Haziran 2012 için arşiv

27
Haz
12

NERDESİN EY HALKıM..?!!! BİR ZAMANLAR, “YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM” DİYEN SEN DEĞİL MİYDİN..?!!!

AKP,  kedinin  fareyle  oynaması  gibi  oynuyor  seninle…

Ülkenle.

Yaşantınla.

Geleceğinle.

Vatan,  “yağma Hasan”ın  böreğine  döndü.

“Özelleştirme”  adı  altında  talan  edilmeyen  yer  kalmadı.

Fabrikalar.   Yüzyıllık  işletmeler.   Arsalar.  Ormanlar.  Dereler.  Akarsular…

Haraç  mezat  satılıyor  her  şey.

Yerli  ve  yabancı  haramiler  çakallar  gibi…

Akbabalar  gibi…   Üşüşmüşler.

Alın  teri,  göz  nuru  birikimlerinizin  başına.

Yağmalıyorlar.

Talan  ediyorlar…

Amerikalısı,  İngiliz’i,  Yunanlısı,  Yahudi’si  kuyruğa  girmiş :

“Bana  da,  bana  da…   Daha  yok  mu..?!!!”   diyor.

Nerdesin   ey   halkım ?

Ekmeğini,  aşını,  emeğini,  terini  satıyorlar.

Kanını,  canını  vatanını  satıyorlar…

Hem  de  haraç  mezat…

Nerdesin ey halkım? Bir zamanlar, “Ya İstiklal, Ya ölüm” diyen sen değil miydin?

Bu vatan uğruna binlerce yaralı, binlerce şehit verdin.

Yemen’lere gittin, dönmedin.

Sarıkamış dağlarında aç, susuz, donarak öldün.

“Çanakkale  geçilmez”  dedin.   Kimse  geçemedi.

Tek adım attırmadın düşmana. Binlerce yaralı, binlerce şehit verdin.

Ama  vatanını  vermedin.

Şimdi vatanın yine tehlikede. Yine saldırı altında. Yine ayaklar altında…

Çocuklarını bir emperyalist devletin çıkarı uğruna yine “Yemen Çölleri”ne salmak istiyorlar…

“Yol Geçen Hanı”na çevirdi yurdunu PKK’lı hainler.

İstedikleri zaman giriyorlar.

İstedikleri zaman çıkıyorlar.

Kınalı kuzularını şehit ediyorlar… Sonra da ellerini kollarını sallayarak, inlerine dönüyorlar…

Öğretmen kaçırıyorlar. İşçi kaçırıyorlar. Subay, astsubay kaçırıyorlar.

Her yere mayın döşüyorlar. Bomba yerleştiriyorlar. Uzaktan kumanda ile can alıyorlar…

Uzaktan kumandalı televizyon gibi… Bir taraftan da canlı canlı seyrediyorlar…

Görmüyor musun olup bitenleri ey halkım?

Duymuyor musun?

Bakmıyor musun? Korkuyor musun yoksa hâlâ?

Ama Vatan elden gidiyor…

“Çanakkale geçilmez” diyordun bir zamanlar.

Şimdi geçtiler.

Hem de harem-i ismetimize değin girdiler.

Kozmik odalarımıza daldılar.

“Ya İstiklal, Ya ölüm” diyen sen değil miydin?

Nedir  bu  vurdumduymazlık  ey  halkım ?

Bakın  büyük  Usta  Nazım  Hikmet  neler  söylüyor  size :

“Akrep   gibisin   kardeşim,
korkak   bir   karanlık   içindesin   akrep   gibi.
Serçe   gibisin   kardeşim,
serçenin   telâşı   içindesin.
Midye   gibisin   kardeşim,
midye   gibi   kapalı,   rahat.
Ve  sönmüş  bir  yanardağ  ağzı  gibi  korkunçsun,  kardeşim.
Bir   değil,
beş   değil,
yüz   milyonlarlasın   maalesef.
Koyun   gibisin   kardeşim,
gocuklu   celep   kaldırınca   sopasını
sürüye   katılıverirsin   hemen
ve   âdeta   mağrur,   koşarsın   salhaneye.

Okumaya devam edin ‘NERDESİN EY HALKıM..?!!! BİR ZAMANLAR, “YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM” DİYEN SEN DEĞİL MİYDİN..?!!!’

27
Haz
12

“Kitle”ler Uyur, (emperyalist) Kervan Yürür…

“Biz”ler   (içinde  ben  olmasam  da)   şu  an  ekranlarda  dizi   filmler   ve   yarışma  

programları   ile   uyutulurken   Rusya,   Suriye  yanlısı  açıklamalar  yaptı.

Amerika  ve  Kuzey  Atlantik  Terör  Örgütü  (NATO),  Suriye’ye  biraz  daha  nefret  kustu !

“Avrupa”lı  sırtlanlar  masaya  yatırdıkları  Suriye’nin  son  nefesini  vermesi  için  biraz  daha  avuçlarını  ovuşturdu.

“Biz”ler ;   ekrandan   yüzümüze   hayâsızca   kancık  

kahkahalar   atıp,   sinsice   ceplerini   dolduran   kendi  

“ünlü”lerimizi   izlerken,   “bizim”   Güneydoğu’muzda  

askeri   hareketlilik   başladı.

Büyük   satranç   savaşında   bizler   önümüze   konulanları   izlemeye   ve   uyutulmaya  

ayarlanmış   av,   enerji   savaşına   girenler   ise   avcı   rolünde !

Av  olmamanın   ilk   şartı  ise,  önümüze  konulan  yalancı   yemle   oyalanmamak   ve  

gerçeğin   peşinde  olmaktan  geçmekte…

Tam  bu  zamanda   kadın – erkek,   yaşlı – genç   herkes,  

bölgenin   savaşa    sürüklenmesine   karşı   çıkmalı,  

sömürgeci   Batı’nın   yanında   olanları   lânetlemeli,  

hakikatin   peşinde   olmalıdır…

Bunca  yalan  haberin  ve  karmaşanın  zehir  gibi  aktığı  bir  ortamda,  doğru  olana  karar  verebilmek  için  ise  olaylar  daha  yakından   takip  edilmelidir…

Ve   şunu   kesinlikle   unutmayın :

Batılılar   asla   ‘demokrasi’   ve   ‘insan   hakları’nın   peşinde   olmazlar…

Onların   tek   derdi   vardır,   o   da   enerjidir…

Yoksa   neden   tüm   savaşlar   altı   zengin,   üstü   fakir   yerlerde    çıkarılsın  ki ?

Bu   kadar   basit…

Ömür  KURT

http://www.ilk-kursun.com/haber/109676

24
Haz
12

SAVAŞ UÇAĞıMıZı DÜŞÜREN SURİYE Mİ, YOKSA..??!!!

Suriye  savaş  uçağımızı  düşürünce,  başta  mutasyona  uğratılmış  medya  olmak  üzere  ilgili  çevreler,  ‘hesabını  soracağız’  moduna  girdi.

“Asalım,  keselim,  hemen  Suriye’ye  girelim”  naraları  atanlar  ve  attıranlar  yine  neler  saklıyor  diye  düşündünüz  mü  hiç ?

Ama  ben  bir  kez  daha,  “hadi  ya,  olmaz  böyle  şey”  dedirtecek  bilgiler  paylaşayım.

Siz  de  belki  yine  paylaşım  rekorları  kıracak  şekilde  paylaşırsınız.

Düşürülen  uçağımızın  özelliği  nedir ?

Türk  Hava  Kuvvetleri’nin   2. Keşif  Filo’sundan  birinde  görevlidir.

Bomba  taşımaz.

Yani  tamamen  silâhsızdır.

Ne  yapar  bu  keşif  uçağı ?

Adı üstünde keşif ve buna bağlı fotoğraf çekimi, bilgi toplama vb işlemler.

Şimdi  bir  bilgiyi  daha  paylaşalım.

Hatay’ın Samandağ ilçesinin sınıra sıfır noktasında, Suriyeli silahlı muhaliflerin her gün botlara bindirilerek, eylem için Suriye’ye gönderildiğini, ardından yine buradan Türkiye’ye botlarla döndüklerini, ülkemizde kaç kişi biliyor?

İşte bu mevkide olup bitenler, Suriye ve aşağıda adını vereceğim bir güç tarafından uzun süredir izleniyordu.

Olup bitenleri gören bölgedeki Türk köyleri ise feryat ediyordu, ama duyan kim.

Bu bilgiyi CHP Hatay Milletvekili Dr Mehmet Ali Ediboğlu verdiğinde de hiçbir yalanlama gelmedi.

Tam bir sus pus vaziyeti oldu.

Düşürülen uçağımız, Suriyelilerin ve bir başka gücün yakın takip altına aldığı işte bu bölgeden geçti, birkaç kilometre içeri girdi ve sonra da olan oldu.

Şimdi sıkı durun.

Uçağın düşürüldüğü bölgenin çok ama çok yakınında ne var?

Suriye’nin Lazkiye Limanı.

Bu limanda ne var?

Rus Donanması’nın en önemli 3 savaş gemisi.

Bu gemiler ne zamandan beri burada?

Nisan ayından bu yana.

“Amiral Çabanenko”  savaş  gemisi,  “Smetlivıy”  savaş  gemisi  ve  “Yaroslav Mudriy”  firkateyni.

Bunlardan “Amiral Çabanenko” savaş gemisinin özelliği ise dünyanın en gelişmiş hava savunma ve radar sistemini taşımasıdır

Sizin anlayacağınız, uçan sineği bile algılar, anında bilgileri verir.

Sonrası da malüm.

Şimdi soruyorum size, dün geceden buyana ekranları kaplayan sivil, asker, akademisyen, diplomat, gazeteci uzmanların aklına bu anlattıklarım geldi mi?

Bunları dile getiren bir konuşmacı oldu mu?

Başta Sayın Başbakan olmak üzere yetkililerin suratı niye beş karış?

Rusya gerçeği, düşürülen uçağımızla kabak gibi ortaya çıktı da, ondan mı acaba?

Başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin dolduruşa getirmeye çalıştığı ve maalesef dolduruşa gelen Türkiye, kendisinde olmayan demokrasi ve özgürlüğü

Suriye’ye götürme havalarında, Ortadoğu’nun belalı bataklığına itiliyor.

Adım gibi eminim, kimse Rusya gerçeğinden, Rus savaş gemilerinin varlığından, uçağımızın düşürülmesindeki rolünden tek kelime ile bahsetmeyecek.

Yetkililer  ise  suratları  bir  karış,  konuyu  es  geçecek.

NATO  üyesiyiz  falan  diye  bir  şeyler  söyleyip  yardım  umacaklar.

Son   söz :   Acaba   Rusya,   dolaylı   yoldan,  

“Yok   öyle   üç  kuruşa   beş  köfte”   mesajı  mı   verdi ?

Gürbüz  EVREN

http://www.ilk-kursun.com/haber/109343

24
Haz
12

Uçak Hikâyesi

Hemen  söyleyeyim :  İki yıl önceki dostluk olsaydı bu uçak bırakın düşürülmek kesin alkış, slogan ve güllerle karşılanırdı.

Ayrıca bu uçak Antakya bölgesinde değil de 900 kilometrelik sınırın herhangi bir yerinde uçmuş olsaydı uyarılır ve rahat bırakılırdı.

Ama uçak Antakya civarında uçunca olay değişiyor. Çünkü;

1 – Olaydan iki gün önce Amerikan New York Times gazetesi CIA ajanlarının Antakya’da bulunduklarını ve buradaki Hür Suriye Ordusu kampları üzerinden Suriye’deki silahlı gruplara her türlü ağır silah gönderdiklerini yazmıştı.
2 – Amerikan ve Batı medyası aylardır kampları Antakya’da (yani uçağın düştüğü yere çok yakın bölgede) bulunan Hür Suriye Ordusu militanlarının Türk sınırından sızarak çatışmalara katıldıklarını yazıyor.
3 – Antakya’dan sızarak Suriye içinde ordu ile çatışan silahlı gruplar uçağın düşürüldüğü bölgede çok ciddi varlık gösteriyor ve devletin silahlı güçleri ile çatışıyorlar. Yani uçağın düşürüldüğü bölge Suriye devleti açısından çok sıcak, gergin ve hassas bir bölge.

4 – Yine Batı medyasına yansıyan bilgilere göre Amerikan ve İsrail Predator ve Heronları o bölgede cirit atıyor.
5 – Uçağın düşürüldüğü Lazkiya çevresinde geçen hafta çok ağır çatışmalar yaşanmıştı. Hür Suriye Ordusu’na bağlı silahlı militanlar orada bir kasabayı ele geçirmek istemiş ancak ordunun müdahalesi ile ağır kayıplar vererek çekilmişti.
6 – Eylül 2007′de Suriye’nin doğusunda nükleer tesis olduğu iddiasıyla bir binayı vuran İsrail uçakları Antakya bölgesinden Türk hava sahasını kullanarak girmiş ve geri dönüşünde o bölgede yakıt tanklarını atarak gitmiştir.
7 – Son dönemde uçağın düşürüldüğü bölgede Suriye ve Lübnan güvenlik güçleri Suriye’deki silahlı gruplara götürülmek üzere silah taşıyan gemileri ele geçirmişti.
8 – Son olarak 70-80 ülkenin kendi içişlerine karışmak ve silahlı grupları silahlandırdığını gören Suriye doğal olarak her türlü önlemi alacaktır. Bu önlemler arasında da hava sahasına giren tüm yabancı uçakları vurmak da var. Hele bu uçak Suriye’yi işgal etme eğilimi içinde olan Türkiye’den geliyorsa! ‘Eğilim’ diyorum çünkü son bir yıllık demeç, tutum, davranış, yorum ve haberlere bakılırsa Türkiye herkesin önüne geçerek Suriye konusunda baş rol oynamaktadır.

Şimdi tüm bu gerçekler ortada iken sorulması gereken temel sorulara gelelim.. Bu soruların yanıtı ise mutlak olarak Genelkurmay ve dolayısıyla hükümettedir.
Bu uçak o bölgede ne yapıyordu? Amerikan radarlarından dolayı bölgede sicili kötü olan Malatya’dan kalkarak ta Antakya’ya giden bu uçak ne görevle oradaydı? Suriye hava sahasına giren bu uçak neden geri çağrılmadı?

Sanıyorum bu soruların yanıtı bulunduğunda Suriye’nin uçağı neden düşürdüğü ve Türkiye’nin bundan sonraki tutum ve davranışlarının ne olacağı çok daha kolay anlaşılacaktır. Aksi takdirde gün ve gece boyu televizyolarda endam gösteren ve maşallah her şeyi bilen o bildik uzman ve azmanlar iki ülkeyi savaştıracaklardır. Oysa bu iki ülke daha bir buçuk yıl önce birleşecek kadar her alanda samimi ve eylemsel dostluk ve kardeşlik ilişkileri kurmuş ve Cumhurbaşkanı Gül’ün deyimi ile ‘tüm bölgesel ve uluslararası ilişkilerde herkese örnek olmuşlardı’. Suriye geçen süre içinde ve Ankara’nın tüm düşmanca tavrına rağmen Türkiye’ye karşı olumsuz hiç bir tavır almamış ve eylemde bulunmamıştır. Bugün bile Ankara var olan tavrından vazgeçerse Şam’ın tekrar dost olabileceği ülkelerin başında yine Türkiye olacaktır. Çünkü yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında Türk halkının en az % 80′i hükümetin Suriye’ye müdahale etme politikalarına karşı olduğu görülmektedir. Belki de bunun farkına varan, uçak ile ilgili olarak bizim bilmediğimiz herşeyi bilen ve bölgesel ve uluslararası yeni dengeleri iyi okuyan Başbakan Erdoğan savaş tellallarının moralini bozacak kadar çok sakin ve rahat davranıyor. Çünkü savaşın ne anlama geldiğini, Suriye ve dolayısıyla Irak, İran ve Lübnan ile tekrar dost olmanın Türkiye ve bölge için gerekli ve yararlı olduğunu çok iyi bilmektedir. Uçak ile ilgili olarak Şam ve Ankara arasında yeniden işletilen telefon trafiği belki de buna katkı sağlar!

Hüsnü  MAHALLİ   /  AKŞAM

http://www.ilk-kursun.com/haber/109351

24
Haz
12

Suriye’den Sonra Sırada Sen Varsın Türkiye..!!!

Yaygın  “medya”nın  manşetlerine  bakın!

‘Suriye Jetimizi düşürdü!’ , ‘Bedelini ödeyecekler!’ , ‘Zorlama Suriye!’.
Dolma kalemler ‘tevatür’ medyasında cikcikliyor.

Biri: ‘Türkiye kendi başına hareket etmemeli, NATO’ya çağrı göndermeli!’ diyor.

Kalemleri ‘dolduran’larla söylemleri bire bir örtüşüyor..
Yeni Roma imparatorluğu hedefi güden ‘Tek Dünyacı’ ‘ÇETE’nin yayın organı Foreign Policy’de Uri Friedman imzalı yazı, ‘NATO üyesi olan Türkiye’nin saldırıya uğraması halinde Batının tepkisi ne olur? Sorusuna cevap ararken ‘sirkatin’ söylüyor:

‘Eğer Türkiye, Suriye’nin uçağı düşürdüğüne kani olursa, NATO harekete geçer mi? ‘Suriye’deki kanlı kriz Ankara- Şam ilişkilerini çoktan zehirledi. Türkiye nisan 2012’de NATO’nun 5. Maddesine dayanarak Suriye’ye karşı sınırlarını korumak için harekete geçebileceğini belirtmişti..’

Ne diyor NATO tüzüğünün 5. Maddesi?

NATO tüzüğü 5. Maddeye göre :’Avrupa veya Amerika Birleşik devletleri içinde yeralan ülkelerden bir veya birkaçına yapılan silahlı bir saldırı, bu anlaşma içindeki tüm ülkelere yapılmış olarak addedilecektir. Eğer böyle bir saldırı vuku bulursa, BM anlaşmasının 51. Maddesinde belirlenmiş ‘savunma hakkı ’ kuralına dayanarak müttefikler, silahlı güç kullanarak Kuzey Atlantik bölgesini korumak için harekete geçeceklerdir.’
Türkiye’yi yönetenler, bu maddeye dayanarak NATO’yu arkasına alıp Suriye’ye ‘müdahale’ için ‘hazır’ olduğunu efendilerine bildiriyor..
Bakın küresel efendiler ve memurları ne diyor? Amerika’nın eski NATO elçisi ve McCain Enstitüsü başkanı Kurt Volker, 5. Maddenin sadece askeri harekatı içermediğine dikkat çekiyor. Açık ve net bir biçimde bir askeri harekatta, Türkiye’nin NATO yönetimine ‘danışarak’ ama TEK BAŞINA BIRAKILACAĞINI açıklıyor! Şöyle diyor:
‘Eğer Türkiye, düşürülen uçak meselesini NATO dikkatine sunmak isterse Brüksel’de Türkiye’nin NATO büyük elçisi vasıtasıyla NATO genel sekreterinden RESMİ bir toplantı için randevu alabilir ve yol haritası konusunda danışabilir.’

Kurt Volker, son derece temkinli değerlendirmesinde, düşürülen bir Türk uçağının, bir NATO müdahalesi için yeterli bir sebep teşkil etmediğini söylüyor AMA Türkiye’nin NATO’ya ‘müdahale’ konusunda başvuru yapmasının ‘fırsatlar’ içereceğini vurguluyor!

Volker,  ‘Fırsatları’  şöyle  açıklıyor :

1)  Türkiye NATO’ya Suriye’ye müdahale için resmi başvuruda bulunur.
2)  Arap ülkeleri ve batılı ülkeler koalisyonu kurulur.
3)  Suriye Türkiye topraklarında ‘güvenli bölge’ oluşturulur.
4)  Güvenli bölgeye yerleşecek ‘askeri uzman ve istihbarat birimleri’ Suriye muhalefetini derler toplar.
5)  Bölgeden Suriye askeri tesislerine hava saldırıları başlar.

NATO  danışmanı  Kurt  Volker  devam  ediyor:

‘Uluslararası camianın sabrı artık tükeniyor. Suriye köylerindeki katliam ve Rusya’nın silah yardımları, sözkonusu bir koalisyon müdahalesini olası hale getirdi!’

Amerika’nın ‘derin’ NATO kuruluşu Atlantic Council’dan James Joyner da dünkü değerlendirmesin de Türkiye’nin ‘yalnız bırakılacağı’ konusunu açıkça vurguluyor!

‘Suriye’nin bir Türk uçağı vurması, NATO tüzüğüne göre bir ‘Saldırı’ olarak tanımlanamaz! Hatta Suriye Türkiye’ye saldırsa bile, ittifak’ın (NATO) Suriye’yle savaşa girişeceğine ihtimal vermem. ‘Eğer Suriye kara birliklerini Türkiye’ye sokmaya kalkarsa o başka, ama açık konuşmak gerekirse Suriye konusunda bizim yapacağımız çok fazla bir şey yok!’

BU  ne  demek  mi ?

BU,  küresel  efendilerin  Ortadoğu’yu  kan  gölüne 

çevirme  harekâtını  Türkiye’nin  boynuna  yıkmaları 

demek..!!!

Özeti :  İki  ülkeyi  kanlı  bıçaklı  yapıp  kanlı  bahara  yolcu  etmek..!!!

Yine Atlantic Council Avrasya merkezi başkanı eski Türkiye büyükelçisi Ross Wilson da dün, benzer bir değerlendirme yapıyor:  ‘Uçak olayı, her ne sebepten olmuş olursa olsun, Suriye, iç savaşa doğru hızla yaklaşırken, Türkiye, gözle görülür bedeller ödeyecek demektir. Bu durumda Türkiye sınır bölgesinde ve karasularında güvenliği daha da arttıracaktır. Karşımızda biri NATO üyesi, diğeri, Rusya, Çin ve İran himayesi altında olan iki ülke vardır ve ikisi arasındaki silahlı bir çatışma çok daha geniş ölçekte olaylara kapı açacaktır!’.

Sonucu Russia Today’de gazeteci Patrick Henning özetliyor: Batı, Suriye krizinde ‘kullanılacak en iyi ALET olarak Türkiye’yi görüyor’ diyor.

‘Eğer Batı ve NATO güçleri Suriye’de Libya modeli bir uçuşa yasak bölge kararı alırlarsa, bu operasyonu gerçekleştirmek için kullanılacak en uygun alet (tool of choice) Türkiye olacaktır.’

Bu  yılki  Bilderberg   toplantısında   Suriye  ‘muhalifleri’ 

ve   Türklere   gerekli   yol   haritası   verildi..

Suriye’de   rejim   değişikliği   ve   Suriye’nin  

Balkanizasyonu,   Türkiye’yi   de   kapsayacaktır..!!!

İlgililerin  bilgisine !

ONA   GÖRE..!!!

Banu  AVAR,   23 Haziran 2012

banuavar@superonline.com

http://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-suriye-den-sonra-sirada-sen-varsin-banu-avar-t31951.html#p152544

24
Haz
12

Yedi Düvel Provokasyonu ve ‘YEM’ olan Türkiye..!!!

Başbakan’ın  basın  toplantısından :
Gazeteci  Sorusu :  “F-4 ‘ün Suriye hava sahası ve kara suları içinde ne işi vardı ?”
Tayyip ERDOĞAN’ın  Cevabı :  ‘Bilgimiz  yok,  Ne  oldu da  oraya  geçtiler ?
Başbakan Brezilya’dan ayağının tozuyla geldi ve basın açıklamasında Suriye karasularına gömülen F-4 jeti için  ‘Ne oldu da oraya geçtiler, elimizde kesin bilgi yok’ dedi.
Pilotlar içinse  ‘Şu anda dört tane hücum botumuz, helikopterlerimiz, Suriye’nin hücum botları aramayı sürdürüyorlar”  bilgisini  verdi.

Ortada Suriye karasularına düşen bir Türk jeti var.

Saat 10:00’da Malatya’dan havalanmış saat 11:58 itibariyle radar ve telsiz bağlantısı kesilmiş, Lazkiye kıyısında olan Ras el Basit yerleşimindeki görgü tanıklarının ifadesine göre saat 16’da 2 jet Suriye hava ve karasularında alçak uçuş yapmışlar ve Suriye uçaksavarları tarafından biri düşürülmüş.

Diğeri kaçmış ve düşen jetin pilotu Suriye hücumbotları tarafından kurtarılmış.

Başbakan ve Genelkurmay olay ardından en ufak bir ‘açıklama’ yapmadılar.

Başbakanın ayağının tozuyla girdiği Güvenlik Kurulu toplantısına, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı katıldı ve 2 saat 10 dakika süren toplantı 22.40’da bitti.

Toplantı sonunda yazılı bir açıklama yapılacağı söylendi ama toplantıdan 1 saat sonra hala bu açıklama gelememişti.

Küresel  basın  henüz  ağzını  açmadı.

Ama Russia Today, Lübnan’ın El- Manar ajansı , İsrail’in Debka Files haber siteleri Suriye’ye Türk savaş uçakları tarafından bir ‘sınır ihlali’ yapıldığı ve uçaksavar ateşi ile bir jetin düşürüldüğü diğerinin kaçtığı bilgisine yer verdiler. 

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mark Almond, Russia Today’e yaptığı açıklamada, ‘NATO ülkelerinin Suriye’ye müdahale planı çerçevesinde, Türkiye’nin Suriye hava savunma sistemlerini değerlendirmek amacıyla uçuşu gerçekleştirmiş olabileceğini’ söyledi.

Verili durum Türkiye’nin ‘Büyük Oyun’da küçük ‘yem’ olarak kullanıldığının en trajik kanıtıdır. Türkiye yakın geçmişte pek çok kez olduğu gibi bir kez daha bölgesel kanlı bir savaşta küresel efendilerin elindeki piyon durumuna düşürülmektedir.
Bir yanda Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’deki terör mangalarına kalkan yapılmakta, bir yanda Kuzey Irak ve Güneydoğu’daki, terör mangaları Mehmetçik katletmektedir…

BU   TERTİP   Türkiye’nin   çift   taraflı   KURBAN   oluşunun  

resmidir..!!!

Son  dakika :

Düşen   Jet,   kaybolan   Pilotlar,   ve   Güvenlik   Kurulu  

Açıklaması  =  TUZAK..!!!

Bir savaş uçağı Suriye hava sahasını ihlal ediyor. Uçaksavarlarla düşürülüyor. Pilotlar kurtarılıp götürülüyor.

Güvenlik kurulu toplantıdan 1 buçuk saat sonra yazılı açıklama yapıyor!

4  paragraf !

Şaka  gibi…

Açıklama  baştan  sona  tek  kelimeyle  TUHAF!

Kendi  içinde  çelişkili  ve  hükümetin  ‘limboda’  kaldığını  gösteren  bir  belge !

“İlgili kurumlarımızın sağladığı verilerin değerlendirilmesi ve Suriye ile yürütülen ortak arama kurtarma faaliyetleri çerçevesinde elde edilen bilgiler neticesinde uçağımızın Suriye tarafından düşürüldüğü anlaşılmıştır.

Hem Suriye tarafından vuruluyor hem de Suriye ile birlikte arama kurtarma faaliyeti yapıyoruz!

‘Pilotlarımız dahil arama kurtarma çalışmaları hâlen devam etmektedir’.

…Ve bir babalanma ile açıklama bitiyor!

‘Türkiye olayın tam olarak aydınlatılmasının ardından, nihai tavrını ortaya koyacak, atılması gereken adımları kararlılıkla atacaktır.”

O uçaklara Suriye hava sahasında kara sularında uçuş yapma emrini kim verdi?

Hangi  görevle  o  bölgedeydiler ?

Başbakan, Genel Kurmay Başkanı ve hava kuvvetleri komutanı pilotların akîbeti hakkında neden açıklama yapmıyor ?

Türkiye’yi  yönetemeyenler  BATININ  DELİ  GÖMLEĞİNDE !

İkinci   bir  Muavenet  olayı  gözümüzün  önünde !

Banu  AVAR   /  22 Haziran 2012

23
Haz
12

Hadi ; sıkysa girin, ne yarrraama girecekseniz girin..!!!

Ulan   götoğlanları…

Kancık   bir  şekilde  “Goeben   ve   Breslau”  ( Yavuz   ve  

Midilli   olayı )   ayaklarıyla   bu   milleti   oldubittiye  

mi   getireceksizniz..?!!!

Kim   sikler   lan   sizi..!!!

Hele   bir   yeltenin,  bak   ne   oluyor..?!!!

Dünyanın   öbür   ucuna   ve   de   cehennemin   dibine  

gitseniz   de,   bu   millet   hesabınızı   görecektir…

Hemi   de   yetmişyedi   sülâlenizin   de..!!!

Bu    uyarı   suç   ortaklarınız   olabilecek   her   türlü  

örgütlü   veya   örgütsüz   güruh   veya   “parti”   kisveli  

yavşak   oluşumlar   için   de   geçerlidir..!!!

Eski   nazi   avcısı   Mossad    bile   melek   kalacaktır  

türk   intikamcılarının   yanında..!!!

Hadi   bakalım,    hodri    meydaaaan..!!!

Sizin   taptığınız   pezevenk   “usta”larınız   da   gâvur  

talimatıyla   türk   evlâtlarını   kıyıma   göndermişti…

“Usta”larınızın   “son”ları   malüm…

Onlarınki   malüm   da,    sizinkisi   ne   olur..?!!!

ONA    GÖRE…

————————————————————————————————————————————–

( Kore’de   ölen   bir   yedeksubayımızın   Menderes’e   söyledkleri )

DİYET 

Gözlerinizin   ikisi   de   yerinde,    Adnan   Bey,

iki   gözünüzle   bakarsınız,

iki   kurnaz,

   iki   hayın,         

ve   zeytini   yağlı   iki   gözünüzle       

bakarsınız   kürsüden   Meclis’e   kibirli   kibirli                          

ve   topraklarına   çiftliklerinizin                                    

ve   çek   defterinize.

Ellerinizin   ikisi   de   yerinde,   Adnan   Bey,

iki   elinizle   okşarsınız,

iki  tombul,  

iki   ak,       

vıcık   vıcık   terli   iki   elinizle           

okşarsınız   pomadalı   saçlarınızı,                   

dövizlerinizi,                           

ve   memelerini   metreslerinizin.

İki   bacağınızın   ikisi  de   yerinde,   Adnan   Bey,

iki   bacağınız  taşır  geniş  kalçalarınızı,

iki   bacağınızla   çıkarsınız   huzuruna   Eisenhower’in,

ve   bütün   kaygınız     

iki   bacağınızın   arkadan   birleştiği   yeri              

halkın   tekmesinden   korumaktır.

Benim   gözlerimin   ikisi   de   yok.

Benim   ellerimin   ikisi   de   yok.

Benim   bacaklarımın   ikisi   de   yok.

Ben   yokum.

Beni,   Üniversiteli   yedek   subayı,                   

Kore’de   harcadınız,   Adnan   Bey.

Elleriniz   itti   beni   ölüme,            

vıcık   vıcık   terli,   tombul   elleriniz.

Gözleriniz   şöyle   bir   baktı   arkamdan

ve   ben   al   kan   içinde   ölürken           

çığlığımı   duymamanız   için                   

kaçırdı   sizi   bacaklarınız   arabanıza   bindirip.

Ama   ben   peşinizdeyim,   Adnan   Bey,

ölüler   otomobilden   hızlı   gider,

kör   gözlerim,          

kopuk   ellerim,                     

kesik   bacaklarımla   peşinizdeyim.

Diyetimi   istiyorum,    Adnan   Bey,

göze   göz,

ele   el,

bacağa   bacak,

diyetimi   istiyorum,

alacağım   da..!!!
  

Nazım  HİKMET                     25  Haziran  1959

08
Haz
12

Darbe Mi İstiyorsunuz — Alın Size Gerçek Darbeler Dizisi..!!!

Şu  ülkede  en  samimi  dediğimiz  kişi  bile  darbe  konusunda  konuşup  yazarken;   “tabii  biz  de  darbeler  olmasın  istiyoruz  ama…”   diye  söze  başlayarak  darbeci  sivillere  bir  özür  mesajı  yolluyor.

Bıktım   bu   korkaklıktan.

Bıktım  bu  ikiyüzlü,  yüreği  başka,  kalemi  başka,  dili  başka  aydınlardan.

Hangi   darbe   ey   “insan”cıklar..??!!!

1960,    1971,    1980,    28  Şubat mı ?

100  yıla   dayanan   Cumhuriyet’in   darbeleri   bunlardan   mı   ibaret ?

Neden   gerçekleri   yazmıyorsunuz..?!!!

Psikolojik  harp  elemanlarının  kulaklarınıza  fısıldadığı  kafa  karışıklığını  bilgi  diye  mi 

pazarlıyorsunuz ?

 O   zaman   ben   sizlere   gerçek  darbeler   silsilesini   73  yıllık   tarihi   süreç   içinde  

yazayım   da,   ezberiniz   bozulsun.

Belki   bozuk   plak   gibi   aynı   cümleleri   tekrarlamaktan   kurtulursunuz.

İşte   geri   zekâlı   alıklara   ve    hain   inkârcılara   gerçek   tarihsel   darbe   süreçlerini  

sunuyorum…

OKUYUN       AMK….larım..!!!

Atatürk’ün ölümünden sadece altı ay sonra ilk darbe İsmet İnönü hükümeti tarafından indirildi.

Bağımsız dış politika anlayışından vazgeçilerek, İngiltere ve Fransa ile iki ayrı deklarasyon imzalandığı gün bu ülkeye yapıldı DARBE.

Dışişlerine getirilen Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine; “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı ülkelerinin hizmetine verdiğini” söylediğinde indirdi DARBEYİ!..

Antlaşma yapılan İngiltere 1930 yılına kadar süren bütün Kürt ayaklanmalarını kışkırtıyordu.

Atatürk’ün ölmesinden önce projeleri hazırlanan Demir Çelik, Genel Makina ve Elektrolit Bakır gibi yatırımların programdan çıkarılmasıyla ekonomik bağımsızlığımıza karşı yedik DARBEYİ.

ABD ile gizli “sanayileşmeme” anlaşmaları yapıldığı tarih, milletin geleceğine indirilen en gerçek DARBELERDEN biridir!!.

1947 Yılında İMF, Dünya Bankası ile antlaşmaların yapıldığı gün ülkenin boynuna esaret halkası geçirilerek yapıldı DARBE!!.

1947’de Truman Doktrini kabul edildi. 1948’de Marshall yardım planı kabul edildiğinde ABD kapısına bağlanan Türkiye’ye siyasiler eli ile indirildi DARBE!!.

ABD ile yapılan Eğitim Antlaşması 27-Aralık 1949 yılında imzalandı. İmzalanan antlaşmaya göre Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kurulacak, parasını Türk Devleti verecekti.

Komisyon üyeleri dördü ABD, dördü Türk olmak üzere 8 kişiden teşekkül edecek, oylar eşit olduğu takdirde kararı komisyon başkanı verecekti.

Komisyon başkanı olarak ABD’nin diplomatik misyon şefinin kabul edildiği gün bu millete sadece darbe yapılmadı, bütün gelecek nesillerin başına Amerikan çuvalı geçirildi.

Söyler   misiniz ?

Darbeci  diye  damgalanan  ordu  mu  yaptı  bu  anlaşmaları ?

CHP   Vekili   iken ;   çıkarılmak   istenen   toprak  

reformuna   toprak   ağası   olduğu   için   karşı   çıkarak 

istifa   eden   Menderes,   toprak   reformunu   haince  

engelleyerek   vurdu   DARBEYİ.

Toprak   reformu   yapılabilseydi   eğer,   Güneydoğu  

sorunu   bu   günkü   çetrefilli   hale   gelmeyebilirdi.

Menderes,   halkı   ezen   ağaları   meclise   taşıyarak,  

zalimleri   devlet   yaptı.

Zalim   devlet   olursa,   halkın   sığınıp   hak   adalet  

bekleyeceği   bir   merci   kalır   mı ?

Kalmaz..!!!

Bu   günkü   Güneydoğu   sorununda   Menderes’in   harcı  

vardır,   emeği   vardır.

Günahı   vardır.

Toprak   reformunu   askerler   mi   engelledi ?    

AMK….larım..!!!   

Veee    siz  —  bu   pezevenklerin   şimdiki    temsilcileri…

Bu   ülkenin   tüm   insanlarını    kapsayan   toplu   bir  

toprak   reformu   yapın   da   görelim   taşşaklarınız  

kaç   okkaymış..?!!!

Nerdeeee..?!!!!!

Ammaaa    ve   fakaaat…

Bu   toprakların   üstündekilerini   de,   altındakilerini  

de   emperyalist    gâvura   altın   tepside   sunmak   için  

seçilmiş   götverenler   olduğunuzu   bu   milletin  

tamamının   anlayabildiği   gün   ananız   sikiktir…

ONA     GÖRE…

 

 

NATO’ya girerek ABD askerlerini en mahrem yerlerimize, Genelkurmay’ın içine yerleştirenler, bütün yapılacak darbelere de zemin hazırladı. El verdi. Yol verdi.

NATO’ya girmek uğruna yer altı kaynaklarımızı 50 yıl çıkarmama GİZLİ anlaşması yapılarak yapıldı DARBE!.

 

Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikası kapatıldığı gün yedik darbelerden birini.

Avrupa ülkeleri, ABD vb. ülkeler ülkelerinin bekası için bir dış düşman belirler. Yunanistan Türk düşmanlığı üzerinden halkın önüne bir hedef koyar. Bir avuç aç Ermenistan gençliğinin önüne hedef olarak Ağrı’yı ve Büyük Ermenistan’ı koyuyor. İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin bile bir hedefi var. Ekümen olduğunu kabul ettirerek İstanbul’un bağrında ikinci Vatikan’ı kurmak için çalışıyor. 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra İstanbul geri alınana kadar kapattıkları Patrikhanenin kapısı hala kapalı olduğuna göre, 1453 yılından beri İstanbul’u geri alma hedefi Patrikhane için devam ediyor.

Bir tek Türk  Devleti’nin hedefi yok!.. Neden? Askerler yüzünden mi?

HAYIR!.. ABD memuru siyasiler yüzünden.

Ufuksuz, çapsız siyasiler; devletin bekası için ancak iç düşman yaratabilecek kapasiteye sahiptiler.

12 Eylül öncesinde sağ-sol diye ikiye bölünen gençlik üzerinden siyaset yapanlar aslında 12 Eylül Darbesi ile aklandı. Evet, yanlış okumadınız.

Siyasiler 12 Eylül Darbesi üzerinden aklandı!!.

12 Eylül öncesinde sağ-sol diye ikiye bölünen polis taraf olduğu kesime arka çıkmakla kalmayıp teşvik ederken, işlenen cinayetlerden İçişleri Bakanı sorumlu değil miydi?

O silahların gençlere ulaşmasını engellemeyen MİT ve bağlı olduğu Başbakan, Gümrük Bakanı, Milli Savunma Bakanı suçlu değil miydi?

 

Polis, asker, üniversiteler, mahalle ve sokakların bölündüğü, penceresinin önünde otururken serseri kurşunlarla ölen insanların yaşandığı bir ülkede siyasiler ne halt ediyordu? Ne halt ettiklerini ben size anlatayım:

Sağ hükümetler solcu memurları öldürülsün diye Yozgat, Çankırı, Erzurum gibi illere gönderiyordu. Sol hükümetler sağcı memurları öldürülsün diye Kars, Tunceli gibi illere gönderiyordu.

Gençliği kışkırtıp birbirine kırdırırken kendileri Anadolu Kulüp’te karşılıklı oyun oynuyordu.

Hızlı eğitimler icat ettiler. 3 ayda maydanoz bile yetişmez ama bunlar öğretmen yetiştirdi. Al sana Milli Eğitim sistemine yapılan bir darbe daha.

Bu darbeleri asker mi yaptı?

 

Ecevit ve Demirel günlerce bir Cumhurbaşkanı seçemedi. Cumhurbaşkanı seçimi komediye döndü. Ajda Pekkan bile dalga geçmek için aday gösterildi. Peki 57. Koalisyon hükümetinin Başbakanı Merhum Ecevit koalisyon döneminde ne yaptı? Demirel’in Cumhurbaşkanlığı süresini uzatmak için uğraştı, başaramadı. Demirel’i ancak keşfetti demek ki(!)…  Olan 12 Eylül öncesi birbirine boğazlatılan gençliğe oldu.

Ya o zamanın sözde gazetecileri… Şimdi birçoğu 2. Cumhuriyetçi veya Liboş, ya da devlet düşmanı, Kürtçü faşist… Onlar köşelerinde kimi yazsalar ölüm emri olarak alınır, o isim ortadan kaldırılırdı. Hiç biri cinayete azmettirmekten yargılanmadı.

 

12 Eylül Darbesi aslında ihaneti akladı. Hainleri, ucubeleri kurtarıp yeniden başlayabilecekleri bir sayfa açtı.

Darbe siyasilere ve medya yamyamlarına değil, millete yapıldı. Siyasiler karaya oturttukları devlet gemisinden darbe sayesinde kurtuldu.

ABD, NATO Paşaları ile NATO partilerine operasyon yapmış. Bu millete ne?

Bu milleti ilgilendiren mezara koyduğu evlatları, idam sehpalarında sallandırılan canlarıdır. Hepsi bu!!.

12 Eylül Darbesinden Özal hükümeti çıktı. “Ben zengini severim” dediği gün sosyal devlete darbe yaptı. “Benim memurum işini bilir” dediği gün rüşvete meşruluk kazandırarak ahlaka darbe yaptı.

ABD’den aldığı icazet ile hükümet olan Demokrat(!) Özal, siyasi yasakların kalkmaması için referanduma gitti. Yasaklar kalkmasın diye seçim propagandası gibi propaganda yaptı. Oylama yasakların kalkması yönünde çıktı. Şimdi o Özal’ın Bakanı Cemil Çiçek 12 Eylül darbe yasasını değiştirmek için adeta mabadını yırtıyor. Siyasi ilke denen böyle bir şey olmalı(!).. Sonra da bizden saygı bekliyorlar ama bu gerçeği hatırlatacak muhalefet yok.

Mesut Yılmaz AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer dediği gün bu milletin birliğine DARBE yaptı.

Bu milletin 30 bin evladını katleden bebek katilinin idamdan kurtarıldığı gün en kahpe DARBELERDEN birine maruz kaldı bu millet.

BOP’nin eşbaşkanı olanlar, Diyarbakır’ı BOP’un yıldızı yapanlar yaptı asıl DARBEYİ.

Sürekli Kürt, Türk, Çerkez diye etnik fesat tohumlarını eken Ordu değil, SİYASİ DARBECİLERDİR.

Bebek katili sapığa gizli af çıkaran da Ordu değildi. (AKP Hükümeti gizli af çıkarmıştı.)

 

Bebek katili teröriste “sayın” diyerek itibar kazandıranlar, ülkenin Genel Kurmay Başkanına “terörist” damgası vurup itibar cellatlığı yaptığı gün yedi bu millet çivili DARBEYİ!..

Şimdi operasyon yaptığını zannederken operasyona uğrayan bir kesim daha var. Onlar 40 yıldır aynı evlerde, aynı yemekleri(maklube) yiyerek, aynı sohbetleri dinleyerek efsunlandılar, mankurtlaştılar.  

 

Şimdi ABD maşası olarak DARBE yapıyorlar. Hem de en ahlaksızından… Masonları Atatürkçülük maskesi ile 80 yıl kibarca kullanan küresel elit, 9 yılda bunları en pespaye şekilde kullanıp afişe etti. Çünkü (AKP+F Tipi) koalisyon hükümeti üzerinden Müslümanlara DARBE yapıyordu.

AKP koalisyonu 90 Yıllık kinlerinin intikamını alırken, Türk Ordusu üzerinden Türk Milletine DARBE yaptı.

 

Son sözüm 2007 yılından beri darbe ile yatıp darbe ile kalkanlaradır:

Ordu 50 yılda 4 defa darbe yaptı. Farz edin ki ABD Ordu’ya 4 defa darbe yaptırdı. O da Ordunun tamamına değil, üst kesimine.

Oysa AB-D güdümündeki siyasiler, gazeteciler, MİT ve bürokratlar eliyle 73 yıldır bu ülkeye DARBE yapılıyor.

İşte asıl gerçek budur!

“Darbeler olmasın ama…” diyen cümleler ile söze başlayarak asıl gerçeği gözden kaçırmayın!.

Ülkesine kıyan kinciler, Kuva-i İnzibatiye artıkları Atatürk’e saldırıyor. 

Atatürk’e saldıran nankörlere:

“Bırakın Atatürk’ün yaptıklarını, sadece hayalleri için sadaka verecek olsak ve topunuzu toplasak o sadakayı karşılamazsınız.”

Darbeymiş…

4 mevsimi yaşayan ülkemiz kendi kendini besleyen 7 ülkeden biri iken, bu ülkenin tarımını asker mi bitirdi?

 

Hayvancılığı bitirip, utanmadan Sırbistan’dan bile hayvan ithal edenlerde mi askerdi yoksa?

 

Ülkenin neyi var, neyi yok satıp, mirasyedi kumarbazlar gibi ülkeyi borç batağına sürükleyenlerde mi askerdi?

2002 yılına kadar 230 Milyar Dolar olan dış borç 20012 yılı başında 520 milyar dolara çıktı. Ülkenin 80 yıllık varlıkları 10 yılda 50 Milyar Dolara satıldı. Abdülhamit’in dediği gibi; borç alan emir de alır.

Ülkemizi bu borç batağına askerler mi sürükledi?

 

Ülkenin savunma silahlarını üretmeyerek ülkemizin savunmasını Türkiye üzerinde emelleri olan AB-D ve İsrail’e ihale edende mi askerlerdi?

 

Vatan topraklarını satan, Kıbrıs’ta Rum’a, K. Irak’ta Barzani’ye arka çıkan; Ege’de iki adamızı Yunanistan’a verende mi askerdi?

 

Banka sektörünü yabancıya devreden, borsayı yabancılara vergisiz işleme açarken kendi vatandaşına vergi koyanda mı askerdi?

 

Bir ülkenin namusu olan sınırındaki araziyi İsrailli iş adamlarına 49 yıllığına kiraya vermeye kalkanda mı askerdi?

 

Ağrı’yı isteyen, Türkiye üzerinde 3T(Tanıtma-Tazminat-Toprak) hedefi olan Ermenistan’ın ayağına askerler mi gitti?

 

Devletin savcısını, yargıcını, valisini PKK’nın ayağına götürüp, PKK tahrik olmasın diye devletin bayrağını bile asamayanlar, PKK önünde koskoca devlete diz çöktürenlerde mi ASKERLERDİ?

Darbe arıyorsanız eğer; Habur rezaleti bu milletin onuruna, haysiyetine, bayrağına, yargısına, Ordusuna yapılmış en rezil DARBEDİR!..

 

73 yıldır dilimize, dinimize, eğitimimize kimler darbe yapıyor biliyor musunuz?

UCUBE SİYASİLER!!.

Askerler darbe yapmış. 40 yılda 4 defa. Ucube siyasiler 73 yıldır sürekli DARBE yapıyor bu millete.

AKP 10 yıldır paramıza, Misak-ı Milli sınırlarımıza, tarihimize, kimliğimize, bütünlüğümüze, bütün maddi ve manevi değerlerimize DARBE yapıyor. Ne ölümüz kurtuldu bu saldırıdan, ne dirimiz. CFR’nin yolladığı memerandumu parti programı haline getiren AKP, ülkemize karşı küresel elit tarafından bir TERMİNATÖR gibi kullanılıyor.

 

Aslı yok örgütün aslı olmayan delilleri üzerinden, aslı olmayan darbe suçuyla “gerçek insanlar” yargılanıyor.

Ve AKP hükümeti bu milletin bütün değerlerine TECAVÜZ ederken; mağdur olan kendisi imiş gibi “canım yanıyor” diye cıyaklamayı da ihmal etmiyor.

Ey Türk Milleti; CİA elemanları, FBI Savcıları ile birlik olup Türk Ordusu’nun mensupları esir alındığı gün yedin sen DARBEYİ!!.

 

Erdoğan ülkede yok ettiği değerler tartışılmasın diye 10 yıldır bir münazara konusu bulup çadırın oyuncularına veriyor. Çadırın oyuncuları ev ödevleri olan bu münazara konularını tartışırken, malı götüren Kuveyt-Dubai ve İsviçre benzeri yerlerde nefes alıyor.

 

AKP CFR’nin virüslü bir dosyası gibi hareket ederek ülkenin bütün kurumlarını tahrip etti.

İşte  asıl  DARBE  budur  diyeceğim  de…

Yapılanlar DARBEDEN  çok  ötedir.

AKP   küresel  elitin   elinde  bir  Terminatör,   Y-CHP  ise  Terminatör adayıdır.

 

Türk  Milletinin  kendini  savunma  hakkı  doğmuştur.

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=138%3Adarbe-mi-stiyorsunuz-aln-size-gercek-darbeler-dizisi-&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

05
Haz
12

Emre Kınay’la röportaj ( 2 ) : Tiyatrolar demokrasinin test ölçüm yeridir

Peki Emre Bey, Türk tiyatrosununun bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela mizahi tiyatro veya maddahlık geleneği yerini stand-up’çılığa bıraktı. Bir de tiyatrocuları -buna siz de dahilsiniz- televizyonlarda izliyoruz. Acaba tiyatro sanatı adım adım yok mu oluyor?

Hayır, hiç öyle bir şey yok. Tiyatro 2500 yıllık bir sanat. Kimse ef dedi püf dedi diye paniğe kapılıp aman tiyatro bitiyor diye korkmanın da bir manası yok. 2500 yıldan bahsediyoruz. Uygarlık tarihine bakın nereden başladığını görürsünüz. O yüzden bir tane seçilmişin söylediğiyle, ya da dört tanesinin, tiyatrolar bitseydi, 80 Eylülünde biterdi. Ondan önce de 60’ta biterdi aslında. Ya da 71’de de bitebilirdi. 28 Şubat’ta bile bitebilirdi aslında. Olmaz, bitmez. Çünkü bu doğal. Bir insan, bir seyirci, bir oyuncu kalana kadar devam edebilecek bir şey. Böyle bir kaygıya gerek yok. Bitmez, azalır, zaman zaman darbeye maruz kalır. Demokrasinin kesildiği süreçler tiyatronun en büyük darbeyi aldığı dönemlerdir. Tiyatro tehlikeli bir sanattır, tiyatro demokrasinin tam temsil edildiği yerdir. Ne alaka derseniz, şununla ilgisi var: Bir cumhurbaşkanıyla bir işçi yanyana koltuklarda oturup izler. İkisi de o koltuklarda aynı hakka sahiptir. Sahnede bir eylem sürerken ikisi de konuşamaz. İkisinin de yapabileceği şeyler kısıtlıdır. Alkışlayabilirsin, gülebilirsin, beğenmeyebilirsin; yuhlamak adabına kalmış. Sahneye laf yetiştiremezsin. Sahnedekinin söylediğini beğenmiyorsan “bir dakika yanlış söylüyorsun” deyip çıkamazsın. En fazla tiyatrodan çıkarsın, biletinin iadesini istersin. Oyunun tamamını seyretmişsen buna da hakkın yoktur. Çünkü ben sana o hizmeti vermişim, biletin iadesini alamazsın. Yani kapital ilişkisi içinde bile değerlendirsen durum böyledir.

Dolayısıyla siyasilerin megalomanisi kendisinin söz söyleyemeyeceği hiç bir alan bırakmamak üzerinedir. Eğer benimle eş zamanlı olarak o yükseltiye çıkıp da iki cümle de o edemiyorsa rahatsızlık başlar. Bu da genellikle otokratik rejimlerde olur.

Aslında  bu  tip  baskı  rejimlerinde  tiyatroya  daha  çok  ihtiyaç  duyulduğunu  söyleyebiliriz.

Kesinlikle, sadece buralarda değil yanlış bir şey söylemek istemiyorum, tiyatrolar demokrasinin test ölçüm yeridir. Bir ülkenin tiyatrosu ne kadar özgürse o ülkenin bireyleri o kadar özgürdür. Muhafazakar sanattan bahsediyorlar şimdi. Muhafazakar sanat diye bir şey olmaz. Sanat yerel bir kavramdır. Herkes kendi yaşadığı coğrafya içerisinde hakim olduğu ya da yetilerinin yettiği sanatı uygular. Ama ne zaman ki Nâzım gibi ya da Çallı gibi ya da Osman Hamdi Bey gibi yerelden çıkıp birden bütün dünyaca bilinmeye başlarsın o zaman durum değişir. Sanatçının böyle bir özelliği vardır. Kendi insanından hareket etmeyen her sanatçı ölmeye mahkumdur.

Neden  Türkiye  bugün  böyle  sanatçılar  yaratamıyor ?

Türkiye’nin en kötü sosyal politikaları sol iktidarlar zamanında olmuştur. Demokratik solun, CHP’nin olduğu zamanlarda. Sanmasınlar ki bir yandaşlık var. Orada da muhalefete itiraz var, bugün olduğu gibi. Yani tiyatronun ne sağla ne solla ne ortayla, insanla ilgisi vardır. Nerdede acı çeken bir insan var, nedere sıkıntıda bir insan var tiyatronun konsu odur. Nerede insanların moral motivasyonu çöker tiyatro orada devreye girer. Amerika bunu sinemayla yaptığı için bugün büyük bir ülke. Kendi ürünlerini satamadığı hiçbir ülkeye sinema filmi vermez. Pazar olarak da böyle değerlendirir. Bin Ladin çok sevilen bir adamdı çünkü Rambo 3 filmini yaptılar. Rambo denen o full konsantre her şeyden haberi olan adam Rusya’ya karşı Taliban’la dövüşürdü. Dünyada gişe rekorları kırdı. İstedi yükseltti. Rusya korkusu bitti, Bin Ladin terörist oldu, öldürüldü. Sanatın ne kadar büyük bir güç olduğunu göstermek için söylüyorum. Bin Ladin’i sen çıkardın, Rambo diye bir karakterin vardı. Amerika’nın güçlü ordusunun temsiliydi. Orada Taliban’la birlikte at üzerinde komünizme, Ruslara karşı savaştı. Rusya tehdidi bitince Bin Ladin’le işin kalmadı.

Aslında  işin  ideolojik  bir  tarafı  var.

Onu söylemeye çalışıyorum. Bugün yapılmaya çalışılan odur. Ama sanat, senin ya da bir başkasının iktidarını pekiştirmek için kullandığın bir sanat haline gelirse yarın öbür gün döner seni vurur. Ben, sen de mağdur olduğunda senin hakkını korumak için bunun üzerinde eylem yapıyorum. Yarın öbür gün, bana bugün bu işkenceyi çektirenler de zor duruma düşebilir ve o da bir insan hikalyesidir. O insanın hikayesi de benim konumdur. Ve bunu muhafazakarlıkla yapamam. Bunu son derece açık görüşlülükle, kimseye yandaş olmadan ihtiyaç halinde mağdurun ve ezilenen yanında olmak için yapıyorum.

O  yüzden  ezenlerin  pek  hoşuna  gidecek  bir  sanat  değil  tiyatro.

Değil  ama  ezenler  de  birgün  ezilen  konumuna  gelebileceğini  unutmasın.

Çünkü  dengeler  böyle…

O  yüzden  tiyatronun  bittiği  yok,  bitmeyecek.

“Ben kaldırıyorum devlet tiyatrolarını”  dersin,  yarın  öbür  gün  başka  bir  hükümet  gelir  “ben  koyuyorum”  der.

Bu  kadar  basit  yani.

Ben  21  yıldır  bu işi  yapıyorum,  çocukluğumdan  itibaren  Evren’i,  Özal  dönemini,  Demirel’i,  Ecevit’i  hatırlıyorum.

Hepsi  siyaset  sahnesine  geldiler  gitiler.

Ben  hâlâ  tiyatro  yapıyorum.

Okumaya devam edin ‘Emre Kınay’la röportaj ( 2 ) : Tiyatrolar demokrasinin test ölçüm yeridir’

05
Haz
12

Führer, Duçe ve Büyük Usta

Büyük  Usta  sahnede !

AKP’nin  4. İstanbul  İl  Kongresi  son  on  yılda  geldiğimiz  yerin  özeti  gibiydi.

Türkiye’de  bir  siyasi  partinin  il  kongresi  ilk  defa  stadda  yapılıyordu.

Stadın  kapasitesi  50 binin  üzerinde  ama  saha  içine  alınan  insanlarla  birlikte  epey  daha  yüksek  bir  katılım  vardı.

Katılımın  yüksekliği  AKP  için  önemli  bir  atılım  değil,  hatta  daha  önceki  mitingleri  ile  kıyaslandığında  çok  da  önemli  bir  kalabalık  sayılmaz.

Ancak AKP’nin Türkiye’yi getirdiği yerle ve Tayyip Erdoğan’ın gelecekteki niyetleriyle ilgili, en açık mesajın ilk kez verildiği bir organizasyondu bu.

Kelimenin tüm anlamlarında bir “organizasyon”du.

Kongrenin tek bir mesajı vardı: Büyük Usta!

Hatırlanacağı gibi Tayyip Erdoğan geçtiğimiz seçimlerde çıraklıktan ustalığa geçtikleri propagandasını kullanmıştı.

Yeni dönemde Tayyip Erdoğan’ın ustalığı başlıyordu.

İstanbul İl Kongresi ise ustalığı bir adım öteye taşıdı ve Tayyip Erdoğan’ı “Büyük Usta” ilan etti.

Kongredeki pankartlardan bir kaç örnek:

Büyük Usta Maltepe Tamam Yola Devam!

Biz Sevdalıyız Büyük Usta’ya!

Usta Sarıyer Tamam, Aşkınla Coşkunla Yola Devam!

3 Kıtayı Fetheden Ecdadın 4 kıtayı kuşatan Evladı:Recep Tayyip Erdoğan

Hayaldi Gerçek Oldu Ecdadın Ruhu Sende Tecelli Buldu

Emanetin Bize Ebedi, Ülkemizin Güneş Yüzlü Yiğidi

Tarih Okuyan Değil Yazan Bir Türkiye İçin, Bugün İçin Değil Yarınlar İçin Seninleyiz Büyük Usta

Hitler,  Mussolini,  Tayyip

Bu pankartlardaki mesajlar ne anlama gelmektedir?

Tayyip Erdoğan bu ülkenin Başbakanı değildir, Cumhurbaşkanı olmayacaktır, kaldı ki Başkanlık sistemini kabul ettirse bile Başkan’dan öte bir şey olacaktır:

Büyük Usta.

Bu tanımlama son derece manidar çünkü kendi resmi devlet ünvanı yerine bu tür ünvanları kullanan başka liderler de gördü dünya.

Mesela Hitler.

O Almanya’nın Führeri’ydi.

Mesela Mussolini.

O ise İtalya’nın Duçe’siydi.

Elbette bu iki ülke de faşistti ve bu iki lider de faşist liderlerdi.

Ama zaten Tayyip Erdoğan da öyle değil mi?

Tüm uygulamaları, tüm söylemi ile faşizmin Türkiye sayfasını yazıyordu, bir tek adı eksikti, şimdi o adı da koymuş oldu.

19  Mayıs  stadyumda   kutlanmaz  

ama   AKP   Kongresi   stadda   yapılır..!!!

Hem  de  ne  zaman ?

Evet,  zamanlama  son  derece  anlamlı.

19 Mayıs törenlerinin stadlarda devlet eliyle kutlanmasının kaldırılmasının hemen ardından.

Bu törenleri kaldırırken ne diyordu Tayyip Erdoğan?

Öyle stad kutlamaları gibi çağ dışı, 1930’ların kafasıyla hareket edemeyiz, 19 Mayıs’ı halk kutlayacak.

Ama iş kendi partisinin kutlamasına gelince kutlama stadda yapılacak!

Demek ki Tayyip Erdoğan, o çok eleştirdiği 30’ların otoriter, devletçi anlayışını savunuyormuş aslında.

Mesele o otoriterliği kimin üstleneceğiymiş.

İsmet İnönü Milli Şef olunca bu çok kötüydü, hatta Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında sıklıkla vurguladığı gibi faşistlikti.

Ama Milli Şef gidip Büyük Usta gelince bu ileri demokrasi olmuş oldu!

Son dönemde özellikle Fethullahçı ve yandaş medyada Tayyip Erdoğan’a yöneltilen “Kemalist otoriterliğin yerini AKP otoriterliği alıyor” eleştirisinin ne kadar anlamlı olduğu da ortaya çıkmış oldu.

Kendi adamlarını bile rahatsız eden bir otoriterliktir gelinen nokta.

Onlar bile rahatsız oluyorsa muhalefet ne yapsın?

Düşünün gerisini artık…

Hoca  Efendi  mi  büyük  yoksa  Büyük  Usta  mı ?

Tabi işin içine Cemaat girince durum iyice karışıyor.

Cemaat’in lideri Hoca Efendi hazretleri.

Ama Tayyip Erdoğan da Büyük Usta.

Allah bir, peygamber iki; bu konuda anlaştık ama ondan sonra kim geliyor?

Büyük Ustalık, Tayyip Erdoğan’ın kendisini Hoca Efendi’nin bile üstünde konumlandırması anlamını taşımaktadır.

Abdullah Gül’ü ise bir kalemde geçelim, o sadece Cumhur’un Başkanı!

Oysa Tayyip Erdoğan Cumhur’un ustası!

Halk çırak Tayyip Efendi Büyük Usta.

Eti senin kemiği benim usulü.

Memura zam yok, biber gazı var.

Grevdeki  işçiye  kapının  önüne  konmak  var.

Büyük  Usta  ne  derse  o !

Faşizm  ve  Komünizm’in  gösteri  yöntemi

Büyük Usta‘nın stad çıkartması ise başlı başına Faşist liderlerin gövde gösterisinin bir kopyası.

Hitler’in ünlü stad toplantısını herkes bilir.

1936 Olimpiyatları Berlin’de yapılmıştır ve Hitler burada bir gövde gösterisi yapmıştır.

Bu arada Türkiye’nin 2020 Olimpiyatları için İstanbul ile başvuru yaptığını da hatırlatalım.

Eğer Türkiye’ye verirlerse olimpiyatı ve Tayyip Bey da hâlâ başımızda olursa güzel bir tekerrür olacaktır tarih için.

Peki stad veya caddede devasa, ama tek tip, tek ritim, tek düzen gösteri ne demektir?

Bu tür tek tip gösterileri faşistlerin organizasyon yöntemidir.

Bir benzerini yine Komünist rejimlerde de görürüz.

Stalin’in gösterileri.

Ya da çok uzağa gitmeyelim Kuzey Kore’ye gidelim.

Aynı tür gösteriler.

Bugüne kadar Tayyip Erdoğan’dan demokratikleşme bekleyenler için bilmem başka örneğe gerek var mı?

Başkanlık Sistemi tartışmasının üzerine bu tören birilerinin ayılması için yeterli olmazsa ne diyelim.

Bindirilmiş  Kıtalar

Peki  bu  stad  toplantısı  bir  başarı  mı ?

Elbette  değil.

Çünkü bu kalabalık tam anlamıyla bindirilmiş kıta.

AKP il ve ilçe teşkilatları 1800 otobüs tutmuş, insanları o otobüslere bindirmiş, kumanyasını vermiş, bayrağını vermiş, dönüşte de toplayıp eve bırakmış.

Bu mu partililer?

Hadi güveniyorsa AKP bir çağrı yapsın partililerine, herkes kendi yol parasını, yemek parasını, masrafını karşılasın ve gelsin Tayyip Bey’i dinlemeye.

O zaman biz de bilelim ne kadar seviliyor Büyük Usta?

Ama yapamazlar.

Bakın bunlar Zaman gazetesini bayide vatandaşa sattıramazlar, çünkü vatandaş satın almaz.

Onun yerine abone gösterip, tek tek apartmanlara dağıtırlar.

Film yaparlar ama bunun biletlerini gişeden sattırmazlar, Cemaat eliyle dağıtır, topluca götürüp izlettiririler.

Sorarsanız en çok izlenen film onların filmidir, en çok satan gazete onların gazetesidir.

Tabi yerseniz.

Ve elbette Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin en sevilen lideridir.

Doğru belki ama onu sevenlerin, onun için bir şey vermediğini, tam tersine Tayyip Bey’den çok şey aldıklarını da görüyoruz.

Size  iş  veren,  yardım  yapan  bir  partinin  liderini  niye  sevmeyesiniz ?

Kaldı  ki  sizi  bedava  götürdüğü,  üstüne  karnınızı  doyurduğu  kongreye  niye  gitmeyesiniz ?

Fena  mı  biraz  gezmek,  tozmak ?

Üstte  Hitler  1936 yılında  bir  stad  gösterisinde.
Altta  AKP’nin  4. İstanbul  Kongresi  Tayyip  Erdoğan’ın  stad  şovu.

 

 Gökçe  FIRAT

http://turksolu.org/366/basyazi366.htm

04
Haz
12

TÜRBEDEN KÜLLİYE’YE

“Türbe  Hazırlanıyor”  başlıklı  yazımıza  çok  sayıda  yorum  ve  katkı  içeren  yazılar  geldi.

Vicdanı,  mantığı  ve  demokrasi  anlayışı  eksik  olanlarla,  Tayyip  Bey’in  “tasmalarını  çıkarmadığı”  kişiler  elbette  ki  yazıyı  beğenmediler.

Bunlar, yazıda anlatılanlarla yetinilmemesini, Tayyip Bey için daha fazla eserler yapılmasını isteyenlerdi.

Ne yapalım da, Erdoğan Ailesinin tamamını memnun edelim derken, Sayın Fatma Sibel Yüksek’in “Açık İstihbarat” sitesinde yayınlanan yazısını okudum.

Benim anlatmak istediklerimi çok güzel bir şekilde özetlemiş.

Bu nefis yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eğer “evet ama yetmez” diyorsanız, önerilerinize açık olduğumuzu bilmenizi isterim.

Tek  amacımız  var;  Sultan  ve  Hanedanı  memnun  ve  mutlu  etmek.

Gayret  bizden,  yardım  Allahtan.

Ya  Allah,  Bismillah …

“Vapurla Eminönü’nden Üsküdar’a geçerken Fethi Paşa Korusu’nu görünce aklıma geldi…

İstanbul boğazına boş gözlerle bakan 26 hektarlık koskoca tepe!

Ağaçtan başka bir şey yok.

Ağaç dediğin nedir?

Rant getirir mi, kiraya verilir mi?…

Olsa olsa kozalak çıkarır.

Kozalak da para etmez.

Deniz ortasından Fethi Paşa Korusu’na bakınca, büyüklerini seven minnettar vatandaş olarak duygularım coşup taştı birden.

Bu  heyecanla  eve  geldim,  hemen  klavye  başına  oturdum.

Naçizane  önerim  şudur :

Valide Emine Sultan Hazretlerinin adını, şanını dünya durdukça yaşatacak bir eser kazandırılmalı güzel İstanbul’umuza…
Tayyip Erdoğan gibi büyük bir liderin, bir cihan yıldızının vefalı eşi, Ahmet Burak-Bilal Necmettin-Esra ve Sümeyye gibi ay parçalarının biricik anaları; kömür isteyene kömür, makarnasız kalana makarna yetiştiren, mübarek Ramazan aylarında çadırlar kurdurarak aç karnımızı doyuran, devlet tarafından bombalanmış vatandaşlarımızın yakınlarına taziye ziyaretinde bulunma yüceliğini gösteren Valide Emine Sultan, sayılamayacak hasletleriyle sadece Ahmet Burak, Bilal Necmettin, Esra ve Sümeyye’nin değil bu fakir milletin de anasıdır…

Öyleyse, İstanbul’un bomboş duran bir tepesine onun adını taşıyan bir eser dikmek çok mudur?.. Asla değildir, haşâ değildir, zinhar değildir!..
Kocası hemen bir kararname çıkarsın. Hatta kararnameye de gerek yok, o mübarek kafacıklarını hiç yormasınlar. Karı-koca akşam evde otururken, memleketin önde gelen mimarları huzura çağırılsın. Oracıkta bir proje çizdirilsin. Emine Sultan son rötuşları yapsın ve ertesi gün Fethi Paşa Korusu’na dozerler girsin. Ağaç,sincap,kaplumbağa demeyip silsin süpürsün…
Eşref-i mahlukatın yanında sincabın lafı mı olur? Hem de eşref-i mahlukatın daha da “eşrefi” olan Emine Sultan Validemizin yanında.

Şöyle içinde cami, medrese, sübyan mektebi, darüşşifa ve imaret olan bir küllüye hayal ediyorum Emine Sultanımıza.

Medrese ve sübyan mektebi için Talim Terbiye Nazırı Ömer Bey derhal bütçe çıkarsın. Darüşşifa ile İmaret, Hanedana sadakatini ispat etmiş Fettah Tamince, Ahmet Çalık gibi işadamlarımıza ihale edilsin.
Emine Sultanımız, ayın belli günlerinde kendi mübarek elleriyle çorba kaynatsın, şifa dağıtsın. Vatandaş, bu mübarek kadına bir kez olsun dokunmak için sabah erkenden kuyruğa girsin. Pırlanta taşlı ayakkabılarının, Bursa ipeği eteklerinin altında hizaya gelinsin.
İmaret ve şifahanenin dekorasyonu bizzat Emine Sultan ve kerimeleri Sümeyye Sultan tarafından yapılsın ki, ince zevk neymiş, kültür neymiş cihan görsün…

Perdeler, bazı densizlerin “pavyon perdesi” tabir ettiği şekilde kat kat insin, aralarından simli püsküller sarksın. Kumaş, atlastan ve mor ile kırmızı renklerden oluşsun.

Bütün masa ve sandalyelerin kenarları Swarovski taşlarla bezensin. Mobilyalarda, geleneksel oymacılık sanatımız konuşturulsun. Koltuklar şal desenli döşemelik kumaşlarla, yerler göbekli halılarla donatılsın. Masa ve yatak örtülerini simli kumaştan isteriz. Üzerine yine ince Swarovski taşlar serpilsin. Havluların kenarına dantel işleme, peçetelerde karanfil deseni olmalı.

Oda kokuları alkol ihtiva ettiğinden köşelere on beş saniyede bir “pısstt” diye gül suyu püskürten koku matikler konulsun. Bütün bu “ince zevk”, sonradan zengin olma AKP zevatının evlerini döşeyen, Kervan Mağazalarına ihale edilebilir.

Kocasının camisi Çamlıca’dan yükselirken, Emine Sultan’ın külliyesi de Üsküdar sırtlarından selamlasın cihanı.
Sümeyye ve Esra Sultanlar için de projelerim var…
Rumeli Hisarı ile Anadolu Hisarı diyorum…
Birbirine karşıdan bakan iki hüzünlü kızkardeş gibi…
Öyle boş boş duruyorlar da…”


Gördüğünüz gibi öneri gayet iyi, fakat eksik. Ahmet Burak ve Bilal Necmettin ne olacak?

Ya onların zevceleri, kerimeleri, mahdumları !…

Bakın değerli okurlar, öyle boş oturmak yok.

Sizler de elinizi projelerin altına sokun.

Proje üretin, çalışın.

Bu dünyada hiç olmazsa Hanedan için hayırlı bir iş yapmış olun.

Bakın Boğaz Köprüleri de mahzun, mahzun durmuyorlar mı?

Yazık değil mi köprücüklere?…

Önerilerinizi bekliyorum.

Türkiye’nin diğer 80 ilini, yavru vatan Kıbrıs’ı da öksüz komayın lütfen…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,     04  Haziran  2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/107063

03
Haz
12

AKP FAŞİZMİNİN PANZEHİRİ KEMALİZM

“Yolunda   yürüyen   bir   yolcunun   yalnız   ufku   görmesi   yeterli  değildir.

Muhakkak   ufkun   ötesini   de   görmesi   ve   bilmesi   gerekir.”

M. Kemal  ATATÜRK

Türkiye Cumhuriyeti, 65 yıldır işbirlikçi sağ ve dinci iktidarlar tarafından yönetilmesinin sonucunda ekonomik, sosyolojik ve siyasal anlamda dışa bağımlı hale dönüştürülerek ulusal politikalar güdemeyen basiretsiz bir yarı sömürge görünümüne sokulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde AKP iktidarındaki kadar kişiliksiz, teslimiyetçi, gayri ulusal ve çıkarcı bir anlayışla yönetilmedi. Atatürk devrimlerine bu denli pervasızca, açıktan dil uzatılmadı. Bağımsızlık düşüncesi bu denli aşağılanmadı. AKP’nin bu anlayışı artık ihanet sınırlarını da aşmıştır. TBMM de sayısal üstünlüğünü entrikalarla, yalanlarla, korkutmayla ve sindirme yöntemleri ile ele geçiren AKP iktidarı birliğimizi, bütünlüğümüzü, üniter yapımızı parçalayacak “ihanet” yasalarını bir biri ardınca çıkarmaktadır. Ekonominin dizginleri, küresel çetenin kanlı ellerine teslim edilmiştir. 92 yıl sonra Sevr yeniden sahneye sürülmüştür. Ordu, yargı, üniversiteler, sendikalar dernekler ve basın teslim alınmıştır. Tüm ulusumuz ateş altındadır. Türkiye’nin rejimi kimilerince adı konulmamış ve ilan edilmemişte olsa “faşist diktatörlüğe” dönüştürülmüştür.

Umberto Eco, faşizme ilişkin tespitinde şöyle diyor; “İnsanlar İkinci Dünya savaşından sonra faşizmin yine Nazi üniformasıyla geleceğini zannettiler; ama öyle olmadı.” Evet, Türkiye Cumhuriyeti “sade vatandaş” kılıklı, erken tanısı olanaksız, bir “kanser” olan “üniformasız faşizm” le yönetilmektedir.

Öyleyse faşizm nedir? Faşizmin onlarca tanımı yapılmıştır. Ancak tüm tanımlamalarda ortak olan özellik Faşizmin, “finans kapitalin(Küresel Sermayenin) en gerici en bağnaz ve en emperyalist unsurlarının açık yıldırıcı diktatörlüğü” olduğu gerçeğidir. “Faşizm, “her planda gericilik” doğuran kapitalizmin tüm çelişkilerinin keskinleşmeye yüz tuttuğu emperyalizm çağına özgü bir olgu; mali sermaye ve tekeller çağının bir ürünüdür”. “Faşizm, en azgın şovenizm, barbarlık ve terördür”. Siyasi gericilik en açık ve en yoğun anlamını faşizmde bulur.” Bu tanımlardan anlaşılacağı gibi “Gerek emperyalist ülkelerde gerekse yeni sömürge ve bağımlı ülkelerde emperyalizm dışında ondan bağımsız bir faşizm aranamaz”

Başka bir anlatımla, “Faşizmin yönetimi ele geçirmesi, yalnızca iktidarda olan bir hükümetin bir diğerini izlemesi değildir. Var olan devlet biçiminin açık terörist diktatörlükle, değiştirilmesidir.” Bu farkı gözden ırak tutmak, faşizmi saf siyasal bir olgu olarak tanımlamak (polisiye baskı, devlet kadrolarına yandaşların yerleştirilmesi vb.) bizi, Küresel emperyalizmle bağlantısı olamayan anti-kapitalist içeriği hayli cılız, soyut/sınıfsız (anti-faşist, yani anti-AKP) bir demokratikleşme hedefine sıkıştırılmış mücadele anlayışına sürükler. “Faşizm bugün bile hâlâ küçük bir gerici grubun diktatörlüğü sayılmaktadır. Oysa faşizm ortalama kişilik yapısının siyasal olarak örgütlenmiş ifadesidir. Bir siyasal hareket olarak tüm diğer gerici partilerden, halk kitlelerince kabul edilip, övülmesiyle ayrışır.”

Eğer bu gün Türkiye, işbirlikçi-İslamcı Faşizmin cenderesinde kıvranıyorsa, AKP halen ensemizde boza pişiriyorsa, bu, AKP’ye karşı olduğunu söyleyip, emperyalizme karşı olduğunu söyleyemeyenlerin aymazlığı yüzündendir.

“Faşizmi sadece liderliğiyle değil takipçileri, tabanı ve kitlesiyle de ele almalıyız. Zaten faşizmin asıl tehlikeli yapısı da budur.”

Horkheimer, «totalitarizm» konusundaki bir dizi görüşe hemen karşı çıkıp, şöyle diyor: «Kapitalizmden söz etmek istemeyen birinin, faşizm konusunda da ağzını açmaması gerekir.» Bunu günümüzde şöyle söylemek daha doğrudur. ”Emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.”

“Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist ve işbirlikçi egemen güçlerin çeşitli gurupları arasındaki mücadelenin olduğu bir takım ülkelerde Faşist rejim, parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sol Partiler de dâhil olmak üzere öteki kimi muhalefet partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar.”

Diğer taraftan Türkiye’deki ortaya çıkış biçimiyle faşizm “dinci” bir gelişim göstermiştir ve klasik faşizm yöntemlerini kullanmamıştır. Gündelik yaşamı pek bir şey hissettirmeden dönüştürmeyi amaçlamış ve bu yolda başarı sağlamıştır. Çünkü halk arasında yaygın olan/yaygınlaştırılan tarikatların iletişim ağlarını kullanmaktadır. Bu nedenle aile denilen mikro iktidar yapısına ulaşması kolay olmuş ve dönüştürme işine buradan başlamıştır.

Tam da bu noktada ve bu nedenle Türkiye de ilk kez, daha önceki dönemlerden farklı olarak faşizmin, ideolojik kimliğine uygun bir “kitle tabanı” oluşturduğunu söylemek gerekir. Bürüksel ve Washington’un Türkiye’deki operasyon merkezlerinden biri olarak kurulan ve çalışan AKP hareketi, ideolojisi ve kitle tabanı ile Türkiye tarihinin gördüğü kitle tabanı olan ilk faşist harekettir, üstelik de bu faşizmi topluma benimsetecek güçlü araçlara sahiptir.

“Faşizm zafere ulaştıktan sonra, finans kapital çelik bir mengene gibi bütün egemenlik organ ve kurumlarını, devletin yürütme, idari ve eğitim gücünü; orduyla, belediyelerle, üniversitelerle, okullarla ve kooperatiflerle birlikte bütün devlet aygıtını doğrudan doğruya ve derhal eline geçirir.” (Troçki) Tarihsel deneyimlerin bize gösterdiği bu yalın gerçek hep göz ardı edilmiştir. Ülkemizde bu güne değin yanlış bir algılama ile AKP’nin aldığı başarılar, toplumsal muhalefeti elinde tutan örgütlerin hatırı sayılır bir kesimi tarafından “daha fazla ileri gidemezler” diye algılandı ve algılanmaya devam ediyor. Faşizm saf “siyasal” bir görüntü olarak (yani basitçe iktidar/AKP/devlet baskısı olarak) tanımlandı/tanımlanıyor. Bilerek veya bilmeyerek tarihsel gerçekleri perdeleyen(kimi sözde “halkçı” örgütlerin bu perdelemeyi bilerek yaptıkları kanısındayım) algı yanılması sınıf ilişkilerinden bağımsız “faşizme karşı demokrasi” söylemine sıkıştırıldı.

Emperyalizmin mengenesi altında ezilen, emeği dışında pazarlayacağı başkaca bir seçeneği olmayan milyonlar, böylesi yani emperyalizmle bağlantısı olmayan bir faşizmle(tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir) karşı karşıya oldukları “aldatmacası” ile kandırıldılar. AKP İktidarının faşist diktatörlüğü karşısında, yalnızca özel alanları ve temel hak ve özgürlükleri savunmaya dönük bir mücadeleye yöneltilen halk yığınları( türban üzerinden yapılan tartışmalar buna güzel bir örnektir) öncelikleri olan ekonomik yaşamın iyileştirilmesi, toplumsal eşitlik, refah ve sosyal yaşama katılma istemleri hem iktidar, hem de muhalefet tarafından hep ötelendi ve unutturulmaya çalışıldı.

Dünya tarihinin sayfalarına geçmiş olan “2007 Cumhuriyet Mitingleri” bu savlarımızı doğrulayıcı niteliktedir. 2007 ilkbaharında seyirliklerden sahaya inen milyonlar “Ne AB, Ne ABD Tam Bağımsız Türkiye” sloganı ile Emperyalistler ve onların işbirlikçilerinin yüreklerini ağızlarına getirmişti. Küresel çete hemen önlemini aldı. İçimizdeki yedek kuvvetlerini, “Truva atlarını” alanlara sürdüler. Emperyalizmi ve işbirlikçilerini aklamaya(Sanki ülkemizde küresel çetenin bir işgal sorunu yokmuşçasına) yönelik “Türkiye Laiktir, Laik Kalacak” , “Ne Şeriat, Ne Darbe Laik Türkiye” gibi kulağa hoş gelen ucube sloganlar Miting organizasyonu kürsülerinden alanlara dayatıldı. Böylece Emperyalist- faşist cephe “içimizdeki yedek kuvvetleri ve Truva atları” aracılığı ile yaklaşan büyük bir tehlikeyi bertaraf etmişler, derin bir nefes almışlardı.

Emperyalizmin ve içimizdeki müttefiklerinin kaçacak köşe aramaya başladıkları Mitingleri organize eden, başta Kemalistler ve toplumsal muhalefeti örgütleyen öncü örgütlerin, bir kez daha bu denli yığınsal direnişi harekete geçirememeleri için gereken önlemleri almayı da unutmadılar. “içimizdeki yedek kuvvetleri ve Truva atları” görevlerini eksiksiz yerine getirmeleri konusunda uyarıldılar ve harekete geçmeleri istendi.

Tabanın baskısı ile bu güne kadar Soros ve AB fonlarından beslenmeyen, Anti-emperyalist, Antifaşist özünü koruyan Demokratik Kitle örgütlerinin üst yönetimlerine, örgütleri dirençsiz, “uysal- uyumlu” hale dönüştürecek, geçmişinde ne emperyalistler ve işbirlikçileri, ne de Kemalistlerle bir sorunu olmayan “parlatılmış” kimlikleri sürdüler. Böylece Kemalist hareketin stratejik öncelikleri değiştirildi. Faşizme karşı savaşımın aynı zamanda Emperyalizme karşı savaşım olduğu gerçeği ötelendi. Savaşımın ana merkezi yalnızca laik-Anti laik/AKP baskısına kaydırıldı.

Ancak faşizm yalnızca bunlardan ibaret değildir ve çok daha önemlisi faşizm gerçekten her dönemde dikkate alınması gereken güncel bir tehdittir.

Kemalist saflarda faşist tehlikeyi alttan alan, küçümseyen, derinliğini göremeyen affedilmez bir eğilimin varlığı da yadsınamaz bir gerçekliktir.

Hitler iktidara tırmanırken Almanya da antifaşist saflarda “Almanya İtalya’ya benzemez” diye bir görüş egemendi. Onlara göre; İtalya’da faşizmin başarılı olması Almanya için de geçerli değildir, çünkü Almanya sanayi ve uygarlık açısından çok gelişmiş bir ülkedir, işçi sınıfının eylemi kırk yıllık bir geleneğe dayanır ve burada faşizm söz konusu olamaz deniliyordu.

Ülkemizde gerek Kemalist saflarda gerekse anti- faşist tavır ve söylem içinde olan örgütlenmelerin büyük çoğunluğunda, Almanya benzeri yanılgıların olmadığını söyleyemiyoruz. AKP’nin Emperyalizmin tümüyle işbirlikçisi olan ve AB dayatması bir “demokratikleşmeyi” sağlama görevi bulunan bir parti olduğu, bu nedenle “demokrat” nitelikler taşıdığı, Türkiye Cumhuriyetinin “85 yıllık laik demokratik tarihsel geçmişe sahip olduğu ve bu nedenle faşizm yeşerecek toprak bulamayacağı.” , “Türkiye’nin İran olamayacağı” bu nedenle faşist diktatörlüğün kurulmasının olanaksız olduğu söylenip yazıldı/ söylenip yazılmaktadır.

Bu ve benzeri görüşler Türk halkının faşist tehlikeye karşı uyanık olmasını, engellediği gibi, aynı zamanda halkın faşizme karşı seferber edilmesinin de önüne geçen, antifaşist mücadeleyi etkisiz, işlevsiz kılan tehlikeli bir anlayışın ürünüdür.

Şimdi ileri sürülen bu görüşlerin ne denli yanıltıcı olduğunu karşılaştırmalı örneklerle sunalım.

Almanya’da Hitler zavallı bir tipti. Bu adamın marjinal bir hareketin başı olarak kalacağına olan inanç yaygındı. 1928 seçimlerinde 800 bin oyu ancak almıştı. 1930 seçimlerinde oyları 6,4 milyona çıktığında kamuoyu hâlâ “daha fazla ilerleyemezler” diyordu. Ama 1933’te 17 milyon oy almışlardı. Bundan daha fazla ilerleyemezlerdi elbet, çünkü bir daha seçim yapılmayacaktı!

Hitlerin ve elbette İtalya da Mussolini’nin iktidardan gitmesi için bir “dünya savaşı” gerekecek ve ancak aldıkları oyun iki misli insanın -40 milyon- ölümüne yol açtıktan sonra yıkılacaklardı.

Şimdi Ülkemize bakalım. 12 Eylül sonrasında da ülke içinde dinci faşist hareket hızla örgütlendi ve yükseldi. 1980′li yıllara kadar oy oranı %3′lerde seyreden Şeriatçı parti 1990′lı yıllara geldiğinde %10′lara yükseldi. 1994′te ise %20 oy oranına ulaşmışlardı. 2002 de %%34,63, 2007 seçimlerinde %46.58, 2011 genel seçimlerinde ise neredeyse tam %50oy oranına ulaştı.

Şimdi de 12 Eylül den sonraki gelişmeleri alt alta yazalım.

Şeriatçı hareket: %3′lük oy potansiyelinden %50’ye

PKK: %0′lık oy potansiyelinden % 7,8′e

MHP: %3′lük oy potansiyelinden %13.01’e yükseldi. Gerek ülkemizde gerek Almanya ve İtalya da faşistler, Demokrasiyi ve hukuku, seçimleri iktidara çıkan basamak olarak görürler, iktidarı ele geçirdiklerinde de iktidarı başka kimseyle paylaşmamak için o merdiveni atarlar. Türkiye’de “merdiven” 12 Eylül referandumuyla zaten atılmıştı.

Hitler rejiminin ilk yıllarında mahkemeler vardı. Anayasa ve hukuk da vardı. Ancak rejimi tüm kurumlarıyla ele geçirdikten sonra, 2012 Türkiye’sinde olduğu gibi, Hitler rejiminde anayasa, hukuk, kanunlar değil, Führer’in (bizde Erdoğan’ın) emirleri doğal kanundu ve onlar uygulanırdı. Tümüyle diktatöre bağımlı bir sistem kurulmuştu. Yine Türkiye’de olduğu gibi, Mahkemeler, rakipleri ortadan kaldırmak için kullanılan mekanizmaya dönüştürüldü.

Dünya örneklerinde olduğu gibi ülkemizde faşizm, sömürüsünü yaptığı, eleştirdiği sistemin aynısını aslında kendileri de kurdular. AKP’li dinci Faşistler de devrimciler, Kemalistler gibi antikapitalist/antiemperyalist sloganlarla yola çıktılar. Ancak onlar bu antikapitalizmi/antiemperyalizmi sınıf ilişkilerinden ustaca soyutladılar ve tepkiyi kapitalist/emperyalist sisteme, yani yoksulluğu yaratan sisteme değil, bir kısım zengine yönelttiler. (Doğan Holding-AKP, Uzanlar-AKP kapışması vb.) Yani Kapitalizme/Emperyalizme değil kapitalistlere karşı çıkıp yine Küresel sermayenin güdümünde kapitalist bir düzen kurdular. Ama sorun, AKP ye oy veren, peşlerinden giden ve temel derdi de eşitlik olan insanlara ne diyeceklerdi? Ancak bunu da halka benimsetmenin de kurnazca bir yolunu buldular. Bu nokta da faşizmin propaganda aygıtını devreye soktular.

Almanya ve İtalya’da faşistler genelde yüzlerini dışarıya, dış düşmana dönmüşlerdi. “Almanlar/İtalyanlar üstün özellikleri olan bir soyda/ırktan gelmektedirler. Öyleyse dünyayı yönetmek yalnız onların hakkıdır.” O nedenle bu faşist rejimler yayılmacı idi. Türkiye’de de faşizm benzer güdüleri kullanmaktadır, tek farkla ki; yayılmasını dışa değil içe yöneltmişlerdir. Yabancı ülkeleri değil, kendi ülkesini, yabancı halkları değil kendi halkını işgal edeceklerdir. Bu nedenle AKP faşizmi kendi alternatif devlet yapısını yaratarak gerçek devleti ortadan kaldırdı. Bunun da nedeni basittir, Cumhuriyet rejimi bu topraklarda Kürdistan hayalini de, Osmanlı gerçeğini de yıkmıştır. Yükselen AKP faşizminin ideolojik gıdası tamda buradadır: Osmanlıcılık, Kürtçülük ve İslamcılık. Türkiye’yi ele geçirmek, onlar için gerçek anlamda bir yayılmacı düştür. Ama çelişki şu ki, işgal edende, edilende bu ülkenin vatandaşıdırlar!

Faşizm her şeyden önce bir halk hareketidir, sivil bir harekettir. Onun muazzam tehlikesi de buradan kaynaklanır. Gerici kimliğini “demokrasi ve özgürlük” söylemleri ile perdeleyen faşizm, demagojisini her ülkenin özelliklerine uydurmaya çalışır. Faşistler geçmişte yüceltilen yiğitçe ne varsa tümünün mirasçıları ve sürdürenleri olduklarını göstermek için – her ulusun bütün tarihini didik didik etmektedirler. Bu arada halkın ulusal duygularını zedeleyecek ne varsa faşizm düşmanlarına karşı silah olarak kullanılmaktadır.

Aynı ülkedeki değişik toplumsal tabakaların özelliklerine göre öylesine ikiyüzlü bir söylem geliştirirler ki, Güney doğuda Şeyh Sait, Said Nursiyi, Ahmet Kaya yı överken, Batı Anadolu’da Nazım Hikmet i, Alevilerin yoğunlukta olduğu bölgelerde Pir Sultan Abdal’ı, Bolu da Köroğlu, Sivas’ta Âşık Veysel’i övmekten geri durmazlar. Bu nedenle, işsizlik, yaşam ve gelecek güvencelerinin olmaması yüzünden karamsarlığa saplanmış geniş halk yığınları faşizmin din/kültür eksenli demagojisinin kurbanı olurlar.

Bu dünya örnekleri ile örtüşür bir durumdur. Mussolini “Garibaldi”nin o yiğit yaşantısından kendisine pay çıkarmak için elinden geleni yapmıştır.. Fransız faşistleri “Jan Darc”ı kendi kahramanlarıymış gibi öne sürerler. Amerikalı faşistler Amerikan Bağımsızlık Savaşının, “Washington ve Lincoln”ün geleneklerine yönelirler.

Faşizmin, “sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi” gelmediğini özellikle belirtmek gerekir. Gerçekten de, faşizm olgusunun geçmiş hükümetler döneminde faşizmin serpilip gelişmesine katkıda bulunan bir dizi yasa çıkarttıkları ve gerici önlemler aldıkları gerçeğini gözden kaçırmamak gerekir

Faşizmin engellenebilir mi? Nasıl?

Ünlü faşistlerden Göbbels: “Eğer hasmımız, ne kadar zayıf olduğumuzu bilebilseydi, bizi her halde un ufak ederdi… Çalışmalarımızı daha başında kana bulayıp ezerdi” diyor. Faşist diktatörlüğe etkin bir darbe indirebilmek, onu alaşağı edebilmek için, en can alıcı noktayı bulmak zorundayız. Yani Achilles’i topuğundan vurmak gerek. Çoğunlukla düşünce tembelliği, okuma araştırma üşengeçliği içindeki yol arkadaşlarımız gerçek durumun dikkatli ve somut bir incelemesi yerine genel, yüzeysel formüller ve şablonlarla yetinmeyi yeğlemektedirler. Faşizme karşı “Birleşik Cumhuriyet Cephesini” örgütlemek yerine, “Faşizmin niteliği” konusunda bitip tükenmez tartışmalarla zaman ve enerji harcamak, bir yandan antifaşist cephe içinde yarılmalara, ayrışmalara neden olurken, diğer yanda faşizmin güçlenmesi, gelişip serpilmesi dışında bir yarar da sağlamamaktadır.

Bu durum bize “yanılmaz bir amaçla hedefe ateş eden keskin nişancıları değil, ya çok yükseğe ya çok aşağıya, ya çok yakına ya çok uzağa ateş ederek her zaman hedefi şaşıran “yaman” silahşorları hatırlatmaktadırlar”.

Almanya ve İtalya’da faşizmin hangi nedenlerle ortaya çıktığına bakalım. 1919’da başını Türkiye’nin çektiği Ulusal Kurtuluş Savaşları Dünya kapitalizmini krize sokmuştur. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı adı verilen kriz emperyalistler arasındaki çelişkileri derinleştirerek yeni bir dünya savaşı olgusunu oluşturmaya başlamıştır. Fransa ve İngiltere, sömürgelerin hammadde ve pazar potansiyellerine güvenerek krizi hafifletme yoluna gidebilmişlerdir. Oysa İtalya, Almanya ve Japonya sıkıştıkları ulusal sınırlar içinde sermayenin yeniden üretimini sağlayamadıklarından dolayı, bu krizden en fazla sömürgecilikte geç kalan ülkelerin etkilendiği sonucunu çıkarmak yanlış olmamaktadır. 1929 Ekonomik Bunalımının orta sınıfın yoksullaşma sürecini hızlandırması; Almanya, Japonya ve İtalya’da faşizmin orta sınıfın ve hatta işçi sınıfının tepkisini antikapitalist bir demagojiyle örgütlemeyi başarmasına neden olmuştur. Bu kısa tarihsel özet göstermektedir ki Faşizm, Emperyalizmin bataklığında ortaya çıkan, zamanda tanı konulup önlem alınmazsa ölümcül sonuçlar doğran bir” kanser”dir.

Öyleyse faşizmi engellemek, ilk önce ve her şeyden önce emperyalizme karşı ödünsüz, kararlı bir savaşımla olanaklıdır. Sözün burasında Mustafa Kemal Atatürk’ün konuya ilişkin görüşlerine yer verelim.

“-Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.”


“-Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız”

“Yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görüp bilmek” tamda buna denir. Emperyalizm güçleri (içimizdeki yedek kuvvetler ve Truva atları da bu güçlerin içindedir) ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme nasıl araç yapar? Özellikle son on yıl içinde pervasızca tırmanan Küresel Çetenin güdümündeki gerici-İslamcı faşizm Kemalist Cumhuriyetin kalelerini birer birer ele geçirdiği bir gerçeklik değil midir? Ülkemizin işgali için AKP iktidarı “araç” olarak kullanılmamış mıdır?

Ulusun Emperyalizmde zarar gören tüm kesimlerinin ortak eyleme giremeyişi, faşizmin iktidara tırmanmasını ve iktidarı ele geçirmesinin yolunu açmıştır.

Sorunun düğüm noktası da budur. Atatürkçülük iddiasındaki örgütlenmeler, Faşizmin ihanet sınırlarını aşan bu tırmanışı karşısında, onu durdurmak, geriletmek, tümden yıkmak adına ne yapmışlardır?

Faşist iktidarlar, devrim hareketleri ile yıkılabileceği gibi, devrim olmadan da, “güçlü anti-faşist halk hareketleri yoluyla” da geriletebilinir ve yıkılabilir. Devrim olmadan faşizm yıkılamaz tezi yanlıştır. Cumhuriyetçi-antifaşist cephenin kurulması, ancak faşizme karşı eylemli mücadele sürecinde olanak kazanır. Atatürkçüler, özellikle Atatürkçü Düşünce Derneği; emperyalist destekli faşizmden zarar gören tüm toplumsal katmanları örgütlemek, güçlü anti-faşist birlikteliği sağlayarak, toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemi yadsınamaz bir işlevi üstlenebilir/üstlenmelidir. Bu özgörev, var olan yaygın yılgınlık, umutsuzluk, karamsarlık ve apolitikleşmeden geniş halk yığınlarının sıyrılmasını da sağlayacaktır.

Bir yandan (icazetin çemberine hapsedilmeden) yasal “sınır”ların koyduğu eylem ve etkinlikler uygulanırken, diğer yandan toplumsal eşitlik, hak ve özgürlükler için verilecek savaşımın faşizmi gerileteceği yadsınamaz.

Toplumsal katmanların kazanılmış haklarının savunulması, toplumda neredeyse kangren haline gelen örgütsüzlüğün aşılması, toplumsal muhalefetin yükseltilmesi ve en önemlisi de kitlelerle bağ kurmak ve bu bağı sağlamlaştırmak için, doğru çözümlemeler yapabilmekten geçiyor. Şurası asla unutulmamalı, “önderlik; doğru devrimci politikayı öngörüp uygulayanın olacaktır”.

Örgütsel etkinliklerini hastalık derecesinde bir popülizmle ve yasal organlardan alacağı icazetle sınırlandıran anlayış, mücadelenin dışında oyalanmak, kendini avutmak, boş zamanında da ülkeyi bu duruma düşüren çakal sürüsüne hakaret etmek dışında bir yarar sağlamaz.

Faşizm, demokrasinin tüm olanaklarını kullanarak güçlenir ve bir süre sonra onu yok eder. Ülkemizde AKP faşizminin saldırılarına karşı koymak, direnişi örgütlemek yerine, onu sistem içinde eritme yâda kazanma amaçlı ödünler, AKP faşizminin saldırganlığını artırma dışında bir işe yaramamıştır/yaramayacaktır. Özellikle son 10 yıllık zaman diliminde demokratik kitle örgütlerinin yönetiminde olmayı, onlara pek yakında güzel günler vaat etmeyi Atatürk’ü savunmakla bir tutanlar, adlarının başlarına ne getirirlerse getirsinler, öznel olarak ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, kendilerine ait tutarlı bir düşünsel yapılanmaları yoksa verdikleri mücadele sürecine Kemalist, devrimci çözümler üretemeyeceklerdir. Söz buraya gelmişken bazı evrensel değerlendirmelerden hareketle ülkemiz özeli için bir kaç değerlendirmede bulunalım.

1. Kemalizm bir ideolojidir; milliyetçilik ve laiklik ilkeleri üzerinde yükselen bir tam bağımsızlık ideolojisi. Ve de Altı Ok programı ile kendini tanımlayan antiemperyalist bir ideolojidir.

2. AKP’ye ve onun ideolojik yapılanması olan Dinci, gerici faşizme karşı mücadele Kemalizm bayrağıyla verilir. Emperyalizmi de faşizmi de yıkacak şey Türk halkının Kemalist Halkçı, Devrimci mücadelesinden başkası olamaz.

3. Antifaşist örgütlenme yerine; orduya güvenme, ittifakçılık ya da uzlaşmacılık gibi anlayışlarla faşizme karşı mücadele verilemeyeceği, bu anlayışın yalnızca toplumsal muhalefetin kontrol altında tutulmasının bir yöntemi, aracı olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.

4. Her ne kadar Atatürkçü görünseler de, bugüne kadar bu düzenin nimetlerinden faydalananlarla, Mustafa Kemal Atatürk’ün antiemperyalizmini, halkçı-devrimci özünü daha 1940’larda unutanlarla, emperyalizmle uzlaşmayı önerenlerle (AB’ci, NATO’cu) Mandacılarla antifaşist, antiemperyalist bir mücadele verilebileceğini ve önderliği onlardan beklemek ham hayaldir. Eğer önderlik Atatürk Maskeli mandacılara bırakılırsa, mücadele Antifaşist, Kemalist cephenin bölünmesi ve oldukça önemli bir kısmının Batıya angaje olması ile sonuçlanır ki bu da teslimiyetin bir başka adı olur.

5. Egemen sınıfların tüm kesimlerini faşist olarak adlandırmak, iki önemli yanlışı peşinden getirir. Birinci olarak Antifaşist safların yarılmasını, güçsüzleşmesini, yalnızlaşmasını ve kan kaybını sağlar. İkincisi ise Faşist diktatörlüğün ise güç kazanmasına, geniş toplum katmanlarından destek almasına yol açar.

6. Siyasal iktidar olarak, Faşist diktatörlükler ile liberal-demokrat iktidar biçimlerini aynı görmek, ikisi arasındaki önemli ayrımlar olduğunun ayırdına varamamak ise bir başka yanılgı ve yanlış algıdır. Elbette ki her iki iktidar biçimi son tahlilde emperyalizmin siyasal egemenliğini temsil ederler. Ancak Faşizmin kendisinden başka tüm akımları ezen ve yutan bir akım olduğu, bu nedenle sırası geldiğinde Liberal- Demokratları da ortadan kaldıracağı hatırdan çıkarılmamalıdır.

7. Gerici dinci faşizmin TBMM içinde engellenebileceği beklentisi,”Yeni Anayasa” çalışmalarına katılarak, ülkenin siyasi gerçekliğinin değişeceğine/değiştirilebileceğine, faşizmin engellenebileceğine inanmak tam anlamıyla siyasal körlük ve saflıktır. Bu anlayış, bir yandan dinci faşizmin geniş halk yığınları gözünde meşruluğunu sağlarken, diğer yandan ayağa kalkması gereken toplumsal muhalefetin afyonlanması, böylece etkisiz kılınması, yatıştırılması işlevi görmektedir. Faşizmin evrensel gerçekliğinde ve özünde var olan bu tuzak mücadelenin, faşizmin kendi zeminine çekilerek etkisizleştirilmesine ve var olan gelişmeleri daha başından bu zeminde boğulmasına yol açmaktadır. Bu tehlikeye karşı özellikle Kemalist örgütlenmelerin uyanıklığı yaşamsal önemdedir.

8. Gerici dinci faşizm, Emperyalizmin sadık uşaklığını yaptığını gizlemek, kendi kapıkullarını korumak, güvence altına almak için her aracı pervasızca kullanmaktadır. Ülkemizin Komşumuz Suriye ile bir savaşın eşiğine getirildiği, Memura verilen “üç buçuk” artış nedeniyle tüm memur sendikalarının sokaklara döküldüğü bir süreçte iyice gerginleşen ortamı kendi amaçları doğrultusunda şekillendirmek, isyan içindeki yığınların hedeflerini şaşırtmak amacıyla “her kürtaj, bir Uludere’dir!” , medya mensuplarına “tasmalarınızdan kurtardık” vb. Söylemlerin gündemin önüne geçmesi rastlantısal bir olay değil, kendisi dışında her şeye-herkese düşman olan faşizmin sürekli kullandığı bir tertiptir. İşte bu noktada dikkatli olmak, devrimci-halkçı tutarlı politikalar ve pratik bir yol izlemek gerekiyor. Tertiplerini bozmak, oynanan oyunları tüm çıplaklığı ile açığa çıkarmak yüzlerindeki dinci maskeyi yırtmak ertelenemez görevlerimiz arasındadır.

9.Emperyalizmin Küreselleştiği, ulus devletleri parçalayarak varlığını sürdürebildiği günümüzde ulusların “bağımsızlık ve özgürlük” mücadelesi, emperyalizmle ezilen uluslar arasındaki mücadelede şekillenmektedir. Mustafa Kemal Atatürk bu tarihsel gerçeği şaşmaz öngörüsü ile şöyle dile getiriyor. “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır. Ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.” Bu nedenle kime karşı, kimlerle mücadele vereceğimizi doğru saptamalıyız. Hedefin muğlâklaştırılmasına, perdelenmesine asla izin vermemeliyiz. Faşizmi yaratan emperyalizm bataklığı kurutulmadan ulusal bağımsızlığın ve özgürlüğün elde edilemeyeceğini gerçeğini her koşulda ve her ortamda, bıkmadan, usanmadan halka anlatmak, örgütlemek biricik kurtuluş yoludur. İşte Bu nedenle ile Antiemperyalist, halkçı, devrimci bir düşün sistemi olan Kemalizm’i özümsemiş donanımlı kadrolara gereksinimimiz var.

10. Bizler bir bilgiçler derneğinin değil, ateş hattında yazılmış bir ideoloji olan Kemalist düşün sisteminin savunucularıyız. Kemalizm’in düşmanları en dinamik, en cesur ve en bilinçli unsurlarımızı her aracı kullanarak, akıl almaz tertiplerle etkisiz kılma girişimlerini aralıksız sürdürmektedir. Bu durum; bir yandan bu oyunları boşa çıkartacak önlemler almamızı, saflarımızı sıklaştırmamızı, diğer yandan da yeni kadroları yetiştirmemizin ve eğitmemizin gerekliliğini açıkça ortaya koymaktadır.

11. Ülkemiz Küresel Çetenin sınırsız egemenliğini sağlamak için, yobazlığın pençesinde karanlığına sürüklenerek boğuldu. Kemalist Cumhuriyeti kötürümleştirmek için bencillik, çıkarcılık, köle ruhu, teslimiyetçilik, işbirlikçilik, sömürücülük yüceltildi. Kemalist aydınlanma, tam bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, toplumsal eşitlikçi halkçı-devrimci siyasal anlayış, ulusalcılık, ulusal değerler, ulusal kültür her araç ve gereçle sürekli kötülenerek erozyona uğratıldı. Kısaca Türkiye’ye deli gömleği giydirildi. Emperyalizmin ve kapitalizmin giydirdiği bu deli gömleğini yırtıp atmak için, toplumsal kurtuluş için antiemperyalist, halkçı-devrimci bir örgütlenmeye yaşamsal gereksinim vardır. Bu örgütlenmeyi ancak Kemalist Devrimi özümsemiş kadrolar gerçekleştirebilir.

Gerici Faşist diktatörlüğün, yıkılmayacağı/yıkılamayacağı, propagandası ile faşizme karşı direnişe geçecek kitleleri engellemeye çalışan, “bu halktan bir şey olmaz, bir şey çıkmaz” diyerek, köşesine çekilip faşist düzenin kuruluşunu izleyen ve bu sistemle uyumlu yaşayabilmenin yollarını arayan Atatürk maskeli kişilerin son tahlilde faşizmin gelişip serpilmesine hizmet ettikleri asla akıldan çıkarılmamalıdır. “Bir adam ki memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur; bu, adam değildir.” (Mustafa Kemal-1908) Bu dönmeler, yani “adam” olmayanlar, her türlü gerici ve faşist düzen içinde yaşamayı içine sindirebilir ama devrimci bir toplumsal düzen ihtimalini aklına bile getirmek istemez. Son 10 yıllık süreç dikkatle izlenirse, Dinci Faşizmin egemenlik düzeyi arttıkça bu tür kadroların(!) kendiliğinden mücadele dışına çıktıklarını, hatta yer yer dinci faşizmle uzlaştıklarını görmek sürpriz olmayacaktır.

Kemalist mücadeleyi dört duvar arasına hapsederek, direnişlerden ve eylemlerden uzak, her şeyi laf kalabalığı ile sadece konuşarak, eleştirerek çözümlemeye çalışmak, yani kısaca “sözde muhalefet”le yetinmek, vakit öldürmekten öteye dinci faşizmin değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir.

Zaman ağlama, sızlanma, teslimiyet değil küllerinden yeniden doğma, yeniden Mustafa Kemal olma zamanıdır. Türk ulusu “Ulusal Kurtuluş Savaşı” ile emperyalizmin zincirlerini kırarak nasıl bağımsızlığını kazandıysa, bugün de aynı bilinç ve kararlılıkla zincirlerini kıracak, kuşatmayı yaracaktır. Bundan kimse kuşkusu duymasın.

Çünkü “Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça, başladığımız yenilikçi devrim bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de hep böyle olacaktır.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Son Söz; Bu çalışma Atatürkçü Düşünce Derneği ve Kemalist saflarda yeterince tartışılmadığını düşündüğüm “Faşizm –Kemalizm” konusunda bir denemedir. Elbette tartışmaya/tartışılmaya açıktır. ADD’nin kuruluş iradesini yaşama geçirme kararlılığında olan saygın yol arkadaşlarım için küçük de olsa bir mum yakabildiysem, bir ışık olabildiysem bundan mutluluk duyarım.

Saygılarımla,    01.06.2012

Mahmut  ÖZYÜREK  /  ADD  Isparta  Şube  Başkanı

 

Yararlanılan  Kaynaklar :

1 – FAŞİZME  KARŞI  BİRLEŞİK  CEPHE  /  GEORGİ  DİMİTROV  / Ekim Yayınları

2 – Faşizm  ve  Diktatörlük  /  Nicos  Poulantzas  /  Mayıs  1980 /

Makaleler :   Yılmaz  DİKBAŞ,   Hüsnü  MERDANOĞLU,   Ali  ÖZSOY,  Güneş  ERKUL,   Ali  ERALP,   Doğu  PERİNÇEK,   Figen  ÖZEN…

http://www.ilk-kursun.com/haber/107019

03
Haz
12

Nazım’ı yasaklayanların evlâtlarına ithafen..!!!

Onun   adını   ağzınıza   almayın..!!!

Şimdi   bu   ülkede   yaşasaydı   ona   karşı   ne   yapardınız..!!!

Çünkü   o   kesinlikle   her   zamanki   Nazım’lığına   devam   ederdi..!!!

Ona   göre..!!!

 

 

02
Haz
12

Aydınlık Gazetesi’nin manşeti üzerine : “Apo’yu sorgulayan komutandan ülkücü gençlere tarihî çağrı”

Aydınlığın  bugünkü  sürmanşeti  şu..

Apo’yu   sorgulayan   komutandan   ülkücü   gençlere :

“TGB   ile   omuz   omuza   verin..!!!”

**

bu  sürmanşeti  kim  attıysa  helal  olsun
damardan  girmiş,

**
Atilla  albayın  dediği  olursa  denklem  çözülür.

MHP  genel  başikanlığını  hakeden  albay’ın  çığlığı  bu,  yabana  atmayın..

adı  devlet  olan  sanal  başkan  buna  ne  cevap  verebilir  ki ?

**

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=5123

Ali  Rıza  ÜÇER

http://www.ilk-kursun.com/haber/106839

02
Haz
12

BU STATÜKO KİMİN HESABıNA ÇALıŞıR..?!!!

İstiklal Savaşı’nı kazanıp Osmanlı toprakları üzerinde işgalcilerden kurtarabildiğimiz Anadolu coğrafyasında Türkiye Türkleri olarak yeni rejimin temellerini atıp, inkilapları gerçekleştirdikten sonra hız kesmeden milletimizi fikren, madden ve manen ileri götürecek adımlar atıldı.

Türkçülük, hissî ve siyasî safhalardan iradî safhaya geçti. Millete çizilen minval üzere adımlar atıldı. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ömrü vefa etmedi ve sağlığında görmeyi arzu ettiklerini göremeden, umut ettiklerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldı. Vasiyeti bizim için buyruktur, bir gün, o günün yakınlarda olduğunu umut ederek, mutlaka diyoruz.

Sonra ne oldu? Atatürk’ün vefatından sonra fırsat kollayanlar vakit kaybetmeksizin onun eserinin altını oymaya başladılar.

1944’te meclisin yanına Amerikan karargahı açıldı ve ondan sonradır ki emperyalizm Türkiye’yi yavaş yavaş kendi uydusu konumuna sokmaya başladı.

Ülkemizde siyaset aklıselim her Türk’ün nefretle ve tiksinerek bakacağı bir hâl almıştır. Sinsi planlarını ‘’siyaset’’ kelimesinin saydam perdesi altında gizlemeye çalışan siyasîlerin meşgalelerini, söylemlerini, uygulamalarını dilimize dolamaktan ziyade çevrilen dolapların başımıza ne türlü badireler açacağıyla ilgilenmek daha akıllıcadır. Niyetin okunması gerekmektedir.

Latince kökenli olan ‘’statüko’’ kavramı geçmişten bugüne süregelen bir olgunun günümüzdeki işlevlerini belirtir. Yani, var olan, işleyen mevcut sistemdir.

Isıtılıp ısıtılıp temcit pilavı gibi önümüze konulan ‘’statüko’’ kavramının hangi minvalde seyrettiğini, vatanımızın ve milletimizin bugünkü ahvâline baktığımızda anlamak hiçte zor değil. Amerikan komisyonu tarafından hazırlanan eğitim müfredatımızdan tutun da ekonomimize kadar her alana emperyalizm nufüz etmiştir.

Ülkemizde iktidarlar değişmiş fakat iktidara gelenlerin bu statükoya bakışları değişmemiştir. Ülkede siyaset yapan odaklardan herhangi bir mukavemet görmediği içindir ki, statüko kendisini korumuş, geliştirmiş ve bugün için konuşmak gerekirse, deyim yerindeyse, iyice azıtmıştır. Her gelen düzenin adamı olma yolunu seçmiştir. Türk Milletinin tarihinde ve literatüründe bunun adı da bellidir.

Sistem kendisini iyice yerleştirmiştir. Bu sistemin bugün cereyan eden olaylar neticesinde devletimizi ve milletimizi götüreceği nihai hedef de bellidir.

Türk milleti bir boğuşmanın siklet merkezine doğru yeniden ve hızla sürüklenmektedir. Yıllardır, milletin geleceği kendi bildiğini doğru zannedenlerin hasis zihin hasılatlarına tevdi edilmiştir ve bugüne geldiğimiz nokta ortadadır. Yıllardır, geleceği görmekten aciz, memleket gerçeklerinden uzak, milliyet, vatan, şeref, haysiyet, istiklâl gibi kutsi değerlerden bihaberler tarafından yönetildik.

Bizi  bizden  olmayanlar  değil,  Türk’ü  Türk  yönetsin  artık…

Necdet  Sevinç  ile  sözlerime  son  veriyorum :

Kader  bizi  bu  şekilci  demokrasinin  dar,  uzun,  karışık,  ve  kaypak  çıkmazlarında  mağlubiyete  mahkum  edip,  milletçe  intihara  sürükleyecekse,  tarihin  politikacılara  vereceği  sıfat  ‘’cellat’’  olacaktır !

NOT :    “İlk Kurşun”   okurlarına   ilk   yazım   ile   merhaba   diyorum.

Birliğimizin   daim   olması   ve   saflarımızın   sıklaşması   dileği   ile…

Cihan  YETKİN

http://www.ilk-kursun.com/haber/106895

02
Haz
12

CHP’den AKP’ye ‘hayat öpücüğü’

CHP  Merkez  Yürütme  Kurulu  üyeleri  (MYK)  enerjilerini  parti  içinde  iktidar  olmaya  harcadıkları  ve  “kendilerine  yakın  delege  oluşturma”  kavgasına  girdikleri  için,  Türkiye’de  olup  bitenleri  algılayamıyor.

CHP   MYK  hızlı  bir  şekilde  “apolitikleşme”  süreci  yaşıyor.

Bunun  son  örneği,  geride  bıraktığımız  haftalarda  yaşandı.

CHP Grup Başkanvekilleri Akif Hamzaçebi ile Muharrem İnce, TBMM’ye bir kanun teklifi sundu.

CHP’nin diğer Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan’ın imza atmayı reddettiği kanun teklifi, başta Kürtçe olmak üzere Türkçe dışındaki diğer dillerde de ”seçim kampanyası yapılabilmesi”ni öngörüyordu.

Kılıçdaroğlu, bu kanun teklifini rakibi Muharrem İnce’ye verdirtti ve İnce’yi “ulusalcı çevreler”in gözünde bitirdi. İnce’nin liderlik hayali de bu teklifle birlikte suya düştü.

Keza; yine kendisini potansiyel CHP Genel Başkan Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olarak gören Akif Hamzaçebi de imza attığı kanun teklifi yüzünden zor duruma düştü. “Ulusalcı” Emine Ülker Tarhan, teklife imza atmayarak lider adaylığındaki iddiasını koruduğunu gösterdi.

Medyanın “gündem yoğunluğu” yüzünden üzerinde çok fazla durmadığı bu gelişmeler, CHP’nin yeni bir hamlesiyle devam etti.

CHP Genel Başkan Yardımcıları Sezgin Tanrıkulu ile Faruk Loğoğlu, Kürt sorununun çözümü için altı maddelik bir öneri paketi hazırladıklarını ve bunun hayata geçmesi için Meclis’te grubu bulunan partilerle görüşeceklerini açıkladı.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ise altı maddelik önerinin arkasında olduğunu göstermek için TBMM Başkanı Cemil Çiçek’le görüşeceğini duyurdu.

Kılıçdaroğlu hemen ardından parti liderleriyle görüşeceklerini de söyledi.

Yukarıda  da  dedim  ya;  “CHP  MYK  apolitikleşiyor,  gelişmeleri  kavrayamıyor”  diye…

Neden  mi ?

AKP,  10  yıllık  iktidarı  boyunca  Kürt  seçmenle  belki  de  ilk  kez  bu  denli  bir  “duygusal  kırılma”  yaşıyor.

Uludere’de 34 kişinin ölümüne sebep olan ve “Açılım Politikası” iflas eden AKP iktidarı, yaptığı açıklamalarla Kürt seçmenin kalbini kırıyor.

Çoğu AKP’ye oy veren Kürt seçmenler, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendilerini Uludere üzerinden her gün aşağılaması ve tehdit etmesi karşısında AKP’yi ciddi bir şekilde sorguluyor.

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in söylediği sözleri Demirel – Çiller – Yılmaz hükümetlerinde dahi duymayan Kürtler, AKP’den uzaklaşmaya başlıyor.

CHP ise sanki bunların hiçbiri yaşanmıyormuş gibi, Kürt seçmene sorunun çözüm adresi olarak hala AKP’yi gösteriyor. Attığı adımlarla, AKP’nin Kürt Sorunu’nu çözeceği ya da çözmek isteyeceği yönünde bir algı oluşmasına sebep oluyor. Kürt seçmene “Çözümün tek adresi biziz” demek yerine, AKP’den kopmaya başlayan Kürtleri, iktidar partisinden umut bekleyecek bir hale getirmeye çalışıyor.

CHP yönetimi kusura bakmasın; siyasette buna “iktidar partisine hayat öpücüğü” denir! CHP bugün yaptıklarıyla, AKP’ye adeta ”hayat öpücüğü” hediye ediyor. AKP’nin çözümden uzak politikalarını teşhir etmek ve Kürt seçmeni iktidar partisinden uzaklaştıracak politikalar üretmek yerine, içi boş, ne dediği belli olmayan “altı maddelik öneri” kamuoyuna duyuruluyor. Böylece, AKP’nin Uludere ile yıpranan ve Kürt seçmenin gözünde yerlerde sürünen imajının tamir edilmesi süreci CHP tarafından başlatılıyor.

Bir partinin yönetimi ülkesinde yaşanan siyasal gelişmelerin toplumda hangi değişimleri yarattığını ve toplumu hangi ruh haline soktuğunu algılayamazsa, CHP’nin durumuna düşer… ”Zamanlama” hatası yaptığı için, sorunun bizahiti kendisi haline gelen AKP’nin sorunu çözebileceği yanılgısının gelişmesine sebep olur…

Gelelim meseleninin diğer bir boyutuna:

CHP kurmayları, Parti Meclisi’nde hiç bir şekilde gündeme getirilmeyen ve üzerinde mutabakat sağlanmayan; akla hayale gelmeyecek sözde çözüm önerilerini kamuoyuna duyuruyor, bunları parti politikası haline getiriyor. Parti Meclisi adeta yok sayılıyor. Üstelik; “politika üretmek” adına ortaya atılan önerilerin hiçbiri toplumda karşılık dahi bulmuyor. Kürt seçmene ”şirin gözükmek” adına TBMM’ye sunulan kanun teklifi, İnce ile Hamzaçebi’nin liderlik hayalini engellemekten başka hiçbir işe yaramıyor. Zira; biliniyor ki; Kürt seçmen, “kendi dilinde konuşma” sorununu 1990′lı yılların başında aştı. Bu bağlamda, CHP’nin teklifi solcuların deyimiyle, “geri bir tartışma” olarak nitelendiriliyor.

CHP eğer gerçekten Kürt seçmenin oyunu almak ve Kürtlerin AKP ile bağlarını koparmak istiyorsa, yapacağı tek şey; Uludere Katliamı’nın peşini bırakmamak, sorumlularının yargılanması ve ceza almasını sağlamaktır. Kürt seçmenin de Türk demokratların da beklentisi budur. Diğeri laf-ı güzaftır; AKP’nin değirmenine su taşımaktır!

NOT: Bugün aslında CHP yönetiminin neden apolitikleştiğini ve Türkiye’yi neden kavrayamadığını somut örneklerle anlatacaktım. Hatay ve Bursa İl Başkanlığı seçimlerinin bir türlü yapılamıyor olması, bunun en somut örneği… Bir sonraki yazımda, CHP yönetiminin neden apolitikleştiğini Konya Gençlik Kolları seçimine yapılan müdahaleyi de anlatarak somut örneklerle ortaya koyacağım. Sonraki yazımda ise İzmir İl Kongresi’ne ilişkin izlenimlerimi sizinle paylaşacağım.

Barış  YARKADAŞ  /  GERÇEK  GÜNDEM

02
Haz
12

TÜRBE HAZıRLANıYOR..!!!

Demokratik  ülkelerde,  toplumun  malı  olacak  büyüklükte  bir  eser  yapılacağı  zaman  projeler  gerek  kamuoyunda,  gerek  basında,  gerekse  ilgili  sivil  toplum  kuruluşlarında  tartışılır,  değerlendirilir  ve  alınan  ortak  karara  göre  hareket  edilir.

Hele  yapılmak  istenen  bir  ibadethane  ise…

Krallıklarda,  Padişahlıklarda,  faşist  veya  komünist  tek  adam  yönetimlerinde  ise  karar  tek  kişinindir.

Kararı  sahibi  Sultan – Kral – Reis,  ismi  her  ne  halt  ise,  “yapın  emrini,  inşa  edilecek  yeri,  gerekli  parayı”  verir  ve  istediğini  yaptırır…

Türkiyeli  Başbakan  Erdoğan,  aniden  İstanbul – Çamlıca’ya  tüm  İstanbul’a  hakim  bir  görünümde  muazzam  bir  cami  yapılacağını  açıkladı !…

İhtiyaç  varsa  tabii  ki  yapılsın,  kim  karşı  çıkar  ki ?..
Caminin  yapılacağı  yer  Tayyip  Erdoğan’ın  malı  olsa,  caminin  inşaat  bedelini  de  kendi  cebinden  ödese  bile,  Tayyip  Erdoğan’ın  yine  de  proje  hakkında  topluma  bilgi  vermesi,  danışması,  izin  alması  ve  toplumun  kararına  saygı  duyması  lâzımdır.
Kaldı  ki  yer  Tayyip  Bey’in  değil,  para  hiç  değil,  yer  de  para  da  Türk  Milletinin.
İyi  de  kardeşim,  madem  ki  milletin  parasını  kullanacaksınız,  ona  niçin sormuyorsunuz?

Siz  Padişah  mısınız,  Kral  mısınız,  Sultan  mısınız ?…

Değerli  okurlar,

1973 yılından beri yani yaklaşık 40 yıldır “Milli Görüş” temsilcilerini dikkatle izlerim.

Tayyip Bey’i de 20 yıldır takip ederim.Halk tabiriyle onun “yarım pabuçlu” halini bilirim.

Bu yüzden, bu ekibin ne düşündüğünü tahmin etmek benim için hiç de zor değildir.

Olabilecekleri şöyle sıralayabiliriz;
Başbakan Erdoğan, herhangi bir AKP toplantısında yeni bir “çılgın proje” olarak Cami yapımını açıklayacak. Bu Cami, Cumhuriyet döneminin en büyük Camisi olan Ankara-Kocatepe’den mutlaka daha büyük olacak!.. Denizden yüksekliği 267 metre olan Büyük Çamlıca tepesinde yapılacak.

Böylelikle Beykoz’da denizden yüksekliği 201 metre olan Yuşâ Tepesindeki Hz.Yuşâ Türbesinden daha yüksek olacak.

Israrlara  “dayanamayan”  Başbakan  Erdoğan,  adının  bu  camiye  verilmesine  rıza  gösterecek !…

Emri-Hak  vakî  olduğunda  da  bu  caminin  avlusuna  gömülmek  istediği  vasiyetinde  açıklanacak.

İşte  size  yeni,  yepyeni  bir  türbe.

Vatana  millete,  tüm  İslam  alemine  hayırlı  ve  uğurlu  olsun…

Devlet ve Siyaset adamlarının, devletin kesesinden yapılan eserlere, kendi adlarının verilmesine rıza göstermelerini hiç anlayamadım ve bunu hep “ham’lık” olarak gördüm.
“Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” , “Abdullah Gül Üniversitesi” gibi…
Bu üniversitelerin kuruluşlarını gerçekleştirmek, desteklemek zaten sizin göreviniz. Bunun için o makamlardasınız, bu yüzden maaş alıyorsunuz. Cebinizden beş kuruş para mı verdiniz de, isminizin oraya verilmesine ses çıkarmayıp, kabul ettiniz?
Eğer gerçekten hizmet etti iseniz, sizler görevden ayrıldıktan sonra Türk Milleti sizin adınızı da verir, heykelinizi de diker. Yoksa siz gidersiniz, gelen sizin adınızı da, namınızı da siliverir. Tıpkı Kenan Evren’in isminin bugün silindiği gibi…

Şimdi,  Türkiyeli  Başbakan  bizi  “niyet  okumakla”  suçlayacak.

Sayın Başbakan, bir kez olsun beni utandırın, Çamlıca’ya yapacağınız Caminin adını, bu ülkeyi düşman çizmesinden kurtaran, Türk Milletinin inancını-dinini özgürce yaşamasına olanak veren “Lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin kurucusu büyük önder ATATÜRK’ ün adını verin.

Haydi  civanım  delikanlım,  yiğidim  kahramanım,  utandır  bu  yazarı…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,    02  Haziran  2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/106837

01
Haz
12

Petrol, madenler ve doğalgazı satmak için gizli hazırlıklar..!!!

Türkiye  devletinin  önce  beynini  ve  kalbini  ele  geçirdiler.

Sonra  diğer  organları  satmaya  başladılar.   Yirmi  yıldır  satılmadık  organ  kalmadı.

Ayaklar,  gözler,  kulaklar,  mide,  karaciğer,  her  şey,  her  şey  satıldı  ya  da  kapatıldı.

Devletin  sanayisini  bitirdiler.  Tarımsal  sektörünü  sattılar,  kapattılar.

Şimdi,  kan  damarlarına,  hücrelere  yöneldiler.  Köprü  ve  oto  yolları  satmak  için  kolları  sıvadılar.

Barajları,  doğalgazı,  madenleri,  ormanları,  tarlaları,  devlet  binalarını  satmaya  hazırlanıyorlar.

Boşalan,  satılan,  kapatılan  yerlere  kirli  para  pompaladılar.

Kirli  para,  daha  çok  kirli  paraya  mecbur  ediyor.

Uyuşturucudan  beter.

Bütün  organlar,  irinle  doldu.

Kirli  paranın  sahipleri,  şimdi  kalanları  istiyorlar.

Satış  tasarıları  koridorlardan  gizlice  uçuşmaya  başladı.

Maden  kanununu  değiştirmeye  çalışıyorlar.

Daha  kanun  çıkmadan,  maden  sahalarını  elden  çıkarmaya  başladılar  bile.

Aydınlık’ın  haberine  göre  tam  1526  maden  sahası  bu.

Altın  gümüş,  platin  gibi  değerli  madenler  de  var  içlerinde.

Altın  madeninde  vurguncunun  gözleri,  şimdiden  Erzincan  ve  Tunceli  illerine  dikildi.

İlle  de  Tunceli…   Yüksek  oranda  altın  zengini  bu  topraklar,  talan  edilecek.

Hükümet,  doğalgazda  devleti  ortadan  kaldırmak  için,  4646  Sayılı  Doğalgaz  Piyasası  Kanununu  da  değiştirmeye  çalışıyor.

BOTAŞ’ı,  taşımacılık  ve  ticaret  faaliyeti  yürüten  iki  şirkete  bölerek  satmayı,  doğalgazda  özelleştirmeyi  hızlandırmayı  istiyor.

6326  Sayılı  Petrol  Kanunu’nun  tümüyle  değiştirilmesi  için  de  kolları  sıvadılar.

Milletten  gizleniyor  ama  Bakanlar  Kurulu’nda  imzaya  açıldı.

Yasa  ile  Türkiye  devleti  eyaletlere  parçalanacak.

Madenler  hangi  ilde  çıkıyorsa,  geliri  o  ile  ait  olacak.

PKK  yararlanacak  bu  yasadan.

Tasarı,  TPAO’nun  da  satılmasını  ve  dışa  bağımlılığı  pekiştirmey i de  amaçlıyor.

Bor da satılmaya başlandı.

Enerji  Bakanı  “itiraf”  ediyor :  ‘Bor  madenini,  cari  açığı  kapatmak  için  daha  çok,  daha  çok  satmaya  çalışıyoruz’  diyor.

Bor madenlerinin özel sektör tarafından işletilmesinin önünü açmak için, 2840 sayılı yasada değişiklik yapılmasını amaçlayan yasa değişikliği, TBMM Enerji Komisyonu’na gönderildi.

Emperyalistlerin peşinde olduğu bor madenimiz talan edilecek.

Halktan  saklanarak  torbalara  koyup  gizlice  satılmasını  kararlaştıramazlarsa,  milleti  nasıl  kandıracaklarının  provasına  da  başladılar :   ‘‘Oluk  oluk  para  gelecek.   Kişi  başına  gelir  artacak.   İşsize  iş,  aşsıza  aş  verilecek’’

Ormanları  ve  santralleri  saymadım  daha.

Kalanlar  da  giderse,  ne  olacağını  söylemeye  kimsenin dili  varmıyor.

Şimdi  bakalım  madencilik,  petrol  ve  doğalgaz  alanında  hangi  örgütler  var :

* Petrol-İş  Sendikası

* Tes-İş  Sendikası

* T. Maden-İş  Sendikası

* Genel  Maden-İş  Sendikası

* Dev  Maden-Sen

* ESM

* T. Enerji-Sen

* Enerji-Bir-Sen

* Maden  Mühendisleri  Odası

* Elektrik  Mühendisleri  Odası

* Petrol  Mühendisleri  Odası

Devasa  örgütler  hepsi  de.

Alanlarında  etkililer.

Bir  de  bunların  bağlı  olduğu  Konfederasyonlar :  Türk-İş,  DİSK,  KESK,  Memur-Sen,  T. Kamu-Sen  ve  TMMOB…

Madenler,  petrol  ve  doğalgazın  satışı,  ancak  bu  örgütlerin  ve  onların  bağlı  olduğu  Konfederasyonların  tavır  almayışları  ve  bir  araya  gelmeyişleri  yüzünden  olabilir.
Bunların  bir  araya  gelmesi  ise,  Türkiye’nin  bir  araya  gelmesidir.

Mehmet  AKKAYA

Aydınlık

http://www.ilk-kursun.com/haber/106694




İstatistikler

  • 2,194,214 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2012
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

En fazla oylananlar