyona gönderilmiş. Başbakanlık Teftiş Kurulu Müfettişleri IMF’ye yazılan bu mektubu bulup çıkarmalı. BDDK Başkanı ise mektupların nasıl sızdığını araştırtıyor. Derviş, “Bu işin teknik yönünü BDDK yürütüyordu. Karar verme aşamasında biz devreye giriyorduk” diyor. Yani, IMF’nin isteklerine uyarak haksız yere bankalara el konulmasına Derviş karar vermiş. Pes doğrusu…

16
Kas
08

Avrupa kimlere “kapak” oldu?

Bir soruyla başlayalım başta Başbakan Erdoğan ve hemen yanında medyamızın “güzide” birçok yıldızının son yıllarda ağzından hiç düşürmediği hatta “Ek protokolü imzalamayın” dediğimizde, bizim gibi düşünenlere cevaben “İmzalarız, amacımız win-win” dediği, büyük stratejiye ne oldu?

Hani atılan imza ile herkes kazanacaktı? Hani Avrupa “yazılı” güvence vermese de “sözlü” güvence vermişti! Hani bu imza “Rumları” devredışı bırakacaktı? Hani Türkiye tam üyelik yolunda ilerliyordu? Daha sayayım mı? Utanıyorum ve burada kesiyorum…

Sevgili dostlar, gelinen noktada sadece kazanan bir taraf var…

Kimler mi? Cevap çok açık değil mi uluslararası anlaşmalara rağmen Türkiye’nin 60 yıllık AB sürecini kendilerini “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıma detayına endekslemeyi başaran Kıbrıs Rum yönetimi…

Evet, ortada “bir strateji ve bir kazanan” var ama onun biz olmadığımız kesin!

Bu noktada “medyamızın güzide liberoları” daha da yerindeyse o dönemin tam tabiriyle “altın golcüleri” ile devam edelim…

O günlerde “Avrupa’ya altın gol” attık diye televizyonları patlatanlar kısacası altın golcüler konudan hiç bahsetmez oldular… TV’ler bomboş…

Nereye gitti bu arkadaşlar? Hepsi futbolu bırakmış olabilirler mi? Onlar değil ama “futbol” onları bıraktı. Ellerinde “pazarlayacakları” , halkı kandıracakları “malzeme” kalmadı… Altın golcü “liberolar” oldular “altın golcü liboşlar” …

Peki her türlü “detaydan” arındırıp bakarsak Avrupa ile hangi noktadayız?

Maddeler halinde sizlere aktarmak istiyorum

* Türkiye’nin AB standartlarına uyduğuna dair “onaylanmış” tek bir başlık dahi yok..

* Son alınan resmi karar ile “başlayamayan müzakereler” askıya alınmış oldu…

* Askıya alınan başlıklar “malların serbest dolaşımı, taşımacılık, gümrük birliği, tarım, balıkçılık, dış ilişkiler, mali hizmetler ve iş kurma hakkı” .

* Bu başlıkların çok büyük önemi var. Bu başlıkları çıkardığınızda “tam üyelik süreci” Chirac’ın “ortaya attığı” imtiyazlı üyelik sürecine dönüşüyor. Veya Sarkozy’nin “bizi ittiği” yeni “açılıma”.

* Alınan son kararlarda çok önemli bir detay daha var “hangi başlık açılırsa açılsın, Türkler Rum tarafını Kıbrıs olarak tescil etmezse , o başlık kapanmaz.”

* AB aynı kararla “Türkiye’nin limanlarını açıp açmayacağına dair” gözlem süresi koydu ve 2007, 2008, 2009 yıllarında “rapor yazılacağını” belirtti. Bunun anlamı çok açık. Üç yıllık bir süre için an azından “ilerleme yok.”

* Sarkozy ve Merkel, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinin” imtiyazlı ortaklık şeklinde olabileceği konusunda ilk önce gizlice anlaştılar sonra da bunu kamuoyuna duyurdular. Merkel, bu anlaşmayı “partisinin yazılı sözü” haline getirdi ve parti kongresinde tescil etti.

Sonuç 1: Geldiğimiz nokta çok açık ve net resmi olmayan sözler ile “halklar” uyutulmaya çalışılsa bile “resmi belgeleri incelediğimde” karşıma Türk Halkı’ndan saklanan gerçek çıkıyor Türkiye için “tam üyelik ve katılım” süreci “bitti”… Bazıları “Hayır” dese bile gerçek bu…

Son söz: “Bitmedi” diyenler şu detaya cevap versinler özür dileyeceğim “müzakerenin ilerlemesi”, Türkiye’nin Rumları “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tescil edip, tanımasına bağlandı. Türkiye’nin 60 yıllık Avrupa serüveni “Rumlar’ın” tanınmasına endekslendi ve koskoca Türkiye Cumhuriyeti politik anlamda “tarihin en ağır yenilgilerinden” birini aldı. Rumlar, insaf etmez ise “ilerleme yok”! YALAN MI?

12
Kas
08

Çağdaş çevrecilere doğru

Çevrenin incelenmesi, insanla temel bağlantısı ve doğanın kirlenmesine karşı savaşım konularında 1930’lardan 1970’lere değin düşün ve eylem düzeylerinde eskisine ortanla önemli gelişmeler olduğunu söylemek zordur. SSCB başta olmak üzere, Doğu Bloku ülkelerinde bu alanda ileriye değil, geriye adımlar atılmış olması bu umut kaynağını yok etmiştir. Ancak, hiçbir katkı olmadı da değil. Örneğin, Batı Avrupa’da siyasal yelpazenin solunda yer alan kimi aydınlar tartışmaya irili ufaklı görüşlerle katıldılar. Bunların içinde Macar Lukács ile İtalyan Gramsci’nin yan destekleriyle söze başlanabilir. Daha önemlisi, o yıllarda gerçekten çok umut veren İngiliz Caudwell’in (29 yaşında) erken ölümüyle çevreyle karmaşık insan sağlığı düşüncesi çok şey yitirmiş sayılır. Onun yerini Haldane, Bernal ve Needham doldurmağa çalıştılar. Onları Gould, Lewontin ve Levins gibileri izlediler. Ancak, çağımızın büyük anıtı (bence) Amerikalı Marksçı Foster’dir.

Györg Lukács (1885-1957) Macaristan’da Béla-Kun’un devrimci yönetimi (1919) ile Nagy Imre iktidarında (1956) eğitim (ve kültür) bakanlığı yaptı. Sınıf Tarihi ve Bilinci, Varoluşçuluk ve Marksçılık, Genç Hegel, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı ve Marksçı Estetiğe Giriş gibi kitapları var. Antonio Gramsci de (1891-1937) İtalyan Komünist Partisinin kurucularındandı, sonra (1926) genel sekreteri oldu. Aynı yıl faşist yönetimce içeri alındı, tutukluyken otuz üç defter doldurdu. Ölümünden ancak birkaç gün önce bırakıldığından, hiçbiri yaşamı süresince yayınlanamadı. Ancak, tümü 1975’e değin okuyucuya ulaştı. Kitapları Machiavelli, Croce, siyaset, çağdaş devlet, yazın ve ekin üstünedir. Yazdıklarında, başka konulara ek olarak, proletarya devriminin kaçınılmazlığını düşünerek siyaset etkinliklerini küçümsemenin yanlışlığı üstünde durdu.

Antonio Gramsci

Antonio Gramsci de (1891-1937) İtalyan Komünist Partisinin kurucularındandı, sonra (1926) genel sekreteri oldu. Aynı yıl faşist yönetimce içeri alındı, tutukluyken otuz üç defter doldurdu. Ölümünden ancak birkaç gün önce bırakıldığından, hiçbiri yaşamı süresince yayınlanamadı.

Lukács ile Gramsci Bukharin’in Tarihsel Maddecilik adlı kitabını eleştirerek işe başladılar. Bu titizliklerinde Auguste Comte (1798-1857) olguculuğuna (pozitivizmine) ikisinin de içinde yer aldığı tepkinin bir payı vardı. Comte’un düşünsel öğretisi doğaötesi (metafizik) düşünceleri gereksiz sayarak olayları gözlemlemeyi yöneten yasaları belirlemek istediyse de, eski doğaüstücülüğü sorunlarında bilinemezciliği savunmuştu. Ortaya “İnsanlık dini” diye bir kavram atmış, kendini bu inancın başrahipliğine atamıştı. Bukharin’in eleştirisine eğilen bu ikisi de doğa ile toplumun ayrı ayrı ele alınıp bir tür bölündüğünü ve çevre varlığının kimi yönleriyle insanla doğanın birlikte evrimi üstünde gereğince durulmadığını ileri sürüyorlardı. Lukács’a göre Bukharin doğa bilimleriyle tek başına ve çok fazla ilgilenmiş, eytişimden bir bilim yaratmağa çabalayarak ortaya yanlış bir yöntem koymuştu. Doğada da eytişimsel yaklaşımı uygulayarak, Lukács’a göre, böylece, toplumun incelenmesinin içine olguculuğu sokmuştu. Bu eleştirilere katılan Gramsci Tutukevi Defterleri adlı yayınında Bukharin’in yazdıklarında bilimin yaşamın (en düşük ölçüde bile olsa) temeli biçiminde algılanmasına karşı çıkıyor, bilimin bir “üstyapı” olduğunu söylüyordu. Ancak, Gramsci eytişimsel yaklaşımın doğa incelemesinden tümüyle çıkarılmasından yana değildi. Ona göre, insanlık tarihi aynı zamanda bir doğa tarihiydi, doğa bu nedenle, Lukács’ın söylediğinin karşıtı olarak, eytişimsellikten uzak tutulamazdı.

Ancak, bu Macar ve İtalyan düşünürler Bukharin’in öğretisindeki gerçek güçlü yönün üstünde gereği gibi durmadılar. Bukharin, her şeyden önce, tarihin maddeci kavramıyla doğanın maddeci kavramını birleştirme çabası içindeydi. Bu yöndeki sunumları görmezlikten gelinemez. Öteki yanlarını aşan önemli katkısı budur. Bukharin kendi incelemesine (“denge” kavramında görüldüğü gibi) “mekanik” sayılabilecek bir yaklaşım sızdırmışsa da, doğa ile insanın birlikte evrimi üstüne yazdıkları Batı Marksçılığında kazanımladığı (hak ettiği) yeri almamıştır. Bu nedenle, onu eleştirenlerin yazdıklarında çevre bilimi neredeyse yoktur; bundan öte, herhangi bir biçimde çevrecilik de çok azdır. Bukharin’i eleştirenlere bakılırsa, insanın doğaya yabancılaşmasını nedeni bilimin ve Aydınlanmanın gelişmesidir. Eleştirenlerin bu sunumu tek yanlı ve çoşumcu (romantik) bir yorumdur. Alfred Schmidt Marx’ta Doğa Kavramı adlı kitabında bu tek yanlı yaklaşımı olması gerektiği gibi eleştirmiştir. Oysa, doğaya yabancılaşmanın gerçek ve maddesel kaynağı, Marx’ın altını çizdiği ve Bukharin’in de yinelediği gibi, ikisi arasındaki metabolik kopukluktur. Ancak, bu eleştirilerle ona yanıtlarda çevrenin kendi (belki Rachel Carson’un Sessiz Bahar adlı kitabında tüm ilgililere anımsatıncaya değin) yeterince ele alınmamıştır.

Bu genel suskunluğun önemli aryalı (istisnası) “Christopher Caudwell” takma adıyla yazmış (ama gerçek adı Christopher St. John Sprigg) olan kişidir. İspanyol İç Savaşında (1936-39) Faşistlere karşı Cumhuriyetçiler yanında çarpışan Uluslararası Tugayın Britanya Taburunda silâh arkadaşlarını korumak için mitralyöz başındayken, daha otuz yaşına gelmeden vurulmuştu. Onun da kısa yaşam sürecinde yazdıklarının hiçbiri basılamadı. Ama sonra yayınlanmak üzere, inanılması zor bir aydın gücüyle geride çok metin bıraktı. Bunların içinde (okuyucuya sonra ulaşan) Kalıtım ve Gelişme, Görüntü ve Gerçek, Ölen Bir Ekine İlişkin Çalışmalar ve Gene Çalışmalar, Fizikte Bunalım, Duygusallık ve Tepki ve Dizeler başlıklı kitaplar var.

Bunlar içinde konumuz açısından önemli olan ilk sözünü ettiğim ve (yazarı 1939’da öldürülmüş olmasına karşın) ancak 1986’da basılabilmiş olan Kalıtım ve Gelişme başlıklı olanıdır. Bu kitapta yaşambilimdeki bunalımı bilgikuramı açısından ele aldı. Onun sunumu insanla doğanın birlikte evrimi bireşimine (sentezine) dayalıdır. Ona göre, yeni bir inceleme dalı gibi gözüken çevre, yaşambilimin kendi gibi, canlıyla doğa arasında birbiriyle bağlantılı bir alandır. Doğa da, öteki canlılar gibi, tarihiyle birlikte incelenmeli ve öğretilmelidir. Doğa insana ters düşen bir varlık değildir. Onu değerlendirirken böylesine bir tek yanlılık yanlıştır. Doğa vericidir, ama sınırları da vardır. İnsanla doğa birbirinden farklı iki kavrammış gibi ayrılamazlar. Her ikisi de karşılıklı bir ilişki içinde gelişmekte ve değişmektedir.

Caudwell’e göre, yaşamın evrimini yalnız canlılar değil, cansızların koydukları engeller de belirlemektedir. Bu nedenle, çevre yalnız canlılarla değil, canlıların ve cansızların müdahaleleriyle de etkileniyor. Öte yandan, tarihsel gelişim hem canlıların istençleriyle belirleniyor, hem de onları belirliyor. Aynı türdeki varlıkların kendi aralarında ve başka türlerin birbirlerine karşı yarışması ve yaşam savaşımı doğa içindeki karşılıklı ilişkinin ancak bir yönüdür. Canlılar gıda sunumu için birbiriyle yarışıyor olabilirler, ama gıda sunumunun kendi de yaşamla doğa ilişkisinin belirli bir sonucudur. Öte yandan, kuşların tohum taşıması ya da arıların çiçek tozu dağıtması gibi süregelen olaylar çevrenin işleyişindeki özü yeterince yansıtıyor. Caudwell’in 1930’ların sonuna doğru ortaya koyduğu bu tavrın o dönüşül (kritik) yıllarda sol düşünce içinde insan ve doğa gelişiminin çatallaşıp birbirinden ayrılmalarına karşı çıktığını söyleyebiliriz. Ne var ki, onun çevreye doğrudan değinen kitabı o dönemde yayınlanamadı. Bu eksiklik de 1930’ların sol ortamının sınırlarını göstermeye yeter. Öte yandan, “ölmekte olan ekin”e ilişkin kitabını bir Britanya komünist kümesi yayımlama yürekliliğini gösterebilmiştir. “Yüreklilik” değerlendirmesinde bir abartma yok, çünkü Caudwell bu yapıtında, Britanya Komünist Partisi Moskova’nın -doğru ya da yanlış- dümen suyunda olduğu sırada, Sovyetler Birliği’nde o zaman geçerli olan Lysenko’ya açıkça karşı çıkıyordu.

Gene 1930’larda birkaç İngiliz bilimcisi Darwin’e ve sol düşünürlerden yana çıkan bulgularını öne sürdüler. Örneğin, John B.S. Haldane (1892-1964) yaşambilim alanı içinde yeni-Darwinci bir bireşime ulaştı. Cambridge ve Londra üniversitelerinde dersler vermiş, bu arada Günlük İşçi gazetesini yıllarca yönetmiş, Britanya Komünist Partisine girmiş, Sovyetler’de Lysenko yorumuna karşı kesin tavır takındığından ötürü bu partiden ayrılmış ve kapağı Hindistan’a atarak o ülkenin yurttaşı olmayı yeğlemişti. Doğal ve Yapay Ayıklama Üstüne Matematiksel Kuram, Evrimin Nedenleri ve Soybilimin Yaşamkimyası başlıklı kitapları vardır. Haldane Engels’in Doğanın Eytişimi adlı kitabının yeni baskısına sunuş yazısını da kaleme almıştır. Dört ciltlik Tarihte Bilim çalışmasıyla sivrilen J.D. Bernal maddeci görüngeyi (perspektifi) benimsemiştir. Yaşamın Kökleri adlı kitabında insanın ussu bağımsızlaştıkça kendi kendinin yaratıcısı olduğunu savunmuştur. Joseph Needham da Marx ile Engels’in eytişim yöntemini doğaya uygulamakla doğru hareket ettikleri görüşündedir.

Daha sonraki kuşaklar içinde Stephen Jay Gould taşılbilim (paleontoloji) ve doğa tarihi, Richard Lewontin soybilim ve kalıtım araştırmaları ve Richard Levins de doğrudan çevre çalışmalarında öne çıktılar. Bunların üçü de ABD’nde Harvard Üniversitesinde öğretim üyesiydiler. Her üçünün de maddeci görüşleri Darwin’e ve Marx’a dayanıyordu. Gould’a göre, doğada ve insan toplumunda maddeci ve eytişimsel gerçek tüm gelişme süreci içinde görülebilir. Lewontin ile Levins’in birlikte yazdıkları Eytişimsel Yaşambilimci (1985) birlikte evrimi öngören bir başyapıttır. Bu iki yazardan Levins’in, bu kez, Yrjo Haila ile kaleme aldığı İnsanlık ve Doğa: Çevre, Bilim ve Toplum (1992) “doğanın toplumsal tarihi” diye bir bölüm de içeriyor. Günümüze daha yakın yıllarda Fred Magdoff, Less Lanyon ve Bill Liebhardt gibi bilim adamları daha çok toprağın incelenmesi üstünde durdular. Eleştirdikleri sorunun başında toprağın kendi çeşitliliğini alarak onun yerine, yer yer ve zaman zaman yapay gübre koyarak ona dayalı bir de kazanç kaynağı endüstri kurulması geliyor. Bunlardan örneğin gübre nitrojeni yeraltı sularını bozmakta ve gölleri öldürmektedir. Sermayeci toplumların belirgin özelliği olan bu uygulamalar zamanla Sovyetler’i de etkilemiş, şimdi de küreselleşmiştir. Böylece gitgide büyüyen çevre sorunuyla insan doğaya ve kentler kırlık bölgelere daha da yabancılaşıyorlar.

Çağdaş çevrecilerin son büyük kilometre taşı herhalde Amerikalı Marksçı John Bellamy Foster’dır. Bu alanda Marx’ın Çevrebilimi adlı yapıtı benim de büyük ölçüde yararlandığım bir başyapıttır. Ancak, Marx’ın çevreyi boşladığı yanlış ama öylesine yaygın bir inançtı ki, Foster de yakın zamanlara gelinceye değin toplumcu düşüncenin bu dev kaynağının çevreye karşı bir düşünür olduğunu sanıyordu. O denli ki, 1994 gibi oldukça yakın bir tarihte yayımladığı Zedelenebilir Gezeğen: Çevrenin Kısa Ekonomik Tarihi adlı çalışmasında çevrenin Marx’ın düşüncesinde ikincil bir yeri olduğu kanısını uyandırdı. Bu yanlışın nedeni 1990’lara varan Marx’a ilişkin ön yargılı yorumdu. Sanki Marx’da günümüz çevrebilimine ışık tutacak sözünü etmeğe değer bir yaklaşım yoktu.

Oysa, çevrebilim Marx’ın düşüncesinin merkezinde yer alıyordu. Ayrıca, Engels’in de bu konuya doğrudan eğilen yapıtı bulunmaktaydı. ABD’nde daha çok Monthly Review dergisinde toplanmış olan yazarlardan Paul Sweezy, Fred Magdoff ve Harry Braverman ile Britanya’da E.P. Thompson ve Raymond Williams gibi ekin kuramcıları Marksçı düşüncenin daha geniş bir doğa anlayışıyla bağdaşması gerektiğine işaret ettikten başka, bu yönde bağlantı kuran kimi çalışmaları da ortaya koydular. Göründüğüne göre, Marx’ın çevreci yanı yeterince anlaşılmamıştı. Oysa, maddeciliğin kökenine gidildiğinde, bu bağlantı ortaya çıkacaktı. Örneğin, Marx’ın doktora konusu Epikurus’tu ve daha sonra İngiliz doğabilimcisi Darwin ile Alman tarım kimyacısı Liebig’in bulgularından yararlanmıştı.

Bu kaynakları elden geçiren Amerikalı Foster hem Marx’ın çevrebilimle doğrudan bağlantısını belirledi, hem de insanla doğanın birlikte evrimine ilişkin yeni ipuçları elde etti. Bu yeni tavrı Foster’i “Yeşiller” arasında bu bağlantıyı kurmayan kimilerinden ayırıyordu. Foster’in üstünde Paul Burkett’in Marx ve Doğa: Bir Kızıl ve Yeşil Görünge başlıklı kitabı da etkili olmuştur. Çevrenin kökenini anlayabilmek için maddecilikle bilimin doğaya ilişkin bildiklerimize yenilikler getiren yorumunu yakından izlemek gerekir. “Yeşiller”in çağdaş kuramında sık ve yaygın görülmeyen, ama bütünüyle de yok sayılmaması gereken görüş hem maddeci düşüncenin ve hem de bilimin gelişmesinin doğa ve çevrebilim düşüncesi üstünde nasıl değişiklik yaptığıdır. Son çözüm toplumsal değişimi insanın doğayla ilişkisine bakıştaki değişiklikle bir arada yürüten devrimci bir yaklaşımda yatmaktadır.

12
Kas
08

Atatürkçüler “Kürt sorunu”na nasıl bakmalı?

İdeoloji kaybı ve ideoloji ihtiyacı

Atatürkçü kesimlerin, her konuda olduğu gibi Kürt sorunu konusunda da kafaları oldukça karışık ve neredeyse her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.

Cumhuriyet gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan Server Tanilli’nin “Kürt sorununu yeniden düşünmek” başlıklı yazısı bu açıdan ilginç bir örnekti. Tanilli gibi anlı şanlı bir “Atatürkçü” profesör, cumhuriyet gibi “Atatürkçü” bir gazetemizin sayfalarında PKK’nın otuz yıldır sürdürdüğü Kürtçü propagandanın bütün tezlerini neredeyse birebir savunuyor, üstelik bir de Atatürkçülere bunun propagandasını yapıyordu. “Kürdistan’ın coğrafi bir gerçeklik” olarak tanımlanması, PKK’nın “Kürt ulusal demokratik hareketi” olarak adlandırılması, “Üniversitelerde Kürt enstitülerinin kurulması” Tanilli’nin Atatürkçülere Kürt sorununu çözmek için yaptığı önerilerden sadece bir kaçıydı. PKK’nın sıkça tekrarladığı “Ezilen Kürtler” edebiyatı ve Kürtlerin teröre yönelmelerinin sebebi olarak 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yapılan işkencelerin gösterilmesi gibi uydurmaları Tanilli’yi o kadar etkilemiş ki, hani yürüyebilse adamlarla dağa çıkacak neredeyse Tanilli.

Tabii olaylara Atatürkçü bir gözle değil PKK’nın gözüyle bakmaya başlarsanız, PKK’nın yalanları da bilimsel gerçeklere dönüşecektir, tıpkı Tanilli’de olduğu gibi. Bunun sonucunda da PKK’nın Türkiye’nin üniter devlet yapısını ortadan kaldırarak bir Kürt devleti kurma planları ve bu planların arkasındaki emperyalist destek tümüyle unutulacaktır. Tanilli’nin yaptığı tam da budur. İki yüzyılı aşkındır emperyalizmin Ortadoğu’daki en büyük işbirlikçisi olan Kürt ayrılıkçılığı o kadar masum bir hal almıştır ki, Tanilli’de yazısında bir kere bile emperyalizm sözünü ağzına almamaktadır. Ancak Tanilli örneği tekil bir örnek değildir. Pek çok Atatürkçü benzer şekilde aynı yanılsamanın içinde savrulup durmaktadır.

Bu çarpık anlayış, eğer ortada açık bir ihanet yoksa, tek bir bir şeyle açıklanabilir; ideoloji kaybı. Evet, Atatürkçülerimizin Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren hemen her konuda birbirinden bu kadar kopuk ve Atatürkçülüğe bu kadar tezat fikirleri aynı “Atatürkçülük” tanımı içinde savunabiliyor olmalarının altında bu yatıyor; ideoloji kaybı. İdeolojinin kaybolduğu yerde ise politik tavır körlükle mâlul oluyor.

Kürt sorununa nasıl bakmamız gerektiği konusunda hâlâ ortak bir fikre varılamaması da bu politik körlüğün en net göstergesi.

Oysa Türkiye neredeyse otuz yıldır PKK terörü şeklinde gelişen bölücü bir hareketle karşı karşıya. Ve otuz yıl bir olayı değerlendirmek ve o olaya ilişkin bir politik tavır geliştirmek için hayli uzun bir süre. Hele hele ideolojik bir bakış açınız varsa.

İdeoloji dediğimiz şey basitçe, her türlü olay ve olguya nasıl bakmamız gerektiği konusunda bir gözlük vazifesi görür. Dolayısıyla aynı ideolojik çerçeveyi benimseyen insanların belirli farklılıklar taşısa bile temel noktalarda anlaşması beklenir. Ancak burada bile ciddi bir sorunla karşı karşıyayız zira, kimi Atatürkçülerimiz için Atatürkçülük bir ideoloji bile değildir! Başlarken, Atatürkçülerimizin kafası son derece karışık demiştik, evet, kafalar gerçekten de çok karışık!

Atatürkçü kesimlerin, her konuda olduğu gibi Kürt sorunu konusunda da kafaları oldukça karışık ve neredeyse her kafadan ayrı bir ses çıkıyor

Atatürkçü kesimlerin, her konuda olduğu gibi Kürt sorunu konusunda da kafaları oldukça karışık ve neredeyse her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bu çarpık anlayış, eğer ortada açık bir ihanet yoksa, tek bir bir şeyle açıklanabilir; ideoloji kaybı. Evet, Atatürkçülerimizin Türkiye’nin geleceğini
ilgilendiren hemen her konuda birbirinden bu kadar kopuk ve Atatürkçülüğe bu kadar tezat fikirleri aynı “Atatürkçülük” tanımı içinde savunabiliyor olmalarının altında bu yatıyor; ideoloji kaybı. İdeolojinin kaybolduğu yerde ise politik
tavır körlükle mâlul oluyor. Kürt sorununa nasıl bakmamız gerektiği konusunda hâlâ ortak bir fikre varılamaması da bu politik körlüğün en net göstergesi. Oysa Türkiye neredeyse otuz yıldır PKK terörü şeklinde gelişen bölücü bir hareketle karşı karşıya. Ve otuz yıl bir olayı değerlendirmek ve o olaya ilişkin bir politik tavır geliştirmek için hayli uzun bir süre. Hele hele ideolojik bir bakış açınız varsa.

Kürtçü propagandanın
Atatürkçü saflarda
yarattığı tahribat

Böylesi bir kafa karışıklığının bir sebebi ideoloji kaybı ise diğer bir sebebi de bunun sonucu olarak ortaya çıkan karşıt propagandanın etkisi altına girmektir. Atatürkçülerimiz bugün tam da bu noktadadırlar; PKK propagandası altında ezilmektedirler.

PKK’nın, otuz yıldır sürdürdüğü kanlı terörün sonucu olarak otuz bin insanın kanı üzerinde oturuyor olmasına rağmen, bugün hala demokrasi, insan hakları ve özgürlükler diyerek kendini ve bölücü taleplerini meşrulaştırabiliyor olmasını başka nasıl açıklayabiliriz?

Kanlı bir terör örgütü, amaçları ve arkasındaki güçler biliniyor olmasına rağmen nasıl olmaktadır da hâlâ meşru bir zemin üzerinde siyaset yapabilmektedir? Üstelik bunu yapan PKK’lı milletvekilleri bölücü taleplerini açıkça dillendirirken kendilerine tepki gösterildiğinde de Meclis kürsüsünden “Meclis’i kilitleriz” diyecek kadar ileri gidebilmektedirler.

Böylesi bir demokrasi herhalde dünyada bir tek Türkiye’de geçerlidir! Ancak bölücü örgüt bununla da yetinmemektedir, her seferinde daha da azgınlaşan taleplerle gelmekte ve terör kartını her seferinde bir tehdit olarak kullanıp can almaya devam etmektedir.

Evet, Kürt sorununun belki de en acı tarafı budur. Bölücü bir terör örgütü açıkça Türk devletini tehdit etmekte, Amerikan imalatı silahlarla Türk askerine haince kurşun sıkmakta ama buna rağmen Millet Meclisi’nde temsil edilmekte, belediyeleri elinde bulundurmakta ve devletten aldığı destekle devleti yıkmaya çalışmaktadır. Bu terör örgütünün siyasal uzantısı olan parti kapatılmak istendiğinde de kimileri ortaya çıkıp “demokrasi” diye bağırmaktadır! Bu furyaya bazı Atatürkçülerimiz de katılmakta ve onlar da, Tanilli’nin yaptığı gibi, bu partinin kapatılmaması gerektiğini söylemektedirler.

Bu noktada Kürtçü propagandanın yarattığı tahribatı yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. PKK son derece akıllı bir taktikle uzun yıllardır Türk devletini ve Türk milletini adeta esir etmiştir. PKK stratejisinin ilk aşaması Kürtlerin mazlum ve ezilen bir halk olarak topluma ve devleti kabul ettirilmesi olmuştur. Böylelikle önce “Kürt realitesi” topluma ve devlete kabul ettirilmiş, ardından da “Kürt sorunu” denilerek yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Bugünse açıkça “özerklik ve federasyon” talep edilmektedir. Kimsenin kuşkusu olmasın yakın zamanda da “Bağımsız Kürt devleti” açıkça telaffuz edilecektir. Kuzey Irak’ta kukla Kürt devletinin kuruluş süreci bu açıdan oldukça öğreticidir.

Mağrur Kürt-Ezik Türk

Bütün bu Kürtçü propagandanın sonucu olarak Türk devleti ve Türk milleti, Türk kimliğinden bağımsız bir Kürt kimliğini, üstelik de kanlı bir terör aracılığıyla zorla kabul etmiştir. Burası Kürtçü propagandanın en güçlü olduğu ve sonuç aldığı yerdir.

Ayrı bir millet yaratıktan sonra sıra bu milletin bağımsızlığına kavuşturulmasına gelmiştir. PKK bu amaçla kendi yarattığı “Kürt milleti” içinde örgütlenmesini arttırmış ve bugün sadece Doğu ve Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde kendisini “Kürt” olarak tanımlayan büyük bir milli topluluk yaratılmıştır.

Hemen arkasından bu milli topluluğun hakları gündeme getirilmiştir. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler söylemi o kadar etkin bir propagandaya dönüştürülmüştür ki devlet ve millet bu söylemin altında ezilmiştir. Bu propagandanın sonucunda PKK terörist bir örgüt olmasına rağmen Türk devleti üzerinde psikolojik bir üstünlük kurmuş ve hakimiyeti ele geçirmiştir.

Ancak PKK’nın Atatürkçü kesimler içinde de ciddi bir psikolojik üstünlük kurduğunu görmek gerekmektedir. Esas önemli nokta da burasıdır. Atatürkçülerimiz PKK’nın Türk devletine ve Türk milletine yönelik tüm suçlamalarını kabul etmektedirler aslında.

PKK bugün devlet karşısında bir terör örgütünden bir ulusal kurtuluş örgütüne dönüşmenin dışında bir “Mağrur Kürt” yaratmıştır. “Mağrur Kürdün” karşısında ise “Ezik Türk”. Kürt göğsünü gere gere “Kürdüm” derken Türk’ün kendisini ifade etmesi bile faşistlik ve ırkçılık olmaktadır. Bu “Ezik Türk” psikolojisi ise politik pek çok hataya ve Kürtçü dayatmaların kabul edilmesine yol açmaktadır.

PKK bugün Türkiye’de Kürtlerin Türkler tarafından ezildiği ve geri bırakıldığının propagandasını yapmaktadır. Atatürkçülerimiz de bu propagandaya kanarak aynı şekilde Kürtlerin ezildiğini kabul etmekte, Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu’dan daha yoksul pek çok bölge olmasına karşın niçin bir tek Kürtlerin ayaklandıkları sorusunu soramamaktadırlar.

“Ezilmiş Kürtler” edebiyatını kabul ettiren PKK hemen ardından da demokrasi ve insan hakları diyerek bu “Ezilmiş Kürtler”in ellerinden alınmış haklarının geri verilmesini talep etmektedir. Atatürkçülerimiz de bu propagandanın etkisiyle PKK’nın siyasallaşmasına, Meclis’e girmesine, belediyeleri ele geçirmesine demokratik bir hak olarak bakabilmektedirler.

PKK’ya göre Türk devleti Kürtleri yıllarca ezmekle kalmamış, dillerini kültürlerini yasaklamış ve Kürt kimliğini inkâr etmiştir. Bu “imha ve inkar” propagandasına hemen son verilmesi gerekmektedir. Atatürkçülerimize göre de durum bundan ibarettir. Dolayısıyla Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın, Kürt kimliğinin kabul edilmesi talepleri birer bölücü talep değil, birer demokratik hak olmaktadır Atatürkçülerimizin gözünde.

Kürtleri ezildiği, onları ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünü kabul eden Türklerin yapması gereken şey bu gerçeklerle yüzleşmek ve bu hataların telafisini sağlamak olmaktadır. Bütün bu bölücü taleplerin Atatürkçü kesimler içinde kabul edilebilir bulunmasının ardında yatan psikoloji budur. PKK, propaganda yoluyla “baskıcı, inkarcı, faşist ve ırkçı Türk” imajını Türklere aşılamış ve Türkler bunu kabul eder hale getirilmişlerdir.

Bütün bu bölücü taleplerin karşılanmasına karşı çıkamayan Türk, bu sefer oturup kendi kendisine “Etle tırnak gibi bir aradayız”, “Türk-Kürt kardeştir, “Karşılıklı kız alıp verdik” gibi masallar uydurmaktadır. Böylelikle hem Kürtlere karşı yapılan “haksızlıklar” giderilecek ama bunun bir bölünmeye yol açmaması için de kendince bir kardeşlik söylemi yaratılacaktır. Ancak iş işten çoktan geçmiştir. Böylesi bir psikolojiyle değil siyaset yapmak, hayatta kalmak bile mümkün değildir. Bu psikoloji artık sadece, ayaklanma provası yapan Kürt bölücülüğü karşısında Türkleri birer kurban konumuna sürüklemektedir. Kerkük’te Kürtler tarafından soykırıma uğratılan Türklerin geldiği nokta bu tehlikenin ne kadar yakın olduğunu göstermektedir.

Üstelik dikkat edin, bu kardeşlik masalları PKK tarafından değil, bizzat Atatürkçülerimiz tarafından anlatılmaktadır. PKK ise bunları çoktan aşmıştır. Bugün gelinen noktada Kürt kimliği ayrı bir milli kültüre dayanılarak değil, tamamen Türk düşmanlığı üzerinden örgütlenmektedir. Türklerse hala kardeşlik türküleri yakmakla meşguldürler!

Kürtçü propaganda: Ayaklanma teorisi

Tehlike aslında bu kadar büyüktür. Geçmişte sıradan bir kimlik mücadelesi, Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın gibi basit bir kültürel hak olarak gösterilen bölücü talepler bugün gelinen noktada ayaklanma provası yapan bir topluluk yaratmıştır. Doğu’dan Batıya yönelik olarak planlanan istila hareketi ile de bu topluluk Türkiye’nin her yerinde PKK destekçisi bir kitle tabanı yaratmıştır. Bu taban, şehirlerde PKK’nın oy desteğini sağlayan, dağdaki terörist ihtiyacını karşılayan, mitinglerde Apo posteri açan, araba yakan, karakol taşlayan bir isyancı grubuna dönüştürülmüştür.

Dolayısıyla uzun yıllardır Kürtçü propagandanın temel malzemesi olan “demokratik haklar” söyleminin aslında ciddi bir ayaklanma teorisinin köşe taşları olduğu artık ortaya çıkmıştır. Ancak bu propagandaya bu güne kadar gözünü kapatan ve bunun neye yol açacağını göremeyen çarpık bakış açısı, bugün her şeye rağmen hâlâ yıkılmış değildir.

Ama ayaklanma hazırlığı yapan isyancı hareket, ciddi bir politik tavır ve engelleyici önlemler alınmazsa yakın bir zamanda, uyguladığı nüfus politikası ile ülkede iç savaş çıkartacak bir hazırlık içindedir. Bugün Kürtlerin toptan ayaklanmamasının tek sebebi budur. Nüfus olarak hala Türkler çoğunluktadır. Ancak sesi çıkan Türkler değil Kürtlerdir. PKK’nın bu nüfus politikası ve istila hareketi Kürt nüfusunu sayıca Türk nüfusuna yaklaştırıp tüm ülkeye yaydıktan sonra çok daha büyük ve kapsamlı bir Türk-Kürt çatışması çıkartılacak ve bu çatışmanın sonucunda da bütün Kürtler bu çatışmanın bir unsuru haline getirilip Türkiye iç savaşa sürüklenecektir.

İç savaşın durdurulması için devreye girecek BM ve NATO gibi emperyalist kuruluşlar da Kürtlerin Türkiye’den bağımsız bir devlet kurarak yaşamalarını sağlayacak bir planı Türk devletine kabul ettireceklerdir. Türkiye böyle bölünecektir.

Bu, etnik sorunun kaşındığı tüm ülkelerde yaşanan ve yaşanmakta olan süreçtir. Emperyalizm yüzyıllardır değişmeyen böl-yönet siyasetini en son Yugoslavya ve Irak’ta görüldüğü üzere devam ettirmektedir. Türkiye için de plan budur.

Atatürkçüler Atatürk’ün değil, Apo’nun izinde!

Atatürkçülerin Kürt soruna nasıl bakması gerektiği sorusu bu gerçekler ışığında çok daha önem kazanmaktadır. Bu soruyu cevaplamak içinse yeniden Atatürkçü ideolojinin rehberliğine ihtiyaç vardır. Atatürkçü ideoloji milliyetçilik temelinde, bir ulus devlet ve bu ulus devletin kurucusu olarak bir Türk Milleti tanımlaması yapar.

Dolayısıyla Atatürkçülerimizin buradan yola çıkarak alması gereken politik tavır da kendiliğinden ortaya çıkar; Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir ve Misak-ı Milli sınırları içinde tek bir millet olarak Türk Milleti yaşar. Azınlıklar dışındaki tüm etnik ve dinsel topluluklar da bütün bu etnik ve dinsel farklılıkları önemsenmeksizin aynı Türk Milletinin birer unsurudurlar.

Böylesi bir net tanımlamadan sonra demokrasi, insan hakları, özgürlükler kılıfı altında sunulan Kürtlere özerklik, Kürt kimliğinin kabul edilmesi, Kürtçe eğitim gibi bölücü talepler karşısında ne yapılması gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Aslında Atatürkçülüğün gerektirdiği ideolojik tavrın ne olduğunu düşünmek bir yana, sadece Atatürk’ün bu konuyla ilgili olarak ne yaptığına bakmak bile tek başına yetecektir. Kimi “herkesten Atatürkçü”lerimizin karşı çıkamayacakları bir şey varsa o da Atatürk’ün bizzat kendi eylemi ve söylemi olmalıdır, öyle değil mi?

O halde Atatürk’ün bıraktığı ideoloji çerçevesinde olaylara bakamayanlar en azından onun uygulamalarına bakıp hizaya geçebilirler.

Atatürk ne yapmıştır peki? Her şeyden önce Türk kimliğinden bağımsız bir Kürt kimliğini hiçbir şekilde kabul etmemiş ve “Ne Mutlu Türk’üm” diyerek Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan her ferdin Türk Milletinin bir parçası olma mutluluğuna erişmesini istemiştir.

Kürt isyanlarını ise birer demokratik hak arama mücadelesi değil, emperyalizmin Türk ulusunu ve Türk devletini parçalama planı olarak değerlendirmiş ve gerektiği şekilde bastırmıştır.

Atatürk’ün Kürt meselesi konusunda aldığı tavır oldukça net ve tavizsizdir. O kadar ki Atatürk bugün yaşasaydı emin olun Atatürkçülerimiz O’nu da “fazla sert” olmakla suçlarlardı!

Bu da gösteriyor ki, bugün Atatürkçüyüm diyen pek çok kişi aslında Atatürk’ün eylemi ve söylemini kabul etmemektedir. Bir tarafta, Apo’nun cezaevinde kötü muamele gördüğü iddiası ortaya atılır atılmaz Türkiye’yi ayağa kaldıran, sokaklarda gösteri yapan, araba yakan, polisle çatışan, Apo’nun tek bir işareti ile ayaklanan yüzbinlerce Apocu vardır, diğer tarafta ise Atatürk’ün Kürt sorununu nasıl çözmeye çalıştığını bile bilmeyen, bilse bile bunu uygulamaktan ısrarla geri duran, bu çözüm politikasını hatırlatanları da karalayan “Atatürkçülerimiz”!

Ancak Atatürk’ten öğrenmeyenler kendilerine özgün bir yol da geliştirmiş değildirler. Yaptıkları tek şey Atatürk’ten öğrenmek yerine Apo’dan öğrenmektir. Türkiyelilik, demokratik cumhuriyet, özgürlük ve demokrasi gibi söylemlerin sahibi Atatürk değil, Apo’dur.

Elbette isteyen istediğini tercih eder, ama kimse hem Apo’nun fikirlerini kabul edip hem de Atatürkçülük iddiasında bulunamaz!

Atatürkçülük, Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek, onun hedeflediği Türkiye’yi kurmaktır. Atatürk’ün çözümünü gizleyenlere inat, onun fikirlerini yeniden hayata geçirmektir.

Atatürk’ün çözümü mü; Türkiye Türklerindir!

10
Kas
08

Yalnız adam değil tek adam!

Atatürk düşmanlığının geçmişi

Atatürk düşmanlığı, Milli Mücadele döneminde başlamıştır. Hilafetçiler, saltanatçılar, İttihatçılar ve Kürtler her fırsatta bu düşmanlıklarını göstermişlerdir. Şeriatçı ve Kürtçü ayaklanmalar, Atatürk’e suikast girişimleri ve en yakınındakilerin ihanetleri…

Cumhuriyet’in ilanı bile Atatürk düşmanlarını durdurmamıştır. Atatürk, 1927 yılında düşmanlarını önemli ölçüde etkisiz hale getirdikten sonra okuduğu Büyük Söylev’inde Türk Milletine ve kendisine yapılan ihanetleri açıkça anlatır. Tarihe hesap verirken, düşmanlarından hesap sorar.

O tarihten sonra Atatürk düşmanlarını önemli bir kısmı O’nun gücü karşısında geri çekilirler. Türk Milleti büyük kurtarıcısına sahip çıkmıştır. Atatürk milletiyle özdeşleşmiştir. Büyük devrimci, devrimleri hayata geçirirken Türk Milleti O’nun yanındadır hep. Atatürk düşmanlarının saldıracak cesaretleri yoktur.

Bundan tam 70 yıl önce O’nun aramızdan ayrılmasıyla, Atatürk düşmanları yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Çünkü O’ndan sonra gelenler, O’nun gibi devrimci değildiler. Demokrasi adına Atatürk’e karşı olanların önü açıldı. “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” diyen başbakan Atatürk’ün ölümünden yalnızca 12 yıl sonra iktidar oldu.

Ancak Atatürk düşmanları, bu düşmanlıklarını açıktan gerçekleştirmiyorlardı. Batıcı politikalar Atatürkçülük adına topluma yutturulmaya çalışılıyordu. 1968 devrimci gençlik mücadelesinin çıkışı, bu aldatmacaya karşı gerçek Atatürkçülük bayrağının yükseltilmesiydi. Denizler Atatürk düşmanlarına karşı mücadele ediyor ve O’nun tam bağımsızlık şiarını yükseltiyorlardı.

Tahrifattan açık saldırıya

Devrimci hareket, önce 12 Mart’ta, sonra da 12 Eylül’de Atatürkçülük adına yapılan askeri darbelerle ezildi. Atatürk düşmanları bu darbelerden hep güçlenerek çıktılar. Özellikle 12 Eylül, Türk solunu silindir gibi ezerken Atatürkçü ideoloji diye Kenan Evrencilik sunuldu topluma.

Atatürkçülük statükoculuğa, sol düşmanlığına dönüştürüldü darbeciler eliyle. ABD’nin “our boys” dediği darbeciler Atatürk’ün mirasını yok ederken Atatürkçülüğü elden bırakmıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, Türkiye’de açıktan Atatürk düşmanlığı yapılamazdı. Atatürkçülük adına yaptıklarına karşı halkı ayağa kaldıracak Atatürkçü ve sol bir hareket bırakılmadığı için istediklerini birer birer gerçekleştiriyorlardı.

12 Eylül’den 38 yıl sonra 12 Eylül’ün ne kadar başarılı olduğunu görüyoruz. Atatürk Cumhuriyeti adım adım yok edilirken, artık açıktan Atatürk düşmanlığı yapılabiliyor. Artık Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü tahrif ederek, Cumhuriyet’e ve Türk Devrimi’ne düşmanlık yapılmıyor. Açıktan Atatürk’ün kişiliğine saldırılıyor.

Eskiden münferit diye önemsenmeyen Atatürk’ün kişiliği ve hayatıyla ilgili alçakça iftiralar artık önümüze sinema filmi olarak çıkıyor. Bir avuç şeriatçı hain değil artık bunlar. Gazeteleri ve televizyonlarıyla tüm Atatürk ve Türkiye düşmanları saldırıya geçtiler.

Atatürk, Türkiye’dir

Atatürk, Büyük Söylev’inde tarihe not düşmek ve Türk düşmanlarını teşhir etmekle kalmamış, bugün yaşadıklarımız konusunda bizi uyarmıştı. Ölümünden sonra, Cumhuriyet’in ve bağımsızlığın tehlikeye düşebileceğini öngörmüştü. İktidara sahip olanlar, yalnızca gaflet ve dalalet değil, ihanet içinde de olabilirdiler.

Bugün ulusal bütünlüğümüz ve Cumhuriyetimize yönelik Kürt-İslamcı bir saldırı vardır. Bu saldırganlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek isteyen emperyalist güçlere dayanmaktadırlar. Türk varlığı Anadolu’da tehdit altındadır. Devlet, bölücü ve gerici güçler karşısında izleyici durumdadır.

Türklüğe ve Cumhuriyet’e yönelik saldırıların sonunda Atatürk’e ulaşması çok doğaldır. Çünkü Atatürk, Türk Milletini temsil eden bir semboldür. Tıpkı bayrak gibi. O, tarihte yaşamış ve fikirleri bugüne de ulaşan bir kahramandan ötedir. O, Türk’ün Atasıdır, Atatürk Türkiye’dir.

Evlerin camlarında Türk bayraklarıyla Atatürk resimleri yan yanadır. Her Türk bilir ki, bugün varlığını borçlu olduğu kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ay yıldızlı bayrağımız O’nun sayesinde asılıdır evlerimizde. Dünyada başka bir lider yoktur ki, milletiyle bu kadar iç içe geçsin, kaynaşsın.

Cumhuriyet’e ve Türklüğe düşman olanların Atatürk düşmanlığı yapmaları çok doğaldır. Çünkü Atatürk yıkılırsa bu milleti bir arada tutacak tüm değerler yıkılır. Türklüğümüz, bağımsızlığımız, vatanımız ve elbette bunlar olmazsa kaybedeceğimiz şerefimiz…

Atatürk’ten korkuyorlar

Atatürk’ün yaptıkları birer birer yıkılıyor. Hiçbir kurum veya parti buna müdahale ediyor mu? Şehirlerimizde ayaklanma provaları yapılıyor, şeriatçılar Atatürk’ün koltuğunda oturuyor, Türk’üm diyenlere “faşist” deniyor. Kimsenin sesi çıkmıyor.

Atatürk düşmanları daha önce hiç bu kadar güçlü hissetmediler kedilerini. Meydanı hiç bu kadar boş bulmadılar. Türk Milleti sahipsiz, örgütsüz; tıpkı 1919 öncesi gibi.

Ancak Atatürk düşmanlarını korkutan bir şey var: Ölümünün üzerinden 70 yıl geçmesine ve her seferinde daha gerici ve işbirlikçi iktidarlar başa gelmesine rağmen Atatürk çok güçlü hâlâ.

Her yıl Anıtkabir’e gelen ziyaretçi sayısı daha da artıyor. Türk Milleti, Atatürk’e koşuyor. AB görevlileri tarafından devlet dairelerinden indirilmesinin istendiği resimleri her Türk’ün evinde asılı neredeyse. Kara Kuvvetleri’nin brövesinden resmi çıkarıldığında Türk Milletinin nasıl tepki gösterdiğini hatırlayalım. Atatürk ve Türk Devrimi ile ilgili kitaplar hep çok satıyor.

Cumhuriyet’i yıkmak ve Türkleri bu topraklardan atmak isteyenler, Atatürk’ten korkmakta çok haklılar. Atatürk, Türk Milletini bir arada tutan harç olduğu gibi, düşmanlarına karşı elindeki en büyük silahtır.

Bu millet, Atatürk’e bu kadar güçlü bir aşkla bağlı kaldığı sürece Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıramazlar. Bunun farkında olan Türk ve Cumhuriyet düşmanları, Atatürk’ün üstün karakterine saldırarak O’nu halkın gözündeki saygınlığını yıkmak istemektedirler.

Türk Milleti, Atatürk’te kendi kimliğini ve gücünü gördüğü için O’na hayran. O’nun mükemmel karakteri ve üstün iradesi sayesinde Türk milleti varlığını devam ettirdi yeryüzünde.

Türk’teki bu Atatürk imgesini yıkarsanız, Türk’ü esir alırsınız. Atatürk’ün kişiliğine ve özel hayatına bunca saldırının altında yatan sebep budur.

Yalnız, basiretsiz ve kötü alışkanlıkları olan bir lider imajı çiziliyor Atatürk hakkında. Millet böyle bir liderin peşinden niye gitsin değil mi? Alçakça iftiralar ve yalanlarla Atatürk yalnızlık psikolojisi içinde bir diktatör olarak gösteriliyor.

Yalnız değil tek adam

Peki Atatürk yalnız mıdır?

Elbette hayır! Atatürk her zaman halkı ile beraberdir. Türk Milletine büyük bir aşkla bağlı olan Atatürk’e, milleti de minnet duygusuyla bağlıdır. Dünyanın hiçbir liderine milleti bu şekilde bağlanmamıştır.

Atatürk’ün yurt gezilerindeki fotoğraflara bir bakalım. Fabrika ve okul açılışlarında halkla nasıl iç içe olduğunu görürüz. Ne bir koruma ne bir güvenlik çemberi. Çünkü O, milletinin arasında güvendedir. Tüm devrimciler gibi…

Ve Atatürk tüm devrim önderleri gibi tek adamdır. Asla yalnız adam değil…

Atatürk’e karşı muhalefet partisi kuranların çoğu O’nun eski silah arkadaşlarıdır. Karabekirler, Rauf Orbaylar, Refet Beleler vs. birlikte hareket ederler. Atatürk onların karşısında yalnız gibidir, ama gerçekte O, Türk Milletini temsil etmektedir. Tek adam olması onun yalnızlığını değil, milletinin onunla birlikte olduğunu gösterir.

Asıl yalnız olan O’nun karşısında yer alanlardır. Çünkü sadece Atatürk’e değil, Türk Milletine karşıdırlar. Türk Milletinin kurtuluşunu ve varlığını yalnız Atatürk savunmaktadır. Atatürk, kendisine karşı muhalefet yürüten eski silah arkadaşlarının durumunu ve kendisinin nasıl bir politika uyguladığını şöyle anlatır Nutuk’ta:

“Milli Mücadeleye beraber başlayan yolculardan bazıları, milli hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişme seyrinde, kendi ruhiyat ve fikriyatlarının kavrama sınırı bittikçe, bana mukavemet ve muhalefete geçmişlerdir… Ben milletin vicdanında ve istikbalinde hissettiğim büyük ilerleme kabiliyetini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza benimsetmek mecburiyetinde idim.”

Atatürk’ün Türk Devrimi’ndeki belirleyiciliği, daha doğrusu “tek adam”lığı bundan önce pek çok tarihçi ve dönemin tanıkları tarafından tespit edilmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in ünlü kitabının ismi ne idi: “Tek Adam”. Ancak burada anlatılan “tek adam”lık hiçbir şekilde yalnızlık ya da diktatörlük değildir.

Atatürk’ün karşısında yer alanlar ise gerçekten yalnız ve kompleksli kişilerdir. Eylemleri ve yazdıklarıyla Atatürk’ün karşısında olan isimlere şöyle kısaca bir göz atalım. Milli Mücadele döneminde her zaman Mustafa Kemal’in karşısında olan Enver Paşa örneğin. Önce Almanların elinde bir maşa olarak Panturanizm hayalleri kurmuş, ardından Bolşevik olup Rusya’ya gitmiş Milli Mücadele’nin en hareketli günlerinde. Ölümü ise trajik biçimde esir Türkleri kurtarmak(!) için gittiği Türkistan’da Ruslarla savaşırken olmuştur.

Kazım Karabekir Paşa, 1919’da Mustafa Kemal’e bağlılığlını bildiren ilk paşadır, ama Cumhuriyetin ilanından sonra dinci ve liberal Terakkiperver Parti’yi kuranlardandır. Uzun yıllar sonra yazdığı anılarında, Milli Mücadele fikrinin ilk kendisinden çıktığını yazmıştır. Atatürk bu iddia ile ilgili, “Bu satırları yazan hakkında akıl doktorlarının nazar-ı dikkatini celbederim” demiştir.

Diğer muhaliflerden Rauf Orbay, saltanatın kaldırılması gündeme geldiğinde “Benim babam padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Nankör değilim ve olamam. Padişaha sadakat göstermek benim borcumdur.” demiştir. Refet Bele de Rauf Orbay’ın yanında yer almıştır.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Büyük Söylev’i yeniden okursak görürüz: Atatürk’ün yanında olan kişilerin çoğu O’nun fikir yapısından devrimciliğinden çok uzaktadır. Atatürk’ün güçlü iradesi ve devrimciliği ile bu kişileri ya ikna etmiş ya da Meclis’teki diğer milletvekillerini arkasına alarak tecrit etmiş, etkisizleştirmiştir.

Atatürk’e saldıranların kaynak olarak yararlandığı eserler, ona karşı muhalefet etmiş kimselerin anılarıdır. Ama bu anılar, Atatürk’ün güçlü iradesi ve devrimciliği altında ezilenlerin kompleksleriyle yazılmıştır.

Milli Mücadele ve Cumhuriyet tarihi, bir anlamda Atatürk’ün güçlü iradesi ve devrimciliğinin tarihidir. Tarih, Atatürk’ü “Tek Adam” olarak yazmıştır. Atatürk, çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun artık kurtulamayacağını ve yeni bir devlet kurmanın zorunluluğunu gören tek adamdır.

Bu devlet, Osmanlı’da horlanan ama imparatorluğun asli unsuru olan Türklerin milli devleti olacaktır. “Milleti, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”. İhtilalin bildirgesi olan Amasya genelgesi Atatürk’ün bu tespitiyle başlar. Atatürk, Anadolu’da Türk diye bir milletin yaşadığını ve bu milletin kurtuluşunu kendisini sağlayacağını açıklayarak tüm mandacı fikirleri mahkûm etmiştir. Bu anlayış, yalnız ve yalnız Atatürk’tedir. En yakınındakiler, kurtuluş için en makul çözümün Amerikan mandası olduğunu savunurlarken Atatürk, asla “tam bağımsızlık” şiarından taviz vermemiş ve arkadaşlarını da bu fikre ikna etmiştir.

Türk tarihinde Türklüğü bir siyasi bir kimlik haline getiren Atatürk’tür. Türklük, ideolojik düzlemde antiemperyalizmdir ve devrimci bir kimliktir. Türk, çöken Osmanlı’nın kozmopolitizmi ve emperyalizmin işgalinden bu devrimci kimlikle çıkmıştır. Türklük, hem emperyalizme direnmenin hem de yeniden dirilişinin adıdır.

Türk milliyetçiliğini bu düzlemde değerlendiren başka bir lider olmadı. Ne hayattayken, ne de ölümünden sonra.

Atatürk devrimcidir

Atatürk hayattayken karşısında yer almayan kadrolar bile Atatürk’ün ne yapmak istediğini tam kavrayamamışlardır. O’nun ölümünden sonra, Türk Devrimi’nin antiemperyalist tam bağımsızlıkçı çizgisinden adım adım sapılması ve gericiliğin tekrar hortlaması bunun en açık göstergesidir.

Atatürk, bu tehlikeyi gördüğü için Cumhuriyeti gençliğe emanet etmiştir. Atatürk, devrimci karakterine ve fikirlerine en yakınındakiler bile erişememiştir. Bu anlamda tektir. Ama bu, şimdiki Atatürk düşmanlarının söylediği gibi psikolojik bir yalnızlık değildir. Devrimci liderin yalnızlığı ve tekliğidir. Bu ise bambaşka bir şeydir.

Osmanlının yetişmiş kadroları, Türk milletini tanımazlar ve Batı hayranıdırlar. Atatürk’ün yanındaki kadrolar da bu zihniyetle yetişmişlerdir. Atatürk ise, milletini çok iyi tanır ve onu nasıl ilerleteceğini bilir. Türk Milletinin “ilerleme kabiliyeti”ne güvenerek gerçekleştirir tüm devrimleri.

İsmet Paşa gibi en yakınındakiler, yaşamı süresince O’na bağlı kalmakla birlikte, O’nun yokluğunda rotayı kaybetmişlerdir. Neredeyse bütün Üçüncü Dünya ülkelerinde benzer durum sözkonusudur. Mısır’da Nasır, Filistin’de Arafat sonrası yaşananlar bizdekine benzemektedir.

Uzun yıllar Batıcı sömürgeci sistem içinde yaşamış toplumlar, kendi benliklerini yitirmeye başlarlar. Bu sistemin yarattığı kültür ve dünya görüşü ilk önce aydınlar üzerinde etkili olur. Kendine ve ulusuna asla güvenmeyen, ezik karakterdedir ezilen dünyanın aydını ve siyasetçisi. Batıya karşı olanı bile, bilinçaltında ona bir hayranlık duyar.

Atatürk, Türk’ün kurtuluşunu bu yanlış zihniyetle mücadele ederek başarmıştır. O, Batı’nın, tarih boyunca “bizi yıkmak için ne lazım gelirse yaptığını” biliyor ve “Hangi istiklal vardır ki, yabancıların planlarıyla, yabancıların nasihatleriyle yükselebilsin” diyordu. Batı karşıtlığı ve Türk Milletine güven, O’nun devrimciliğinin temeliydi.

Milletine antiemperyalist bir milliyetçilikle yol gösterdi Atatürk. O’nun 70 yıl önce aramızdan ayrılmasından sonra başladı bugün yaşanan ihanet süreci. Çünkü sonra gelenler Cumhuriyeti koruyacağız, diyorlardı, ama devrimci değildiler. Devrimciliği bırakırsanız, ne Türklüğü, ne bağımsızlığı ne de Cumhuriyeti koruyabilirsiniz.

Atatürk’ümüze dokunamazsınız, o bizim namusumuzdur!

Atatürk’ün devrimci karakteri, Türklük ve bağımsızlık aşkıyla doludur. Şu konuşmasına bir kez daha kulak verelim:

“Esas olan, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla elde edilebilir. Ne kader zengin ve refah içinde olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık olamaz.

Yabancı bir devletin himaye ve sahipliğini kabul etmek, insanlık vasfından mahrumiyeti, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Hakikaten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk’ün haysiyet ve şerefi çok yüksek ve büyüktür. Büyük bir millet esir olarak yaşamaktansa mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse Ya İstiklal Ya Ölüm”

Dünyanın pek çok ülkesinde pek çok devrimler yaşandı. Bu devrimlere yön veren pek çok büyük devrimci lider geldi dünyaya. Ama hiçbiri Atatürk kadar büyük ve ölümsüz olmadı. Hiç birine O’nun gibi zaman geçtikçe daha çok sarılmadı milleti.

Çünkü hiç bir devrim bir ulusun yoktan var edilmesi değildi dünyada; Türk Devrimi hariç. Hiç bir devrim bir millete bağımsızlığını kazandırırken, ulus olma bilincini kazandırmadı aynı zamanda. Hiç bir devrim işgalci emperyalisti kovduktan sonra, milletini çağdaş uygarlık seviyesine çıkaracak büyük devrimleri yapmadı. Hiç bir devrim, bu özellikleriyle diğer mazlum milletlere örnek olmadı.

Atatürk, “Türk inkılâbı, kelimenin ima ettiği ihtilal manasından daha geniş bir tahavvülü (bir halden diğerine geçiş) ifade etmektedir” diyerek açıklar bu durumu.

Biz Türkler böyle büyük bir devrimci önderimiz olduğu için övünüyoruz. Ata’mıza sonsuz bağlılığımızı bildiriyoruz 70.ölüm yıldönümünde de.

Peki yeterli mi bu? Atatürk’e açıktan saldırırken düşmanlarımız, biz izliyoruz olan biteni. Çoğumuz fikir özgürlüğü diyerek açıklıyoruz bu tepkisizliğimizi. Hatta bazılarımız ahmakça alkışlıyor Atatürk’ü küçük düşürme kampanyasını.

Atatürk, bizim ulusal değerimizdir. Adı üstünde, Türk’ün Ata’sıdır. Bizim namusumuzdur O. Fikir özgürlüğü diye Türk bayrağının yakılmasına göz yumulabilir mi?

Atatürk’e yapılan hakaret, Türk Milletine yapılmıştır. Ölümünden 70 yıl sonra O’nu bir kez daha öldürmeye çalışıyor alçaklar. Ama başaramayacaklar.

Atatürk’ümüze sahip çıkmak, Türklüğümüze ve Cumhuriyetimize sahip çıkmaktır. Ve kendisine Türk’üm diyen herkesin namus borcudur.

10
Kas
08

“MİT”çi bir babanın Solcu Oğlu:Can

Bir belgesel de Can’a

Her an ağlamaya hazır, çok içten ama bir o kadar da anlamsız bir ses tonu konuşur: “60’larda, 6’ıncı ayın 16’sında, saat 6’yı 56 geçe, 06 trafik kodlu şehirde doğdum. Bu 6’lar hayat boyu peşimi bırakmadı…”

Bol dokunaklı fon müziği devreye girer:

“Haha-ha-ha-ha, dıydıy-dıy-dıy-dıy” Üstten titrek ses konuşmayı sürdürür.

Ne bu şimdi diye soruyorsanız; belgesel. Ama bu sefer ki belgeselin konusu Can… Can’ın kendi ifadesiyle: “Annem babam memurdu.” (Kemanlı müzik yine devreye girsin; Can’ın “memur” anne ve babasıyla fotoğrafı ekrana yansısın.)

Nasıl senaryo ama? Adam kendi belgeselini bile yapmış. İnternet sitesinde dokunaklı cümlelerle kendi yaşam öyküsünü adeta senaryolaştırmış.

Şimdi Can gibi hassas bir insan olsak; ne güzel ne hoş bir cümle deriz. Ama adamın ilk cümlesindeki çelişki dikkatimizi çekiyor. Birincisi hayatında 6’ların öneminden bahsediyor. Oysa söz konusu olan sayılar 60, 56 ve 16. Yani 6 değil. İkincisi hayatında 6 niye önemli bu açıklanmamış. Üçüncüsü önemli olsa ne yazar? Bize ne?

Ama Can’ın kişiliği kendini burada ele veriyor. Hassas bir araştırmacı(!) kendisi… En insani detaylar bile gözünden kaçmıyor. Bu detaylardan sonuç çıkarıyor. Belgesellerinin yöntemi de bu. Sürekli yalan yanlış bilgiler sıralanıyor. Belgesel konusu kişi hakkında “insani” bir detay yakaladığını düşünüyor. Sonra bu detaylardan bir sonuca ulaşıyor. Ama sonuç uydurma. Can’ın kendi kafasındaki komplekslere uyuyor ama gerçek hayata uymuyor.

Olsun! Belgeselcimiz gerçeğin bittiği yere bir romatik müzik bir de ezik sesinden koyuverir olur biter. Nasıl olsa izleyici onun hassas ruhuna güvenmektedir. Saplar ve samanlar birbirine karışsa fark etmez. Hepimizin gözü yaşarmıştır. Ama neden belli değil. Belgeselde anlatılanlara mı, yoksa fondaki ezik sesli adama mı üzülüyoruz, meçhul.

Mehmet Ali Birand Can Dündar

Mehmet Ali Birand ve Can Dündar

MİT’çinin sevgiye muhtaç çocuğu

Tabii dedik ya biz pek o kadar hassas değiliz. Can’ın kaleme aldığı kendi yaşam öyküsü hemen bizi rahatsız ediyor. Tutarsızlıklar, içten cıvıklıklarla kapatılmaya çalışılan bazı açıkta kalmış sorular gözümüze çarpıyor.

Can’a bakarsak memur bir anne ve memur bir babanın çocuğu kendisi… Memur deyince aklınıza ne gelir? Belki bir öğretmen; belki dar gelirli bir kamu çalışanı… Can’a öğretmen anne baba ne çok yakışırdı değil mi? Görüşlerinden dolayı sürgün olarak il il dolaşan anne ve babasının peşinde Anadolu’nun dar yollarında hayallerini harcayan bir öğretmen çocuğu. Nasıl? Tam Can’a göre.

Yok ama öyle değil. Can’ın memur deyip geçtiği meslek, bizim bildiğimizden daha farklı bir şey. Can’ın babası A. R. Dündar. Bir MİT memuru… Yani daha açık söyleyelim; MİT ajanı. Fonda müzik çalsın. Şok gerçek açıklansın.

Çok kötü bir şey mi bu? İnsan babasını seçebilir mi? Ama hassasiyet arkasına saklanmış iki yüzlülük kötü bir şey. Bir kompleks midir bilemeyiz ama daha o yıllarda Can’da devrimcilik ve solculuk için sahte bir ilgi peydahlanmış. Kızdığımız bu. Yaz kardeşim adam gibi özgeçmişini. MİT’çi bir ailenin çocuğuysan bunu niye saklarsın? Bir de sakladığın gibi niye tersinden bir mizanpaj yaratırsın. Can’ın aşağıda ifadelerine bakın: “Annemin “daire”sinde, facit hesap makinalarıyla, DMO damgalı daktilolar arasında büyüdüm. Yandaki bina Tuslog’tu. Birtakım kızgın gençler üç günde bir gelip bağırır, çağırır, taşlarlardı. 68 kuşağıyla orada tanıştım.”

Şimdi bu cümleyi gerçekleri bilmeden okuyan, Can’ın daha çocuk yaşta solcularla birlikte anti-Amerikan eylemlere katılıp, Amerikan kurumlarını taşladığını zanneder.

Oysa tabii biz belgeselciyiz ya, Can’ın anlatmadığı gerçeklerin peşindeyiz. Babası MİT’te çalışan bu hassas çocuğun annesi de anlaşılan kontrgerillanın ilk merkezi olarak bilinen meşhur Amerikan Lojistik Gruplar Karargahı Tuslog’ta veya oraya çok yakın bir kurumda çalışmaktadır.

Yani kısacası memur çocuğu deyip geçmeyin. Araştırmacı bir ailenin çocuğudur Can.

Can’ın babası söylenenlere göre sorgucu ve işkenceci değilmiş. Tabii nereden bilebilirsiniz ki böyle şeyleri? A. R. -hâlâ açık ismini öğrenemedik- araştırma bölümünde çalışırmış. Sabahtan gece geç saatlere kadar arşivde incelemeler yapar, dosyalar hazırlarmış.

Kim bilir, belki de bu parlak gazetecinin araştırma yeteneği ve merakı babasından gelmekteydi.

Ancak Can babasını çok göremez. Bu kadar çok sevgiye muhtaç olması, sürekli ezik bir ruh hali ve ses tonu taşıması, her şeyi aşırı cıvık bir “insaniyet” maskesiyle süslemesi belki de bundandır.

Nasıl hikâye ama? Sert mizaçlı, aşırı çalışkan MİT’çi babanın sevgiye muhtaç oğlu… Babasından “araştırmacılık” özelliğini alır. Babasından bulamadığı sevgiyi de belki de araştırmalarına, belgesellerine katmak istemektedir. Osulu ve hassas tarzın kökenlerini belki de çocukluğunda aramamız lâzımdır Can’ın… Sevgiye açtır bu çocuk. O yüzden ezikliği bir meziyet kabul eder. Atatürk gibi yüce bir liderde bile ezik bir çocuk arar. (dokunaklı müzik yine devreye girebilir: Dıydıy-dıy-dıy-dıy.)

Muhalife bak, çay demle

Şu taş atan 68’li devrimcilere geri dönelim. Kim bilir belki de taşlanan Can’ın annesinin veya babasının binasıdır.

Ama şundan eminiz. Babası kesinlikle o devrimcilerin peşindedir. Ne de olsa adamın mesaisi budur. Can’daki bu sol kompleks acaba babasının devrimcilere düşman bir kurumda çalışmasından mı gelmektedir? Kendisinin hiçbir sosyalist ve devrimci geçmişi olmamasına rağmen kafayı devrimcilere takar. Yıllarca Atatürk ve Deniz gibi devrimcilerle uğraşır. Belgeseller yapar. Onları “insani ve zayıf” yönleriyle bize tanıtmaya çalışır. Biz iyi tanımamaktayızdır ya! Hep devrimcileri putlaştırmaktayızdır! Bir tek Can çok insani olduğu için bizi yanılgılarımızdan kurtarma derdindedir.

Can hayatı boyu çok solcu ve kendi deyimiyle çok “muhaliftir.” Ama tabii bu hep öykünme düzeyindedir. Çünkü o fırtınalı yıllarda liseye ve üniversiteye gitmesine rağmen ne hikmetse tek bir eyleme karışmadan paçayı sıyırır. Demek ki muhalifimiz baba nasihati dinlemektedir.

Yine de bu kuru gençlik hayatından bir sol destan yaratma eğilimi yok değildir: “İlk şiirleri halam fısıldadı kulağıma… Nazım Hikmet’in “Seçmeler”ini getirip evde ulu orta okumaya başladı. Etraftaki tedirginlikten anladım bu işte bir terslik olduğunu… Az önce bir örneğini gördüğünüz devrik cümle alışkanlığım o zaman başladı.”

Nasıl ama? Anlaşılan sülalede tek solcu halaymış. Hepimiz Nazım okuduk ama devrimciliği ve solculuğu öğrendik onun şiirlerinden. Bizim Can’ın öğrendiği tek şey devrik cümle kurma saplantısı.

Araya 12 Eylül girer. İnsanların katledildiği, kaybedildiği, işkencelerden geçirildiği bir dönemdir. Bu “hassas” dönem hassas Can’ı derin acılar içinde bırakır: “Ben üniversitede cübbe giyip diploma töreni yaşayamamıştım.”

Ama muhalifimiz bu travmaya(!) rağmen yılmaz. Solcu ve ilerici insanların üniversitelerden atılıp hapislere tıkıldığı bu yıllarda, devletten sağlam bir burs kapar, İngiltere’de gazetecilik eğitimi alır.

Kendi ifadesiyle “burslu bir muhaliftir” artık. Yine uslu durmaz: “İçerde Başbakan Turgut Özal, Margaret Thatcher’la görüşüyor. Bendeniz Nokta Dergisi muhabiri olarak izliyorum. Türkiye hala insan hakları ihlalleriyle gündemde…. Özal çıkışta ‘İnsan hakları konuları gündeme gelmedi’ diyor. Oysa acar muhabirimiz gezinin ardından Thatcher’ın Lordlar Kamarası’na yolladığı bir mektubu ele geçiriyor. Diyor ki Thatcher: ‘Özal’la görüşürken insan hakları konusuna girdim. Kendisi konunun önemini kavramış gözüküyordu.’ Haber, 16 Mart 1986 tarihli Nokta’da patlıyor. Ve ben Basın Yayın’dan bursluyum. İyi mi?”

İyi çok iyi de; tabii insan merak ediyor. Herhalde James Bond değil bu Can. O mektubu İngiliz devleti buna sızdırmış belli. Ama aynı zamanda Türk devletinden de burslu. O zaman belki de MİT sızdırmıştır. Bunları biz asla bilemeyiz. Can gibileri kadar iyi “araştırmacı” değiliz.

Ama soru sormayı biliriz. Bu “muhalif” nasıl olmuş da bursunu koruyabilmiş. Dediğimiz gibi 12 Eylül süreci. Hepsini bir yana bıraktık, olaydan iki yıl sonra gelip TRT’ye kapağı atmış. Demek ki muhalifimiz başından beri hep aynıdır. Ya çok “şanslı” bir muhaliftir başı hiç derde girmez; ya da birilerinin kucağında muhaliflik ve şirinlik yapmaktadır.

Hırsız habercinin çömezi

TRT serüveni başlar. Önemli bir duayenin yanında çömezdir. Öyle ki çalıştığı programın yapımcısı hakkında iddialar hiç bitmez. Bu adam PKK terörünün en kanlı döneminde, gidip Bekaa’ya terörist başıyla görüşebilen (ve böylelikle bir gelenek başlatan), ama yine de devlet televizyonunda program yapabilen bir isimdir.

Kimisi Can’ın patronunu yabancı devlet ajanlığıyla suçlar. Resmi devlet belgelerinde PKK işbirlikçisi olarak geçer. Kimisi ise bu adamın çalıştığı devlet kurumu TRT’yi resmen soyduğunu iddia eder. Üstüne üstlük bu olaydan hüküm bile giyer.

Kısacası Can’ın gazetecilik hocası en az Can kadar ilginç biridir. Ama yine Can gibi korunanlardandır. Ne yaparsa yapsın dokunulmazlar vardır ya. Ne rahat ve ne zevklidir böyleleri için “muhaliflik” kim bilir?.. Belgesel kariyeri de bu patronun kanatları altında başlar.

Önce Demokrat Parti ile ilgili bir belgesel, ardından güzellik kraliçeleriyle ilgili başka bir tane.

Ama Can esas voliyi Atatürk’ü anlattığı “Sarı Zeybek” isimli belgeselle vurur. Dokunaklı ses, arkada Atakoğlu’nun müziği, sararmış fotolar… Vatandaş zaten Ata’sını özlemiş. Biraz da duygusalız. Millet ağladıkça ağlar. Aslında belgeselde hiçbir şey yoktur. Gerçekten de Atatürk gibi bu kadar dolu ve büyük bir insandan bu kadar boş bir belgesel nasıl çıkar merak edilecek sorudur.

Sonuçta Can yeteneğini göstermiştir. Sesinin titrekliği, müzik seçimleri, metindeki devrik cümleler… Bu öyle bir formattır ki, yüzlerce kez tekrarlanabilir. Bu düzeyde “hassas” ve yüzeysel izleyici her zaman bulunabilir.

Hele bir de söz konusu olan Atatürk’ten para kazanmaksa… Ne güzel değil mi? Hem Atatürk’e ve Atatürkçülüğe karşı çık, hem de insanlardaki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini sömür ve para kazan. Bu oyun yıllarca devam eder. Belgeseller birbirini kovalar.

2. Cumhuriyetçi, Ermenici, Kürtçü, AKP’ci muhalif

Can da kariyerine kariyer katmaya devam eder. Artık o sadece bir TRT muhabiri değildir. Özel kanallarda program hazırlamaktadır. Dergilerde, gazetelerde köşe yazısı yazmaktadır.

Nerede Kürtçü bir metin var altında imzası vardır. AKP’nin en hızlı destekçilerindendir. Ermenicilerin en önde gidenlerindendir. İktidarla içli dışlıdır ve en paralı medya grubundan sağlam maaşı vardır artık.

Ama aynı zamanda “muhalif” olmaya devam eder. Bir de bulmuştur bizim Atatürkçüleri, dünyanın en saf kitlesini. Her yıl bir belgesel yapar. Köy Enstitüleri, Atatürk dönemi, Cumhuriyet yılları, vesaire… Para kazanır.

Çok büyük bir demokrat ve hümanisttir. Bu alanda şampiyondur. Ama aynı zamanda Türk halkının bir tepkisini, bir protestosunu gördüğünde dayanamaz. Diktatör bir yasakçı kesilir: “Bu filmi sansürleyin, bu gösterileri yasaklayın, tribünleri kapatın…”

Niye? Çünkü o çok insanidir. Türkler ise insanlık karşıtı, ırkçı ve linççi tepkiler göstermektedir. Bunlar şiddet içermeyen eylemler olabilir. Ama özünde böyle bir eğilim içermektedir. Çünkü işin içinde Türk vardır.

Ama en kanlı terör eylemlerini düzenleyen PKK’nın kurduğu “barış meclisi”nde yer almak onun için bir onurdur. Çünkü bu tür muhalifliğin zarar vermeyeceğini iyi bilir. Gün “barışçı”, Kürtçü ve Ermenici olma günüdür.

MİT’in “solcusu”

Aradan yıllar geçiyor. Ama Can’ın asla içinden atamadığı bir duygu… MİT sempatisi. Bu gizli ama belki de babasına olan hasreti kadar derin bir duygu.

PKK’nın tepesindeki terörist başı Apo, örgüt üyelerine avukatları kanalıyla talimat gönderiyor: “Güdümümüzdeki sivil toplum örgütleri, aydınlar ve legal yapılanmalarımızla birlikte bir Barış Meclisi toplayın.”

Terör örgütü hemen talimatı uyguluyor. Ankara’da Yaşar Kemal’den tutun, eski devlet büyüklerine (!) kadar bir yığın insan toplanıyor. Hatta öyle ki eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş bile PKK’nın taşeronlarına yaptırdığı toplantıya katılıyor. Toplantıyı adeta AKP iktidarıyla PKK birlikte düzenliyor.

Can o kadar çok seviniyor ki adeta manifesto gibi bir yazı kaleme alıyor. Başlığı: “Şimdi İttifak Vaktidir.” Can’a göre PKK’ya barış eli uzatan Mehmet Ağar, derin devleti yok edeceğini duyuran Tayyip Erdoğan ve PKK’ya karşı devlet adına özeleştiri veren eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş ittifak yapmalıdır. Sağcılaşan ve milliyetçileşen Atatürkçülere karşı demokrasi cephesi kurulmalıdır. Gün bugündür.

Can bir muhaliftir. Bir demokrattır. Bir eylemcidir. Ama idolleri bir solcu için biraz gariptir. Biri eski içişleri bakanı, diğeri başbakan, öteki MİT yöneticisi. Hepsinin ortak özelliği Kürt-İslamcı olmaları… Ne insancıl, ne demokrat, ne muhalif yazar değil mi?

Bu MİT’çi sevgisinin nereden kaynaklandığını ise bambaşka bir yerden öğreniyoruz. Bülent Ecevit öldükten hemen sonra Can konuyla ilgili bir belgesel birkaç tane de haber yayınlıyor. Ecevit’in gizli arşivinde MİT ile ilgili belgeler varmış. MİT’i sağcılar ele geçirmiş. Can bunlardan bahsediyor.

MİT bu. Bazen bazılarının ağzından konuşur, kamuoyuna bilgi sızdırır. Ancak bu sefer anlaşılan Can kendi inisiyatifiyle davranmış olacak ki, MİT’in eski yöneticilerinden biri Nuri Gündeş az okunur bir dergiye Can ile ilgili bilgi sızdırıyor:

“Ana karargâhta idarî bir görevi vardı. Çalışkan ve temiz bir kişiliğe sahipti. Kendisini severim. Dündar bugünkü mevkisini babasına borçludur. Çünkü dar gelirine rağmen babası A.R. Dündar, oğluna iyi eğitim vermek için çırpınmış, Can Dündar’ı bugünkü mevkiine taşımıştı… Ecevit’in arşivinde birçok doküman olmasına rağmen MİT ile ilgili bir rapora yer vermesi Can Dündar için doğaldı. Babası benim personel başkanlığım zamanında işe alınmış bir teşkilat görevlisiydi.”

Nasıl ama? Tam MİT’çi üslubu… Araya mesaj sokuşturulmuş. Demek istiyor ki “senin bu mevkiiye gelmen baban sayesindedir. Yani baban MİT’çi olmasaydı sen böyle araştırmacı gazeteci falan olamazdın.” Sonra da ekliyor, “senin MİT ile ilgili haber yapman doğal çünkü bizimle baban kanalıyla da olsa bir bağlantın var. Ama kendine dikkat et tamam mı evlat?”

Aradan birkaç gün geçiyor ve meşhur Ergenekon savcısı Zekeriya Öz Can’ı çağırıyor. Savcı, Can’ın yıllar önce yazdığı Ergenekon isimli kitabı gündeme getiriyor. Can heyecanlı. Kim bilir belki de kendisine gizli tanıklık teklif edilecek.

Ama savcının soruları birden mecra değiştiriyor. Savcı bizzat Ergenekoncuların kitabı yazdırmış olabileceğini Can’a ima ediyor. Can telaşlanıyor. “Sorguda mıyım acaba?” diye kafasından geçiriyor.

İstihbarat dünyası ne karışık değil mi? Babasının mesleği Can’ı ne kadar çok etkiliyor değil mi?

Haydi Can, bir Aydo bir de Feto belgeseli yap

Sene 2008. Can 47 yaşında. Türkiye hızla değişiyor. Kürtçülük ve Atatürk düşmanlığı prim yapıyor. Can’ın Atatürk ve Cumhuriyet konulu belgeselleri de gittikçe ilginçleşiyor. Eskiden devrimcilikten kopuk, içi boş bir his yığınından ibaret olan belgeseller, gittikçe kör gözüne parmak misali açıkça Atatürk düşmanı ve karşı devrimci bir içerik kazanmaya başlıyor.

İnsanlar sinemada kuyruğa giriyorlar içeri girip ağlamak için. Atatürk’ü çok seven ama bir o kadar da bilinçsiz bir kadın yanındakine hislerini açıyor: “Ayy, ben Sarı Zeybek’te çok ağlamıştım… Şimdi de ağlayacağım. Selpağım yanımda. Duyduğuma göre benim kullandığım cep telefon hattının firması bu filme sponsor olmamış. Hemen telefonumu değiştireceğim.”

Dışarı çıkarken Atatürkçümüz gerçekten de ağlamaktadır. Ama sinirden. Parasını tam bir Atatürk düşmanlığına kaptırmıştır.

Can akıllıdır. İnsanlar bilinçsiz olduğu için bu filmi Atatürk’ü anlatan bir belgesel zannedip, kuyruğa girer. İlk birkaç gün yüz binler filmi izler. O kadar çok Atatürkçü oltaya takılmıştır ki; tarihteki en yaygın ve en başarılı Atatürk düşmanı propaganda yapılmış olur. Hem de Atatürkçüler kendi paralarıyla bu işi finanse eder.

Bir de üstüne üstlük rakip sermaye grubunun telefon hattını vurmak için kendi medya grubunu seferber etmiş, sözde Atatürkçü filme sponsor olmayan firmayı binlerce kişiye kınatmış, bir de mağduru oynamıştır. Üstüne üstlük bu haberler üstüne bir de yeni sponsor bulur. Ama aslında cep telefonu firması filmi önceden gördüğü için çekinmiş ve sponsor olmamıştır.

Kısa sürede filmin içeriği ortaya çıkar. Bu açıkça bir dolandırıcılıktır. Çünkü “Mustafa” belgesel değil, açıkça Atatürk karşıtı bir propaganda filmidir. Ama iş işten geçmiştir. Can cebini doldurmuştur. Bir sonraki belgeselin konusu bellidir: Fethullah Hoca Efendi… Ne ilginç değil mi? Atatürk’ün yüceliğinden eziklik çıkaracak kadar çapsız bir insan; büyük ihtimalle Fethullah’ın ezikliğinden yola çıkıp yüce bir şahsiyet portresi çizecektir. Bu sefer sponsorlar da garanti. Nasıl olsa tüm sermaye artık dincilerin elinde… Saf Atatürkçülerin bilet paraları da zaten cepte…

Merak ettiğimiz tek bir şey var. Koskoca Atatürk’ümüze “insani” olmak adına Mustafa deme cüretini gösteren Can, acaba Fethullah belgeseline “Feto” adını verebilecek mi? Belgeselde Fethullah’ın ABD’ye kaçmasına neden olan o meşhur Cumhuriyet düşmanı, kindar ve takiyeci söyleve yer verecek mi? Veya oturup kendi patronuyla ilgili senaryo yazabilir mi? Belgesel çekebilir mi? Adına “Aydın” diyebilir mi? Patronunun çocukluğuna ve bugününe dair o kadar çok dedikodu var ki. Malzeme bol. Cesaret edebilir mi?

Paranın “muhalifi”, hassas duyguların tüccarı… Ne çok yakışacak sana Fethullah belgeseli. O salya sümük ağlarken görüntüde, sen salya sümük ağlak sesinle konuşursun fonda… Geçen sefer Atatürkçüleri ağlatmıştın. Bu sefer müritler ağlaya ağlaya izlerler hoca efendilerinin “acı dolu ve erdemli” hayatını…

Ne belgesel ama değil mi Can? Senin hayatın da bu işte…

10
Kas
08

Boykot et, izleme!

Can Dündar’ın son belgeseli “Mustafa” büyük tartışma yarattı. Atatürk hakkında açık çarpıtma, yalan ve iftiralarla dolu belgesel pek çok Atatürkçüyü isyan ettirdi.

Ancak bu yazıda konumuz belgesel değil. Can da değil.

Mustafa belgeselinin gösterime girmesiyle birlikte sinema salonlarının dolup taşmasına şaşırdık, onu tartışmak istiyoruz.

Şimdi birkaç soru soralım ve hep beraber cevaplayalım:

“Mustafa belgeselinin amacı ne?”

“Atatürk’e hakaret etmek, Atatürk’ü bir ulusal önder olma kimliğinden sıyırarak çarpıtmak, zayıf karakterli biriymiş gibi göstererek peşinden yürünecek bir lider olmaktan çıkarmak…”

“Tamam, peki Mustafa belgeselini hazırlayan kim?”

“Yıllardır liberal, küreselleşmeci, AB’ci ve Amerikancı yazıları ve belgeselleriyle tanıdığımız Can Dündar.”

“Mustafa’yı beğenen Atatürkçü var mı?”

“Çok şükür, bütün Atatürkçüler belgeselin ne kadar kötü olduğu konusunda hemfikir.”

“Kim beğeniyor Mustafa’yı?”

“Liboşlar, Fethullahçılar, Vakit yazarları, Aydın Doğan medyasının 2. Cumhuriyetçi yazarları…”

“Peki, kim izliyor bu filmi?”

“Atatürkçüler.”

“Neden?”

“…”

Günlerdir düşünüyorum, bu kadar açık bir Atatürkçü filme, bu kadar çok Atatürkçünün gitmesine anlam veremiyorum…

Bir Atatürkçü neden gider şu filme?

Tanıdığım birkaç kişiye sordum. Gerçek nedeni öğrenmek için dalga geçmemeye ve rencide etmemeye de çalıştım!

Aldığım yanıtlar ilginçti: “Neden gitmeyelim? Eleştirmek için önce seyretmek gerekir…”

Türkiye’de Atatürkçülerin ne kadar örgütsüz, ilkesiz, siyaset dışı konumlanmış olduğunun açık bir göstergesi…

Başka siyasi çevrelerle karşılaştıralım.

Örneğin Şeriatçılar.

Muhammed aleyhinde en ufak bir yazıya tahammül bile edemezler değil mi? Bırakın Mustafa gibi dalga geçen bir filmi, şu Danimarka’daki karikatüristin dünya çapında nasıl protesto edildiğini bir hatırlayalım.

Ya da şu bölücüleri bir düşünelim. Niye “Sayın Öcalan” diye pankart açarlar eylemlerinde? Lider bildiklerine sahip çıkıyorlar. Teröristbaşının çağrısıyla birkaç haftadır nasıl da isyan provaları yapıyorlar…

Tamam, diyeceksiniz ki Şeriatçılar zaten yobaz…. Onlar gibi mi olalım…

Biz onlar gibi yapın demiyoruz… Ama en azından biraz duyarlı olun. Biraz da ilkeli davranın. Bu kadar karşı çıktığınız bir filmi en azından protesto edip seyretmeyin.

Herhangi bir liberali ya da 2. Cumhuriyetçiyi düşünün. Atatürkçü kitap okuduklarını gördünüz mü hiç? Ama bizim Atatürkçülerimiz “düşmanımız ne diyor bir öğrenelim” diye ROJ TV bile izler. Halbuki düşmanımızın ne dediğine değil, Atatürkçülerin ne dediğine bakmak gerekir. Atatürkçülerin öncelikle birbirini dinlemesi, birbiriyle tartışması, birbiriyle anlaşması ve bir araya gelerek örgütlü bir güç olarak alternatif yaratması gerekiyor. O yüzden düşmana ve düşmanın propagandalarına kulaklarımızı tıkayıp kendi propagandamızı kendimize yapmalıyız.

….

Ama böyle dediğimizde Atatürkçüler şöyle diyor:

“İzlemeden nasıl eleştireceğiz? Eleştirmek için izleyelim…”

Pes doğrusu.

Öyleyse, PKK’ya karşı çıkmak için illa terörist olmak mı gerekiyor? Kandil Dağı’na çıkıp PKK kampında kongrelerini izlemeden, karakol baskınına terörist olarak katılmadan karşı çıkmayın PKK’ya öyleyse…

Ya da bir Amerikan askeri olun, Irak köylerine baskın düzenleyip katliam yapın. Ondan sonra karşı çıkın emperyalizme…

Peki nedir Atatürkçülerin bu tavrı almasının kökeni?

Öncelikle örgütsüzlük.

Türkiye’de en kalabalık olmasına karşın en örgütsüz kesim Atatürkçülerdir. Bunu Cumhuriyet mitinglerinde görmüştük. Türkiye tarihinin en kalabalık mitingleri düzenlendi. Milyonlarca Atatürkçü sokağa döküldü. Ancak bu milyonlar o kadar örgütsüzdü ki, seçimlerden AKP güçlenerek çıktı…

Mustafa filmine bu kadar çok Atatürkçünün gitmesi bu örgütsüzlüğün bir göstergesi. Çünkü örgütlülük toplu bir tavır almayı gerektirir. Bilirsin ki tek başına hiçbir şeysindir. Türkiye’yi istediğin hale ancak örgütlü olarak getirebileceğinin farkındasındır…

Ancak Atatürkçülerimiz öyle burjuva hayatlar kurmuşlardır ki, bireysel özgürlüklerinden hiçbir şekilde ödün vermek istemezler. Örgütlenmek mi? Herhangi bir kişinin ya da kurumun kontrolü altına girmek mi? Bu en büyük gericiliktir onlar için.

Şu kapitalist düzen içinde yarattıkları mevki ve makamları yitirmemek için bireysel özgürlüklerine tutunurlar. Ve bunu da Atatürkçülük diye yuttururlar.

Atatürkçülerin örgütsüzlüğü bu aşırı bireycilikten kaynaklanıyor… Bir araya gelmek, bir diğerine tutunmak, birlikte siyasi mücadeleye katılarak Türkiye’yi değiştirmek perspektifi yok Atatürkçülerde. Maalesef…

Bu durum, basit bir “Mustafa izlenmeli mi, izlenmemeli” tartışmasında bile ortaya çıkıyor.

Atatürkçüler o kadar örgütsüz ve siyaset dışı konumlanmış ki, Atatürk’e hakaret eden bir filme akın akın gidilebiliyor…

Halbuki, en sıradan ve basit siyasi tepki “boykot” etmektir:

Düşüncelerine hakaret eden bir yapıtı izlemezsin. Hatta boykot çağrısında bulunursun ki, başkaları o filmden etkilenip sana karşıt olmasın.

Üstelik Mustafa televizyonda oynayan bedava bir program değil ki. Ortalama 10 YTL karşılığında izlediğin bir sinema filmi.

Yani hem yanlış bir şey yapıp o filmi izliyorsun, hem de Atatürk’e hakaretler yağdıran bir liboşa tonla para kazandırıyorsun.

Ancak Can’ın kazandığı paradan da önemlisi şu: Film izlendikçe haksızlığı, hakaretleri ve çarpıtmaları meşrulaşmış oluyor. Şu film, en çok izlenenler arasında örneğin bir ilk ona girse, 10 yıl sonra, 20 yıl sonra ne düşünülür hakkında? Olumlu bir tablo mu çizilir, olumsuz mu?

Atatürkçüler olarak bile bile lades oluyoruz. Ve bundan hiçbir Atatürkçü rahatsız olmuyor. Çünkü rahatını bozmak istemiyor.

Çağrımız, yıllardır örgütsüz olarak toplumun kenarında duran Atatürkçüye… Topluluk halinde tavır almayı “tarikat üyeliği” diye küçümseyen, Atatürkçülüğü siyaset dışında konumlanmak sanan, hayatı boyunca hiçbir örgütlenmeye girmemişlere…

Hayatınızda bir değişiklik yapın ve ilk kez siyasi bir tavır alın.

Atatürk’e hakaretler eden bir liboşun filmini izlemek, Atatürk’e hakaretten daha da kötü bir şeydir…

Çünkü, Atatürk’e hakaret edenin Atatürkçü olmadığı ortadadır. Ama o filmi hiçbir tavır almadan izleyebilmek, Atatürk’e en büyük hakarettir…

Bile bile lades olmayalım ve şu filmi izlemeyelim.

Atatürk’ün kemiklerini Can’lar sızlatamaz. Onların kim olduğu belli çünkü.

O’nun kemikleri bir tek Atatürkçüler yanlış yaparsa sızlar.

Atatürk’ün kemiklerini sızlatmayın…

10
Kas
08

“Mustafa”yı beğenen yok

Can Dündar’ın hazırlayıp Cumhuriyet Bayramı’nda piyasaya sürdüğü “Mustafa” belgeseli(!) gündeme bomba gibi düştü. Mustafa sözde belgeseli ile ilgili tartışmalar da iki haftadır yoğun bir şekilde sürmekte. Biz kendi açımızdan bu belgeselle Atatürk düşmanlığının körüklendiğini geçtiğimiz sayıda ifade etmiştik. Zaman, Taraf, Yeni Şafak, Vakit ve Aydınlık tayfası dışında sözde belgeseli beğenen yok. En hafif eleştiri ise “Atatürk yanlış tanıtılmış” cümlesiyle özetlenebilir. Ağırları mı? Onlardan aşağıda bahsedeceğiz ama şunu söylemeden geçmeyelim; Can bu kez baltayı taşa vurdu.

Mustafa sözde belgeseli, köşe yazarlarından sanat camiasına kadar geniş bir kesimden çok yoğun eleştiriler aldı. Ancak önemli bir kesim de bu dönen tartışmalarla bu belgeselin ne mene bir şey olduğunu kavrayarak açıktan gitmeme tavrı aldılar.

Bu arada çıkan yorumlar arasında bizi şaşırtan birkaç isme de rastladık. Mesela Akşam’dan Oray Eğin, düzgün bir Can Dündar değerlendirmesinde bulunmuş. Eğer bu satırları kendisi yazdıysa ona helalinden bir “aferin”. Bizi şaşırtan bir diğer yorum ise Star gazetesinden geldi.

Yandaş medyanın önde giden gazetesinden Aziz Üstel de Can Dündar’ın Atatürk’ü yansıtamadığını belirtti. Gerçi Aziz Üstel’in yazısında Turkcell’i koruma refleksi vardı. Çünkü aynı günlerde Doğan medyası belgesele sponsor olmadığı için Turkcell’i topa tutuyordu.

Bütün bu yorumlardan çıkan sonuç ise “Mustafa”nın Atatürk’ü yanlış tanıtan, beş para etmez ve kesinlikle izlenmeye değmez bir çalışma olduğu.

Atatürk yalnız bir adam değildi
Mehmet Y. Yılmaz“Can Dündar’ın Mustafa filmine yönelik eleştirilerin toplandığı iki ana nokta var: Atatürk, çok içkici gibi gösteriliyor ve “yalnız adam portresi” çizilmeye çalışılıyor. Filmde içkiye yapılan vurgunun aşırılığı birçok kişiyi rahatsız ediyor. Elbette şu sorunun yanıtının açıklıkla verilmemiş olması da bunu destekliyor: Atatürk, içip içip uyuyan birisi ise bütün bu devrimlerin yapılması nasıl mümkün olabildi? O binlerce sayfalık nutuklar, notlar nasıl yazılabildi? O kalın kitaplar, satır altları çizilerek, üzerlerine notlar alınarak nasıl okunabildi?

“Yalnızlık” ise bir başka “klişe”. Atatürk de elbette yalnız değildi. Yakın arkadaşları, sırdaşları vardı, hayatına giren kadınlar da oldu. Ve hiç kuşkusuz çevresinde geniş bir sevgi halesi vardı. Sadece cenaze töreninde çekilen ve on binlerce insanı sokaklarda ağlarken gösteren eski haber filmleri bile bunu kanıtlıyor. “Yalnız yaşadı yalnız öldü” kolaycılığına kaçmaya bence gerek yoktu. Yaşarken yalnız olmadığı gibi, öldüğünde de yalnız değildi.”

Mehmet Y. Yılmaz
3 Kasım 2008, Hürriyet

Mustafa’nın tartışılacak yönleri
Fikret Bila“Can Dündar’ın merakla beklediğim “Mustafa” filmini, Ankara galasında izledim. Zaafları, zayıflıkları, hırsı, aşkları, sigarası, içkisi, dinden-imandan uzaklığı, Türkiye’den çekip gitmek isteğiyle perdeye yansıyan Mustafa’nın, Kemalistleri tatmin ve memnun edeceğini sanmıyorum. Buna karşılık, Kemal’den hazmetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini daha fazla çekebilir. Vahdettin’i sevenler de filmden memnun kalabilirler. Son Padişah Vahdettin’in vatan haini değil gerçek bir “vatansever” olduğunu savunanlar, onun, Atatürk’ü “vatanı kurtarmaya memur” ettiğini savunurlar. “Mustafa” filminin verdiği mesaj da bu yönde. Filmde, Atatürk’ün İzmit’te bazı gazetecilere yazılmamak üzere, “Kürtlere anayasal özerklik verileceğini söyledi” deniliyor. Bu konunun da arkası gelmiyor. Güneydoğu’ya özerklik verilmesini isteyen PKK-DTP cephesi, filmin bu kesitini beğenecek ve ihtimal ki kullanacaktır.

Ve arkasından her gün bir şişe rakı, üç paket sigara içen, akşam sofrasını beklemek dışında işi gücü olmayan, yalnız, etrafında kimse kalmamış, yakın çevresi tarafından kandırılan, idare edilen bir Mustafa. Bu “Mustafa”yı da Anıtkabir’i ziyaret etmeyenler, “Biz dememiş miydik?” diyerek, sevecekler ve sevinecekler…”

Fikret Bila
30 Ekim 2008, Milliyet

Mustafa’ya gittim

Yılmaz Özdil“Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan… Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden… İtiraz edeni asan… Arkadaşlarını satan… Goygoycuların dolduruşuna gelen… Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen… Alay eden. Hesabını kitabını bilmeyen… Batı hayranı. Sefa düşkünü. O balo senin… Bu balo benim, gezen. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen… Savaşmadığı için sıkılan… Ordu varken, çete kurmaya kalkan… Devrimleri intikam için yapan… Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren… Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden… Psikolojik bunalımda… Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Anafartalar 1 saniye. İşgal 2 saniye. Tası tarağı toplayıp kaçmak için, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan bile tırsan… Sığır sürüsüyle düşman ordusunu ayırt etmekten aciz biri… Başkomutanlık meydan muharebesi desen… Taktiğini falan başkasından araklamış zaten. Hak edilmiş bence Oscar… En azından Nobel.”

Yılmaz Özdil,
4 Kasım 2008, Hürriyet

Atatürk’ün başına çuval geçirme denemesi’

Yiğit BulutSevgili dostlar, bu belgesel “Atatürk’ü Türk halkının gözünde küçük düşürme çabasının” son ürünü… Daha açık yazayım Süleymaniye’de “askerlerimizin” başına çuval neden geçirildiyse, Başkomutanları hakkında da aynı stratejinin gereği bu film çekildi!

Sonuç: Bu belgeseli seyretmeyin, seyredecekleri engelleyin ve en önemlisi asla çocuklarınıza seyrettirerek “şuur altlarına Atatürk’ü küçük düşürücü tohumlar atılmasına” izin vermeyin!

Son söz: Bu filmi çeken bir “basın mensubuysa”, ben “olmaktan” utanıyorum! Yazıklar olsun!

Annesi-babası ne kadar tersini “söylerse söylesin”, bu filmi izleyen 10 yaşında bir “çocuğun” şuur altına atılan “Atatürk ile ilgili” tohumlardan bir daha kurtulması mümkün değil. Daha açıkçası, sakın şöyle düşünmeyin çocuk istiyor, filmi görsün de sonra ben “yanlış” olduğunu anlatırım! Anlatamazsınız!

Yiğit Bulut
2 ve 3 Kasım tarihli yazılarından, Vatan

Atatürk ‘Mustafa’yı görse

Bekir Coşkun“Diyelim ki Atatürk beyaz atının üzerinde çıkageldi, yanında İsmet Paşa, komutanları, yaverler… Aşağıda Cumhuriyet Bayramı ve herkes “Mustafa”yı seyretmek için kuyruklarda.

Atatürk, İsmet Paşa’nın kulağına eğilerek: “Şu arkada, elinde bazuka gibi boru olan, topçu neferi midir?..”

İsmet Paşa: “Hayır Gazi Hazretleri, o Can Dündar, muharrir… Elindeki kamera aleti, hususiyeti sinema çeker…”

“Niye atlarımızın kıçını çekiyor?..”

“Buna ‘insani boyut belgeseli’ diyorlar…”

Ata: “İlke ve inkılaplar yönü ile de belgesel imal ederler mi bu fikriyatta olanlar?..”

“Sponsor lazım…”

“Sponsor bir nevi milli şuur gibi bir şey midir?..”

İsmet Paşa: “Hayır Gazi Hazretleri, parayı veren… Parayı kim veriyorsa, şuur o cihette nüks etmektedir…”

Atatürk: “Pekiiii… Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?..”

İsmet Paşa: “İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta…”

Ata: “O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki…”

İsmet Paşa fısıldayarak:”Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte…”

Atatürk hüzünle: “Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler… Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?…”

İsmet Paşa: “Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar…”

“Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet…”

İsmet Paşa: “Cumhuriyetten geri kalanını…”

Atatürk, atını çevirir: “Gidelim Paşa…”

Bekir Coşkun,
1 Kasım 2008, Hürriyet

Biraz dürüstlük rica etsek

Ruhat Mengi“Bir belgesel ancak Türkiye’de bu kadar tartışılır” diyen meslektaşlarımız var… Yanlış, bu “bir belgesel” değil, “Atatürk” belgeseli… “Mustafa filmi çok tartışıldı, demek ki amacına ulaştı” diyen köşe yazarları var… “Mustafa” değil, Atatürk’le ilgili yanlış yorumlar tartışılıyor. Onunla ilgili hangi film olsa Türkiye tartışırdı, zira bu yorumlar filmin yurt içinde, yurt dışında, okullarda gösterilmesiyle bu toplumun Ata’sının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun imajını haksız şekilde değiştirebilir.

Ruhat Mengi,
2 Kasım 2008, Vatan

Hem Can Dündar’ı hem de Mustafa filmini protesto ediyorum

Mehmet Ali Erbil“Mustafa filmini izlemeyeceğim. Zira, okuduklarım ve filmi izlemeye giden arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarı ile Can Dündar, kendi siyasi görüşünü filme yansıtmış. Atatürk’ü filmde elinde sigara ve içki bardağı düşmeyen bir karakter olarak göstermiş. Ayrıca Atatürk’e tek başına kaldığı imajı verilmiş. Çok yanlış. Olmadık gerçekleri filme yansıtmış. O bizim Atamız. Gelecek nesillere Atamızı iyi tanıtmak lazım, Can Dündar ise ne yaptığı ortada. Mustafa filmine çok ilginçtir CHP ve AKP de onaylamıyor. Demek ki, yanlış olan bir şey var. Hem Can Dündar’ı hem de Mustafa filmini protesto ediyorum. Bunun için Mustafa filmini izlemeyeceğim”

Mehmet Ali Erbil

Değil 350 bin, 3 Euro vermem ‘Mustafa’ya!

Aziz Üstel“Oturdum, izledim ‘Mustafa’yı…Hani Can Dündar’ın yaptığı, adına da ‘belgesel’ dediği, 29 Ekim’de gösterime giren, girdiğinden bu yana da bi iki kişinin dışında hemen herkesçe tefe konup çalınan filme… Bu filmi aslında tek cümleyle özetlemek olası: Bir Adam Varmış… Canı Sıkılaaaan!! Sadece Mustafa Kemal’i çağrıştıran kimi sahneleri var. Ama Mustafa’nın Kemal’i yok! Mustafa Kemal’in yaptığı kimi işleri yapmış… Ama çoğundan da uzak durmuş… Onlarıysa kimin yaptığı belli değil! Can Dündar kardeşim de, Mustafa’yı bir aynanın içinde görmüş… Ama ayna sisler içindeymiş… Bir türlü o aynanın içinde seçememiş Mustafa’nın Kemal yanını… Atatürk yanınaysa teğet dahi geçmemiş…

Aziz Üstel,
3 Kasım 2008, Star

Can Dündar’ın aklındaki hesap ne?

Oray Eğin“Can Dündar artık bir gazeteci değil, bir işadamı. Gazeteciliği de tüccarlığı için bir araç olarak kullanıyor o kadar. Köşesini de buna alet etmekten çekinmiyor. Şimdi kamuoyunda Can Dündar’ın aleyhine bir hava esiyor, farkındasınız. Yıllardır insanlar içinde tuttukları birtakım gerçekleri basında dillendirmeye başladılar. Geç bile kalmış bir süreç…

Yıllarca laiklik üzerinden para kazandı, ‘Sarı Zeybek’in tekrarlarından yüz binlerce doları cebine indirdi ve şimdi baktı ki konjonktür dönüyor, bu sefer başka bir rantın peşine düştü. Atatürk’ü ‘yere indirmenin’ zamansız olabileceğini anlayamamış olmalı. Ama başka türlü bir Atatürk filmi de çekemezdi. Eğer ‘Sarı Zeybek’ gibi ‘hardcore’ Atatürkçü bir film yapsaydı ileride kendisine gelecek başka büyük paralardan vazgeçmek zorunda kalacaktı. Çünkü bu yaptığı Atatürkçü film ileride para kazanacağı başka çevreleri ürkütecekti. Biliyorsunuz değil mi Can Dündar, Said-i Nursi belgeseli üzerinde çalışıyor bir süredir. Yani Fethullah Gülen cemaatine göz kırpıyor, kendini buraya entegre ederek oradan rant toplayacak. E gerçek bir Atatürkçü film de bunun önünü keserdi.

Oray Eğin,
3 Kasım 2008, Akşam

10
Kas
08

“Mustafa”: Belgesel değil intihal!

Tartışma devam ediyor

“Mustafa” tartışılmaya devam ediyor. Can Dündar’ın tüm beklentilerine rağmen film, Atatürk düşmanı, Kürtçü ve Hilafetçi çevreler dışında kimse tarafından beğenilmedi.

Evet, film Türk Milletinin kalbindeki Atatürk’ten bambaşka, tanımadığımız, bilmediğimiz, bunalımlı, sorunlu, yapayalnız bir Atatürk tablosu oluşturmaya çalışarak, Atatürk karşıtlığında yeni bir yöntem denemenin dışında bir amaca hizmet etmiyor. Kurtuluş Savaşı’nın gerçekliğine, diriliş ve direniş ideolojisinin mantığına ve Atatürk’ün her ayrıntısına imza attığı yeni Türk devletinin kuruluş felsefesine açılmış psikolojik bir savaş.

Evet, film içki masasından kalkmayan, sürekli sigara içen, annesine aşık, kadınlara düşkün, karanlıktan korkan, hayatı boyunca yalnız ve ezik yaşamış, sorunlu bir Atatürk portresi çiziyor.

Can Dündar, böyle bir filmle, çok bilimsel ve nesnel bir çalışma yapıyormuş gibi, farklı bir gözle bakıyormuş gibi Atatürk’ü aşağılamaya ve milletin kalbinden silmeye çalışıyor.

Tüm bunlar elbette bu filmi izlememek, izlettirmemek ve özellikle çocuklardan uzak tutmak için yeterli nedenler.

Ancak filmle ilgili başka bir gerçeklik daha var! Can Dündar’ın söylediği gibi film çok uzun bir araştırmaya, Genelkurmay belgelerine, titiz bir elemeye dayanarak hazırlanmış öyle çok orijinal bir çalışma değil. Aslında tezleri açısından bugüne kadar hilafetçilerin, Cumhuriyet düşmanlarının ısıtıp ısıtıp önümüze koyduğu saçmalıklardan başka da bir şey değil.

Yeni psikolojik savaş:
“Ölümsüz Atatürk”
“Mustafa”ya dönüştürülüyor

Ama aynı zamanda bir çeşit intihal!

“Mustafa” filmi daha önce yayınlanmış Atatürk düşmanı kitaplardan biri olan “Ölümsüz Atatürk” kitabının birebir kopyası. Yani Dündar’ın bize belgesel diye yutturmaya çalıştığı film tam bir “kes-yapıştır” harikası! Kitabın ne kadar bilimsel olduğu tartışılır elbette ama Can Dündar bu filmiyle araştırmacı gazetecilik falan değil düpedüz intihal yapmıştır.

Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adlı iki psikanaliz uzmanı tarafından hazırlanmış “Ölümsüz Atatürk” adlı bu “psikobiyografi”nin Türkçesi ilk kez 1998 yılında yayınlanmıştı. Özensiz bir değerlendirme ile bu iki bilim adamının Atatürk’ün hayatını inceleyerek iç dünyası ile ilgili bir sonuca varmaya ve bu sonuçtan yola çıkarak dış dünyasının, daha doğrusu Türk Milleti için yaptıklarının nedenlerine inmeye çalıştıkları sonucuna varabilirsiniz. Hatta Atatürk’ü tüm nesnelliği ve gerçekliği ile sevdirmeye çalıştıkları sonucuna da. (Can Dündar da öyle diyor ya “eseri” için.)

Ancak doğrusu şu ki Freud’un psikanaliz yöntemini kullanan bu iki “bilim adamı” bilim adı altında Atatürk düşmanlığında yeni bir yöntemi denemişlerdi. “Bozkurt” kitabında Armstrong ne amaçladı ise, iddiaları ne kadar dayanaksız ve art niyetli ise, benzer yalanları ve dedikoduları bu kitapta da görmüştük. Olayları çarpıtmada benzer bir yetenek de söz konusuydu. Ancak pek başarılı olmamış, kitap Türk kamuoyunun tepkisini çekmiş ve de tutmamıştı.

Yalnızca bir kitapla açılacak psikolojik savaş elbette bir film kadar etkili olamadı ve “Ölümsüz Atatürk” bu nedenle Can Dündar’ın da katkısıyla “Mustafa”ya dönüştürüldü.

Volkan ve Itzkowıtz, Freud’çu tezlerini Atatürk’e uyarlamışlar

“Mustafa”nın bakış açısını anlamak için öncelikle Volkan ve Itzkowıtz’in değerlendirmelerine bakmakta fayda var.

Kitabın amacını açıklarken şöyle diyorlar:

“Kederli bir ulusun varlığı Mustafa Kemal’e kendi ruhsal dünyasında yaşattığı kederli anne imgesi üzerine yansıtacağı dışsal bir gerçeklik sundu. Kederli ulus ona yaşamı boyunca sürecek Türk ulusunu kurtarma ve onarma misyonunu kazandırdı. Atatürk unvanını aldığında kederli ulus onarılmış durumdaydı. Diğer bir ifadeyle söylersek kendi çocukluğunun mutsuz ortamını mutlu ve muhteşem ortama dönüştürmüştü. Mustafa Kemal ele geçirdiği ilk fırsatta tarihsel arenayı kendi içsel dramının yaşandığı sahne olarak kullandı.”

Yani Atatürk’ün önderliğinin nedeni yalnızca mutsuzluğunu azaltmaya ve kendini tatmin etmeye çalışıyor olmasıdır. Burada tarihsel bir çarpıtma zaten söz konusudur ancak bu iki bilim insanının tezleri, özellikle dipnotlarda yaptıkları değerlendirmeler tam anlamı ile çarpıtmadır. Atatürk’ü “ödipal” olarak tanımlarlar. Freud’un tezine göre ödipal kompleks, anneye aşık olma durumudur ve her çocukta bir iki yıl süre ile görülür. Ama bu bazı insanlarda uzun süre devam eder. Volkan ve Itzkowıtz Atatürk’ün hayat boyu ödipal olduğunu ve tüm kararlarının altında bunun yattığını iddia ederler.

Atatürk’ün askerlikten istifa ettiği ve sine-i millete döndüğü 8 Temmuz günü ile ilgili şu değerlendirmesini biliriz:

“8 Haziran’dan, 8 Temmuz’a kadar bir aydır devam eden oyun hitama erdi. (…) Bu tarihten sonra resmi sıfat ve selahiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyz ve kudret membaından ilham ve kuvvet alarak vicdani vazifemize devam ettik.”

Biz buradan Atatürk’ün devrimci olduğu sonucuna varırız, millete ve davaya olan güvenini anlarız. Peki ya yazarlarımız?

“Burada bir çocukla ‘iyi’ annenin memesi arasındaki ilişkinin bir dışavurumunu yakalıyoruz. Çocuk buna karşılık olarak annesini kurtaracak kadar güçlü olacak ve böylece ‘tükenmek bilmez kaynak’ varlığını sürdürebilecektir. (sf.191)”

Alın size bilim!

Peki ya Sakarya Zaferi’nden sonra aldığı gazilik unvanının sonuçları nasıl açıklanıyor dersiniz?

“Şimdi en azından, kendisini, keder içindeki annesini kurtarmış, erişmeyi arzuladığı kurtarıcı -gerçek bir Gazi- mertebesine erişmiş hissedebilirdi. Böyle bir kusursuzluk algısı onun görkemliliği çocukluğunda annesiyle olan ilişkisinde yaşamış olduğu yetersizliklere karşı bir savunma aracı olarak kullanmış olmasının bir dışavurumuydu ve kusursuzluk nihayet onun karakterinin bir parçası haline gelmişti. Sakarya zaferinden sonra onun Gazi M. Kemal olarak imza atmaya başlamasıyla birlikte yoksunluk içindeki ‘Küçük Mustafa’nın fiilen ve bütünüyle ortadan kalkmış olduğu söylenebilir (sf.246)”

Kitap’ta kullanılan bölüm başlıkları bile asıl niyeti ortaya çıkarmaktadır: “Padişah, Anne, Ödipal Oğul”, “Kadınlar ve Mustafa Kemal: İstanbul ve Sofya’da eğlence Düşkünü bir Subay”, “Düşkırıklığı içindeki bir kahramanın Yolculukları” vs…

Bu örnekleri arttırdığımızda “Mustafa”nın alt yapısını ve varmaya çalıştığı sonuçları daha net görebiliriz.

Kitabın kurgusuyla filmin kurgusunu karşılaştırdığınızda da benzer bir ruh hali içinde olduklarını fark edersiniz.

Her iki “eser” de “ölüm teması üzerine kurulmuş

Kitap Atatürk’ün kederinin altında yatan neden olarak “doğumundan bir süre önce ölmüş olan Ahmet adındaki kardeşinin sahil kenarındaki mezarının dalgalarla açılması ve çakalların ölü bedeni parçalamasının aile üzerinde yarattığı travma”yı gösteriyor. Bu rahatsız edici olay kitapta ara ara dipnotlarla hatırlatılıyor. “Mustafa” filmi de sahil kenarındaki parçalanmış mezar görüntüsüyle başlıyor ve defalarca bu can sıkıcı görüntüyü izlemek zorunda kalıyorsunuz. Annesinin ölümünde, Fikriye’nin ölümünde vs…

Bu olayın içine doğan Atatürk, bu nedenle çok yalnız ve mutsuz bir çocukluk geçirmiştir teze göre. Filmde karga kovalama hikayesini unutmamıştır Can Dündar. Hani Atatürk’ün gülümseyerek anlattığı, “Makbule’yle zaman zaman çiftlikte kargaları kovalardık” dediği olay…

Filmin afişinde gün batımında sazdan bir kulübenin altında bir nokta olarak gördüğünüz şey Atatürk’tür. Karga kovalamacadan sonra yapayalnız bir çocuk görüntüsü. Yanında öyle Makbule falan da yoktur. Dündar kendini kitabın havasına o kadar kaptırmış ki, bunun bir çocuk oyunu olduğunun, adına “evcilik” dendiğinin ve her çocuğun yaşamında bir kez bile olsa kendisine sazdan, çarşaftan, örtüden, tahtadan vs her ne bulmuşsa küçük kulübeler yaptığının, bunun da altında yatan şeyin yalnızlık değil ev kurma güdüsü olduğunun farkında değildir. (Ya da hiç yapmadığı için bilmemektedir.)

Filmin başından sonuna kadar bu karamsar ve iç karartıcı hava devam eder. Aynen kitapta olduğu gibi. (Ama kabul etmek gerekirse kitabın yazarları biraz da bilimsellik kaygısıyla Can Dündar’dan daha insaflı davranmışlardır Atatürk’e.)

Kurgusu da kitaptaki karamsar ve çarpık tezlerin üzerine oturmuştur “belgesel”de.

Çalışarak sabahlayan Atatürk gitmiş, “ayyaş Mustafa” gelmiş

Örneğin Atatürk’ün Manastır, İstanbul ve Sofya’daki günleri (yani savaştan önceki tüm hayatı neredeyse) sadece kadınlar, içki ve gece hayatı üzerine kurulu bir yaşamdan ibaretmiş gibi verilmiştir.

Atatürk’ün İstanbul’daki “eğlence dolu hayatından” bahseden Can Dündar, “Ölümsüz Atatürk”ün şu tezlerini iyi okumuştur anlaşılan:

“İstanbul’da Harbiye mektebindeyken Mustafa Kemal, ortada yanlış bir şey olduğunun farkında bulunmakla birlikte ülkenin içinde bulunduğu siyasal tabloyu anlamak için o sıralar pek çaba harcamadı. En nihayet, yaşamaktan keyif duyduğu hareketli, eğlence dolu bir şehirde canlı, dinç, cinsel açıdan aktif genç bir adamdı. (sf.74)”

Kitap’ta küçük Mustafa’yı çok acımasız bir şekilde döven ve Atatürk’te sonrasında derin yaralar açan bir hoca olan Kaymak Hafız’dan bahsedilir. Can Dündar, Atatürk’ün askeri okula gitmek istemesinin ve sonrasında saltanat kaldırmasındaki nedenlerden biri olarak, bu Hoca’ya olan kızgınlığı gösterir. Bu “orijinal” sonuca da yine kitapta okuduklarından varmıştır.

Atatürk, Saltanat’ı kaldırdığını ilan ettiği konuşmasında, “dini istismar edenlere karşı neler hissettiğini en açık biçimde dile getirdi. Konu doğrudan siyasi bir içeriğe sahipti kuşkusuz fakat onun dine karşı ömür boyu süren antipatisinin ‘Molla’ olarak anılan dindar annesi ve kendisini acımasızca döven din öğretmeni dolayısıyla yaşamının erken yıllarında başlamış olduğunu unutmamak gerekir” (sf.284).

Can Dündar yer yer Atatürk’ü kimsesiz, parasız, sağlıksız aynı zamanda tavlada bile yenilgiye tahammül edemeyen hırslı bir adam olarak göstermiştir. Kitapta bu fikri desteklemeye çalışan pek çok örnek vardır. İnönü Zaferi üzerine örneğin:

“Mustafa Kemal büyük bir coşku ve ve sevinç içindeydi; ne var ki ulusun ‘makus talihi’ bu sevinci gölgelemeye devam ediyordu. İsmet, Batı Cephesi’nin kuzey kesiminde büyük başarılar elde ederken, Refet Paşanın güneydeki durumu iç açıcı değildi. Başarısızlığa katlanamayan Mustafa Kemal harekete geçti…” demektedir Volkan ve Itzkowıtz.

Can Dündar da Atatürk’ün ne kadar tatminsiz ve hırslı bir adam olduğunu filmin çeşitli yerlerinde yinelemeyi ihmal etmez.

Dağ başını duman almış

Benzer biçimde filmde Atatürk’ün “Dağ başını duman almış” marşını söylemeyi çok sevdiği anlatılır. 25 Mayıs’ta Samsun’dan Havza’ya giderken araba arızalandığında yürüyerek bu marşı nasıl da söylediği görüntülenir. Ve ara ara bu marş dinletilmektedir filmin çeşitli yerlerinde. Ölümüne doğru Dolmabahçe kıyılarında bahriyelilerin de bu marşı söyleyerek Atatürk’ü mutlu etmeye çalıştıkları anlatılır. Ancak bu neşeli anlar bile melankolik ve iç karartıcı bir atmosfere dönüştürülmüştür. Tıpkı kitapta olduğu gibi. Bu atmosferin altındaki çarpık nedenler de kitapta olduğu gibi vardır:

“Burada geçen kurtuluş güneşi ile doğmak fiilinin bir arada kullanılması bir raslantı olmasa gerek. Mustafa Kemal, Samsun’a çıkışının anısına resmi doğum tarihi olarak kendisine 19 Mayıs gününü seçmiştir. Burada kendisini hem erken sabahın sisini hem de annesinin kederini dağıtarak yükselen yeni güneş (oğul) olarak gördüğü söylenebilir. Gümüş dere ise annesinin gözyaşlarını temsil ediyor. (Sf. 184)”

Yani Atatürk işi gücü bırakmış kendi iç dünyasının karanlıklarıyla boğuşmaktadır bu tezlere göre. Kitapta okuduklarınız, filmde-harfiyen olmasa da-kurgu olarak oradadır ve sizi rahatsız etmektedir.

Yine benzer şekilde Nutuk’u hazırlayan yaşlı, ter içinde bir Mustafa Kemal vardır “Mustafa”da. Oradan oraya yürüyen, sürekli sigara ve kahve içen, notlarına boğulmuş bir Mustafa Kemal. Sıkıntılı, karamsar… Sanki Türk Devrimi’nin tarihini kağıtlara döken değil de deliren bir Atatürk portresi. Belki de filmin en rahatsız edici sahnelerinden biri budur. Ve seyirci anlayamaz bu sahnenin niye böyle verildiğini. Coşku ve heyecan aramaktadır. Oysa “Ölümsüz Atatürk”te psikanaliz uzmanlarımızın yaptığı “çözümleme”dir bu sahnelerin sebebi. Kitapta yazanı filme aktarmıştır Can Dündar, o kadar:

“Nutuk kendisini çocukluk günlerinin bitmemiş işlerinin bağlarından kurtaracak şahsi mücadelenin sembolik bir icrasıydı. Ancak annesini acılardan kurtarmakla kazanılabileceğini varsaydığı iç özgürlük mücadelesi özgürlük için yapılan milli mücadeleyle özdeşti. Millet onun için Mustafa Kemal’in kurtarıcı oğul ve idealleştirilen baba karışımı bir rol oynadığı acılar içindeki anneyi de temsil ediyordu. (sf.367)”

Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Vahdettinmiş!

Bunlarla bitmez tabi. “Mustafa” filmi, Atatürk’ün Samsun’a çıkıp Milli mücadeleyi başlatmasının sebebi olarak parasızlığını, çaresizliğini, Meclis’i ikna edememiş olmasını ve Vahdettin’in verdiği “büyük” desteği göstermektedir. Tesadüf ki, kitapta da bu işbirlikçi, mandacı, karşı devrimci tez ihmal edilmemiştir:

“Paşa, paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin! (sf.174)”

Vahdettin’in hainliği, vatanı nasıl sattığı ve sonrasında nasıl kaçtığı anlatılmamıştır elbette filmde de kitapta da. Üzerinden çok durulmaz, sadece okuyucuya-seyirciye mesaj verilir ve bilinç altına bu yanlış fikirler ince ince işlenir.

“Mustafa”, “Şeyh Sait İsyanı’nın ardından, Takriri Sükunla, İstiklal Mahkemeleriyle muhalefet susturuldu ve tüm güç Gazinin eline geçti” demektedir. Söylediği kanun olan, otoritesi mutlak bir şeften bahsetmektedir Can Dündar. Ülke, dikta ve faşizme gitmektedir ona göre.

“Ölümsüz Atatürk” de durumu aynen şöyle anlatmıştır:

“İstiklal Mahkemeleri, Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu özgül psikolojik durum (kuşkuculuğu) ile onun muhalefeti ezmeye yönelik bilinçli politikasının tarihsel bir gerçeklik olarak yaşanan suikast olayının belli bazı kişilerin kendisine olan garezinin artmasının iç içe geçtiği bir dönemde ön plana çıktı…”

Hatta her ikisi de Atatürk’ün Mussolini’nin heykeltıraşlarını getirterek her yere kendi heykellerini diktirdiğini iddia ederler utanmazca:

“Ankara’da bir çok meydanlar yaratıldı ve Mustafa Kemal’in kendisini her şeyi yapabilecek kudrette ve her yerde hazır ve nazır gösteren heykelleri ile süslendi. (sf. 370)”

Tüm bu kudrete rağmen mutlu değildir Atatürk. Yapayalnızdır, kendini herkesten uzak tutmaktadır. Sadece kendisi de değil halk da çok mutsuzdur bu tezlere göre.

Can Dündar, Atatürk’ün çok hızlı koştuğunu, arkada bıraktıklarını göremediğini söylerken, etrafındaki dalkavukların kendisinden halkın gerçek durumunu gizlediğini söyler. Elbette bu da kendi özgün buluşu değildir. Çünkü kitapta harfiyen işlenmiştir:

“Birkaç aylık kısa karmaşa Mustafa Kemal’in memlekette her şeyin iyi gitmediğini anlamasına yol açtı… İçinde dalkavuklarla çevrili olarak rahat yaşadığı görkemli fildişi kuleyi terk ederek bir kez daha halka gitti.” (sf.380)

Örneklerin sayısını artırmak mümkün. Özel hayatı ile ilgili, Latife ile, Fikriye ile ilgili meseleler, evlatlığı Abdürrahim üzerine konuşulanlar, annesinin ölümü üzerine yaşadıkları vs. yine saçma sapan tezlerle, abartılarak, çarpıtılarak filmde de kitapta da gözümüze batırılmıştır.

Atatürk ölümsüzdür!

Kurgu aynı, ruh hali aynı, hedef aynıdır. Atatürk’ü objektif bir bakış açısıyla tanıtıyormuş gibi yaparak bilinç altında ezik, zavallı, sorunlu, gaddar, yalnız, hırslı bir Atatürk portresi yaratmak.

Görüldüğü gibi “Mustafa” Dündar’ın belgeselcilik başarısı falan değil hırsızlığının bir ürünüdür. Atatürk düşmanı tezleri milletin önüne ısıtıp ısıtıp koyan işbirlikçiler halkın kitaplarla yeterince ikna edilemediğini görmüş, filmlerin görselliğini ve kolaycılığını da kullanarak vatandaşın kalbinden Atatürk’ü silmeye girişmişlerdir.

Sürekli olarak ölüm temasını kullanarak, ölü annesini, ölü Ahmet’i, ölmüş Atatürk’ü göstererek Atatürk’ü defalarca öldürmeye çalışmışlardır.

Ancak başarılı olamamıştır. çünkü Atatürk gerçekten de ölümsüzdür! İstedikleri kadar kitaplarıyla, filmleriyle gelsinler, hangi yöntemleri kullanırlarsa kullansınlar, Atatürk, ölümsüz pek çok eser ve miras bırakmıştır ve bu nedenle de bu tip oyunlarla öldürülemez.

Tarihin çöplüğüne giden Atatürk değil, paçavra kitapları, paçavra filmleri olur sadece!



10
Kas
08

Atatürk’e ve çocuklarına açık mektup…

Çocukları kimler mi? Benim, sensiz, onlar… Kendini “Atatürk’ün evladı” hisseden herkes…

Atam, sen hep şunu söyledin “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir”…

Gel gör ki, bugün yine seni anarken aklıma şu geldi son birkaç yıldır Cumhuriyetimiz “kimsesiz kalmış” gibi…

Ama üzülme, “kimsesiz asla kalmayacak”, bizler “kendini senin oğlun, kızın” görenler, sonuna kadar direneceğiz…

Atam, ülke ne durumda bir de benden dinle

Bir ülkede

* Vatandaşların bir bölümü “seve seve ölüme” giderken, bir bölümü “malı götürme” sevdasına düşmüş, “hangi toprakta yaşadığını bile umursamadan” kendilerine doları “efendi” edinmişler ise

* Siyasi otorite “askerlerimizi öldüren” Barzani’yi “muhatap” kabul etmek için adım atıyorsa

* “Ekonomi IMF’ye”, “dış siyaset Avrupa Birliği ve Amerika’ya endekslenmiş” ise

* Siyasetçi, “finansal entelektüel” zümre eksikliğinden faydalanarak “sıcak paranın yarattığı” kısa süreli “cenneti” siyasi rantını maksimize etmek için kullanıyorsa

* IMF ile o milletin menfaatlerini korumak adına pazarlık etmesi gereken bakan bile aynı zamanda İngiliz vatandaşı ise

* Üretim refleksleri kaybolmuş, sıcak paranın bastığı kur ile “üreten dinamikler” ithalatçı olma yoluna girmiş ise

* Dış politikada alınması gereken kararlar, güvenlikte atılması gereken adımlar, devletin en yetkili makamlarında aman “piyasa bozulmasın” diye gecikiyorsa

* Vatandaşların yabancı bankalara borcu 50 milyar doları geçmiş ise

* İç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında “defalarca katlanmış” ise

* Yılda ödenen faiz, bütçe içinde “eğitim ve sağlık” harcamalarının 10 katı ise

* Sıcak para, ülkenin “ekonomik reflekslerini” çürütürken “kısa vadeli sonuç ortaya çıkmıyor” diye “ana dinamikler” analiz edilemiyorsa

* Deniz Kuvvetleri’ne ait muhrip “müttefik bir ülke tarafından” vurulmuş, içinde onlarca seçme subayını taşıyan uçağı ne hikmetse ilk uçuşunda düşmüş, askerlerinin başına çuval geçirilmiş ise

* 15 askerinin öldüğü gün en yetkili ağızdan “Sayın Başkan ile 1 ay sonra görüşeceğim, gerekeni yapacağız” açıklaması yapılmış ise

* Askerlerinin öldüğü dakikalarda “el konduğu için devlet kontrolünde olan” televizyon kanalında “dansöz oynatılıyor” ve yayını kesme ihtiyacı dahi hissedilmiyorsa

Ve en kötüsü “içeride kargaşa”, “dışarıda tam bağımlılık” ortaya çıkmışsa seni anmak ve “keşke” demek hepimizin hakkıdır ATAM!

Daha da vahimi TRT’nin arşivini soyanlar, yıllar sonra “bilirkişi” görüntüsü altında senin “belgeselini” yapıp, seni küçük düşürmeye çalışırlarken, mirasına sahip çıkması gerekenler hâlâ “sessizlerse”, bize “daha sıkı” durmaktan başka ne düşer ki ATAM!

Rahat uyu ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK! NUTUK’ta dediğin herşey bugün çıksa bile, biz sonuna kadar buradayız…

Yigit Bulut




İstatistikler

  • 2.304.234 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Kasım 2008
P S Ç P C C P
« Eki   Ara »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

En fazla oylananlar