Mayıs 2012 için arşiv

28
May
12

SEZARYEN, KÜRTAJ VE ERDOĞAN’IN DOMATESLERİ

Erdoğan  sayesinde  gene  nur  topu  gibi  “iki  tartış-ma”  konumuz  oldu :

Kürtaj    ve    sezaryen…

Sayın  Başvekil;  niyetiniz  halis  olsa,  bu  işi  magazine  düşmeden  de  çözebilirdiniz.

Sağlık  Bakanlığı  hastanelere  bu  konuda  bir  genelge  yollar.

Sonra  da  gereksiz  sezeryan  yapan  hastane  ve  doktorları  takip  eder,  bakanlık  müfettişleri  ile  denetlerdi.

Aileden  sorumlu  bakanınız  mecburiyet  olmadan  sezeryan  ile  doğum  yapmanın  sakıncaları  hakkında  konferanslar  düzenler,  televizyon  programları  ile  aileleri  aydınlatırdı  ama  o  zaman  sis  bombası  atamaz,  gerçek  gündemi  karartamazdınız.

Erdoğan’ın  sezeryan  konusunda  kimlerden  bilgi  aldığını  tahmin  ediyorum  da…

O  konuyu  dillendiren,  önemseyen,  uyaran  doktor  hanım  daha  birçok  hayati  konuda  uyarıyor.

Meselâ   GDO   konusunda   uyarıyor.

GDO’nun   şeytan  tohumu   olduğunu   ve   insan   ırkını  

değiştirip   yok   ettiğini söylüyor.

Peki,   GDO’lu   ürünlerin   ülkeye   girişine   kim   onay  

verdi ?

Tabii   ki   Erdoğan..!!!

GDO’lu  yemle  beslenen  hayvanlarda  yavru  düşürme  oranı  çok  yüksek.

GDO’lu  yemle  beslenen  hayvanın  sütü,  eti  ile  GDO’nun  tahribat  yapıcı  özelliği  insana  geçiyor.

Yani   sezeryan   ile   yapılamayan   GDO   ile   yapılıyor.

Öyle   anne – bebek   falan   değil;   “anne – baba – çocuk – dede – nene”   toplu   imha   oluyor.

Temiz   iş   yani (!)..

Bugün   ülkemizde   kısırlık   oranı   % 40’a   ulaştı…

Bir   ırkı   yok   etmekten   bahseden   Erdoğan ;   GDO,  

mısır   şırası   gibi   çöp   gıdalara   izin   vererek  

aslında   en   büyük   soykırımın   “BABALıĞıNı”   yapıyor.

Bu   kadar   basit…

Bakınız   Kur’an   bu   konuda   ne   diyor :

Nisa  Suresi  119. Ayet :   ”Elbette onları saptıracağım, onları boş heveslerde(bedensellikte) boğacağım; onlara emredeceğim de en’amın (kendilerinden kurban olan davarların) kulaklarını kesecekler ve dahi onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakır da şeytanı(bedensel dürtülerini) yönetici edinirse, gerçekten o apaçık bir hüsrana uğramıştır.

Nisa  Suresi  120.Ayet :    Onlara vaatlerde bulunur ve onlara umut verip sonu boş çıkacak arzular peşinde koşturur.  (Oysa)  şeytan aldanıştan başka bir şey vaat etmemektedir.

Bakara  Suresi  205. Ayet :   O dönüp gittiği zaman arzda fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini mahvetmeye koşar. Allah fesadı sevmez.

Nisa   Suresindeki   uyarıda ;

Şeytanınonlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”

Ahdini,  “ayete  göre”   şeytanın   emrini   yerine  

getiren   Erdoğan   hükümeti,  sezaryen   üzerinden  

aklanabilir   mi..?!!!

 

Evet,  ülkemizde  maalesef  doktorlar  sezaryeni  özendiriyor.

Sezeryan ile doğum yapan anne ilaç alıyor.

O ilaç süt yolu ile bebeğe geçiyor.

Sakıncaları nedeniyle AB ülkelerinde annenin hayati tehlikesi yoksa sezeryanla doğum yaptırılmaz.

Sezeryan ile doğan bebeklerin akciğer gelişimi dahil birçok konuda sıkıntı yaşadığı biliniyor.

Sezeryanı her anne kabul etmeyebilir.

Devlet  olarak  halkı  bilinçlendirir,  ilgili  bakanlıkça  denetlersiniz,  olur  biter  de…

GDO  her  sofraya  girebilecek  bir  Frankeştayn,  adeta  bir  seri  katildir.

O  katili  kim  zapt  edecek  Sayın  Erdoğan ?

O  katili  sofralarımıza  küresel  sermayenin  dayatması  ile  siz  salmadınız  mı ?

Süt  üreticileri  onca  mücadeleye  rağmen  yoğurt  ve  sütlerin  üzerine  üretildiği  hammadde  “süt  ve  süt  tozu”  yazılsın  diye  mücadele  ediyor  ama  sonuç  alamıyor.

İki gün önce pazardan üzerinde “ilk tarla domatesi” yazan domateslerden aldım.

Evde  domatesleri  kestiğimde  emin  olun  karşımda  tam  bir  Frankeştayn  vardı.

Domateste  çekirdek  hiç  yok.

Tamamı  ile  et  olan  bir  domates.

İnsan  domatesten  ürker  mi ?

Ben  resmen  irkildim  ve  hemen  çöpe  doldurdum.

 

Erdoğan’ın   DOMATESLERİ…

Bu  milletin  ırkını  yok  etmek  için  sofralarımıza  gelmeyi  bekliyor.

Sofralarımıza  kadar  teşrif  edebilmeleri  de  Recep  Bey’in  icazeti  sayesinde  oldu.

Şimdi  kalkmış  bize  Türk  ırkının  yok  edilmesinden  bahsediyor.

Ah  Recep  Bey;  siz  o  ırkın  önce  adını  sattınız.

Kime  mi ?

Ermenistan’da  sözde  soykırım  anıtı  önünde  ağlayan  Hariri’ye  Türk  Telekom’u  “TÜRK  adıyla”  birlikte  sattınız.

Türksüz  bir  anayasa  yapabilmek  için  kıvranıyorsunuz.

Türk’ü  Tunceli’de  katil  ilan  eden  siz,  bırakın  sezeryanı  falan  da,  GDO’ya  niye  izin  verdiniz,  onu  anlatın.

Sezeryan hakkında uyaran Doktor Hanım başka konularda da uyarıyor.

Mesela  25. Kare  uygulaması  ile  bu  milletin  beynine  yapılan  şeytani  saldırılar  konusunda  uyarıyor.

Aşılar  konusunda  uyarıyor.

Zihin  kontrolü  konusunda  uyarıyor.

Bu  konularda  ne  yaptınız  Recep  Bey ?

Zihin kontrolü, televizyon ve internet yolu ile beyinleri esir eden 25. Kare ve bilgisayar oyunları sizin de işinize yaradığı için mi hiçbir önlem almıyorsunuz?

Hele  kürtajı  “her  kürtaj  bir  Uludere’dir”  benzetmesi  ile  Uludere  Amerikan  operasyonunu  küçültmeniz  vardı  ya ?…

Mübalağa  sanatı  bu  kadar  iyi  icra  edilebilir.

Kutlarım(!)..

Tiyatroları   kapatmakta   sonuna   kadar   haklısınız,   bu   konuda   sonuna   kadar   sizin  

yanınızdayım(!).. 

O   kadar   tiyatro   ve   sanatçıya   hiç   ihtiyaç   yok   zaten(!)

Nedenine   gelince :

Ülke   zaten  10  yıldır   tek  bir   aktörün   tek   perdelik  

bir   oyunuyla   yönetiliyor.

Her   gün   gözönünde   cereyan  eden  bu   kadar   basit  

bir   olayı    algıla(ya)mayanları   da   hepten   Türk  

vatandaşlığından   çıkartın   ki,   herşey   tastamam  

olup   bitsin..!!!

 

Size henüz kavga etmediğiniz bazı meslek grupları hakkında bilgi vereyim de, biraz kıyağım olsun:

Mesela pastacılar, onlara henüz bir laf etmediniz… Yalnız şaşırıp da kullandıkları hazır şıra hakkında laf etmeyin. Mısır şırası kullanım kotasını siz artırdınız. Üstelik dünya azaltırken(!)…

Ülke ekonomisi hakkında en büyük göstergeniz olan simitçiler de henüz nasibini alamadı. Bir sorun bakalım; sattıkları simitte Türk susamı mı yoksa zararlı Çin susamı mı kullanılıyor?

Lokantalar  kaldı.    İşportacılar  var  bir  de…

Koyun  çobanlarını  geçelim.

En  çok  onları  seviyorsunuz.

Ne de olsa ülke yönetmenin referansı üç koyun gütmekten geçiyor ya ?..

Gene de koyunların yünleri hakkında konuşup koyunlarımızı  ONÖRE  edebilirsiniz(!)..

İşçi, çiftçi, fındıkçı, öğretmen, asker, Gavur İzmir, şehit(kelle), muhalefet(bindirilmiş kıta-Ergenekoncu), doktor, eczacı, bakkal, adının önünde Profesör ünvanı olan zat(İlber Ortaylı) büyüüük ilginize mazhar oldular… Gerçi artık dışarıya açıldınız ama gene de ülkemde ilginize mazhar(!) olanlardan geriye kim kaldı diye düşünüyordum ki…

Sağ  olsun  bir  okurum  gönderdiği  dörtlük  ile  sorumu  “güneş  gibi”  aydınlatıverdi :

PADİŞAHA   MARUZATıMDıR..!!!

Şair  Eşref’in  Sultan  Abdülhamit’e  hitaben  yazdığı  bir  dörtlük ;

Padişahım,    bir    dirahta  (ağaca)    döndü    kim     güya    vatan,
Daima    bir    baltadan    bir    şahıhâlî   (kesilmedik  dalı)    kalmıyor :
Gam    değil    amma    bu    mülkün    böyle    elden    gitmesi,

Gitgide   zulmetmeğe   elde   ahali   kalmıyor..!!!

———————————————————————————————————————————————

Zahide  UCAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=137%3Asezeryan-kuertaj-ve-erdoanin-domatesler&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

28
May
12

RTE İktidar Oyununu Kaybeder mi ?

Başbakan  için  işler  zorlaşıyor.

Özellikle  koltuk  değişimlerinin  gündeme  geleceği  2014  ve  2015  yılları  henüz  büyük  belirsizlikler  taşıyor,  RTE  de  bunun  nasıl  sonuçlanacağını  bilmiyor;  gerçi  planı  açık,  ama  gerçekleşmesi  zor;  zaman  da  hızla  Erdoğan’ı  sıkıştırıyor.

Koltuk  değişimlerine  ilişkin  saflar  iyice  belirginleşti  sayılır.

İki  tutum  işaretti.

İlki,  Erdoğan’ın,  Cemaat – Fenerbahçe  ilişkileri  üzerine  yöneltilen  soruya  verdiği  kısa  ve  net  yanıttı :  “Cemaat  camide olur,  camide  cemaatle  beraberim…”

Bu sözler, Erdoğan’ın kararlılığını ve Cemaate yerini gösteriyor:

“Cami, oradan çıkma, siyasete, hele hele benim yerime hiç soyunma.. Cami ile ilgili siyaseti zaten ben yapıyorum. Şimdi sen karşıma, siyaset ile camiyi birleştiren ikinci bir güç olarak çıkıyorsun, bunu yemem. Seni iktidarıma ortak etmem. Evet, bana hizmet ettin, özellikle orduya karşı büyük operasyonları belki de sen olmasaydın bu kadar başarıyla yapamazdım… Ama işleri berbat ettiğin, kafana göre takıldığın, beni de çok zor durumlara soktuğun olaylara da giriştin… Sen, camiye…”

F. Gülen ve ekibi, Fenerbahçe Cumhuriyeti’ne bulaşması ve oradan da Erdoğan’ı vurmaya kalkışması sonucu uğradığı büyük tökezlemeye rağmen, köşesine, sınırlarına, camiye çekilecek ve iktidar mücadelesini bırakacak bir güç değil.

Çünkü  F. Gülen  Cemaati,  bir  “cami  cemaati”  değil!    “Yöneten”  bir  cemaat.

Camii ile işleri yok dersek, biraz abartmış ama derdimizi de anlatmış oluruz! Eğitimden tutun, finans, iş, dış alım-satım, her türlü ticarete kadar işin içinde. Yetmedi, ordunun içinde, özellikle polis ve yargıda örgütlenmeleri var… Kaymakamları, valileri var.. Kaç milletvekilini yönlendiriyor ve bakanlardan kimler var, doğrusu bilen varsa mesaj atsın da öğrenelim! Mesela bir Büyük Türk Gazetecisi iken AKP’ ye transfer olan Suat Kılıç, Gülenci mi?

Neyse, 2014 ve 2015 yıllarında yeniden doldurulacak 4 koltuk (Köşk, Başbakanlık, parti başkanlığı ve milletvekilliği kadroları), konusunda, Erdoğan’ın “Hadi bakalım camiye” kışkışlamasına, F. Gülen’in baş üstüne diyeceğini kimse sanmasın!

Kartlar karılıyor, hesaplar yapılıyor…

***

İkinci önemli nokta, Cumhurbaşkanı Gül’ün demeci. Erdoğan ve ekibi, Cumhurbaşkanı’na bir “koltuk” daha önerdi: NATO Genel Sekreterliği! Gül, Hayır teşekkür ederim, almayacağım, dedi. Dönemin alçalmış bazı renkli kalemleri, biliyorsunuz, Erdoğan’ın el altındaki önerisini, gazetesinin yarım sayfasını rezil rüsva ederek sayfasına taşımış ve “Gül’e Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yakışır, Türkiye bunu başarabilecek güçtedir…” biçiminde yazmıştı..

Gül, bu öneriye de hayır teşekkür ederim, almayayım, demişti..

Bunlar, politikacı Gül’ü “memurluğa indirgeme” yoklamalarıydı!

Erdoğan’ın önünde iki temel engel var… Yooo hayır Cemaat değil; bunlardan biri Gül ve anayasa! (Erdoğan, Cemaat ve cami meselesini iki üç yıl içinde çözer!)

Gül, “Erdoğan’la eş düzeyde”, üstelik cumhurbaşkanlığı yapmış kişi olarak AKP’ye, politikaya dönecek. Normal olan, Erdoğan’ın Köşk’e çıkarken var olan yetkilerle yetinmesidir. Ama “başkanlık” tacıyla ve anayasa değişikliğiyle bunu yapmayı kafasına koydu. Bugünkü yasal çerçevede, Gül’ün Başbakanlık’a gelmesi ve kendisinin Köşk’e çıkması durumunda, Başbakanlık’ı ve hatta partiyi yöneten ipleri de epey veya tamamen bırakmak durumunda kalır.

Gül, Köşk’ün müdahalesini kabul etmez. Tıpkı Erdoğan gibi! Roller tam ve eşit değişmelidir! Siyaset budur! Artık, “düşman Kemalizm”e karşı bütünleşmek diye bir mesele de ortadan kalkmıştır!

Erdoğan, en kötü senaryoyu garanti altına almak niyetinde: Diyelim anayasa değişmedi veya başkanlık sistemi kabul olmadı, cumhurbaşkanı da seçildi; ama o zaman Başbakanlık’ta ve parti başkanlığında, onu dinleyecek ve dediklerini uygulayacak birileri olmalı…

Ama  Erdoğan’ın  yaverliğini  yapacak  kişi,  Gül  değil !

Bu  nedenle  de  Gül’e  politika  dışında  memuriyet  aranıyor !

Tabii, aslında “en kötü” senaryo, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilememesidir! O zaman işler karışır, yine eski görevine dönebilir mi, Gül’e de Dışişleri Bakanlığı gibi başka bir “memuriyet” verilir mi..

Bir  sürü  bilinmezlik.

Bütün  bunları  ve  yeni  olasılıkları,  önümüzdeki  1,5 yıl  içinde  daha  net  göreceğiz.

Şu  “milleti  silme  planı”na  ve  “vajina  bekçiliğine”  girecektim  ama  iki  önemli  konu  bir  köşeye  sığmıyor,  umarım  yarına…

Orhan  BURSALI

28  Mayıs  2012  –  Cumhuriyet

28
May
12

DİRENİŞ BAŞLAMıŞTıR, ARTıK GERİYE DÖNÜŞ YOK…

Etki, tepkiyi doğurur.

Baskı ve şiddet, direnmeyi…

Zulüm, isyanı doğurur…

İstanbul Hükümetine ve İngiliz emperyalizmine isyan bayrağını açıp Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, işte bu nedenle “Asi olduk” demişti.

İsyan bayrağını açmıştı.

Günümüzde de emperyalizm ve ortakları bir yandan Cumhuriyet, Kemalizm yıkıcılığı yaparken, bir yandan da onun koruyucularını, yani cumhuriyetçileri ve devrimcileri yaratmaktadır…

Devrimin oluşumuna neden olmaktadır…

İktidarı ve gücü eline geçiren faşist, gerici yönetim, korku imparatorluğu kurarak, direnenleri ve direnecekleri tasfiye edip, bir an önce hedefine ulaşmayı planlamaktadır.

Hedef şeriatçı İslam Cumhuriyetidir.

Kendilerine isyan edecek, karşı koyacak ne varsa hemen onu yok etmeye, ortadan kaldırmaya, etkisizleştirmeye çalışmaktadırlar.

Ulusal bayramların ve anıtlara çelenk bırakılmasının yasaklanması; halkın Atatürk heykellerine ulaşmasını engellemek için çevresinde emniyet güçleri tarafından etten koruma duvarının örülmesi işte bu nedenledir.

Onlar, Ulusal Kurtuluş Savaşı, 1923 Devrimi ve Atatürk’le Türk ulusunun bağını koparmak istemektedirler.

Çünkü Atatürk’ten, Cumhuriyetten ve “Tam bağımsızlık” düşüncesinden öcüden korkar gibi korkuyorlar.

Ulus devletten, üniter devletten, devletçilikten ve aydınlanmadan öcüden korkar gibi korkuyorlar.

İşte bunun için ordu hedef seçilmiştir.

İşte bunun için orduya savaş açılmıştır.

Komutanlar ve yurtseverler düzmece belgelerle ve tertiplerle bunun için zindanlara doldurulmuştur.

700 bin kişilik ordunun Genel Kurmay Başkanı bunun için “Terör örgütü kurmak ve yönetmekle” suçlanmaktadır.

Sözün burasında, özellikle vurgulayalım: PKK ve onun lideri “Bebek Katili”, terör örgütü kurmakla suçlanmamaktadır. Aksine onunla kapalı kapılar arkasında görüşmeler yapılmaktadır… Suçlanan Türk ordusudur. Türk ordusu terörist ilan edilmiştir.

Bebek Katili el bebek gül bebektir… Yediği önünde, yemediği arkasındadır…

Vahdettin döneminde de bugünkü gibi komutanlar hedef alınmış, ordu “Serseri sürüsü” olarak nitelendirilmişti.

Bu konuda Yüce Önder, Mart 1923 günü, Konya Türk Ocağı’nda şunları söylemişti:

“Vahdettin’in emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun ‘serseriler sürüsü’ olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı…(ATABE, C. 15. s.242)

Geçmişte olduğu gibi bugün de egemen güçler, teslim aldıkları kurumlara ve arkalarındaki emperyalist güçlere güvenerek ülkenin kendilerinden sorulduğunu, her şeyi yapabilecek güç ve kudrette olduklarını sanıyorlar.

Hitler de öyle sanmıştı bir zamanlar.

Mussolini de…

Ama savaş sonucunda yenilgisini gören Adolf Hitler, 30 Nisan 1945’te, Berlin’de eşi Eva Braun’la siyanür hapı içerek intihar etmişti.

Mussolini ise metresi ile birlikte kurşunlanarak, baş aşağı ayaklarından asılmış, günlerce teşhir edilmişti.

Zalimlerin unuttuğu bir şey var:

Her şey karşıtı ile birlikte var olur. Her şey karşıtını içinde taşır.

Tarih böyle yazar. Bunun adına diyalektik denilir.

Patronun olduğu yerde işçi, haksızın olduğu yerde haklı, zalimin olduğu yerde mazlum, zenginin olduğu yerde yoksul, sömürenin olduğu yerde sömürülen, karanlığın olduğu yerde aydınlık vardır.

Sonsuza dek, “Hep bana, Rab bana” diyerek, halkın büyük bir kesimini açlık sınırının altında yaşatamazsın…

Sonsuza dek, esir aldığın yurtseverleri düzmece kanıtlarla, 25 kuruşluk CD’lerle Silivri’de, Hasdal’da tutamazsın…

Bir gün gelir, 200 binler, 400 bin; 400 binler 4 milyon; 4 milyon 8 milyon olur ve senden hesap sorarlar…

Mayıs’lar direnişin başlangıcı oldu.

19 Mayıs’ta gençler Samsun’a çıktı. Yeni bir Kurtuluş Savaşı başlattılar…

Memurlar grevdeler.

Davullar vuruyor, zurnalar çalıyor, halay çekiyorlar.

Yasa yapıyorlar.

Yasa sadece mecliste yapılmaz. Sokaklarda da yapılır.

Gençlerle birlikte yasa yapıyorlar. Yasakları deliyorlar…

Yiğit  tekel  işçileri  çakmıştı  kıvılcımı  çok  önceleri.

Arkasından  doktorlar,  sağlıkçılar,  öğretmenler  geldi.

Şimdi  de  Türkiye’nin  tüm  baroları  ayakta.

“İstanbul  barosunun  yanındayız”
  diyorlar.

“Destekliyoruz”  diyorlar.

“İstanbul  Barosu  haklı,  siz  haksızsınız.”   “Sonuna  dek  direneceğiz”  diyorlar.

Korku  bitti  artık.   Korku  karşıtını,  yani  cesareti  terkisinde  getirdi.

Korku   imparatorluğu   çöktü.

Direniş   başladı.

Geriye   dönüş   yok.

Bir   kıvılcım   bir   bozkırı   tutuşturacak,    göreceksiniz.

Hem   de   yaşayarak   göreceksiniz.

Hiçbir   şey   eskisi  gibi   olmayacak…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/106104

27
May
12

27 MAYıS

Günümüzde kimilerinin darbe kapsamına sokmaya çalıştığı, kimilerinin ise utandığı 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin 52. yılını kutluyoruz.

Darbe kapsamına sokulacak ya da utanılacak bir hareketin “insan hak ve özgürlüklerini, ulusal dayanışmayı, toplumsal adaleti, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve güvence altına almayı olanaklı kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuksal ve sosyal temelleriyle kurmak ve Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek” gibi bir amacı olduğu nerede görülmüştür?

27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdiği, Atatürk devrimlerine sahip çıkmak ve demokrasiyi korumak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “ihtilal” olarak tanımlamak gerekir. Toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan “ihtilal”, bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir. Koşular tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilal, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseridir.

27 Mayıs 1960 ihtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. Atatürk’ün yok sayıldığı ve ortaçağ karanlığına doğru yol aldığımız bu günlerde 27 Mayıs 1960 ihtilali, oluşumu ile siyasilerin belleklerinde bulunmalıdır.

Özellikle 1961 Anayasası başta olmak üzere getirdiği yeni ve çağdaş kurumlarla, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla, 27 Mayıs tartışmasız bir “devrim” niteliğini kazanmıştır. Özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşıyan “devrim”, bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımın toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir.

1961 Anayasası’nın kabul edilmesiyle ülkemiz demokrasi, insan hakları ve sosyal devlet alanlarında büyük gelişme göstermiştir. 1961 Anayasası, sadece bizde değil, dünyada da en özgürlükçü anayasalardan biri olarak tarihte yerini almıştır. 27 Mayıs Devrimi’nin ve 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdıklarını kısaca şöyle sıralayabiliriz; sosyal devlet ilkesi, sendikal haklar, yargı bağımsızlığı, sosyal güvenlik hakkı, radyo ve televizyon bağımsızlığı, basın ve fikir işçileri yasası, toplu sözleşme ve grev hakkı, üniversite özerkliği, idare işlemlerine yargı yolunun açılması, seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri yasası, ilköğretim ve eğitim yasası, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi, Cumhuriyet Senatosu, Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hakimler Kurulu, Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu.

Askeri harekatlar ve ihtilaller, topluma olumlu getirileri ya da olumsuz götürüleriyle önem kazanırlar. Devrim ya da darbe oldukları da ancak bu şekilde belirlenir. 1974 yılında gerçekleştirilen Portekiz Karanfil Devrimi ile faşist diktatörlüğe son verilmiş, sömürgeler özgürleştirilmiş, siyasi af çıkarılmış, işkenceciler tutuklanmış ve parlamenter demokratik bir rejim kurulmuştur. Halkın büyük çoğunluğunun desteklediği genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bu olayı da, bir darbe olarak adlandırmak olasıdır. Ancak bugünkü Portekiz demokrasisini darbe denilen 1974 Karanfil Devrimi kurmuştur. 25 Nisan her yıl Portekizliler tarafından “Özgürlük Günü” olarak coşkuyla kutlanmaktadır.

27 Mayıs 1960 öncesinde, Demokrat Parti iktidarında demokrasinin, hukukun ve özgürlüğün olmadığını herkes bilmektedir. Buna karşılık demokrasiye darbe olarak adlandırılan 27 Mayıs 1960 hareketi, topluma özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi ve aydınlanmayı getirmiştir. İşte bu yüzden 27 Mayıs, Hürriyet ve Anayasa Bayramıdır. 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni darbe olarak niteleyenlerin amacı, 1923 Aydınlanma Devrimi’ni de darbe kapsamına sokarak, Osmanlı Devletinin küllerinden yepyeni bir laik ve demokratik cumhuriyet kuran Mustafa Kemal Atatürk’ten de hesap sormaktır.

27 Mayıs’ı anlamak için, Anadolu’da başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığı, emperyalizm karşıtlığını ve yurtseverliği özümsemek gerekir. Bu özümsemeden payını alamamış siyasetçiler, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni darbe sayarlar ve yıllardır kendi yaptıkları sivil darbeyi görmek istemezler.

Bu  özümsemeden  payını  alamamış  zavallı  beyinler  27 Mayıs’tan  utanırlar  ama  Soros’un  desteklediği  TESEV’in  kurucu  üyesi  olmayı  içlerine  sindirebilirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 89 yıllık tarihine baktığımızda, Mustafa Kemal’in önderliğinde başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı ve bunu izleyen devrimler ile 27 Mayıs 1960 Devrimi, aynı doğrultuda birer siyasal dönüm noktalarıdır.

1961 Anayasası’nın temelini oluşturan 27 Mayıs Devrimi gücünü, emekçisiyle, köylüsüyle, gençliğiyle, çalışanıyla, aydınıyla, ordusuyla tüm Türk ulusundan almıştı.

27  Mayıs  1960  Devrimi’nin  52. yılı  kutlu  olsun..

Suay  KARAMAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/106137

26
May
12

İşadamı eli öpen rektör

el  öpenlerin  çok  olsun  evladım,

bu  el  öyle  sıradan  bir  el  değil  dünürün  eli.
bu  el  ileri  demokrasi  düzenindeki  ilim  irfan  yuvalarının,  medreseye  dönüştürülen  üniversitelerin hal-i  pür  melalini  ayan  beyan  gözler  önüne  seren  mübarek  bir  el.

bu  el  bükülemeyen  el,  öpülmeyecek  de  ne  yapılacak ?
bu  el  müsiadın,  bu  el  tuskon’un,  bu  el  tüsiad’ın  eli..
bu  el  barzanistan’daki  ihalelerin  eli..
bu  el  bop  projesinin  eli..
bu  el  cümleten  nasıl  bir  “yağdanlığa”  dönüşüldüğünün  ibretlik  vesikası,
helal olsun sana evladım helal, gerçekler bu kadar yalın biçimde günyüzüne çıkarılabilirdi,
helal  olsun  helal..

Sonunda bu da oldu. Malatya İnönü Üniversitesinin Rektörü Çalık Grubu patronunun elini öptü.

Düğün değil bayram değil, üstelik el öpen rektör patrondan da çok küçük değil.

Şimdi nereden çıktı bu el öpme hadisesi diye sorgularken, patronun üniversiteye yatırım yaptığını öğreniyoruz.

Meğersem bu yüzdenmiş el öpme hadisesi.

Görüntünün daha garip yanı patronun da elini öptürmekteki istekli ve neşeli hali.

İşte bilimin düşürüldüğü içler acısı durum.

Patronun eli öpülmekle kalmadı birde fahri doktora unvanı verildi.

Hem de olay üniversite dışında değil üniversite içinde gerçekleşiyor.

Böyle olunca da görüntü daha garip bir hal alıyor.

Asıl işin garip tarafı bazı köşe yazarlarının el öpen rektöre övgüler dizip, diğer rektörlere bunu örnek göstermesidir.

http://www.demokratikemekmeclisi.org/?p=2731

http://www.demokratikemekmeclisi.org/?p=2731

Ali  Rıza  ÜÇER

http://www.ilk-kursun.com/haber/106027

26
May
12

“MİT”İMİ BEN GÖNDERDİM

*Başbakan  Erdoğan (Türkiyeli),  vatan  topraklarına  ayak  basar  basmaz;
“Milli  İstihbarat  Teşkilatımı  (rahmetli babasından miras),   PKK  ile  görüşmek  üzere  Oslo’ya  ben  gönderdim.   Yarın  yine  gönderirim,   öbürsü  gün  yine  gönderirim”  diye  “şerefli”  bir  açıklama  yaptı.

Başbakan  Erdoğan’ın  MİT’çileri  toplantıda  şunu  söylediler;
“Silahla bir yere geldiniz, bakın sizinle mücadele eden ordu içeride(hapiste)…”

PKK ile T.C Devletini aynı seviyeye getiren bu iğrenç toplantılarda söylenen bu sözler, “ben gönderdim” diyen kişiyi öncelikle bağlar. Ne demek istiyor Başbakan’ın MİT’çileri;
“Bana bakın, bizi buraya gönderen ve yetki veren kişi sizin önünüzü açmak istiyor. Bunun için önünüzdeki en büyük engel Türk Ordusunun komuta heyeti idi. Muvazzaf ve Emekli Generalleri bir şekilde içeri attırdık. Akıllı olun, bu hükümet giderse, yerine gelecek milli hassasiyetleri olan bir hükümet, sizin kökünüzü kurutur. Eylem filan yapmayın. Her şey adım, adım. Önce yerel yönetimlere yetki devri adı altında özerklik, sonra, sonrası malum…”

Başbakan’ın  MİT’çilerinin,  AKP  Hükümeti  adına  verdikleri  sözün  açılımı  böyledir.

Bu  gerçeği  anlayamayan  ya  geri  zekalıdır,  ya  da  vatan  hainidir…

Yasalarımıza göre “suç” olan bu ve benzeri onlarca konuşmanın bantlarının sızdırılmasından sonra T.C Savcıları soruşturma açtılar ve Başbakan’ın MİT’çilerini ifadeye davet ettiler. Paniğe kapılan Başbakan son sürat bir yasa çıkararak MİT’çilerini şimdilik korumaya aldı. Bunun adı; suçun üzerinin örtülmesidir. Bu tutum terörün artmasına sebep olacaktır…

*Terörle mücadelede en önemli faktör, kişiler eli ile yapılan istihbarattır. İstihbarat elemanı bölgede her yere gider, örgüt üyelerini takip eder, topladığı bilgileri birliğine ulaştırır.
Bu hükümet zamanında, istihbarat elemanları olan uzman çavuşlar-astsubayların bazıları 30-40 yıl hapis istemiyle içeri atıldılar. Bu durum canı pahasına terörle mücadele eden kahramanlarda, kırgınlık ve bezginlik yarattı.
Üstüne üstlük, sadece gösteriş uğruna Arap ülkeleriyle vizeler kaldırıldı.
Ne kadar profesyonel terörist, sapık, suça meyilli, üç kuruşa insan öldürebilecek aç adam varsa, Türkiye’ye ellerini kollarını sallayarak silahlarıyla birlikte girdiler.
Bunların takibi mümkün olmadı ve polisin “kişiye dayalı, canlı istihbaratı” çöktü. Cuma günü Kayseri de olan olayın da, Uludere de olan katliamın da sebebi istihbarat zaafıdır. Bu yaz, terör örgütü çok canımızı yakacak. PKK, Barzani’nin korumasında gelir, sizin 10 vatandaşınızı koyun götürür gibi alır, siz ise bu anlayışla, “futbol maçı seyreder” gibi bakakalırsınız…
Hükümetin bu tutumu da terörün artmasına sebep olacaktır…

AKP İktidara geldiğinden bu yana yani 10 yıldır, Türk Milletinin değerleri-ulusal bilinci-tarihi-Cumhuriyetin kurucuları sürekli olarak cemaat-tarikat yetiştirmesi- ABD beslemesi basın mensupları ve AKP tarafından kurdurulan sözüm ona düşünce kuruluşları temsilcileri tarafından, yıpratılmaya-yok edilmeye gayret edildi. Bunda da oldukça mesafe aldılar…

Siyasette meydanı boş bulan AKP ve Erdoğan, binlerce yıllık devlet geleneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini, hepsini çok iyi tanığımız, köklerini ve beslendikleri yerleri bildiğimiz bir avuç Kürtçü-Bölücü ve Şeriatçının elinde oyuncak etmeye çalışıyor.

Unutulmaması  gereken  husus  şudur ;

Yukarıda  sayılanların  tümü  “Vatana  İhanet”  suçuyla  eşdeğerdir.

Bu  yapılanların  Siyasi  sorumlusu  10  senedir  ülkeyi  tek  parti  iktidarı  ile  yöneten  kadrolardır…

Önümüzdeki  dönemde,   gerçekler  su  yüzüne  çıktığında,   ihanet  edenler – kanunsuz  emirleri  uygulayanlar –  milletin  kendilerine  verdiği  makamları  Türkiye’nin  aleyhine  kullananlar –  görmezden  gelenler  yasalar  ve  Türk  Milleti  önünde  yaptıklarının  hesabını  vereceklerdir.

Görelim  bakalım,  Mevla’m  neyler,  neylerse  güzel  eyler…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,   26  Mayıs   2012

Rifat   SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/105997

26
May
12

Tıbbiyeli Hikmet’in oğlu Orhan Boran vefat etti

Türkiye’nin  duayen  sunucusu  Orhan  Boran  84  yaşında  İstanbul’da  hayatını  kaybetti.

Uzun zamandır hastalıklarla mücadele eden Orhan Boran hayatını kaybetti. Boran 84 yaşındaydı.

Orhan  Boran  Sivas  Kongresinin  mandaya  meydan  okuyan  efsane  tıbbiyelisi  Hikmet  Boran’ın  oğluydu.

Orhan  Boran’ın  ölümü  hem  sanat  dünyasını  hem  de  sanat  severleri  yasa  boğdu…

Yıl  1919 !

Ülke  işgal  altında.

İstanbul’da tıp öğrencileri okulun kuruluş yıl dönümü olan 14 Mart gününü kutlamaya karar verir.

Esas amaç kutlama bahanesiyle şüphe çekmeden toplanmak ve işgal birliklerine karşı ayaklanmak, işgali protesto etmek.

Okulun kulelerine dev bir Türk bayrağı asarlar ve böylece 14 mart resmen tıbbiyelilerin tepkilerini gösterdikleri, tavrını ortaya koyduğu gün olarak tarihe geçer.

Bu olaydan sonra tıp öğrencileri tüm bunları organize eden 3. sınıf öğrencisi Hikmet Beyi, tıbbiyelilerin temsilcisi olarak Sivas Kongresine gönderilirler.

Kongrede  Amerikan  mandasi  tartışılırken  Tıbbiyeli  Hikmet  ayağa  kalkar  ve  yüksek  sesle :

‘Paşam,  murahhası  bulundugum  Tibbiyeliler  beni  buraya  istiklal  davamızı  başarmak  yolundaki  mesaiye  katılmak  üzere  gönderdiler.

Mandayı  kabul  edemem.

Eğer  kabul  edecek  olanlar  varsa,  bunlar  her  kim  olursa  olsun  şiddetle  red  ve  takbih  ederiz.

Farz-ı  muhal,   manda  fikrini  siz  kabul  ederseniz  sizi  de  reddeder,   Mustafa  Kemal’i  ‘vatan  kurtarıcısı’  degil,   ‘vatan  batıricısı’  olarak  adlandırır  ve  tel’in  ederiz,’  der.

İşte  bu  cesur  Tıbbiyeli  Hikmet  sonradan  aldığı  soyadıyla  Dr. Hikmet  Boran  çoğumuzun  bildiği  ünlü  sunucu  Orhan  Boran’ın  babası !

25
May
12

YETMEZ AMA EVET (!)…

5  Ay  memur  zammının  üzerine  yatan  hükümet,  kesenin  ağzını  açtı(!)..

Flaş…  Flaş..  Flaş…

Memura  zam(!)…

ER-BOĞAN”   DÜK-ümeti  memura  3,5+4  verdi(!)…

Yetmez ama EVET…

Yetmesi için  1,5+2  olması  lâzımdı  ama  hiç  yoktan  iyidir.

Bu  da  yeter(!)…

“ER-BOĞAN”  DÜK-ümetine  neden  destek  verdiğimize  gelince :

Çiller hükümeti dönemiydi.

Çiller hükümeti memura kıdım kıdım zam veriyordu.

Hangi meslek örgütü yürüdü ise ona zam yaptı.

Memurlar baktı olmayacak.

Örgütlü olmaya, Türk Devleti’nin İLO sözleşmesine attığı imzaya dayanarak sendikalaşmaya karar verdi.

KAMUSEN ve KESK kısa sürede örgütlenerek önemli bir güç oluşturdu.

O yıllarda badem bıyık takımı ortalarda yoktu.

Badem bıyık gücü arkasında hissetmeden, “seni babama, dayıma şikayet ederim haaa..” güvencesini kazanmadan öyle ortalara çıkmaz.

Çıkamaz…

Hani, 10’u bir araya gelip bir adama dayılanan kofti dayılar vardır ya?

Badem  de  böyledir.

Badem   takımı   yıllarca   kendilerinden   başka   herkesi   Yahudi   ve   Amerikan   uşağı  

olmakla   suçladı   ama   ER – BOĞAN   Yahudi   kuruluşlarının   desteği,   ABD’nin   icazeti  

ile   iktidar   olunca   Nasrettin   hocanın   hesabı ;   “gavurun   oğluna   da   yakışıyor  

ama(1)*”   yavşaklığına   yatıp   şeytanın   uşaklığına   soyundu.

 

Böylece “kafasında kipa, koynunda haç, elinde tesbih, seccadesinde dolar ve yuro” olan; kıblesi Kabe ile Beyaz Saray arasında gelip giden yeni tip badem Müslümanlar türedi.

ER-BOĞAN Hükümet ettirildiğinde devlet kurumlarında hiçbir hükümet ve sendikanın yapmadığı uygulamalar yapıldı.

Baskı ile diğer sendikalardan istifa ettirilen memur; sarı sendika MEMUR-SEN’e üye yapılıyordu.

Beyaz yakalı takımı baktıki; şeflik-tayin- terfiye giden yol sarı sendikadan geçiyor, birer birer kendi sendikalarından istifa edip sarı sendikaya geçerek bademe ADEM oluverdi(!)…

Bademli; memur sendikalarının yasal olmadığı günlerde ortaya çıkıp hiç risk almamıştı.

KESK ve TÜRK KAMU-SEN mücadele edip memura sendika kurma hakkını elde ederken badem siperdeydi.

ER-BOĞAN hükümeti sayesinde hazıra kondu.

Birden keşfedilmiş gibi, şantaj ve rüşvetle(tayin-terfi gibi…) en fazla üyesi olan sendika oluverdi.

Tayin-terfi ve badem bıyık müdürünün gözüne girmek için sarı sendikalı olan memur, ilkesizliğinin ödülünü aldı(!)…

3,5+4…

Yetmez  ama  evet(!)..

ER-BOĞAN Hükümeti bir proje ile gelmişti.

Geldiği andan itibaren devlet içinde paralel devlet kurmaya başladılar.

80 yılda hiçbir hükümetin aklına gelip yapmadığını bu hükümet yapıyor, şeytana külahını ters giydiriyordu.

Öyle ki, Türkiye şeytanın bile rahatça tatil yaptığı bir ülke haline gelmişti.

Çünkü  şeytana  iş  kalmamıştı.

Öyle  uygulamalar  vardı  ki ;  şeytanın  ancak  mastır  yapmış  olanı bunları  düşünebilirdi.

Kendi adamlarına özel ve güzel kadrolar icat ettiler.

Bu özel ve güzel kadrolu bademe çoook özel maaşlar bağladılar.

Bugün; “Ali Babacan’ın kayınçosu, Başbakanlık Tanıtım Ajansı Dubai temsilcisi oldu.  Kayınço Nusret Yurter’e 28 bin dolar maaş bağlandı.”

Haberini okuduğumda ER-BOĞAN Hükümetinin kendi adamları ile kurduğu paralel devlet ve o paralel devletin bademleri için yaratılan özel imkanlar aklıma geldi de, sarı sendikalı memurların haline gülmeden edemedim.

Devlette olanları en iyi memur bilir.

Memur; olanları görmemezliğe geldi.

Kurulan paralel devlet ve bademlerin saltanatına uyum gösterdi.

Göstermekle kalmayıp bademin sendikasına omuz verdi.

Terfi, tayin gibi çıkarlarını gözeterek ilkesizleşti.

12 Eylül Referandum oylamasında grevsiz sendikacılığı “yetmez ama evet” diyerek oyları ile destekledi.

Önemli sayılan bademler için özel maaşlar ihdas eden hükümet, geride kalan memuru zaten yük olarak görüyor.

Sendikalar daha bu gerçeği görmekten ve dillendirmekten acizler.

Ben  de  şimdi  diyorum  ki :  “YETMEZ  AMA  EVEEET !”

1,5 + 2   BEKLİYORDUK…

 

Dolar  milyonerlerine  para  lâzım.

Bankalara  yolacak  kaz  lâzım.

Özelleşen şirketlere etinden, sütünden, kemiğinden faydalanacak koyun lazım.

ER-BOĞAN Hükümeti koyun ve kazlar üzerinde son derece sistemli ve bilimsel bir yöntemle çalışıyor.

Esasen hükümetin bilimden faydalandığı tek alanın koyunlaşma ve ördekleşme süreci olduğunu söyleyebiliriz.

Gerisini ulemaya sorarak, rüya yorumlarını resmi kayda sokarak, daha da daralırlarsa Pentagon reçetelerini uygulamaya sokarak idare ediyorlar(!)..

Eee… Başvekilime kaz lazım. Kaz yetmezse koyun lazım. Sonra da deveden kuyu kebabı… Deveden kuyu kebabı bir Arap yemeğidir.

Tavukları hindiye, hindileri kuzuya, kuzuları deveye doldurup kuyuda pişirirsin.

AFİYET  ŞEKER  OLSUN!!…

YETMEZ  AMA  EVET….

NOT(1)*:

Nasrettin Hoca vaaz vermektedir.  Söze hanımların kıyafetinden başlar.

-“Ey  cemaat,  hanımlarınız  takıp  takıştırıyor.   Süslenip  püslenip  sokakta  geziyor.   Bu  durum  doğru  değildir.”

Cemaatten itiraz gelir.

-“İyi  de  hoca,  senin  hanımın  da  süslenip  geziyor.”

Hoca  cevabı  yapıştırır :

-“ Gâvurun  kızına  da  yakışıyor  ama…”

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=135%3Ayetmez-ama-evet&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

24
May
12

PARAMıZı NEREYE HARCADıNıZ..??!!!!!

Uzun  lâfa,  milletin kafasını  karıştıracak  karmaşık  ekonomik  yorumlara  hiiiç  gerek  yok.

Türkiyeli  Başbakan Erdoğan’a  açık – net  bir  soru  soruyorum  ve  açık- net  bir  cevap  bekliyorum.

Bu  rakamlar  Merkez  Bankası  rakamlarıdır ;

AKP  İktidara  2002  yılında  geldi.

2002  yılında  Türkiye’nin  Merkezi  Yönetim  Brüt  Borcu:  230 Milyar  Dolardı.

2011  yılı  sonunda  Türkiye’nin  Merkezi  Yönetim  Brüt  Borcu  518  Milyar  Doları  geçti.

Üstüne  üstlük,  geçmiş  iktidarların  yaptığı  kuruluşları  yok  pahasına  satarak
50  Milyar  Dolar  topladı…

Bakkal   hesabı   yapalım ;

518  Milyar  Dolar + 50 Milyar   Dolar  =  568 Milyar Dolar

568  Milyar  Dolar – 230 Milyar  Dolar =  338 Milyar  Dolar

Suçlamadan,  art  niyet  olmadan  hesabını  öğrenmek  istediğimiz  para  tutarı  işte  bu; 

338  Milyar   Dolar…

Türk   Milletinin   sırtına   yıkılan   bu  “borc”u, 

yani   338   Milyar   Doları   nereye   “harcadın”ız..??!!!

Değerli  okurlar ;
Her  türlü  borç  illâ  ki  kötü  olacak  diye  bir  şart  yoktur.

Örneğin yeni bir işyeri açmak veya var olan bir işletmeyi modernleştirmek-genişletip üretimi arttırmak için yapılan borç bir çeşit “yatırım kredisi” olup, kendi kendini ödeyebileceği için “iyi borçtur.” Bir öğrencinin “üniversite eğitimini” tamamlaması için alınan borçta, iyi borçtur. Bu tip “iyi borçlar” kendi kendilerini ödeme kabiliyetine sahiptirler.

Oysa daha lüks bir araba, ev dekorasyonu, tatil için alınan borçlar
“kötü borçlardır.” Bunların kendi kendini ödemesi mümkün değildir. Bunları borç almadan, kazanıp kendi paranızla yapacaksınız.

Bu durum, ülkeler içinde birebir aynıdır ve geçerlidir.
Anahtar nokta şudur; Toplam borcun gelire oranına değil, borcun ne kadarının kendini itfa etmeyen(ödeyemeyen) yerlere harcandığına bakmak gerekir. Çünkü kendi kendini ödeyemeyen borç, gelecekte insanların yaşam standardının düşmesine, fakirleşmesine sebep olacaktır.

Türkiyeli Başbakan Erdoğan’dan öğrenmek istediğimiz budur.
Tamam, Türk Milleti adına borçlandınız, ihtiyaç vardı ki borçlandınız, buna bir şey demiyoruz. Fakat bu kadar borçlanarak aldığınız paraları nereye harcadınız? Bu borcun ne kadarı “iyi borçtur” ve kendi kendini ödeyecektir?
Ne kadarı “kötü borçtur” ve önümüzdeki yıllarda Türk Milletinin fakirleşmesine sebep olacaktır? Bu paralar ile gelir getirecek, borcunu ödeyecek hangi büyük yatırımlar yapılmıştır? Bu paraların ne kadarı faize gitmiştir?
Uluslararası finans piyasalarında, o an ki faiz oranları ile, AKP Hükümetinin borçlanma faiz oranları arasında nasıl bir fark vardır?..
Borç alırken kazananlar kimlerdir? Uluslararası tefeciler mi, Türk Milleti mi ?..

Sayın Erdoğan;
Bu hesabı Türk Milletine vermek zorundasınız. Tek-tek, kalem-kalem açıklamalısınız. Nasılsa bunlar size mutlaka sorulacak. Nereye giderseniz gidin, muhakkak sorulacak. Siz olmasanız da, gıyabınızda sorulacak.
Siz, size yakışanı yapın önce Babacan’ı ve Mr. Shimshek’i(şimşek okunur) sıkıştırın, onlardan aldığınız rakamları bir de siz kontrol ettirin ve hesabı sahibine, yani Türk Milletine verin.

Sayın Başbakan; Size bazı tavsiyelerim olacak. Dinleyip dinlememek sizin bileceğiniz iş. Ben lafımı ortaya koyayım, beğenen alır, beğenmeyen almaz…

*Bir ülkede, borçlar ekonomiden hızlı büyüyorsa orada çok ciddi bir problem var demektir.
*Ülkeyi yönetenler, gerçekler ve mantık yerine umuda ve hayale güvenmeye başlarlarsa, hele hele hırsları akıllarının üstüne çıkarsa, felaket iyice yaklaşmış demektir.
*Veren  el,  alan  elden  daima  üstündür…
* “Kötü  borç”  alan,  parayı  aldığı  yerden  emir  almak  zorundadır.

Bilmem  anlatabildim  mi  Sayın  Eşbaşkan !…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,    24 Mayıs  2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/105696

23
May
12

Necdet Özel Pentagon’da, AKP’li danışmanlar Genelkurmay’da

Org. Necdet  Özel’in  ABD  gezisinin  anlamı

Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun iyiden iyiye ısındığı şu günlerde Genel Kurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in ABD’ye yaptığı bir haftalık geziyi iyi okumak gerekiyor.

Türkiye’nin hem Suriye’ye müdahale etmeye doğru gittiği, hem de İran ve Irak’la gerildiği bir dönemde Türk Ordusunun Genel Kurmay Başkanı’nın ABD’ye gitmesini pek de öyle sıradan bir devlet gezisi olarak değerlendiremeyiz.

Bu bir haftalık ziyaretin ne anlama geldiğini belki de en iyi açıklayan kişi, basının adını vermekten kaçındığı bir Pentagon yetkilisi oldu.

Hürriyet gazetesinin  haberine  göre  bu  yetkili şunları  söylüyordu :

Özel’in ABD’de bulunduğu bir hafta içindeki programının tümünün Pentagon tarafından yapıldığı açıklanmıştı. Özel, bu programın dâhilinde ABD Genel Kurmay Başkanı Martin Dempsey ve Savunma Bakanı Leon Panetta ile de görüştü. Tüm bu görüşmeler ve Özel’in yaptığı üs ziyaretleri Amerikancı yandaş basın tarafından “Özel ziyaret”, “Çok gizli üsse Özel tur” gibi zekâ ürünü başlıklarla sevinçle manşetlere taşındı. Gerçekten de Özel, bu bir hafta içinde Langley istihbarat üssünde brifingler almış, Usame Bin Ladin’i öldüren komandoların üssü Navy Seal’ı ziyaret etmiş, meşhur Key West’i turlamıştı. Bu görüşmelerin tümü de “şimdiye kadar Türk Genel Kurmay Başkanlarının yaptığı ziyaretler arasında basına en
kapalı olanı” denilerek tanımlanmıştı. Görüşmeler arasında en çok konuşulanı ise ABD’nin kozmik odası olarak bilinen “The Tank”de gerçekleşeni oldu. Özel bu odadan çıktığında “Çok olumlu bir ziyaret oldu. Sonuçlarından çok memnunum”
diyordu. Herhalde TSK’nın kozmik odasına tamamen farklı amaçlarla girenler de çıkarken aynen Özel gibi düşünmüşlerdir. Ve yine anlaşılmaktadır ki her iki
“kozmik oda” olayının da kazananı ABD olmuştur.

“Ziyarette ele alınacak konulardan çok bu gezinin Türkiye ve ABD arasında askerden askere ilişkiye dönüşün sembolü olması önemli. Org. Özel’den önce Washington’a Genel Kurmay Başkanı sıfatıyla en son 3 yıl önce 2009’da Org. İlker Başbuğ geldi, önceki Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner görevi sırasında gelmedi.”

ABD’li Pentagon görevlisinin mesajı çok açıktır. Bir süredir Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD arasında kesilen üst düzey görüşmeler yeniden başlamış, yani Işık Koşaner dönemiyle Necdet Özel dönemi arasında ABD ile ilişkiler açısından son derece önemli bir fark ortaya çıkmıştı. Bu da tabi ki Ağustos ayında yaşanan istifaların ardından yaşanan değişimin sadece AKP’nin çıkarına değil aynı zamanda ABD’nin de çıkarına olduğunu kanıtlamış oldu.

Özel’in ABD’de bulunduğu bir hafta içindeki programının tümünün Pentagon tarafından yapıldığı açıklanmıştı. Özel, bu programın dâhilinde ABD Genel Kurmay Başkanı Martin Dempsey ve Savunma Bakanı Leon Panetta ile de görüştü. Tüm bu görüşmeler ve Özel’in yaptığı üs ziyaretleri Amerikancı yandaş basın tarafından “Özel ziyaret”, “Çok gizli üsse Özel tur” gibi zekâ ürünü başlıklarla sevinçle manşetlere taşındı. Gerçekten de Özel, bu bir hafta içinde Langley istihbarat üssünde brifingler almış, Usame Bin Ladin’i öldüren komandoların üssü Navy Seal’ı ziyaret etmiş, meşhur Key West’i turlamıştı. Bu görüşmelerin tümü de “şimdiye kadar Türk Genel Kurmay Başkanlarının yaptığı ziyaretler arasında basına en kapalı olanı” denilerek tanımlanmıştı.

Görüşmeler arasında en çok konuşulanı ise ABD’nin kozmik odası olarak bilinen “The Tank”de gerçekleşeni oldu. Özel bu odadan çıktığında “Çok olumlu bir ziyaret oldu. Sonuçlarından çok memnunum” diyordu.

Herhalde   TSK’nın   kozmik   odasına  

tamamen   farklı  amaçlarla   girenler   de  

çıkarken   aynen   Özel   gibi   düşünmüşlerdir.

Ve   yine   anlaşılmaktadır   ki   her   iki  

“kozmik  oda”   olayının  da   kazananı  

ABD   olmuştur.

ABD Savunma Bakanı Panetta, Suriye konusunu görüştüklerini söylemekten çekinmedi ve bunun son derece doğal olduğunu belirtti. Özel ise yine Suriye ile ilgili sorulanlara şöyle cevap veriyordu:

“Esad yönetiminin kan dökmesi kabul edilemez. TSK, hayatta kalmak için Türkiye’ye kaçan Suriyelilerin güvenliği için elinden geleni yapıyor, yapmaya devam edecek… Atılacak her adım uluslar arası anlaşmalara göre meşru olmalı. TSK’nın rolünü ise ben değil hükümet belirleyecek”.

Bu sözleri okuyunca “işte Necdet Özel’in o koltukta oturmasının anlamı” diyorduk ki bu sefer de sivil danışmanlar meselesi patlak verdi.

Genel  Kurmay’ı  AKP’li  danışmanlar  yönetecek

Yeni düzenlemelere göre Genel Kurmay Başkanı’nın ilk kez sivil danışmanlar alması gündeme geldi. Bu danışmanların sayısı on olarak belirtiliyor ve terörden, dış ilişkilere kadar neredeyse her konuda çalışacakları söyleniyor. Anlaşılan AKP, Özel’in “TSK’nın rolünü hükümet belirler” demesinden bile tatmin olmamıştır ve böyle bir düzenleme başlatılmıştır. Bu danışmanların kim olacağı konusunda sanırım kimsenin bir şüphesi yoktur.

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın 23 Nisan resepsiyonuna katılan Necdet Özel’e yaptığı övgüleri bir hatırlayalım. “Tam halk adamı bizim gibi. Genel Kurmay Başkanımızla ilişkimiz gayeti iyi gidiyor” demişti Bakan. Bu sözler tabi ki AKP’lilerin “halk adamlığını” kanıtlamaz ama Necdet Özel’in AKP’lilerle benzerliğini kanıtlar. Dolayısıyla Necdet Özel’in yanına alacağı danışmanların kimliği de bugünden bellidir. Kendisi gibi birilerini bulsa AKP için zaten yeterli olacaktır.

Artık AKP, gönderdiği danışmanlar aracılığıyla Ordu’yu ve Genel Kurmay’ı bizzat yönetmenin planını yapmıştır. Ta MGK Genel Sekreterinin sivil olması tartışmalarının başından bugüne gelen süreç artık bu noktaya kadar ulaşmıştır. Ama emin olalım ki duracağı nokta burası olmayacak, Türk Ordusu emperyalizmin çıkarları uğruna tamamen tasfiye edilene kadar devam edecektir. Tarihte yaşanan tasfiye bir kez daha tekrarlanmak istenmektedir.

Fakat Türk Ordusu tamamen tasfiye edilmeden ve tüm silahları elinden alınmadan önce emperyalistlerin Ortadoğu’daki planlarında ve kendi aralarındaki paylaşım mücadelesi ve rekabetinde öne sürülmek istenmektedir. Osmanlı Ordusu’nun bir taraftan ortadan kaldırılıp bir taraftan da 200 yıl boyunca Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından birbirlerine karşı kullanılmasının dinamiklerini hatırlarsak bugünkü durum biraz daha iyi anlaşılacaktır. Emperyalizm topyekûn bir güç olarak Türkiye’nin paylaşılmasını ve Türk Ordusunun bu süreçte ortadan kaldırılmasını arzu etmektedir. Fakat aralarındaki rekabet durumu da bu tasfiyenin herkes için farklı koşullarda ve zamanlamada uygun olmasına neden olmaktadır.

Şu an Fransa’nın, ABD’nin ve diğerlerinin hesapları yine dönüp dolaşıp Türk Ordusu üzerinde düğümlenmektedir.

Batı’nın  hesaplarında  Suriye,  Türkiye  ve  Türk  Ordusu

Suriye, Fransa açısından tarihsel etki alanı ve Lübnan’la beraber eski sömürgesidir. Bugün Fransa’nın Suriye ile ilgili olarak attığı adımlar da daha önce Libya’da oynadığı rol de hep Ortadoğu’nun bu alanında yeniden söz sahibi olacak bir stratejinin parçalarıdır. Almanya ise Fransa’nın bu stratejisinin perde arkasındaki destekçisidir. Almanya II. Dünya Savaşı’nın sonundan beri bir orduya sahip değildir, uluslararası alanda ekonomik üstünlüğüne karşın siyasal etkisi de dolayısıyla zayıftır. Bu anlamda 19. ve 20. yüzyıllardaki rolünü oynamak yerine Fransa ile birlikte tavır almaktadır. Bu durum aynı zamanda AB içinde İngiltere’nin ayrı durmasının da bir sonucudur. İngiltere daha çok ABD ile beraber bir Anglosakson emperyalizmini temsil edecek konumdadır.

Dolayısıyla uluslararası tabloyu okurken Almanya-Fransa ekseniyle ABD-İngiltere Anglosakson emperyalizmlerinin Ortadoğu için bir rekabete şimdiden girdiklerini bilmeliyiz. Buna tabi ki bir de Rusya’nın oyundaki rolünü eklemek muhakkak gereklidir.

AKP’nin ve özellikle de Ahmet Davutoğlu’nun stratejisi ise bilindiği gibi Türkiye’yi yeni bir emperyalist odak olarak ortaya koymaya yöneliktir. Bunun gerçekleşmeyecek bir hayal olduğuna tarihsel, siyasal ve ekonomik yönleriyle daha önceden de değinmiştik. Anlaşılan odur ki bu anlamda AKP de gücünün sınırlarını az çok bilmekte ve Rusya ile Fransa-Almanya eksenlerinin karşısında Ortadoğu planlarını ABD ile birlikte yaparak güç kazanmaya çalışmaktadır. AKP, Anglosakson ekseniyle iyi geçinmenin peşindedir. Necdet Özel’in ABD gezisi tesadüf olmadığı gibi Abdullah Gül’ün daha önce yaptığı İngiltere seyahati de bu anlamda rastlantı sayılamaz. Tabi ki bunun karşısında Fransa ve Almanya’nın son yıllardaki Türkiye karşıtı adımları da olayın cephenin diğer tarafında gelişen boyutlarıdır.

Tüm bu uluslararası oyunun odağında ise Suriye değil Türkiye ve Türk Ordusu vardır. AKP’nin ve onun Genel Kurmay Başkanının Türkiye’yi getirdiği yer çok açık bir şekilde ABD ile birlikte Suriye’ye yapılacak müdahalede başrolü oynamaktır. Fakat ABD ile kurulan bu ortaklık bir süre sonra ABD’nin Türkiye’yi hedef almayacağı anlamına da kesinlikle gelmez. Hatta bu, ABD’nin AKP’yi çok sevdiği anlamına da gelmez. ABD, başında AKP bile olsa Suriye müdahalesinin ardından bölgede güç kazanacak bir Türkiye ve Türk Ordusunu asla istemeyecektir. Bu nedenler dolayısıyla ABD’nin yanında yer alarak kendini garanti altına almak, kimse açısından kesinliği olan bir tavır değildir.

ABD  ile  beraber  davranmak  kimi  kurtarabilir ?

Bugün AKP, bir süre için bile olsa ABD ile beraber davranmaktadır. Org. Necdet Özel de AKP’nin ve dolayısıyla da ABD’nin yanındadır. Fakat yarın ne olacağını kimse garanti edebilir mi?

Suriye’yi düşünelim. 1991 yılında ABD ilk Irak saldırısını yaptığında Suriye’yi Beşar Esad’ın babası Hafız Esad yönetiyordu. Bu saldırı döneminde neredeyse tüm Arap ülkeleri gibi Suriye de ABD’nin yanında yer almıştı. Şimdi Suriye ve Esad, emperyalizmin ve bilhassa da ABD’nin hedefindedir.

ABD’nin tüm stratejisi sömürgeci saldırı ve Osmanlı coğrafyasının yeniden paylaşılması üzerine kuruludur. Bugün “dostça davrandığı” uyanıklar, ABD’yi kullandığını ya da uyuttuğunu düşünebilir. Oysaki emperyalistler ile girilen ilişkilerde kullanan taraf sadece ve sadece emperyalistler olur. Sizin kendinizi hangi pozisyonda kurguladığınızın bir önemi olamaz.

AKP’nin ve ona eklemlenenlerin sonunun ne olacağını kestirebilir miyiz? 1826’dan 1918’e kadar emperyalist rekabetin oyuncağı olan, oradan oraya savrulan ve en sonunda ortadan kaldırılmalarına karar verilen Osmanlı padişahlarının, yöneticilerinin, paşalarının hikâyesini düşünmek bile yeterli bir bakış açısı sunacaktır. Bizce sonuç şimdiden belli gibi…

1918’de idam fermanı yazılan bu millet ve ordusu, emperyalizme cevabı bir Mustafa Kemal Atatürk’le vermişti. İşte kimsenin hesaplayamadığı nihai sonuç da yine budur.

Kaya  ATABERK

http://turksolu.org/365/ataberk365.htm

23
May
12

Allah size de Silivri’de yatmayı nasip etsin Babahan..!!!

Turistik  Silivri  Gezileri

Geçtiğimiz hafta Adalet Bakanı Sadullah Ergin keyfe geldi yanına medyamızın en değerli köşe yazarlarını topladı.

“Gelin birlikte şu Silivri’yi gezelim”  diyerek özel tur otobüsüyle Silivri Cezaevi’ne seçme yazarları götürdü.

Bu  turistik  geziye  katılanların  listesi  şöyle:

Niye “Allah düşürmesin” diyorsunuz? Ya Rabbim! Düşürürsün inşallah. Bir gün bile olsa… Faşizme böylesine sorumsuz, seviyesiz ve akılsızca hizmet edenler, faşizmin hücrelerine bile övgüler düzenler… Bir gün o faşizmin kendileriyle işi bitince, aynı hücrelere atılırlar Hanefi Avcı gibi inşallah…

Hürriyet gazetesi köşe yazarı Ahmet Hakan,

Radikal gazetesi köşe yazarı Oral Çalışlar,

Milliyet gazetesi köşe yazarı Aslı Aydıntaşbaş,

Star gazetesi köşe yazarı Ergun Babahan,

Vatan gazetesi köşe yazarı Ruşen Çakır,

Türkiye gazetesi köşe yazarı Rahim Er,

Zaman gazetesi köşe yazarı Bülent Korucu,

Sabah gazetesi köşe yazarı Emre Aköz,

Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Utku Çakırözer,

Akşam gazetesi köşe yazarı Nagehan Alçı,

Taraf gazetesi Yazıişleri Müdürü Tuncer Köseoğlu…

Hepsi  “büyük”  “fikir”  “adam”ları…

Bu  ülkenin  “vicdan”ı  olan  asla  “sus”turulamaz ” namus”lu  “dürüst”  kalemler…

Bu halkın adeta pusula gibi gördüğü, kalemleri ağır, kelamları okkalı ancak yüzyılda bir rastlanabilecek aydınlar(!)…

Tabi  şunu  da  unutmayalım.

İstisnasız  hepsi  yandaş…

Hepsi  “evet”çi…

Hepsi  de  Silivri’de  yatanlara  düşmanlıklarıyla  tanınan  isimler…

Ve bu yazarlar bu geziye katılma onurunu kabullenmeleri yetmiyormuş gibi bir de utanmadan izlenimlerini geçtiğimiz hafta yazdılar.

Salaka  yerine  konan  yalaka

Hepsinin anlattıklarına göre Silivri mükemmel bir yermiş.

Tamam, yandaşlık yalakalık bir tercih olabilir.Ancak size Adalet Bakanı’nın attığı kazığı göremiyor musunuz?

Yıllar sonra nasıl anılacaksınız?

Bakan sizi kurban etmiş farkında değil misiniz?

İstisnasız hepsi aynı şeyi yazmış: 12 Eylül’de cezaevleri berbattı ve bazı gazeteciler buraları gezip koşullar mükemmel diye darbecilere hizmet etmişti.

Ahmet Hakan da, Emre Aköz de, Ergun Babahan da, Oral Çalışlar da, Ruşen Çakır da aynı hikayeyi anlatmışlar. Hatta Emin Çölaşan’ı suçlamışlar.

Yazdıklarını bir kez bile okuyup sonuçlarını kestiremiyorlar mı?

Yıllar sonra sizin yazınız okunduğunda kimse Emin Çölaşan’ı suçlamaz ki! Derler ki 12 Eylül faşizmi bitmiş aradan 30 yıl sonra AKP faşizmi kurulmuş. Cezaevi teftişi görevi de bakan bey tarafından bunlara verilmiş. Yani değişen bir şey yok.

Bakan  dalga  geçmiş,  tinercilere  götürmüş

Bir tek Oral Çalışlar ve Ruşen Çakır olaya uyanmış. Özellikle tutuklu gazeteci Mustafa Balbay’ın eleştirisi ve sitemi üzerine…

Kim bilir belki de bir zamanlar kendileri de tutuklu oldukları için kullanıldıklarını anlamışlar.

İkisi de sürekli “iyi cezaevi olmaz” diye tekrarlamışlar. Ama Oral Çalışlar’a Mustafa Balbay’ın “karşılıklı kabulle kimi tutuklularla görüşmeden Silivri izlenimi nasıl yazabilirsiniz” sitemi özellikle dokunmuş.

Oral Çalışlar diyor ki “Mustafa Balbay haklı ama hiç gitmeseydim daha mı iyi olurdu?” Bir de ekliyor. Kendilerini oraya Adalet Bakanının davet ettiğini, onun programına uymak zorunda olduklarını ve ancak Silivri’ye gidince kimseyle görüşemeyeceklerini öğrendiklerini belirtiyor.

Bu savunma aslında acizliğin ve kandırılmışlığın itirafıdır.

Birincisi bakan niye başka bir yazarı değil de seni ve sizleri çağırdı?

İkincisi diyelim ki bunu bir fırsat gördün ve iyi niyetle “bari tutukluların sorunlarına değinirim” dedin. Bir tuzağa düştün ve ziyarete katıldın. Oraya varınca gazeteciler olarak şunu diyemez miydiniz:

“Biz en azından gazeteci arkadaşlarımızla görüşmek istiyoruz yoksa bu propaganda gezisine alet olmayacağız.”

Ve bakan alıp bunları Ergenekon, Balyoz ve Andıç davalarının sanıklarının bulunduğu üniteye de götürmüyor.

Bilindiği gibi bu davaların tutuklularının tecrit koşulları, hücre uygulaması, kötü muamele, olumsuz sağlık koşulları, hijyen ve ısınmayla ilgili çok ciddi şikayetleri var.

Bu tutuklularla görüştürmek bir yana bakan adeta dalga geçer gibi gazetecileri tinerciler koğuşuna götürmüş. Gittikleri ünitede uyuşturucudan yatanlar bulunuyormuş.

Türkiye tarihinin gördüğü en büyük İslamcı, aynı zamanda solcu, aynı zamanda demokrat, aynı zamanda hümanist, aynı zamanda muhafazakâr, aynı zamanda devrimci ve aynı zamanda nüktedan aydınlarından Ahmet Hakan ise o kadar saf ki bir de şunları açık açık yazmış:

“Gazeteciler açısından en tehlikeli gezidir ‘bakan’ eşliğinde cezaevi gezmek… Çünkü yakın Türkiye matbuat tarihinde bu alanda yapılan ayıplar var.”

Böyle düşünüyorsan niye gittin? Hadi gittin ve ayıbını biliyorsun, bir de utanmadan niye yazıyorsun?

Ne  olacak  bu  tinercilerin,  tecavüzcülerin  hali ?!

Hiçbiri utanmamış, hiçbiri gezi programına itiraz etmemiş, kimsenin aklına protesto edip ayrılmak gelmemiş…

İnsaf Türkiye’nin her yerinde tinerci, gaspçı, uyuşturucu müptelası var. Silivri bunlardan dolayı ünlenmedi ki!

Bir insan hele bir köşe yazarı böyle bir komediye, sirke nasıl alet olabilir?

Çok mu merak ediyorlardı tinerci koğuşlarını?

Ve belki de Türkiye sağının yetiştirdiği en değerli, en birikimli ve en cırtlak sesli ideologu, tartışma programlarının kendine hayran bıraktıran keskin zekâsı, sivri sözlü kalem ustası, bir gecede aynı anda 20 TV kanalında birden Derin Devleti çökertebilen büyük demokrasi savaşçısı, her gece kocasıyla birlikte evlerimizin davetsiz misafiri Nagehan Alçı bakın ne demiş:

“Bir de medya, cezaevlerini Ergenekon ve Balyoz davalarıyla keşfettiği için otomatik olarak Silivri demek bu davalar demek gibi bir histen de kaçamıyorsunuz. Bu, Bakan’a yöneltilen sorulardan da belli… Oysa cezaevinin nüfusu 8379 ve bu iki davalardan yargılananlar, nüfusun yalnızca yaklaşık yirmide biri. İçeride birçok başka suçtan yatanlar var ve onlar üzerinden maalesef hiç konuşulmuyor.”

Ya işte bu…

Türkiye’nin kanayan yarası…

Şu Ergenekoncular yok mu? Hapse düşmüşler ama orada bile “Kemalist, elitist, tepeden inmeci” anlayışlarını devam ettiriyorlar.

Herkes onların sorunlarını konuşuyor. Ama kimse tinercisini, gaspçısını, eroinmanını ve diğerlerini önemsemiyor bile…

O zaman ne mutlu! Allah’tan sayın bakanımızın öngörüsü sayesinde Nagehan Silivri’yle ilgili bu elitist tavrı aşmış ve tinerci koğuşunu gezmiş.

Umarız bir daha ki teftiş gezisinde daha da çok halka iner, tecavüzcülerin koğuşunu da gezer, onların sorunlarını dinler…

Silivri’ye  gidip  İmralı’yı  merak  etmek

Oral Çalışlar ise sorularıyla bakanı nasıl terlettiklerini anlatıyor. Ne de olsa kendisi de eski bir siyasi tutuklu:

“Tabii sorularımız Abdullah Öcalan konusuna da yöneldi. Öcalan’ın aylardır süren tecrit uygulamasının ne zamana kadar süreceğini sorduk. Adalet bakanı bir formül aradıklarını, Avrupa’dan da bu konuda eleştiri aldıklarını belirtti.”

Allah’ım bu nasıl bir zihniyet…

Silivri’ye gidiyor. Kendi meslektaşı ve yıllarca Cumhuriyet gazetesinde beraber çalıştığı arkadaşını merak etmiyor. Diğer aydınları merak etmiyor. Yüzlerce komutanı, genelkurmay başkanını merak etmiyor. Silivri’den tabutla çıkanları, aylarca tecrit cezası alanları merak etmiyor…

Gidiyor adam yine Apo’yu soruyor.

Ayıp ya!.. İnsaf ya!..

Kardeşim istersen yılın 364 günü Apo’yu düşün, İmralı’yı yaz, orada yaşanan “sorunları” gündeme getir…

Ama şu bir gün… Silivri’ye geldiğin bir gün de ulusalcıları, Atatürkçüleri, paşaları merak et…

“Her  şey  mükemmel  ama  Allah  düşürmesin”

Kimse yanlış anlamasın. Bu insanlar Kemalizm’e ulusalcılığa düşman olabilirler. Bu onların tercihi…

Ama bu kadar insanın acı çektiği bir konuda bu denli seviyesiz ve düşüncesizce yazılar yazmaya kimsenin hakkı yok…

Emre Aköz Kemalizm döneminde cezaevlerinin zindan gibi olduğundan bahsediyor. Şimdi ise artık cezaevi bile denemezmiş. “Kampus” denmeliymiş. İçeridekiler ise tutuklu değil “yargı misafiriymiş…”

Ahmet Hakan’a göre içeride cemaatçiler de varmış(!). Çünkü kütüphanede Saidi Nursi’nin Risale-i Nur kitabını görmüş: “Bakana ‘içeride cemaatçi de var galiba’ dedim. Sadece güldü.”

Ne bu şimdi espri mi?

Ergun Babahan ve Nagehan Alçı’ya göre içerideki revir, revir değil tam teşekküllü mükemmel bir devlet hastanesiymiş. İçeride halı saha, alışveriş merkezi varmış. İsteyen odasına Ergun Saygun gibi jimnastik bisikleti bile alabiliyormuş.

Bir de Ahmet, Ergun, Emre, Nagehan’ın sanki sözleşmişler gibi öve öve bitiremedikleri karavana yemek…

Hepsine göre özellikle çorba çok lezzetliymiş.

Ergun Babahan tutuklu psikolojisi konusunda da pek hassas:

“Mahkûmu Silivri’ye koymuşlar, illa da evim demiş…”

Ya işte bu mahkum milleti, hele o elitist Kemalistler yok mu?!

Bunlar hep böyle nankördür…

Ergun Babahan koşulların güzelliğine dayanamamış ve Oral Çalışlar’a takılmış:

“Yanlış zamanda yatmışsın, şimdi yatmalıymışsın.”

Valla böyle ballandıra ballandıra anlatılınca gerçekten de insanın canı çekiyor. Ergun Babahan’ın da canı çekmiş olacak ki yazısına şöyle bir başlık atmış:

“Her şey mükemmel ama Allah düşürmesin…”

Niye  ki !

Bedava otel, spor kompleksleri, tıbbi hizmet, ortak yaşam alanları, bilgisayar odaları, kütüphaneler…

Böyle nimetten yararlanmak en demokrat, en hür, en hümanist, en kahraman ve en yandaş aydınlarımızın da hakkı değil mi?

Niye   “Allah  düşürmesin”   diyorsunuz ?

Ya  Rabbim!   Düşürürsün  inşallah.

Bir gün bile olsa…

Faşizme  böylesine  sorumsuz,  seviyesiz  ve  akılsızca  hizmet  edenler,  faşizmin  hücrelerine  bile  övgüler  düzenler…

Bir  gün  o  faşizmin  kendileriyle  işi  bitince,  aynı  hücrelere  atılırlar  Hanefi  Avcı  gibi  inşallah…

Ali  ÖZSOY

http://turksolu.org/365/ozsoy365.htm

23
May
12

Emre Kınay’la Röportaj : “Sanat muhaliftir, muhafazakar olamaz..!!!”

Şehir tiyatrolarının yönetmeliğinin değişmesinden sonra tiyatrocular büyük bir tepki gösterdi. Bu tepkiler üzerine Başbakan geri adım atmak yerine daha da sertleşti ve tiyatrocular için “bunlar aydın değil, yarım porsiyon aydın” açıklamasını yaptı. Başbakan bununla da kalmadı tiyatroyla ilgili bazı sözler söyledi. “İleri ülkelerde devletin tiyatroya desteği yok, devlet tiyatrosu diye bir şey yok” dedi. Başbakan’ın bu açıklamalarını bir tiyatrocu olarak nasıl karşılıyorsunuz ?

Bir ülkenin yöneteninin miting alanında halka karşı kullandığı cümlelerin bilgiyle donanmış olması lazım. Söylediği her şey yanlış, hangi birini söyleyeyim ki…

Ama ben Başbakan’a kazmıyorum. Her şirketin Ceo’sunun da, holding patronunun da, şirket yöneticisinin de, dergicisinin de hepsinin başında bir danışmanı vardır. O, temel prensip hataları yapmamanı sağlar. Eğer sen Başbakan’ın eline “dünyanın hiçbir yerinde yok zaten” yazılı bir kağıt verirsen Başbakan oturup da araştırmaz ki var mı yok mu diye. Çağdaş bir insan olunması sıfatıyla bilinmesi gerekir, ama bilmiyor diye birini suçlayamazsın. Bilmediği bir konuda bilgilendirsin diye tuttuğu danışman olacak arkadaşların, bunların birçoğu profesördür diye düşünüyorum, bu kadar cahil olması kaldırılır bir şey değil.

Yazarımız Özgür Billur ve tiyatrocu Emre Kınay

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın danışmanları kara cahil. Sonrasında Başbakanı mahçup edecek şekilde bir yazı veriyorlar, burada söylenecek çok fazla bir şey yok aslında. Ama gerçekler bu değil.

Dünyada devletlerin toplasan beş altı tane işi vardır. En önceliklisi savunmadır. Evet bir belaya karşı özel bir ordu kurabilirsin ama ben orduyu özelleştiriyorum diye bir lüksün olamaz. Devlet vergiyi savunma için toplar.

Devlet vergiyi eğitim için toplar. Evet, özel okullara desteğini verirsin, özel okulların açılmasını desteklersin ama ben devlet okullarını kaldırıyorum, özelleştiriyorum gibi bir şey yapamazsın. Sen vergiyi bunun için topluyorsun.

Sağlık… Özel hastanelere istediğin desteği verebilirsin, kim açıyorsa, ama devlet hastanelerini kaldırıyorum diyemezsin.

Kültür… Desteklersin ama lağvediyorum diyemezsin. Sosyal hizmetler… Devletin beş tane temel görevi var zaten. Vergiyi devlet bunun için topluyor.

Kültürü yok sayan bir muhafazakarlığı anlamak mümkün değil. O yüzden hani burada çift taraflı bir dengede tutup anlatmaya çabalamak lazım. Genel bütçemizin on binde dördü gibi bir rakamdan bahsediyoruz. Arınç hâlâ “devletin tiyatroya desteği yoktur” diyor, basında bu kadar bilgi çıkmasına rağmen! Başbakanın yardımcısı böyle söylüyorsa burada iki formül vardır vatandaşa söylenecek. Bir, birisi ya sağırlar diyaloğu yapıyordur, kulağını tıkayıp “Hayır, Yok! Yok! Yok!” diye bağırıyordur ya da var olduğunu deliler gibi o da biliyordur. Bu, “benim işime gelmiyor” demenin ve elindeki gücü kullanarak iptal etme yetkisinin bir göstergesidir.

Başbakan özelleştirmenin yanında özerkleştirme, özgür olacaksınız şeklinde bir açıklama yaptı. Tiyatronun özelleştirilmesi ne demektir, böyle bir şey mümkün mü?

Tiyatronun özelleşmesi mümkün değildir. Bakın şimdi ben önümüzdeki dönem Shakespeare’den Hamlet‘i yapmak istiyorum. Ben o prodüksiyonu yaptığımda benim o bileti 40 liradan aşağı satma ihtimalim yok. Üstelik içerik olarak benim o prodüksiyona 50-60 bin liradan fazla bir para ayırma ihtimalim yok.

Devlet, Türk, yabancı, muhafazakar, yarı muhafazakar, ulusalcı, sosyalist, komünist ayrımı yapmaz tiyatro. Türk ve dünyanın saygın tiyatro edebiyatı örneklerinin seçkinlerini alır. İnsanla ilgili dertleri -milletle değil, bir milletin öyküsü anlatılırken bile anlatılan insanın öyküsüdür- alır ve yapar. Sen 5 liraya 8 liraya bilet satarsın Devlet Tiyatrosunda çünkü senin amacın yeni kuşaklara o klasikleri izletebilmektir.

Hangi özelleştirmeyle 60-70 liranın altında oyun izletebileceksin vatandaşa? Bu vatandaşa gitme demektir. Bana tiyatronun parasından bahsediyorsun, vatandaşa verdiğin para 657 lira. 657 lira para alan bir vatandaşın 5 liralık bilet alarak dünyanın en önemli klasiklerini sahneden izleme hakkını alıyorsun. Bu şart mıdır? Çağdaş uluslar için şarttır.

Mustafa Kemal 1938’de Ankara Operası’nı yaparken münafıklığından yapmadı. Gelecek görüşü, vizyonuyla yaptı onu. 1938’de Ankara’da millet dam altında otururken Ankara’da opera binası yapılma meselesi bir liderin ne kadar büyük bir devrimci olduğunu gösterir. Vizyonunun ne kadar geniş olduğunu gösterir.

Anayasal bir suç da işleniyor, kimse farkında mı bilmiyorum. Hani bunun farkına varanın başına ne gelir onur da bilmiyorum.

Anayasa’nın 64. maddesi sanatı ve sanatçıyı koruma altına alır. Ama o maddeye muhalefetten kimseye bir soruşturma açılmadı. Anayasa’nın maddesine bir itiraz var.

Değiştirin, elinizde. Biz de zaten istemiyoruz. Değiştirin. Ama hem değiştirmeyeceksin, barajı işine geldiği için koruyacaksın, işine öyle geldiğinde de 64. maddeyi yok sayıp “zaten devletin tiyatrosu olmaz” diyeceksin. Yalan. Gana’da bile var! Bırakın Avrupa’yı Gana’da, Endonezya’da…

Belki bizim gibi ülkelerin tiyatroya daha fazla ihtiyacı var…

Bir ihtiyaç değil, öyle bakmıyorum ben tiyatroya. İhtiyaç değil. Ama hayatın içinden . Fotoğraf, müzik, sinema, tiyatro, bale… Onlar olmayınca televizyon dizisi de olmayacak çünkü.

Ben niçin çekeyim ki o eziyeti yirmi saat, sabahlara kadar çalışayım? Giderim ticaret yaparım. Ben günde yirmi saatimi verdiğim bir işte televizyon dizisinden daha fazla para kazanırım. Ben tiyatro da yapabilmek için televizyon dizisi yapıyorum. Dolayısıyla akli değil…

Bir devleti yöneten insanların önce aklı masanın üzerine koyması lazım. Ben o taraftayım bu taraftayım böyle bir şey olmaz. Ben hiç kimsenin tarafında değilim. Ben ne senin tarafındayım ne onun tarafındayım ne sosyalistlerin tarafındayım ne komünistlerin tarafındayım ne de muhafazakarların, hiç kimsenin tarafında değilim.

Benim işim, sen yönetmeye talipsen, yönetici olduğun andan itibaren köküne kadar seni eleştirmek. Tiyatronun siyasetle çelişkisi budur.

Belki rahatsızlık verici olan da budur.

Budur zaten. Yarın öbür gün benim çok sevip alkışladığım birisi bile iktidar olsa, onun da en büyük muhalefeti benim.

O zaman siz diyorsunuz ki tiyatro ya da genel ifadeyle sanat muhaliftir.

Net  olarak  muhaliftir  ve  muhafazakar  o-la-maz.

Okumaya devam edin ‘Emre Kınay’la Röportaj : “Sanat muhaliftir, muhafazakar olamaz..!!!”’

23
May
12

BÖLÜCÜ ANAYASAYA HAYıR..!!!

Hüsamettin  CİNDORUK   ( TBMM  Eski  Başkanı )

Yekta  Güngör  ÖZDEN   ( Anayasa  Mahkemesi  Eski  Başkanı)

Prof. Dr.  Kemal  ALEMDAROĞLU ( İstanbul Ü. Eski Rektörü )’nün

çağrısıyla  başlayan,

Millî  Anayasa  Forumu  toplantısı  Isparta’da  düzenleniyor.

YÖNETEN :

Haluk  DURAL,  Millî  Anayasa  Forumu  Sekreteri

KONUŞMACILAR :

Av. Şahin  Mengü,  CHP Eski Milletvekili

Prof. Dr. Zekeriya  BEYAZ,  Marmara  Ü.  İlahiyat  Fak.  Eski  Dekanı

İlker  YÜCEL,   Türkiye  Gençlik  Birliği  Genel Başkanı

Tarih :   26 Mayıs  2012  Cumartesi  ;     Saat :  17.00 – 19.00

Yer:  CHP  Lokali  Halı  Sarayı    Kat : 1  –  ISPARTA

TERTİP  KOMİTESİ

İletişim :   Mahmut  ÖZYÜREK  – 0 505 660 01 44

Forum ;  Siyasi partilerin,  sendikaların,  derneklerin,  kitle örgütlerinin katkılarıyla düzenlenmiştir.

21
May
12

19 Mayıs’ı “Atatürkçü”ler yasakladı..!!!

AKP’nin   19  Mayıs   törenlerini   yasaklaması   “Atatürkçü”lerimizi   çok   kızdırdı.

Herkes    “tepki”li.

Ama   biz   herkes   gibi   düşünmüyoruz   bu   konuda.

Tam   tersine   AKP,   19  Mayıs  törenlerini   kaldırarak   en   doğrusunu   yapmıştır.

İki   açıdan   doğrudur.

İlk   önce,   zaten   Atatürk   düşmanı   bir   iktidarın   Atatürk’ü   ve   19  Mayıs’ı   anması,   Ata’mıza   en   büyük   hakarettir.

İkinci   olarak,   19  Mayıs   bu   ülkede   AKP’liler   tarafından   değil   Atatürkçüler   tarafından   çoktan   yasaklanmıştı.

Şimdi kimse kusura bakmasın, Atatürkçülerimiz AKP’yle uğraşacaklarına dönüp kendilerine baksınlar.

Atatürk   19  Mayıs’ı   gençlere   armağan   etti   ve   bayram   ilân   etti.

Çünkü, Cumhuriyet 19 Mayıs’ta başlayan bir eylemin sonucu kazanılmıştı.

Cumhuriyet’i yaşatacak gençler de bu günü bir bayram olarak kutlayacaktı.

AKP’nin iktidarı ile birlikte, Abdullah Gül’ün Atatürk’ün makamına oturması ile birlikte, Cumhuriyet resmen olmasa bile fiilen sona ermiştir.

Olmayan Cumhuriyet’in mi bayramını kutlayacağız?

Üstelik bir de o adamlara mı kutlattıracağız bu bayramı?

Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, çıkacaklar 19 Mayıs nutuğu mu atacaklar?

Sussunlar.

Uzak dursunlar.

Atatürk’ün adını bile ağızlarına almasınlar.

Yıktıkları Cumhuriyet’in bayramıyla dalga geçmesinler bari.

Bir de farklı perspektiften bakalım…

Cumhuriyet’i yıkan güç belli de onu koruyamayan güç nerede?

Evet asıl sorgulamamız gereken bu.

Cumhuriyet düşmanlarına “niye benim Cumhuriyetimi yıktınız?” diye söyleneceğinize, dönün kendinizi sorgulayın:

Cumhuriyet  yıkılırken  ne  yapıyordunuz  siz ?

Cumhuriyet’i  korumak  için  ne  yaptınız ?

19 Mayıs  için  ne  yaptınız ?

19 Mayıs  bu  ülkede  çoktan  ölmüştü.

Öldürenler  de  en  başta  “Atatürkçü”lerimizdir.

19 Mayıs  her  şeyden  önce, tam  bağımsızlık  ruhudur.

Sorun  Atatürkçülerimize  tam  bağımsızlığı ?

“O   ne ?”   diyeceklerdir !

Bu  ülkenin  Atatürkçüsü,  Avrupacı  olmuştur,  Batıcı  olmuştur,  küreselleşmeci  olmuştur…

Şimdi  hangi  yüzle   19  Mayıs   ruhunu  hatırlamaktadır  ki !

Kaldı ki 19 Mayıs, bir savaşın ilk adımıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın…

Mustafa Kemal’in 18 arkadaşı ile başlayıp, tüm yurdu düşman işgalinden kurtardığı o kutlu savaşın ilk adımı.

Hadi sorun Atatürkçülerimize.

Vatan kurtarmak, savaş, mücadele…

Ödleri kopar.

“Aman ha uslu olun” derler.

Evet, bu ülkede Atatürk gibi bir cesaret abidesinin, bir savaş dehasının adına, bu ülkenin gençlerine yıllardır, on yıllardır, uslu çocuk olmayı öğütleyen Atatürkçülerdir.

Vatan kurtarmak mı?

Aman evladım boş ver, sen okulunu oku…

Savaşmak mı?

Aman kızım sana mı kalmış, sen çocuğuna bak…

Böyle diye diye, Atatürkçülük gibi devrimci bir ideoloji, bir eylem stratejisi, düzen korkaklarının, sünepelerin, sığınağı haline gelmiştir.

19 Mayıs’ı kendi çocuklarına yasaklayan bu Atatürkçülerimiz şimdi AKP’ye kızgın.

Hadi ordan diyoruz.

Madem niyetiniz 19 Mayısçılık.

O zaman çucuğunuza öğütleyin:

Evladım, ülkemiz ele geçti, vatan için çık Samsun’a kurtar ülkeyi!

Ardında bıraktığın ananı babanı düşünme, geride kalacak karını çocuğunu düşünme.

Önemli olan vatandır biz değiliz!

Diyebilir misiniz?

Madem yasak var, buyrun delin yasağı!

Yapamazsınız!

Sizin için en değerli şey bu vatanın varlığı değil kendi ailenizin varlığıdır.

Siz, çocuğunuzun iyi bir okulda eğitim görmesi için,

bebeğinizin iyi bir kreşte bakımı için,

bu vatanı da, Atatürk’ü de, onun ideallerini de çoktan sattınız.

Bu ülkede 19 Mayıs’ı Cumhuriyet düşmanları, Atatürk düşmanları değil, siz öldürdünüz.

Şimdi  dikkatle  izleyin.

19  Mayıs  yasak  diyenlere  iyi  bakın.

19  Mayıs  cumartesi  gününe  denk  geliyor.

Emin  olun,  hepsi  o  günü  iyi  bir  tatil  vesilesi  yapacaktır.

19  Mayıs’ta  keyif  çatacaklar,  sonra  internetten  “tepki”  koyacaklardır.

Atatürk   Cumhuriyet’i   ilân   ederken,   vurgusu   Cumhuriyet   nesillerineydi.

Nesil,   tek   bir  çocuğu   değil,   tüm   toplumun   çocuklarını   içine   alan,   kolektif  bir  

kelimeydi.

Önemli   olan,   her   ailenin   kendi   çocuğunu   yetiştirmesi   değil,   Cumhuriyet’in  

yeni   ve   farklı   nesiller   yetiştirmesiydi.

Bizim   Atatürkçümüz,   kendi   çocuğunu   özel   okula   gönderdiği   an,   Cumhuriyet  

ideolojisine   en   köklü   darbeyi   vurmuştu.

Bizim   Atatürkçümüz,   kendi   çocuğuna   siyaseti   yasakladığı   zaman,   19  Mayıs  

ruhuna   darbeyi   indirmişti.

Gitti   nesiller,   geldi   bireyler.

Birey,   Cumhuriyet’i   değil   kendisini   savunur,   o   nedenle   bugün   Cumhuriyet’i  

savunan   yok.

Onun  için  AKP  bu  kadar  kolay  yıktı  bu  Cumhuriyet’i.

Cumhuriyet   neslini   yok   eden  ” Atatürkçü”   “anne   baba”lardır   bu   Cumhuriyet’in  

gerçek   yıkıcısı.

Bu   kadar   basit…

19   Mayıs   Türkiye’yi   ikiye   bölüyor.

Bir   yanda   Atatürk   düşmanı   iktidar   ve   yandaşları,   diğer   yanda   Atatürkçüler.

Ama   asıl  bölünme,   henüz   yaşanmadı.

Ayrışma,   gerçek   Atatürkçülerle   sahte   Atatürkçüler   arasında   yaşanmalı.

Ayrışalım   ki   bilelim,   kim   Atatürkçü   kim   değil.

Çünkü  şunu  biliyoruz :

Bu  ülkede  Atatürk  lafazanı  çoktur  ama  Atatürk  eylemcisi  azdır.

Atatürk,  19  Mayıs’ta  Bandırma’ya  binerken,  yanında  18  arkadaşı  vardı.

Sadece  18.

Emin  olun  bugün  de  durum  farklı  olmaz !

19  Mayıs  çağrısına,  ama  öyle  tören  değil,  internet  değil,  eylem  çağrısına  uyacak   18  kişi  bulabilirsek  sevinelim.

Bu  ülkenin  kaderi  bu.

Ben  bozarım  diyenlere,  binecek  Bandırma  da  var,  çıkacak  Samsun  da…

Yüreği  yetene  tabi…

Gökçe  FIRAT

http://turksolu.org/365/basyazi365.htm

20
May
12

ÖZGÜRLÜK VE BAĞıMSıZLıK SİMGEMİZ 19 MAYıSA SALDıRı, SÖMÜRGECİ BOP SALDıRıSıDıR..!!!

93  yıl  önce  Türk  ulusunu  iç  ve  dış  sömürü  güçlerinin  ezici  baskıları  altında  yok  olmaktan,  Mustafa  Kemal’in  deyimiyle   “diri   diri   mezara   gömülmekten”  kurtaran  güç,  doğru  tanımı  ve  dürüst  uygulamasıyla  ulusal  egemenlik,  yani  özgürlük  ilkesi  olmuştur.

Çünkü   gerçek   kurtuluş   demek   olan   “Bir  daha  kurtulmak  zorunda  kalmamanın  güvencesine  kavuşmak”,  ancak  bir  ulusun  kendi  yönetimini  gerçek  anlamıyla  kendi  eline  alması,  bu  hak  ve  yetkisinin  içerden  ve  dışardan  hiçbir  güç  tarafından  kısıtlanmasına  izin  vermemesi,  yönetimini  ancak  ve  yalnız kendi  özgür  oyuyla  seçip  denetlediği,  istediğinde  değiştirebildiği  program,  kişiye  ya  da  gruba  bırakması  demektir.

ABD ve AB’den tüm insanlığa yönelmiş korkunç bir saldırı niteliğindeki Yeni-Dünya-Düzensizliği (kendileri buna “Düzen” diyorlar!) ve onun Orta-Doğu’daki uygulaması olan Büyük Orta-Doğu Projesi, tam da Türk Devrimi’nin bu öz-değerine ve bu sayede gerçekleşen toplumsal-siyasal-ekonomik kurumlarına içerden ve dışardan yöneltilen saldırıların adıdır.

Oysa Mustafa Kemal önderliğindeki Türk devriminin, iç ve dış sömürgeci saldırıları dize getirip ulusal bağımsızlığı elde etmenin ve bir daha yitirilmemesini güvenceye almanın yolu olarak özgürlük düzenini temel almış olması, ekonomik kalkınma, çağdaşlaşma ve uluslararası barışın da ancak bu yolla gerçekleştirilebilieceğini görüp göstermesi, insanlığa 21. yüzyılda da örneklik edecek değerde görkemli bir katkıdır.

Bütünüyle Misak-ı Milli ve Cumhuriyet Devrimleri böylesi bir UYGARLIK TASARIMI oluşturacak niteliktedir.

Atatürk’ü öğrenen yeryüzündeki tüm namuslu aydınların O’na içten gelen derin bir saygı ve sevgi duymakta olmalarının gerçek nedeni işte budur.

Profesör Villalta’nın vurguladığı gibi, “Atatürk, insanlık tarihinin kaydettiği zafer taklarının altından, asıl olarak bütün zamanların en büyük komu­tanlarından biri özelliği ile değil, yöneticilerini seçmekte, kendi dü­şüncelerini benimsemekte, vicdani inançlarında tam an­lamıyla özgür olan ve seçim hakkına sahip bulunan bir ulus yaratarak geçmiştir.”

İşte bütün insanlığın başındaki en büyük baskıcılığı temsil eden ve öteki baskıcılıkları da koruyup sürdüren Batı sömürgeciliği, Türk ulusunu da BOP yoluyla, içerden ve dışardan, tam da böyle bir özgür ulus olmaktan alıkoymak istemektedir.

MUSTAFA  KEMAL,  ÖZGÜRLÜK  YOLUNU  TAM BİR  BİLİNÇLE  İZLEMİŞTİR !

1918′in  karanlık  günlerinde  “Minber”  gazetesine  verdiği  demeçte   “..aziz  yurdumuzu  ve  bahtsız  ulusumuzu,  pek  iyi  tanıdığım  ve  yoksun  bulunduğumuz ilerlemeye  eriştire­bilmek  için,  huzur  ve  sükûn  ile,  ama  her  halde  özgürlük  ve  bağımsızlığı  kurarak,  çok  ve  sürekli  çalışmak  gerektiğine  inanmış   bulunuyorum.”  diyordu.

Havza’da kurtuluşun ilk adımlarını atarken, Bireyler düşünür olmalıdır. Bireyler düşünür olmadıkça, bir toplumu iyiye de kötüye de herkes yönlendirebilir. Onun için biz örgütümüzde işe köyden, mahalleden, yani bireyden başlıyoruz. demekteydi.

Ulusal başkaldırımızın Amasya’dan dünyaya duyurduğu ilk sesi: “Ulusun geleceğini yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır…Ulusun azim ve kararının ne olduğu da Sivas’ta toplanacak bir genel kongrede saptanacaktır. diyordu.

Kurtuluşun dönüm noktası olan Sakarya savaşını zaferle sonuçlandıran da yine “ulusal egemenlik bayrağı”, yani özgürlük ilkesi oldu: Türk halkının, 9 yıl kesintisiz savaştan sonra, üstelik bu kez topyekûn bir yeni savaşa canı ve tüm varlığıyla katılması yine bu ilke sayesinde sağlanabildi:

“Savaş demek, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşıp birbiriyle vuruş­ması demektir. Bunun için bütün Türk ulusunu düşünce­siyle, duygusuyla ve eylemli bir biçimde cephedeki ordu kadar savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşı­sında olanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli bile­cek, bütün varlığını savaşa verecekti. .. Bağımsızlık savaşlarının tek başarı koşulu, en çok bu noktada yatar.”

Ve Mustafa Kemal, 30 Ağustos Zaferinin de Ulusal Egemenlik ilkesinin görkemli ürünü olduğunu şu sözlerle açıklıyordu :

“Ulusun geleceğini doğrudan doğruya üzerine alarak, umutsuzluk yerine umut, dağınıklık yerine düzen, du­raksama yerine kararlılık ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin özverili ve kah­raman ordularının başında, bir asker bağlılığı ve uysallı­ğıyla buyruklarınızı yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan yüreğinin pek seyrek duyabileceği memnunluk içindeyim. .. Bu Anadolu zaferi, tarihte bir ulus tarafından tam olarak benimsenen bir düşüncenin ne denli büyük ve dinç bir güç olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır.”

Savaştan sonra kurulan çağdaş Türk toplumunun ve Türk Gençliğine emanet edilen Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerini, bu özgürlük, yani ulusal egemenlik ilkesine dayalı demokratik yurt ve ulus anlayışı, laik devlet ve hukuk ilkesi, uluslararası ilişkilerde tam bağımsızlık ilkesi, demokratik eğitim kurumu, kadın haklarına dayalı aile düzeni, ekonomik kalkınmayı ekonomik demokrasiyle bütünleştiren demokratik devletçilik, ulusal dil ve yazı, özgür bilim, sanat ve ahlak, özgür giyim ve kuşam … oluşturmaktadır.

Sömürgeci Batı, binlerce yıllık ata yurdumuz olan Anadolu ve Trakya’yı Türk’ün yurdu olmaktan çıkarmak, böylece Haçlı saldırılarının yapamadığını yapmak amacı önündeki aşılmaz engelin, böyle bir çağdaş Türkiye olduğunu biliyor.

Bu nedenle, çağdışı ve Türklük düşmanı Osmanlılığın içimizdeki yandaşlarını kullanarak, kitle iletişim araçlarının önemli bölümünü satın alarak, örneğin halifelik-padişahlık baskıcılığını “başkanlık sistemi” diye, örneğin medrese benzeri baskı ve korkuya dayalı ortaçağcıl okulları, tarikat örgütlenmelerini .. “din, bilim, özgürlük” diye alalayarak ulusumuza yutturmak istiyorlar.

Bu ortamda 19 Mayıs Bağımsızlık, 23 Nisan Ulusal Egemenlik, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramlarını da gerçek içeriğini boşaltarak gericilik, baskıcılık simgeleriyle geçiştirmek istiyorlar.

Türk bağımsızlığına ve Türk Cumhuriyeti’ne yöneltilen bu saldırıya karşı, başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere bütün demokratik kitle örgütlerinin, bütün bilim, sanat ve düşün insanlarının,  el-ele, “TAM  BAĞIMSIZLIK  VE  ÖZGÜRLÜK”  kavramını bayraklaştırarak, ulus yaşamına yönelmiş bu zehirli saldırıyı halk kitlelerinin bilgi ve bilincine ulaştırarak kutlamaları, bu dış ve iç sömürgeci saldırılarını yenilgiye uğratmanın tek yoludur.

İlkemiz olan “özgürlük ve bağımsızlık”, hem iç-hem de dış sömürgeciliği yenilgiye uğratacağımızın güvencesidir :

DÜŞÜNCELER  TOPLA,  TÜFEKLE,  BASKI  VE  EZİNÇLE  ÖLDÜRÜLEMEZ ! 

ULUSLARIN  TUTSAKLIĞI  ÜZERİNE  KURULU  DÜZENLER,  HER  YERDE  YIKILMAYA  YAZGILIDIRLAR !

Toplumbilimci
Prof. Dr.  Özer  OZANKAYA

http://www.ilk-kursun.com/haber/104900

19
May
12

CHP İzmir Milletvekili YASAK DİNLEMEDİ… VE…

CHP örgütleri, belediyeler ve sivil toplum örgütleri yürüyüşler ve karanfillerle yönetmeliğe karşı dururken fiili tek eylemi CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray gerçekleştirdi.

Cumhuriyet Meydanı’ndaki devlet töreninde Atatürk Anıtı’na sadece iki çelenk bırakılırken İl Spor Müdürlüğü’nün haricindeki tek çelenk Çıray’a aitti.

Töreni skandal olarak niteleyen Çıray, iktidarı suçladı: Bayramlarımızı bu kirli zihniyetin elinden kurtaracağız!

Resmi törene sadece Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile CHP’yi temsilen kendisinin katıldığını vurgulayan Aytun Çıray; olayı skandal olarak değerlendirdi.

İktidarın a macının  aylar  öncesinden  belli  olduğunu  ifade  eden  Çıray,   “Bayramlarımızın  bile  tadını  kaçırdılar.   Cumhuriyet  ve  Atatürk’ten  rövanş  alma  hayali  kuran  AKP  zihniyeti  19  Mayıs  ve  resmi  bayramlarımızı  halkımızın  elinden  almaya  çalıştı.   Ancak  bunu halk  nezlinde  başaramadı.   Ancak  görülüyor  ki  iktidar  korkusu  bürokratları  çoktan  sarmış.   Anıta  gelip  çelenk  koymayı  bugün  kendine  zul  gören  o  bürokratlar  unutmasın ki  19  Mayıs’lar  olduğu  için  o  koltuklarda  oturuyorlar”  dedi.

AKP’nin amacının herkes tarafından gayet net bilindiğini kaydeden Çıray Milli Eğitim Bakanı’na da yüklendi.

Çıray  törenin  ardından  yaptığı  açıklamada:   “AKP’nin  niyeti  kötüdür;
O  kadar  kötüdür  ki;  bilgi  hırsızlığı  mahkeme  kararıyla  tescillenmiş  bir  zatı  Milli  Eğitim  Bakan  yapmıştır.   İşte  bu  genelgeyi  çıkartan  kişi  de  bu  Sayın  Bakandır.   Bu  nedenle kimse  Sayın  Ömer  Dinçer’in  parlak  kelimelerine,  süslü   cümlelerine  kanmasın.   Çünkü;  AKP’nin  derdi  milli  bayramlarımızın  günün  şartlarına  göre  kutlanması  değildir.   Bu  söylemlerle  asıl  niyetlerinizi  gizlemeye  çalışıyorlar.   Bir  zorbalık  düzeni  kurmaya  çalışıyorlar.  Biz  İzmirliler  ve  bütün  Türk  milleti  olarak…  Kurmak  istedikleri  zorbalık  düzeni  karşısında  sessiz  kalamayız.  19  Mayıs’ta  yükselen  bağımsızlık   ruhumuzu  ve  irademizi  teslim  etmeyiz.   Bayramlarımızın   “Bana  her  yol  mubah”   diyen  bu  kibirli  ve  zorba  zihniyetin  tecavüzünden  kurtarmak  boynumuzun  borcu”   ifadelerini  kullandı.

“Bana  dokunmayan  yılan  bin  yaşasın” 
düşüncesinin  yanlış  olduğunu  kaydeden  Çıray  sürecin  hızlandığını;  çemderin  daraldığını  söyledi.

“Milli  Birliğimiz  tahrip  ediliyor”  diyen  Çıray   “Ortak  geleceğimiz  tehlikede.   Ancak  çoğu  gitti  azı  kaldı.   Bu  zorba  zihniyetin  sahiplerinin  ne  istediğini  milletimiz  görecek.  Sözlerimiz  yazılamasa  kulaktan  kulağa  yayılacaktır.   Gerçekleri;   ne  Bülent  Arınç’ın  ne  müstehzi  sırıtışı…   Ne  de  sahte  gözyaşlar  kamufle  edemeyecektir.   Gerçi  gözleri  var  görmez,  kulakları  var  duymazlar  ama…   Yine  de  bir  umut  AKP’li  yöneticilere  sesleniyorum!   Bu  intikam  ve  rövanş  politikalarına  son  verin.   Aksi  halde  enünde  sonunda  gelmeyeceğini  zannettiğiniz  hesap  günü  gelecektir.    Uyarmadı  demeyin..!!!   ONA  GÖRE..!!!”   şeklinde  konuştu.

KAYNAK :  EGEDESONSÖZ

19
May
12

ŞİMDİ FENERLİ OLMAK VARDı ANASıNı SATİYİM

Anadan doğma Trabzonsporluyum, Ahmet Suatlar Şenol Güneşler sadece hayranlık duyduğum efsanelerim değil hayatımı da şekilleyen üstelik aynı mahallede kapı komşusu kadar yakınımdaki dev’lerdi.

Ve bugün Şenol Güneş’in Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcu ve antrenörünü olduğuna inanıyorum, geçen sene ki takımdan beş milli futbolcusunu satmasına rağmen ve Avrupa kupaları yorgunluğu ve Türkiye’yi sarsan karışıklıklara karşın takımını kafaya şampiyonluğa oynatmasını başardı.

Daha önceki sene (bu sene değil) Trabzonspor muhteşem bir sezon çıkardı, önümüzdeki sezon da hiç kuşkunuz olmasın Trabzonspor açık ara kafaya oynayacak çünkü Şenol Güneş var ve Şenol Güneş’e inancım tamdır.

Geçelim bunları, bu sene Trabzonspor yönetimi büyük bir yanlış yaptı, kamuoyunun da takdir ettiği bir şekilde haksızlığa uğradığını düşündü, buraya kadar tamam, ancak, haksızlığın hesabını federasyon ve adalet’ten sorması gerekirken tam tersine Fenerbahçe Kulübü’nü muhatap aldı ve bir büyük taktik hatası olarak saha dışında Fenerbahçe’yle gereksiz yere düşmanlaştı.

Burada kulüp yöneticilerinin payı var ama fazla değil, çünkü, dışarıdan Trabzonspor parsasından yemeye alışmış sağ politikacılar  kulüp yönetimini de aşan beyanatları ve gazlarıyla Trabzonspor taraftarıyla Fenerbahçe’yi karşı karşıya getirdiler.

Trabzonspor ne çekmişse ve yine niye şampiyon olamıyorsa bunun sebebi sağcı ve mafyatik politikacıların kulübün çevresini sarmış olmasıdır, bu yüzden on yıllar boyunca bir türlü Trabzonspor yönetimini sevemedik, ısınamadık, hatta tavrımızı koyduk. Ancak Özkan Sümerler, Atay ağbiler sıfır borçlu ve para babasına ihtiyaç duymayan dengeli bütçelerle Trabzonspor’u yönetmeye başladığı günden beri Trabzonspor aşkımız yeniden alevlendi. (Bu arada Özkan Sümer’in Türkiye’nin en ateşli seyircisine rağmen tel örgüleri Türkiye statlarından ilk kaldıran bir devrimci olduğunu ve yine Fenerbahçe’nin aleni haksızlıkları karşısında bir ‘onur’ hissiyatına çok haklı şövalye gururuyla girip başkanlığı bıraktığını unutmayalım.)

Sonunda zıvanadan çıkmış karma karışık bir sezon yaşadık ve Trabzonspor anasının ak sütü kadar helal olduğu konularda bile haksız ve ezikliğinden çıldırmış bir hale sokuldu. Bu fotoğrafın sorumlusu tekrar ediyorum sağcı mafyatik politikacılardır, dışarıdan Trabzonspor’a maydanoz olan, taraftarı galeyana hazırlayan saçma sapan siyasilerdir.

Trabzonspor yönetimi çok haklı olduğu gerçeğinden hareket edip bu politikacıların Trabzonspor taraftarını Fenerbahçe’yle saha dışı düşmanlığa aleni soyunduran çıkışlarını ya görmezden geldi ya da iktidara karşı konuşmayı beceremediği için sessiz kalıp, taraftarının hissiyatının kulüp dışı şekillenmesine maalesef seyirci kaldı.

Sonunda olan oldu, Sadri Şener’i ne kadar takdir etsek de bir rakip futbolcunun boynuna kabadayıca asılmasını affedebilmemiz mümkün değildir, Sadri Bey, birinin yakasına yapışmak istiyorsa, Trabzonspor etrafında durmaksızın holiganca beyanat sallayanların boğazına sarılsın.

Sonunda ne oldu, Trabzonspor tarihinde ilk defa harbi futboluyla ezdiği üç büyüklerin karşısında ezik, kişiliksiz bir hale getirildi, sebebi, özetle, Trabzonspor yönetimi, Trabzon taraftarının hissiyatını şekilleyen mafyatik sağcı siyasi ve gazetelerin verdiği zararları ya göremedi ya ciddiye almadı.

Trabzonspor birinci lige ikinci lige çıkıp da tek düşmeyen takımdır, bugün Trabzonspor’u futbol tarihimizden çıkarın, Türk Futbolu’nun İstanbul içinde İstanbul takımları arasında bir müsabakalar zinciri olduğunu görürsünüz.

Ancak görüşüm odur ki haklılığı yüzde yüz hakikat olmasına rağmen bu sene sanki küme düşmüş sanki her gelene sekiz on sıfır yenilmiş kadar ağır bir onur yenilgisinin içine işte bu kulübüne sahip olamayan yöneticiler yüzünden düşürülmüştür.

Hakkınızı adalet’ten arayacaksınız, hesabınızı federasyon soracaksınız, doğrusu budur, ancak Trabzonspor yönetimi çok yanlış yerde Fenerbahçe Kulübü’nün yakasına yapıştı ve Fenerbahçe kulübünü suçlamaya başladı. Eğer birisi evimi soymuşsa birisi beni dövmüşse herkes hakkını hukuk’ta arayacak. Ancak hiçbir yöneticimiz saçma sapan hukuk sürecine akıllara seza iddialara hop bu kadar da değil demedi, aksine, sırf işlerine geliyor diye güya sabırla bekledi.

Adalet’in savcıların görevi neydi, suçlu varsa, belgen varsa, alıp yargılarsın, birkaç ay içinde üç-dört mahkemeyle yargını hükmünü verirsin, iş biter. Niye uzatıyorsun, niye onca insanı aylarca yıllarca içerde tutuyorsun, sebebi nedir… Ve savcılar davaları lüzumsuzca uzattıkça hepimizden ‘ne güzel şikeyi temizliyorlar’ diye doya doya takdir destek beklediler. Ve bu davaları uzatmalarının tek sebebi de ‘yargıyla hükümle’ ulaşamayacakları sonucu, süreci uzatarak bizlerden ‘yahu doğru ya şike çok kötü çok ağır cezalandırmalı’ düşüncesine katılmamızı beklediler.

Tam tersine, iş, şike iddialarından çıkıp Fenerbahçe’yi yok etmeye kadar vardı. Şike vardır yoktur buna karar verecek olan yargıdır, adalettir, yargının en önemli özelliği de şüpheleri hızla ortadan kaldırıp suçluysa suçlu suçsuzsa kararını hemen vermesi, böyle yapmadı. Süreci uzatarak toplum huzuruna zarar verdiler. Davalar uzayarak boşlukta kalan şüpheler büyüdü ve şike iddiaları manşetlerde bambaşka asılsız suçlamalara dönüştü, bir yıkıma, bir tarihten silmeye dönüştü.

Adalet’in süreci uzatması karşısında iktidara göbekten bağlanmış yandaş yalaka yazarlar ağzını açıp bir kez ‘cemaat’ diyemedi, Trabzonspor yönetimi hiç diyemedi, güya masumca bir kenarda kararı hükmü bekledi.

Ancak suçlamalar iftiralara yok etmeye doğru yöneldiğini artık aklı kesen herkesin fark ettiği günlerde, Trabzonspor yönetiminin, hop kardeşim, bir dakika, bizim derdimiz savcıların şike iddiasıdır, vardır yoktur karar verin, Fenerbahçe haksızlık yapmışsa ortaya çıkartın, ama Fenerbahçe’ye bizlerin de mağduriyetini kullanarak çullanmanız hatta parçalamanıza önce biz izin vermeyiz, demeliydi, onur, asalet böyle bir şeydir.

Hayır, Fenerbahçe manşetlerde şikenin de ötesinde yıpratılırken bir ezeli rakip karanlık yöntemlerle yok edilirken artık bu bizim çıkarımıza uygun düşür diye mi yoksa beceriksizlikten yoksa basında sözlerini yansıtacak kadar yer bulamadıklarından mı bilemem, sustular, beklediler.

Ve bu anlamlı mı dersin hınzır mı dersin sinsi mi dersin bekleyişleri, Fenerbahçe’yi değil Trabzonspor’u yıprattı.

Şike iddialarını aramızda konuşuruz ancak resmi olarak dillendirmeyi hak kazanmamız için yargının bir hükmünü kararını beklemeliyiz, derken, federasyon dahi, sahaya yansıtılmış şike yoktur, diyerek, Trabzonspor’un başından aşağı kaynar sular dökülmüş oldu.

Yanan Fenerbahçe değil Trabzonspor oldu.

Sebebi çok basit, rakibi, şike dışında fazladan dayaklar yerken seyirci kalması, hatta hoşuna giden bir tavra girmesidir.

Bu tavrı benim gibi anadan doğma bir Trabzonsporlu’nun kabullenmesi asla mümkün değildir.

Özetle, cemaate, sağcı AKP’li politikacılara ve onların yalan yanlış uyduruk iddiaları ve beyanlarına sessiz kalan Trabzonspor yönetimi bu süreçte, iflas etmiş hepimizi utandırmıştır.

Eviniz soyulmuşsa hukuktan evimizi işte bu hırsızlar soymuş diye şikayetçi olursunuz, ancak, iş polise mahkemeye gidince, birileri sadece eviniz soyulmadı bir de hiç olmadığı vuku bulmadığı halde kızlarınıza da tecavüz ettiler deyince, sessiz kaldınız, doğrusu, hayır, sadece evimizi soydular, kızlarımıza dokunmadılar diyecek yüreklilikte asalet içinde olacaktınız, beceremediniz

ve

BU   ONUR   ASALET   MAÇıNı   KAYBETTİNİZ…

Karşı tarafta ne oldu, Fenerbahçeli herkes bu takımın kabul edilmez alengirli işlerin içinde olabileceğini taa başından beri tahmin ediyor seziyor biliyordu, ama savcılık işinin bir şike iddiasını çoktan aştığını fark ettiler ve bambaşka amaçlarla Fenerbahçe’ye saldırıldığını gayet açıkça gördüler ve hemen pozisyon aldılar.

Beraber oldular, tarihte olmadık kadar birlik oldular, direndiler, doğrudur yanlıştır onlar da seziyordu ama buna rağmen başkanlarına ölümüne sahip çıktılar.

Ve   her   şey   hepimizin   gözleri   önünde   oldu.

Bu topraklarda bu süreci izleyen taraflı tarafsız herkes bir şeyler’in çok tuhaf seyrettiğini gördü, ayıldı, uyandı, tepki gösterdi…

Ve hepimiz iyidir kötüdür doğrudur hala bilemeyiz ama başkanlarına sahip çıkan, gaz bombalarına karşı direnen, bütün iftiraları karambolden çıkartıp tek tek ispat haline getiren, olur olmaz suçlamalara karşı susmayıp aksine belgeleyip takımına sahip çıkarak, milyonların gizli sevgisini kazandı.

Gizli diyorum, çünkü taraftarlık çok sert bir duygudur, bir Trabzonlu Galatasaraylı Beşiktaşlı’nın bugünlerde kalkıp en büyük rakiplerini ‘takdir etmeleri’ çok zordur, çok zor.

Takdir duygusu için bir insanın evrimleşmesi gerekir, sanatkar olması büyük aşkın bir siyasetcçi olması gerekir.

Ancak eser vermiş ancak kendine güveni çok ileri insanlar ‘takdir edebilir’, çünkü, takdir edebilmek için dünyanın en güzel şeyiyle, yani Güzel’in kendisiyle tanışmış olmanız gerekir.

Siyasi olarak, sosyal olarak, sanat eseri olarak ‘güzel’ olan nedir, türlü tarifleri vardır ancak güzel’in en baştaki tanımı güzel ‘tamamlanmış bir şeydir’.

Bir çiçekte kusur bulamazsınız, Ay’da Güneş’te mükemmel bir sanat eser’inde kusur bulamazsınız, ilave yapamazsınız, şurası da şöyle olsun diyemezsiniz.

Mesela siyaset konuşuyorsak, bağımsızlık güzellerin güzelidir, mesela onur güzellerin güzelidir, mesela, direnmek, güzellerin en güzelidir.

Şike vardır yoktur şüphelidir değildir, şu anda bilemeyiz, bu saatten sonra artık bunlar hiç önemli de değildir,  bildiğimiz, Fenerbahçe taraftarları bize Güzeller’in Güzeli, unuttuğumuz çoktandır hayatımızda olmayan en güzel şeyleri hatırlattı. Onur gibi… Direniş gibi…

Onur ve Direniş, nerde olursa olsun nasıl olursa olsun, hangi ülke hangi coğrafyada hangi iklimde olursa olsun, tüm dünya tarihinde yaratılmış en güzel şeydir.

Ancak Güzel kadar güzel başka bir şey daha vardır, o da GÜZEL’İ TAKDİR EDECEK İNSANLAR’IN varlığıdır.

Güzel’i takdir edebilmeniz için içinizde, başkalarından ölümüne sonsuza kadar asla takdir beklemeyen tek başına soylu yalnız bir insan olabilmeniz gerekir…

Beşiktaşlılar,  Galatasaraylılar,  Trabzonsporlular,  kırın  içinizdeki  hırs  rekabet  zincirlerini,  bir  anlık  olsun,  Güzel’i  takdir  edin…

Onur’u   ve   direnişi…

Bir gün Fenerbahçe’yi sahada harbi olarak kora kor yenmek ve bunun keyfini doya doya yaşamak istiyorsanız, bugün Fenerbahçe’nin onur ve direniş kavgasına hemen katılın, olmadı hak verin, olmadı, araya girip cazgırlık yapmayın, sulandırmayın.

Ortada   düpedüz   bir   onur   ve   direniş   kavgası   var.

Sıra  şikeye  gelirse  ve  yargılanır  ve  hükmü  verilirse,  kalkar  Fenerbahçe’den  onun  da  hesabını  hepimiz  sorarız,  ama  gün,  TAKDİR  GÜNÜ’dür.

Nihat  GENÇ

http://www.odatv.com/n.php?n=simdi-fenerli-olmak-vardi-anasini-satiyim-1505121200

17
May
12

AKP ile F Tipine karşı FB ambalajı ile sokak muhalefeti

Hakkını  teslim  edelim,  CHP ile  MHP’nin  AKP  iktidarına  karşı  yapamadığı  toplumsal  muhalefeti  Fenerbahçe  camiası  yapıyor.

Sadece sokak, cadde ve tribünlerde değil, Fenerbahçe taraftarının sanal alemde AKP ile F Tipine karşı başlattığı taarruz her geçen gün genişliyor.

Alay ve esprilerle süslenen muhalefet tarzı gençlik üzerinde müthiş etki bırakıyor.

Mesela önceki gün Twitter’de şu salvolar vardı:

-“Beşar  Esad’ı  Fenerbahçe  tribününde  gören  iktidarın  polisi,  biber  gazı  ile  hücuma  geçti.”

-F  Tipi  Emniyet’ten  yeni  hizmet,  Fenerbahçe  yaz,  155’e  gönder,  biber  gazı  gözüne  gelsin!”

-Meğer  Fenerbahçe’yi  Ergenekoncular  kurmuş!”

Sadece bu alaycı ifadeler ve kitlesel sokak gösterileri değil, mesela Fener-Galatasaray maçının hemen sonrasında tribündeki on binlerin polisi kastederek “Cemaat dışarı” sloganlarını atması toplumda oluşan algıyı resmetmesi bağlamında fevkalade önemliydi.

Tabi bu slogan sonrasında polisin çocukların da bulunduğu tribünlere biber gazını sıkarak düşmana saldırır misali hücuma geçmesi ise ayrıca sorgulanması gereken bir garabet örneğiydi.

Fenerbahçe camiasının iktidara ve F tipine karşı muhalefeti sokağa taşıyıp kitleselleştirmesi siyasetçileri de harekete geçiriyor.

Mesela fanatik bir Fenerbahçeli olan Tayyip Erdoğan önceki gün kendi takımını açıktan hedef alıyor.

Keza Kemal Kılıçdaroğlu da ciddi bir iddiaya göre hapiste ziyaret ettiği Aziz Yıldırım’a İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığını teklif
ediyor.

Evet Fenerbahçe bugün adeta AKP ile devletin kurumlarını sızan F Tipi’nin kurduğu baskı rejimine başkaldırı aracı oluyor ya da muhalif kitlesel kalkışma Fenerbahçe ambalajı ile kendini göstermeye başlıyor.

Bazılarımız spor arenaları siyasi muhalif mecra olamaz diyebilir lakin bunalan yığınlar tepkilerini uygun siyasi mecralar bulamazsa farklı ambalajlarla yansıtırlar ki bu pekâlâ spor kulüpleri de olabilir.

Unutulmasın pek çok başkaldırı ve büyük değişim başka ambalajlarla start alıp vücut bulmuştur.

Cübbeli  cezaevinden  çıkmak  için  Suriye’ye  sövüyor

Cübbeliyi biliyorsunuz malum seks kasetleri ve şantaj iddialarından ötürü hapsedilen şahıstır.
İşte bu Cübbeli hiç utanmadan cezaevinden cihat fetvalarını veriyor ve Suriye’ye hücum diyor.
Ona sorarsanız Şiası, Alevisi kâfir ve onları öldürmek cihat!
İslam’ı cübbe ve sarığa hapseden bu şahıs evet açıktan Müslümanlar arası bir savaşa yani yeni bir Kerbela faciasına hiç utanmadan çığırtkanlık yapıyor.
Peki, bunun arkasında ne mi var?
Cübbeli cemaatinin eski bir mensubuna göre Ahmet Hoca F Tipi ile Tayyip Erdoğan’a bu demeç ile selam gönderip, “Beni cezaevinden çıkarırsanız bu konuda size hizmet ederim” mesajını veriyor.

Yalanın  böylesine  pes

Malum Uludere bombalaması ya da katliamı olayı hükümeti şaibe altında bırakıyor.
Aylar oldu Başbakan istihbaratı kimden aldıklarını açıklayamıyor.
Oysa sınır ötesine yapılacak bir operasyon için Başbakan’ın emrinin gerektiği ortada.
Durum bu lakin hem hükümet hem da yalakaları bu işin sorumluluğunu başkalarına atmak için seferberler.
İşte son örnek:
Yandaş Yeni Şafak gazetesinin manşeti:
“Uludere faciasının sorumlusu General Kavuncu istifa etti.”
Haberdeki imzaya bakıyorsunuz Ankara temsilciliğini yapan çocuk!
Ve ertesi gün Genelkurmay’dan tokat gibi bir açıklama:
“Tuğgeneral Kavuncu 17 Kasım tarihinde özel gerekçeleri sebebi ile istifa etmiştir. Oysa Uludere olayı bu istifadan 11 gün sonra yani 28 Kasım’da vuku
bulmuştur.”

Fecaati ya da yalan haberi görüyor musunuz?
Kavuncu General kazara Uludere olayı günlerinde istifa etseydi ihale ona kalacaktı.
AKP’yi aklama ya da koruma adına yapılan gazeteciliğe bakar mısınız?
Sorsanız bunlar Müslümanlığı kimseye bırakmazlar. Ulan kul hakkı diye bir şeyi hiç işitmediniz mi. Yoksa siz ondan muaf mısınız?

Başbakan’dan  Yunanistan  oluruz  endişe  ve  itirafı

Başbakan Erdoğan Yunanistan oluruz buyurdu.
Kastı onlar gibi biz de batarız demek.
Peki, bu ifadeyi hangi gerekçeyle mi kullandı?
Memura zam yapmamak için…
Evet, Erdoğan’a göre memura zam Türkiye’yi iflasa sürükler.
Peki, memurun istediği ne?
Enflasyon kadar ücret artışı…
Başbakan, “hayır veremeyiz” deyip istenilenin yarısını, üstelik onu da 6’şar ay arayla ikiye bölerek (Yüzde 3) verebilecekleri söylüyor.
Gelin şimdi bu ifade ya da itirafı sorgulayalım.
Bir ülke memuruna kendi enflasyonu kadar bir fiyat artışını
veremiyor ise, o ülkenin ekonomisi hiç iyi olabilir mi?
Evet, Tayyip Bey aslında ekonomide bıçak sırtında gezindiğimizi ve zorda olduğumuzu itiraf ediyor.
Gerçek tablo bu ise lafa geldiğinde ekonomide mucizeyi başardık diye caka satmak insafa ve ahlaka sığar mı?

Sabahattin  ÖNKİBAR

YENİ  MESAJ

17
May
12

Erdoğan’ın Alevi Düşmanlığı

Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyor. Aslında eleştirmiyor. Çünkü insanlar etnik kökeni ve inançları üzerinden aşağılanamaz. Bu evrensel hukuk kurallarına göre suçtur.  Erdoğan suç işliyor.

Erdoğan: “Açık söylüyorum. Suriye krizi konusunda dilinizin altındaki baklayı çıkarın, hiç korkmayın, çekinmeyin. Kıvırmadan, çark etmeden cesaretle söyleyin. Niye zorlanıyorsunuz!”

Diyor.

Esad üzerinden Kılıçdaroğlu’nun mezhepsel kimliğine gönderme yapıyor.

Böyle bir Başbakan tarafından yönetilen bir ülke vatandaşı olduğum için gerçekten utanıyorum.

Erdoğan Bush’u, Obama’yı, Sarkisyan’ı, Barzani’yi, Talabani’yi, Bartelemous’u, dostu(!) Berlisconi’yi sevdi ama Alevileri sevemedi.

YAZIK!! YAZIK!!

Hristiyan’ı sevdi, Musevi’yi sevdi.  Vahhabi’yi sevdi.

Bir tek Müslüman Alevi kardeşlerimizi sevemedi.

YAZIK!! Yazık ki ne yazık!!

Aleviler bu ülkenin vatandaşlarıdır. Hatta öz be öz Türk olan Alevi vatandaşlarımız belki ikibin yıldan daha fazla zamandır Anadolu’da yaşıyor. Çünkü Türk tarihi Haçlı tarih kitaplarında yazdığı gibi 1071’de başlamıyor.

Bir anlamda Aleviler Türk Devleti’nin özüdür. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda devlete baş kaldıranlar Sünniler ve Sünni tarikatlar içinden çıktı ama Aleviler Cumhuriyet’in kuruluşunun harcı olcu. Devlete baş kaldıranlar İngiliz, Fransız, Yunan ile işbirliği yaptı. Aleviler genç Cumhuriyete sahip çıktı.

Kısacası;

Erdoğan’dan çok daha fazla bu ülke üzerinde söz söylemeye hakları var.

Dağdan gelip de bağdakini kovmak ta buna denir.

Küresel eşkıya Ortadoğu halklarını etnik farlılık ve mezhep kavgaları ile birbirine boğdurmak istiyor.

Erdoğan BOP eş başkanlığı görevinin hakkını sonuna kadar veriyor.

Ya etnik bölücülük üzerinden siyaset yapıyor, ya da mezhep farklılıkları üzerinden.

ABD ve AB ülkelerinde etnisite ve mezhep üzerinden siyaset yapmak büyük suçtur.

Kendi ülkelerinde suç saydıkları söylemleri, parçalayıp küçük lokmalar halinde yutmayı hesapladıkları ülkelerde işbirlikçilerine söyletirler.

Ey Erdoğan;

T.C. Devleti’ni kuranlara saldırıyorsunuz.

Onlar Osmanlı’yı yıkmadı. Yıkılmış, Haçlıya paspas yapılmış, erkek nüfusu kırdırılmış, işgal altında inleyen bir milleti ayağa kaldırarak düşmanı kovdu. Yeni bir devlet kurdu.

Mademki savaşarak kazandılar. Kuracakları devletin ne olacağına karar verme hakkını da bileklerinin, beyinlerinin hakkıyla kazandılar.

Yeter artık!!

YETTİNİZ!!

Emeğiniz kadar konuşun!

Ben bir gazi torunuyum. Kurtuluş savaşında en fazla şehit veren ilin en fazla şehit veren ilçesinde doğdum. Yani konuşma hakkım var!!

Sizler de şu geçmişinizle bir yüzleşin bakalım. Bu ülke kurtarılırken ve kurulurken sizin atalarınız ne yapıyormuş? Bu ülkede ne kadar söz söyleme hakkınız var GÖRELİM.

Biz de artık sizlere bunu soruyoruz.

Hani işinize gelmeyen gazeteciyi, aydını, düşünürü, sanatçıyı ülkeden kovuyorsunuz ya?

Alevilere laf atıp durmayın. Sizin atalarınız Gürcistan veya başka yerlerde iken Aleviler Anadolu’da idi.

Yani birileri birilerini kovacaksa, Alevilerde size kapıyı gösterebilir.

NOT: Bazı hatırlatmalar;

Bakara suresinin 191. ayetinde  buyuruyor ki: “Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür…”

Yine Ra’d suresinin 25. ayetinde şöyle buymaktadır: “Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunluk yapanlar var ya, işte  onlar içindir Allah’ın laneti ve ahiret yurdunun kötü azabı!”

Haçlı adına taşeronluğa talip olup Suriye’ye savaş açmaya kalkıyorsunuz ya? Bakalım Kuran savaş yapmaya hangi şartlarda izin veriyor:
“Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi. Şüphesiz Allah onlara yardıma Kadirdir.” (Hacc Sûresi, 39)

“Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.” ( Bakara Sûresi, 190)

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=133%3Aerdoann-alevi-duemanl&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

17
May
12

YıLMAZ ÖZDİL’E…

Sevgili  Yılmaz,  dünkü  “Hasanma  Tahsin”  başlıklı  yazını  okudum.

Gördüm  ki  çok  üzülmüşsün.

Haklı  olarak  soruyorsun;

Stadyumlardaki 19 Mayıs törenlerinin faşizm’i çağrıştırdığını, tören yönetmeliğini o nedenle değiştirdiklerini söylüyorlar. Hasan Tahsin bizim büyüğümüz, rahmetli atamız değil mi kardeşim? İnsanın dedesinin kabrine çiçek bırakması da mı faşizm?..”

Kendini  boşuna  üzmüşsün,  çünkü  bunları  yapanların  hiçbiri  İzmir’li  değil.

Bu  kişiler,  İzmir’i  ve  İzmir’li  duruşunu  bozmak  için  görevli  olarak  gönderilen  badem  takımından…

*Kurtuluş Savaşımızın ilk şehidi Hasan Tahsin’in anıtına çiçek konmasına izin vermeyen Vali, İzmir’li olabilir mi? O şimdi, Özel İdarenin parasıyla
“Çakma İzmir’li” iki Bakanı yedirip-içirmekle meşgul !…
Devlet Bankasından alınan kredilerle ele geçirilen bizim eski gazetemiz ile kolkola, milletin gözünü boyayıp, AKP propaganda elemanı gibi çalışmaya devam ediyor.
Aynı çalışmayı AKP’nin “Roman Açılımı” toplantısına adam göndermek için otobüs tutmak, insanlara devlet kesesinden para vererek yapmıştı…
Göreve başladığı andan itibaren, Türkiyeli Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bursalı Bülent Arınç kızar diye, Devrim Şehidi Kubilay’ı anma törenlerine katılmayan bir Vali, Cumhuriyetin kurulması için, 30 yaşında canını vatanı için feda eden Hasan Tahsin’i anma töreni için verebilir mi?
Bu Vali, hiç İzmir’li olabilir mi?…

*Belki gözünden kaçmıştır. İzmir’in Patronu rolüne soyunan Binali Yıldırım’ın eşi, İzmir’de “Yılın Annesi” seçildi !… Kendisi İzmir otellerinde keyif çatarken, bir benzin istasyonunun restoranında bile karısı ile aynı masayı paylaşmayı “ayıp” sayan bir zihniyetin temsilcisinin sayın eşini “ Yılın Annesi” seçen yalakalar ve oğlunun kısacık bir sürede trilyoner olmasına ses çıkarmayan kişi İzmir’li olabilir mi?…

*Bakanlığı döneminde, sanatçıların ve eserlerinin en ağır hakaretlere uğradığı, sanat eserlerinin “ucube” sayıldığı yıkıldığı, Devlet ve Şehir Tiyatrolarının özelleştirme kararlarının alındığı kısacası sanatın içine tükürüldüğü dönemin Kültür Bakanının da İzmir Milletvekili olduğuna bakmayın.
Eski solcu, yeni hu hu cu, dönmekten başı dönmüş biri İzmir’li olabilir mi?

Sevgili Yılmaz,
Gönlün rahat olsun. Badem takımının “İzmir Kızını İmam nikahıyla kapatma yapmak” isteği kursaklarında kalacak. Henüz bizler meydanlara inmedik. Şimdilik yazmakla yetiniyoruz.
Ellerinden geleni yapmalarını ve gerçek yüzlerinin millet tarafından iyice görülmesini sabırla bekliyoruz.
Gerçek İzmir’liler sokağa çıktı mı, netice alıncaya kadar evlerine dönmeyeceklerdir.
Türk Demokrasisinin İzmir’den ve İzmir’liden öğreneceği çok şey var.

Gözlerinden öperim kardeşim: Sen rahat ol, kendini “Çakma Türk”lerden koru, “Çakma İzmir’lilere” biz yeteriz…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,   17 Mayıs  2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/104740




İstatistikler

  • 2.253.725 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Mayıs 2012
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En fazla oylananlar