Ekim 2011 için arşiv

31
Eki
11

Avrupa Birliği önünde 26 tabut

Türkler,  Avrupa’nın  göbeğinde  terör  olaylarını  kınamak  için  miting  düzenledi…

Belçika’nın başkenti Brüksel’de, Türkiye’de son dönemlerde artan terör olaylarını kınamak için miting düzenlendi. Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlementosu’nun bulunduğu ünlü Schuman Meydanı’nda 50′ye yakın dernek temsilcisi ve 500′ü aşan kişi ellerinde Türk bayrakları ile şehitleri anıp, terörü lanetlediler. Türk kökenli politikacıların da destek verdiği miting, 29 Ekim Cumhuriyet bayramı ile anlamlı oldu.

Gösteriyi düzenleyen  ‘Düzenleme  Platformu’  adlı sivil insiyatife, Azeri Türkleri’nin yanısıra, askerlik görevini güneydoğuda yapmış vatandaşlar katıldı.

Gösteriye, platform bünyesindeki derneklerin yanı sıra Azeri Türkleri de destek verdi. Türk bayraklarıyla miting alanında toplanan kalabalık grup, teröre lanet yağdırdı. İstiklal Marşı ve Kuran-ı Kerim’in okunmasıyla başlayan mitingte, AB binalarını gören cepheye, üzerlerinde Çukurca şehitlerinin fotoğrafları bulunan Türk bayrağına sarılı 26 tabutun başında bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

‘Düzenleme  Platformu’  adına konuşan Erdoğan Öztemur, ‘Hakkari Çukurca ve Bitlis’teki saldırılarda bir günde 29 şehit verilmesi sabrımızı taşırdı. Ülkemizde terör neticesi yaşamlarını yitiren şehitlerimizi anmak, terörü lanetlemek ve halkımızın acılarını paylaşarak AB’nin merkezinden ülkemizin yanında olduğunu duyurmak için bu mitingi düzenledik. Buradan ülkemiz üzerinde hesabı olanlara şunu haykırmak istiyoruz. Biz Türkü- Kürdüyle Çerkezi, Abazası ve Lazı ile biriz. Dün Çanakkale’de birlikte şehit düştük. Bugün Cumhuriyetimizin korunmasında da Kürt kökenli şehitlerimizi bağrımıza basıyoruz. Van depreminde Türk-Kürt birlikte yaşamını yitirdi. Acı karşısında birlik oldular acıları paylaşıyorlar. Bizim sorunumuz Kürtler değil, terördür. Biz tüm terörlerle beraber PKK terörünü de lanetliyoruz. Şehitlerimizi saygıyla anıyoruz’ şeklinde konuştu.

Mesajlarını başta AB olmak üzere; NATO, genel ve yerel hükümet yetkililerine de bizzat ileteceklerini ifade eden platform çalınan marşlarla miting olaysız bir şekilde sona erdi.

Atakan  ÖZDEMİR  /  VATAN  BRÜKSEL  MUHABİRİ

30
Eki
11

Mehmetçik’e sessiz bağış

İstanbullu hayırsever kardeşler Halidun Tınaztepe ve Feridun Tınaztepe, sahip oldukları malların neredeyse tamamını hayır işlerine adayarak aktif ticaret hayatından çekildi.

İki kardeş toplam 155 dükkânın kira gelirini sessiz sedasız şehit aileleri ve gazilere yardımda kullanılması için Mehmetçik Vakfı’na bağışladı.

Mehmetçik’e  sessiz  bağış 

İSTANBUL – Sonsuzluğa uğurladığı şehitlerine ağlayan Türkiye, kahramanların geride bıraktıklarına da sahip çıkıyor.

Bunun son örneği, 100 yıldır ticaretle biriktirdikleri serveti Mehmetçik Vakfı’na bağışlayan Tınaztepe kardeşler oldu. Tınaztepe kardeşlerin Bakırköy’deki Tınaztepe Çarşısı’ndakiler de dahil, toplam 155 dükkânının kira geliri şehit çocukları, aileleri ve gazilere yardımda kullanılıyor. Hayır işlerinin reklam olarak algılanması kaygısıyla basında görünmek istemeyen Tınaztepe kardeşlerin öyküsü Mehmetçik Vakfı dergisinde yayımlandı.

Hürriyet’te yer alan habere göre, anneleri Naciye Tınaztepe tarafından 150 yıllık İstanbullu 3 kardeşten Ahmet Münir Tınaztepe 2009’da 84 yaşında yaşamını yitirdi.

84 yaşındaki Halidun Tınaztepe ile 82 yaşındaki Feridun Tınaztepe ise mallarının neredeyse tamamını hayır işlerine adayarak, aktif ticaret hayatından çekildi.

Tınaztepe kardeşler, 1965’te Bakırköy’de açılan ünlü Tınaztepe Sineması’nın da sahipleri.

Halidun Tınaztepe, vakıf dergisindeki röportajında şunları söyledi :

BABAMIZ  BÖYLE  İSTERDİ

“Biz kazandıklarımızı çeşitli yatırımlarla değerlendirdik. Aslolan insandır. Biz de insanlara yardım etmeyi şiar edindik. Bu konuda kendimize söz verdik. Para kazandıkça talebe okutalım, okul yaptıralım istedik. Biz memlekete faydalı olacak şeyler istedik. Bunun için de Mehmetçik Vakfı’nı düşündük. Şehitlerimizin ailelerine, gazilere ve onların çocuklarına yardımımız dokunsun istedik. Babam (Cemalettin Tınaztepe) da sağlığında ‘Mehmetçik Vakfı’na bağış yapın’ derdi. Bu konuda yanlış yapmadığımıza yönelik inancım hep tam oldu.”

1991’de Tınaztepe Eğitim Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı’nı kuran aile, 100’e yakın öğrenciye de ilköğretimden üniversiteye kadar burs veriyor.

Tınaztepe kardeşler, Antakya ve Muğla-Dalyan’da 7 ilköğretim okulu ve 1 de lise yaptırdı.

http://www.ilk-kursun.com/haber/85871

30
Eki
11

FERMAN TAYYİP’İNSE, CUMHURİYET BİZİMDİR…

88  yıldan  bu  yana  ilk  kez  Cumhuriyet  Bayramı  kutlanmadı.

Geçen yıl da Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geliş yıldönümü olan 27 Aralık 1919 kutlaması yapılmadı. Bu tarihte Kara Harp Okulu öğrencileri, okullarından başlayıp, Ulus’ta biten bir yürüyüş düzenlerlerdi her zaman.

Ankara Valisi, “Trafikte aksama yaşanmasın, genel hayat olumsuz etkilenmesin” gerekçesiyle bu kutlamayı yasaklamıştı.

Yıllardan beri süregelen ve şimdiye dek hiç bir trafik kargaşasına neden olmayan ve hiçbir iktidar döneminde yasaklanmayan “Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü”, yine ilk kez AKP iktidarı döneminde ve 27 Aralık 2010 günü yasaklanmıştı.

Genel Kurmay da bu uygulamaya bugünkü Cumhuriyet yasağında olduğu gibi yine seyirci kalmıştı.

88 yıldan sonra ilk kez yapılmayan Cumhuriyet Bayramı iptalinin nedeni ise “Deprem felaket”iymiş…

Ama daha sonra Abdullah Gül, Hürriyet Gazetesinin resepsiyonuna koşa koşa gitti. Başbakan da bazı kokteyllere ve düğünlere katıldı.

Bu düğünlerde, bu resepsiyonda Van depremi yok muydu?

Vardı.

Vardı, var olmasına da asıl amaç başka.

Asıl amaç, Kemalist Cumhuriyetle hesaplaşmak. 88 yıllık bir Cumhuriyet dönemini tasfiye etmek. 2002’de başlayan “Ilımlı İslam yolculuğu”na son noktayı koymak… Siyasal İslam’ın yol haritasını tamamlamak…

AKP geçmişte sabırla, dirençle, mehter marşı gibi bir adım ileri, iki adım geri atarak, “takıyye yöntemi” ile (asıl amacı gizleme) eteklerindeki taşları birer birer dökmüş, biraz da devrimci, demokrat güçlerin dağınıklığından, sessizliğinden yararlanarak, Cumhuriyet kurumlarına yerleşmişti. Şimdi eteğindeki son taşları boşaltmak ve bütünüyle 1923 Devrimini ortadan kaldırmak için uygun ortam yaratmaya çalışmaktadır.

Başta ulus-devlet ve bağımsız Türkiye olmak üzere, Kurtuluş Savaşımızın tüm kazanımlarını ortadan kaldırmak için mücadele vermektedir.

Yani, şu sıralar, ABD’nin planlayıp yönlendirdiği, “ılımlı İslam” temelinde, bir karşıdevrim süreci yaşıyoruz.

Ülkemiz giderek Atatürk Türkiyesi olmaktan çıkıyor.

Yarı bağımlılıktan, tam bağımlılığa geçiyor.

Türkiye’yi şeriatçı ülkelerden ayıran laik, çağdaş yapı, yani 1923 Cumhuriyet devrimi yok edilmeye çalışılıyor.

Hedef,   tarikat,  cemaat  devletidir…  

Hedef,   Ulus  devletin   varlığına   son   vermektir.

Yargıyı,  orduyu  kuşatma  harekâtı  bitmiştir  artık.

Şimdi  sıra  bütünüyle  Türkiye’yi  teslim  almaya  gelmiştir.

Onun   için   sırada   “Bölünme  anayasası”   vardır…

AKP,  muhalefetin  de  yardımıyla  bu  işi  başaracağına 

inanmaktadır.

Anayasa   değişikliği   aynı   zamanda   bir  rejim   değişikliğidir.

Ilımlı İslam  düzeninin  kurulması,  ABD’nin  BOP  haritasının   tamamlanması  aşamasıdır.

Bu aşama için  daha önce  ordu dağıtılmalı,  Kemalist Cumhuriyet   ortadan  kaldırılmalı.

Şimdi  bütün  hazırlıklar  bunun  için  yapılmaktadır.

Ama   avuçlarını   yalarlar..!!!

Burası ne Libya’dır, ne Irak’tır, ne Afganistan’dır, ne de Arabistan’dır. Burası 1923 şanlı devrimini Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte gerçekleştirmiş bir ülkedir.

Onlar, Van depremini bahane ederek Cumhuriyet Bayramını yasaklasalar da halk yine Cumhuriyeti’ne sahip çıkmıştır. Çıkacaktır. Ferman Abdullah’ın ve Tayyip’inse, Cumhuriyet bizimdir diyerek, çoluğu çocuğu, genci yaşlısı ile binlerce vatandaş meydanları doldurmuştur.

Biz inanıyoruz ki AKP’ye oy vermeyen yüzde 50,  Cumhuriyeti yıktırmayacaktır onlara.

Yine biz inanıyoruz ki, AKP’ye oy veren milyonlarca vatandaşımız da Cumhuriyetimizin yıkılmasına göz yummayacaktır…

Onun  için,  kimse  yanlış  hesaplar  peşinde  koşmasın.

Kimse Kemalist cumhuriyeti ılımlı ya da ılımsız İslam cumhuriyeti ve tarikat, cemaat devleti ile değiştirmeye kalkmasın.

Kimsenin  gücü  yetmez  buna.

Çünkü  Cumhuriyet  öyle  kolay  kazanılmadı,   kolay  da  teslim  edilemez…

Edilmeyecektir…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/85867

29
Eki
11

Millet Onları Elbet İptal Edecektir

Her fırsatta milli günlere müdahale etme isteği, millet değil ümmet olma isteğinden kaynaklanmaktadır.

Karanlık ortaçağ ideolojisine bağlılıktan ileri gelmektedir.

Tüm dünya devrimleri ve uluslaşmalarından farklı olarak, Cumhuriyetimiz emperyalizme ve onun gerici ortakları ortaçağ düşüncesindekilere karşı oluşturulmuştur. Emperyalizme karşı verilen mücadelenin ruhundan bir millet ortaya çıkmıştır.

Kurtuluş Savaşı aynı zamanda kuruluşumuzdur.

Biz bir emperyalist ülkenin inayeti ile devlet kurmadık. Emperyalist ülkelerin iradelerine karşı bir irade belirleyerek millet olduk. Devlet olduk.

Bizleri bir araya getiren, birleştiren, bir ulus yapan Mustafa Kemal devrimleri, şimdilerde çok büyük saldırı altındadır.

Mustafa Kemal devrimleri bir ulusun, ulus olma aklının eseridir. Ümmetçilikten, ya da bir etnik yapılanmanın eseri değildir. Bu sebepten ortak aklın ürünüdür.

Cemaatçilik ve etnik yapılanma toplumu atomize eder, böler birliği yok eder. Ulus devlet yapılanmasına aykırıdır. Çünkü cemaat uluslaşamaz. Uluslaşmak, 21. Asrında aklının ürünüdür. Ortaçağ ürünü değildir. Ortaçağ ideolojilerine ve yapılanmalarına göre akılcı ve moderndir.

Özetle, devrimler aklın ve bilimin ürünüdür. Cemaat dinin ürünüdür, akıldan ziyade inançlar hâkimdir.

Mustafa Kemal devrimlerine karşı savaşmak, ortaçağ ideolojisini öne alarak akla karşı savaştır.

Bunu yaparken siyasi gericiliğin merkezi, Amerika’dan alınan sokma akıl ile palan yaptıklarını BOP’dan biliyoruz.

Mustafa Kemal ilkelerinin önce sembollerini iptal ederlerse, ileride kendilerini de iptal ederiz sanıyorlar. İlk kalemde, Cumhuriyetin kendisi iptal ederek, dini bir diktatörlük kurma gücünü henüz bulamadıkları için sembollere saldırıyorlar.

Bilmiyorlar ki, o sembollerin arkasında tarihin tunç kanunları vardır.

On yıldır iptal ede ede geliyorlar. Aslında iptal etmeye çalıştıkları akıldır.

Aklın yerine dinin emrettiği kanunları getiririz sanıyorlar.

Eğer aklı iptal ederlerse, Mustafa Kemal’i iptal etmiş olacaklardır.

Çünkü Mustafa Kemal, halkının yararına, aklın icaplarını yapmıştır. Eğer bu gün de geçerliliğini koruyorsa, uhrevi ve gaipten gelenleri değil aklın icapları olduğu içindir.

Çağımızda, Cumhuriyet hala aklın icaplarındandır. Ümmet, ümmetçilik aklın icaplarından değildir. Çünkü bölücüdür. Bölünmek zaaftır. Akla uygun değildir.

Dinin devlete hükmettiği çağ, ortaçağdır. Devletin dine hükmettiği çağ ise, içinde yaşadığımız çağdır.

Evet,  emperyalizm  ile  bütünleşerek  bazı  başarılara  imza  atabilirler.

Ancak  bu  durum  hiçbir  zaman  kalıcı  değildir.   Kalıcı  olması  için  bilimsel  ve  akılcı  olması  gerekir.

Emperyalizm  ile  bütünleşme  ve  iktidar  olma  akıl  işi  değildir.

Kurnazlık  işidir.

Kurnazlık  akıl  değildir.  Halkın  zaaflarından  yararlanma  işidir.

Aklın  olduğu  yerde  herkes  kazanır.

Kurnazlığın  olduğu  yerde  sadece  kurnaz  kişi  belli  bir  süreliğine  kazanır.

Bülent  ESİNOĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/85809

29
Eki
11

GAZİ PAŞA’YA MEKTUP !…

Gazi  Paşam;

Dün gece silah arkadaşın, Gazi dedem Mehmet Halif Bey’i rüyamda gördüm. Senin yanındaydı. Göğsündeki İstiklâl Madalyası Bağımsızlık İhtilâli’nin ışığını yansıtıyordu. Bu madalyadan yayılan ışık sanki güneşten daha parlaktı.

Ama nedense ikinizin de kaşları çatıktı, gözlerinizden alev fışkırıyordu sanki.

Neden kızgındınız? Yıl 2011 ve biz Cumhuriyet’imizin 88. kuruluş yıl dönümünü kutlamayacak mıydık? Sevinçli, onurlu ve mutlu olmamız gerekmez miydi?

Anlayamadım doğrusu…

Dokunmak, sarılmak istedim size…Dokunamadım, sarılamadım.. Gazi Dedem arkasını dönüp gitti. Yüzüme bile bakmadı. Sen kırık, kırgın hatta kızgın bir sesle seslendin bana.

“Çocuk, emanetime, ülkene, ilke ve devrimlere, bağımsızlığına, Cumhuriyet’e neden sahip çıkmadın?”
diye sordun.

Ben başımı öne eğerek, ezile, büzüle, utanç içinde, “Ahval ve şerâit Gazi Paşam” dedim.

Cevap vermedin bana, sadece acı acı gülümsedin. Sonra arkanı dönüp gittin.

Ter içinde uyandım. Sen ve Gazi Dedem bana kızgındınız. Gözlerinizden öfkenizi kolayca okumuştum rüyamda…

Neden, niçin öfkeliydiniz bana ve benim gibilere? Cumhuriyet’imizin 88 yıl dönümünü kutlayacakken bu kızgınlığın sebebi?

Görevimizi yapmadık mı biz? Her 29 Ekim’de ve tüm milli bayramlarda heykellerinin önünde saygı duruşunda bulunduk, çelenkler koyduk.

Ulusal egemenliği bir kenara bırakıp, 1. Paylaşım Savaşı‘ında yurdumuzu işgal eden emperyalist devletlerin çocuklarıyla birlikte balon bayramı haline getirdiğimiz 23 Nisan’ı kutlamadık mı?

Her 10 Kasım’da hüzünlenip sana şiirler okuyup, ağıtlar yakmadık mı?

Seni çok ama çok sevmedik mi Atatürk’üm?

Sevdik, hem de çok sevdik ama seni hiç anlayamadık, öğrenemedik, özümseyemedik değil mi?

Şimdi senin ve Gazi Dede’min kızgınlığınızın ve sebebini anlıyorum. Biz bir olamadık ve tüm cenahları bir araya getirip, milli şuralar oluşturamadık.

Sevdiğimiz kadar anlayabilseydik seni Türkiye, bu durumda olmaz, yarı sömürge bir devlet olarak yoluna devam etmezdi.

Bugün “ahval ve şerâit”, 19 Mayıs 1919‘dan daha elim ve vahimdir. Düşman silah ve cephanesiz ülkemizi işgal etmek için, her türlü aracı kullanmaktadır.

Karşımızda İngiliz, Anzak, Yeni Zelandalı, Fransız, İtalyan, Yunan yoktur. Artık ne Wilson Prensipleri ne de İngiliz Muhipleri Cemiyetlerine ihtiyaç kalmamıştır.

Görünürde Hınçak, Taşnak, Makabi, Lions, Etnik-i Eterya, Teali İslâm,Mavri Mira ve Kürt Teali gibi dernekler de yoktur.

Onların yerini Sn. Sefa M.Yürükel’in bizlerle paylaştığı 2011 Türkiye İç Savaş Raporu’unda öngörüldüğü gibi NGO’laştırılmış üyeleri, yöneticileri Türk olan ve dışarıdan nemalanan STK’lar, 1. Paylaşım Savaşı’ndaki ayrılıkçı derneklerin görevini bilerek veya bilmeyerek üstlenmişlerdir.

Sendikaların büyük bir çoğunluğu ele geçirilmiş durumdadır. Siyasi partilerin genel başkanları dış güçler tarafından seçilmekte veya işbirliğine rıza göstermediği takdirde, çeşitli oyunlarla al aşağı edilmektedir.

Çünkü Türkiye küresel çeteleri yöneten sekiz ailenin en büyük hedefidir.

*Rockefeller
*Goldman Sach
*Lehman Brother
*Kahn Loebs..
. Bu dört aile Amerika’da yaşamaktadır.
* * *
*Rohtschild
*Warburg
*Lazard
*Moses.
… Bu dört aile ise Avrupa’da yaşamaktadır.

Dünya’daki ekonomi ve banka politikasını bu sekiz aileden oluşan küresel çeteler yönetmekte ve yönlendirmektedir. Ancak en önemli ve en büyük bankalar Rockefeller ve Rohtschild ailerinin elindedir.

Şimdi bana şu soruyu sorabilirsiniz, yazdıklarının Cumhuriyet’in 88. yılıyla ne ilgisi var? Yazının ilerleyen bölümlerinde, yarı sömürge ve emperyal projelerin merkezi haline getirilen Türkiye’nin, bu küresel çetelerin talimatlarına göre yönetildiğini saptayarak, bu bağ kendiliğinden kurulacaktır.

1921 yılında Amerika’da bir düşünce kuruluşu CFR -Dış İlişkiler Konseyi ( Council of Foreign Relations) kurulmuş, küresel çetelerin dünya hükümranlığı için göreve başlamıştır. Bu kuruluş, dünyaya egemen olmak isteyen ABD hegemonyasının sivil örgütüdür. Ulus devlet düşmanıdır, kurulmak istenen Yeni Dünya düzeninin, bir dünya gladyo örgütüdür. CIA’nın bile başaramadığı örgütlenmeleri başaracak para gücüne sahiptir ve yayılmacı siyaseti ile de her ülkede görevlendirecek etki ajanlarını bulmakta zorluk çekmemektedir.

Bu kuruluşun onursal başkanı ise şu bizim meşhur Rockefeller ailesidir. Bu kuruluş Yahudi küresel çete baronlarının emrindedir. Dünyadaki devlet sayısını en az 1000′e ulaştırmayı öngören bu küresel çete, başka ülkelerdeki kendilerinin emir talimatlarına uygun olarak çalışacak siyasetçileri de bulur, sınavdan geçirir ve iktidara getirir.

Türkiye’de ise CFR’nin isim babalığını yaptığı bir iktidardadır. AKP, Kurucular Kurulu’nun CFR’nin memorandumunu tüzük olarak kabul ettiği ise bir gerçektir.

Bu parti 3 Kasım 2002′den beri iktidardadır. İktidar partisinin Genel Başkan’ı 59. Hükümet’ten bu yana Başbakanlık görevini de yürütmektedir.

Bu görevin yanı sıra, BOP, Dinler Arası Diyalog ve Küresel Terörizmle Savaş Kuruluşu’nun da eşbaşkanlığını da görev olarak kabul etmiştir. Özellikle dünyanın en büyük teröristi ABD ile, birlikte terörle mücadelede birlikte hareket etmesi son derece düşündürücüdür.

Bu politikalar çerçevesinde Erdoğan tüm siyasi erki kendinde toplamış, bütün devlet kuruluşları Başbakan’ın emri ve denetimi altına girmiştir. Aslında Bakanlar Kurulu tek bir kişiden müteşekkildir.

Bunun yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri bir suç mekanizması gibi gösterilerek aşağılanmış, PKK ile savaş alanı daraltılarak, yetkisi kısıtlanmış ve ordu bu terör örgütünü yenemeyen, yok edemeyen, halkına yönelik katliam planları hazırlayan bir örgüt olarak gösterilmiştir.

Hal böyle iken bizlerin, Cumhuriyet’in kuruluşunun 88. yıl dönümünü gönül rahatlığı ile kutlamamız mümkün müdür Gazi Paşam ?

Peki,  çare  nedir ?

Okumaya devam edin ‘GAZİ PAŞA’YA MEKTUP !…’

29
Eki
11

NEREM DOĞRU Kİ…

“Deveye  boynun  neden  eğri”   diye  sormuşlar.

O  da   “Nerem  doğru  ki…”   demiş.

AKP, iktidara geçtiği günden beri şu ülkede doğru olan, doğru giden bir şey gördünüz mü ?

İşsizlik, yoksulluk, bütçe açığı bir çığ gibi büyüdü.

Yargı siyasallaştı. Hukukun elleri, gözleri bağlandı.

Yürüyemiyor.

Adım atamıyor.

Zindanlar yurtseverlerle dolduruldu.

Ordu saldırı altında. Her gün bir komutan esir alınıyor.

Şehit  haberleri  artık  günlük  olaylardan  sayılıyor.    Halk  Kanıksadı.

Şehit  sayısı  10’un,  20’inin  üzerine  çıkmadan  tepki  vermiyor.

Milli eğitimin ne millisi kaldı ne eğitimi…

Ders kitaplarından “Atatürk milliyetçiliği, Türklük, vatan” kavramları çıkarıldı. Sıra anayasadan kaldırılmaya geldi.

Binalara Türk bayrağı asanlar tutuklanıyor.

Amerika yatak odamıza kadar girdi. Gözetleme evlerine döndük…

Bütün bunların üstüne üstlük bir de Van’da yürekleri parçalayan, acı bir deprem yaşadık.

Türkiye şimdi ayakta. Türkiye, vatandaşına yardım topluyor. Türkiye’nin kalbi Van’da atıyor. Doğuya TIR’lar dolusu yardım malzemesi gönderiyor. Ama kamyonlar yerine ulaşmıyor. İki trafik ışığı arasında çeteler tarafından talan ediliyor. Vicdansızlar, hükümet, devlet yokluğunda meydanı boş buldular.

Televizyonların canlı yayınlarında tüm Türkiye canlı canlı izliyor bu talanı. Devlet de izliyor. Hükümet de izliyor. Ordu, polis, jandarma da izliyor.

Battaniyeler, yiyecekler, çadırlar herkesin gözünün önünde arabalara dolduruluyor… Tam 12 TIR’ı yağmaladılar.

Yani, bırakalım depremzedelere yardımcı olmayı, hükümet gelen yardımları yerine bile ulaştıramıyor. Çünkü bu işlerle uğraşan “Afet İşleri, Sivil Savunma ve Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlükleri bunların zamanında kaldırıldı.

Türkiye sadece seyrediyor şimdi. Hükümet de seyrediyor. Türkiye’nin eli kolu bağlı.

Ama Van’lı perişan. Aç, susuz. Geceler soğuk. Van’lı sokaklarda sabahlıyor… Ateş yakarak…

Yıkılan binaların büyük bir çoğunluğu devlet binaları imiş. Okullar yerle bir oldu. 70’e yakın öğretmenimizi yitirdik. Oysa onlar kuralar çekerek, ne umutlarla gitmişlerdi görevlerinin başına.

Adamlar malzemeden çalmışlar…

Peki, hırsızlar bulunacak mı? Sorgulanacak mı? Yargılanacak mı? Cezalandırılacak mı? Şu ana kadar yakalanan, tutuklanan olmadı da…

Nerede görülmüş, duyulmuş böyle bir hesap sorma. Şimdiye dek suç işleyen bir tek AKP’li görevlinin yargılandığını gördünüz mü siz hiç? Duydunuz mu? Tanık oldunuz mu? Bunlar da ötekiler gibi yapanların yanına kâr kalacaktır elbette. Hükümet yurtseverlerin peşinde…

Deniz Feneri sanıkları 3 ay 10 gün sonra tahliye edilmediler mi?

Van’da kargaşa, başıbozukluk devam ediyor. Van Kıyamet gününü yaşıyor…

İlk gün deprem yerine koşup giden Başbakan yardımcısı Beşir Atalay, “Her türlü önlemin alındığını” söylemişti. Ama ortaya çıkan düzensizlik ve perişan manzara karşısında, “Çadır sıkıntısı başlayacağını hesap edemediklerini” itiraf etti. “Peki, senin görevin ne, hükümetler ne için vardır?” diye adama sormazlar mı?

Yine son sürat, tüm bakanları ile deprem bölgesine ulaşan Recep Tayyip de yardımcısı gibi “İlk 24 saatte aksaklıklar olduğunu” tüm Türkiye’ye açıklamak zorunda kalmıştı.

Demek ki “Lafla peynir gemisi yürümüyormuş” sevgili halkım…

Başbakanın duruşuna, salına salına yürüyüşüne, karizmasına kurban olup, oy veren ulusum, ne dersiniz depremde işe yaradı mı bütün bunlar ?

Gerçekleri  görebiliyor  musunuz  artık ? 

Yoksa  oy  vermeye  devam  mı ?

Atatürk’ün  dediği gibi,  Cumhuriyet  Hükümeti, “Kimsesizlerin  kimsesi”  olduğu  zaman  vardır.

Bunu  asla  aklınızdan  çıkarmayın.

Eski  deyişle,  gerisi laf ü güzaftır,  yani  gereksiz  sözdür…

Gösteriştir…  

Orta  oyunculuktur…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/85670

29
Eki
11

Depremzâde Salih efendi

35  sene  önce…

1976.

Van  depremle  yıkıldı.

3 bin 840  insanımız  hayatını  kaybetti.

Türkiye  seferber  oldu.

Ancak,  yardımlar  yerine  ulaşmıyor,  adeta  buhar  oluyordu.

Kış  bastırmıştı.

Kar fırtınasının savurduğu buz tanecikleri suratlara ok gibi saplanıyor, kurtulanlar kurtulduğuna pişman oluyordu.

O zamanlar TRT’de çalışan değerli ağabeyim Uğur Dündar, bu vahim atmosferde Van’a indi, depremin merkez üssü Muradiye’nin Çaldıran bucağına gitti.

Manzara hazindi. Kamyon kamyon yardımlardan eser yoktu.

Tir tir titreyen çocuklar, ısınmak için koyunlara sarılıyordu.

Gözleri çukura kaçmış gençten biri yanaştı, selamünaleyküm, aleykümselam, kulağına fısıldadı…

Yardımların nerde olduğunu bulmak istiyorsan, Van’a git, Hacı Dodo’yu sor!

Van’a gitti. Eliyle koymuş gibi buldu. Herkes tanıyordu. Müteahhitti. Gerçekten hacıydı. 60 küsur yaşında. Ak sakallı. Bir değil, iki değil, altı defa gitmişti hacca… Hatta, otobüs almış, hacı adaylarını taşıyordu. Dönüşte, yükte hafif, pahada ağır ne kadar kaçak mal varsa, otobüse zulalıyor, yurda sokuyordu. Hacı’ydı ama, Dodo değildi. Lakabıydı bu…
Asıl adı “Salih”ti.

Vaziyet anlaşılmıştı.
Bitirim muhitlerinde büyüyen bi haberci için, bu tipler hiç yabancı değildi. Gitti Hacı’ya… Kendisini Bitlisli müteahhit olarak tanıttı iyi mi! Uğur Dündar, Norveçli gibi adam, Türkçesi desen, pırıl pırıl… Ama, para hırsı işte böyle bi şeydi. Hacı zokayı yuttu. Çünkü, fıldır fıldır dönen gözleri, sözde Bitlisli müteahhidin masaya koyduğu balya gibi cüzdana kilitlenmişti.

Düş peşime, dedi. Çıkıp, az yürüdüler. Bir depoya vardılar. Açmadı depoyu. Arkasına dolandılar, karlar altında bi yığın… Eliyle temizledi Hacı Dodo, üstünde deprem damgası bulunan cillop gibi keresteler göründü. Tadımlık gösteriyordu… Afet İşleri Müdürlüğü’nün gönderdiği yardım malzemeleriydi. Kereste, demir, çimento, çivi, ne istersen, ne kadar istersen, sen paradan haber ver dedi. Peki ya depodakiler? Çadır dedi, battaniye, yiyecek filan.

35 sene sonra…
2011.

Van gene depremle yıkıldı.
Şu an itibariyle 534 insanımız hayatını kaybetti. Türkiye seferber oldu. Ancak, yardımlar yerine ulaşmıyor. Kış bastırmak üzere, ki… Bi başka “Salih” manşetlerde!

Bu da müteahhit… Erciş’te 20 cesedin çıkarıldığı Sevgi Apartmanı’nın müteahhidi… Kendisinin oturduğu dört dönüm, üç katlı, havuzlu, ultra lüks villada çatlak bile yok. Ama, can tatlı, villasına girmiyor. Çim bahçesine, Mercedes ve Audi cipinin yanına diktiği Kızılay çadırında oturuyor. Hem de bi tane kesmemiş, iki Kızılay çadırı kondurmuş!

Sevgi Apartmanı’nda 20 ceset daha çıkarılmayı bekliyor. O anda binada olmayıp kurtulanlar, çoluk çocuk asfaltta nöbet tutuyor, çadır kamyonunun yolunu gözlüyor. Bu arkadaş ise, cipinde uyuması veya parayı bastırıp herhangi bi marka çadır alması mümkünken… Kızılay’dan iki tane indirmiş bile!

Bana  sorarsanız…
İki  tanecikle  çok  ayıp  edilmiş.
Resmi  devlet  töreniyle  en  az  20  tane  çadır vermeleri  lazımdı  Salih’e.

Çünkü,  bu  Salih…
Zurna  değildir.
Erciş  Kaymakamı  tarafından  plaketle  ödüllendirilmiş  müteahhittir.

( Plaketi alan Salih’in tam adı Salih “Ölmez”ken… Plaketi veren kaymakamın Ramazan “Fani” olması, lüzumsuz bilgidir, mevzumuzla alakası yoktur. Plaket takdim törenine katılan Erciş Belediye Başkanı’nın, şu anda AKP Van mebusu olması da, tamamen tesadüftür.)

( Salih’in apartmanından cesetleri çıkaran… Kolon bağlantıları yapılmamış, demirler incecik, kolonlar kalın görünsün diye çevresi briketle örülmüş, üstelik dere kumu kullanılmış, diyen Siemens Arama Kurtarma Ekibi ise, olsa olsa, müfteridir.)

Dolayısıyla, düşünüyorum da, Uğur Dündar’ın ekranları bırakması memleket için gayet iyi oldu…

Uğur Dündar’lar olmasın ki, hayırlara vesile olsun, meydan Salih’lere kalsın.

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/depremzade-salih-efendi.html

28
Eki
11

KARDEŞLİĞİMİZİN MAYASı CUMHURİYETİMİZE SAHİP ÇıKıYORUZ..!!!

CUMHURİYET  YÜRÜYÜŞÜNE   VE   BASıN  AÇıKLAMASıNA  ÇAĞRı

Başbakanlık,  Van-Erciş  depremini  bahane  ederek  2011/19 sayılı  genelge  ile  tüm  yurtta  Cumhuriyet  Bayramı  törenlerinin  iptal  edildiğini  açıklamıştır.

Bizler  bu  gerekçeyi  asla  kabul  etmiyoruz..!!!

Türk  Milleti  acılı  gününde  birlik  olmayı  becerebildiği  gibi  Cumhuriyetine  de  sahip  çıkabilme  iradesine  sahiptir.

Bu  nedenle  iptal  edilen  resmi  törenler  yerine  yarın  (29 Ekim 2011)  saat  11.00′de  Cumhuriyet  Yürüyüşünü  gerçekleştireceğiz.

Ülkesine  ve  Cumhuriyetimize  sahip  çıkan  tüm  kitle  örgütlerimizi  en  güçlü  şekilde  yürüyüşe  katılmaya  davet  ediyoruz.

TOPLANMA  YERİ :   ALSANCAK  SUBAY  ORDUEVİ  ÖNÜ   (1. KORDON)

SAAT :  10.45

BASıN   AÇıKLAMASı :   CUMHURİYET   MEYDANı

SAAT :   11.30

EĞİTİMİŞ  İZMİR  ŞUBE  BAŞKANI

PROF. DR.   ÖMER  LÜTFİ  DEĞİRMENCİ

27
Eki
11

Şırnak’ta PKK’lıları tekme tokat dövdüler

Şırnak’ta PKK’ya yönelik operasyonu protesto etmek isteyen gruba, esnaf “yeter artık” diyerek tepki gösterdi. Çıkan arbedede esnaf eylemcileri tekme tokat dövüp kovaladı.

Sabah Gazetesi’nde Alper Sancar imzası ile yeralan habere göre, Şırnak’ta molotof kokteylleri ve taşlarla toplanan eylemci grup polis yerine esnaf müdahalesiyle karşılaştı. Önceki gece 20.30 sıralarında maskeli 30 kişilik bir gurup Ömer Kabaklı Meydanı’nda PKK’ya yönelik başlatılan operasyonları protesto etmek için toplandı. Ellerinde taş ve molotoflarla yürüyen gurup PKK ve teröristbaşı lehine sloganlhar atarak yürüyüşe geçti. Bu sırada Şırnak’ta uzun yıllardır esnaflık yapan bir başka grup eylemcilerin yolunu kesti.

Eylemcileri  tekme  tokat  dövdüler
Şırnak’ta PKK’ya yönelik operasyonu protesto etmek isteyen gruba, esnaf “Edi bese (yeter artık)” diyerek tepki gösterdi. Çıkan arbedede esnaf eylemcileri tekme tokat dövüp kovaladı

Sabah Gazetesi’nde Alper Sancar imzası ile yeralan habere göre, Şırnak’ta molotof kokteylleri ve taşlarla toplanan eylemci grup polis yerine esnaf müdahalesiyle karşılaştı. Önceki gece 20.30 sıralarında maskeli 30 kişilik bir gurup Ömer Kabaklı Meydanı’nda PKK’ya yönelik başlatılan operasyonları protesto etmek için toplandı. Ellerinde taş ve molotoflarla yürüyen gurup PKK ve Abdullah Öcalan lehine sloganlhar atarak yürüyüşe geçti. Bu sırada Şırnak’ta uzun yıllardır esnaflık yapan bir başka grup eylemcilerin yolunu kesti.

‘DERDİNİZ  NE,  DAĞILIN!’
Esnaf, yaşları 14 ila 18 arasında değişen eylemcilere “Sizin derdiniz ne, ortalığı niye karıştırıyorsunuz? Evinize barkınıza gidin, başınızı belaya sokmayın, Oyuna gelmeyin” diye tepki gösterip uyardı. Eylemciler ise esnafa, “Siz karışmayın, başınız belaya girer, alandan ayrılın,” tehdidinde bulundu. Ancak esnaf geri çekilmedi.

‘YETER,  RAHAT  BIRAKIN’
Esnaf kendilerine saldırmaya kalkan eylemcileri tekme tokat dövmeye başladı. Eylemciler yanlarındaki taşlar ve molotoflarla kaçışmaya başladı. Dayak yiyen eylemciler tehditler savurup ara sokaklara dağıldı. Esnaf ise grubu “Şehrimizi karıştırmanıza izin vermeyeceğiz. Artık bıktık, usandık” diyerek arkalarından kovaladı. Eylemciler kaçarken bir dershanenin camlarını kırıp yollara molotof attı. Yürüyüşün istihbaratını alan polis bölgeye geldiğinde kimseyi bulamadı. Olay yerinde esnafları bulan polis ,görgü tanığı olarak ifadelerini aldı.

Polis şüphelileri yakalamak için soruşturma başlattı.

Okumaya devam edin ‘Şırnak’ta PKK’lıları tekme tokat dövdüler’

27
Eki
11

MAHKEME Mİ SAVAŞ CEPHESİ Mİ ?

ABD’nin  Ortadoğu’da başlatmayı planladığı yeni saldırının merkez hamlesini sürmanşet haberimizde bulacaksınız.

3. Ordu  mensubu  715 subay,  orgeneralden  üstçavuşa  listelenmiş  ve  Ergenekon  mahkemesinin  dosyasına  sokulmuş.

İstedikleri  zaman  ifadeye  çağırırlar,  tutuklarlar,  koca  orduyu  çökertirler…

Bu  şantaj  silahı  ne  için  kullanılacak ?

Irak’ı  boşaltan  Amerikan  askerinin  yerine  Mehmetçiği  sürmek  için  mi ?

Yoksa Türk ordusunu Suriye’ye saldırtma için mi ?

İkisi  brden  mi ?

Hangisi  önce ?

Soruların  yanıtı  zamanla  çıkar.

Asıl  soruysa  Washington’un  hamlesine  nasıl  karşı  konulacağı.

Tertibe  göre  yine  “Hukuki  süreç  işliyor”  mu  denilecek ?

ABD  için  “Dost  ve  müttefik  ülke”  tanımı  mı  sürdürülecek ?

ABD, bölge planlarına en büyük engel olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri’ne en ağır darbeyi indirmeye hazırlanıyor.

Hem o engelden sıyrılacak hem de İran’dan Çin’e uzanan geniş savaş cephesinde kullanabileceği yeni bir alete kavuşacak.

TSK’nın önünde faşist bir rejimin ordusu olup kendi halkına karşı kullanılma tehlikesi de duruyor.

ABD’nin Türk ordusu üzerinde oynadığı oyunu kaybetmesi için koşul, Genelkurmay’ın düşman tanımını netleştirmesidir.

Eninde  sonunda  yapıldığını  göreceğiz.

Türk  milletinin  bu  karanlıktan  ordusuyla  beraber  çıkacağı  kesindir.

***

“Şehitlerimizle  açılan  yarayı  deprem  kardeşliğiyle  saralım”  demiştik.

Okumaya devam edin ‘MAHKEME Mİ SAVAŞ CEPHESİ Mİ ?’

26
Eki
11

Böyle Gelmiş Böyle Gitmez !

Depreme karşı alınması zorunlu olan önlemlerin alınmadığından, ya eksik malzeme ya da yapıma elverişsiz

malzeme kullanılan binaların 25 saniye içinde yıkıldığından yakınan yazıları, ilgililerin gereken önlemleri aldık, alıyoruz içerikli demeçlerini, Van depremi vesilesiyle yine izledik.

Toplumun her kesimi, böyle gelmiş böyle gitmez diye bas bas bağırıyor.

Kaç  gün?  Bir  hafta,  on  gün…  Sonra?   Her  şey  eski  tas  eski  hamam !

Arada bir tellaklar da değişiyor ama… Depremin kaderini değiştirecek yasal, yöresel önlemler bir türlü alınamıyor.

***

Van depremi yine İstanbul’u anımsattı.

İstanbul’un binaları 7.9’luk bir depreme dayanıklı mı, değil mi?

Belediye başkanı, her türlü önlemi aldık, alıyoruz cinsinden demeçler verdi, veriyor.

Dün açıklandı: İstanbul’daki binaların yüzde 60’ının ruhsatı yok!

İlgilisine göre, binaların depreme dayanıklılığını sağlamak için inşaatta uyulması gereken teknik esasları belirlemek amacıyla 2007 yılında yürürlüğe giren Deprem Yönetmeliği ayrıntılı bir metin. Pratikte yaşama geçirilemiyor.

1999’daki büyük Marmara depreminden sonra cep telefonundan bankacılık işlemlerine, vergi beyannamelerinden uçak biletlerine, gümrük ve pasaport işlemlerine kadar birçok alanda vatandaşa Deprem Vergisi ödetildi.

Bir hesaba göre 40 katrilyon. Bu para ile olası depremlere karşı önlemler alınacaktı ama…. AKP hükümeti bu parayı, deprem şöyle bir kenarda dursun dedi ve kimi açıklarını kapamak için kullanıverdi.

Nerede bu paralar? Hesabını ver diyen muhalefete; “Hadi canım sen de… Ben ulusal irade ile ne istersem yapayım diye iktidara geldim” diye tersleyen, muhafazakâr (dinci) kafa, yıllardır iktidarda.

***

Dünden bugüne değişen bir şey yok!

Dramatik deprem öyküleri arasına sıkıştırılan küçük haberler ise örneğin Erciş’te kötü malzeme kullanılan binaların iskambil kâğıdı gibi çöktüğünü, Van’da 10 hazır betoncudan hiçbirinin kalite belgesi olmadığını, üstelik Yapı Denetim Yasası’nın uygulanmadığını duyuruyor.

Duyuruyor da ne oluyor? Şu oluyor: Ülke belediyelerinin pek çoğunu elinde tutan AKP iktidarında bu konulara değinen tek bir sorumlu, bir bakan, bir parti yetkilisi ara ki bulasın!

Dünyanın dört bir tarafından yardım önerileri… Türkiye ayağa kalkmış. Seferber olmuş, depremzedelere yardıma koşuyor…

Elbette bu olgular, olaylar insanlık adına kıvanç verici içerikte ama… bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım.

İlgili bakanlar, Van caddelerinde siyasal şov yürüyüşü yapan Başbakan; depremin ilk günü Van’da, Erciş’te ve dolaylarındaki köylere ulaşıldığını ilan ettiler. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay; “Ulaşılmadık bir yer kalmadı. Akşamdan köylerimize çadır ve battaniye gönderdik. Bugün hiç eksikleri kalmayacaktır. Bütün konularda çok organize çalışmalar yapıyoruz” dediği günün ertesi… hâlâ ulaşılmadık yerler kaldığını, her köye çadır ve battaniye gitmediğini, çok organize ve çok sistematik çalışılmadığını kanıtlayan söylemler, olaylar yansıdı ekranlara.

Bu depremde de dert çok, hem dert de… Ama geleceğe dönük önlem yine yok!

***

Bir köşe yazısınınÇaresizlik çığlıkları ‘inşallah’ uyandırır diyen başlığı bir öykü anımsattı.

Bir yabancı yetkili, kısa zamanda yapılacakları anlatan Türk yetkilinin her cümlesini, “inşallah!” diyerek onaylıyor.   Türk yetkili, “Kısa zamanda Türkçeyi öğrenmişsiniz” deyince, yabancı şu açıklamayı yapıyor :

“…Türkiye’de   olmayacak   işlerin   sonunda   mutlaka  

inşallah   diyorlar   da !..”


Cüneyt  ARCAYÜREK
Cumhuriyet

26
Eki
11

BATTANİYE

Bekir  Coşkun’un  yazısı  herkese  ilham  verdi.

Çok  sevildi.

Karşıtları  yerin  dibine  girdi.

Ama  saçma,  yalan  ve  salak  iddialarına  devam  ettiler.

Ve görüşümü açıklamak için dayanılmaz bir isteğe kapıldım.

Bu  kısa  sürede  bilmem  anlatabilecek  miyim ?

+++

“O   battaniye    BDP nin,   PKK nın,   AKP ‘nin   değil..

O   battaniye   zaten   etle   tırnak   olan   Türk   halkının 

battaniyesi…

O   battaniye   ülkemizdeki   her   acıda   üzülür.

Her   felakette   yardıma   koşar.

Halkı   kötülüklerden,   tehlikelerden   korur.

Bu battaniye bizi birbirimize düşürmek isteyen iç ve dış düşmanların kötülüklerinden korur.

Şimdiye değin hep korudu. Acılarımızı, sevinçlerimizi paylaştık, Başarılarımızla sevindik, mutlandık, gururlandık…

Bir  spor  karşılaşmasından  bir  sanayi  atılımına  kadar  birlikte  sevinmediğimiz  bir  olay var  mıdır ?..

Acılarımızı  paylaştık

Batı  Anadoludaki  bir  depremden  üzüntü  duymayan  bir  Van’lı  olmuş  mudur ?..

Psikolojik  hastaları  ayrı  tutalım..

Jandarma,  polis,  askerlik,  mahkeme,  vergi  vb…

Türkiyede  her  şey  batıda  neyse  doğuda  da  odur…

Eksiğimiz,  yanlışımız  vardır.

Doğuda  da  batıda  da…

Ama hepimiz bu acıları yaşadık, paylaştık… Sevindik, üzüldük, ağladık, güldük, gururlandık…

Her  duyguyu  paylaştık.

Ta ki, dış destekli bölücülük virüsünün vücudumuza yayılmasına kadar…

Emperyalizmin cumhuriyetimizden öç almak için yeraltında bekleyen feodalizmi ve dinciliği yeniden kışkırtana ve korumasına alana kadar…

Okumaya devam edin ‘BATTANİYE’

26
Eki
11

Yüzde yüz yönetilebilir Dünya ve İnsanlık

İnsanın  tutsaklığı  ve  özgürlük  mücadelesi

Sınırlarımız, toplumsal hayatın bizi içine hapsettiği çerçevedir.

Sınırlarımızı genişletmek için zorlamak ve savaşmak da, sınırlarımızın içinde mümkün olan en güzel yaşamı kurmak için çabalamak da kutsaldır.

Yoz olan ise daralan sınırların farkında bile olmadan; çerçeve içindeki bir fotoğraf gibi anlamsız bir tebessümle, gayesizce bekleyerek yaşamı tamamlamaktır.

Yaşamlarımız  er geç  tamamlanacak,  ardımızda  savaşımlarımızın  sonuçları  kalacaktır.

İnsan bilinen diğer canlılardan bir fark olarak üremekle kalmayıp, üreyen nesillerinin nasıl ve nerede yaşayacağını da düşünebilen, sorgulayabilen bir canlıdır. İnsan gelecek için endişe duyabilen farklı bir canlıdır.

Bu gelecek kaygısı, insanı geleceği planlamaya, gelecekteki ihtiyaçları için üretim yapmaya yöneltmiştir. Üretme güdüsü ise zamanla karmaşık üretim süreçlerini ve üretici güçleri yaratmıştır. Bu şekilde üretim yaparken insanın harcamış olduğu o kutsal enerji ise insanı insan yapan bir yolu açmış zamanla insanı sürüler halinde yaşayan bir canlı türü olmaktan çıkartmış bir toplum haline getirmiştir. İnsanı ve hayatı geliştirip dönüştüren şey bu kutsal enerjinin ta kendisi yani emektir.

Toplumsal gelişim ve beyinlerimiz emek süreçlerinin içerisinde olduğumuz sürece gelişmeye devam edecektir.

Dolayısıyla beyinlerimiz ve hafızalarımız bir tarihsel süreç sonunda bir yığın canlıdan biraz daha gelişmiş olduğu için gelecekle ilgili kaygılar duyabiliyor, sorumluluklar edinebiliyoruz. Yahut belki de böyle sanıyoruz.

Çok sorumlu davranamasak bile gelecek kuşaklarımız için biraz endişelenebiliyoruz. Yahut endişeleniyormuş gibi davranarak kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz.

Çevre ve doğa sorunları bu işin en çok su yüzüne çıkartıldığı yer. Atmosferin incelmesi, delinmesi, mevsimlerin değişmesi, toprak, hava ve su kirliliği, özellikle son zamanlarda gıda sağlığı ve güvenliği gibi konuları konuşurken endişeleniyoruz. Hem bu işlerin kendi yaşamlarımızın tamamlanmasını hızlandıracak şeyler olmasından, hem de gelecek kuşakların bu konuda giderek daha kötü koşullara maruz kalacağından endişe duyuyoruz.

Bunların özünde “doğal yaşam akışının tasfiyesi” ve yerine tamamen kontrollü, yönetilebilir, izlenebilir bir dünya kurulmak istenmesi vardır.

Olasılıksız,  rastlantısız  bir  dünya

Tüm bunlar dünyanın başına musallat olmuş obsesif (takıntılı) nevrotik bir zümrenin eğilimidir.

Her şey planlı, kontrol altında, düzenli, simetrik, yönetilebilir ve mükemmel olmalı ve her şeyin üstünde de bu zümre olmalı.

Tam anlamıyla, yüzde yüz yönetilebilir bir yaşamdan söz ediyoruz. Olasılıklardan, rastlantılardan, özgür iradeden söz edilemeyecek bir yaşam…

Biraz etrafımıza baktığımızda henüz tekelleşmemiş küçük boşluklar dışında her ekonomik alanda oluşan tekelleri görebiliriz.

Örneğin pek yakında ülkemizde de dünyada da tarım yapmak, nasıl yapılacağına, ne üretileceğine karar vermek tümüyle dünya çapında merkezi bir şirketler bütününün elinde olacaktır. Hiç kimse istediği tohumu, fideyi istediği yere ekemeyecektir. Hatta birçok kişi belki bağ bahçesini, topraklarını çok uluslu şirketlere satmış olacak ve neyin, nereye, nasıl ekileceğine kafa yormayı zaten bırakmış olacak

Bu şirketler “artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak” için hem kâr etmek hem de rekabet edebilecek durumda olmak zorundalar.

Evet, ekonomik sistem bir ölçüde halen rekabet içerdiği için daha çok ürünü daha ucuza mâl etmek zorunluluğu olacak bu şirketlerin.

Aslında dertleri dünya insanlığının artan ihtiyaçlarını karşılamak falan değildir. Amaç dünya pazarının hâkimi olmak ya da gücünü korumak olacaktır. Bir başka deyişle yüzde yüz yönetilebilir dünya sistemi içerisindeki emir-komuta kademesinde yani hiyerarşi piramidinde üstlerde olmak dertleri.

En düşük mâliyetli üretim nasıl olur? Bu öncelikle havayı, suyu, toprağı kirleterek ve emeği ucuza satın alarak, kalitesiz ve sağlıksız ürün üretmekle olur. Bu nedenle sömürgeci ülkeler en kirli ve emek yoğun üretim tesislerini sömürdükleri ülkelerin toprakları üzerinde inşa etmişlerdir. Çünkü bu ülkelerde uymaları zorunlu bir çevre standardı yahut gelişmiş bir çevre güvenlik yasaları, sağlık standartları, emeği koruyan çalışma kanunları olmayacak, olsa da göstermelik olacaktır. Yahut rüşvetle işleyen bir ankesör sistemi olacak jetonu atan istediğini yapacaktır.

Fazla yasası olan ülkelerin de Anayasası halledilip idealsizleştirilecektir!

Her zaman, sömürgeciler pis işlerini kendi ülkelerinden başka yerlerde yapmak istemişlerdir. Örneğin plastik üretimi yapmayı ve plastik atıklarını değerlendirmeyi geri kalmış bir ülkede yaparken bilgisayar harddiski ya da mikro işlemcisini, yazılımlarını kendi ülkelerinde üretirler. Sanki aynı gezegenin üzerinde yaşamıyormuşuz gibi. Sanki gün gelip aynı kirlilikten onlar da etkilenmeyecekmiş gibi.

Halbuki artık Çin’de bir fil gaz çıkarttığında kokusu Pentagon’da duyulmaktadır.

Sömürgeci ülkelerde hele de yönetici düzeyinde kişilerin daha zekice düşünebileceklerini sanıyorduk belki de, ama bu ülkeleri yönetenleri de, birileri, bu sistemi bir şekilde yürütmeleri için oturtuyor oraya. Yani Obama ya da Debaba fark etmiyor.

Birileri dedik yine gizemli bir söz oldu bu…

Bu birilerinin amacı üretim yaparak çok para kazanmak değil.

Dünya ölçeğinde sadece üretimin tümünü kontrol altında tutmak da değil.

Asli hedef yüzde yüz yönetilebilir bir dünya ve yüzde yüz yönetilebilir bir insan populasyonu.

Düşünsenize örneğin günün birinde bir gıda üreticisi dev kartel ya da bir üst organizasyon, dünyanın bir bölgesinde insan populasyonunun (nüfusunun) hızlı geliştiğine, nüfusun izin verilenden hızlı arttığına karar verecek ve bir tür gıda ürününü geliştirip o bölgeye göndererek ortalama insan ömrünü 20 yıl azaltacak. Belki bir başka yerde başka şirketlerin araştırma geliştirme departmanları insanlar üzerinde de genetik denemeler yapacak.

İnsanı dünya üzerinde yaşayan mikrop benzeri bir canlı gibi gören bazen “halk düşmanı” da dediğimiz psikopatolojik “üstün insanlar” böyle düşünecek ve böyle görecek hayatı. Böyle görüyorlar hatta. Onların izin verdiği şekilde ve onların müsaade ettiği kadar yaşayacağımız bir sistemin öngörüsü bu.

Bazı şeyler bize çok korkunç gelir, sonra saçma gelir, sonra imkansız deriz, sonra belki, olabilir deriz, sonra da gerçekleştiğini görürüz. Hatta bazı gerçekler de gözümüzün önünde, ortadadır da biz göremiyoruzdur.

Teknolojik  tutsaklık

Çoklarımız yaptığımız her şeyin Tanrı tarafından görüldüğüne, duyulduğuna inanırız. Günah olarak bilinen şeyleri yapmaz bu gibi düşüncelerle hareketlerimizi ölçülü hale getiririz. Bu günlerde bilişim teknolojisi ve elektroniğin geldiği nokta neredeyse bir insanın kendinden habersiz olarak günlük tüm hareketlerini izleyip dinleyebilecek, kaydedebilecek ne yiyeceğini belirleyip, dışkısını bile alıp analiz edebilecek noktada. Sömürgeciler teknolojik ürünleri geliştiriyor ve kullanımını giderek yaygınlaştırmaktalar.

Hatta  bilmediğimiz,  gizlenen  yeni  teknolojiler  de  olabilir.

Örneğin araçla giderken artık polis ekiplerinden, radarlardan çok mobese kameralarına daha fazla dikkat göstermekteyiz.

Cüzdanlarımızda taşıdığımız bir yığın kimlik kartı, banka kredi kartı şimdilerde anahtarlık ve bilekliklerle süs gibi taşınmaya başlandı.

Kısa süre sonra bunların da üzerindeki mikro chiplerini kollarımıza dövme biçiminde bir moda özentisi ile övünerek yapıştıracağız hem kartlarımızın çalınmasına kaybolmasına da engel olduğumuzu düşünüp rahatlayacağız ve farkında bile olmadan göz göre göre barkodlu insan olacağız.

Abartı gelecek ama daha sonraki aşamada bu elektronik icatlar, chip türü şeyler sinir sistemimize entegre edilebilirse uzaktan kumandalı insan bile olabiliriz.

Okumaya devam edin ‘Yüzde yüz yönetilebilir Dünya ve İnsanlık’

26
Eki
11

Tarih, kabul etmeyecek

Milli Kurtuluş mücadelemizin hazırlık döneminden itibaren her aşamasında meydana çıkmış isyanlar da bu gerçeğin adeta bir ispatı niteliğindedir.

Ahmet Anzavur Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe Kurtuluş Savaşı yıllarında çıkan isyaların liderlerindendi.1919-1921 yılları arasında çıkmış olan
ayaklanmaları yalnızca isimleri, bölgeleri ve süreleri ile kısaca incelediğimiz zaman şu sonuçlara varabiliriz. Bir kere eğer ayaklanmalar olmasaydı Ulusal
Kurtuluş Savaşı daha kısa sürede daha az kayıpla kazanılacaktı. Doğal olarak isyanlar olmasa ülke bu kadar çok maddi ve manevi kayıplara uğramayacaktı. 

Emperyalizmin  içerideki  yandaşları

Ebedi önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, büyük eseri Nutuk’ta iç isyanları ve sebeplerini şöyle anlatır :

“Efendiler, 1919 yılı içinde, ulusal girişimlerimize karşı başlayan iç isyanlar, süratle memleketin her tarafına yayıldı.

Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında; Bozkır’da; Konya, Ilgın, Kadıhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; İmralı, Refahiye, Zara, Hanik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün memleketi yakıyor; hainlik, cehalet, kin ve bağnazlık dumanları bütün vatan göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara’da karargahımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargahımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kudurgan saldırganlar karşısında kaldık. Batı Anadolu’nun İzmir’den sonra önemli yerleri de yeniden Yunan ordusunun saldırılarıyla çiğnenmeye başladı.”

Bilinen başlangıcından bugüne kadar tarih içinde varlıkları yok olmuş ya da halen var olsalar bile refah, huzur ve insanca yaşama mutluluğuna ulaşamamış ve kalkınamamış devletlerin kendi insanlarına yaşattıkları tüm bu sorunların birtek nedeni vardır; emperyalizm. Ancak emperyalizm; bilinenin, dayatılanın, beyinleri şartlandıran masalların dışında hiçbir zaman salt yabancı güçler ve devletler olmamıştır. Tarihten bugüne kadar hiçbir devlet ve güç bir toplum içinde yandaş ve işbirlikçiler bulmadan emperyalist olmamıştır ve olabilme imkanı da yoktur. Kim hedef gösterilirse gösterilsin, tarihi gerçek şudur ki, en amansız emperyalistler milletlerin bizzat kendi içlerindedirler.

Kısaca bir bakalım, son dönemlerinde yüzbinlerce borç altın para alıp bununla saraylar, köşkler, kasırlar, konaklar yaptırıp bu paralarla lüks ve refah içinde yaşayan ve bu borcun tüm yükünü ve yıkımını da insafsızca halkın omuzlarına yükleyen Osmanlı hanedanı zamanın emperyalist diye bilinen devletlerinden daha da acımasız bir emperyalist değil miydi? Ebedi önderimizin yaşamının son bulmasından sonra gelen iktidarlar, devletin temel kuruluş ilkelerini ve devrimlerini zamanın şartlarına ve gerçeklerine uyduruyoruz diye içeriğini boşaltıp, kağıt üzerinde isimlerinin dışında hiçbir niteliğini ve niceliğini bırakmayarak yandaşlarının dışındaki geniş halk yığınlarına en aımasız emperyalizmi yabancıların bile yapamayacakları boyutlarda yaşatmadılar mı? Batı tasmasıyla bağlanmış, Batılıların attıkları kemikleri yalayan, ağızlarını her açtıklarında yabancı sermaye diye havlayan başta TÜSİAD olmak üzere birçok kuruluş bugünün en büyük emperyalisti denilen ABD’den daha da emperyalist değil midirler ?

Bunların en büyük istekleri, kendi küçük gruplarının dışındaki geniş halk kitlelerine tüm dayatma ve insafsızlıklara razı olmayı kabul ettirebilmektir. Eğer bu olmazsa uygulanacak yöntem, ulusun mücadelesini engellemek ve etkisiz kılmak içindış güçlerden de utanmazca her türlü destek ve yardımı alarak ayaklanmalar çıkarmak olacaktır.

Kurtuluş  Savaşı’nda  iç  isyanlar

Milli Kurtuluş mücadelemizin hazırlık döneminden itibaren her aşamasında meydana çıkmış isyanlar da bu gerçeğin adeta bir ispatı niteliğindedir. İsyanlar her ne kadar bir devlet için tehlikeli ve yıkıcı olsalar da bir kere başladıktan sonra asıl önemli olan konu isyanın en kısa zamanda bastırılabilmesidir. Uzayan, sonu alınamayan isyanların en büyük tehlikesi içeride ve dışarıda gitgide daha büyük yandaş kazanılması ve halk üzerinde bitkinlik yaratması olur.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın Türk İstiklâl Harbi kitabının 6. cildinde Milli Kurtuluş Harbi içinde meydana gelmiş isyanlar ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. Ayrıca Mehmet Kılıç’ın “Cumhuriyet Yolunun Kilometre Taşları” kitabında da o dönemin isyanları konu edilmektedir.

Bugün yaşadığımız ve gittikçe de güç ve cephe kazanan bölücülüğün nasıl bir tehlike olduğunu anlamamız için, yakın tarihimiz içindeki iç isyanlar çok iyi bilinmelidir.

O dönemin isyanlarına başlıklar halinde kısaca bir bakalım :

Okumaya devam edin ‘Tarih, kabul etmeyecek’

26
Eki
11

Yurttaşlık Bilgisi !

7’den  70’e  bütün  Türkiye  Cumhuriyeti  vatandaşlarının  fark  etmesi  gereken  gerçek  şudur :

“Milli  varlığın  temeli  milli  bilinçte  ve  milli  birliktedir.”

Bu  söz  Atatürk’e  aittir.

Gerçekten de milli birlik olmayan ülkelerin düştüğü durumu hep birlikte görüyoruz..

Milli bilinç ve milli birlik sarsılmışsa, o ülke halkının başı artık belâdan kurtulmaz..

Bu  bilinç,  eskiden  ilkokullarda  “Yurttaşlık  Bilgisi” derslerinde  her  çocuğa  kazandırılmaya  çalışılırdı.

Esasen okullara Yurttaşlık Bilgisi dersini koyan da Atatürk idi..

Hatta bu dersin ilk kitabını yazan da oydu..

Temel ilke, ülküde, kaderde, tasada, kıvançta birlik idi!

***

Bence bugünkü sıkıntıların temelinde, sağ veya sol ideolojilere mensup siyasilerin, ilkelerini Atatürk’ün tespit ettiği yurttaşlık bilgisinden uzaklaşması yatar.
Aslında o yurttaşlık bilgisi, bugünkü Anayasa’ya kadar yaşamıştır. O ilkeleri darbeci askerler değil, bizzat Atatürk tespit etmişti.
Milletvekillerinin üzerine yemin ettikleri Anayasa’nın “Bu Anayasa” diye başlayan başlangıç ilkelerinin son bölümü şöyledir:
“Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve ’Yurtta sulh, cihanda sulh’arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
Fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,
Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Demek ki vatandaşı milli sevinç ve kederlerde birleştirmek sadece devleti yönetenlerin görevi değildir..
Bu duyarlılığa sahip olmak her vatandaşın görevidir.
İşte ABD ve PKK dayatmasıyla değiştirilmek istenen Anayasa’nın başlangıç ilkeleri böyledir.

***

Değiştirmek istiyorlar, çünkü Türk Milleti içinden mümkün olduğu kadar çok sayıda millet çıkarmak istiyorlar. Türk Milleti’nin gücü milli birliğindedir. İşte o birliği dağıtmak için, etnik, dini veya siyasi farklılıkları kullanarak, ayrı bir ülkü verilmiş, ortak ülküden koparılmış kitleler oluşturmaları gerekiyordu. Bunu kısmen başardılar.
Büyük felaketlerde görüyoruz ki, işte bu milli bilinçten koparılmış kabul edilen insanları düşman yerine koyarak kin ve intikam duyguları ile hareket eden, yurttaşlık bilincinden ve milli birliğin öneminden habersiz insanlar da var..
Onlar, bu davranışın, bumerang gibi kendilerine de yansıyacağını göremeyen cahillerdir..

Fakat bereket versin ki bu cahilliğe rağmen, milletin genetik kodlarında bulunan feraset, özellikle Van depremi gibi felaket zamanlarında ortaya çıkıyor..

Televizyonlarda, basında veya sosyal medyada açıkça görüldüğü gibi okumuş cahiller milli birliğe daha fazla zarar veriyor..

Okumaya devam edin ‘Yurttaşlık Bilgisi !’

26
Eki
11

İLK KURŞUN GAZETESİ, İKİZTAŞ KÖYÜ’NDEYDİ…

İlk Kurşun Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Güneş Erkul, Tiyatro Sanatçısı-Yazar Utku Erişik ve İlk Kurşun Gazetesi Denizli Temsilcisi Birsen Var, 22 Ekim 2011 günü, Muhtar Hasan Yayla’nın davetiyle Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkiztaş Köyü’nü ziyaret ettiler.

20 Ekim’de Denizli Serinhisar ve 21 Ekim’de Burdur Gölhisar’da düzenlenen “Demirden Bir Duvar: Atatürk Gençliği” adlı panel etkinliğinde konuşmalarını yaptıktan sonra İkiztaş Köyü’ne geçen Erkul ve Erişik, köylülerin yoğun ilgisiyle karşılaştı.

Saat 21:00’de köy meydanında toplanan İkiztaşlılar, Erkul ve Erişik’le sorunlarını paylaşarak, çözüm önerileri üzerine sohbet etme olanağı buldular.

ÖZELLEŞTİRME  KÖYLÜYÜ  BİTİRDİ

Köy sakinlerinden Ramazan Lütfü Yavuz, köyün ekonomisinin zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağı üretimine dayandığını belirterek başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Biz burada tamamen organik tarım yapıyoruz. Ürettiğimiz zeytin ve zeytinyağında insan sağlığına zararlı hiçbir madde kullanmıyoruz. Bu bizim 4-5 ayımıza mal oluyor; fakat ‘ağalar’, yani ‘zengin efendiler’, bir gecede her türlü hileyle zeytin üretip bizden daha çok para kazanıyorlar. Bizlere ürünlerimizi pazarlama olanağı verilmiyor. Bu işi birkaç kişi tekeline almış durumda… Bu kişiler, zeytini kilosu 3 TL’den bizden alıyorlar, 15 TL’ye size satıyorlar. Yani asıl emek harcayan ve zeytinin zorluğuna katlanan köylü, sofraya gelen zeytinden en az para kazanan oluyor. Önceden gübre de, ilaç da, bize devlet tarafından veriliyordu; ama örneğin TARİŞ’in özelleştirilmesinden sonra köylüye destek yok. Ziraat odalarına ve ilçe tarım müdürlüğüne başvurulduğunda hiçbir şekilde yardım alamıyoruz.”

EMEK  BİZDEN  AMA  PARA  ZENGİNE !

Bu arada söze giren komşu köy Çomakdağ’dan Ali Muzaffer Akar, iki köyün sorunlarının aynı olduğunu söyledikten sonra şunları ekledi:

“Devletten zeytin yağı üreticisine sahip çıkmasını istiyoruz. Emeği biz veriyoruz; ama para, zenginin kucağına gidiyor. Eskiden tarımla devlet ilgileniyordu; şimdi özel şirketler piyasayı belirliyor, bu mekanizma da köylünün hep aleyhine işliyor. Örneğin askeriye, öğrenci yurtları ve hastane gibi resmi kurumların zeytini bizlerden alması sağlanabilir; bundan hem devletimiz kazanır, hem de biz kazanırız. Bunun yapılması için hiçbir engel yok; ama yapmıyorlar. Çiftçilik artık bitti… 12 yıl önce 6 TL olan zeytinyağının kilosu bugün 3,5 TL… Yani 12 yıl öncesinden bile daha ucuza gidiyor zeytin. Yapılan iş hiç kolay değil; emeğimize yazık!”

Araya giren köylüler, bahçeden topladıkları zeytini buna uygun yollar yapılmadığı için eşek ve katırlarla taşımak zorunda kaldıklarını, her bir eşeğin ya da katırın da yıllık 1000 TL’ye yakın bir masrafı olduğunu vurguladılar.

İkiztaş Köyü Kültür Turizmi ve Çevreyi Geliştirme Derneği Başkanı Erdal Kınç; köyde yayla turizmi, doğa sporları ve dağcılık gibi faliyetlerin altyapı eksikliğinden dolayı yapılamadığını, sorunlar çözülürse köyün büyük bir turizm yeri olabileceğini belirtti.

Köyün Muhtarı Hasan Yayla’nın bu konudaki çabası ise, köye vardığımız ilk andan itibaren açık bir şekilde görünüyordu. Köyde altyapının kurulması için yoğun bir çalışma yürütülüyor şu anda. Muhtar Yayla, Ankara’ya ve Muğla Merkez’e sık sık yaptığı ziyaretlerle köyün tüm altyapı sorunlarını giderecek bir çalışma başlattıklarını, Nisan 2012’de her işi bitireceklerinin müjdesini verdi. Şimdiye dek, köylerde buna benzer bir çalışma görmemiştik; köylülerin heyecanı bize de yansıdı. Yol ve kanalizasyon çalışmaları, köy meydanının çevre düzenlemesi gibi ana başlıklarda toplayabileceğimiz çalışmalar, bir muhtarın çalışkanlığı ile köylülerin dayanışması için verilebilecek güzel bir örnek teşkil ediyor.

Akşam serinliğinde sıcak çaylar içilerken sohbet de giderek koyulaştı.

Okumaya devam edin ‘İLK KURŞUN GAZETESİ, İKİZTAŞ KÖYÜ’NDEYDİ…’

26
Eki
11

Rejim değişecek

Deprem,  kar,  kış,  harekât  dinlemiyor.

Anayasa  değişecek,  “sivil”  anayasa  gelecek !

TC’nin  rejimi  değişecek,   2. Cumhuriyet  mi,  yoksa  Neo-Osmanlı   Padişahlığı  mı  olacak;  şimdilik  açıklanmadı…

Ama şimdiki anayasanın “değiştirilemez” maddelerinin değiştirilmeden öte tümüyle kaldırılacağı artık ayyuka çıktı.

Buna karşılık Erdoğan’ın “Değiştirilemez maddeleri” var. Referandumda halkımızın “Evet” dediği 26. madde. Başbakan Erdoğan, Kızılcahamam kampında “26. maddeye dokunmayın” talimatı verdi. Emir büyük yerden! Bu maddelerin çoğu orduyu hizaya getirmeye matuf. Askerlere sivil yargı yolu açılacak… Komutanlar Yüce Divan’da yargılanacak… “Dokunulmasın” dediği maddeler arasında, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısını değiştiren hükümler de bulunuyor… Yani yargıyı iktidarın baskısı altına alacak hükümler.

***

Mâlum cerideler, varakpâreler ’Yeni Anayasa’yla olacakların müjdesini veriyorlar. Mesela Star: “Alçaklığın zirvesi. Teröre inat Sivil Anayasa!”… Taraf: “Savaşa Âşıklarmış! Her şeye rağmen Anayasa. Girdiğimiz yoldan dönmek yok!” Akit: “Sivil Anayasa istemeyenler iş başında!.. Şeytanlar kudurdu!.. Sivil Anayasadan geri adım yok!”
Tabii, yalakalar da mangalda kül bırakmıyorlar… Hasan Cemal eski düzen değişiyor diye mutlu; der ki: “Asker-sivil ilişkilerinde taşlar, demokrasilerde olması gereken yerlere ağır ağır oturmaya başladı. Bu konuda, yani demokrasi ve hukuk devleti açısından son noktayı koyacak olan ‘Yeni Anayasa’dır.”
İhsan Dağı: “Ey Kemalistler, Beyaz Türkler, CHP’liler! Çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa asıl size lazım”
diyor.

Hepsinin hedefi “Kemalizm”, yani Atatürkçülük ve “Beyaz Türkler”, yani milliyetçiler!..

***

Ne var ki bugün Atatürk Cumhuriyetinin tepesinde, O’nun Çankayası’nda, hasbelkader “Tramvay Demokrasisi” sayesinde oturan zatı şerif, gül gibi Cumhurbaşkanımız, 1992’de Refah Partisi’nden Kayseri Milletvekili seçildiğinde bir toplantıda aynen şöyle konuşmuştu: “70 yıldır halkına zıt bir sistem içindeyiz. Şık olmayan, halkına düşman bir sistem içindeyiz doğrusu 70 senedir… Tek partinin 6 sloganı ile ortaya çıktı, milliyetçilik, laiklik vs. bu ilkeler millete zorla dayatıldı… Tek insanın heykeli, tek insanın resimleri… Türkiye’nin Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi andıran büyük karakteristikleri var. Halkın yıldırıldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Aynı tek adam pozisyonu. Her yerde aynı tek insanın resimleri, heykelleri!.. ‘Ne mutlu Türk’üm’ yaza yaza ilkelleştik!.. Milliyetçilik, Türkçülük şeklinde alınmış ve ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. ‘Ne mutlu Türk’üm’ lafını her yere yaza yaza Türkiye ilkel bir hale dönmüştür… Tek parti devrinden kalan zihniyetin değişmesi, İslam’a bakış açısından değişmesi gerekir kanaatindeyim. Bu açıdan 2. Cumhuriyet ve Yeni Osmanlıcılık kavramlarının tartışılması çok sağlıklı.”
Hafızalar nisyan ile malûl olsa da arşivler yanılmaz. Şu bağlamda; “Godo’yu”, ‘Yeni Anayasa’yı beklerken, hatırlatmak istedik… Gül’ün zihniyeti Cumhurbaşkanı olunca değişti mi?.. Değişmişse bunun sıfatını da siz koyun !
Okumaya devam edin ‘Rejim değişecek’

26
Eki
11

Libya bitti… sıra kimde ?

Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra ABD emperyalizmi açısından sıranın kime geldiği sorusu önemli.

“Arap Baharı”nın Türkiye ve dünya solunun önemli bir kesiminde dahi kafa karışıklığına yol açan rüzgarı, ABD’nin NATO aracını devreye soktuğu Libya örneğinde, Kaddafi’nin linç görüntüleriyle birlikte tersten esmeye başladı. Kaddafi’nin linç edildiği vahşet görüntülerinin medyada bu denli rahat sergilenmesinin, ABD emperyalizminin tüm dünyaya geçtiği kanlı bir mesaj olduğu görüşü ağırlık kazanmaya başlarken, Libya’yı bundan sonra nasıl bir gelecek beklediği de tartışılmaya başladı.

Fakat emperyalizmin Libya’da kazandığı başarının, Libya’nın geleceğinden çok, sıranın hangi ülke veya ülkelere gelmekte olduğuna işaret ettiğine ilişkin sorular da artmaya başladı. Başta Ortadoğu’da Suriye, İran ve Yemen olmak üzere, saldırganlığın yeni araç ve yöntemlerle Afrika’ya ve hatta ABD emperyalizminin arka bahçesi olarak nitelenegelen Latin Amerika’nın sol iktidarlar tarafından yönetilen ülkelerinden Venezuela, Bolivya gibi ülkelere yöneleceği görüşleri, şimdiden ağırlık kazanmaya başladı. ABD ile yarım yüzyılı aşan mücadelesinde dünya halklarına umut olmuş Küba ise, şimdilik dillendirilemiyor.

Libya  zaferi,  Afrika’da  yeni  müdahaleler  için  “ilham”  verdi

ABD emperyalizminin Afrika işgal planları ile ilgili haberimiz için: “Emperyalizm işte budur!”

Kaddafi’nin tutunduğu son yer olan Sirte’de vahşice öldürülmesi, emperyalizmin kazandığı çoktandır belli olan Libya zaferinde son fırça darbesi oldu. Oysa zafer, ABD Kongresi’nde çoktan yeni kararlar için “ilham” vermişti bile.

ABD’nin Afrika İşlerinden Sorumlu Dış İlişkiler Alt Komite Başkanı senatör Chris Coons, Kaddafi’nin öldürüldüğü gün verdiği bir birifingte, Başkan Obama’nın Demokratlar ve Cumhuriyetçiler tarafından desteklenen Afrika’ya 100 ABD muharip birliği gönderilmesi kararında, Libya zaferinin verdiği “ilham”ın etkili olduğunu açıkça dile getirdi.

Obama geçtiğimiz hafta, muharip birliklerin, Uganda’daki “Lord’s Resistance Army (LRA) adlı Hıristiyan örgütünün liderlerini ele geçirmek ve örgütle savaşmak” gerekçesiyle, Uganda’da görev yapan bölgesel kuvvetlere destek amaçlı gönderileceğini, Uganda’da ABD askerlerinin konuşlandırılmasının ayrıca ABD ulusal güvenlik ve dış politikasını ilgilendirdiğini söylemiş, ABD’nin diğer işgal ve askeri müdahalelerdeki söylemini tekrarlamıştı.

Kuzey Uganda merkezli, ancak dört farklı ülkeye yayılmış LRA’nın az sayıda Hristiyan köktencisinden ibaret olduğu bilinirken, örgütün ağır silah bulundurmadığını ve ABD için ulusal bir güvenlik tehdidi oluşturamayacağı şöyle dursun, Uganda’nın Museveni hükümeti üzerinde bile istikrarsızlık yaratamayacağı, konunun, Afrika’daki petrol ve maden kaynakları üzerinde bir paylaşım savaşı olduğu biliniyor.

Uganda’dan Güney Sudan’a, Orta Afrika Cumhuriyeti’ne ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne kadar uzanan petrol ve yeraltı kaynakları hattı üzerinden Afrika’da ABD’nin öncüsü olacağı bir emperyalist işgal planı olduğu çok açık.

Ortadoğu…   Suriye  ve  İran  hedefte

ABD’nin 2012 Başkanlık seçimleri nedeniyle büyük bir rekabete girişmiş Demokratlar ve Cumhuriyetçileri ortak kararlar almak için teşvik eden Libya zaferi kadar, Libya’dan sonra sırası gelmesi beklenen ülkelerin liderlerine ve halklarına korku salmak için kullanılan Kaddafi’nin linç edilmesi görüntüleri de ABD’den şuursuz açıklamalar gelmesine sebep oldu.

2008 Başkanlık seçimlerinde Obama’nın karşısında yarışan Cumhuriyetçi senatör John McCain, Kaddafi’nin ölümüyle birlikte, “bu bahar sadece Arap Baharı değil. Beşar Esad dahil olmak üzere dünyanın tüm diktatörlerinin, hatta belki de Putin, ve Çin’in bazı yöneticilerinin de endişelenmesi gerekiyor. Bu ülkeler, Libya’da ayaklanan halka bizim yardım eli uzattığımızı gördü” dedi. Açıklamayı sadece kendileri açısından yorumlayan Rus yöneticiler, “senatör çok yoruldu”, “McCain, kafasındaki hamamböcekleri ile ünlü”, ve nihayet “ABD’nin tutumunu yansıttığını düşünmüyoruz” deseler de, McCain’in işaret ettiği Suriye’nin, ABD emperyalizminin öncelikli hedefi olmaya devam ettiği bir sır değil.

Zira, Suriye’ye yaptırım öngören taslağın gündem olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısında, ABD’nin Suriye’ye müdahalesinin uluslararası ilk adımı anlamındaki yaptırımların geçmesini veto ederek engelleyen de, Çin ile birlikte Rusya idi.

Libya müdahalesinin ABD ve İngiltere ile birlikte ortaklarından olan Fransa’da liberal basının Kaddafi’nin linç edilmesi görüntülerini yayınlanmasına yönelik eleştirileri, “devrim bir gala yemeği değildir” sözüyle karşılaması, Arap Baharı olarak adlandırılan gelişmeleri, emperyalizmin işgal gerekçelerinin bazı eklerle güncellenmesi olarak yorumlamak mümkün.

Önce “haydut” bir devlet yaratarak bu ülkeyi hedef haline getirmek, ardından o ülkedeki yerel “isyancılar”ı “özgürlük savaşçısı” ilan ederek desteklemek, uluslararası insan hakları örgütlerini ve medyayı kullanarak sivillere yönelik insan hakları ihlallerini gündeme getirmek ve sivilleri korumak bahanesiyle BM yaptırımlarını devreye sokmak, kendi istihbarat teşkilatlarını ve silahlarını “isyancılar”a destek olarak devreye sokmak ve nihayet kendi askerlerini devreye sokarak işgal sürecini başlatmak, ardından tümüyle emperyalizmin denetimine girmiş kukla yönetimler oluşturmak, bu modelin adımları. “Arap Baharı” ile gelen ekler ise, tüm bu gelişmelerin fitilini ateşleyeni, o ülkelerdeki halkın “devrimci” ayaklanması olarak adlandırmak… Tunus, Mısır ve nihayet Libya’da olduğu gibi, Suriye ve İran’da da uzun zamandır yürütülmeye çalışılmakta olan model de bu…

Ya  Latin  Amerika’nın  solcu  iktidarları :  Venezuela,  Bolivya,  Küba…

ABD’nin “halk hareketleri”ni “nasıl desteklediği ile ilgili haberimiz için: “ABD’den gençliğe “devrimci” destek!”

Geçmişte darbeler, faşist diktatörlükler yoluyla müdahale ettiği Latin Amerika’daki devrimlere ve halkçı iktidarlara bugün farklı araçlarla müdahale etmeyi sürdüren ABD’nin, “Arap Baharı” ve Libya zaferini Latin Amerika ile taçlandırmaya çalışacağı şimdiden tartışılmaya başlandı.

Özellikle de Mısır’ın Tahrir Meydanı’ndaki halk gösterilerinin tek itici gücü ilan edilen “twitter devrimciliği”ni selamlayan, siyasi kalkışmaların yeni biçimlerine olmadık olumluluklar biçen Türkiye ve dünya solunun göremediği, benzer bir sürecin, Latin Amerika’nın solcu iktidarlar tarafından yönetilen ülkelerinde başgöstermesi durumunda, emperyalist müdahaleye ortak olacakları idi.

Okumaya devam edin ‘Libya bitti… sıra kimde ?’

25
Eki
11

BU NASıL BİR KARA HAREKÂTı, YİNE Mİ TUZAK ?

Kara harekâtının başladığını ve Türk tanklarının Irak kuzeyi, Haftanin bölgesine girdiğini ilk biz duyurmuştuk sizlere… Devamını da biz getirelim… Bugün baktık gazetelere, harekâttan bir haber var mı, diye, yok, gazetelerde ve ekranlarda hiç ses yok, neden?

Biz de sizlere bu haberi ulaştırırken medyadan bilgi aldık, işte hala internette dolaşan harekât haberi:

http://haber.gazetevatan.com/turk-tanklari-haftanin-kampina-girdi/406776/1/Gundem

Buna göre tanklarımız Irak’a girdi ve harekât başladı teröristlere karşı. Ama bu haber bir garip… Neden garip? En başta bu harekâta ilişkin hiçbir bilgi yok, Doğan Haber Ajansı (DHA) bu konudaki haberini geri çekti, artık yayınlamıyor… Geriye vatan ve hürriyetin haberleri kaldı, ama o da yetersiz, başta sağma gibi bir haber. Bakınız bu haberde ne diyorlar:

“…Türk tankları kampa iki yönden taarruz etti. Siyahkaya köyünden sınırı geçerek Kuzey Irak’a giren 20 tank ve komando taşıyan 30 zırhlı araç, Habur’a 20 km uzaktaki kampa girdi. Operasyona Kuzey Irak’taki Türk üssü Bamerni’den hareket eden tanklar da ters yönden katıldı. Böylece kampı terk eden PKK’lıların kaçış yönleri hem kuzeyden hem güneyden kapatılmış oldu. AFP’ye bilgi veren TSK kaynaklarına göre bölgede 400 kadar PKK’lının bulunduğu sanılıyor…”

Şimdi alınız haritayı, önünüze koyup inceleyiniz, işte harekâtın en geniş kapsamlı haritası :

Tankların girdiği bölgede 400 kadar terörist olduğu söyleniyor, tankları gireli 24 saat oldu ama hiç çatışma haberi olmadığı gibi, harekâta ilişkin bir bilgi de yok. Ekranlar VAN depremi dışında hiçbir haber vermiyor.

Deprem önemli, can kayıpları önemli, yardım gönderilmesi önemli, bir şey dediğimiz yok, ama Irak’a yapılan harekât da bir o kadar önemli… Çünkü harekât demek, savaş demektir. Ülkemiz Irak’ta bir savaşa giriyorsa eğer, bundan haberimiz olması şarttır, bunu bilmek hakkımızdır, çünkü harekatı yapan Mehmetçik, Mehmetçik ise evladımız…

İşin bir başka garibi ise şu; Genelkurmay açıklama yaptı, “harekâtın büyük bir bölümü yurt içinde, dedi ve Çukurca ve Hakkâri bölgesinde başlatılan operasyonlar da bitti. Bu durumda Irak’a yapılan harekât nasıl bir harekâttır? PKK inlerinin bulunduğu Şırnak-Hakkâri hattında yapılacak operasyonlarla sınır ötesi harekâtın desteklenmesi gerekir, ama böyle bir bilgi de yok. Bir harekâtta TANK neden kullanılır? Karadan girecek birliklerin yapacağı ilerlemeyi korumak için, desteklemek için ama bu konuda da bilgi yok. Kaldı ki mesele bir tek Haftanin’le bitmiyor, asıl Hakurk var, ama buraya harekât yapıldığına ilişkin de bir bilgi yok. Bütün bildiğimiz; Haftanin’de tanklar, Hakurk’da uçaklarla havadan bombalama…

İnsandan ister istemez, bizi yine mi tuzağa çekiyorlar, diye kendi kendine soruyor insan… Nasıl bir tuzak?

Çukurca’da 26 şehidimiz var, bir önceki gün de altı şehit, toplam 32. Ardından Şemdinli’de iki, Kazan vadisinde bir şehit, etti 35 şehit, üç günde. Halkımızın tepkisi büyük, öfkesi büyük. Öylesine büyük ki, Cumhurbaşkanı bile “intikam alacağız” demek zorunda kaldı… Ülkemizin dört bir yanında teröre lanet mitingleri yapıldı, halkımız sokağa döküldü ve doğan öfkeler büyük ölçüde AKP’ye yöneldi, hani şu PKK ile pazarlık yapan AKP’ye…

İşte bu öfkeyi dindirmek için 22 taburla yurt içinde bir operasyon başlatıldı. Komutanlar Çukurca’ya gitti. Bülent Arınç; “Komutanlarımız akşam yemeğini bile eşleriyle yiyemiyor” deyip askerimize hayranlığını belirtti. Halbuki, aynı Arınç; “bu komutanlarla savaşa gidilir mi hiç” demişti. Medya “yüze yakın terörist öldürüldü, intikam alındı, baskını yapanlara hesap soruldu” gibisinden manşetler attı. Ardından Van depremi, medya her gün Van depremi anlatıp halkımızın PKK’ya yönelik öfkesini unutturmaya çalıştı, bu süreç hala da devam ediyor…

Şimdi toparlayalım: PKK ne oldu? Bitti mi, hayır, Irak kuzeyindeki inlerini gösteren harita işte yukarıda, bakınız hala oradalar… Kapsamlı bir sınır ötesi harekât, askere siyasi hedef veren bir sınır ötesi harekât başlatıldı mı? Hayır, Çukurca karşısı Irak topraklarına beş altı kilometre girdiğimiz söylendi, devamı ise yok. Zaten o dağlık arazide beş altı kilometre dediğiniz ne ki, bir dağı aşın, o yol eder, ikinci bir dağı aşmanıza gerek yok…

Sonuç: PKK aynı PKK, terör tehdidi yine aynı tehdit… TBMM Gizli görüşme de 01 Kasım’a ertelendi, yani gündemde terör yok, deprem var… PKK’ya gelince, böyle bir acı günde, böylesi insan kayıplarının yaşandığı bu günlerde eylem yapacak değil ya… Yapsa halkın hepten nefretini kazanacak, ardında hissettiği halk desteğini de kaybedecek…

Peki  bundan  sonra  ne  olur ?

Okumaya devam edin ‘BU NASıL BİR KARA HAREKÂTı, YİNE Mİ TUZAK ?’

25
Eki
11

Saldıray Berk’e Başbakan’a hakaret hapsi

ÜÇÜNCÜ Ordu eski Komutanı, emekli Orgeneral Saldıray Berk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Devlet büyüğüne hakaret etmekten Kemaliye Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen ceza kararı ertelendi.

Erzincan’da ’İrtica ile mücadele eylem planını’ uyguladıkları iddiasıyla Ergenekon silahlı terör örgütünün lideri olmaktan 7.5 ila 15 yıl arasında hapis cezası ile hakkında dava açılan ve son YAŞ kararı ile Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı görevinden emekli edilen Orgeneral Saldıray Berk, 20 Mayıs 2008 günü PKK’lı teröristler tarafından 1993’te 33 kişinin öldürüldüğü Kemaliye’nin Başbağlar Köyü’nde düzenlenen törene katıldı. O dönem Üçüncü Ordu Komutanı olan Berk, helikopterin gelmesini beklerken iddiaya göre vatandaşlara “Başbakanın memleketi sattığını da biliyor musunuz?” dedi. İddianın internet sitelerinde yayınlanması üzerine 20 Temmuz 2010 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Fatih Şahin, Orgeneral Saldıray Berk hakkında ’Kamu görevlisine hakaret’ ettiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu.

Dosyanın gönderildiği Kemaliye Cumhuriyet Savcısı Ramazan Temel’in isteği üzerine yazılı ifade veren Orgeneral Berk, “Başbağlar Köyüne gittiğim doğrudur. Ancak iddialarda yer alan konuşmalar olmamıştır. Helikopterim kalkış için hazırlanırken yanımda duran köy halkı ile bölücü terör örgütünün saldırıları hakkında sohbet ettik. O sırada bazı köylüler yollarının yapılmadığından dert yandı. Ben de onlara iyi seçilmiş yöneticilerin her şeyin üstesinden gelebileceğini söyledim. Şahsıma zarar verilmek istenmektedir” dedi.

Bunun üzerine 21 Ekim 2010 günü Kemaliye Cumhuriyet Savcılığı kovuşturmaya yer olmadığına dair takipsizlik kararı verdi. Karara Başbakanın avukatının itirazı üzerine dosya, bir üst mahkeme olan Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi 23 Aralık 2010 günü itirazı haklı bularak Orgeneral Saldıray Berk’in yargılanmasına karar verdi.

Dosyanın 30 Aralık’ta Kemaliye ilçesine ulaşmasının ardından aynı gün Kemaliye Cumhuriyet Savcısı Ramazan Temel, TCK’nın 125/ 3A ve 125 /4 maddeleri uyarınca ’Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret’ ve ’alenen hakaret’ suçları ile hazırladığı iddianameyi Sulh Ceza Mahkemesine gönderdi. Sulh Ceza Mahkemesinin iddianameyi kabul etmesinin ardından Berk hakkında, 1 yıl 4 ay ila 2 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezası istemi ile dava açıldı.

Başbakan Erdoğan 6 Ekim’de şikayetini geri çekerken, davanın bugün görülen karar duruşmasında, emekli Orgeneral Saldıray Berk’e devlet büyüğüne hakaret etmekten 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Mahkeme cezayı 5 yıl süreyle erteledi.

http://www.ilk-kursun.com/haber/85395




İstatistikler

  • 2.312.896 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ekim 2011
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

En fazla oylananlar