Ekim 2012 için arşiv

31
Eki
12

Terörist holiganlara tribün yasağı getirilsin 10 Kasım törenleri seyircisiz oynansın !

Bira  içmek  veya içmemek  değildir  mesele…  Gençliğine  ayık  olmaktır.

“19 Mayıs”ta  kuruldular.
Hepsi  üniversite  öğrencisi.
Sağcı-solcu  ayrımı  yapmıyorlar.
Kriterleri  yurtseverlik.
Ve,  cumhuriyet  devrimleri.

*

İstanbul Çağlayan, Ankara Tandoğan ve İzmir Gündoğdu’daki Cumhuriyet mitinglerinin tertip komitelerinde yer aldılar; en son 29 Ekim’de Ankara Ulus’ta ellerini taşın altına koydular.

*

Şehitlere sahip çıkıyorlar. Teröre lanet mitingi düzenliyorlar. Habur rezaletiyle sonuçlanan açılım’a karşı durdular; TBMM önünde protesto gösterisi yaptılar. “Türk-Kürt kardeştir, ABD kalleştir” sloganı onlara ait… Diyarbakır Bismil’in Aslanoğlu Köyü’ne sırtlarında harç taşıyarak “Cumhuriyet Okulu” inşa ettiler.

*

Logoları…
Mustafa  Kemal  fotoğrafı.
Dergileri  var.
Adı,  Kırmızı  Beyaz.

*

Yetmez ama evet’e hayır dediler.   Broşürler, klipler, tişörtler hazırlayıp, neden hayır denilmesi gerektiğini anlattılar.   Yandaş basın onlardan nefret ediyor, yalan haberlerle iftira atılıyor, hedef gösteriliyorlar.

*

Türkçe’nin, kültür’ün yozlaşmasına itirazları var.
Dil’imizi ve milli kültürümüzü savunuyorlar.
Uyuşturucu’ya karşılar.
Yumurta’yı seviyorlar.
Malum…
Yiyenin zihni açılıyor.

*

Parasız eğitim istiyorlar.
Üniversiteden atılma pahasına “biz görevi Atatürk’ten aldık, Atamızın izindeyiz” diyerek rektör’ün karşısına dikilenler onlar… Ki, o rektör’ün babasını da sevmezdim ben.

*

Kapesese’de soruların çalındığını, yandaşlara sızdırıldığını ilk duyuran ve bu kepazeliği yargı’ya taşıyan onlar… Atatürk’e hakaret eden liboş profesörleri afişe ediyorlar, mahkemeye veriyorlar.

*

Tekel işçilerinin yanında yeraldılar, taşeronlaşmaya ve özelleştirme ayaklarıyla yabancılaştırmaya karşı çıkıyorlar. Şehir şehir, Attila İlhan Kültür Merkezleri açıyorlar.

*

Her 10 Kasım’da Anıtkabir’de toplanıyorlar. Yasaklanan 19 Mayıs’ta konserler düzenlediler. İstanbul’un kurtuluşu törenlerine “geldikleri gibi giderler” etkinliğiyle katıldılar. Çanakkale çalıştayı ve şehitlik ziyareti yapıyorlar. Hasan Tahsin ve Kubilay için yürüyüp, Uğur Mumcu’yu anıyorlar.

*

Amerikan askerlerinin kafasına çuval geçiriyorlar; sonra aynı asker’den özür dileyip, kişisel olmadığını izah ediyor, gönlünü yapmadan bırakmıyorlar; beraber hatıra fotoğrafları var. Filistin saldırılarına karşı İsrail’i… Soykırım palavrasına karşı Fransa’yı protesto mitingi yaptılar. Patrik’in ekümenik iddiasına destek veren Papa’yı ıskalamadılar, “Hacivat’la Karagöz Papa’ya karşı” başlığıyla kukla gösterisi sahnelediler. Rahmetli Rauf Denktaş’ın katılımıyla Kıbrıs konferansı düzenlediler.

*

Sloganları…
Ey vatan gözyaşların dinsin
yetiştik çünkü biz.

*

Sıfır şiddet.
Sadece bayrak ve Atatürk posteri…
Yorulmadan, sürekli demokratik gösteri.

*

Türkiye  Gençlik  Birliği.

*

Hani, her yaştan yurttaşın kendi özgür iradesiyle bayrağını alıp geldiği 29 Ekim’e soruşturma açtılar ya…
Görünen o ki, meydanlara inen sessiz çoğunluğa “ibret-i âlem” için bu gençleri hırpalamaya çalışacaklar.

Yılmaz  ÖZDİL

 Hürriyet

30
Eki
12

MUSTAFA KEMAL DİYOR Kİ : “TÜRKLER AYAKLANINI​Z..!!!”

“İstiyoruz   ki,   bütün   milletler   gibi   biz   de   tam  

bağımsız   olalım.  

İstiyoruz  ki,  kendi  evimizin  sahibi,  kendi  cebimizin  

hâkimi,   kendi   hayat   ve   namusumuzun   sorumlusu  

biz   olalım.  

İstiyoruz  ki,   yeryüzünde   zalim   kalmasın.  

Milletler   arasında   düşmanlıklar   ortadan   kalksın.  

Dünyaya   hâkim   olan   kapitalizm   illeti   bir   daha  

uyanmamak   üzere   uyusun…  

İşte,   bugün   içinde   bulunduğumuz   mücadelenin  

bizce   yegâne   manası   budur!..”

Yukarıda  okuduğunuz  satırlar,  Hakimiyet-i  Milliye  gazetesinde,   1920  yılında,  Mustafa  Kemal’in  imzasız  yayımlanan  ilk  yazısından  aktarılmıştır.

“Biz bu gaye ile harekete geçtik… Geleceğimiz ve varlığımız için, emperyalizme karşı dünya ve hayat inkılabı (devrimi) uğrunda zulümden kurtulmuş yeni bir çağa doğru yürüyoruz.”

“Giriştiğimiz iş büyük, ağır ve o nispette şerefli ve şanlıdır.”

Mustafa Kemal, başlattığı mücadelenin engebelerle dolu ve çok zor olduğunu bilmektedir.

Bu yolda savaşırken “hain” ve hatta İngiliz işbirlikçileri vatan hainleri tarafından da idama mahkum edilecektir.

Ancak  takip  edilmesi  gereken  bu  yol,  “son  derece  şerefli  ve  şanlı”dır.

Yalnız Türklerin değil, tüm milletlerin düşmanı “kapitalizm”i işaret eden Mustafa Kemal, içinde bulunduğu ve Türk milleti ile birlikte yürüttüğü bu mücadelenin, emperyalizme karşı bir savaş olduğunu söylemekte ve Türk milletinin, ezilen tüm ulusların varlığı için bir devrimle birlikte zulümün sona ererek, yeni bir çağa doğru yürünmesi gereğini de söylemektedir.

Yeni  bir  çağ.

İşte bu  üç  sözcükte,  Türk  milletinin  geleceği  şekillenmiştir.

“Görüyoruz ki, kendimizi kurtarmak için mücadele etmek demek, bütün dünya ve milletlerin kurtuluşunun milyonlarca cephesi arasında yer almak demektir. Yapılacak iş, henüz başlanmış olan iş, o kadar büyüktür ki, bu manzara karşısında insan ruhunun yüksek bir heyecanla titrememesi mümkün değildir… Çünkü bizim kurtuluşumuz, aynı zamanda dünyanın da kurtuluşu demektir. Ve bütün dünya şu uğursuz emperyalizm zulmünden kurtulmadıkça bizim için hayat ve rahat ihtimali düşünülemez. ”

Ayrıca Mustafa Kemal, Türk milletinin kendisini kurtarmanın yanı sıra, tüm dünya milletlerine örnek olacak, bir cephe oluşturacağını da işaret etmektedir. Anadolu’nun kurtuluşunu, dünyanın kurtuluşu olarak gören Mustafa Kemal, tüm milletlerin de emperyalizmin zulmünden kurtarılması gereğini savunmaktadır.

“Bu   kadar   büyük   bir   işi   nasıl   başaracağız ?” 

Aslında Mustafa Kemal sorduğu bu sorunun cevabını da çok iyi bilmektedir. O’nun derdi sadece vatanının kurtuluşu değildir. Düşmanın “aleyhimizdeki ve dünya aleyhindeki suikast tertiplerine” karşı koyacak kuvvet, anti-emperyalist güçler ve Türk milletidir. Büyük Önder, milletine güvenmekte ve onların hasletini de bilmektedir. İşgal kuvvetlerine karşı kullanılacak en güçlü silah, inançtır ve başarma azmidir. Bunun yanı sıra bu savaşta Mustafa Kemal, en güçlü müttefiklerimizin emperyalizmin zulmü altında inleyen, tüm dünyadaki sosyal sınıfların olduğunu vurgulamıştır.

Bu savaş haklı bir savaştır. Çünkü bu savaş vatan savunması, yurt topraklarının işgalden kurtulması ve bağımsız yeni Türk Devleti’nin kuruluşu için yapılmaktadır.

“Düşmanların, aleyhimizdeki ve dünya aleyhindeki suikast tertiplerine karşı neyle, hangi kuvvetle karşı koyacağız ?

İşte bu büyük mücadele içinde zihinleri en fazla meşgul etmesi ihtimali olan sualler bunlardır.

Yıllardan beri devam eden kanlı mücadelelerden sonra henüz düne ait yorgunluklar omuzlarımızın üstünde bizi çökertmeye çalışırken, eğer sadece kendi kendimize kalmış olsaydık, biz, bu şerefli olduğu kadar ağır vazifenin altından kalkamazdık.

Hâlbuki biz bu yolda hiç yalnız değiliz. Pek büyük ve pek kuvvetli müttefiklerimiz var. Öyle müttefikler ki, dünyayı emperyalizm zulmünden kurtarmak için ahdetmişler, durmadan ve sürekli olarak çalışıyorlar ve her gün yeni bir zafer kazanıyorlar.

Altı yıl önce dünyanın en büyük mücadelesine atıldığımız zaman da aynı gaye için dövüşüyorduk. O zaman da müttefiklerimiz vardı. Büyük Almanya’nın muntazam orduları, dahi kumandanları, Avusturya’nın, Macaristan’ın mükemmel askeri teşkilatı, Bulgaristan’ın tam zamanında gelen yardımı, bütün bunlar pek büyük kuvvetlerdi. Fakat bu kuvvetlerin büyük bir maksatları da vardı ki, o da, maddi bir kuvvet olmaları idi. Hâlbuki bu defa, belki de müttefik olarak bizimle beraber hareket eden böyle muntazam asker ve teşkilat kuvvetleri yoktur. Buna mukabil, dünyanın her tarafında hüküm ve kuvveti şaşılacak bir hızla yayılan fikir, ilke ve iman kuvvetleri vardır… İşte bu kuvvetlerdir ki, bizim müttefiklerimizdir.

Bütün dünya istiyor ki, insanlar ve milletler için yeni bir devir, bir adalet ve dinlenme devri açılsın. Biz de böyle istiyoruz ve işte onun için uğraşıyoruz. Asya’nın üç yüz milyonluk zulüm altında inleyen milletleri, emperyalist ülkelerin içinde zulüm altında inleyen sosyal sınıflar, hep bizimledir.

Dünyanın her tarafında, her köşesinde bizim müttefiklerimiz ve dostlarımız var. Bundan evvelki muharebede yalnız Avrupa’nın ortasında birkaç milyonluk ordulara sahiptik. Bu defa ise, bizimle müttefik (birlik) olan düşünce, ilke ve iman orduları şaşılacak bir hızla bütün dünyayı istila ediyor!”

İki yıl önce dünya mücadelesinin şekli, bir asker istilasından ibaret olduğu halde, bugünkü istila kuvvetleri düşünce ve imandır. Öyle bir kuvvet ki, kalplerden kalplere dolaşıyor, en metin kalelere giriyor, en gizli köşelere nüfuz ediyor, cepheleri aşıyor, dağlardan dağlara, denizlerden denizlere sürekli olarak yürüyor… Yürüyor, eziyor ve kazanıyor!

İşte bu defa ki müttefiklerimiz bu nitelikteki muazzam kuvvetlerdir. Günden güne büyüyen bu müthiş istila kuvvetini karşısına Avrupa emperyalizmi, çıkara çıkara Leh ordusuyla bir Yunan çıkardı. Leh ordusu son günlerde büyük bir hezimete uğradı. Emperyalizmin son başarısı, son kurşunu işte şu karşımızda, bir sel halinde ocaklarımızı tehdit eden, namus ve dinimize susayan Yunan tehlikesidir.

Bir hamle ve bir kalkışma!… Zalimlere karşı son bir savaş, bizi ve tüm dünyayı bir anda selamete, rahata ve hayata çıkaracaktır. Bunun zamanı gelmiştir. Zulüm dünyası son günlerini ve son saatlerini yaşıyor. Yunan’a bozgun vermek, sadece sultan Osman’ın mübarek namını ve mukaddes türbesini kurtarmak ve onunla beraber yüz binlerce kardeşimizi cellat bıçaklarından almak demek değil, belki de bütün dünya kurtuluşuna tarihin en büyük, en şerefli, en şanlı hizmetini yapmak demektir!

Türkler! Ayaklanınız!”

*****

Mustafa Kemal, makalesinin sonunda bir çağrı yapmaktadır. “Türkler Ayaklanınız!” Ancak bu çağrı sadece vatanı işgal altında olan, kadınlarına tecavüz edilen, zalimlerin zulmü ile karşı, karşıya kalan Türkler için değildir. Tüm dünya devletlerine, ezilen uluslara önderlik edecek çağrıdır bu çağrı…

Türkler 1. Paylaşım Savaşı’nda yenilgiyle çıkmış, onlarca senedir o cepheden bu cepheye koşan ordusu terhis edilmiş, vatanları işgal edilmiştir.

İşbirlikçiler İstanbul’da İngilizlere temenna çekmekte, Padişah ise geleceğini ve tahtının selametini babası Sultan Abdülmecit’ten miras kalan İngiliz hayranlığı ile sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Balolar düzenlenmekte, şeref ve haysiyetini yitiren nice insanlar parlak üniformalı işgalcilerin dostluğunu kazanmak uğruna vatanı satmaktadırlar.

Diğer taraftan savaş yaralarını saramamış Anadolu, aç, yorgun ve ümitsizdir. Anadolu’yu ayağa kaldıracak bir güç, bir ses gerekmektedir. Ve savaşmak için haklı bir sebep…

Savaşmak için haklı sebep, elbette vatan savunmasıdır. Anadolu’nun dört bir yanında dernekler kurulmuş, şuralar tertiplenmiş ve hatta 29 Kasım 1918’te işgale karşı İstanbul’da ilk “Milli Kongre” toplanmış, bu süreci de Kars ve Trabzon Şuraları takip etmiştir. Erzurum Kongresi, Kars ve Trabzon Şuraları’nın ortak kararıdır.

Kongrelerde, Gazi Meclis’te Bağımsızlık Savaşı’nın şiarı açıklanmış, “Ya İstiklâl-Ya Ölüm” denmiş, 29 Ekim 1923’de,10 pare top atışıyla Büyük Zafer’in utkusu Cumhuriyet’in ilanıyla gerçekleşmiştir. Çünkü “halas-ı hakiki isteyenlerin parolası” elbette “Ya İstiklâl Ya Ölüm” olacaktır.

Cumhuriyet… Can pahasına, kan pahasına kurulan bağımsız Türk Devleti… Kanla, irfanla ve devrimle…Türk milleti ile birlikte…

****

Bugün Türkiye’nin geldiği nokta son derece vahimdir. Kuvva-i Milliye ruhunun ayaklanıp, kurduğu Cumhuriyet’in bir milli bayram olarak kutlanması engellenmiş ve hatta yasaklanmıştır.

Sadece 30 DKÖ çağrı yapmış ve Türk milletini 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı ilk Büyük Millet Meclisi önünde yapılacak basın açıklamasına davet etmiştir. Bu çağrı bir mitingi ve/veya bir yürüyüşü ne yazık ki kapsamamaktadır. ADD Genel Bşk.nı Sn.Çölaşan bu konuyu, yaptığı açıklamada belirtmiştir. Yapılacak kutlama bir “Basın Açıklaması” ile sınırlıdır.

Seferberlik Yürüyüşü… Cumhuriyet’i hak etmeyen ve benimsemeyen küçük bir azınlık dışında Türk milletinin yürüyüşü olmalıdır. CHP’nin 29 Ekim’de Meclis’in önünde olacağı bilinmektedir. Yakışan da budur.

Peki, MHP nerededir? Her fırsatta, (tabanını kast etmiyorum) AKP’nin stepneliğini görev kabul eden MHP de bu kötü alışkanlığından vaz geçip Cumhuriyet’i savunmak için tüm grubu ile orada olmalıdır. Ülkücü Gençlik, yasaklanan Cumhuriyet’ine sahip çıkmak zorundadır..

HEPAR’ından, DSP’sine ve hatta ayağı yere basan solun en ucu TKP’sine kadar, aklımıza gelen gelmeyen “Cumhuriyet’i savunuyorum” diyen tüm siyasi partiler, meslek odaları ve benzeri kuruluşlar, sendikalar bu çağrının sahibi olmak zorundadır. “Büyük Yürüyüş” “Seferberlik Yürüyüşü” ne 30 DKÖ’yle ne de bir “Basın Açıklaması” ile sınırlandırılmamalıdır. Çünkü bu bir araya geliş, belki de “Birleşik Cephe”nin ilk adımı olacaktır.

Cumhuriyet’in bayramı ve halkla kucaklaşması yasaklanamaz. Yasaklanmamalıdır da… Yüz binler yetmez. Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir. cumhuriyet, atalarımızın mirası değil, çocuklarımızın, torunlarımızın bize emanetidir.

Vatan ve Cumhuriyet birlikteliği, milletle birlikte olmalıdır. Bu nedenle, 29 Ekim’de Birinci Meclis’in önünde çağrı metninde adı olmayan tüm Cumhuriyetçi güçler, sendikalar, üniversiteler, demokratik kitle örgütleri, köylüsünden kentlisine, çiftçisinden işçisine, duvarcı ustasından, öğretmenine, barolar, esnaf odaları, kadını erkeği toplanmalıdır. Yüz binler yetmez, Türk milleti orada olmalıdır.

Türk bayraklarından oluşan bir orduyu ne bir barikat ne de bir güç durduramayacaktır. Hedef Anıt Kabir’dir. Hedef Atatürk’ün huzurudur. Türk milleti Cumhuriyet’ine cılız bir sesle değil, gök yüzünü titreten, yer yüzünü sarsan bir haykırışla sahip çıkmalıdır.

Ve tüm yürekler dile gelmeli, “Ya İstiklâl- Ya Ölüm” “Tam Bağımsız Türkiye”de birleşmelidir.

MUSTAFA  KEMAL  DİYOR  Kİ:  “Türkler  Ayaklanınız..!!!”

Figen  ÖZEN

http://www.edebiyatgazetesi.com/2012/10/25/mustafa-kemal-diyor-ki-turkler-ayaklanini%E2%80%8Bz-figen-ozen/

30
Eki
12

İsrail’in işbirlikçileri

Geçen  hafta  Çarşamba  günü  (24 Ekim 2012)  İsrail  Sudan‘ın  başkenti  Hartum  yakınlarında  bulunan  Yarmouk silâh  fabrikasına  saldırdı.

Hartum  3 milyonu  aşkın  nüfusu  olan  bir  kent.   1821’de  Kavalalı  Mehmet  Ali  Paşa  tara­fından  kurulmuştur.

Şehrin adı kıyısında bulun­duğu Nil Nehri’nin fil hortumunu andıran şek­linden dolayı Arapça Al-Kartoumdan gelmek­tedir.

Saldın  günü  4 adet  F-16 savaş  uçağı Müslüman  Ürdün‘ün  hemen  yanı  başında  bulunan  İsrail‘den  havalandı.

İsrail‘e ait savaş uçakları batıda Müslüman Mısır, doğuda Müslüman Suudi Arabistan‘ın bulunduğu Kızıldeniz’de ge­nel güney rotasında uçtu.

Daha sonra sağdan dönüşle batıya yöneldiler ve Eritrenin hemen kuzeyinden Sudan hava sahasına girdiler.

Uçaklar kısa bir süre sonra Hartum yakınların­da bulunan Yarmok‘a ulaştılar ve hedefleri olan fabrikayı saldırarak bombaladılar.

Eritre‘de birisi Dahlak adalarında diğeri ise Sudan sınırına yakın Mahel Agar dağlarında bulunan İsrail askeri üslerinin, saldırının termi­nal safhası olan Kızıldeniz den Sudan‘a yaklaş­ma ve Sudan hava sahası içinde hedef bölgesi­ne ulaşma rotaları üzerinde F-16‘lara koordi­nasyon ve elektronik harp desteği olarak çok büyük yardımı oldu.

İki Sudanlının yaşamını kaybettiği saldırıdan sonra Sudan yetkilileri yaptığı açıklamalarda İs­rail‘i suçladılar ve “Misilleme haklarının saklı olduğunu” açıkladılar.

İsrail yetkilileri ise bu olay hakkında yorum yapmayı reddetti.

Bu yaklaşım İsrail diplomasisinin uluslararası hukuki sorum­luluklardan kaçmak için uyguladığı tipik davra­nış biçimiydi, İsrail’in nükleer silahlara sahip ol­masına rağmen bunu kabul veya reddetmemesi de bu bağlamda açıklanabilir.

İsrail’in  Sudan  saldırısı  ilk  değil

Hartum‘a saldırı öncesinde İsrail Sudan‘ı, Si­na üzerinden Gazze’ye silah göndermekle suçla­maktaydı.

İsrail daha önce de benzer suçlama­larla 2009 ve 201 l’de de Sudan‘a saldırmıştı.

İsrail in uluslararası kuralları hiçe sayarak yaptığı bu saldın ne ilkti, bu gidişle ne de son olacağa benziyor.

6 Eylül 2007′de 8 F-16 savaş uçağı İsrail‘den kalktı.

Hedef Suriye‘de El Kibar nükleer santra­liydi.

Savaş uçakları önce Akdeniz üzerinde ku­zeye doğru uçtular ve İskenderun Hava Radarı kontrolünde Türkiye hava sahasına girerek do­ğuya döndüler.

8 F-16 Suriye sının boyunca do­ğuya doğru Türk topraklan üzerinden uçtuktan sonra yaklaşık Viranşehir üzerinden güneye dö­nerek Suriye hava sahasına girdi ve kısa bir süre sonra Deyrizor kentinin kuzeyinde bulunan El Kibar’daki santrali bombaladı.

Saldırıdan sonra İsrail’ e dönerken geldikleri yolu kullanan F-16‘lar Türkiye‘nin kendilerine suç ortaklığı yaptığını belgelemek için yedek ya­kıt tanklarını Akdeniz‘e atabilme imkânı varken Hatay‘a bıraktılar.

Operasyon 30 dakika sürdü, Allahtan nükle­er santral henüz bitmemiş ve işletmeye açılma­mıştı. Yoksa 2011′de Japonya‘da deprem ve tsunami sonrası yaşanan Fukuşima benzeri bir felaketle karşı karşıya kalabilirdik. Gerçi bu du­rum İsrail‘in umurunda değildi!

Hâlbuki Nükleer Silahların Yayılmasını Önle­me Antlaşması (Non-Proliferation Treaty) gere­ğince Suriye‘nin barışçıl amaçlı nükleer enerji üretmeye hakkı vardı. Çünkü Suriye bu anlaş­mayı imzalamıştı. İsrail ise bu antlaşmayı imzala­mıyordu!

AKP yönetiminde Türkiye‘nin Suriye‘ye yapı­lan saldırıdan haberi vardı. Saldırıdan sonra İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Erdoğan‘ı aradı, olayı anlattı ve ondan “Başka bir nükleer santrale izin vermeyeceklerini ancak yeni bir saldırı planla­madıklarını, Suriye sessiz kalırsa İsrail’in de ses­siz kalacağını” Beşar Esad‘a söylemesini istedi.

Saldırının  Türkiye  üzerinden  yapılmasının  nedenleri

İsrail, B Kibar a yaptığı bu saldırıyı daha önce­den konuşlanarak o tarihte tamamen ABD kont­rolünde bulunan frak üzerinden çok daha kolay yapabilirdi.

Saldırıyı Türkiye üzerinden yapmayı tercih etmelerinde üç önemli neden vardı;

–  Türkiye’yi suça ortak ederek Arap ve Müslü­man dünyada ABD ve İsrail esaslı politikalara dai­ma mecbur edecek kısır döngü tuzağının içine sokmak,

–  Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve Beşar Esad’ın iktidara gelmesinden sonra her ge­çen gün düzelen Türkiye-Suriye ilişkilerinin teme­line güvensizlik tohumunu ekmek,

–  Suriye’yi görece en güvenli gördüğü istika­metten vurarak icra edilecek harekâtın başarısında sürpriz tesirini kullanmak.

Müslüman toprakların İsrail’in çıkarlarına hiz­met için kullandırıldığına örnek çok.

Bu konuda sicili en kötü ülke Suudi Arabistan!

Bu ülke resmi olarak İsrail i tanımamasına rağmen 1981′de F- 15 ve F-16‘lardan meydana gelen İsrail taarruz fi­losunun Irak‘ta Bağdat güneyinde bulunan Osirak nükleer santraline saldırması için hava sahasını kullandırmıştı.

O zaman da İsrail savaş uçakları yedek yakıt tanklarını dönüşte Suudi Arabistan çöllerine bırakmıştı.

Sevgili okurlar dün İsrail’in Siyonist politikalarına hizmet edenler bugün de aynı politikaların Su­riye bacağı için hizmette kusur etmemektedirler.

Erdoğan‘ın  en  yakın  çalışma  arkadaşı  Abdüllatif  Şener :   “Erdoğan  ile  İsrail  arasında  gizli  bir  işbir­liği  antlaşması  var.  Erdoğan  İsrail  ile  danışıklı  ha­reket  ediyor…”  diyor.

El  cevap ;   Erdoğan  İslâm  dünyasında  yalnız  de­ğil..!!!

Saygılar  sunarım.

 Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/125060

Saygılar sunarım.

30
Eki
12

Suriye’de şok suikast

Suriye   Devlet   Televizyonu,   Hava   Kuvvetleri’nde   görevli  

General   Abdullah   Mahmud   el-Halidi’ye   suikast   düzenlendiğini   duyurdu.

suriyede-sok-suikast

30 Ekim  2012  Salı  17:49

Suriye devlet televizyonu Hava Kuvvetleri’ne bağlı Tümgeneral Abdullah Mahmud el Halidi’nin başkent Şam’da düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti.

Haberde,  saldırının  Rükneddin  semtinde  düzenlendiği  belirtildi.

Suriyeli muhalifler zaman zaman Esad rejiminin üst düzey yöneticilerini hedef alan saldırılar düzenliyor.

Geçtiğimiz temmuz ayında başkent Şam’da düzenlenen saldırıda Suriye Savunma Bakanı ve Beşşar Esad’ın eniştesi Asıf Şevket suikast sonucu öldürülmüştü.

SURİYE’DE  BİR  İLK

Suriye’de Kurban Bayramı’nın bitişinin ardından savaş uçaklarının isyancılara ait hedeflere yönelik operasyonlarına hız verdiği bildirildi.

Suriye’de 19 aydır süren olayların başlangıcından bu yana ilk kez başkent Şam’a savaş uçaklarıyla bir hava saldırısı düzenlendiği öne sürüldü.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nden yapılan açıklamada, “Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir jet, Şam’ın doğusundaki Cobar mahallesine dört bomba bıraktı” denildi.

Suriye Hava Kuvvetleri’nin Humus’un dış mahalleleri ile Şam ve Halep’i birbirine bağlayan karayolu üzerinde bulunan Maarat el Numan kasabasına bombardıman düzenlediği belirtildi.
Aktivistler bombardımanda 28 sivilin öldürüldüğünü iddia ederken, bir bebeğin yıkıntılar arasından çıkarılma görüntülerini yayınladı.

http://www.yukselenkent.com/haber/gunun-gelismeleri/suriyede-sok-suikast/109.html

30
Eki
12

Dün, Sonun Başıydı…

Daha  bir  gün  önceden  elinde  çiçek  olanı  yakaladılar…

Anıta  çiçek  koyacak  ne  de  olsa…

Bomba  yerleştirse  bu  kadar  olur…

Nefret  yolları  kesti…

Kin  barikattı…

Ankara’ya  giden  bütün  yolları  tuttular…

Elinde  bayrağı  ile  Cumhuriyetin  kuruluş  gününü  kutlamak  için  yaya  yollara  düşenleri  alıp  götürdü,  cumhuriyet  düşmanı…

Zulüm  oradaydı…

Atatürk anıtının önünde cumhuriyet marşlarını söyleyenlerin gözüne biber gazı sıktılar, yıkım birlikleri…

Sussunlar  diye…

Ama…

Tarih   defterinde   düne   bir   işaret   koyun…

29  Ekim  2012…

*

Dibe  vuruştan s onra,  yüzeye  çıkıp  alınan  ilk  nefes  gibi…

Çünkü faşizmin gıcırdayan dişleri bütün çirkinliği ile engellemek istese de… Panzerler, helikopterler, coplar, biber gazları ile Cumhuriyet ve Cumhuriyet sevdalıları arasına girmek istese de…

Milyonlar  oradaydı…

*

13  yaşında  Elif…

Babası orman işçisi olduğu için büyükannesi ile geldi…

Küçük bir bayrak elinde…

O Cumhuriyetti işte…

*

“Saroz…”

Balıkçılar ona öyle diyorlar…

Yakaladığı son palamutları teslim etti, onun parası ile geldi…

Ağarmış kaşlarının arasında öyle gözleri vardı ki…

Kaplan gibi…

Bakamaz insan…

O işte Cumhuriyetti…

*

Bayrağını ağzına almıştı…

Alkışlamak istedi; dizlerini birbirine vurarak yaptı bunu..

2004’te mayında kalmıştı iki eli…

Olmayan ayakları ile oradaydı…

Cumhuriyetti işte o…

*

Düne bir işaret koyun…

Kırılma noktası dersiniz…

*

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

Göreceksiniz…

Üniversitesini, yargısını, ordusunu, medyasını, sermayesini, sendikalarını, kurumlarını, kavramlarını, ilkelerini yok ettiklerini sandıkları Cumhuriyetin en büyük gücü, o “damarlardaki asil Cumhuriyet kanı”dün oradaydı…

*

Dibe  vuruştan  sonraki  ilk  nefesti  sanki…

Unutmayın…

Dün,  sonun  başıydı…

Bekir  COŞKUN

Cumhuriyet

29
Eki
12

İSTANBUL’DA 1 MİLYON KİŞİ FENER ALAYINDA BULUŞACAK…

29
Eki
12

Maskeli İşgalin Gölgesinde 29 Ekim

Cumhuriyet   Bayramı

Ortadoğu’da   22  ülkenin   mezhep   ve   etnik   temelde  

bölünme   projesi   sanıldığı  gibi  Irak’tan   başlamadı.

 —  Türkiye’den   başladı.

AKP   ve   Erdoğan,   Kuva-i   İnzibatiye   artıklarının  

torunlarını  yanına  alarak  ülke  yönetimini  ele  geçirdi.

Seçildi   demiyorum.

Çünkü   AKP   USA’yı  yöneten  derin  güçlerin  projesidir.

AKP   sadece   ülkemiz   için   değil,   tüm   Müslüman  

devletlere   yapılacak   operasyonlar   için   de   bir  

Truva   atı   olarak   iktidara   getirildi.

Arslan BULUT iyi bir araştırmacı gazetecilik yaparak CFR’nin Erdoğan’a gönderdiği “Memorandum”u(muhtırayı) ele geçirdi.

Erdoğan kendisine gönderilen 2 Temmuz 2001 tarihli muhtırayı AKP’nin programı haline getirdi.

Şu anda ülkemiz İllüminati adlı küresel çetenin alt kuruluşu olan CFR’nin muhtırası ile yönetiliyor.

Yani CFR’nin Müslüman maskeli siyasetçilerinin eli ile işgal ediliyor.

“İllüminati’yi Mustafa Birol Cevizoğlu şöyle tarif ediyor :

İllüminati milliyetçilik ve vatanseverlik gibi kavramları insanları birbirlerine düşman eden olgular olarak kabul eder. Milli devletlerin yıkılması, dinlerin (İslam’ın) “ılımlılaşması” için çaba sarfeder. Bu kavramların içinin boşaltılması, itibarsızlaştırılması ve yok edilmesiyle birlikte tüm insanların barış içinde ve kardeşçe yaşayabileceğini ileri sürer. İllüminati’ye göre bu hedef doğrultusunda yapılacak her şey mubahtır. Yani hedefe ulaşmak için Müslüman olduğunu söyleyen biri papaz elbisesi giyebilir, Yahudi ya da Hıristiyan olan biri de imam elbisesi giyip, Müslüman cemaati arkasına takabilir…”

AKP ülkeyi her alanda işgal ettirdi. Yani MASKELİ İŞGAL gerçekleşti.

Ülkenin bütün maddi kaynakları satıldı. Üretimden çekilen devlet, üretmeden tüketmeye özendirilen Türk Halkı…

Bütün kurumlar operasyon geçirdi. “Tek dünya devleti” hedefine uyumlu hale getirildi.

Siyaset, medya, üniversiteler, emniyet, ordu, yargı, diyanet, sendikalar, tarım, hayvancılık, sağlık, yani bütün kurum ve odalar, hatta futbol bile operasyon geçirdi. Dönüştürülen, direnci kırılarak uyumlu hale getirilen kurumlar yenidünya düzeninin hizmetkarı konumuna getirildi. Vicdanları kendilerini rahatsız etmesin diye de altlarına arabalar çekildi. Devletin imkanları bir nevi “rüşvet” olarak maaş ve ek gelir olarak banka hesaplarına yatırıldı. Yani vicdan ile cüzdan arasında kalmamaları sağlandı.

Görevli siyasetçiler “gerilim politikası üzerinden” psikolojik operasyon elemanı olarak toplum üzerinde sürekli travma yarattı. Milletin öz güvenini dumura uğratma adına bütün değerleri tartışma konuşu yapıldı. Soru işaretleri yaratıldı.

TİB ve dinleme araçları ile bütün millet yasal veya yasadışı yöntemlerle dinlendi. İnsanların en mahrem yerlerine gizli kameralar konarak elde edilen görüntüler direnen bürokrat, siyasetçi, yargıç kim varsa susturmak için kullanıldı. İleri şantaj demokrasisi(!)..
Truva atı olan AKP’nin yandan veya tersten yardımcıları;

Muhalefet, işgal medyası, devşirilmiş rektör ve öğretim elemanları, emniyetin bazı birimleri, yargı, bürokratlar, bazı sinemacı ve sanatçılar, sivil toplum kuruluşlarının içlerine girerek kilit noktaları ele geçiren ortağın piçleri, karanlık aydınlar, görevli yazarlar 10 yıldır işgalin tamamlanması için canla-başla çalışıyor. Kara propaganda yapıyor.

Evet; ülkemiz bombalanmadı, bildiğimiz mertçe savaşlardan birine girmedik ama savaşın en namerdi ile ülkemiz işgal edildi.

İşgal edilen bir ülkede neler yaşanır?

Ülkenin bağımsızlığını temsil eden bayrağı suç unsuru olur. Ayaklar altına alınır. Yırtılır. Dikildiği yerlerden indirilir.

Peki ülkemizde bayrağımız indirilmedi mi? İndirildi. Suç unsuru sayılmadı mı? Sayıldı. Düşman tahrik oluyor diye indirilmedi mi? İndirildi. Yani maskeli işgalin gereği yapıldı.

İşgalcinin ilk el atacağı kurum Milli Eğitim Bakanlığıdır.

Milli Eğitim “Küresel Eğitim Bakanlığına” dönüştürülmedi mi? Dönüştürüldü. 4+4+4 haçlı eğitim sistemiyle çocuklarımız cebren kucaklarımızdan alınmadı mı? Alındı. Çocuğunu vermek istemeyen aileler Erdoğan tarafından hakarete, yani onursal tacize uğrayarak tehdit edilmedi mi? Edildi. Küresel Eğitim Bakanı, yani maskeli işgal bakanı sürekli bu milletin öğretmen ve öğretmen adaylarına hakaret etmiyor mu? Ediyor.

Haçlı işgalci hiçbir zaman Müslümanlara müsamaha göstermemiştir. Suriye savaşı aleyhine vaaz veren hoca görevden alındı mı? Alındı. Şehitler ölmez, vatan bölünmez diyen Müftü Yardımcısı sürüldü mü? Sürüldü.

Bu milletin kanıyla, canıyla kazandığı kurtuluş savaşının simgeleri olan milli bayramlarımız yasaklanıyor.

Şu  kara  propaganda  görevlisi,  “demokrasi”  havarisi  kesilen  kara  propaganda  elemanları  nerede?

Hani  bu  vatanın  bütünlüğünü  savunanları  statükocu  diye  yaftalayan  yavşaklar,  ortağın  piçleri  nerede ?

Karanlık  odalarında  derslerini  mi  tazeliyor ?

Onların  demokratlığı  küresel  şeytanların,  yani  efendilerinin  demokratlığı  kadardır.

Onların  demokrasisi  Kaddafi’yi linç  eden,  Afganistan’dan  Libya’ya  Müslüman  kanı içen,   1.5  milyon  Iraklı’yı  katledip  binlerce  kadına  tecavüz  eden,  işkence  eden,  sivilleri  katleden  Conilerin   Ebu  Gureyb  hapisanesinde  uyguladığı  insanlık  dışı  işkence  demokrasisidir.

Onların  demokratlığı  Mehmetçiğe  kurşun  sıkıp   2. İsrail’i  Ortadoğu’nun  bağrına  saplamak  için  taşeronluk  yapan  PKK,  BDP  ve  bebek  katilinin  savunduğu  demokrasidir.

Onların  özgürlük  anlayışı ;  ihanete  yol  verme,  mazlumun  ve  milletin  tepesine  binme,  bütün  milli  ve  manevi  değerlerine  küfretme  özgürlüğüdür.

Milli  bayramların  yasaklanması  ihanet  şebekelerin  “yasaklama  özgürlüğü”  içinde  yer  alıyor.

Ortağın    piçleri    tarafından   ülkemizin   işgalini  

meşrulaştırılma    görevi  her   gün   bunların   tv  

“kanal”izasyonlarından   evlerimize   lâğım   olarak  

akıyor.

Milletimiz ;   hafıza,   zihin   ve   akıl   tifosuna  

yakalan(dırıl)ıyor..!!!

“Amerikan  Çalışma  Grubu”  olan  Fetullah  çetesi  Müslüman  olmanın  ilk  şartı  olan  Kelime-i  Şehadet’ten  Peygamberimizin  adını  çıkarmadı  mı ?

Çıkardı.

Yetmedi,  Belçika  ve  Almanya’da  kilisede  Muhammet(s.a.)’siz  ezan  okudular.

Erdoğan  dinler  arası  diyalogun  eşbaşkanı  olarak  tek  dinli  tek  dünya  devleti  projesinde  rol  aldı.

Yani  dini  değiştirmek  için  görev  aldı.

Tek dünya devletinin dini olacak “protestan evanjelizm” serbest bırakılan misyonerler tarafından bütün ülkede pişiriliyor.

Cemaati  olmayan  Anadolu’da  kiliseler  şimdiden  açılıyor.

Oysa  misyonerlik  AB  müktesebatında  bile  yasaktır.

Artık   Türkleri   Anadolu’dan   Asya’ya   sürmek 

istemiyorlar.

Artık   Türkleri   Anadolu’da   boğmayı,   yok   etmeyi  

planlıyorlar.

Bizler   de ;   bunu   hâlâ   “gör(e)meyen”,   kabul  

etmeyen   ve   de   hâlâ   akepe’yi   sırtında   taşımak  

isteyen   % 50’lik   güruhu   da   artık   emperyalist  

gâvurun   içimizdeki   işbirlikçisi   olarak   düşman  

kabul   edip,   pek   tabii  ki   hesaplaşmaya   önce  

onlardan   başlayacağız..!!!

Bu   işin   lâmı   cimi   yok   artık..!!!

Bu   da   böyle   biline…

Ona    göre…

Düşman  bir  ülkeyi  işgal  ederse  ilk  iş  olarak  ne  yapar.

Ordu  komutanlarını  tutuklar.

Türk  Ordusu’nun  komutanları  nerede ? 

CİA  elemanları,  Adalet  Bakanlığında  çalışan  FBI  savcısı  ve  Amerikan  Çalışma  Grubu  F tipi  çete  ile  birlikte  sahte  deliller  üretilerek  esir  edildi.

Türk  Ordusu  açıktan  savaşa  girseydi  bu  kadar  komutan,  asker  esir  alınabilir  miydi ?

Alınamazdı.

Ebu Gureyb’in Türkiye şubesi işkence hanesi Silivri-Hasdal-Hadımköy’de kuruldu. Dün İngiltere’nin Malta Sürgünleri, bu gün Pentagon’un Silivri-Hasdal-Hadımköy’ü…

Maskeli  İŞGAL..!!!!!

Osmanlı’nın duraklama ve gerileme döneminde olduğu gibi Türklere ekonomiden el çektiriliyor.

Bankalar, iletişim, sular, yeraltı ve yerüstü kaynakları yabancıların eline geçti. Türkler kendi ülkesinde köleleşiyor.

Türkiye, Atatürk, milli bayramlarımız ve dinimiz niçin hedefte?

Bu sorunun cevabını Dr. Ramazan KURTOĞLU bir yazısında şöyle açıklıyor:

(Toynbee yaklaşık yarım asır önce söylüyor: “Batı için Güney Müslümanlığı (Suudi Arabistan – Kahire ekseni) tehlike olmaktan çıkmıştır. Ancak Kuzey Müslümanlığı (Semerkant – Buhara İstanbul ekseni veya Türk Müslümanlığı) mutlaka kontrol altına alınmalıdır. Batı için her daim tehlike oluşturabilir.”

Neden?

“Ilımlı İslam” / Dinlerarası Diyalog – İsevi Müslümanlık söylemleri ile -ki dünyanın muhtelif yerlerinde yaklaşık 100 dolayında camiye “İsa Mesih / Hz. İsa” adı verilmiştir. İslam’ı “Muhammedsiz bir İslam”a dönüştürerek, Kabala – Pagan formatlı “senkretik” Yahudilik ve Hıristiyanlığın “İbrahim’i dinler” potasına sokmak.

Bu proje esas olarak Toynbee’nin “Kuzey Müslümanlığı” olarak tanımladığı Semarkant – Buhara – İstanbul eksenindeki Hanefi- Maturidi ekolü içindir.

Çünkü bu Müslümanlık tarihten günümüze radikal -aşırı çizgiye çekilemediği gibi bilimle çok kolay haşır neşir olmakta, Müslümanlığın kadınlara verdiği üstün ayrıcalıkları hayata geçirmekte başarılıdır, akılcıdır.

“Kuzey Müslümanlığı”nın bir özelliği daha var ki Batılıları en çok rahatsız eden hususlardan birini oluşturmaktadır.

Evet, Kuzey Müslümanlığı en olumsuz şartlarda Mustafa Kemal gibi “isyancı” liderler çıkarabilmekte, imparatorluk geleneğine sahip olup ve Batı’nın emperyal hesaplarına aynı şiddette cevap verebilmektedir.

“Yeni Dünya Düzeni Tarikatı”nın oligarşik “seçilmişleri”nin BOP bağlamında özellikle “Suudi tarzı”, da ha açıkçası “Güney Müslümanlığı”na itirazları yoktur.

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in bilmediğini bilen (! ), İslami bilgileri “şeyh efendi”nin yorumuna muhtaç halde olan “dindar Müslümanları” kontrol etmek çok kolaydır.

Mustafa Kemal adeta Kuran’ı bütün Müslüman Türklerin eline verdi.

Tarihimizde ilk kez parasını cebinden ödeyerek Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’ya -14 yıl süren bir çalışmanın sonunda – Türkçe Kuran tefsir ve meali hazırlattı.

Hazırlanan tefsirin Hanefi ameli, Maturidi itikadı İslam anlayışında olmasının ayrıca bir anlamı vardır.

Atatürk Diyanet İşleri Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı’nı aynı günde kurarak Türk milletine ve dünyaya özel bir mesaj vermiştir.

Atatürk Elmalı’nın Kuran tefsir ve mealini binlerce adet bastırarak Anadolu’ya dağıttırdı.

Böyle bir teşebbüs Müslüman Türklerin Kuran’daki İslam’ı birinci kaynaktan öğrenmesini sağlar ki, emperyalistlerin hiç de hoşuna gitmez.

İşte BOP taşeronlarını, AB teslimiyetçilerini en çok korkutan burasıdır. Semarkant – Buhara – İstanbul ekolünün İslam inanç yapısı Mustafa Kemal’de ifadesini bulan milli tarih şuuru ve vatan sevgisi ile birleşirse Toynbee haklı çıkabilir.

“Kuzey Müslümanlığı” hiç beklenmedik bir anda Mustafa Kemal gibi “İSYANCI” liderler çıkarabilir.

İşte Türkiye’nin iç ve dış düşmanlarının dizlerinin bağını çözen, “bu Türkler çok olabilir” dedirten, “bunlar Türk dünyasını da, İslam dünyasını da toparlar” dedirten, şuur altlarındaki korku budur.

Bu korku yüzündendir ki, “İnsan Mustafa” mavrası ile çakma bir belgesel “Mustafa”, “tarihimizle yüzleşmek” kepazeliği ile “Güz Sancısı”, “Ermenilerden özür”, “Kürtlerden devlet özür dilesin” psikolojik operasyonları üst üste tedavüle sürülüyor. R. Kurdoğlu)

Evet, Türkiye BOP Projesinin tam merkezinde yer almaktadır. BOP ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Dinler Arası Diyalog eşbaşkanlığı ile Kuzey Müslümanlığı hedefe konmuştur.

Atatürk’ün hedefe konması, ortağın piçlerince Atatürk’e ve Atatürkçülere kuduz itler gibi saldırılması, milli bayramlarımızın yasaklanması Toynbee’nin yarım asır önce “Kuzey Müslümanlığı (Semerkant – Buhara İstanbul ekseni veya Türk Müslümanlığı) mutlaka kontrol altına alınmalıdır. Batı için her daim tehlike oluşturabilir.” Uyarısının gereğinin yerine getirilmesinden ibarettir.

Toynbee’nin ikazı işe yaramayacaktır!

Türk Milleti bu alçak saldırılara gereken cevabı verecektir.

İhanet şebekeleri korkuyor.

Makamlarında, CİA ve FBI’nın kucağında, korumalarının gölgesinde “her suçlu gibi” korkuyor.

Korku  ve  panikle  daha  da  alçaklaşıyor.

Bir  muhalefet  vekilini  mecliste  yaptığı  muhalif  konuşmalar  nedeni  ile  çocuğunun  hayatı  ile  tehdit  edebilecek  kadar  alçaklaşabiliyor.

Ama   korkunun  ecele  faydası  yoktur…

Ona   göre..!!!

Zahide  UÇAR

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=168%3A-maskeli-galin-goelgesinde-29-ekim-&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

29
Eki
12

Sözcü’den anlamlı manşet — ONA GÖRE..!!!

25
Eki
12

CUMHURİYETİMİZ İÇİN “KURBAN” VERMEK..!!!!!

2007  yılının  Ekim  ayı…

22  yaşında  bir  üniversite  öğrencisiyim.

Nisan ayında başlayan ve yaz boyunca aralıklarla süren Cumhuriyet Mitingleri’nin getirdiği heyecan, ulusalcı kesimde henüz yok olmamış.

Üyesi olduğum Atatürkçü Düşünce Derneği Maltepe Şubesi’nin yönetimi, derneğin yayını olan “Günışığı” adlı dergiye yazı vermemi istedi.

On beş yaşımdan beri öykü yazıyorum; ama hiçbir yerde yayımlanmadığı gibi yazdıklarımı okuttuğum da yok.

Tam anlamıyla okur-yazarım, daha doğrusu yazar-okur!

Bir dergide yazmak; hem de öykü falan değil, ülke gündemine ilişkin yazılar isteniyor.

Nasıl  olacak ?

Nasıl  olacak ?

Sorunun  yanıtı  ilk  yazımın  başlığında  gizliydi :

“OSMAN  NEVRES”..!!!

Yani  bilinen  adıyla  “HASAN  TAHSİN”.

Önce,  halkı  işgale  karşı  uyarıp  sonra  da  Kurtuluş  Savaşı’mızın  “İLK  KURŞUN”unu  atan  Hasan  Tahsin’i  anlatmıştım.

Yazacaksan  ya  Hasan  Tahsin  gibi  yaz,  ya  da  yazma.

İtiraf  ediyorum,  Hasan  Tahsin  gibi  olamadım;  ama  bundan  sonra  İlk  Kurşun  Gazetesi’nde  yazılarımın  yayımlanacak  olmasından  ötürü  sevincimi  şöyle  anlatabilirim:

“Hasan  Tahsin  gibi  olamadım  belki ;  ama  onun  attığı  İLK  KURŞUN’unun  peşinden  koşan  biriyim  artık.”

İlk   kurşun   ve   ilk   kurban   derken…

Kurban  Bayramı’nı  düşündüm…   Birkaç  durum  var :

-Koyun,  keçi  türünden  bir  hayvan,  ortak  olarak  kurban  edilemez,  ancak  bir  kişi  kurban  edebilir.


-Deve  ve  sığır  türünden  bir  hayvan  ise  yedi  kişi  tarafından  ortak  olarak  kurban  edilebilir.

Üçüncü  durum  ise  en  acısı…

Bir  de  Cumhuriyet  var.

Hayvan  değil  gerçi  ama…

İnsan  gibi  yaşamamız  için  var.

Cumhuriyetimizin   var   olması   için   bizler   pek   çok  

“kurban”   verdik ;   ama   memleketimizin   “yarı”sı  

on  yıldır   cumhuriyetimizi   kurban   edip   duruyor..!!!

Cumhuriyet   Bayramı’nız   kutlu   olsun..!!!

Emin  Emre  BEYDİLİ

http://www.ilk-kursun.com/haber/124552

25
Eki
12

Cumhuriyet Bayramı’ndan Niye Korktun Ustaaaaa..?!!!!!

Diktatörün korkuları farklıdır:

Tiyatrodan  korkar  meselâ…

Heykelden korkar…

Mizahtan  korkar…

Fıkra  dinlesin,  herkes  gülerken  suratı  düşer…

Karikatürden  korkar…

*

Bu   kez   korkusu ;   bayram…

Yoksa  29  Ekim  Cumhuriyet  Bayramı  kutlamalarını  niye  yasaklayacaksın ?..

Terörist  değil  gelen,  eşkıya  değil…

O  koltuğuna  oturduğun,  seni  adam  eden  rejimin  çocukları,  ellerinde  bayrakları  ile  çıkacaklar,  şarkılarını  söyleyecekler…

İşte  korku ;  şarkılar…

*

Cumhuriyetin  koltuğuna  oturuyorsun  da,  bayramından  niye  korkacaksın ?..

Cumhuriyet  ile  barışık  olsan,  sevinmelisin  hani…

*

Bu biber gazları, bu demir coplar, bu panzerler, bu zırhlı, bu miğferli, kalkanlı, silahlı, sis bombalı birlikler…

Tümü  şu  günlerde  bayrama  karşı…

29  Ekim…

Adı ;  Cumhuriyet  Bayramı…

*

Korktunuz…

*

Çünkü…

Bizim dahi tamı tamına farkında olmadığımız bir gerçeği biliyorsun zalim; Cumhuriyeti silip atmak öyle kolay değilmiş…

Onu  savunan  ne  kadar  kurum  varsa  yıktınız…

Ne  kadar  kavramı  varsa  sildiniz…

Onu  savunanları  hapishanelere  tıktınız…

Önünüze engel çıkma olasılığı olanların peşine düştünüz, fişlediniz, izlediniz, evlerini dinlediniz, yuvalarına kadar girdiniz, tutukladınız, hapishanelere doldurdunuz…

Sandınız ki bitti…

*

Bence hafife aldınız Cumhuriyeti…

Ve Cumhuriyetçileri…

Öylesine, sıradan, güçsüz ve kolay sandınız…

Tüydüler, tırstılar gibi geldi sanki…

*

Artık bizden iyi biliyorsun ki, değil işte…

Yürekli Atatürk sevdalıları bir orman gibi…

Cumhuriyet âşıkları deniz gibi dalga dalga…

Gökyüzü gibi sonu yok…

*

Korktunuz…

*

Bu kez korku; bayram…

Ve yasakladınız…

Korktuğunuzun tescilidir bu yasak…

Tarihte “Bayram korkusu” diye yer alacak…

*

Olsun…

29  Ekim  Cumhuriyetimizin  şanlı  bayramıdır…

Cumhuriyetin  çocukları  bayramlarını  kutlayacaklar…

Kutlu  olsun..!!!

Bekir  COŞKUN

Cumhuriyet

24
Eki
12

CUMHURİYET VE KURBAN BAYRAMI MESAJI

Türk   Ulusunun   her   iki   bayramını   içtenlikle   kutlarım..

Bu  vesileyle  de  ulusal  kimliğin  özünün  bağımsızlık  ruhundan  geçmesi  nedeniyle,  yurttaşlarımızın  özgürlük  ve  sorumluluk  duygularını  zaman  kaybetmeden  harekete  geçirmelerini  dilerim..

Cumhuriyeti  kutlama  etkinliklerine,  Partinin  kurulu  ve  aktif  olduğu  bölge  ve  yerlerde,  İl  Başkanlarımızın  yapacağı  programa  bağlı  olarak,  çelenk  koyma,  parti  siyasi  dökümanı  esas  alınarak  hazırlanan  basın  bildirisi  açıklama  ile  disiplin  içerisinde,  toplantı  ve  gösterilere  katılanacaktır.

Planlama  ve  uygulama  insiyatifi,  koşullara  uygun  olarak  İl  Başkanlarının  yetki  ve  sorumluluğundadır..

Osman  PAMUKOĞLU
Hak  ve  Eşitlik  Partisi
Genel  Başkanı

http://www.hakveesitlik.org.tr/bayrami_mesaji/

24
Eki
12

ABD’nin Şeytan Üçgeni

Uzun  vadeli  planlarını  İkiz  Kuleler  saldırısından  sonra  hızlandıran  ABD,  terör  odağı  kabul  ettiği  İslâm  coğrafyası  içinde  kendisine  hizmet  edecek  ılımlı  İslâm  karakolları  kuruyor.

Türkiye’yi  çağdaşlık  yolundan  saptırıp  yeniden  cehaletin  kucağına  atmak  isteyenlerin  başlıca  yalanı,  laikliğin  demokrasiye  aykırı  olduğunu  söylemek.

Oysa,  demokratik  Batılı  ülkelerin  hepsi  laiktir  ve  laiklik  olmadan  demokrasiden  söz  edilemez.

Ülkemizde yaşanan süreçte, dinin devlet işleri ile dirsek temasının bile demokrasi ve özgürlükleri nasıl buharlaştırabildiğini giderek büyüyen acılarla görüyoruz.

ABD’nin  ve  diğer  emperyalistlerin  çağdaş  Türkiye’yi  ılımlı  İslâm  projesiyle  uysallaştırıp  eritme  planı,  son  on  yıldır  büyük  bir  hız  kazandı  ve  “son  darbe”  aşamasına  geldi.

Gerçekte   olmayan   bir   sorunla   karşı   karşıya   getirilip   laiklik   ve   demokrasinin  

kurmaca   ayrımında   akıldışı   bir   tercihe   doğru   sürüklenmek   istenen   Türkiye’nin  

iki   binli   yıllarda   yaşadıkları,   esaret,   ölüm   ve   adaletsizliğin   şeytan   üçgenidir.

Küresel  derebeyleri,  demokrasi  ve  normalleşme  yalanlarıyla  besledikleri  kitlesel  cehaleti  örgütleyerek  paylaşım  politikaları  için  kullanıyorlar.

Dünya tarihinin her döneminde çeşitli çıkarlar uğruna egemen güçlere boyun eğip ülkelerine sırt çevirenlerin aymazlık hikâyeleri var…

Konular ülkeden ülkeye farklılık gösterse de hepsinin davranış biçimleri ortak.

Yerelde; kendi düzeninin kayığını bağladığı emperyalist amaçların dümen suyunda laikliği yok etmek..

Ulusal değerleri hiçlemek…

Sözgelimi, Kuzey Ege’nin yaşam kaynağı olan Kaz Dağları’nı çokuluslu altın canavarlarının insafına terk edip 11 yılda 10 milyar liralık bir rant için çöplüğe dönüştürülmesine göz yumabilmek… Ki, kirlenen yeraltı sularının, ağaçların, toprağın, havanın, insan sağlığının geri gelmeyecek olması dışında, Kaz Dağları’ndaki tarımın 11 yıllık geliri 77 milyar liradır. (*)

Tüm bilimsel, çağcıl ve yaşamsal verileri es geçen bir beyin yıkamayla bilinçsizliği kutsamak…

Dış amaçların pazar savaşını kendi ülkesinin savaşı gibi vitrinleyip o amaçlar uğruna ülkeyi savaşa sürüklemek, sebep-sonuç ilişkisi kuramayan insanlara savaş türküleri söylemek…
Bunlar cehaletin en büyüğü değilse, kişinin kendi ülkesine yapabileceği en büyük kötülükler.

Egemen güçlerin derdi bugün için petrol…

Gelecekte su ve Afrika çöllerine kurulacak güneş enerjisi panelleri.

Uzun vadeli planlarını İkiz Kuleler saldırısından sonra hızlandıran ABD, terör odağı kabul ettiği İslam coğrafyası içinde kendisine hizmet edecek ılımlı İslâm karakolları kuruyor.

Bu kurulumun pilot bölgelerinden birine dönüştürülen ülkenin etrafı görünmez tel örgülerle çevriliyor. Direnenler, duvarların arkasına atılırken, ulusal değerler bir bir siliniyor.

Yaşanan oyunları görebilmek ise düne, bugüne, yarına sahip çıkacak bir vicdan ve evrensel insan duyarlığı gerektiriyor.

İşte bu gezegensel barışçıl hassasiyeti yaratan, aydınlanma devrimini hayata geçirip tüm İslam âlemi içinde Türkiye’yi ayrıcalıklı kılan Atatürk’ün cumhuriyetine saldırıları bundandır.

Petrolunu elinden aldıkları çöl krallıklarının yedi yıldızlı otellerle dolu görgüsüz başkentlerinde altın kaplamalı limuzinleriyle turlayan bedevilerin ülkesine benzetmek…

Onlar  gibi  tepkisiz,  uysal,  yaşamasız  yığınlar  yaratabilmek.

Bir  Mustafa  Kemal’leri  olmadığı  için  laiklikten  yoksun  olan  İslâm  ülkeleri,  devlet  ve  toplum  hayatında  bilim  yerine  dini  referans  aldıklarından,  yaklaşık  1.5 milyarlık  Müslüman  nüfusa  oranla  çok  az  sayıdaki  dünya  vatandaşlarının  dışında,  bilimsiz,  sanatsız,  hürriyetsiz…

Çağdaş  kadın  ve  çağdaş  gençlikten  yoksun  bir  yaşam  güdüklüğü  içinde,  korkuların,  dogmaların  ve  hurafelerin  cenderesinde  kıvranıyor.

İslâm  dünyası,  din  olgusunu  sadece  kişilerin  iç  dünyalarında  bırakıp  çağın  özgürlüklerine  korkusuzca  açılmadıkça,  bilim  ve  evrensel  sanatın  derinliklerine  yükselebilecek  bir  toplumsal  bilince  ulaşmadıkça,  gelecekte  modern  dünyanın  daha  da  kölesi  olacak  ve  hoşgörüsüz,  tek  boyutlu  yaşamlar  doğurarak  büyüyen  kronik  cehaletten  kurtulamayacaktır.

 (*) Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi / Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Kaynaş’ın Kaz Dağları Raporu. (2011)

İlhan  İREM

Cumhuriyet

20
Eki
12

BEYHUDE ÇABALAR

Hukuk,   Siyasi   iktidarın   emrine   girmişse   o   ülkede  

demokrasiden   ve   insan   haklarından   bahsetmek,  

boşuna   çene   yormaktan   başka   bir   şey   değildir.

Yapılacak   tek   şey,   neye   mal   olursa   olsun,   hukukun   tekrar   bağımsız   ve  

tarafsız   hale   gelmesi   için   mücadele   etmektir.

Türkiye’ye  baktığımızda,  AKP  İktidarının  sistemli  bir  çalışmayla,  hukuku  etki  altına  aldığını  net  olarak  görüyoruz.

Özel  Yetkili  Mahkemeler  ve  Özel  Yetkili  Savcılar,  bunun  en  önemli   kanıtıdırlar.
Fakat  ne  yapılırsa  yapılsın,  Türkiye  gibi  demokrasiye  alışmış  ülkelerde  böylesine  faşist  bir  yönetimi  sürdürmek  mümkün  değildir.

Yapılan  hukuksuzluklar,  kanunsuzluklar,  alınan  ahlar  öyle  bir  büyür  ki,  o  zalim  iktidarı  yerinden  sallar  ve  zamanı  gelince  tarihin  derinliklerine  atar.

Önemli  olan,  iktidarın  hatalarını  görüp  yanlıştan  dönmesidir.

Ama  iktidarlar  genellikle  bunu  görmezler,  kendilerini  uyaranları  da  düşman  ve  art  niyetli  olarak  bellerler!..

* * * * * * * * * * * * *

“Adam   çok   meşhur   bir   avcı  imiş,   elinden   ne  uçan   ne  de  kaçan   kurtuluyormuş.

Avcının   yaşadığı   yerin   yakınındaki   köye   bir   domuz   dadanmış.

Tarlaları,   bahçeleri   talan   ediyormuş.

Köylü   önce   yakalama   çalışmış,   sonra   tüfekle   vurmak   istemişler,   fakat   nafile.

Bir   türlü  yakalayamamışlar.

Sonunda   Avcıya   başvurmuşlar.

Avcı,   pusuya   yatıp   domuzu   beklemeye   başlamış.

Domuzu   görünce   nişan   alıp   ateş   etmiş.

Domuz   kaçarak   gözden   kaybolmuş.

Köylüler ;    “Bir   de  Avcıyım   diye   geçiniyorsun,   bak   domuz   kaçtı”    demişler.

Avcı,   tüfeğini   temizlemeye   başlarken   sakince   onları   cevaplamış ;

“O   domuz,   kurşunu   yedi   ama   hâlâ   farkında  

değil.   400 – 500   metre   sonra   düşer,   gidin   alın…”

* * * * * * * * * * * * *

AKP  İktidarı   da,   halkın   vicdanında   öyle   bir  

darbe   yedi   ki,   artık   iflâh   etmez..!!!

Ona   göre…

Cumhuriyetin temel değerlerine, Türkiye’nin kurucusu Atatürk’e, Türk Ordusunun şerefli Komutanlarına, ülkenin üniter yapısına, ülkenin ekonomisine, ülkenin çağdaşlığına verdikleri zararların üzerine, bir de ülkeyi Suriye ile savaş noktasına getirmesi ve bölücübaşı ile görüşmelere başlaması , Barzani’yi kongresinde şeref konuğu yapması Türk Milletinin sabrını taşıran son damlalar oldu.

AKP,  artık  millet  vicdanında  mahkum  edilmiştir.

Ne  yaparsa  yapsın,  bundan  böyle  sürekli  olarak  kan  ve  güç  kaybetmeye devam  edecektir.

* Usta,   seçim   kazanmak   için   mahallelerin —  ilçelerin   yerlerini   değiştirebilir,

* İstediği   yeri   Büyükşehir   yapabilir,

* İstediği   kadar   muhtarlığı   ve   İl   Genel   Meclisini   kapatabilir,

* İstediği    kadar    Belediye’yi    yok   edebilir,

* Silâh   altındaki   askere   de   oy   kullandırabilir,

* Seçilme   yaşını   isterse   18’e   veya   daha   da   altına   çekebilir,   hatta   ilkokula  

  başlama   yaşına   —   yani    5,5   yaşına    kadar    da    düşürebilir,

Ama   bütün   bunlar   beyhude   çabalardır.

Türk  Milleti  bu  sayfayı  kapatmaya  karar  vermiştir.

Bunu  yapacak  Siyasi  Hareket elbette  ki,
Milletin  rızasını  ve  duasını”  alarak  zamanı  geldiğinde  Türkiye’nin  huzuruna  çıkacaktır.

Kimse,  nasıl  olacak –  kimle  olacak  diye  endişelenmesin.

Bu  ülke  sokakta  bulunmadı.

Türkiye’nin  her  karışında  aziz  şehitlerimizin  kanları  var.

Türklerin dünya yüzündeki son devletini, sadaka dolandırıcılarına- milleti borç batağına sokarken kendileri süper zengin olanlara – tarikat ve cemaat  artıklarına-ülkeyi ortaçağ bataklığına götürmeye çalışanlara-kadınları köle gibi görüp eve kapatmaya çalışanlara bırakmayacağız.

Demokratik ortamda mücadele yapılacak ve ülkenin başındaki dertler def edilecektir…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle   /  20 Ekim 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/123833

19
Eki
12

Dak duk iyi de… Dik’i var bu işin

Putin’le Başbakanımızın hayat çizgisinde pek çok ortak özellik var aslında… Putin’in babası Sovyet donanmasının denizaltı filosundaydı, Başbakanımızın babası kaptandı.

Okul yılları bile üç aşağı beş yukarı aynı döneme denk geliyor. Putin, Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden diplomasını alırken… Başbakanımız imam hatip lisesi’nden mezun oluyordu.

İşe girişleri de eşzamanlı…
Putin KGB’ye girdi, Başbakanımız İETT’ye girdi.

Tesadüfün bu kadarı yani… Aynı tarihlerde askerlik yaptılar. Başbakanımız kantin asteğmeniyken, Putin, yarbay rütbesiyle Doğu Almanya’da casustu.

Kamu görevine bile aynı günlerde başladılar. Başbakanımız belediye başkanlığı koltuğuna otururken, Putin, KGB’nin yerini alan istihbarat teşkilatı FSB’nin başkanlık koltuğuna oturuyordu.

İkisi de sporcu… Başbakanımız futbolcu. Putin ise düzenli olarak yüzüyor, rafting ve kayak yapıyor, badmington ve buz hokeyi oynuyor, bisiklete ve at’a biniyor, judo ve karate’de kara kuşak, dünyada 10’uncu dan mertebesine ulaşmış sadece 7 kişi yaşıyor, Putin karate’de 6’ncı dan, judo’da 8’inci dan.

Putin, sambo’da master seviyesinde… Sambo, silahsız savunma manasına gelen, aikijutsu, jujitsu, aikido, judo ve güreş’in karışımından oluşan, modern savaş sanatı kabul edilen, mücadele ve dövüş sporu… Başbakanımızın ise, Kırkpınar altın kemeri var.

İkisi de pilot… Putin, bizzat kendisinin kullandığı Su-27 tipi savaş uçağıyla Çeçenistan’ı vurdu, Tu-160 tipi ağır bombardıman uçağıyla havacılık fuarında gösteri uçuşu yaptı, Be-200 tipi tanker uçağını kullanarak orman yangınına müdahale etti. Başbakanımızın, pırpır uçak kokpitinde fotoğrafı var.

İkisi de müzik tutkunu… Putin, favori şarkısının Beatles’tan Yesterday olduğunu söylüyor. Başbakanımız, beraber yürüdük biz bu yollarda’yı söylüyor. Putin piyano çalıyor, Brahms, Mozart, Çaykovski, Rahmaninov, Schubert ve Liszt dinlemeyi seviyor, caz’a ilgi duyuyor. Başbakanımız, siidiçalar çalıyor, bi defa görüntülenmişti, makam otomobilinde Cengiz Kurtoğlu dinlediğini biliyoruz.

Bir başka ortak noktaları şiir… Putin, Ömer Hayyamcı, Başbakanımız, Necip Fazılcı.

Yabancı lisana hâkimler…
Putin, İngilizce, Almanca biliyor. Başbakanımız, van münüt ve Arapça konuşuyor.

Peki, hiç farklı noktaları yok mu? Elbette var…
Putin dalgıç, geçenlerde arkeolojik kazıya katıldı, amfora çıkardı, mini denizaltıyla Baykal Gölü’nde 1400 metre derinliğe indi. Başbakanımız hem dalgıç değil, hem çanak çömlek işlerini sevmiyor, hem de Baykal adını duyunca sinirleniyor. Putin, tarihi kitap okumayı seviyor. Başbakanımız, kitap okumuyorum, kitap özeti okuyorum diyor. Putin, gençlik festivaline katılıp, Harley Davidson kullanıyor. Başbakanımız, motosiklet kullanmıyor, gençlik festivallerine gençlerin katılmasını bile tasvip etmiyor. Putinka adıyla votka var. Başbakanımız üzüm yememizi tavsiye ediyor. Putin’in iki köpeği var, birinin adı Koni, labrador retriver, öbürünün adı Buffy, çoban köpeği… Başbakanımız, köpekleriyle yatıp kalkanlardan hoşlanmıyor. Putin’in ordusu nükleer güç. Bizim genelkurmay başkanı dahil, ordunun yarısı hapiste, izahı çok güç. Putin’in uzay istasyonu var. Bizim astronot adayını denizin dibinden Amerikalılar çıkardı.

Suriye meselesine de farklı bakıyorlar… Başbakanımız “dak edene duk ederler” diyor. Putin ise, “sakın ola hiç kimse bize, kiminle silah ticareti yapacağımızı dik’te etmeye kalkışmasın, sonuçlarına katlanırsınız” diyor.

Hülasa.
Beşar’a  dak – duk  filan  amenna  ama,  Putin’e  dik…
Aman  diim  usta !

Yılmaz  ÖZDİL

18
Eki
12

Emmanuelle Artık Yok…

Bir  kuşak  yasta :   Emmanuelle  veda  etti

Gençliğini  1970’li  yıllarda  yaşayanlar  üzgün  şu  sıralar.

Zira  bir  kuşağın  cinsellikle  tanışmasında  önemli  payı  olan  ‘Emmanuelle’  filmlerinin  yıldızı  Sylvia  Kristel,  60  yaşında  hayata  veda  etti.

Hollandalı  oyuncu,  kısa  süre  önce  Amsterdam’da  geçirdiği  beyin  kanaması  nedeniyle  yoğun  bakıma  alınmış,  oyuncunun  kanser  tedavisine  de  ara  verilmişti.

Kristel,  yaşam  mücadelesini  bugün  kaybetti.

1973 yılında Miss TV Europe güzellik yarışmasını kazanan Kristel, 1974 yılında Emanuelle Arsan’ın romanından uyarlanan ‘Emmanuelle’yle tanınmış, sonrasında erotik sinemanın simge ismi haline gelmişti. Just Jaeckin’ın yönettiği ilk ‘Emmanuelle’ filmi 500 bin dolara mal olmuş, dünya çapında 120 milyon dolar hasılat yapmıştı. Seri haline gelen ‘Emmanuelle’in birçok filminde rol alan Kristel, 1993’te serinin televizyon uyarlamasında da yer almıştı. ‘The Concorde Airport’ (1979), ‘The Nude Bomb’ (1980), ‘Private Lessons’ (1981) gibi filmlerde de rol alan ünlü oyuncu ‘Topor et Moi’yle 2006’da Tribeca Film Festivali’nde jüri özel ödülü kazanmıştı. Kristel’in, 2002’de Sinan Çetin’in yönettiği ‘Banka’ adlı filmde de rol aldığı açıklanmıştı ancak film Türkiye ’de henüz gösterime girmedi.

SİNEMA  YAZARLARI  YASTA

Sinema   yazarları   Sylvia  Kristel’in   ölümünü   şöyle   değerlendirdi :

O   ‘Koltuk’   artık   boş…

Uğur VARDAN :  Malüm, O bir kuşağın ‘Başöğretmen’iydi. Önce onu tanıdık, sonra Gloria Guida’ları, Edwige Fenech’leri, Ursula Andress’leri, Karin Schubert’leri (Yerli kanattaki meslektaşları da Arzu Okay, Zerrin Doğan, Zerrin Egeliler, Karaca Kaan, Zafir Seba gibi isimlerdi, onları saymazsak ‘literatür’ eksik kalır). Haberi duyduktan sonra gönül hanemizdeki bayraklar yarıya indi. En son, eski günlerin heyecanına aramak ve ne durumda görmek adına ‘Emmanuelle 7’ adıyla gösterilen (orijinali ‘Emmanuelle au 7eme ciel’di) filme gittiğimi hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam deneyimlerini genç bir öğrenciye aktarıyordu. Yeri gelmişken bir ara gönlümün ‘Siyah Emmanuelle’ Laura Gemser’e kaydığını da itiraf etmeliyim. Neyse, bütün bunların hiçbir önemi yok. O, bizim için bir öncüydü, hep öyle kalacak. O ve bambu koltuğu hiç aklımızdan çıkmayacak. Bana düşen ise evdeki ‘Emmanuelle seti’ne göz atıp hatıraları canlandırmak olacak herhalde.

Emmanuelle   —   Hisli  Duygular

Murat ÖZER :   Benim  sinemayı  çok (ama  pek  çok) sevmenin nedenleri arasında en sağlam olanlarından biridir “Emmanuelle”; tabii ki orijnalinden bahsediyorum, hani şu Sylvia Kristel’in bir uçak yolculuğunda iki adamla birden ‘çılgınca’ seks yaptığı 1974 yapımı olandan. Sonrasında devam filmleri, sarısı, siyahı, uzaylısı, genci, yaşlısı çekildi biliyorsunuz bu ‘efsane’nin. Benim için ‘önemli’ olması ise biraz da kişisel tarihimi şekillendirmesinden geliyor. Yıl 1975 ya da 1976, yani 9 ya da 10 yaşındayım (ilkokul dönemim). İşin özü, böyle bir filmi izlemek için yaşımın tutmasına daha çok uzun yıllar var. Doğup büyüdüğüm Adapazarı’nın müstesna sinemalarından Fitaş’ta oynuyor film, Türkçe adı da “Hisli Duygular” (he, he, he). Kentteki sinemalarda pek kontrole rastlamadığım için şansımı denemeye karar veriyorum ve yanıma herhangi bir arkadaşımı almadan koyuluyorum yola. Bilet alırken kimse bir şey sormuyor, yani keyfim yerinde. İçeri giriyorum, film henüz başlamış; yer numarası falan yok o sıralar, balkona çıkarıyor yer gösterici beni ve tıklım tıklım salonda boş görünen tek yer olan merdivenlere oturtuyor. Ne gam! İzleyebileceğim ya filmi! Ama hâlâ başımda dikiliyor, bahşiş bekliyor. Bilet aldıktan sonra cebimde sadece 50 kuruş kalmış, veriyorum onu da ve beş parasız kalıyorum. Ama ne gam! İzleyeceğim ya filmi! Adam, az para verdiğim için önce ters ters bakıyor, ardından da söylene söylene uzaklaşıyor yanımdan. Artık baş başayım Emmanuelle’le ve çocukluktan ilk gençliğe uzanan yolun kilometre taşlarından birini yaşıyorum o an. Salondan çıktığımda, belki de ölümüme kadar beni takip edecek ‘arzu nesne’mi bulduğumu düşünüyorum. Ve haklı çıkıyorum. O günden bugüne uzanan 30 yılı aşkın sürede hiç aklımdan çıkmıyor ilk “Emmanuelle” deneyimim. Şimdiyse DVD arşivimin en nadide filmlerinden biri olarak ‘etki’sini sürdürüyor ve zaman zaman yerinden çıkıp yeniden izleniyor tarafımca. Ben sinemayı hep sevdim ama Sylvia Kristel’in buna olan katkısını da hiçbir zaman yadsımadım. Kısacası, çok hisliyim ve de çok duygulu!!!

Erotik  sinemanın  kraliçesi

Cumhur CANBAZOĞLU :   Skandal film Emanuelle’in masum yüzlü ilahesi olarak tanıdık onu ve serinin ardından da, gayet istikrarlı bir performansla hep bu tip rollerde izledik. Cinselliğini yaşayamayan bizim gibi ülkeler için önemli bir figürdü açıkçası. O dönemin yerli komedi seks filmlerine ‘kaliteli alternatif’ olarak birkaç kuşağın rüyalarını süslerken, erotizm lafını da günlük konuşmamıza sokanlardan biriydi. Mata Hari gibi filmlerden sonra anne rollerinde gözükmesi biraz yürek burksa da, erotik sinemanın rakipsiz kraliçesi unvanını çoktan ‘hak etmişti’.

Hayallerimizi  süsledi

Cüneyt CEBENOYAN :   Sylvia  Kristel  gençliğimizin  hayallerini  süslemişti. Emanuaelle dışında pek iz bırakmadı ama gençliğimiz için etkileyici biriydi.  Filmin  müziği  çok  güzeldi.  Bizim apartmanda arkadaşım Cem vardı. Onunla birlikte Sylvia Kristel’ın bambu koltukta yarı çıplak oturup poz verdiği fotoğrafına bakıp filmin müziğini dinlerdik. Emmanuelle bizim dönemin erotik fantazilerini süslemiştir. Ben de gençken hayaller kurardım. Uçak yolcuğu yaptığımızı hayal ederdim.

Çocukluğumuz,   gençliğimiz   öldü

Murat ERŞAHİN :   Çok  üzücü.  Çocukluğumuz,  gençliğimiz  öldü.   Beyaz  perdenin,  çocukluğumuz  ve  gençliğimizin  bir  figürüydü.   Çok  şeye  tekabül  eden,   çok  şeyi  çağrıştıran  bir  ifadesi  vardı.

18
Eki
12

ZALİMLER, AKITTIKLARI GÖZYAŞLARINDA BOĞULACAKLARDIR…

Gözyaşı  yalan  söyler  mi ?

Söylemez.

Ama  gerçek  gözyaşı  yalan  söylemez.

Söyleyemez.

Çünkü  gerçek  gözyaşında  acı  vardır.

Keder  vardır.

Hüzün  vardır.

Yürek,  kalp  vardır.

Gerçek  vardır.

Sahte gözyaşında aldatma vardır.  Çıkar vardır.  Hesap vardır.  Yalan vardır…

Sahte gözyaşı AKP’li politikacıların seçmeni etkilemek için döktüğü gözyaşıdır.

Sahte gözyaşı; vergilerle, zamlarla, yetim hakkı, kul hakkı yiyenlerin, gencecik fidanların ölümlerine neden olanların, 10 yıldan bu yana milletin anasını ağlatanların göstermelik ağlamasıdır.

Sahte gözyaşı; pezevenklerin, katillerin, tecavüzcülerin tanıklıklarıyla; tertiplerle, düzmece raporlarla, birçok yurtseveri zindanlara atarak, yaşamını çalan, anaların, babaların, çocukların, sevgililerin arasına duvarlar örenlerin döktüğü gözyaşıdır.

Timsah gözyaşıdır.

Gerçek gözyaşı şehit analarının, şehit babalarının, şehit yakınlarının gözyaşıdır.

Babalarına hasret giden Emir Hilmioğlu’larına, Alp Kaan Dönmez’lere dökülen gözyaşıdır.

Yarbay Ali Tatar’lara, Kuddisi Okkır’lara dökülen gözyaşıdır.

Mühimmat deposundaki patlamada şehit düşen 25 askerimize dökülen gözyaşıdır.

Dağdaki teröristlere ağlayanlar asla bu gözyaşını anlayamazlar. Bilemezler.

Onlar ulusuna, halkına, bayrağına hepsinden önemlisi şehit yakınlarına ihanet içerisindedirler.

Kamplarda Suriyeli teröristlere trilyonları harcayıp, şehit yakınlarına gelince, üç kuruşluk yardımı vermemek için “Görev esnasında doğal afet nedeni” icat edenler ne gözyaşı dökebilirler ne de evlat acısını anlayabilirler.

“Amerika istemiyor” diye Kuzey Irak’a harekât düzenlemedikleri için her gün onlarca yiğidin şehit olmasına göz yuman bakanların, başbakanların, genelkurmay başkanlarının hiçbir yerde, hiçbir zaman, ne sahte ne gerçek gözyaşı dökmeye hakları vardır.

Baba Fatih Hilmioğlu’nu oğluna, oğul Emir Hilmioğlu’nu babaya hasret bırakanların, bir de bunun üstüne yüreğinde deprem yaşayan bir babayı “kaçar !” bahanesiyle hücreye atıp, evinde, yuvasında hıçkıra hıçkıra ağlamasına bile izin vermeyenlerin, hiçbir yerde, hiçbir zaman ne sahte ne gerçek gözyaşı dökmeye hakları vardır.

Canını, ciğerini, bedeninin bir parçasını bir daha dönmemek üzere sonsuzluğa uğurlayan bir babanın yavrusunu bırakıp kaçacağına siz gerçekten inanıyor musunuz?

Yoksa bu önlemin temelinde, arkasında bir kişiye acı çektirmek, ıstırap çektirmek düşüncesi mi yatmaktadır?

Çünkü sizin düzeniniz kin üzerine, öç alma üzerine kurulmuştur.

Atatürk’ün ordusuna, Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşına, onu savunan aydınlara duyduğunuz kin üzerine yapılanmıştır. Bu kin, Kubilay’ları kesenlerin, Atatürk’e idam fermanı çıkaranların kinidir.

Bu, nasıl bitmez tükenmez bir kindir, bir öç alma duygusu, bir kan davasıdır ki, yıllardan beri hiç eksilmiyor, artıyor. Durmadan çoğalıyor.

Göz göre göre suçsuz günahsız insanları uydurma belgelerle, kanıtlarla zindanlarda tutuyorsunuz.

Güneşini, gökyüzünü, denizini çalıyorsunuz

Göz göre göre canını alıyorsunuz?

Yaşamını çalıyorsunuz.

Bu nasıl bitmez, tükenmez bir nefret, kin, öç alma duygusudur ki yaralı gönülleri analarının, babalarının, evlatlarının cenazelerinde bile cezalandırıyorsunuz.

Zulmediyorsunuz.

Emekli Albay Dursun Çiçek’e annesinin cenazesine katılma izni vermediniz. Bilim adamı Mehmet Haberal’a babasının cenazesine katılma izni vermediniz.

Siz insan değil misiniz?

En acılı günlerinde onları hücrelerinde dertleri ile feryatları ile özlemleri ile acıları ile baş başa bıraktınız.

Sizin yakınlarınız yok mu? Sizin analarınız, babalarınız çocuklarınız yok mu?

Taş mısınız, toprak mısınız siz?

Aslında böyle söylemek bile size bir ödül olur. Çünkü böyle söylemek “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen yüce ozan Âşık Veysel’e bir hakarettir.

Çünkü toprak anadır, yardır… Besleyendir. Doyurandır.

İnsanlara işkence yapıyorsunuz. Acı çektiriyorsunuz. Onları cenazelerinde bile rahat bırakmıyorsunuz. Bir daha, bir daha öldürüyorsunuz. Bin kez öldürüyorsunuz.

Zulümdür bu.

Cinayettir bu.

Siz gelmiş geçmiş faşist iktidarların en faşistisiniz.

12 Mart’lar, 12 Eylül’ler sizin yanınızda yunmuş, arınmış kalır.

Ama sizin sonunuzu getirecektir bu zulümler.

Bu baskılar.

Bu adaletsiz yargılamalar, hükümler…

Ne demişti Özdemir Asaf:

“insansız adalet olmaz / adaletsiz insan olur mu / olur, olmaz olur mu / ama olmaz olsun…”

OLMAZ  OLSUN  BÖYLE  ADALET…

Sizin yüzünüzden o kadar çok acı, o kadar çok keder yaşandı, o kadar çok gözyaşı döküldü ki günü, saati geldiğinde, akıttığınız bu gözyaşlarında boğulacaksınız…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/123612

18
Eki
12

‘Sizin hiç oğlunuz öldü mü ?’

“Sizin hiç oğlunuz öldü mü?” manşetiyle kafama paslı çiviler çakıldı…

Medya mahallesinde yanına hükümet konseri verilen Ayşenur Arslan, Milliyet’te Genel Yayın Yönetmenliği değişikliğinin bu manşette kendisini hissettirdiğini hatırlatırken, Akif Beki’nin eğrelti gülümsemesi “oh olsun!” intikamcılarının düşen maskelerini de gösterdi.

Dünyanın en büyük acısıymış evlat acısı…

Hele de zamansız, yakışmayan bir ölümse…

Rab’bim kimselere tattırmasın.

Ağabeyimi kaybettikten sonra anam hiç onmadı.

Acıları bal eyleyen annem, oğlunu yitirdikten sonra tabiri caizse nefes alıyor…

Yaşamıyor…

Anamın acılarını düşünerek vardım Kocatepe’ye…

Ankara’da yüzlerce cenaze kaldırdım Kocatepe Camisi’nden, her birinde ayrı acı yaşadık. Şehitlerimizde ayrı sızı, sevdiklerimizde kahırlı ağrı…

21 yaşında dünya güzeli Emir Hilmioğlu çok derinden vurdu…

Genç kız olup da O’na gönül vermemek mümkün mü, diye sordum fotoğrafını göğsüme iğnelerken.

Canımın canı Aybikehan ile yakışıklı oğlum Erdem Kutalmış’ı düşündüm… Titredim…

Öylece kalakalmışım…

“Adalet yoksa Tanrı da yoktur” sözleri ile Türkiye ve insanlık manzarasına mim koyan Nihat Genç çıkardı daldığım derinliklerden…

Öyle ya adaleti olmasa Tanrı’ya inanır mıydı insanlar…

Bütün dinlerin temelinde “adalet” vardır…

Adil olmayan Tanrı’nın peygamberi de, kulu da olmaz…

Kendi elleriyle yaptıkları putlara inananlar bile o putlardan adalet ummadı mı?

Cami avlusunda “Adalet’in anası” Müyesser de katılınca “çete” yi tamamlamış olduk.

16 ayını Silivri’de geçiren Müyesser Yıldız ve Türk edebiyatının muhteşem kalemi Nihat Genç ile son aylarda sıkça buluşuyoruz.

Memleket endişeleriyle yürek sızıları bir araya getiriyor bizi.

Emniyette yeni oluşturulan “D Şubesi” için potansiyel suçluyuz yani.

Digital terörün e-postalara, gizli tanık ve isimsiz ihbar mektuplarına gerek yok ben ihbar edeyim bari…

Bazen Silivri’ye düşüyor yolumuz, bazen de cami avlusunda cenaze namazlarına…

Nihat ağabeyin oğlu Laçin ile benim Erdem gitar çalarken, Müyesser’in oğlu İlim de bateri çalıyor.

Günün birinde bir araya gelip orkestra falan kurmaya kalkışırlarsa ana-babaları gibi potansiyel örgüt üyesi ilan edilebilirler.

Ne de olsa Türkiye’de yaşıyorlar…

Tıpkı Prof. Dr. Mehmet Haberal gibi elleriyle insanlara şifa dağıtan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun tarifsiz acısını paylaşmaktan başka bir niyetimiz yoktu.

Emir’in tiyatro sevdasını hocasından dinledik.

Müjdat Gezen Sanat Okulu’na devam etmiş, sahne tozunu yutmuş, başarılı bir oyuncu olmayı düşlerken, babasının uğradığı hukuksuzluğa isyan ederek Hukuk Fakültesi’ni tercih etmek zorunda kalmış.

Ağabeyi yurt dışında okuduğu için avukat amcalarıyla beraber Silivri’yi su yolu yapmış.

Karaciğer kanseri babasının bir an önce tahliye edilip, tedavisi için çalmadık kapı bırakmamış.

Bunca elemin, kederin arasında dalgınlıktan daha tabii ne olabilir ki…

Bir kaç ay önce staj için Azerbaycan’da bulunan Alp Kaan da Bakû’de trafik kazası geçirip kara toprağa girmemiş miydi?

Baba Mustafa Dönmez için alçakça iftiralarına cenaze sırasında devam edenler, Emir’in ardından zil takıp oynarlar belki.

“Selvi boylum mezara bile sığmadı” diye hıçkıran annenin acısını, “Keşke ben ölseydim” diyen Fatih Hocanın feryadını anlatmam imkânsız.
Okul arkadaşlarının hıçkırıkları keza öyle.

Hiç oğulları ölmeyenlerin insanlık dışı uygulamasına değinmek bile istemiyorum.

Dört günlük yasal iznin akşamlarını Sincan Hapishanesi’nde geçirdi Hilmioğlu…

Hiç oğulları ölmeyenlere bu sütunlardan bir teklifim var.

21 yaşında Emir ile Alp Kaan’ın babalarını Silivri’de aynı hücreye yerleştirin.

Evlat acısı çeken iki babanın feryadı acı çekmeyenlerin vicdanını sızlatamasa da, duvarları yıkacaktır…

Mustafa Dönmez ve Fatih Hilmioğlu’na baş sağlığı diliyor, oğulları hiç ölmeyenleri Allah’a havale ediyorum.

Yavuz  Selim  DEMİRAĞ

Yeniçağ

18
Eki
12

LİBERAL LEKE… İLERİ “DEMOKRASİ”NİZ GÖTÜNÜZE GİRİNCE Mİ UYANDINIZ, A.Q.LARIMIN LİBOŞLARI..?!!!

BU   kadarını   kimse   beklemiyordu…

Yanaşma  liberaller  ve  alık  “solcu”lar.

12 Eylül 2010 referandumundan sonra, demokrasi söyleminin yerini hızla faşizan bir dile bırakacağını akıl­larından bile geçirmiyordu.

“Yetmez   ama   evet”   diyen   liberaller   şimdi   derin  

bir   “şaş”kınlık   içinde.

Yanılmış  olmanın  getirdiği  hırçınlık  derin  bir  hayal  kırıklığı  ile  birleşiyor.

Nasıl  olmasın ki ?

Bu çevreler statüko­nun yıkılacağı, darbe düzeninin değişe­ceği ve ülkenin demokratikleşeceği  gö­rüşlerini  savunarak, toplumun  direniş refleksinin  kırılması nda  en  büyük  rolü  oynadılar. Gerici – faşizan  iktidara  paha  biçilmez  bir  katkı  sundular.

Entelektüel  ortam  liberalizmle  le­kelendi.

Örneğin, Türkiye’nin önde gelen edebiyatçılarından Adalet Ağaoğlu, bugün aldatılmış olmanın ezikliğini yaşıyor. Yazarlıktaki yetkinliği ve hü­manist kimliğine karşın, siyasal ve ideolojik bakımdan saflık derecesin­de ve kabul edilemez bir yetersizlik içinde olduğu anlaşılan Ağaoğlu, “Başbakan bizi aldattı”‘ diyor.

Belli  ki  Adalet  Hanım  büyük  bek­lentilerle  “Yetmez  ama  evet”  demiş.

Üstelik  hâlâ  hata  yaptığını  kabul  etmi­yor.

Anayasa  Referandumunda  “Evet”  oyu  kullanmaktan  pişman  ol­madığını (!!!!!!!)   söylüyor.

Dahası  Ergenekon  gibi  davaları  da  doğru  buluyor.

Bu  kadar  saflık  fazla  gerçekten…

So­ğuk  Savaş  artıklarından,  İslamcı  gerici­likten  ve  faşizmden  demokrasi  çıkma­yacağını  bilmemek  için  seçkin  bir  ede­biyatçı  olmaya  gerek  yok.

Birileri  bunu  Ağaoğlu’na  anlatmalı.

YURT’UN  SESİ  —  YURT  GAZETESİ

16
Eki
12

“Kimin vatanını kime veriyorsunuz..?!!!”

OSLO   ANLAŞMALARI   ALT   KOMİSYONDA

Oslo’da MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan’ın narko terör örgütü PKK’lılar ile yaptıkları görüşmelerde yerel yönetimler üzerinden sözler veriliyordu. Ana dilde eğitim talebinin yerel yönetimler yasası ile belediyelere tanınan haklar çerçevesinde çözüleceği söyleniyordu.

AKP iktidarı tarafından hazırlanan “Yerel Yönetimler Reform Paketi” TBMM gündemine geldi. Alt komisyonda üye çoğunluğu AKP’nin elinde olduğuna göre, ülkeyi bölünmeye götürecek bu ihanet yasası alt komisyondan çıkabilir.

“Yerel Yönetimler Reform Paketi” Türk milletinin bu günü, dünü ve geleceğine yapılacak en büyük ihanet yasalarından biridir. TESEV’in yerel yönetimler konusunda hazırladığı rapor ile AKP hükümetinin paketi örtüşüyor. TESEV’in arkasında kim var? Soros. Bu reform paketi gerçekte Soros’a aittir.

Bu paket ile İl Özel idareleri işlevini yitiriyor. İl Özel İdarelerini yöneten İlin Valisi yetkisiz kalıyor. Yani devlet illerden çekiliyor.

Belediyeler devlet içinde devlet oluyor. Köyler büyükşehir belediyelerine bağlanıyor. Bu da demektir ki, köylü ve küçük çiftçi bitiriliyor. Tarım Ve Köy İşleri Bakanlığı değiştirilerek köy adı çıkartılmıştı. O zaman uyardık. Küçük çiftçilik ve hayvancılık bitirilecek. Tarım ve hayvancılık büyük şirketlerin eline terk edilecek. Bunda ne var demeyin. Büyük şirketler, endüstriyel tarım yapanlar toprağı korumaz. Üretim onun için sadece paradır. Toprağı verim alamayana kadar insafsızca kullanır. İşi bitince başka alana kayar. Küresel şirketlerin gözü zaten Anadolu topraklarındadır. Küresel şirketler tarıma girdiği an genetiği değiştirilmiş kısır tohumlar da girer. Unutmayın, Cargill kazanılan onca davaya rağmen Bursa’dan çıkarılamadı. Cargill’in ortağı kim. Ülker(!).. Erdoğan ABD’de olduğu dönemde, ülkeye gelmeyi bile beklemeden, hiç utanıp sıkılmadan, basın mensuplarının önünde ilgili bakanına “Cargill problemini çözün” diye talimat vermişti. Kendisi de talimat almış olmalı ki, ev ödevini yapmak için ülkeye gelmeyi bile bekleyemiyordu(!)..

Bu paket yasalaşırsa köy tarım ve hayvancılığı biter. Büyük şirketler tarım ve hayvancılığı ele geçirir. Endüstriyel tarım ülkenin tarım topraklarına hakim olursa, Anadolu’nun endemik tohumları yok olur.

HES projeleri sadece suya el koyma projesi değildir. Köylüyü dedelerinden miras kalan topraklarından çıkmaya mecbur bırakmaktır.

“Biz Somalileşiyoruz” başlıklı bir yazı yazmıştım. Denizlerinde somon balığı kaynayan Somali halkı, somon balığı yemek haram diye kandırıldı. Denizlerinde somon balığı kaynayan Somalili halkı açlıktan ölürken beyaz adam somon balıkları ile kendi milletine ziyafet çekti.

Görmeseniz de, göremeseniz de, Türk Halkı kendi vatanında vatansızlaştırılıyor.

Suyu, toprağı olmayan bir halk o ülkede ancak sığıntı olur. Küresel tekellere uşak olur. Kobay olur.

Bu yasa için bazı belediye başkanlarına görüşleri sorulmuş. Sonuçlar çok ilginç.

Güneydoğu belediye başkanları çok mutlu görünüyor(!). Hemen hepsi çok olumlu yorumlar yapıyor. Bir göbek atmadıkları kalmış. Batıdaki başkanlar ise bölünme uyarısı yapan görüşler açıklamış. Çünkü yasa gerçekleşirse federasyona geçiş kolay olacak. Savaşmadan ülkeyi kolayca bölecekler. Üstelik bu kolaylığı devleti yönetenler sağlamış olacak. Tepsi içinde hazır toprak hediye edecekler. Daha ne olsun?

Kürtler üzerinden saltanat süren küresel çete elemanları Kürtleri satmaya öyle alışmışlar ki; GAP dahil, kadim Mezopotamya topraklarının sadece Türk Devletinden değil, Kürtlerden de alınmasına ön ayak oluyorlar. PKK öncüleri ABD ve AB ülkelerinde adam yerine konmak uğruna Kürt çocuklarının kanını içiyor. Kürt çocukları bazı BDP’li vekiller ile bazı belediye başkanları tarafından karanlık bağlantılarının diyeti olarak dağa ölüme yollanırken, kendi çocuklarını korumaları neden Kürtlerce sorgulanmıyor? Ya da sorgulanamıyor.

Yasada başka garabet durumlar da var. Mesela Hatay’da belediyeye 700 metre mesafede bir mahalle Büyük şehir belediyesinden alınıp, 35 km. mesafede yeni oluşturacakları başka bir belediyeye bağlanıyormuş. Mezhep ayrıştırması yapıldığı söyleniyor. Bu bir insanlık suçudur ama ülkeyi “küresel çetenin verdiği vekalet” ile yönetenlerden de ülke yararına bir çözüm beklenemez.

Geriye   Türk   Halkı’nın   tuzağı   anlayıp   direnmesi   kalıyor.

Türk halkı; il, ilçe, belde ve köylerde ülkemize kurulan bu büyük tuzağı engellemek için örgütlenmelidir.

Her il ve ilçenin akil adamları bir araya gelmeli, belediye başkanlarını, parti teşkilatlarını bu yasa konusunda uyarmalı, tepkilerini sürekli göstermelidir. Halkı karşısında görenler tepkileri mutlaka yukarıya taşıyacaktır.

“Yerel Yönetimler Reform Paketi” sadece ülkeyi bölmekle sonuçlanmayacak, milleti topraksız, kendi ülkesinde sığıntı yapacaktır.

Devlete yük olmadan kanaatkar bir şekilde yaşamını sürdüren köylü köyünü kaybetmekle kalmayacak, vergi kıskacına da alınacaktır.

Kastamonu’da ilçemizin kaymakamı köy muhtarları ile bir toplantı yapmış. Kışın birkaç ailenin yaşadığı, yazın gurbetçilerin geldiği köyleri hükümetin tek bir köy halinde toplama projesinden bahsetmiş. Bu niyet eyleme dökülürse, köylü kilometrelerce ötede kalan tarlalarını zaten ekemez. Kastamonu’da arazi dardır. Köylü zar zor ancak kendini geçindiriyor. Siz köyleri tarlaların 5-10 km. uzağına taşırsanız, köylü tarlasını ekmekten vaz geçer. Mecburen göç eder.

Amaç   köyleri   boşaltmak   mı ?

Unutmayın,  Kurtuluş  Savaşında  bizi  köylülük  kurtardı.

Anadolu fakirdi. Köylü iyice fakirdi.

Devlet otoritesi yoktu.

Köylüyü eşkıya haraca kesmişti.

Yalnız içinde bulunduğumuz şartlardan çok farklı olarak köylü borçlu değildi.

Bir ineği, belki koyunu-keçisi vardı.

Kümeste tavuğu vardı.

Para ile alacak ihtiyaç çok azdı.

Zaten ayağına çarık bulan şanslı sayılırdı.

Yani kaybedecek maddi değerleri pek azdı.

Evin erkeği, genci savaşa katılınca ailede çok fazla bir şey değişmiyordu.

Varsa evin dedesi ailenin başında bulunur, ev halkı aç kalmazdı.

Tavuğundan yumurta, ineğinden süt alır, buğdayından çorba, unundan ekmek yapardı.

Anadolu kadını tarlada, bahçede zaten erkeği ile beraber çalışır.

Yani evin erkeğinin milli mücadeleye katılırken gözü arkada kalmadı.

Kurtuluş Savaşındaki köylü direnci ve desteği asla göz ardı edilmemelidir.

Bu gün kırılmak istenen belki de bu ayaktır.

Evet, artık köylümüz de borçlandırıldı ama para olmadan bir lokma ekmek alamayacak şehir insanından gene de çok iyi durumdadır.

Olası  bir  karışıklıkta   şehirdekiler   ekmek  ve  su  bile  

bulamayacak ;   hiçkimse   evinde   güvende   olmayacak,

ama   köylü   çok   daha   rahat   durumda   olacaktır.

İşte   bu   yüzden   milletimizin   en   sağlam   yapısı  

hâlâ   köylülüktür…

Bu  yasa  meclisten  geçerse  üniter  yapı  yıkılır.

Önce  özerklik,  sonra  federasyona  kapı  açar.

Türk milleti kendi vatanında sığıntı durumuna düşer.

“KİMİN  VATANINI  KİME  VERİYORSUNUZ ?”  diye  sorma  vakti  çoktan  geldi  de,  geçmek  üzere  değil  mi ?

Davut’un oğlu durup dururken; “ulusalcılar, yani milliyetçiler, yani vatanseverler, yani ülkenin bütünlüğünden yana olanlar ile mücadele zamanı geldi” demedi. Çıkarmak istedikleri yasa ülke bütünlüğüne vurulan darbedir. Bu darbeye direnecek vatanseverlere peşin peşin savaş ilanı yapılmıştır.

Bu   reform   paketi   Türk   Milleti’nin   hem   bugünü,  

hem   dünü,   hem   yarınına   İHANETTİR..!!!

Hep   birlikte   soralım :

“Kimin   vatanını   kime   veriyorsunuz..?!!!”

Zahide  UCAR

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=167%3Aoslo-anlamalari-alt-komsyonda&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

14
Eki
12

YENİ YENİ PARTİLER KURUP, TÜRK ULUSUNUN PARÇALANMASINA HİZMET ETMEYELİM..!!!

Türkiye hızla savaş ortamına itiliyor. AKP iktidarı ABD emperyalizminin hizmetinde Türk ulusunu kan, gözyaşı bataklığına sürüklemek için elinden geleni ardına koymuyor.

MHP  ile  birlikte  savaş  teskereleri  çıkarıyor.

Komşu  ülkelerden  hiç  dostumuz  kalmadı.   Tümüne  karşı  düşmanca  bir  politika  izliyoruz  çünkü.

ASLINDA   DÜNYADA   HİÇ   DOSTUMUZ  KALMADI…

Ormanlarımız,  topraklarımız,  sularımız,  madenlerimiz  yağmalanıyor.

Türkiye  parçalanmak,  bölünmek  üzere…

Federatif  Eyalet  Sisteminin  yasası  kapıda.

Her  gün  zam…   Her  gün  zam…

Yasaklar,  faşizm…

Nefes  alamıyoruz.

Şu talan ortamında yeni bir partinin kurulacağı haberleri geliyor kulağımıza ve ne yazık ki buna aklı başında yurtseverler de alet oluyorlar…

Bu kaos ortamında birleşmemiz, bütünleşmemiz gerekirken, lütfen, yeni yeni partiler kurup parçalanmayı hızlandırmayalım.

Güçlerimizi   bölmeyelim..!!!

Emperyalizmin  “BÖL  VE  YÖNET”  ilkesini  yaşama  geçirerek  egemen  güçlere  yardımcı  olmayalım.

Ne   diyordu   Attilâ   İLHAN :

“En   büyük   kötülük   şu ;   Batı   son   50  sene   içinde   Türkiye’de   küçük   küçük   siyasi  

gruplar   yaratarak   bizi   birbirimize   düşürdü.   Hâlbuki   her   şeyden   önce   bunların  

birleşmesi   lazım   ki   vatan   dokusu   oluşsun.   Gazi’nin   Ankara’da   oluşunu   bir  

düşünün.   Gazi’nin   bir   tarafında   Ziya  GÖKALP   vardı.   Bir   tarafında   Yusuf 

AKÇURA,   arkasında   Mehmet  Akif   vardı   ve   Mustafa  Suphi’yi de   çağırmıştı.  

İslâmcı,   Türkçü,   Kemalist   ve   Komünist   hepsi   beraber   olmasaydı   bu   savaşı  

kazanamazdı.   Şimdi   de   aynı   espri   içine   girmemiz   lazım…”

BU    SESE    İYİ    KULAK    VERELİM..!!!

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/122972




İstatistikler

  • 2,203,609 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ekim 2012
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

En fazla oylananlar