Ekim 2008 için arşiv

31
Eki
08

Siz kim dünyayı yönetmek kim?

“…kalbî şükranlarımı sunuyorum.”

Türkiye, 21 Temuz 2003 tarihinde adaylığını koyduğu B.M. Güvenlik Konseyi’ne, geçici üye olarak seçildi. 2009-2010 döneminde görev yapacak. BM üyesi olan Türkiye, 47 yıldır konseyde temsil edilmiyordu.

1951-1952, 1954-1955 arasında bir tam, 1961’de Polonya ile de yarı yıllık bir üyelik paylaşan Türkiye, bu sefer de Batı Avrupa Grubu’nda 151 oy alarak, üçte iki çoğunlukla geçici üyeliğe seçilmiş oldu. Bu tabiki alınan oy oranı açısından büyük bir başarı. Üstelik yönlendirici basına göre hükümetin, dışişlerinin, neredeyse son beş yılda göstermiş olduğu, dünya çapında müthiş ve kalıcı bir başarı sanki bu. Üstelik, geçici üyeliğe onay veren ülkelerin yanı sıra, memleketin diğer partileri tarafından gelen sevinç yüklü tebrik mesajları da bu başarıyı katmerliyor. Ama kazın ayağına bakarsak durum tam bir felaket.

Abdullah Gül bu olağanüstü başarıdan dolayı bir basın açıklaması yaptı. Söyledikleri inanılır gibi değil. Aklı başında insanı komaya sokacak cinsten. Bir Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin bu denli gaflet ve dalalet içinde olması insanı dehşete düşürmeyecek gibi değil.

“Büyük memnuniyet duyduğunu” belirterek şöyle diyor: “Türkiye’ yi destekleyen BM üyesi dost ve kardeş ülkelere kalbi şükranlarımı sunuyorum. BMGK üyeliğini sağlayan Hükümetimize, Dışişleri Bakanlığımızın tüm mensuplarına, diğer ilgili kurum ve kuruluşlarımızın yetkililerine, adaylık sürecimize destek veren sivil toplum örgütlerimize ve vatandaşlarımıza takdir ve teşekkürlerimi ifade ediyorum.”

Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihi geçmişi ve geleceği ile kurtuluş ve kuruluş neden ve koşullarına bakıldığında, uluslararası toplumun, devletimize ve Türk Milleti’ne resmen düşman olduğunu, yeniden bölmek ve yıkmak için dişlerini tırnaklarına takmış bir şekilde seksen yıldır uğraştıklarını ve şu anda amaçlarına ulaşmalarına kılpayı kaldığını, taşın, toprağın dili olsa söyler. Hiç bir güç, vatansever bir insana düşmanları için dost ve kardeş dedirtemez!

Üstelik “kalbî şükranlarını sunmak” falan ancak Araplara has sözlerdir. Hangi ülkenin vatandaşı olduğunu şaşıran bir cumhurbaşkanıyla mı karşı karşıyayız diye düşünmemek elde değil.

“Bu vesile ile Türkiye, hiç temas kurmadığı ülkelerle temas kurdu. Hiç ilişkiye geçmediği ülkelerle ilişkiye geçti. Bunun ekonomide, ticarette, ihracatta, diğer yatırımlarda her yerde katkısı olacaktır.”

Amerika’nın BOP’ne göre Afrika’ya açılan kapısı ve geçiş yolu olarak görevimizi iyi yapıyoruz, daha iyi yapacağız, hatta diğer emperyalistler yetmiyoruş gibi, bir de Afrika’ya elimizi verip kolumuzu kaptıracağız demek oluyor bu. Çünkü açlıkla, sefaletle sürünen Afrika ülkelerinin yanında, ekonomisi bizimkini katlayanlardan ve ahtapot misali kapitalizmin, Afrika’ya uzanan kolu olduğumuzdan bahsediyor Gül.

 

Dünyayı yönetmek mi?

“Dünyayı yöneten icra kurulunun içine girmiş oluyorsunuz. Türkiye’ye burada tabi ki büyük sorumluluklar düşüyor. Bu büyük sorumluluk nedir? Dünya barışına hizmet etmektir. Dünyanın önemli problemleri sözkonusu olduğunda burada yapıcı olarak katkı sağlamaktır. Ayrıca Türkiye’ye kendisini ilgilendiren konularda da şüphesiz ki tezlerini, meselelerini en iyi şekilde, en etkili yerde anlatma fırsatını verecektir.”

Bu kadar mı saptırılır yapılan ihanet? İnsanın yüreği dayanmıyor artık susmaya. Toprağımız, merkez bankamız, sermayemiz, yargımız, ordumuz, insanımız ABD ve AB’nin emrine girmişken, tüm kararlarımız ABD ve AB’den icazet alınarak veriliyorken, hangi dünya yönetiminden bahsediyoruz? Dünya icra kurulu; Dünya Bankası, IMF, WHO v.b. değil mi? Yüzde yüz onlar tarafından icralık değil miyiz? Küresel krizden çıkış yolu diye düşünerek, yeni borç alımı için anlaşmalar yapmıyor musunuz IMF ile? Üstelik akıllanan ülkeler bunları reddederek, devletçilik ilkesini hayata geçirerek, kendi kaynaklarını yaratma, kullanma ve kamulaştırma yoluna gidecek, sen kuyruklu yıldızın kuyruğundaki bir toz zerresi olarak, başı çekmekten bahsedeceksin. İşte AKP hükümeti, işte içinden çıkardığı cumhurbaşkanı ve dünya icra kuruluşuna girişe bakış açıları.

Sen tut vatanına, vatandaşına, sınırlarına karşı sorumluluğunu bir kenara koy, dünya icra ve iflas kuruluna gövdeni kaptırıp, bir de “dünyayı yöneten icra kurulunun” içine girmiş olmakla övünme sorumsuzluğunu göster. Böyle laf kalabalıkları ile devrimcilerin kafaları asla karışmaz.

Aynada kendini göremeyenin dik alâları!

“Dünyanın bir çok problemleri vardır, savaşlar vardır, terörle mücadele vardır, açlıkla mücadele vardır. Burası sadece siyasi işlerle ilgilenmez. Geri kalmışlık vardır, susuzluk vardır, iklim değişikliği vardır, narkotik vardır, insan kaçakçılığı vardır. Bütün bu konular aslında bu kurulun ilgilendiği meselelerdir.”

Son zamanlarda yandaş medyada sık sık yer alan, Narkotik ekiplerinin ani ve başarılı uyuşturucu baskınları haberlerinin nedenini bu sözler anlaşılmaz kılıyor. Demek ki bu sorunumuzu da bundan sonra Türk polisi değil, BMGK çözecek.

“Şundan büyük bir mutluluk duyuyorum, son yıllarda Türkiye’nin dünya barışına, bölgedeki barışa yaptığı hizmetler herkes tarafından dikkatle takip edilmeye başlanmıştır.

“Türkiye olarak biz artık yardım yapan ülkeyiz. Donörler Kulübü denen o kulübün içine girmiş olan bir ülkeyiz. Hiç bir karşılık beklemeden aç insanlara, dünyanın en zor şartlarında yaşayan insanlara da yardım yapan bir ülkeyiz. Ancak büyük ülkeler bunu yapabilir.”

İşte biz bu yönümüzü bilmiyorduk. O kadar büyümüşüz ki! Acaba Deniz Feneri boşuna mı yargılanıyor Alamanyalarda? Acaba sadece bizim garibanlara değil, Afrika’daki garibanlara da mı makarna ve kömür yardımı yapıyoruz? Ne yapıyoruz? Afrika’nın bizi desteklemesinin nedeni de şimdi anlaşıldı.

“Türkiye, bölgemizde ve dünyada barış, istikrar ve huzur için sorunların çözümünde rol oynayan bir güç olmaya; medeniyetler, kültürler ve dinler arasında diyalog ve uyum sağlama çabalarına katkıda bulunmaya devam edecektir. İnsanlığın, demokrasi, insan hakları, saydamlık, kadın-erkek eşitliği gibi ortak değerlerinin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması; açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar, iklim değişikliği gibi ortak sorunlarının çözüme kavuşturulması için uluslararası toplumla elbirliği içinde çaba harcamaya kararlı olan Türkiye, terörizm ve şiddet, kitle imha silahlarının yayılması, ırkçılık, hoşgörüsüzlük, yabancı düşmanlığı ile her türlü etnikdini ayrımcılık ve aşırılıkla mücadele alanlarında da titizlikle gayretlerini sürdürecektir.”

Emperyalizmin tanımını Cumhurbaşkanımızdan alıyoruz; Dünyada ve Türkiye’de problemlere, savaşlara, teröre, açlık, kıtlık, sefalete, iklim değişikliklerini hızlandıracak faktörleri üretmeye, geri kalmışlığa, kitle imha silahları üreterek bunları satıp, yayıp dünyaya korku salmaya ve insanlığı, güvenlikleri tehdit edip birbirini yemeye, ırkçılığa, hoşgörüsüzlüğe, etnik ve dini ayrımcılığa, bölücülüğe, medeniyetleri, kültürleri yok etmeye, ülkemizde ve dünyada barış, huzur ve istikrarı, demokrasiyi yok etmeye, (saydamlık) açık ve seçik bir şekilde neden olan… Yani özellikle ABD, AB ve de Rusya. Biz ne diyoruz? Ne ABD, ne Rusya, Tam bağımsız Türkiye!

Kyoto anlaşmasına, kriterlere uymamak için imza atmayan, en büyük emperyalist ABD. BMGK’nın esas karar mercii o. Sularımız, yabancı maden şirketlerinin altın arama sevdasına kurban olarak arseniklendi. Ülkemiz yapılan anlaşmalarla nükleer atık çöplüğü haline geliyor. Küresel çevre güvenliği anlayışı da bu! Kıbrıs elden gitti. AB’ye Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bütün bütün yutturdunuz.

BOP Eşbaşkanlığı hayalleriyle ülkeyi bölüyorsunuz. Kürtlerin, ülkenin en önemli sanayi, ticaret, turizm, tarım bölgelerinde mevzilendirildikleri yetmiyormuş gibi, doğuda ve güneydoğuda Büyük Kürdistan hayaliyle ayaklanmalarına izin verdiniz. Bölücülük tavana vurmuş durumda. PKK’yı, teröristi meclise sokarak, Türk Halkı’nın insanca yaşama hak ve özgürlüklerini ve varlığını tehlikeye attığınız yetmiyormuş gibi, halâ Türkler Kürtlerin haklarını yiyor pozlarına devam ediyor, üstüne Türk-Kürt kardeşliğinden bahsediyorsunuz. Doğuda, güneydoğuda Kürtlerin uyguladıkları şiddet yüzünden her gün onlarca Türk evladı canını veriyor. Siz buna hala terör diyor, mücadele ettiğinizi söylüyorsunuz. Tukaka yaptığınız Atatürk’ün dünyaya mal olmuş sözlerini ve davranışlarını kendinize uyarlıyorsunuz. Bu mu sizin “yurtta sulh, cihanda sulh anlayışınız?” Barışı AKP yok etti. Üstünüze giydiğiniz elbise neredeyse yüz beden bol geliyor.

Halk aç, halk susuz. Sattınız toprağı; madeni, suyu sattınız. Türk Milletinin haysiyetini, şerefini sattınız. Türk kültürünü yok ederek, yerine yapay Kürt kültürü yaratmaya soyundunuz. Şerefli Türk Ordusu bitti, BM’ nin Güvenlik Konseyi’den mi medet umuyorsunuz?

Kendi ülkenizde herşey güllük, gülistanlıkmış gibi, şimdi dünyanın sorunlarına mı el attınız? Ve bütün dünya size boşuna mı alkış tutuyor? Ve BM sizi boşuna mı şimdi kabul etti geçici üyeliğe? Ve BM, yani onu oluşturan ülkeler bugüne kadar dünyanın hangi bölgesinde barışı, huzuru, refahı, kardeşliği, birliği, bütünlüğü sağladılar da, siz de buna katkıda bulunacaksınız? Sizin ülkenizdeki sorunların kaynağı da onlardır.

Gül aslında emperyalizmin ne olduğunu, ne işe yaradığını bizler kadar iyi biliyor. Ama Donörler (Dünürler) Kulübüne girmiş olmaktan falan bahsediyor. Ancak nereye varacağını bilemediği bir zaferin sarhoşluğunu yaşıyor denebilir bu duruma. Yine de bizim Cumhurbaşkanımız için affedilecek bir durum değil. Buna bile bile lades değil, bile bile ihanet denir.

İnönü, Yalta Konferansı ve götürdükleri

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin girmediği 2. Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında, 4-11 Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansı’nda, BM’nin kurulması kabul edildi. BM üyelik şartlarından biri de üye olacak ülkelerin demokrasi ile yönetiliyor olması idi. İsmet İnönü’nün Başbakanlık yaptığı CHP, demokrasiye geçiş adına çok partili sisteme geçti. Bu sistem de Demokrat Parti ve Adnan Menderes’i başımıza musallat etti.

Hatırlamak gerekir ki, Türkiye 23 Şubat 1945’te Almanya ve Japonya ile savaşa da BM üyeliğine kabul edilmek için girmişti.

AKP’nin son derece verici bir tutum takınarak ABD Donanma gemilerini geçirdiği boğazlarımızın denetimi ile ilgili Montreux Sözleşmesi de, SSCB’nin lehine olarak o zaman ele alınmış ve Türkiye’nin durumdan haberdar edilmesi kararlaştırılmıştı.

Menderes Hükümeti, 1951’de TBMM’ye haber vermeden, Türk Tugayı’nın, Birleşmiş Milletler Kuvvetleri içinde Kore Savaşı’a katılmasına neden oluyor. O zaman Rusya Komünizmle yönetiliyordu ve başında Stalin vardı. Aldığı oylar ile CHP’yi ikinci parti durumuna düşüren Demokrat Parti ve Adnan Menderes de İnönü gibi ABD’nin yanında yer alarak, 1952’de, komünizme karşı kurulan NATO’ya tam üye olmamızı sağladı.

NATO’nun isteği ile aynı yıl Türkiye’de de Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla, komünizme karşı gayrinizami harp yapacak Özel Harp Dairesi kuruldu.

6 Haziran 1951’de de üst komuta kademesi de dahil, 15 general ve 150 albay emekli edildi.

Atatürk zamanında kurulan ve ulusal servetlerimizden olan basma ve traktör fabrikalarımız özelleştirilmiş, satılmıştır.

Devletleştirilmiş olan uçak, uçak motoru ile Eskişehir’deki tank ve Kırıkkale silah fabrikalarımız, NATO standartlarına uymadığı bahanesiyle kapatılmııştır.

Menderes, 1957 seçimlerinden önce Saidi Nursi’nin elini öpmeye gitmiştir. Yani Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlerin çıkardıkları, güçlüklerle bastırılan ayaklanmalar ve Türk düşmanlığı yok sayılmıştır.

Yine son Menderes Hükümeti zamanı olan 1959 yılında, Ortaklık Anlaşması ile “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuştur.

Şimdi neler olacak?

Buraya kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi, askeri ve ekonomik geçmişi kısaca ve tekrar ele alınmıştır.

Cumhuriyetin ve devrimlerin bekçisi Türk Ordusu ve mirasçısı CHP’nin içinin nasıl boşaltıldığı bir kez daha görülmüştür. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve kurmaylarından 2. cumhuriyetçi Onur Öymen bu durumu “memnuniyetle karşıladıklarını” ifade etmişlerdir. Onur Öymen, “sürecin neler getirip, neler götüreceğini zamana bırakıp, izleyerek göreceğiz” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

Artık izleyecek, bekleyecek ne kalmıştır? Olan biten, açık-seçik ortadadır. Ülkemiz Kurtuluş Savaşı ile Çanakkale Şavaşı ile kazandıklarının tamamını kaybetmiştir. Artık zaman aklımızı başımıza toplama, süreci yeniden tersine çevirme, Atatürk’ün torunları, bu devletin vasileri ve mirasçıları olarak, devrimciler olarak, yeniden yapılandırma zamanıdır.

BMGK’nın asıl üyesi ve başı ABD’nin Karadeniz’de, Kafkaslar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da neler yaptığını; Rusya, İran v.b. ile ilgili planlarının neler olduğuna biraz bakarsak, Türkiye’nin kendi çabalarıyla mı, kullanılmak amacıyla mı bu kuruluşun içine alındığını daha iyi anlarız.

Türk solunun neden birleşemediğinin sık sık tartışıldığı şu günlerde, bu tartışmalar hiç bir anlam ifade etmemektedir.

Emperyalizm gücünü sağdan almakta ve yüzyıllardır solu yok etmek için kullanmaktadır. Kürtler, daima emperyalistlerin maşası olmaya hazır, işbirlikçi unsurlar olarak, kardeşlik ve insanlık his ve vasıflarından uzak yaşamaktadırlar. İstisnalar kaideyi bozmaz lafını, kural haline getirtmişlerdir.

Ne BMGK geçici üyeliği, ne barış nutukları. Hepsi Kürt-İslam Faşizmine ve bölücülüğe geçirilen maskelerdir

31
Eki
08

AB’NİN YENİ YALANI: “KÜRT SOYKIRIMI”

Avrupa Birliği, Türkiye’de etnik ayrımcılığı kaşımaya devam ediyor. Birliğin en yüksek organı olan Avrupa Parlemontosu “Dersim38” başlıklı bir konferans düzenliyor.  Üstelik bu kez Türkiye, 500 yıl önceki olaylardan başlayarak, Cumhuriyet dönemi de dahil olmak üzere soykırımla suçlanıyor. Sözde “Kürt soykırımı” yalanına destek Avrupa Parlamentosu’ndan geldi.

 

 

Ermeni Soykırımı yalanının ardından bu kez de “Kürt soykırımı” yalanı çıkarıldı. Yalanın destekçisi ise Avrupa Parlamentosu. 13 Kasım’da Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak konferansta sözde “Kürt soykırımı” yalanı anlatılacak. “Dersim38” adıyla düzenlenecek konferansa DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk İle Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Abdil konuşmacı olarak katılacak.

Ermeni-Avrupa Federasyonu Başkanı Hilda Taşopyan da bir diğer konuşmacı. Taşopyan, Ermeni soykırımı yalanının en hararetli savunucularından biri olarak tanınıyor. Konferansın koordinasyonunu, merkezi Almanya’da bulunan “Dersim’i Yeniden İnşa Derneği” yürütüyor. Konferansı düzenleyenler, 1937-38 yıllarında Tunceli’de çıkan isyanda, Türk ordusunun Kürtlere soykırım uyguladığı yalanını ortaya atıyor. Ayrıca Yavuz Sultan Selim ve Birinci Ahmet döneminde de Alevilere soykırım yapıldığı iddia ediliyor.

“Kürt Soykırımı” yalanının arkasındaki bir diğer kişi Avrupa Parlamentosu Milletvekili Feleknas Uca. Avrupa Parlamentosu’ndaki Türkiye kökenli milletvekillerinden biri olan Uca, ABD’nin kukla devlet operasyonunda yer alıyor. Uca 23 Mart- 3 Nisan 2007 tarihleri arasında Kuzey Irak’a giderek Barzani ile görüşmüştü. Feleknas Uca, Yeni Özgür Politika gazetesinde çıkan yazısında Mesut Barzani’yle, Kürtler’in birliği üzerine konuştuklarını açıklamıştı.

AKP Hükümeti’nin, kukla devleti tanımaya doğru gittiği şu günlerde Avrupa Parlamentosu’nda “Kürt Soykırımı” yalanının dile getirilmesi dikkat çekici. Uzmanlar bu yalanın, kukla devlete karşı olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratma amacıyla ortaya atıldığını belirtiyorlar. “Kürt Soykırımı” yalanı ilk kez Diyarbakır’da DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk tarafından dile getirilmişti.

31
Eki
08

AKP’NİN “YOLSUZLUK HAVUZU” ERDOĞAN’IN BELEDİYE BAŞKANLIĞI DÖNEMİNDE OLUŞTU

Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde ilişkide olduğu kişileri Başbakan olunca önemli yerlere getirdi. Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nin başına getirilen Maksut Serim ve Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Hikmet Bulduk bunlardan yalnızca ikisi. CHP Konya milletvekili Atilla Kart’a göre bu iki kişinin ortak özellikleri kısa zamanda mal varlıklarını katlamaları.

 

 

 

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı dönemindeki kuşkulu lişkilerini Başbakanlık döneminde de sürdürdüğünü açıkladı. Atilla Kart, Meclis’te “Deniz Feneri Derneği-Vakıfbank-Başbakanlık Örtülü Ödeneği ve Özel Kalem Müdürlüğü harcamaları ilişkileri” ile ilgili basın toplantısı düzenledi.

Kart, Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nin başında bulunan Maksut Serim’in, Vakıfbank Şube Müdürlüğü yaptığı dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına çifte hesaplar açıldığını ve bu hesapta toplanan paraların, bazı medya kuruluşları ile şirketlere aktarıldığını belirtti. AKP’nin “yolsuzluk havuzu”nun da bu aşamada oluştuğunu kaydeden Kart, Serim’in Erdoğan tarafından 2003 tarihinde Örtülü Ödeneğin başına getirildiğini ifade etti. Bakanların, Serim’in suçlarını gizlemeye çalıştıklarını söyleyen Kart, “Cemil Çiçek ve Mehmet Ali Şahin, Meclis Genel Kurulu’nda ve önerge cevaplarında Serim’le ilgili olarak yalan beyanda bulundular” diye konuştu. Tayyip Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Hikmet Bulduk’un mal varlığında olağanüstü artışlar yaşandıktan sonra görevinden ayrıldığını belirten Kart, Erdoğan’a şu soruları yöneltti: “Özel Kalem Müdürlüğü devlet ve Başbakan’ın sırlarına vakıf olunan bir görevdir. Bulduk, kendiliğinden görevi bırakmamıştır. Ciddi bir malvarlığı edinmesi söz konusudur. Buna rağmen Erdoğan bu kişi hakkında neden soruşturma açmıyor? Erdoğan’ın soruşturma açmasını engelleyen, özel bir durum mu söz konusu?”

29
Eki
08

Finansal depremin küresel stratejik analizi

Kriz bitti söylemi ekonomik değil ideolojikti

1945 ile 70 yılı arasında dünya sisteminin maddi büyümesi sürecinde ekonomi teorisyenlerinin vurguladıkları, 1930’lu yıllardaki gibi bir krizin artık kapitalizmin gündeminden düştüğü idi. 70’li yılların başlarında petrol fiyat şoku nedeniyle, dünya ekonomik sistemindeki maddi büyüme dönemi sona erdi. Ve bu süreçte euro-dolarlar petro- dolarlar olarak para sermaye; sanayi üretiminden önce ticari sonra da tefeci sermayeye dönüşmeye başladı. Yeni Marksist teorisyenler bu dönemde sistem krizinin beklendiği söylemini ileri sürdüler.

Oysa bu mali genişleme döneminde para sermaye, Amerikan maddi sermayesinden ayrılarak Japonya ve Almanya’da klasik endüstrilerde yeni bir büyüme sürecini başlattı. Ve bu dönemde yani 80’li yıllar döneminde dışa açık büyüme tezi ile yeni liberal ekonomik görüşler egemenleşmeye başladı. 45’le 70 dönemi arasında devletin müdahalesinde ve kontrolünde çevre ülkelerde gelişen ithal ikamesi, maddi büyüme, yeni Keynesci tezleri egemenleştirmiştir.

Oysa dışa açık büyüme döneminde devletin üretimden ve ekonomiden koparılması, gümrük duvarlarının yani ulusal devlet ekonomik koruyuculuğunun kaldırılması, finansın liberalleşmesini öne çıkaran Monoterist Freidmancı politikalar dünya ekonomik sisteminde kriz sözünün artık kalmadığı söylemine geldiler.

Bu ekonomipolitik söylem giderek yerini ideolojik ve politik söylemlerle sağlamlaştırma yoluna girdi. Fukuyama’nın ünlü “tarihin sonu” söylemi, liberal demokrasi ve serbest pazar ekonomisi toplum biçimlerinin gelişimlerinin son aşamasıdır tezini ileri sürdü.

Bu tezler küreselleşmeye hizmet ediyor

Bu tezden hareketle çevre ülke-bu arada Türkiye-liberal ve sol aydınları, artık dünya ekonomik sisteminin küreselleştiği, finansın küreselleştiği ve çok uluslu şirketler ile dünya ekonomisinin bir bütün haline geldiği tezini ileri sürerek; “o halde ekonomi küreselleştiğine göre ulusal devletler tarihsel rollerini yitirmişlerdir” gibi çarpık bir teze sarıldılar.

Bu teze göre feodalizmden çıkan Kapitalizm, ulusal pazara sahip olmak için ulusalcılaşmışlardır. Yani ulusal ideoloji doğmuştur. Ulusçuluk kapitalizmin ürünü bir ideolojidir ve ulusal pazarın egemenliğini temsil eder. O halde ulusal pazarlar günümüzde küreselleşme sonrası ortadan kalktığına göre ulusalcılık da ortadan kalkacak ve bunun sonucu ulusal devletler tarih sahnesinden silineceklerdir gibi son derece dogmatik ve gerçek dışı ideolojik bir çarpıtmayla ulusal devlete saldırı sürdürmüşlerdir.

Sermayenin vatanı vardır

Bunun politik ifadesi, sermayenin ulusu olmaz, paranın, finansın ulusu olmaz söylemi, sürekli politikacılarımız tarafından da söylene gelmiştir. Oysa bu kriz daha başlamadan evvel kendini geçen yıl gösterdiğinde ilk öncü depremlerini işaret ettiğinde “Dünya finans sistemi balonu patlayacak mı sönecek mi?” isimli makalemizde vurguladığımız olgu, ön krizlerin dahi paranın finansın merkezleri olduğu ve bu merkezlerin de esas olarak merkez ülkeler olduğunun altını çizerek, borsadan çıkan yabancı paranın merkeze dönmeye başlaması bize finansın vatanı olduğunu merkezi olduğunu gösteren emarelerdir görüşünü ifade etmiştik.

Bu süreçte krizin kısmen sönümlenmesi, bu dönemde doların Türk parası karşısındaki 1.30’lara doğru yükselişini durdurmuş ve tekrardan yabancı para Türkiye’de borsaya girme sürecini yaşamıştır. Son krizde ise finans krizi merkez ülkenin kalbinde Amerika’da başladığı halde dolar jet hızıyla yükselmekte, Türkiye’de 1.70’lere varırken diğer dünya piyasalarında da önemli bir yükselişle merkez ülkeye doğru kaçışları başlatmışlardır. Kriz Amerikan merkezli olduğu halde, finansal akış çevre ülkelerden, Türkiye ve Rusya gibi sanki krizden uzak gözüken ülkelerden, kaçan parayla resmedilmiştir.

Bu boyutta göstermektedir ki, finansal sermayenin ulusal merkezleri vardır. Diğer taraftan çok uluslu şirketler diyerekten ulusötesi şirketlerin de küresel özellik gösterdiğini yani uluslarının ve vatanlarının olmadığını vurgulamaya çalışan yeni liberal söylemcilere bu finansal kriz net bir tokat gibi inmiştir.

Şöyle ki, çok uluslu şirketler dediğimiz doğrudan sanayi yatırımları yapan şirketler, 1980’li yıllarda Amerika çevresi, Avrupa çevresi ve Japonya çevresi gibi üç bölgede kümelenmiş iken; 90’lı yıllarda ise Çin’de bir büyüme gelişmiştir. Bu büyümeleri Lester Throv’un perspektifinden bakarsak; yani bu endüstrilerin esas olarak ikinci dalga endüstriler olduğu ve proses teknolojisiyle ucuz üretime dayanan tüketim malları endüstrileri olduğu ortaya çıkmaktadır. Otomobil endüstrisi, ev elektroniği, kimya sanayi gibi.

Çin’deki gelişmeyi de tekstil ve lastik ayakkabı üretimiyle 90’lı yıllarda gelişmiş olarak görmekteyiz. Ve bu endüstrilerdeki sermaye, esas olarak başlangıçtaki Amerikan para sermayesinin etkisinde olmasına karşılık, giderek Amerika’nın sürekli ekonomik açık vermesi nedeniyle, sermaye birikimi Japonya’ya yönelmiştir.

Ve Lester Throv, Kıran Kırana isimli kitabında, ulusal sayılabilecek bu üçlü yapı arasındaki ekonomik krizi, 90’larda çok güzel tanımlamıştır. Demek ki daha zor olsa bile çok uluslu şirketler görünümü aslında ulusal yapıları ifade etmektedir. Ulusal şirketlerdir. Ve bu ulusal şirketlerin gelişimi örneklerini, devletin bu şirketlere verdiği destekle ortaya çıktıklarını görmekteyiz.

Devletin ekonomiden kopması mümkün değildir

Oysa neoliberal beylerimiz devletin ekonomiden çekilmesiyle dünya sisteminin gelişeceğini ve dünyanın küreselleşeceğini vurgulamaktadırlar. Oysa bu durum, yani devletin ekonomiden kopması olgusu, gerçekte hiçbir zaman olmamıştır. Bunu son finans krizi çok daha belirgin olarak ortaya koymuştur.

700 milyar dolar destekle batık bankaları ve fonları desteklemeye başlayan Amerika, Avrupa’nın bankalarını ve fonlarının batışını engellemek için Almanya ve Fransa milli bankalarının destek verme kararı almaları bunun en büyük kanıtıdır. Bu krizi en çabuk aşan Kore bile, 150 milyar dolar gibi bir katkıyı kendi finans kurumlarına yaparak, finans kurumlarını kuvvetlendirmiştir.

Ünlü Anne Kruger, IMF’nin borç krizlerini çözüm modeli olarak, merkez ülkelere borcunu ödemede zorluğa düşen Türkiye gibi Rusya gibi çevre ülkelere kayıtsız şartsız dayattığı devletin ekonomiden çekilmesi, devletin iktisadi kuruluşlarının özelleştirilmesi, devlet bankalarının ve kuruluşlarının yabancılara satışı gibi regülasyonlar önermektedir. Bunun yanında gümrük duvarlarını kaldırarak tarımın dünya bankasının isteklerine göre yeniden yapılanması mutlak olarak dayatılmıştır.

Bu anlamda devletin tarıma verdiği sübvansiyon kesilmekte, köylümüzün üretmek istediği ürünler yasaklanmakta ve kendi ekonomimizi ayakta tutacak ulusal sanayi kuruluşlarımızın özelleştirilerek yabancılara satılması, ulusal finans kuruluşlarının, bankaların yabancılaştırılması gibi emirleri, küreselleşmenin ekonomik zorunlulukları gibi bize sunmuşlardır.

Oysa buna karşı çıkan aklı başında, Nobel ödülü almış Stiglitz gibi ekonomistler, küreselleşmenin büyük hayal kırıklığı yarattığını vurgulayan kitabında dünya sistem krizini ayrıntılarıyla tanımlamıştır. Ancak buna karşın Stiglitz, bizim neoliberal ekonomistlerimiz tarafından lanetlenmiştir.

90’lı yılları anlatan, Amerikan büyüme dönemini analiz eden Stiglitz’in 90’lı Yılların Yükselişi isimli kitabını okuduğumuzda, bu süreçte Amerika’daki ekonomik büyümenin arkasında yatan süreci anlamamız ancak Lester Throv’un “kapitalizmin geleceği” isimli konferans dizisini farklı bir gözle ele almamızla mümkündür.

90’larda ABD’nin yükselişi

Japonya ve Avrupa karşısında klasik endüstrilerde gerileyen Amerika, hergün 1 milyar dolar borçlanan Amerika, dünyanın en büyük borçlu ülkesi olan Amerika, nasıl oldu da 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında yeni bir büyüme merkezi haline döndü? Ve bu Amerika bugün nasıl krize girdi soruları gerçekten küresel ekonomiyi ve emperyalizmi anlamamız için kesin olarak ortaya konması ve cevaplanması gereken sorulardır.

Tekrar başa dönersek Lester Throv’un altını çizdiği stratejik endüstriler kavramı ve yapay beyin gücü sanayileri gibi iki kavramı derinleştirmemiz gerekir. Amerika 90’lı yıllarda Clinton döneminde, ekonomik olarak gerilediği süreçte, Pasifik bölgesindeki silikon vadisi projeleriyle, yeni dönem 21. yy endüstrileri merkezi olma stratejisini öne çıkarmıştır.

Bu strateji, yapay beyin gücü sanayileri olarak tanımlanan sanayilerin yeni bir teknolojik devrimle öne çıkmasıdır. Bu yeni teknolojik devrimin sonucu ,birçok neoliberal tarafından ileri sürülen endüstri dönemi bitmiş bilgi çağı başlamıştır balonunu patlatmıştır. Bu balonu patlatan Birinci ve İkinci Körfez Savaşlarıdır.

Yapay beyin gücü endüstrilerinin açık ifadesi, ileri savaş sanayi endüstrisidir. Akıllı füzelerle sembolize edilen bu sanayi, bilişim, yapay malzeme, yarı iletkenler, telekomünikasyon gibi tekniklerin uygulandığı nihai ürünlerdir.

İşte Amerika 90’lı yıllarda klasik endüstrilerde Japonya ve Almanya karşısında gerilerken yeni bir endüstri alanı kurmaya başlamış; para sermaye de bu yeni verimli endüstri dalına akmaya başlamıştır.

Bu endüstrinin de pazarı, yaygın ve kitlesel bir bombardıman olan Birinci ve İkinci Irak savaşı olmuştur. Dünya sistemindeki finansal genişleme, borsaların tavan yapması süreci, bu iki savaş sonrasını takip eden dönemlerdir. Ve Amerika’daki büyümenin arkasındaki güç bu süreçtir.

ABD’deki krizin temeli

Analizimizin endüstriyel temelini oluşturan 2. ve 3. dalga endüstriler arasındaki kopuşma, diğer tarafta ise para sermaye ile sanayi sermayesi arasındaki çelişki yanında 3. öğe olarak da petrol sahaları ve petrol sanayi üzerindeki egemenlik göz önüne alınmalıdır. Son ekonomik kriz öncesi 150 dolara çıkan petrol fiyatları, sistem krizinin tetikleyicisi olarak tarafımdan vurgulanagelmiştir. Petrolün borsadaki yükselişini ve fiyatını belirleyen ise, üretimle hiçbir ilgisi olmayan küresel finans şirketlerinin ofisleridir.

Küresel finans şirketlerinin bu kriz sürecine girmesiyle petrol fiyatları yanında diğer emtia fiyatları da jet hızıyla düşmüştür. 150 dolarlardan 70 dolarlara iniş borsadaki inişlerden daha yüksek olmuştur.

2002 yılında da vurguladığım para sermaye, savaş sanayi ve petrol sanayinin oluşturduğu üçlü yapı, yeni Amerikan yüzyılının dayandığı temel ekonomik yapı olma noktasıdır. Bu oluşumun gerçekleşmesi içinse gerek Rusya’da gerek Orta Asya’da gerekse Körfez ülkelerindeki petrol rezervlerinin, Amerikan şirketlerinin imtiyazında olması lazımdır. Bu dev finans şirketleri aynı zamanda savaş sanayi, yapay beyin gücü sanayilerini de yönetmelidir.

Stratejistlerin planladığı süreçler, çok şükür ki, her zaman gerçekleşememektedir. Bu boyutuyla Amerikan şirketlerinin Sibirya, Volga Ural, Kafkasya, Hazar Bölgesi ve Basra Körfezindeki petrol yatakları üzerinde egemenleşememesi ve Amerika’nın askeri hegemonyasının gerçekleşemememsi Amerika’daki krizin temelini oluşturmuştur.

Kriz çevreden merkeze taşındı

Fakat bu boyutuyla bakıldığı zaman krizin yeniden çözümlenmesi yapısal çözümlenmesi gerekmektedir. Finansal krizi ele aldığımızda, geriye doğru çözümlediğimizde Lester Throv’un fay hattı modelini kullanarak küresel uzanımlı bir fayın üzerinde epsodik olarak oluşan depremlerle mukayese edebiliriz. 82 Meksika krizini yine 1985 Meksika krizi takip etmiştir ve bu bölgedeki finansal balonu patlatmıştır. Bu patlamalar küresel olmaktan çok yerel olmasına rağmen küresel etkisi olmuştur.

97 Asya krizi, Tayland’da başlayarak tüm Pasifik bölgesini kapsamış ve domino etkisiyle Japonya durgunluğa girerken; 98 Rusya finansal krizini getirmiştir. Bu krizlerin temelinde Rusya ve Meksika’yı özel olarak ele alırsak, borç ödeme krizleri olarak ortaya çıkmıştır. Ve bunu takip eden olgu da ülkeden yabancı paranın hızla kaçması ve bu ülkelerin iflaslarının ilanını getirmiştir.

Tayland’da başlayan Asya krizi de aşırı şişmiş bir finans ekonomisinin ve emlak fiyatlarının zayıflığı nedeniyle Tayland’da başlayan borsada bir kaçış tüm Asya bölgesine yayılmıştır. Bunu takip eden Türkiye’deki borç ödemeden kaynaklanan kriz, 2001 krizi, küresel finansın yarattığı stresin Türkiye’deki patlaması olmuştur. Aynı küresel fay hattının devamında yer alan Arjantin krizi de benzer bir borç krizi olarak ortaya çıkmış, bu krizler sürecinde çevre ülkeden kaçan finans ve para sermaye, merkeze doğru akın ederek güvenli limanlara yönelmiştir.

Günümüzdeki kriz ise bu güvenli liman dediğimiz fay hattındaki temel stres gerilimi olan New York’ta başlamıştır. Keza küresel bir fay hattında olduğu için tüm saydığımız bu krizler de para sermaye merkeze akmasına karşılık merkezde de büyük finansal krizlere sebep olmuştur. Çünkü ödenmeyen borçlar merkez finansının paralarıdır. Yani çevre ülkelerin ödemeyi reddettikleri borç alınan paraların borç vericisi merkez ülkelerdir.

Özellikle 90’lı yıllar öncesi dünyanın en büyük borçlu ülkesi olan Amerika, Japonya karşısında çok zayıf bir finansal konumda bulunuyordu. Bunun yanında ihracat açığının dışında Amerika’da aynı günümüzde krizi başlatan nedenle bir kriz başlamıştı. Mortgage krizi ve geriye ödenmeyen kredi kartları krizi. 90’lı yıllar öncesi Citybank ve City Grub’u iflas etme noktasına kadar getiren bu finansal kriz, Amerika’daki 30 bin bankadan 15 bin bankanın batmasına yol açmıştır.

Bu süreçten sonra özellikle Lester Throv’un Servet Yapmak isimli kitabında anlattığı Amerikan şirketlerinin tekrar dünyanın en büyük şirketleri olması ve Amerikan bankalarının tekrar dünyanın en büyük bankaları olmaları sürecini yapay beyin gücü sanayileri ve Körfez savaşları nedeniyle yakalamış olduğunu söyleyebiliriz.

Günümüzdeki finans şirketlerinin batış krizi ve bu şirketlerin kurtarılması konusundaki karşı duruş Amerikan sanayi şirketleri tarafından geliştirilmiştir. Bunu Lester Throv’un söylemiyle ifade edersek finans oligarşisine karşı establisment (kurucu)’ın tepkisi olarak alabiliriz. Daha bir bilimsel deyimle finans sermayeye karşı sanayi sermayesinin karşı tepkisidir. Bu iki grup arasındaki çelişki, burjuva iktisatçıları ve Lenin tarafından örtülmesine karşılık, Marks’ın günümüzde moda olan Kapital’inin 3. cildini okuyanlar tarafından açıklıkla anlaşılabilecektir.

Çanlar Rusya için çalıyor

Bu finansal kriz, Amerikan sanayi sermayesini vurabilir mi sorusunu sorduğumuzda Amerika’nın klasik endüstrilerinin Asya ve Avrupa karşısında çöktüğü gerçeğini gözetmeden Amerika’nın geliştirmekte hedeflediği yapay beyin endüstrisi ve savaş sanayini vurmaktan uzak olacaktır. Bu konuya daha sonra döndüğümüzde krizin küresel analizini yaptığımızda Rusya’yla Amerika arasında iki kutupluluğunun başlayıp başlamadığı soğuk savaşa geri dönüp dönülmediği gibi ekonomiden kopuk siyasal ve askeri stratejiler üzerine kurulmuş söylemin ekonomik temelinin ne kadar boş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Rusya askeri güç olarak kendi bölgesini savunabilecek konvansiyonel silahlara sahiptir. Hatta nükleer bir rezervi de söz konusudur. Bu nükleer silah rezervini ipotek ederek borçlanabilme yeteneğine sahip olmuş bir ülke olagelmiştir. Bunun yanında petrol fiyatlarının ve doğalgaz fiyatlarının zirve yapmasıyla petrol girdilerinde önemli bir büyüklüğe sahip olmuştur. Bu petrol girdilerinin de ipotek ederek ülkesine yabancı sermayeyi çekebilme yeteneğinde olmuştur. Ama buna karşılık ekonomik büyüklükler olarak Rusya, Nobel ödülü olan Paul Krugman’ın vurguladığı gibi, ekonomik bir cücedir. Dünyanın en büyük ekonomileri içinde üretim anlamında ilk 10 içinde yer alamamaktadır.

Rusya’nın bu ekonomik temelsizliğini görmeyen Avrasyacılar ise Rusya’yı yeni bir merkez olarak yorumlama hatasına düşmektedirler. Son kriz de Rusya’yı en şiddetli vuracak kriz olarak karşımızda gözükmektedir. Amerika’nın ve Avrupa’nın finans krizini çözebilmek için piyasaya sürdükleri rezerv paralarına karşılık Rusya’da böyle bir rezerv para söz konusu değildir. Nükleer arsenali ve petrol rezervleri temelinde ülkeye gelmiş olan yabancı para sermaye de bu krizde Rusya’yı terk etme sürecine girmiştir. Petrol fiyatlarının da yarı yarıya düşmesi Rusya için diğer bir handikaptır. Bu ekonomik çöküşün Rusya’ya, Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecindeki askeri gücün çöküşüne benzer bir askeri çöküşü de getirme riski vardır.

Bu anlamda petrol rezervleri üzerindeki Rus egemenliğinin temel koşulu petrol yataklarını savunabilecek bir askeri güce Rusya’nın sahip olmasıdır. Tersi durumda Saddam’ın başına gelen yaygın bir bombardıman ile petrol yataklarını kaybetmiş olması, Rusya’nın başına da gelebilme riski, insanlığın yeni bir felaketi olarak karşımızda durmaktadır.

Yeltsin döneminden beri Sibirya, Volga, Kafkasya ve Hazar bölgesi petrollerinin Amerikan şirketleri tarafından işletilmesi, Rusya’nın başında Demokles’in kılıcı gibi sallanagelmiştir. Amerika’nın Körfez Savaşı’nın ilk yıllarında elde ettiği 2003 ile 2005 arasındaki ekonomik büyümeyi sürdürememiş olması esas olarak Rusya’nın bu bölgedeki petrol yatakları üzerinde egemen olmuş olmasıyla ilişkilidir.

Geçen yazımızda da vurguladığımız gibi Amerikan yüzyılının 21. yy’da yeniden gerçekleşebilmesi için yapay beyin gücü sanayilerinin, savaş sanayinin pazara gereksinimi vardır. Bu Pazar ekonomik gücünü ve askeri gücünü yitirmiş Rusya çevresini gerçekleşebilecek bir savaşa dönüşme riskini engelleyen olgu, Rusya’nın nükleer arsenalidir. Bu savaşı cazip kılan olgu ise savaş sanayinin pazar bulması ve Rusya’nın petrol yataklarıdır.

29
Eki
08

İsyancı orada devlet nerede?

Dünya tarihinde bir ilk

Türkiye bir gariplikler ülkesi. Dünya tarihinde yine bir ilki gerçekleştiriyoruz. Türkiye’de bugün bir isyan var. Ama isyanı bastıracak devlet yok.

İsyancı hareket bir otorite oluşturmuş ve Türkiye’nin doğudaki, batıdaki tüm kentlerini ve dağlarını terörle yakıyor. Ama karşısında onu bastırmak isteyen bir otorite, bir devlet yok. Tarihte, karşısında bir devlet gücü olmayan ilk isyan hareketi bu diyebiliriz.

Türkiye’de kimsenin adını koymaya cesaret edemediği bir isyan hareketi var.

Dağlarda her gün karakollarımıza saldırılıyor. Askerlerimiz şehit ediliyor. Kentlerde her gün kamu binaları yağmalanıyor, bayraklar yakılıyor, siviller öldürülüyor.

Peki, Türkiye’de açıkça ayaklanmaya dönüşen bu tedhiş ve terör hareketine karşı bulunan en harika çözüm ne?

Demokrasi!

Dünyada bir isyan hareketine demokrasi sihirli değneğiyle karşı çıkan ilk ülke olma şerefi de bize ait.

Diyarbakır’da bayraklar yakılıyor, devlet binaları taşlanıyor, sözde Kürt bayrakları göndere çekiliyor. İlin valisi çıkıyor açıklama yapıyor: “Can kaybı olmaması sevindiricidir.”

Polis isyancılara muz dağıtıyor…

Sınırlarımıza ABD ve Barzani destekli PKK adeta bir tabur sokup karakolumuzu vuruyor. Devlet “büyükleri” koşa koşa Barzani’ye gidiyor.

PKK adeta antrenman yapıyor. Karşısında devletin otoritesi yok. Bir haftadır Türkiye yanıyor. Ama isyancılara karşı tek bir önlem, tek bir güç gösterisi, bir tutuklama veya gözaltı bile yok. Böyle ortamda kim niye isyan etmesin? İsyan et sana demokrasi versinler. Ertesi gün yine isyan et. Oh ne güzel!

Peki, Türkiye’ye has bu gariplik kimin icadı?

“PKK terörünü kınadığımız kadar devlet terörünü de kınamak. Devlet-PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek, devletin eleştiri üslubunu benimsememek; “Bölücü”, “Terörist”, “Ayrılıkçı” vs (…) dememek gerekir…”

İmza Recep Tayyip Erdoğan, sene 1991…

Bu sözlerin sahibi bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı… Yani bu ülkenin kamu güvenliğini sağlamakla görevli en yetkili kişi… PKK ve devlet arasında ben tarafsızım diyor.

Türkiye belki de anarşizmin yani otoritesiz ve devletsiz düzenin ütopyadan gerçeğe dönüştüğü tarihteki ilk ülke.

Ama yanılmayın! Türk’e faşizm var bu ülkede, isyancı Kürt’e ise en uçuk demokrasi ve anarşinin özgürlüğü. Zaten faşizm bu değil midir? Halka zulüm ve esaret, faşiste sonsuz özgürlük…

 

İsyanın adını koyalım

Çokça anlatılan bir tarihi anı, bir kez de bir biz hatırlatalım.

Sene 1925. Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü topraklarına katması an meselesi. Ancak İngiliz destekli Kürtler bir isyan başlatır. Şeyh Sait isyanı vahşi bir çekirge sürüsü gibi batıya doğru yayılmaya başlar. Diyarbakır bile düşmek üzeredir. Türk topraklarında hainlik ve satılmışlık egemen olmak istemektedir.

İsyan haberi Ankara’ya ilk geldiğinde Ankara Kulübü’nde devletin büyükleri oturmaktadır. Atatürk kendisine gelen isyan haberleriyle ilgili telgrafı okuduğunda yaverini yanına çağırır ve ilerideki masayı gösterir. Bu masada dönemin Başbakanı Fethi Okyar ve İsmet İnönü kâğıt oynamaktadır. Telgraftaki mesajı ilk olarak Başbakan Fethi Okyar okur. Fethi Bey yaradılış itibariyle rahat ve geniş bir insandır. Telgrafı okur, fazla önemsemez ve önündeki oyuna devam eder. Aynı telgraf yıllarca cephelerde savaşmış İsmet Paşa’nın önüne gelince, paşanın yüzü birden asılır. Telgrafı bir kez daha okur. Elindeki kâğıtları bırakır. Hemen düşünmeye ve not almaya başlar.

Atatürk iki arkadaşının huyunu ve karakterini çok iyi bilmektedir. İkisi de belli günlerde gerekli kişilerdir. Ama o isyan günlerinde başbakan olma sırası İsmet Paşa’dadır.

Ertesi gün kabine değişir. İsmet Paşa başa geçer. Atatürk’ün istediği sert önlemler hızla alınır. Takrir-i Sükûn Kanunu yasalaşır. İsyan ivedilikle ve en kestirme yöntemlerle bastırılır. Söz konusu olan Türk vatanı ve devletinin varlığıdır. İsyanla oyun olmaz. İstiklâl Savaşı’nı verenler bu dersi zaten iyi bilmektedir.

Bugün aklımızı başımıza almamız şart. Önce Türkiye’deki sorunun adını koyalım. Bu Kürt sorunu falan değil. Türkiye’de bir isyan var.

İsyana her hangi bir devletin tek yanıtı olabilir. Bu yanıt askeridir. İsyan eden ya öldürülür ya hapsedilir ya da sürülür. Dünyada ve tarihte bundan başka bir yöntem bulunmamıştır. Tersini iddia edene de devlet isyancı muamelesi yapar. Çünkü isyan savaş gibidir. Tarafsız kalamazsınız. Tayyip’in söylediğini hatırlatalım ve biz kendi fikrimizi belirtelim. Ya isyancılardan yanasınız ya da devletten…

AKP isyanın bir numaralı sorumlusudur

Sene 2008. Şimdi Türkiye’nin bir fotoğrafını çekelim. Kürtler tüm kentlerimizde ayaklanma eylemlerine girişiyor. Adeta kurtarılmış kentler ve semtler ilan ediyorlar. Açık bir ayaklanma provası yaşanıyor.

Atatürk’ün geçmişteki tavrını biliyoruz. Peki devletin sözde başında olanlar bugün ne diyor, ne yapıyor? Cumhurbaşkanı makamını işgal eden Gül’ün bu olaylarla aynı saatlerde Almanya’da bir Alman gazetecisine söylediği şu:

“Geçmişte bu konuda sorunlar vardı. Çok sayıda Kürt geçmişte kökenlerinden dolayı ayrımcılığa uğradılar. Kürtçe konuşma ve yazmalarına izin verilmedi.”

Bu cumhurbaşkanı olan…

Başbakanlık mevkiini işgal eden Tayyip, Aktütün katliamı ve Diyarbakır kalkışması üzerine ne diyor:

“Terör örgütü benim askerime, benim polisime düşman gözüyle bakıyor. Fakat biz şu anda bütün bu bakışlara rağmen suçlu gözüyle bakıyoruz. Neden? Demokrasinin gereği bu.”

Evet, Mehmetçiği katleden PKK’lı hainler bu başbakana göre düşman değil. İcranın başı böyle diyor.

Peki ya Adalet Bakanı mevkiini işgal eden Mehmet Ali Şahin… Güya teröristbaşına İmralı’da kötü muamele yapılıyormuş diye, benim kentlerimde her yer yakıp yıkılıyor. Türk’e aslan kesilen polisler, susup olayları izliyor. Her taşın altında çete arayan savcılar; üç maymunları oynuyor. Adalet Bakanı savcıları göreve çağıracağına teröristbaşının resepsiyonisti gibi şikâyetleri yanıtlıyor:

“O tür iddialar doğru değil. Ben böyle bir iddiayı duyar duymaz hemen inceleme yaptırdım. Acaba böyle bir şeyin aslı olabilir mi diye? Dövme veya kötü muamele meydana gelmiş değil. O bakımdan iyi niyetli olarak bu konuyu duyunca tepki gösterenler, tepkilerini yeniden gözden geçirsin. Ama kötü niyetli olanlara diyeceğim bir şey yok.”

Duyuyor musunuz? Apo’nun sağlığını merak eden iyi niyetli teröristler varmış; bir de biraz daha kötü niyetli olanlar. Koskoca(!) bakan iyi niyetli teröristlere hesap veriyor.

Sonra da diyorlar ki: “Bu terör bir türlü bitmiyor bari Kürtlerle anlaşalım…”

Niye bitsin kardeşim, niye bitsin! Terörist olmanın, isyancı olmanın, yağmanın, adam öldürmenin bir bedeli olmadığı dünyadaki tek ülke Türkiye… Hatta ödülü var. Rantı var. Adam neden terörden vazgeçsin ki?!

PKK şiddeti artacaktır. Bu kaçınılmaz. Çünkü şiddetten bölücülük büyük rant elde ediyor. Karşısında da devletten bir karşı yanıt bulmadığı için önü açık.

Düşünün bir kere hesabı. PKK AKP’nin hiçbir şey yapamayacağını hesap ediyor. Çünkü AKP Diyarbakır’da devletin egemenliğini hissettirse Kürt oyu kaybeder. Tersini yapsa Diyarbakır PKK’ya kalır. AKP yine Kürt oyunu kaybeder.

AKP de Kürtlersiz bir faşizm kuramayacağını bildiği için Diyarbakır’ı ve vatan toprağını PKK terörüne teslim ediyor. Kısacası PKK, AKP’yi avucunun içine almış.

Bu kanlı ittifak tanıdık geldi değil mi? Şeyh Sait isyanını aynı şekilde destekleyen Terakkiperver Fırka’yı hatırlıyor insan ister istemez. Atatürk’ün ilk işi Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarmaktı. Kanun, İstiklâl Mahkemelerini kurdu. Mahkemenin ilk kararı da isyanın yatakçısı konumundaki Terakkiperver Parti’yi kapatmak oldu.

İsyanda iki suçlu vardır. Bir isyanı çıkaran, iki isyanı bilerek veya bilmeyerek bastırmayan…

Bugün bir Kürt isyanı varsa Türkiye’de, bunun en büyük suçlusu AKP’dir. PKK ise meydanı boş bulmuştur. Tabii ki azacaktır.

Peki ya asker?

Atatürk Büyük Nutuk’ta bazı silah arkadaşlarını çok sert eleştirir. Bunların başında Kâzım Karabekir vardır. Bilindiği gibi Kâzım Karabekir, Doğu Ordularının başındadır. Ancak Atatürk’ün ifadesiyle “ordusunu bırakmış” ve politikayı, entrikayı seçmiştir. Hem de Musul için bir savaşın arifesine geldiğimiz koşullarda.

Atatürk, Kâzım Karabekir önderliğindeki muhafazakâr komutanların siyaset ile iştigal ettiğini, İstanbul’daki Hilafetçiler ve İngiliz Muhipleriyle bir hizip oluşturduklarını ve çeşitli entrikalara daldıklarını biliyordu.

O dönem İstiklâl Savaşı’nın olağanüstü koşullarından dolayı komutanlar hem asker hem milletvekili olabiliyordu. Ancak artık Cumhuriyet kurulmuştu ve bu uygulama artık Meclis’te çok garip bir ortama neden olmaktaydı.

Atatürk kendisini siyasetle deviremeyen bazı gericilerin bu garipliği kullanıp, Meclis’teki askerlere kancayı taktığının farkına vardı. Ancak silah arkadaşlarını kazanmak istiyordu. Çok samimi bir teklifte bulundu Atatürk. Gelin ya asker ya politikacı olun. İki görevinizden birini bırakın.

Ve ne yazık ki, Kâzım Karabekir dâhil, Atatürk’ün pek çok eski silah arkadaşı büyük devrimcinin uzattığı bu kazanıcı ve kurtarıcı eli tutmadılar. “Peki o zaman” dediler “biz askerliği bırakıyoruz, parti kuracağız sana karşı muhalif politikacı olacağız.”

Atatürk’ün affedemediği muhalefet değildi. Atatürk, Musul için İngiltere ile bir savaş eşiğine geldiğimiz ve Şeyh Sait ihanetinin tezgâhlandığı o kritik günlerde, Türk Ordusu’nun başından ayrılan giden, İstanbul entrikalarını komutanlığa tercih eden gaflete öfkeliydi.

Ve isyan günlerinde gaflet, ihanetle eş anlamlıdır. Nutuk’ta açıkça bunu dillendiriyordu Atatürk. Ve ne yazık ki Kâzım Karabekir, Şeyh Sait isyanını bastıran veya belki de Musul’a giren komutan olacakken, bu alçak İngiliz tezgâhına su taşıyan bir partinin başına geçti.

Dağlıca baskınından sonra Türkiye’de yaşananlar çok mu farklı? Baskın aslında bir ABD saldırısıydı. Halkın tespiti buydu. Şehit ailelerinin tespiti buydu. Neredeyse 30 yıldır çarpışan tüm askerlerin tespiti buydu. Sokaktaki milyonlarca protestocunun da tespiti buydu.

Bir tek AKP farklı düşünüyordu. ABD-AKP ve PKK köşeye sıkışmış bekliyordu. Türk Milletinin tepkisi ne olacaktı? Nereye yönelecekti? Halk burnundan soluyordu. Bazı şeyler artık değişebilirdi.

Tek bir komutanın halka yol göstermesi, halktan destek istemesi yeterliydi. Bu halk, ordusuna her türlü gücü ve desteği verecekti. Ama komutanlarımız tıpkı İngiliz kumpasına düşen Karabekir gibi Amerikan kumpasına teslim oldular.

Son bir yılda nereye geldik? Düşünün ve karar verin. Bir yılda bir isyan hareketini kendi ellerimizle yarattık.

Bugün isyan yarın müdahale

Dağlıca’dan Aktütün’e neredeyse bir yıl geçti. O bir yılda neler denmedi ki. PKK bitmişti. ABD bizi seçmişti. İşbirliği ve istihbarat mükemmeldi. PKK her gün yeni bir darbe yiyor, kamerayla gözleniyor, adım başı kayıp veriyordu. ABD orada uçan kuşun bile fotoğrafını çekip bize veriyordu. PKK her gün bölünüyordu. Bütün elebaşları bombardımanlarda ölüyordu.

Bunlar Amerikancı medyanın ve yöneticilerin anlattığı masallardı. Ne oldu?

Aynı PKK güya cehenneme dönen Kandil’de, yine ABD ve Barzani’nin huzurunda 1000 kişilik kongre düzenledi. Öldü veya kavgalı denen tüm elebaşları yan yana oturup, dünya medyasına poz verdi. Sonra ABD’den aldıkları silahları kamyonlara yüklediler. Göz göre göre bir hafta boyunca karakolumuzun karşısına yığınak yaptılar ve üç yüz kişiyle güpegündüz Mehmetçiğe saldırdılar.

Peki, biz ne bekliyorduk? ABD’den fotoğraf. Oysa o ABD, silahı PKK’ya, fotoğrafları da Taraf gazetesine iletiyordu.

Bu durumun sorumlusu kim? Açık söyleyelim sorumlu ABD değil. Sorumlu bir yıldır millete bu masalları anlatanlar. Bir yıldır isyanı gören ama hiçbir şey yapmayanlar. Bir yıldır ABD’nin nasıl büyük dostumuz olduğunu söyleyenler.

Hani bir büyüğümüz esip gürledi ya: “Tarafınızı seçin!” Sorumlular tarafını ABD kucağında seçenlerdir.

Bu yolun sonu ölümdür. Millete ve vatana ölümdür. İngiliz ve Alman elinde ölümü Osmanlı yaşadı. Hem “dostumuzdular” hem de katilimiz. ABD’yi dost belleyenlerden büyük kötülük yapan yoktur bu millete. Son bir yılda geldiğimiz nokta, alevler içindeki kentlerimiz ve şehit edilen evlatlarımız bunu göstermektedir.

Ve şimdi o çok “ılımlı” ve “güvercin” Ahmet Türk diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere soykırım yapmaktadır.”

Bu yolun sonu bellidir. Tıpkı Osmanlı dönemindeki Ermeni isyanları gibi… Önce devletin elleri bağlandı. Sonra Kürtlerin önü açıldı ve isyan hareketi başlatıldı. Şimdi “bize soykırım yapıyorlar” diyorlar. En sonunda Güney Afrika modeli devreye girecek. Türk devletine müdahale edilecek.

ABD, Irak’ta kurduğu sözde Kürdistanın başına Barzani’yi, Irak’ın başına ise Talabani’yi geçirdi. İki Kürt teröristi, iki Kürt isyancısı… Güney Afrika modelini Türkiye’ye uygularlarsa gideceğimiz yer bellidir. Önce Apo’yu Mandela ilan edecekler ve dışarı çıkaracaklar. Sonra Güneydoğuda Kürt idaresi kuracaklar. Başına belki Leyla belki Ahmet geçecek. Ankara’da da Cumhurbaşkanı Apo olacak.

Biraz aşırı mı kaçtı? İsyanlar aşırıdır. Bastırılmazlarsa sonuna kadar giderler.

Bu millet bu isyanı tek bir günde bastırır

Bugün en yetkili komutanından en yetkili sivil yöneticisine kadar herkes tek bir çağrı yapıyor: “Aman kardeşliğimiz bozulmasın, aman provokasyona gelmeyelim, aman iç savaş çıkmasın.”

Ortada iç savaş falan da yok. Devleti, medyası, polisi hepsi kolumuzu bacağımızı tutmuş. Türklerde iç savaş çıkaracak hal mi var?

İyi de bugün Türkiye’de bir provokasyon zaten var. Bugün Türkiye’de silahlı bir isyan hareketi var. Devletin başındakiler bunu nasıl bastırırız diye düşüneceklerine, nasıl iç savaş çıkmasını engelleriz diye zaten devlete bağlı Türklerin üstüne geliyorlar.

Beyler uyanın artık! Türkiye’de bir istila, bir isyan var. Göreviniz, ettiğiniz yemin, kanuni yükümlülükleriniz önce bu isyanı bastırmanızı gerektiriyor.

Bu millet güçlü bir millettir. Ordusu da güçlüdür. Ordu, gücünü milletin sonsuz desteğinden alır. Dağlıca’dan sonra yapılan Türk Ordusu’nu milletten koparıp, ABD denetimine sokma denemesiydi. O güne kadar şehit veriyorduk ama ABD-AKP ve PKK tamamen tecrit olmuş güçlerdi. Kımıldayacak halleri yoktu. Şiddetle elde edebilecekleri çok sınırlıydı.

Ne zaman ki Ordumuz ABD denetimine sokuldu, antenlerimiz ABD anteni oldu; o zaman ABD-AKP-PKK üçlüsünü kuşatan Ordu-Millet seddini yardılar.

O noktadan sonra PKK’ya hayat öpücüğü verildi. Hele kış ortasında bir iki günlüğüne Irak’a girip, sonra da ABD talimatıyla çıkmak, PKK’ya tarihindeki en büyük doping oldu.

İsyan için uygun zemin artık yaratılmıştı. Artık her eylem, her miting, her terör olayı, Ordu’yu yıpratmaya başladı. Sonunda bugüne gelindi. PKK ve hükümet açıkça Ordu’yu suçluyor. Türk Ordusu başarısız ilan ediliyor, Güneydoğu’dan çıkması gerektiği bile iddia ediliyor.

Kimileri de uçaklardan, uydulardan, ABD’nin çektiği fotoğraflardan bahsediyor.

Çekilin! Gölge etmeyin. Bu Ordu, bu millet, bu kahpece isyanı bir günde bastırır.

Atatürk’ün telgrafı yeter. Başına geçmeye cesaret eden var mı?

Ama önce İmralı’ya Şeyh Sait sonu, isyancılara da İskân Kanunu… İrade var mı?

Bir günde çözülür. Tekrar Türk Milletine dönmeye cesaret ve irade gösterin. Kapıyı ABD’ye kapatın, millete açın. İsyanı bastırırsınız. Ne o? Kararsız mısınız? O zaman isyan anında kararsızlığın Divan-ı Harplik bir eylem olduğunu unutmayın.

Tarihte bulunmuş en stratejik güç, milletin gücüdür. Atatürk, “Çağdaş savaşlar orduyla değil, milletle verilir” demiş. Ya Atatürk’ün askeri ve milleti ortaya çıkacak. Ya da isyancılara köle olacağız.

29
Eki
08

Terör “demokrasi” ile çözülür mü

Aktütün saldırısı
tartışmayı alevlendirdi

Aktütün sınır karakolumuza PKK’lı hainlerin düzenlediği ve 17 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra terörle mücadele konusu yine tartışılmaya başlandı. Bir taraftan Altınova ve Adana gibi yerlerde Kürtlerle yerel halk arasında başlayan çatışma, diğer taraftan PKK’nın karakolumuza düzenlediği saldırı ve son olarak Güneydoğu illerimizde başlayan kalkışma ve “güvercin” Ahmet Türk’ün açıklamaları hepsinin üstüne tuz biber ekmiş durumda.

Türkiye’de bu bahsettiğimiz olayların çoğu iki hafta içinde oldu ve bütün bu gelişmeler olurken, ne yazık ki, bu kalkışma ve PKK’ya karşı mücadelede etkin bir önlem henüz alınmış değil. Varsa yoksa klasik “provokasyona gelmeyelim” çağrıları, “Türk-Kürt kardeşliği” mavalı, “sorun silahla değil demokrasiyle çözülür” şeklindeki PKK propagandası.

Peki ya sonra? Sonrası bildik hikâye. Tam da geçtiğimiz yaz aynı şeyleri tartışmıyor muyduk? Hatırlayın bir. Dağlıca baskını olmuş, 13 aslanlar gibi evladını şehit vermişsin, 8 askerin esir alınmış ya da karşı tarafa geçmiş belli değil. Türk Milletinin canı burnunda. Türkiye’nin her yerinde PKK’ya karşı eylemler var ve millet artık bir şeyler yapılmasını bekliyor.

Peki, terörle mücadele etmesi gereken devlet kurumlarının durumu ne? Esas sorumlu olan AKP’nin terörle mücadele etmek gibi bir sorunu yok zaten. O nedenle hiçbir şey yapmadı. Sınırötesi operasyon için Meclis’ten tezkere geçirdi ama o tezkerenin bir işe yaramayacağını bildiği için içi rahattı.

Ordu kademesinde ise başka bir yanlış çizgi izleniyordu. Düşünün 2007 yılında PKK’nın hamisi ilan edilen ABD, bir anda terörle mücadelede Türkiye’nin en büyük müttefiki ve istihbarat kaynağı oluveriyordu. ABD ipi ile kuyuya inmenin faturası ise Aktütün saldırısı ve Güneydoğu illerimizde başlayan kalkışma oldu.

Şimdilerde yine bir oylama yapıldı ve tezkere süresi 1 yıl uzatıldı. Tüm bu tartışmalarda ise AKP ve yandaşları PKK’nın tezlerini çözüm önerisi olarak önümüze sürdüler.

AKP askerin terörle mücadele etmesine karşı

Bu tezler genel itibariyle (olağanüstü hal uygulaması) OHAL gibi askerin yetkisini artıracak önlemlere karşı çıkmak ve operasyonlara engel olmak için “demokrasi, insan hakları, kardeşlik” masalları gibi yıllardır ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen klasik PKK önerileri. Daha birkaç yıl öncesine kadar marjinal dar bir çevrenin dillendirdiği bu tezler bugün AKP eliyle meşrulaştırılmış ve kendisine geniş bir taban bulmuştur.

Aktütün saldırısının hemen ardından toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK)’nda asker kanadı bazı yetkilerinin artırılmasını isteyince kızılca kıyamet koptu. Her ne kadar bu iş birinci olarak siyasal iktidarın sorumluluğunda olsa da bu işi üstlenen ordu kademesi, doğal olarak etkili bir terörle mücadele amacıyla elini güçlendirmek için bazı yetkilerinin genişletilmesini talep ediyordu.

İşte bu noktada yeniden klasik OHAL tartışmalarının içine gömüldük. Zaman gazetesi başta olmak üzere Star, Yeni Şafak, Vakit, Taraf gibi gazeteler bir taraftan Ordu’ya saldırırken bir taraftan da OHAL karşıtı bir kampanya başlattılar. İşin garibi bu tartışmayı yürüten kişilerin hep aynı olması: Zaman’ın yazı kadrosu, Altan kardeşler, Mustafa Akyol gibi devşirmeler, Cevat Öneş gibi PKK çizgisinde emekli MİT’çilerle Ümit Kardaş gibi gazete gazete dolaşıp aynı şeyleri söyleyen kadrolu propagandacılar.

Askerin talepleri belli olur olmaz özellikle Zaman’dan öyle bir ses geldi ki, zannedersiniz darbe oldu. Bir kere asker OHAL falan istememişti. Bunu hükümet yetkililerinin de teyit etmesine rağmen Zaman gazetesi bir haftalık yayınını OHAL’e ayırdı. Zaman’ın başlattığı tartışmaya hemen koronun diğer elemanları da katıldı ve yandaş medya topyekûn bir saldırıya geçti.

Bu tartışmalarda Kürt-İslamcıların ortaya attığı bazı tezler var ki insan gülmeden edemiyor. Mesela tartışmaya katılan hemen herkesin ortak vurgusu “2000’lerin başında bitmeye yüz tutmuş olan terör…” diye başlayıp sonra Aktütün baskınının sebepleri üzerinden ahkâm kesmeler ve sonrasında “bu iş OHAL’le çözülmez” demeye getirmeler.

Burada dikkat çeken şey, 90’ların sonunda bitmeye yüz tutan ve lideri ele geçirilen örgütün nasıl olup da bu derece güçlendiğinin Kürt-İslamcılar tarafından pek anlaşılamadığıydı. O halde kendilerine biraz yardımcı olalım ve kafalarına takılan soruyu çözelim.

90’lı yılların sonunda Güneydoğu’da terörü bitiren etkenlerin başında, OHAL uygulaması gelir. Ancak sonraki süreci biraz iyi takip etmek gerekir. 2002’de OHAL kaldırılır, aynı yılın sonunda AKP Türkiye’de iktidar olur ve 2003 Mart’ında da ABD Irak’a girer. İşte bu bir yıllık sürede Türkiye’de işler tersine döner.

Şimdi Zaman gazetesindeki uyanık Fethullahçılar “OHAL koşullarının PKK’yı büyüttüğünü” söylüyorlar ya, aslında bu büyük bir çarpıtmadır. Asıl PKK’yı büyüten AKP’nin uyguladığı politikalardır. Dolayısıyla Zaman yazarlarının “PKK, OHAL’i geri getirmek istiyor”, ya da “PKK’nın isteği yasakçı Türkiye” gibi tezleri de havada kalmış oluyor.

AB’ye uyum süreci adı altında devletin terörle mücadele konusunda elini kolunu bağlayan AKP iktidarı bir taraftan da pişkin pişkin bunun faturasını askere çıkarmaya çalışmaktadır. AKP’nin bugün de uygulamaya çalıştığı politika bunu devam ettirmekten ibrettir. ABD’ye sonsuz itaat ve askeri terörle mücadelenin tamamen dışına itecek yasal düzenlemeleri çıkarmak. Son TMYK toplantısında alınan İçişleri Bakanlığı bünyesinde özel bir birim kurulması kararı, bunun en büyük kanıtıdır.

Böylece Kürt-İslamcılar güle oynaya Türkiye’yi bölebileceklerini düşünüyorlar.

Demokratik çerçevede çözüm neyi ifade ediyor?

Bu süreçte ortaya çıkan önemli bir kavram da “demokratik çözüm” önerileri. Yıllardır Kürt-İslamcı kesimin ağzından düşmeyen bu tanımın ne anlama geldiği ise, kelimenin tam anlamıyla bir muamma.

Son olaylar çerçevesinde Kürt sorununa çözüm üretmeye çalışan Cevat Öneş gibi kimselerin yaptığı değerlendirmeler incelendiğinde, aslında bu demokratik ve barışçıl çözümün içinin ne kadar boş olduğu da ortaya çıkıyor. Öneş’in son olarak Taraf gazetesinde tam sayfa yayınlanan “Demokratik çözüm için temel parametreler” başlıklı yazısı da bunun bir örneği. Özet olarak Öneş, PKK saldırılarına karşı artık bilinen tepkileri vermek yerine uygun zihniyet ve vizyonla bütünleşen kapsamlı bir proje üretmek gerektiğini belirtiyor. Bahsettiği proje ise, yeni anayasa, DTP’nin kapatılmasının önlenmesi ve kurumsallaşmasına izin verilmesi, bölgesel Kürt yönetimi ile (Barzani) iyi ilişkiler kurulması, ekonomik ve siyasi istikrar, diylog-empati-koordinasyon gibi maddelere dayanıyor.

Burada özellikle dikkati çeken şeyse DTP’nin kapatılmsını engellemek ve istikrar adı altında AKP’nin de koruma altına alınmak istenmesi. Yukarıda sayılan şartlar devlet politikası olarak kabul edilmiş olmasına rağmen terörün azalacağı yerde artmasını ise Öneş açıklayamamaktadır.

Öneş bir de ABD ve AB’nin PKK’yı himaye etme şartlarının ortadan kalktığından bahsediyor. Bunu da şundan anlamış; bu ülkeler son Aktütün saldırısına çok anlamlı tepkiler vermişler. Bunu da herhalde Öneş’in saflığına vermek yerinde olur.

Demokratik çözüm masalına tekrar dönecek olursak, burada işin rengi biraz daha değişiyor. Çünkü demokratik çözüm söyleminin ucu bucağı belli değil. O nedenle de isteyen istediği noktaya çekebiliyor. Mesela bir kesim bunu kültürel haklar olarak yorumlarken, özellikle DTP çevresi bu “demokratik” çözümün ucunu teröristlere genel af ve hatta Apo’nun serbest bırakılmasına kadar götürüyorlar. İşin ilginç bir noktası da AKP iktidara geldiğinden beri uygulanan politikaların demokratik çözüm çerçevesine uygun olmasına rağmen, terör azalacağına her geçen gün artmakta.

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’de beri yapılan uygulamalar ortada. Bahçeli, Ecevit, Yılmaz troykası Apo’yu ipten alarak bu süreci başlatmıştı ama sürdürmek Tayyip’e nasip oldu. Önce Meclis’te Kürtçe yemin eden DEP’liler salındı. Sonra ise Kürtçe kursları açıldı. Yetmedi Tayyip ta Diyarbakırlara kadar giderek sözde “Kürt sorunu”nu kabul etti. Hatta bir ara PKK’yı masaya da davet etti ama bunun zamansız bir çıkış olduğunu fark edince çark etti.

Şimdi bütün bu gelişmeler ortadayken, yani bu uygulamaların terörü beslediği ve tabanını genişlettiği ortadayken, birilerinin hâlâ teröre çözüm olarak aynı lafları gevelemesi, Türkiye’nin AB süreci ve ABD müttefikliği ile geldiği noktayı göstermesi açısından ibretliktir.

İşin bir diğer tarafında ise DTP’yi kurtarmak vardır. Demokratik çözüm cümlesinden sonraki cümle hep “DTP’nin Anayasa Mahkemesi kıskacından kurtulması” kelimeleri ile başlıyor. Biliyorsunuz DTP’nin kapatma davası Anayasa Mahkemesi’nde. Doğal olarak Kürtçülerin bir derdi de DTP’yi kurtarmak. PKK’nın Aktütün baskınını DTP’yi kapattırmak için yaptığını söyleyen bile oldu. Gülay Göktürk, Bugün gazetesinde yazdığı bir yazıda aynen şunu yazdı; PKK, Anayasa Mahkemesi’nde davası devam eden DTP’yi güç durumda bırakmak için bu eylemi gerçekleştirmiş.

Tabi Kürt-İslamcıların çizdiği tabloyla gerçek birbirinden oldukça farklı. Her ne kadar Kürt-İslamcılar DTP ile PKK arasında bir çatışma varmış gibi göstermeye çalışsalar da DTP’liler her söz ve eylemleriyle onları yalanlıyor. AKP Barzani ile görüştüğünde “muhatap biziz” diyen DTP, şimdilerde “Kürt soykırımı”nın tanınmasını istiyor.

Burada aslında AKP ve DTP’nin söylemleri arasındaki bir paralelliği de belirtmeden geçmeyelim. Ahmet Türk’ün son “soykırım” açıklaması toplumda genel bir infial yarattı. Ama bu, Ahmet Türk’ten iki gün önce Abdullah Gül’ün yaptığı “ayrımcılık” açıklamasını unutturmamalı. Abdullah Gül’ün bu çıkışının Ahmet Türk’e cesaret verdiği ortada. Bu da demektir ki, AKP yarın bir gün PKK ile masaya oturduğunda soykırım ve hemen arkasından gelmesi muhtemel toprak talebini kabul edecek.

Buyrun İspanya modeline

Bu tartışmalar arasında bir de İspanya modeli denen bir şey ortaya atıldı. Ancak İspanya modelinin diğer önerilerden bir farkı var. Çünkü bu modeli hem PKK yanlıları hem de PKK’ya karşı olan belli bir çevre sahipleniyor. Şöyle ki; PKK yandaşı çevreler, ETA’yla masaya oturan İspanya devletini örnek göstererek bu modeli öneriyorlar. PKK’ya karşı olan çevre ise ETA terörüne karşı verilen kitlesel tepkilerden dem vurarak “İspanya tepkisi verelim” diyor. Mesela Dağlıca baskınından sonra Yeniçağ gazetesi böyle bir manşetle çıkmıştı.

Peki, İspanya modeli nedir ve sonucu ne olmuştur, bir de ona bakalım isterseniz.

1959’da kurulan ETA, Franco faşistine karşı verilen mücadelede önemli roller oynamasına rağmen kuruluşundan beri etnik milliyetçilik çerçevesinde İspanya’dan bağımsız bir BASK Ülkesi için çalışan bir örgüttür.

PKK yandaşlarının İspanya modelini önermelerinin sebebi, İspanyol hükümetinin ETA ile masaya oturmasındandır. PKK yandaşları bu yolla Türkiye’ye “siz de PKK ile masaya oturun” mesajı vermektedirler. Ayrıca ETA ile defalarca masaya oturan İspanya, tam da PKK’nın dediği gibi demokratik sivil bir çözüm ortaya koyarak ETA’ya pek çok kültürel hak da vermiştir. Ancak gelinen nokta her iki taraf açısından da olumlu olduğu söylenemez.

Aslında İspanya deneyimi, terörle kültürel ve demokratik haklar vermek suretiyle mücadele edilemeyeceğinin en güzel örneğidir. Yıllar önce ETA ile masaya oturan İspanya yönetimi, ilk başlarda bazı tavizler karşısında terör eylemlerinin kısa bir süre olsa da durmasını sağlamıştı. Ama gelinen süreçte artık yılda bir-iki kez barışan, bir-iki kez çatışan bir durum ortaya çıktı. Yani ETA’nın keyfi isterse ateşkes oluyor ve belli bazı talepler ileri sürülüyor. Talepler yerine getirilmezse ateşkes bozuluyor ve eylemler başlıyor.

Anlayacağınız İspanyol hükümeti ETA’nın oyuncağı olmuş durumda. ETA her anlaşmayı bozduğunda İspanyol hükümeti karşılık olarak verdiği tavizleri geri alıyor. Sonra yine bir ateşkes ve tavizler yine veriliyor.

Son bir yıl içerisinde İspanyol hükümeti ile ETA arasındaki ilişkilerde İspanyol hükümeti her eylemden sonra sert tedbirlerle ETA’yı sıkıştırma yoluna gitmeye çalıştı.

2003 yılında ETA’yla bağlantısı olduğu gerekçesiyle Batasuna Partisi yasaklandı. Hatta daha geçtiğimiz ay İspanya Yüksek Mahkemesi, Bask Ulusalcı Eylem ANV Partisini yasadışı ilan etti.

Geçtiğimiz yıl Aralık ayında ETA’nın 52 üyesinin yargılandığı davada İspanyol Mahkemeleri toplam 521 yıl hapis cezası verdi.

Görüldüğü gibi, İspanya Modeli denilen şey de aslında çıkar bir yol değil. Terör örgütüne taviz verdikçe sorun çözülmüyor tam tersine artıyor.

Bunun yanı sıra demokratik çözümcülerin tezinin çöktüğü bir yer de Belçika. AB’nin başkenti Brüksel’in de içinde olduğu Belçika şu sıralar bölünmek üzere. Evet bazı çevreler tarafından “demokrasinin beşiği” olarak adlandırılan ülkedeki federatif yapı yaz aylarından beri bölünme sinyalleri veriyor.

Bilindiği gibi ülkede bulunan iki topluluk Flamanlar ve Valonlar geçtiğimiz yaz aylarında baş gösteren hükümet kurma krizi nedeniyle ülkeyi bölünmeye götürecek gelişmeleri tetiklediler. Son olarak Flaman bölge hükümeti, internet sitelerinde Belçika için “.be” olan alan adı kısaltmasını, 2009 yılından itibaren Flamanlar için “.fla”, “.vla” ya da “.vln” şeklinde tescil ettirerek kullanma kararı aldı. Demokratik çözümcülerin yazdıkları gazetelerde de bu haberlerin yer almasına rağmen hala milleti “demokrasi” masallarıyla aldatmaya kalkmaları da ayrı bir ikiyüzlülük.

Asker tasfiye edilecek, polis devleti kurulacak

Bütün bu tartışmalar devam ederken AKP bir yandan da terörle mücadeleyi tekeline alma girişimlerin elden bırakmıyor. Bu anlamda son yapılan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK) toplantıları ve geçtiğimiz hafta yapılan MGK toplantılarını göz önüne alacak olursak, durum Türkiye açısından tam bir felakete doğru gidiyor.

Son Aktütün saldırısından sonra Ordu’ya yönelik girişilen sistemli saldırılar ve bölgeye sevkedilen özel harekat timlerinin özellikle Fethullahçılarda yarattığı sevinç, Türkiye’nin terörle mücadele konseptinin değişeceğini gösteren önemli işaretler.

TMYK toplantılarında alınan kararlara göre terörle mücadele için İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulacak olan özel bir birimin koordinasyon görevi göreceği belirtildi. Bu aynı zamanda askerin terörle mücadeleden yavaş yavaş dışlanacağı bir dönemin kapılarını açacak. AKP’nin iktidara geldiği günden beri sistemli olarak yürüttüğü MGK’yı etkisizleştirme operasyonu da böylece amacına ulaşmış olacak. İlerleyen süreçte herhangi bir işlevi kalmayan MGK tasfiye edilerek yerini İçişleri Bakanlığı’nda kurulan koordinasyon birimine bırakacak.

Terörle mücadelenin de yavaş yavaş özel harekatçı polislere bırakılması ile birlikte asker de güvenlik alanından tamamen çekilecek ve Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak.

Böylesi bir durum da herhalde ilk olarak bizim ülkemizde yaşanmış olacak. Dünyanın her yerinde terör olayları ulusal güvenlik açısından ele alınıp askere havale edilirken Türkiye’de ise askerden alınarak iç güvenlik birimi olan polislere devredilecek. Ve ilerleyen zamanlarda Türkiye, dünyada sınırlarını polisin beklediği tek ülke olacak.

Bu aynı zamanda Kürt-İslamcıların yıllardır hayalini kurdukları polis devleti yapılanması için de önemli bir adım olacak. Sonrası ise “kardeş kardeş” bölünen bir Türkiye…

Çözüm; teröre karşı tavizsiz politika

Peki, Türkiye bu kuşatılmışlıktan kurtulabilir mi? Elbette kurtuluş mümkün. Ancak bunun için öncelikle ihtiyacımız olan şey, kararlı, tavizsiz bir siyasi irade. Sonuçta karşımızdaki şey devlete karşı açıktan bir Kürt isyanı, tıpkı Osman Baydemir’in dediği gibi. Hatırlarsanız Baydemir geçtiğimiz yıl “PKK Kürtlerin 29. isyanıdır” demişti. Halep oradaysa arşın da burada. Baydemir’e ve tüm PKK’lılara bundan önceki 28 isyanlarının sonucunun ne olduğu hatırlatılmalıdır.

DTP mutlak suretle kapatılmalı ve terör örgütünün propaganda yapması engellenmelidir. Bugün PKK tarafından kurtarılmış bölge ilan edilen bütün yerlerde devlet otoritesi hissettirilmelidir. Unutulmamalıdır ki otorite olmayan yerde kargaşa olur.

Terör örgütüne yönelik kararlı bir mücadele başlatılmalı ve bu mücadelede ABD’den kesinlikle uzak durulmalıdır.

Kuzey Irak’taki kukla yapıyla ilişkiler kesilmeli ve gerek Barzani’ye gerekse Talabani’ye PKK’ya arka çıkmanın bir bedeli olduğu gösterilmelidir.

Terör örgütünün askeri kanadı tamamen ezilmeli ve siyasi kanadı da işlevsiz hale gelmelidir. Bütün bunlardan sonra da sosyal ve ekonomik tedbirler alınmalıdır.

Bütün bu saydıklarımız askerin tek başına yapabileceği şeyler değildir. O nedenle har zaman yaptığımız gibi işin düğümünün siyasi iradede olduğunu söylüyoruz.

O nedenle etkili terörle mücadelenin birinci şartı olarak da AKP’den kurtulmak gerektiğini söylüyoruz.

29
Eki
08

Bütün mesele Elif olabilmekte…

Fazıl Hüsnü Dağlarca Cumhuriyet tarihini şiirleştiren şairlerinden biri. O nedenle ölümü üzerine bir “Dağlarca yazısı” yazmak ve Dağlarca’yı anlatmak için hayat hikayesine çok fazla gerek yok. I. Dünya Savaşı’nın başladığı yıl, emperyalist kuşatmanın içine doğmuş ve Kürt-İslam faşizminin ülkeyi teslim aldığı 2008’e kadar yaşamış bir Cumhuriyet aydını. Kurtuluş Savaşı’nı, Türk Devrimi’nin yükselişini, çöküşe doğru sürüklenişini, 27 Mayıs coşkusunu ve sonrasındaki hayal kırıklığını, 68 coşkusunu, 12 Eylül karanlığını ve sonrasını da yaşamış ve bu tarihi şiirleştirmiş toplumcu bir şairdir.

Cumhuriyet tarihinin pek çok şairi elbette toplumsal kaygıları, antiemperyalist ruhu ve milli kurtuluş destanını şiirlerine yansıtmaya çalışmış ve başarılı da olmuştur; ancak çok azı onun “Mustafa Kemalin Kağnısı”ndaki başarısına ulaşmıştır.

Dağlarca’nın diğer şiirlerinde de tarihsellikle birlikte, yani bir kahramanlık tarihiyle birlikte Türk ulusunun ezilmişliği, açlığı ve Anadolu’nun gerçekliği işlenmiştir. “Üç Şehitler Tepesi” şiiri örneğin klasikleşmiş bir şiirdir. Ya da “Samsun’dan Ankara’ya”, “İnönüler”, “Çanakkale Destanı” gibi şiirlerinde lirik bir akıcılıkla, cesaretiyle birlikte acizliğini de anlatır Türk köylüsünün.

Emperyalizmi ve ezen ezilen ulus ayrımını iyi anlamış bir aydındır. “Batı Acısı”nda Batı’nın sömürüsünü, “Cezayir Türküsü”nde de ezilen ulusların dişiyle tırnağıyla mücadelesini anlatır. “Yeryüzünün neresi ağrısa benim de bir yerim ağrır” diyen şair “Vietnam Savaşımız” ve “Hiroşima” gibi şiirlerinde Amerikan haydutluğuna çatmaktadır. Burada bizden çok uzaklardaki bir başka mazlum ulusun acısını, Türk milli kurtuluşunu hatırlayarak ve onunla parallelik kurarak anlatmaya çalışmıştır.

Tanrı isen
Al benim sokmuş dilimi ona ver
Yılan adımı da.
Tanrı isen
Al benim dişlerimi ona ver, o
Amerikalıya
Timsah adımı da.

Ancak “Mustafa Kemal’in Kağnısı” bunların hepsinin çok çok ötesindedir ve aslında tek bir şiirle Milli Kurtuluş’un nasıl gerçekleştiğini özetlemiştir. Bu nedenle Dağlarca’nın da adının önüne geçmiş, yaratıcısını aşmış bir eserdir. Diğer Kurtuluş Savaşı şiirlerinden farklı olarak devrimci bakış açısını yansıtan bir şiir olduğu için Dağlarca en iyi “Mustafa Kemal’in Kağnısı” ve “Elif” simgesi ile anılır diye düşünüyoruz.

İlkokul sıralarında ilk kez okuduğumda şiirdeki “Elif”in de benim yaşlarımda belki biraz daha büyük bir kız çocuğu olduğunu düşünürdüm. Mermi yüklü bir kağnıyı cepheye yetiştirmeye çalışan, bunun için acele eden, kan ter içinde kalmış küçücük bir kız gelirdi gözümün önüne. Ve korkardım Elif için gecenin karanlığında dışarıda diye.

Sonraları Elif biraz daha büyüdü. Genç ve güçlü bir kadın halini almaya başladı. Zamanla o, cephaneye mermi taşıyan, silahları onaran, askerleri tedavi eden Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki fotoğraflarından biri oldu.

Elif’i hayal etmek kolaydı çünkü o okuyucunun kendisinin yerine de koyacağı bir karakterdi. Sıradan bir Türk kadını ve Türk devriminin neferlerinden biri.

“…

Mustafa Kemal’in kağnısı derdi
kağnısına
Mermi taşırdı öteye dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi çok götürürdü Elifçik
Nam salmıştı asker içinde

…”

Kağnının ismi Mustafa Kemal’in kağnısıdır. Bu isim, Mustafa Kemal’in başarısının ardında, Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştıran sürecin ardında Eliflerin olduğunu, Eliflerin de Mustafa Kemal inancını anlatır.

Öyle Amerikan silahlarıyla gerillacılık oynamaya benzemez Kurtuluş Savaşı. Bir ulusun kurtuluşudur ve bu ulusun elinde gıcırdayan bir kağnıyla yalnız bir kadının emeği ve mütevazi gücünün yarattığı inançtan başka bir şey yoktur. Elif’in kağnısı bu inancın sembolleşmesidir.

“Öküzleriyle kardeş gibidir Elif” ve onlar yemeden içmeden hiçbir şey yemez. Çünkü bilmektedir ki cephaneyi yetiştirmenin tek aracıdır onlar. O yüzden gözü gibi bakar “zayıf” ve “ihtiyar” öküzlerine. Öküzlerden biri hastalanıp da artık gitmez olunca Elif çaresizce yalvarır gözü gibi baktığı öküzlerine.

“Dah etti, yok. Dahha dedi gitmez
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gocur gocur
Nasıl durur Mustafa Kemal’in kağnısı
Kahroldu Elifçik düşünceden düşünceden”

Ve Elif’in yalvarmalarını içinizde hisseder, bu nasıl bir inanç nasıl bir kararlılık anlamaya çalışırsınız.

“Aman Kocabaş, ayağını öpeyim, Kocabaş
Süs beni, öldür beni, koma yollarda beni”.

Yanından diğer kağnılar, diğer kadınlar ve çocuklar birer birer geçmeye başlar ama Elif gidemez ve yalvarır. Yardımı sınırlıdır, yapabilecekleri sınırlıdır. Bir erkek gibi cephede savaşamaz ya da bir Mustafa Kemal olamaz, komutan değildir o. Öküzleri ve kağnısından başka bir şeyi de yoktur ve sunabileceği küçük bir katkıdır, ama düşmanı püskürtüp kurtuluşu destanlaştıracak kadar da hayati bir katkıdır.

Elif, sıradan tüm neferler gibidir. Üzerine düşeni sonuna kadar gerçekleştirmeye çalışan pes etmeyen bir Türk kadınıdır.

“Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı bacım” der Dağlarca.

Kalmaz çünkü pes etmez Elif ve yere yığılan Kocabaş’ın yerine kendini koşar kağnıya. Sıradan bir neferden destansı bir kahramana dönüşür.

Ancak Elif, dünya devrimlerindeki simgelerden yalnızca biridir. Çanakkale Savaşı’nda yüz kilo ağırlığındaki mermiyi kaldırıp taşıyan Seyit Onbaşı gibidir belki.

Ya da Küba’da gerilla ordusunda çuval taşıyan küçük Joel gibi.

Filistin’de işgal askerlerine taş atan küçük bir çocuğu hatırlatır ya da Irak’ta canlı bomba olmayı seçen direnişçileri.

Vietnam’da, Cezayir’de, pek çok Elifler vardır. Nikaragua’daki Sandinist kadınlardan biri de olabilir ya da Latin Amerikalı bir direnişçi.

Elif çaresiz olmadığımızın bir kanıtıdır. Dünyadaki tüm mazlum ulusların başarısının arkasında onun gibi sıradan insanların ölümüne mücadelesi olduğunu görürüz.

Ancak bugün Elif olabilmenin çok daha büyük bir anlamı vardır.

Kurtuluş Elif gibi insanların sayısının artmasına bağlıdır. Elif tek değildir, yanından “gocur gocur” başka kağnılar, başka kadınlar geçmektedir. Ama bunlar sıradan kadınlardır. Hayatları bu savaşın kazanılmasına bağlı olan, düşman kovulmadan huzurla uyuyamayacak insanlardır.

Öküzü yerine kendini koşan Osmanlı paşası değildir örneğin, ya da saraylı bir sultan… Mondros’u imzalayan ya da Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokan Almancı paşalardan biri de değildir ya da onlardan birinin kızı…

Tersine Elif onlar gibilerden bir şey beklemeyen biridir. Öküze kendini koşmasının sebebi zaten bir tek kendi gibi insanlara güveniyor olmasıdır.

Elif gibilerin bahanesi yoktur ya da bahane aramazlar. Onların bir davası vardır ve bu dava uğruna görevi ne ise onu yapar. Bu görevi küçümsemediği gibi abartmaz da.

Ve Elif her yaştadır, küçük bir kız çocuğu ya da yaşlı bir kadın. Nasıl hayal ederseniz öyledir; çünkü mücadele etmek isteyen ruh Elif’te kendini bulur ve o nedenle de çok yakındır.

Ancak bu sadece mücadele etmek isteyen insanlar için böyledir…

Ve ne yazık ki bugün pek çok insan Elif olmaktan kaçmakta ve Elif olamayacaklardan Elif olmasını beklemektedir.

Üst düzey bir komutandan ya da bürokrattan, dilekçe verip istifa etmek dışında bir mücadele yöntemini kabul etmeyen muhalif Atatürkçülerden, Atatürkçü öğretim üyelerinden, halkı bayrak sallamaya alıştıran pasif direnişçi “kitle önderleri”nden Elif olmalarını bekleyemezsiniz. Onlar, insanlar Elif olmasın diye çalışır, Elif olacaklara da engel olmaya uğraşırlar.

Bugün bu engeli aşmak gerekiyor. Tarih yazmak, devrim yapmak, bir kurtuluş mücadelesi vermek, faşizmi alt etmek ancak daha çok daha çok Elif’le olabilir.

Yani aslında “bütün mesele Elif olabilmekte”…

29
Eki
08

Bahçeli’nin şikâyet etme hakkı var mı?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bugünlerde esip gürlüyor. Tıpkı 22 Temmuz seçimleri öncesinde olduğu gibi… Hatırlarsanız kendisi Başbakana ip fırlatıyordu mitinglerde; teröristbaşı Apo’yu asması için.

PKK saldırılarının artması ve Kürtlerin ayaklanma girişimleri üzerine Bahçeli tekrar sahneye çıktı. MHP Genel Başkanı, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un sert açıklamasına destek verirken, hem Başbakana hem de Cumhurbaşkanına çattı.

Devlet Bahçeli’yi kızdıran, Refah Partisi döneminde hazırlanan ve altında Tayyip’in imzasının olduğu rapordaki “PKK ile devlet çatışmasında devletin safında görünmemeliyiz. PKK’yı bölücü, terörist ve ayrılıkçı olarak nitelendiren söylemlerden uzak durmalıyız” ifadeleri ile Abdullah Gül’ün “Kürtler kökeninden dolayı ayrımcılığa uğradı” sözleriydi.

Kimileri, “Ne var bunda, adam elbette tepki gösterecek, söyledikleri yanlış mı?” diyecektir. Ancak, söylenen şeylere değil de, bunların kim tarafından dillendirildiğine bakalım.

Devlet Bahçeli, bu iktidardan ve bölücü terörden şikâyet etme hakkına sahip en son kişidir. Neden mi? Madde madde sıralayalım:

– Teröristbaşı Apo’yu kurtarmak için hazırlanan, idam cezasını kaldıran Anayasa değişikliğinin altında, Devlet Bahçeli’nin imzası vardır. Bahçeli’nin mitinglerde ip atması, yalnızca ucuz siyasi bir şovdur.

– AKP’nin iktidar olduğu 3 Kasın 2002 seçimleri, Devlet Bahçeli’nin resti sonrası yapıldı. Bahçeli, sonucu belli bir seçime sürükledi Türkiye’yi. AKP iktidarı bir bakıma Devlet Bahçeli’nin sayesinde kurulmuştur.

– AKP iktidarı döneminde artan şehit cenazeleri, bölücü terörün lanetlendiği ve Türk Milletinin kenetlendiği mitinglere dönüşmüştü. AKP’li bakanlar bu cenazelere giremiyordu. Türk halkının ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyüşler yaptığı bir dönemde MHP ve Devlet Bahçeli, itidal çağrısı yaptı ve Türklere “evinize dönün” dedi.

– Bilecik-Bozüyük’te, PKK’lılara karşı tepki gösteren halkı “provokasyona gelme” tehlikesiyle durduran yine MHP’lilerdi.

– Peki, PKK’ya karşı sokağa çıkmayın çağrısı yapan MHP, eski günlerdeki gibi kaba kuvvet kullanmayı bıraktı mı? Elbette hayır! AKP’ye verdikleri destekten ötürü kendilerini protesto eden ve MHP Genel Merkezine siyah çelenk bırakmak isteyen emekli subaylar, ülkücüler tarafından saldırıya uğradı. PKK’lılarla bir kez bile karşı karşıya gelmeyen MHP’liler, Türk subaylarına saldırdılar hiç çekinmeden.

– Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arkasında görünen Devlet Bahçeli, Şemdinli olayları sırasında bambaşka bir tutum içerisindeydi. “Ara rejim istemiyoruz” söylemiyle ordu düşmanı cepheye katılan Bahçeli’yi DTP Genel Başkanı Ahmet Türk bile tebrik etmişti o günlerde.

– DTP ile MHP yakınlaşması yeni seçilen milletvekillerinin yemin törenine kadar uzanır. Hatırlanacağı gibi, Ahmet Türk ile Devlet Bahçeli Meclis Salonunda sıcak bir biçimde tokalaşmış ve birbirlerini tebrik etmişlerdi. Bahçeli, bu hareketini “Silah tutmayan eli sıkarız” diye savunmuştu.

Biz de TÜRKSOLU’nda sormuştuk: “Bölücünün eli ile teröristin eli arasında ne fark vardır, ha silah tutmuş ha başka bir şey. İşte Meclis’teki DTP’liler. Bunların yaptıkları ile dağdakilerin arasında ne fark var. Zaten her iki grup da aynı yerden yönetilmiyor mu?”

– MHP ile DTP’lilerin sıcak dostluğu daha sonra da sürdü. İlk TBMM’de düzenlenen 23 Nisan töreninde Apo’nun avukatlarından olan milletvekili Hasip Kaplan’ı gören Devlet Bahçeli, onu yanına çağırıp “Gel birlikte oturalım. Meclisin farklı renklerini temsil edelim” dedi ve bu iki “farklı renk” birlikte izlediler töreni.

Bahçeli, teröristbaşının avukatını, farklı renk diyerek sempatik gösteriyordu Türk Milletine.

– Devlet Bahçeli’nin Türk siyasetine yaptığı bir diğer büyük katkı(!)ise Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi olmuştur. Bugün, bölücülüğe destek vermekle suçladığı Abdullah Gül, Devlet Bahçeli sayesinde o koltukta oturmaktadır.

Gül’ün adaylığına tepkilerin yükseldiği ve CHP’nin seçimi boykot çağrısı yaptığı sırada, Devlet Bahçeli, “Yeni bir kriz istemiyoruz. Seçime katılacağız.” diyerek Gül ve Tayyip’i rahatlatmıştı. Eğer MHP’liler, ilk tur oylamaya katılmasalardı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı engellenebilirdi.

İşte MHP ve Devlet Bahçeli’nin yakın tarihinin çok kısa bir özeti. Tekrar düşünelim ve soralım:

Bu adamın bölücülükle mücadelede iktidardan şikayet etme hakkı var mı?

29
Eki
08

AKP: Merkez mi, faşist mi?

AKP açık faşizme yöneldi

AKP iktidarının faşist yüzü, daha 22 Temmuz seçimleri yapılıp, AKP’nin ikinci dönemi başlamadan önce bizim açımızdan netleşmişti. Kürt-İslam Faşizmi adını verdiğimiz bu Batı işbirlikçisi, Şeriatçı ve Kürtçü oligarşinin adım adım bir faşist rejime doğru yol aldığını görüyorduk. Bu nedenle de TÜKSOLU sayfalarında Kürt-İslam Faşizmi üzerine sıkça yazıp çizmeye başladık. Ancak bu uyarımız ilk başlarda çok da iyi anlaşılmadı.

Geniş Atatürkçü ve ilerici kitleler, AKP’nin klasik bir sağcı ya da İslamcı partiden farklı olduğunu anlamakta güçlük çektiler. Bu kitlenin önde gelen aydın tabakasının esas yumuşak karnını, önemli bir zaaf oluşturuyordu.

Türk siyasi tarihinin bir gerçeği olan siyaset-asker ve siyaset-ulus devlet çelişkisinin her şeyin ilacı olacağı inancı bu zaafın ta kendisiydi. On yıllardan beri sağcı siyaset kurumu, Türk devletinin ulusal politikalarını yıpratmak üzere hareket ederken, karşısında hep bu kurumları bulmuştu. Ulusal cephe de bu durumun değişmeden süreceğini düşündü ve yanıldı.

AKP’nin kendi kitle tabanını yaratan, tüm kurumları ve kadroları istisnasız ele geçiren ya da hizaya getiren gerçek bir faşizm olduğu yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Atatürkçü kitle yaşayarak öğrendi. Ergenekon operasyonuyla beraber “faşizm” kavramı farklı kesimler tarafından daha sık bir şekilde dile getirilmeyi başlandı. Geç de olsa bunun da bir adım olduğunu düşünüyoruz.

AKP’nin faşistliğinin ve kurmaya çalıştığı düzeninin karanlığının ortaya serilmesi, AKP destekçilerinin de gardlarını almalarına neden oldu. Bunlar yıllardır AKP’nin, AB’ye uyum süreci itkisiyle Türkiye’yi demokrasiye götüreceği beklentisi içinde olan kesimlerdi. Bu kesimin bir kısmı faşizmin ucu kendilerine de dokunduğu için isyana geçti. Doğan Medya grubu bile Tayyip’e Hitler benzetmesinde bulundu zaman zaman…

AKP’nin “merkezliğini” kanıtlama çabaları

Ancak sadık olan kesim de AKP’nin neden faşist ya da uç bir sağ parti olamayacağını kanıtlamaya girişti.

Bunlar özellikle en liberal ve özgürlükçü olarak tanınanlar arasından çıktı. Madem ki demokrasi vardı, buna saygı duymak gerekiyordu. Hiç % 47 oy almış bir partinin uç olduğu ya da halkın çıkarlarını temsil etmediği iddia edilebilir miydi? Her iki Türk seçmeninden biri bu partiye oy verdiyse, esas merkezi de burada bulmak gerekirdi!

Tabi ki toplum ve siyaset basit aritmetikle açıklanamayacak kadar karışıktır. Ancak çok liberal ve “sol” aydınların mantıkları da bu konuda hep böyle kaba işler.

AKP’nin liberal olduğu için faşist olamayacağını kanıtlamaya çalışmak görevi Taraf gazetesi ekibinin bayağı bir zamanını alıyor son haftalarda. Liberallik, merkez olmanın temel koşulu olduğuna göre tamamen liberalizme sadık AKP de demek ki, merkezin ta kendisiydi…

Tabi bu liberal solun, sosyal faşizme dönüştüğü noktanın fotoğrafı olarak da kullanılabilir. Diğer taraftan da Mehmet Barlas gibi su katılmamış liberaller de AKP’nin merkezliğinin noteri olmanın çabasında diğerleri kadar başarılılar. AKP aslında merkez partisidir, Barlas’a göre ama Türkiye’de merkez yanlış tanımlandığı için işler karışıktır biraz. Normalde toplumun merkezinde, topluma hükmeden inançlar ve değerler yer almalıdır ama Türkiye’de bu merkezi değerler, irtica kapsamı altında değerlendirilir. Bu nedenle de esas merkezi oluşturan AKP, uç gibi görünür.

Yıllar öncesinin İdris Küçükömer tezlerinin yeni bir versiyonuyla daha karşı karşıyayız. Halk sağa oy veriyorsa demek ki doğru olan budur. Gerçek ilericilik de liberal ve sağ güçlerdir. Barlas da merkez üzerine konuşurken aynı tezin peşine düşmüş.

Ancak bu işin ilginç yanı tezin uçukluğu değil. Aksine bu bilim karşıtı yaklaşım o kadar çok tekrarlanmıştır ki, artık kimse bir ilginçliğini bulamaz. Ama her seferinde de bu saçmalamaya kalkışanlar yıllardır tekrarlanılan bir şey yapmıyormuşlar da çok yeni bir tez ortaya atmış gibi gururlanırlar.

Esas ilginç olan da budur. Maalesef onlara bu yazıları yazdıran patronları bile bu solcu eskisi liberallere bıyık altından güler durur.

Gelin biz onları bir kenara bırakarak Türk siyasetine gerçekler cephesinden bir bakalım…

Türk siyasetinde merkez sağ, Şeriat ve faşizm

Belki Batıda bazı dönemlerde liberalizm, faşizmle ve Hıristiyan taassubuyla karşıt görünmüş olabilir. Ancak Türkiye’nin siyasi tarihine baktığımız zaman, dinsel gericiliğin, faşist yaklaşımın ve liberal uygulamaların hep bir arada yürüdüğü gözlerden kaçmaz. Bu durum Cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri aynı şekilde devam eder. Atatürk’ün devletçi ve halkçı rejiminin karşısına çıkan ilk muhalefet partileri Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Terakkiperverlerdi. Sistemin liberalizm eksiğini tamamlamak üzere yola çıktığı iddia edilen bu partiler kısa süre içinde Şeriatçı ve Kürtçü bölücülüğün odağı oldular. İş kanlı Kürt ayaklanmalarına ve İzmir Suikastı’na kadar gitti. İki parti de benzer nedenlerle Atatürk tarafından kapatıldı. Bir diğer liberalizm meleği de Demokrat Parti oldu. Batı ittifakının ve ABD’nin bu sadık dostları da çok liberal ve özgürlükçüydüler! Ancak kısa zaman içinde faşist uygulamaların mimarı olan parti, tüm muhalefeti ezmeye kalkışınca 27 Mayıs’ta durduruldu. Onun devamcısı Adalet Partisi de tüm liberalliğine karşın Amerikancı 12 Mart cuntasının ve faşizminin destekçisi olmaktan kaçınmadı. ANAP ve Özal ise liberalizmin şampiyonuydu. 24 Ocak 1980’de alınan ve Türkiye’yi Neo-liberal sömürü çarkına teslim eden ekonomik kararları uygulayan ANAP’tı. Ama bu liberal kararların uygulanmasının garantisini de 12 Eylül faşist darbesi vermişti. Çok liberal ANAP da 12 Eylül’ün ürünüydü. Faşizm ve liberalizm nedense hep bir yerlerde buluşmak zorunda kalıyordu.

Son olarak Türkiye’ye sadece faşist eğilimleri ya da faşist cuntaları değil gerçek bir faşizmi yaşatan AKP ile karşılaştık. AKP açıkça Şeriatçı, liberal ve faşist bir parti olarak karşımızda duruyor. AKP tüm uygulamalarıyla Şeriatçı gericiliğin ve faşist düzenin tescilli örneği oldu. Kısa zamanda geriye ne Cumhuriyet, ne demokrasi ne de hukuk devleti kaldı… Ama aynı zamanda da IMF’nin ve ABD’nin tüm Neo-liberal ekonomi politikalarını da AKP uyguladı.

Artık Batının kurduğu ekonomik ve siyasal sistem açısından faşizmi birilerine uygulatıp, liberal politikaları da başkalarının eline bırakmak lükstü. AKP bu iki görevi de layıkıyla yerine getirdi. Sonunda da yılların merkez sağ partileri olan ANAP ve DYP’yi de yutarak “merkez”e yerleşti. Tabi burada merkez derken bu merkezin aslında halkla bir ilgisinin hiçbir zaman olmadığı da açıktı. Ancak sistemin yarattığı canavarın, sistemin önemli unsurlarını da tasfiye ettiğini görmek de önemliydi.

Liberal merkez ve faşizm iki zıt kutup mu?

Buradan sonra sorgulanması gereken bir şey liberalizmin ve piyasanın gerçekten merkez olup olmadığıdır. Bunların merkezilik iddiası, aslında kapitalizmin normalliği ve insan doğasına uygunluğu tezinin bir uzantısı olarak algılanabilir. Piyasayı ve “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”i savunan bir akımın merkez olma iddiasının ve ön kabulünün tek anlamı da bundandı. Bu normalliğin ve merkezin dışında kalanlar da uç oluyorlardı. Liberaller bu uçlardan birine sosyalizmi, diğerine de faşizmi yerleştirerek işin içinden çıktılar. Böylece kendilerinin doğal durum, sosyalizmin de faşizm kadar anormal olduğunu savunmuş oldular. Ama bir önemli noktanın da üzerinden bilinçli olarak atlayarak yaptılar bunu. Bu da liberallerin ekonomisinin faşizmi yaratanın ta kendisi olduğuydu. Aslında faşizm, tüm liberalizm ve kapitalizm karşıtı lafazanlığına karşı aslında ikisini de uygulamaktan hiç kaçınmamıştı. Gerçekten de ne Hitler, Alman tekelleriyle ve piyasasıyla çelişki yaşamıştı, ne de AKP, Türkiye’de liberalizmi ve piyasanın gelişmesini engellemişti. Aksine her ikisinde de piyasa ve liberal ilkeler korundu. Kapitalizm işledi.

Faşizm, liberalizmin bir sonucuydu. Ancak bu sosyalizmin onun karşıtı olmasıyla aynı anlamı hiçbir zaman taşımadı. Faşizm, merkezdeki liberalleri de tasfiye etti ama liberalizm baki kaldı.

Hitler, faşizmiyle piyasayı ve tekelleri kurtarmaktan çekinmemişti. Faşist uygulamalar, Naziler dışında kimseye siyasal bir hak tanımadığı gibi, yaşam hakkı bile tanımayacak kadar kontrolden çıkmıştı. Alman piyasasının karlılığıyla faşist uygulamalar at başı gitti.

Bugünse ABD’nin dünyanın en önemli faşist gücü olduğu da inkar edilemez. Hitler’in dünyayı fethetme ülküsünü bugün ABD taşıyor. Bush, kıt zekalı ama aynı zamanda öfkeli ve saldırgan faşist lider tipinin bulunmaz örneğidir. Bush da Hitler gibi faşist ve liberal uygulamaları bir arada götürüyor. Her ikisi de faşizm ve liberalizmin birbirini çok da dışlamadığının kanıtını oluşturur.

Aynı tipin Türkiye örneği de Tayyip’te ortaya çıkar. Sonuna kadar dincidir, faşisttir ve akıldışıdır. En az Bush kadar hurafecidir, Hitler kadar öfkelidir. Ancak, bir o kadar da liberalizme ve piyasaya gönülden bağlıdır. Ülkenin tüm ekonomik altyapısını özelleştirir, piyasaya sunar. Hem de bu sadece yerli sermayeye yönelen bir hareket de değildir. Özellikle en önemli stratejik varlıklar bile yabancı tekellere satılır. Liberalizmin doruğudur bu. IMF ve Dünya Bankası ne derse o yapılır. İlginçtir ama gerçek de böyledir.

Kapitalist madalyonun iki yüzü nasıl birleşir?

Görüldüğü gibi faşizmi yaratan, liberal kapitalizmdir. Faşizm, ortaya çıktığında klasik sağcılığı yuttu ama onun liberal ilkelerini uygulamaktan vazgeçmek gibi bir yönelimi de hiçbir zaman olmadı. 1929 Ekonomik Buhranının ardından faşizmin ortaya çıkışını bir anlamda piyasacılığın da sonu olarak algılayan bir sol anlayış gelişmişti. Bu anlayış açısından faşizm de piyasanın yarattığı kargaşanın ortadan kaldırılması gibi bir yola girecekti. Ancak bu hiçbir zaman ve hiçbir ülkede olmadı. Emperyalist ülkelerde doğan faşizmler kendi ülkelerinde kapitalizm dışında bir şey uygulamadıkları gibi “özel mülkiyet hakkı”na da sonuna kadar saygılı kaldılar. Üçüncü dünyada ortaya çıkan faşist diktatörlükler de kapitalizmi sürdürdüler, hem de dışa bağımlı, halkı kat kat fazla sömüren bir kapitalizmi…

Bugün liberallerle, faşistleri uzlaşmaz zıtlar gibi algılayan anlayış bir kez daha Türkiye özelinde yanlışlanıyor. Taraf gazetesinin, bizzat ABD emperyalizmi tarafından satılık kalemlere kurdurulmuş olduğu doğrudur. Ancak bir diğer doğru da Taraf’ın liberalleriyle, AKP’nin Kürt-İslamcı faşistlerinin arasındaki ittifakın, ideolojik ve toplumsal nedenlerinin de olduğudur. Bu ittifakın kurulabiliyor olması bile liberalizmle faşizmin aslında birbirine uzlaşmaz karşıtlıklarla cephe almadığını açıkça kanıtlıyor. Bugün Türkiye’de en liberallerle en faşistler el ele ulus devlete ve sola saldırıyor. Tabi ki bu bir tesadüf değil.

Ulus devletin ve solun, kapitalizmin en çok ortadan kaldırmak istediği iki düşmanı olduğu düşünülürse, düğümü çözmek kolaylaşır. AKP’nin merkezde ve liberal olduğunu en hararetle savunanlar sosyal faşistler, yani liberal solculardır. Liberalizmle faşizm arasındaki yapay duvarı kaldırmak da bunlara nasip oldu. Kısacası burjuva değerleri savunduğunuz zaman varılacak nokta hep aynı kalıyor. Şimdi faşist AKP mi merkezde, yoksa merkezdeki liberaller mi faşist varın siz karar verin…

Karşımızda kapitalist madalyonun iki yüzü var. Solun doğru tavır alabilmesinin tek şartı ise gerçekten sol ve sosyalist olmasına bağlı.

Ulusu savunmadan solcu, solu savunmadan milliyetçi olunmaz. “Merkezi” değil ulusu ve sosyalizmi savunalım.

29
Eki
08

Türkiye’nin düzeni nasıl değiştirilir?

Düzenin krizi ve devrimin zorunluluğu

Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu sayısız sorun, ciddi bir çözümsüzlüğü de beraberinde getiriyor. Ekonomik krizden gericiliğe, terörden yoksulluğa kadar her alanda katlanarak büyüyen ve çözüm bulunamayan bir sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız.

Belki de bu nedenle, Türk toplumu yüzlerce yıldır “ne olacak bu memleketin hali” sorusunu neredeyse bir tekerlemeye dönüştürmüş durumda. Ancak böylesi bir sorunun artık kanıksanmış olması, bir açıdan da bu sorunların çözüleceğine olan inancın kaybolmuş olduğunu gösteriyor. Bu ise sadece mevcut toplumsal düzenin devamına yol açıyor.

Bunun sonucunda Türkiye, Atatürk’ün ölümünün üzerinden geçen yetmiş yılın sonunda içeride sağcı güçlerin, dışarıda ise emperyalist güçlerin denetimi altında yolunu ve yönünü yitirmiş şekilde kendisi için hazırlanan sona doğru koşar adım ilerliyor.

Toplum suskun ve umutsuz, çözüm olması beklenen yapılar ise çoktan işlevini yitirmiş. Ve böylesi bir toplumsal ve siyasal çözülmenin sonucu olarak Türkiye 2008 yılında AKP faşizmine mahkum. Ancak AKP faşizmini yaratan koşullar ve faşizmi yıkacak mücadelenin nasıl olması gerektiği konusunda da kafalar son derece karışık.

Türkiye aslında benzer bir süreci 1960’lara giden süreçte Menderes’in DP iktidarı döneminde de yaşıyordu. Atatürk düşmanı sağcı bir iktidar cumhuriyetin bütün birikiminin üzerinden geçip “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” çağrıları yaparken, ülkenin bağımsızlığı tehdit altındaydı ve toplum yoksulluk ve gericilik kıskacına alınmaktaydı. Buna rağmen çok partili sistem içinde yapılan tüm seçimlerde DP çizgisi her seferinde oyunu arttırarak iktidarını perçinliyor, bunun verdiği güçle de bir dikta rejimi kurmaya yöneliyordu.

YÖN dergisi ve Doğan Avcıoğlu, bu gidişata bir son vermek için gerçekleştirilen 27 Mayıs müdahalesinin hemen ertesinde, Türkiye’nin yeniden Atatürk’ün tam bağımsızlıkçı rotasına geri dönmesi için çözüm önerileriyle ortaya çıktılar.

Doğan Avcıoğlu, 1960’ların başında “Türkiye’nin Düzeni”ni tahlil etmeye giriştiğinde Türkiye’nin sorununun sistem içi bir sorun değil, bir düzen sorunu olduğu tespitini yapmaktaydı. Avcıoğlu’na göre bu gerçeği dikkate almayan her türlü çözüm önerisinin sonu çıkmaz sokaktı.

Türkiye’nin düzenini ve düzenin krizini anlamaksa aynı zamanda düzeni yıkmak için gerekli bir yol haritası olacaktı.

Düzenin krizini çözmek, Avcıoğlu’na göre ancak bir devrimle mümkündü. Oysa Türk ilericileri Meşrutiyetlerden beri Anayasa peşinde koşarak çözümü yanlış yerde aramaktaydılar. Nitekim yıllarca Anayasa peşinde koşan Türk aydını Meşrutiyetin getirdiği Anayasanın sonunda Abdülhamit’in 33 yıllık istibdat rejimi ile karşı karşıya kalmıştı.

27 Mayıs’ta da benzer bir yanlış tekrarlanmış ve Anayasa yaparak ama Batının uydusu haline gelmiş iktisadi ve siyasal yapı ile hesaplaşmadan Türkiye’nin kurtulabileceği varsayılmıştı. Bugün AKP faşizmine karşı mücadeleyi Anayasa Mahmesine havale eden bakış açısı da yüzlerce yıldır tekrarlanan bu yanlışın devam ettirilmesinden başka bir şey değildir. Avcıoğlu’na göre bu yanlışı tespit eden ve çözümü uydu yapıya devrimci bir müdahalede bulan Atatürk olmuştu. Avcıoğlu’nun Atatürkçülük ve sosyalizmi birleştiren ideolojik çizgisi içinde yaptığı temel vurgu da uydu yapının tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi toplumsal bir devrimle yıkılması gerektiğiydi.

YÖN sayfalarında başlayıp Devrim sayfalarında süren tavizsiz bir siyasal mücadelenin önderliğini üstlenen Avcıoğlu, o sade ama keskin dili ile birleşen köktenci ve derin bakış açısıyla Türkiye’nin gerçek kurtuluşu için devrimin zorunluluğuna işaret etmekteydi.

Bugün faşizmin egemenliğini giderek arttırdığı bir dönemde bile, her türlü devrimci alternatif ve çözümü “radikal” olmakla suçlayan tatlı su ilericileri için gerçekten radikal bir öneri! Ama her türlü “makul” önerinin denendiği ve yanlışlandığı bir sürecin sonunda Türkiye, üstelik bu kez faşizm koşullarında, yeniden aynı yol ayrımı ile karşı karşıya. Doğan Avcıoğlu’nu anmak belki de en çok, böylesi bir yol ayrımında bir kez daha yanlış yola sapmamak için gerekli.

 

Cici demokrasinin en son aşaması: Faşizm

Avcıoğlu, devrimin zorunluluğuna vurgu yaparken bunu Türkiye’nin üç yüz yıllık Batılılaşma sürecinin tarihsel analizinden çıkartmaktaydı. “Türkiye’nin Düzeni” böylesi bir arayışın sonucunda ortaya çıkmış ve uzun yıllar Türk sosyalistlerinin baş ucu kitabı haline gelmişti.

Türkiye’nin düzenini analiz eden Avcıoğlu, Türk siyasetinin üç yüz yıldır oturduğu Batıcılık batağının Türkiye’yi sömürge haline getirdiğini gösterirken, bu işleyişin ülke içindeki taşeronluğunu üstlenen sağcı siyasetin de güçlü bir teşhirini yapmaktaydı. Sömürgeci sistemin uzantısı olarak gelişen sağcı siyaset kurumu, çok partili parlamenter mekanizma sayesinde ülkenin siyasal yapısını ele geçirmekte, sağcı siyasetle birlikte hayata geçirilen liberal ekonomi yoluyla da sömürgeleştirmenin ekonomik ayağı tamamlanmaktaydı.

Bugün ülkenin en aydın kesimleri bile AKP gibi bir sağcı partinin ülkeye ve topluma verdiği bunca zarar rağmen nasıl olup da bu kadar geniş bir toplumsal destekle karşılandığını anlamakta güçlük çekerken, Doğan Avcıoğlu kırk yıl önce bugüne ayna tutmaktaydı.

Avcıoğlu Batı sömürgeciliğinin ülke içindeki ayağı olan işbirlikçi sağcılığın her seferinde sandıktan daha da güçlü çıkmasını Türkiye’nin Atatürk’ün ölümünden sonra içine sokulduğu çok partili siyasal mekanizmanın doğal bir sonucu olarak görüyordu. Türkiye gibi ezilen ülkelerde emperyalizmin hakimiyet kurması için demokrasi adı altında çok partili sistem denilen bir yapı kurulmaktaydı. Bu Batı tipi parlamenter demokrasi içinde ise sandıktan her seferinde Avcıoğlu’nun “tutucu güçler koalisyonu” dediği gerici ve sağcı güçler çıkmaktaydı: “Türk halkının büyük çoğunluğu, tutucu güçler koalisyonunun diktası altında yaşamaktadır. On milyonlarca köylü ağanın, şeyhin, beyin, tefeci ve aracının diktasında perişandır. Genel oy, bu tutucu güçler koalisyonunun diktasına göre biçimlenmektedir. Sandıktan devamlı bu gericiler koalisyonu çıkmaktadır. Dikta altındaki milyonların oyu değil, şeyhin, beyin, ağanın, tefeci aracı ve kompradorun oyudur.”

Komprador rejimin destekçileri bunun adına demokrasi deseler de bu sahte demokrasi Avcıoğlu’na göre olsa olsa çok partili bir faşizmdi. Çok partili faşizmin tek işlevi de halkın iktisadi ve siyasal her alanda tutsak haline getirilmesiydi.

Bugün AKP’nin yarattığı sadaka demokrasisi bu iktisadi tutsaklığın en bariz örneklerinden birisidir. Komprador sistem halkı hem yoksulluğa hem de bu yoksulluğun başlıca sorumlusu olan siyasal rejim ve sağcı siyasete mahkum etmektedir. Ancak buna rağmen mevcut sistem içinde de ülke ve toplum bu sağcı siyasete mahkum edilmiştir. Bunun adına da “milli irade” denmektedir!

Avcıoğlu gerçek bir demokrattı ve bu sahte demokrasinin milli iradeyi yansıtmadığını bildiği için çok partili demokrasiyi hedef tahtasına oturtup, “cici demokrasi” olarak adlandırıyordu. “Cici demokrasi”, olsa olsa demokrasinin bir karikatürüydü.

Avcıoğlu, ölümünden hemen önce Uğur Mumcu ile yaptığı bir söyleşide “2000 yılına kadar susup bekleyeceğini ama 2000’lere gelindiğinde cici demokrasinin bir kez daha duvara toslayacağını” söylüyordu. 2008 Türkiye’sinde, cici demokrasinin hediyesi AKP faşizmi olurken Avcıoğlu’nun haklı çıkmadığını kim söyleyebilir.

Faşizme karşı solun antiemperyalist cephesini kurmak

Çok partili sistem ile iktidarı gaspeden sağ siyaset, arkasına Batının tam desteğini almış olmanın ve sandıktan çıkan oy desteğinin etkisiyle ülkeyi tam bir faşizme götürmekteydi. Milli ekonominin tamamen yıkıldığı ve ekonominin yabancı sermayenin denetimine sokulduğu, işçi ve köylü başta olmak üzere tüm halk sınıflarınınsa yoksullaştırıldığı bir süreçte, bütün bunlara rağmen, kurulan siyasal mekanizma sağın her seferinde daha da güçlenerek sandıktan çıkmasıyla sonuçlanıyordu. Bu ise sadece dikta arayışlarının meşruluk kazanmasına yol açıyordu. Zira halk sandıkta faşistleri tercih etmekteydi!

Solun gittikçe güç kaybettiği ve sağcı hegemonyanın giderek azgınlaştığı bu süreç, 27 Mayıs sonrasında kesintiye uğramış gibi görünse de askeri müdahalenin tek başına yetmeyeceği ortadaydı. Bu noktada Avcıoğlu gerçek bir düzen değişikliğinin toplumsal yapıya devrimci bir müdahale ile başarılabileceği tespitinin hemen arkasından antiemperyalist ve milliyetçi bir cephe önermekteydi. Atatürkçülük, milliyetçilik ve sosyalizm sacayağı üzerine kurulu antiemperyalist cephe ile sol, ülkenin bağımsızlığı noktasındaki duyarlı geniş halk sınıflarının ortak sözcüsü haline gelecekti. Ancak millilik iddiasındaki “Amerikancı milliyetçilik ve mukaddesatçılık” bu cephenin içinde değil, tersine tam karşısında tanımlanmaktaydı. Milliyetçilik bayrağını ise Atatürkçü ve sosyalist güçler yükseltecekti.

Bu süreçte, Atatürk’ün ölümüyle birlikte kurulan yeni rejim içinde halkın temsilcisi olması gereken sol sürekli olarak küçülüp halktan koparken, halk düşmanı sağcılık halk içinde güç kazanmakta ve buna dayanarak da her istediğini yapacak bir güce erişmekteydi.

Avcıoğlu ve YÖN’ün antiemperyalist cephe önerisi, böylesi bir dönemde solu yeniden diriltecek ve iktidarın karşısına dikilecek bir güç haline getirecekti. Bu doğrultuda ilerleyen sosyalist mücadele içinde bilinçlenen öncü kuvvetler, hızla düzen dışı bir arayışı gündeme getirecek ve bu arayışın sonucu olarak da geniş halk kesimleri sosyalist eylem içinde devrimci saflara kazanılacaktı.

Bu strateji öylesine etkili oldu ki 1965 seçimlerinde TİP’le birlikte ilk kez bir sosyalist parti Meclis’e girdi. TİP, bununla da kalmadı, sağın egemenliği altındaki Meclis’te sağcı siyasetin bütün çirkinlikleriyle bir hesaplaşma içine girildi. TİP’in büyümesi ve taban bulması ile birlikte ilk kez sağcı diktaya karşı ciddi bir halk direnişi ortayla çıkmaktaydı. Bu ortamın bir başka yansıması olan Devrimci Gençlik hareketi de sağcıların bütün planlarının karşısındaki en etkili güç haline gelmişti.

Ancak bu süreç ne yazık ki uzun soluklu olamadı. Gerek sol içinde yapılan politik yanlışlar, gerekse CIA’nın devreye girmesi ile milliyetçi ve antiemperyalist sol cephe arayışı sıçrama yapacağı bir dönemde yok olup gitti. Böylesi bir seçeneğin bugün hala uygulanamamasının sonucu olarak da Türkiye yetmiş yıldır ülkeyi yöneten sağcı siyasetin hegemonyasından kurtulabilmiş değil.

O nedenle bugün Kürt-İslamcı bir faşizmin diktası altında yaşarken Avcıoğlu’nun antiemperyalist sol cephe önerisi hala hayata geçirilmeyi bekliyor.

Türkiye’nin düzenini değiştirmek…

Doğan Avcıoğlu’nun Türk solu açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken yanlarından birisi de onun bitmez tükenmez bir iktidar arayıcısı olmasıdır. Bugün solun ciddi bir iktidarsızlık hastalığına tutulduğu ve bırakın iktidarı alacak bir eylemlilik içinde olmayı, iktidar umudunu bile tümüyle yitirdiği bir dönemde Avcıoğlu’nun bir devrim stratejisi oluşturarak iktidarı ele alma planını yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bu iktidar planının önemli ayaklarından birisi kurulacak iktidarın niteliğiydi. Bundan sonrası ise hangi sınıf ve tabakalara dayanarak ve hangi yolla iktidarın ele geçirileceğidir.

Avcıoğlu’nun ortaya koyduğu devrim stratejisi, aradan kırk yıl geçtikten sonra bugün pek çok yönden sorgulanmaya muhtaç ama ortaya konan stratejinin bugün büyük ölçüde yanlışlanmış olması bir yana, bu tür bir strateji oluşturma ihtiyacına yapılan vurgu bile tek başına oldukça önemli. Hele hele böyle bir arayışın tümden unutulduğu şu günlerde.

Avcıoğlu’nun devrim stratejisini geliştirdiği dönem 1960’ların henüz başında, dünya çapında askeri yapıların üç kazandığı ve devrimci subayların pek çok ezilen ülkede iktidarı ele aldığı bir dönemdi. Avcıoğlu da bu noktada ordu içindeki subayların ve ilerici aydın tabakanın öncülüğünü yaptığı ve zinde kuvvetler olarak adlandırdığı kadronun bir devrim yoluyla iktidarı ele geçirmesine dayanan bir strateji ortaya koyuyordu.

Batıcı siyaset ve liberal ekonomiye dayanan kapitalist yolun toplumda yaratığı yıkıma karşı Batıdan hızla koparak devrimci saflara katılan ara tabakalar, bu zinde kuvvetlerin öncülüğünde kapitalist olmayan bir kalkınma yoluna girecek ve iktidar ele geçirilecekti.

Bu tür bir iktidar arayışının yanlışlığı ancak 9 Mart’ta planlanan askeri müdahalenin yerine 12 Mart’ta Amerikancı bir darbenin gelişi ile anlaşılabilmişti. Ama bunun da ötesinde bu tür bir strateji, bugün ulusal saflarda oldukça yaygın bir yanılgı olarak ortaya çıkan toplumsal devrimi es geçerek rejimin bekaasını orduya havale etme anlayışını yarattı.

Sağcı siyaset ise bu uzun süreçte iktidarda olmasına rağmen tam tersi biçimde tarikatlardan başlayarak her türlü geri toplumsal ilişkiyi kullanarak kendi tabanını genişletecek bir örgütlenmeye girişti. Bugün her koşulda sağa oy veren geniş bir toplumsal taban böyle yaratıldı. Sol ise yıllardır yaşadığı tabansızlık sorununu çözemediği gibi her geçen gün de taban kaybeder hale geldi.

Oysa 1960’lardan 1970’lere giden süreçte Türkiye, sosyalist fikirlerin her geçen gün taban bulduğu ve kitleselleştiği bir dönemi yaşamaktaydı. Devrimci gençlik hareketinden aydınlara, dernek ve sendikalardan siyasal partilere kadar her alanda sosyalist fikirlerin yaygınlık kazandığı bir dönemde, halk örgütlenmesini ikinci plana atarak devrim yapma arayışı sonuçsuz kalmaya mahkumdu.

1960’ların Türkiyesinde gerçekten de ordu içinde devrimci fikirlerin hızla yayıldığı bir süreç yaşanmaktaydı, ancak görülemeyen şey ordu içindeki bu ilerici dinamiğin, toplumsal dinamiklerin bir yansıması olduğuydu. Üniversitelerden sendikalara, köylerden fabrikalara kadar her alanda güç kazanan devrimci fikirler kaçınılmaz olarak ordu içinde de karşılığını bulmaktaydı.

Kısacası ordu içindeki ilerici dinamiklerin otaya çıkışı ve gelişmesi, toplumda ilerici güçlerin etkinliğinin ve sayısının artması ile orantılıydı. Bu noktada zinde kuvvetler olarak adlandırılan subay kadrosunun toplumdan kopuk ve ebedi bir ilericilikle özdeşleştirilmesi, sonuçlarını bugün bile yaşadığımız ciddi bir yanlışın kapılarını aralamış oldu.

Ancak bugün toplumun devrimci eylem noktasındaki geriliğinin aynı şekilde ordu içinde de karşılığını bulduğunu görüyoruz. Demek ki toplumu devrimcileştirmeden orduyu devrimcileştirmenin imkanı yoktur. Bu, aradan geçen kırk yılın öğrettiği bir gerçektir.

Avcıoğlu’nun YÖN’de ortaya koyduğu yayın faaliyeti ile birlikte Türkiye’de belki de ilk kez sosyalist fikir ve eylemlerin bu kadar toplumsallaştığı bir sürecin önü açılmıştı. Ancak bu açılım devam ettirilemedi ve bu fikirsel üretim halk sınıfları içinde örgütlü bir güce dönüştürülemediği için de devrimi gerçekleştirebilecek tek güç olarak zinde kuvvetler öne çıktı.

Bu tür bir yanlışın sonucu olarak bugün YÖN hareketi ideolojik açıdan Türk soluna ciddi bir miras bırakmış olmasına karşın toplumda bir “YÖN”cü taban yaratamadı. O dönemde ideolojik üretimi ve özgünlüğü YÖN’ün çok gerisinde olan pek çok sol hareket bugün etkisiz bile olsa geride devamlılığını sağlayacak kadrolar bırakırken YÖN bunu da başaramadı. Bunun tek sebebi ise bahsettiğimiz şekilde bir toplumsal örgütlenme arayışının olmamasıydı.

Bugün Türk solu Avcıoğlu’nun fikirsel katkılarını değerlendirirken, doğruların yanı sıra bu yanlışlardan da öğrenmek zorunda.

Bugün ulusal solun önündeki en büyük sorun, solun yıllardır çözemediği bu taban sorununu çözmek ve halk kitleleri içinde örgütlenmektir.

Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye’sini yeniden kurmak, Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist ideolojinin rehberliğinde bir örgütlenmeyle ve ancak bir devrimle mümkündür.

Doğan Avcıoğlu’nun Türk soluna öğrettiği yalın gerçek budur.

29
Eki
08

Tek renkli Türk düşmanlığı

Faşist devlet Pamuk’un ensesinde

Türkiye’nin bu yıl onur konuğu olarak ve ‘Bütün Renkleriyle Türkiye’ sloganıyla katıldığı 60. Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılışı 14 Ekim’de yapıldı. Türkiye’nin 350 yazar, 100 yayıncı, 320 sanatçı, pek çok medya mensubu ve sinema yapımcılarından oluşan bir grupla temsil edildiği fuarda, Almanya dışişleri bakanı, Alman-Türk kültür bakanları, büyükelçilik temsilcileri de yerlerini aldı. Fuarda Osmalı’dan günümüze pek çok fikir adamı ve yazar tanıtılırken; Türk edebiyatı, tiyatrosu, sinema ve müziği, ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.

Tüm dünya’nın takip ettiği ve dikkatlerin Türkiye’ye çevrilmesine sebep olan fuarda açılış konuşmalarını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk yaptı.

Pamuk’un her fırsatta hatırlattığı Türk devletinin antidemokratik uygulamalarını ve baskı(!) rejimini eleştiren konuşması, beklenildiği gibi uzun süren alkışlarla karşılandı:

“Son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak Türk kültürünü zenginleştirmedi tam aksine fakirleştirdi. Devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor. Benim gibi pek çok yazarı susturmak ve sindirmek için kullanılan TCK’nın 301. Maddesi yüzünden yüzlerce yazar ve gazeteci şu anda mahkemelerde yargılanıyor…”

Pamuk’un Türk kültürünü bu kadar düşünmesi ve hassasiyeti gözlerimizi yaşarttı doğrusu. Her söyledikleri, her yazdıkları suç ama tüm bunlara rağmen o bu mücadeleci, özgürlükçü tavrıyla diğer yazar arkadaşlarına önderlik etmiş ve sonunda tüm dünyaya sesini duyurabilmiş, hatta öyle duyurmuş ki, ödül bile kazanmış. Fakat bir tek kendi milleti kıymetini bilememiş. Durum içler acısı gerçekten. Ama ne hikmetse hükümet büyükleri elinden tutmuş, hakettiği değeri vermiş. Evet konuşmayı ilk duyduğumuzda kafamızda canlanan tablo tam da bu. Çarpıtmanın bu kadarına da pes doğrusu. Fakat bu masallara aldanmayız.

Yazarımızın son derece özgürlük yanlısı ve demokratik söylemler içeren konuşmasında, nedendir bilinmez, ülkede tek baskı kaynağı olan AKP’ye, onun faşist uygulamalarına karşı tek bir kelime bile yok. Pamuk’un özgürlük, yasak ve baskılardan kurtulmak dediği şey aslında 301. maddenin kaldırılması, yani rahatça Türk düşmanlığı yapmak, oluyor. Bu da devletin Türklüğe, Ordu’ya, Cumhuriyet’e küfredilmesine ses çıkarmaması anlamına geliyor. Bu noktada doğal olarak AKP ile ortak bir cephe kurmuş oluyorlar.

Tek hedef her zamanki gibi Türk devleti ve Türk yargısı.Yani ülkenin ayakta kalmaya çalışan iki kurumu. Bunlar ortadan kalktığında sahibinin sesini daha rahat çıkartacak, yani daha rahat Türk kimliğine saldıracak; kıymetini hiç bir zaman bilmeyen bu millete olan kinini daha rahat kusacak.

İşte tam bu noktada onu cesaretlendiren AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül devreye giriyor. Yanı başında kendi kurumuna küfredilmesine izin veren o şahıs. Bölünmüş bir Türkiye haritasının altında ülkemizi temsil eden o şahıs. Gül’ün Pamuk’a hitaben yaptığı konuşması ise şöyle “Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü kazanmasından gurur duyuyoruz. Türkçeyi dünyaya duyurdunuz. Teşekkür ederim.”(Nihayet değerini bilen birileri çıkıyor.) Ne de olsa Pamuk ve Gül’ün dostlukları eskiye dayanıyor. Hatırlarsak Pamuk, Cumhuriyet resepsiyonunun bir numaralı konuğuydu.

Faşist iktidarin faşist aydını

Diğer taraftan fuardaki o samimi fotoğraf bile aslında her şeyi açıklıyor. Pamuk’un bir tarafında Abdullah Gül diğer tarafındaysa Almanya Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier. Pamuk ise halinden gayet memnun, baskıcı(!) güçlerin arasında mutlu ve huzurlu. Hal böyleyken kendisini susturulmuş, sindirilmiş olarak göstermesi şizofren ruh halini bir kez daha ortaya koyuyor. Batının desteklediği mazlum(!) aydın. O kadar mazlum ki, AB temsilcileri ve iktidar sahiplerinin omuzlarından inmiyor! Hatta ve hatta kendisini; bu ülkede haksız yere vatan hainliği ile suçlanmış bir yazarla bile eş deger tutabiliyor. Yani Nazım Hikmet ile.

Nazım dönemin Batıcı iktidarları ile bırakın aynı söylemleri söyleyip aynı fotoğraf karesinde yer almayı, aynı ülkede yani kendi memleketinde bile yaşayamamıştır. Ancak tüm bunlar bile vatanına, milletine duyduğu bağlılığın önüne geçmemiştir.

Bu arada halk düşmanı olan Orhan Pamuk’un batının desteğiyle halk kahramanına dönüştürülmeye çalışılması atlanmamalı. Zira kendisi Türkiye’yi batıya jurnalleme misyonunu boşuna üstlenmiyor. Aslında Pamuk’un kafasındaki her şeyi AKP iktidarı bizzat hayata geçirdi ya da denklemi tersten kuracak olursak, AKP nin Türk düşmanı, devlet ve yargı düşmanı antidemokratik uygulamaları, güçlü bir Orhan Pamuk yarattı. Dolayısıyla bugün ülkedeki baskı rejiminin tek temsilcisi olan faşist AKP, en az kendi kadar faşist aydıncıklar meydana getirdi. Yaratılan bu sürü, 301 üzerinden sözde özgürlük savunuculuğu yaparak AKP faşizmini güçlendiriyor.

Bu noktada Pamuk’un batının Türk kadınının modernleşmesinde örnek alınması gerektiğini savunurken AKP’nin türbanına ses çıkarmamasını gözden kaçırmamak gerekir. Herşeyi işine geldigi gibi yorumlayan klasik faşist anlayş… İşte Frankfurt fuarındaki konuşmalarda bunu tüm şeffaflığıyla görebiliyoruz. Birbirlerinden nasıl güç aldıklarını da.

Evet doğru; bu ülkede baskılar, yasaklar, sindirme operasyonları, tek seslilik kısacası faşizm yaşanıyor ama bu rejim, ‘Ben Türk’üm, Atatürkçüyüm’diyen vatan evlatlarından hesap soruyor. Pamuk gibi 2. Cumhuriyetçi liberal zevat da bu rejimin payandalığını yapıyor. Aslında baskı bir tek onlara yok. Böylece emperyalizmin sömürge ülkelerde yarattığı faşist iktidar ve onun borazanlığını yapan sömürge aydını bir kez daha ulus düşmanlığında birleşiyor. Vatansızlık ve işbirlikçilik kavuşturuyor onları bir kez daha. Elbette aynı metod ve söylemlerle…

Fuardaki ‘Bütün renkleriyle Türkiye’, aslında tek bir renge dönüşüyor

29
Eki
08

Kargaşa

Ergenekon adı verilen dâvanın ilk duruşmasında üzücü durumların yaşanması Türk hukuku, yargısı ve adaleti yönünden umut kırıcı olmuştur. İlgililerin özensiz davranışları, Atatürkçülere yönelik sindirme ve yıldırma operasyonu olarak nitelenen, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin kimi uygulamaları yakınma nedeni olan, özellikle gerici medyanın saptırmalarıyla siyasal bir süreç gibi algılanan yargılama olayı kimi olumsuzluklar nedeniyle haftanın önemli bir sorunu biçimini almıştır. Yargıç ve cumhuriyet savcılarının sorumluluklarının bilincinde olarak, bir yargı sorunu yaratmadan görevlerini yüz akıyla tamamlamalarını, ulusumuza doyurucu gerekçelerle adaleti bu konuda da sunmalarını bekliyoruz.

Haftanın bir önemli hukuk konusu da sıkmabaşı üniversitelerde serbest kılmak için gerekli yasaya dayanak oluşturmak üzere Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik öngören yasanın iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararının yayımlanmasıdır. Herkesi bağlayıcı bu kesin kararın yeni alınmış gibi Resmî Gazete’de yayımlanması nedeniyle geniş biçimde tartışılması sıkmabaş sorununu yeniden gündeme getirilmesine neden olmuştur. Lâikliğin tehlikede olmadığını söyleyenler Hizbullah’ı, İbda-C’yi, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olaylarını, hücre evlerini, domuz bağlarını, ramazan uygulamalarını, mahalle baskılarını, öldürülen ilerici aydınları unuttukları gibi sıkmabaşlıların bu iktidar döneminde giderek artmasını, üniversitelere baskılarını, yargı organları önünde gösterilerini, taşıdıkları dövizleri, attıkları sloganları, gerici medyanın yayınlarını da unutturmak istemektedirler. Gerekçe, Anayasa Mahkemesi’nin 1971, 1989 ve sonraki yıllarda verdiği kararında açıklanan görüşünü koruduğunu, koruyacağını, lâikliği sözde ve biçimsel kılmak için hukukla oynamaya geçit vermeyeceğini, başkanı kim olursa olsun cumhuriyetin lâik niteliğinden ödün verilmeyeceğini ortaya koymuştur. Bundan böyle sıkmabaş için yasayla ve anayasa ile oynamanın olanaksızlığı iyice belli olmuştur. İktidar ve yandaşlarının antlarına bağlı kalarak lâik cumhuriyete karşı çıkmaktan, inanç sömürüsü yaparak oy toplayıp iktidara gelmekten ve iktidarda kalmaktan vazgeçmeleri gerekir. Siyaset dinle değil, hukukla, ekonomiyle yapılır. Bilimsel bağlamda söylenecek çok söz olacak karşıoy gerekçelerindeki bilinen görüşlere değinmeyi gereksiz ve yararsız buluyoruz. Gericiler “yetki gaspı” diye mahkemeyi eleştirecektir.

Başka neler

İktidarın Irak’ın kuzeyindeki yönetimi meşrûlaştırma girişimini uygun bulmuyoruz. “Türkiye ile psikolojik duvarın yıkıldığını” (!) söyleyen Barzani’ye inanmanın yanlış olduğu görüşümüzü yineliyoruz. Irak yetkilileri Barzani kabûl ederse sınırın değişebileceğini anlatıyor. Bu ölçüde yetkili duruma getiren Irak’lılar değil ABD’dir. Irak’ın kuzeyinde kurulacak kürt devletini yeterli bulmayan ABD Türkiye’de kürtlerin bir devlet kurması için oyunlarını sürdürmektedir. Yıllardır söylediğimiz gerçeği muhalefet yeni dile getiriyor: Kentlerde yaygınlaşan gösteriler gerçekte PKK’nın desteklenmesi ötesinde PKK’nın yönettiği isyan denemeleridir. Söylemleri ile birlikte değerlendirilince gerçek saptanacaktır. Kıyımdan, eşitlikten, haktan sözedenlerin doğru söyledikleri hiçbir şey yoktur. Ayrı devlet için toprak amaçlı kalkışmalar tırmandırılmaktadır. Güney ve güneydoğuda devlet değil PKK dinlenmekte, devlete değil PKK’ya uyulmaktadır. Kapanan kepenkler, molotof kokteylli taşkınlıklar, bayraklı binalara saldırılar, taşıtlara yönelik sabotajlar, canlı bomba girişimleri başka bir şey değildir. Çocukları kullananlar her şeyi kullanır. İktidar ekonomi krizi gibi bunu da umursamamakta. İlgili savcılar şeriatçı ve kürtçü girişimlere karşı iktidarın anlamsız hoşgörüsünü paylaşmış görünmektedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat’ın Başbakanın Diyarbakır gezisi için ricâsını da dikkate almayan PKK yandaşları ülkede gerginliğin başlıca sorumlularıdır. Türkiye’nin Barzani ile görüşme istemi, bunun için adım atması, Barzani’ye olmayan değeri ve önemi vermek, işlediği kusurları bağışlamaktır. PKK’yı barındıran, besleyen, destekleyen ve kışkırtan Barzani yönetimidir. Böyle olmasa vurula vurula bitmeyen yapıları gerçekleştiremez, barındıkları bölgeyi elde tutamazlar, yol geçen hanına çeviremezlerdi. ABD ve Barzani-Talabani PKK’nın koruyucu meleğidir. Gerisi lâftır. ABD Ortadoğu tasarımı için PKK’yı kullanmaktadır. Amacına ulaşıncaya kadar onu ayakta tutacaktır. İsterse bir günde kovacağı teröristleri Türkiye’ye karşı koz olarak avucunun içinde tutmaktadır. Tersini savunuyorsa gücünü kanıtlaması olanağı her zaman vardır.

Ekonomik kriz Türkiye kıyılarını vururken Başbakanın “Hamdolsun!” politikası ile toplum avutulmaya çalışılmaktadır. Alınması gereken etkin bir önlem görülmemektedir. Çalışanlarla emekliler 2009 Bütçesi nedeniyle de yoksunluğa daha çok itildiklerini söylemektedir. İşsizlik artmıştır. Üretim durmuş, dışsatım gibi dışalım gücü de azalmıştır. Kapanan şirket sayısının patladığı, döviz açığında makasın açıldığı yazılmaktadır. Dolar uçmaya başlamıştır. Yolsuzluk dosyaları sümen altındadır. Kadrolaşma ve partizanlık sürmekte, devlet organlarına sızmaların sakıncalı sonuçları yaşanmakta, Deniz Feneri sorunu ortada durmakta, polis raporlarıyla kimi kuruluşların kazanılmış hakları geriye alınmaya çalışılmakta, Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla da kimi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına baskı yapılmaktadır. Üniversiteler öğrenci affıyla karışabilir.

Yargı kararlarını nasıl Kızılay için, Tübitak için uygulamaya yanaşmıyorlarsa kimi köprüler, üstgeçitler ve kavşaklar için verilen yürütmeyi durdurma kararları da uygulanmamaktadır. İktidarın hukuk devletine yaraşan durum ve tutum içinde olduğunu söylemek giderek olanaksız kalmaktadır.

İktidar medyası ile iktidarcı medyanın Atatürk’ü, dönemini ve eserlerini karalama çabaları kimi yalanlarla, kimi çirkinliklerle sürmektedir. Türk Devrimi’ni anlamayan, kurtuluş ve kuruluş felsefelerinin bilincinde olmayan, şeriat bağımlılığıyla gerçekleri tersine çeviren sözde bilimadamlarının düştükleri durum içler acısıdır.

Bu arada Başbakanın Türk dili konusundaki çelişkili, gerici sözleri, şairleri karıştırması özleştirme-arındırma amacına aykırı bir saptırma örneğidir.

Her olumsuzluğa karşın en büyük Türk Devrimi lâik cumhuriyetimizin 85. yıldönümünü, değerini bilenler için, yürekten kutluyoruz. Büyük Söylev’le emanet edilen yapıyı ödünsüz koruyacağız.

.

29
Eki
08

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu?

8,5’uncu “on yıl”

1933’te Atatürk Türk milletine seslendiği sıralar Cumhuriyet on yaşındaydı.

Onuncu Yıl Nutku’yla kuruluştan beri geçen on yılın özetini tüm milletle paylaşırken şöyle seslenmişti:

“Yurttaşlarım,

Az zamanda çok işler yaptık… Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Arkadaşlar,

Geçen on sene, gelecek devirler için, bir başlangıçtan başka bir şey değildir.”

“On yıl Cumhuriyet”ti o ana kadar yaşanan. Kadro geçen süreyi böyle tanımlamıştı.

Bu on yıl sadece bir yönetim şeklinde meydana gelen değişimin adı da değildi. Bu kadar hafif bir tanımı da yoktu.

Saltanatın yerini Cumhuriyet almış, o güne kadar uzun yıllardır adı sanı unutulmuş Türk Milletinin geleceğini tekrardan eline alması, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olma durumu, tüm dünyaya Cumhuriyet adıyla duyurulmuştu.

Atatürk, milletine şöyle seslenerek devam etmiştir:

“Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı, gönülden dilerim.”

Bugün sekiz buçuk “on yıl”ını geride bıraktığı günlerini yaşıyor Cumhuriyetimiz.

Ama aradan geçen 85 yılın sonunda, Atatürk’ün gönülden dilediği şekilde bir bayramın kutlanacağı şartlar var mı bugün?

Bahsettiği şeref, saadet, huzur ve refah var mı?

“On yıl Cumhuriyet”, Türk Milletinin geleceği için bir başlangıç olacaktı; Onuncu Yıl kutlamaları bundan sonraki Cumhuriyet bayramları için bir örnek olacak, gelecektekiler daha da coşkulu yapılacaktı.

Türkiye ebediyete akan on yıllarının getireceği geleceğe egemen olacak, “On yıl Cumhuriyet”te olduğu gibi, milletiyle ve Cumhuriyetiyle birlikte Türkler olacaktı.

Peki, bu egemenliğin Türk Milletine faturası, bedeli ne olmuştu? Bundan sonra da ne olacaktı?

Bunun belirleyicisi cumhuriyetten ne anladığımızla ilgili bir şey.

Dikkatli baktığımız zaman Cumhuriyetimizin altında Atatürk ve Türk Milletinin olduğunu görürüz. Kendimiz olarak bakarsak başka bir şey görmemiz mümkün de değildir zaten.

Ama, başkasının gözlüğü ile bakınca, gördüğümüz manzara da değişmeye başlar. Hele hele baktığımız gözlüğün sahibi Batıysa, artık gördüğümüz bize ait olmayan ve içinde olmadığımız bir şeydir artık.

Cumhuriyet bir ilkti

Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin kaynakları nasıl ki bu millet tarafından yaratıldıysa, kurulan Cumhuriyetin de kaynakları bu milletten başkası değildir.

Oysa kimi zaman takılan yabancı gözlüğünün numarasına göre, Cumhuriyet bir burjuva projesi olarak, ondan sonra gelmeye mahkûm olan bir sosyalizmin ön şartı oluyor.

Kimisi de, gözlük bile takmaz. Ona göre Cumhuriyet, “hayatta en hakiki yol göstericinin bilim olduğunu öğütleyen” bir devrimcinin icadıdır. Onun eseridir. O yüzden de Cumhuriyetin yıkılacağı günü beklemektedir. Cumhuriyetin yıktığı şeriatçı düzenini geri istemektedir.

Oysa Cumhuriyet, biz Türkler ve bize benzeyen milletler için bir ilktir.

Tarihteki insanlığın tüm mücadelesinin “burjuva” ve “proleter” zırhı giyen iki şövalye arasında olabileceği dayatması, Türk Devrimiyle yanlışlanmıştı bir kez daha.

Tarihlerinde şövalye gibi ünvanları olmayan, kendilerini milletleriyle tanımlayan insanlar devrim yapıp, bağımsızlıklarını kazanırken, kendileri gibi olanlara örnek oluyorlardı.

Millet kendi iradesiyle girdiği Bağımsızlık Savaşı’ndan çıktıktan sonra da egemenliğini eline alıyordu.

Bunun adı “Milli irade”ydi.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetini kurduğu zaman da milli irade ona adını vermişti.

Kurulan bir Türk Cumhuriyetiydi, Türkiye Cumhuriyeti’ydi.

Çarpıtılan milli irade ve Kürt-İslam faşizmi

Aradan geçen 85 yıldan sonra Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları AKP ile birlikte Kürt-İslam faşizmi olarak ortaya koyuyoruz.

2007’deki 22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP’nin ikinci defa seçimden başarıyla çıkması ve aldığı oy oranın %47’ye ulaşması yeni gelişmeler için bir başlangıç oldu diyebiliriz.

22 Temmuz’un birinci yılında Tayyip’in yapmış olduğu konuşmayı o zamanki sayımızda değerlendirmiştik.

AKP faşizme doğru gidişine ait ilk sinyalleri de açıkça vermişti. Tayyip yeni bir Türkiye’den bahsediyordu. “Modern Türkiye” dediği aslında Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyetin yerine kurmak istedikleri “Kürt-İslam cumhuriyeti”nden başka bir şey değil.

AKP’nin seçimler için yürüttüğü çalışmalarda Cumhuriyetten “karanlık” olarak bahsetmesi daha dün gibi akıllarda.

AKP’nin aldığı %47’ye “milli irade” adını vermesi ve Tayyip’in “eğer toplumun büyük çoğunluğu bir düşünce üzerinde uzlaşıyorsa, orada uzlaşma sağlanmış demektir” açıklamaları aynı döneme denk gelmişti.

O zamana kadar yapılan uzlaşma çağrılarına da, bunun için beş yıl (2002-2007) beklediğini ve o andan sonra “niçin uzlaşacağım” diyerek “yola devam” demişti.

Tayyip, % 47’lik oy oranını çoğunluk olarak gösterip, onu “milli irade” adıyla da meşrulaştırmaya çalışmıştı. Temel dayanak noktası olarak “bizi halk seçti” iddiası olmuştu.

Yandaş medyada da çıkan halkın iradesine, milli iradeye ipotek koyulamaz gibi haberlerle de AKP’nin savunusu yapılmıştı.

Aynı konu kapatma davası boyunca da öne çıkarılmış ve “demokrasi”yle birlikte AKP’nin kendini savunma aracı olmuştu.

Faşizm konusunda Başyazarımızca TÜRKSOLU’nda yapılan tahliller, AKP ve faşizm konusunda oldukça farklı bir bakış açısı getirmişti.

AKP’nin şu ana kadar Türkiye’deki ilk faşist parti olduğu tahlilinin devamında, bunun örnekleri de sunulmuştu.

AKP’nin kendine yarattığı toplumsal tabanın ve belediyeleri ele geçirdiği yıllardan bugüne kadar elde ettiği insani ve maddi kaynağın, bu günkü faşizmin temel dayanakları ve “insan kaynakları” olduğu belirtilmişti.

Türban konusunda “velev ki siyasi simge” diyen Tayyip, onu bir simge olarak kullandığını söylemekten de çekinmemiş, açık açık söylemişti.

Tayyip’in bu konuda da dayanaklarının sağlam olduğunu görebiliyoruz.

AKP’nin yarattığı toplumsal taban için türbanın bir belirleyiciliğinin olduğunu, AKP ile birlikte türeyen yeni bir burjuva sınıfının ve alt tabakaların aynı anda kullandığı bir türdeşlik simgesi işlevi gördüğünü daha önce de belirtmiştik.

Aynı şekilde ele geçirilen belediyelerin de insan ve maddi kaynak sağlayıcı olarak bir dönüştürücü işlevi olmuştur.

Bu belediyelerle, Türkiye Cumhuriyeti içinde ayrı bir Kürt-İslamcı yapılanmanın ilk temelleri atılmıştır.

Muhalefete karşı tavır da faşist tavrıdır. Tıpkı Hitler’in Almanya’daki uygulamaları gibi. Engellemeye değil yok etmeye dayalı ve klasik sol düşmanı. Türkiye’ye yansıması da doğal olarak Atatürk karşıtlığı…

Kürt-İslamcıların Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkma davalarında kazanılacak son mevziyi de devletin en üst noktalarına kadar ulaşıp kazanmalarından sonra, durmak yok devam dedikleri yolun sonu da netleşmiş oldu.Yaşanan tüm gelişmeler de bunun açık göstergesi.

“Kürt-İslam cumhuriyeti”ne doğru

Son günlerde yaşanan gelişmelerden sonra gidişatın bir “Kürt-İslam cumhuriyeti”ne doğru olduğunu görüyoruz. Cumhuriyeti savunan kurumlara ve cumhuriyetin temelini oluşturan fikirlere yapılan saldırılarla da amaçlananın bu olduğu ortaya çıkıyor.

Saldırıların, maalesef ki, sonuç verdiği bir dönemden de geçtiğimizi belirtelim.

Türkiye’de son günlere damgasını vuran olaylara bir bakalım: Aktütün Karakolu’na PKK tarafından yapılan saldırı sonrası 17 şehit verilmesi. Ardından başlatılan Orduya yönelik yıpratma kampanyaları.

Gündeme getirilen asker-polis ikilemine terörle mücadele yönünden getirilen yeni tartışma ve terörle mücadelenin polisin yetkisine verilip orduyu pasifize etme çalışmaları. AKP’nin terörle mücadele konusunda Barzani ile görüşmesinin ardından başlayan tartışmalar…

OHAL tartışmaları… Teröre çözüm konusunda “demokrasi”nin ön plana çıkartılışı ve askeri çözümün başarısızlığının ilan edilişi. Ardından Altınova olayı ve benzerleri…Ve son günlerde gördüğümüz Güneydoğudaki ayaklanma provaları.

TÜRKSOLU’nda bu olaylardan çok önce yaptığımız “Kürt İstilası” tespitlerini ve son yaşanan olayları birlikte değerlendirdiğimiz zaman Kürt-İslamcıların niyetlerini ve sonrasını net tespit ettiğimizi görüyoruz.

Planlı ve istila şeklinde ilerleyen Kürt göçü, planlı nüfus artışı, mafyalaşma ve sokaklara egemen olma stratejisi, Kürt İstilası tezinin temel dayanaklarını oluşturuyordu.

Aktütün saldırısı sonrası tartışmalar, Orduya yönelik saldırılara bir zemin teşkil etmiş oldu.

Ordunun PKK ile mücadelesinde başarısız olduğu, bu işi polis özel timlerinin daha iyi yapabileceği ile ilgili haberler tüm yandaş basında yer aldı. İçişleri bünyesinde yapılan bir koordinasyonla da bunun ilk adımları atılmış oldu.

Terörle mücadelede bunun yanı sıra dillendirilen bir diğer konu da “demokrasi” çerçevesinde mücadele.

Tayyip o kadar “demokrat” tavır aldı ki, teröristlere artık terörist değil “suçlu” demek gerektiğini, demokrasinin bunu gerektirdiğini söylemişti. Tayyip bunu şimdi bir başbakan olarak söylüyor. Yıllar önce de 1991’de RP İstanbul İl Başkanıyken de aynı düşüncede olduğunu görüyoruz.

Tayyip, resmi ideoloji ile aynı söylemi kullanamayacaklarını “Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvuru yöntemi artık iflas etmiştir” diyerek belirtmişti. “Bunun için devletin PKK’yı bölücü, terörist ve ayrılıkçı olarak nitelendirilen söyleminden uzak durmalıyız” diyen Tayyip’in bu konudaki fikri hep aynıymış yani.

Atatürk’ün söyleminden bile kaçınıyor. Çünkü Atatürkçü tavır teröriste terörist demek ve ona anlayacağı dilden cevap vermektir. Ve de bütün sıkıntıları o günden bu güne hep Atatürk dönemi politikaları olageldi.

PKK’nın “Kürt sorunu” tabirini kullanan Tayyip, “Kürt sorunu bir başbakan olarak en çok benim sorunum” bile demişti.

AKP’nin Barzani’yle görüşmesi, Kürt-İslam Cumhuriyetine giden yolda önemli bir adım oldu.

Barzani ile görüşmenin evveliyatına bakınca bunun MGK’da görüşülüp alınan bir karar olduğu ve saldırılara maruz kalan ordunun da hatası olduğunu görüyoruz.

PKK ile mücadeleyi PKK’yı var eden; ama “köklü ilişkilerin var olduğunu” iddia ettikleri ABD’ye el ele vererek yürütmeye çalışan ordu, bugün AKP ve ABD karşısında en güçsüz dönemini yaşıyor.

Geçen sayıda “AKP Kürt devletini tanıdı” başlıyla verdiğimiz haberde de gerçekleşen görüşmenin ne anlama geldiğini belirtmiştik.

Dayatılan Kürt kimliğinin, dili ve tarihinin sonuna bir de kabul edilen Kürt devleti ekleyin. İşte size tarih sahnesinde Kuzey Irak’ta kurulmuş bir Kürt devleti!

Ve daha ileride bu devletin diğerlerine emsal teşkil edişi…

Türkiye’den talep edecekleri topraklar üzerinde kurmak istedikleri devletleri.

Emperyalizmin Sevr haritasının adım adım gerçekleşmesi.

Teröristi “suçlu” olarak değerlendiren Tayyip’in, bu süreç sonunda Apo’yla da görüşeceği günlerin sonunda, onlar açısından amaçlanan hedefe varılmış olacaktır. Yönetici sıkıntıları da olmayacak yani.

Tayyip’le de çabuk anlaşmaya varacaklarından eminiz. Zaten Apo bizzat “Başbakan benim daha önce bahsettiğim tabirleri kullanıyor” dememiş miydi?

Görüyoruz ki Kürt-İslam Faşizminin geldiği son noktada Cumhuriyetin temellerinde de değişim başladı.

Kürt-İslamcı ideoloji kendi ideolojik zeminini, Kürtçülüğünü ve Şeriatçılığını; Cumhuriyetin tek dil, tek bayrak, tek millet anlayışının yerine geçirmeye başladı.

Tayyip bu işin de öncülüğünü yapmış, alt-üst kimlik tartışmasını ortaya atmıştı.

Kürt-İslamcılığın faşist sokak çeteleri de tüm Türkiye’de harekete geçmeye başladı.

Belirtmek gerekir ki, Hitler’de kendine bağlı ve serseri takımından kurulu faşist çetesiyle ilk eylemini bir birahane baskınıyla yapmıştı.

PKK, dağda Türk karakollarına, Türk askerlerine uyguladığı terörü; şehirlerde Türk bayraklı evlere ve bizzat Türklere uygulamaktadır.

Türk evlerinden acı yükselirken de onların tarafında da bayram havası duyulmaktadır.

Ve bu atmosferde Cumhuriyet bayramı yaklaşmaktadır.

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet bayramı olmaz

Atatürk, geçecek on yılların Cumhuriyet bayramlarının en ez Onuncu Yıl kutlamalarındaki kadar coşkulu geçeceğini dilemişti.

Ama o zaman cumhuriyetin bayramı kutlanabiliyordu. O zaman Türkiye’nin politikasına Atatürk’ün 6 Ok’u yön veriyordu.

Peki, Kürt-İslamcı ideoloji, Kürt isyanları, gericilik…O zaman yoktu sanmayın.

Ama karşılarında net bir ideoloji vardı. Kürt-İslamcı isyanlara karşı uzlaşmaz ve kararlı bir tavır…

Peki bugün? Bugün bayram edenler Kürt-İslamcılar.

İzleyenler de Türk milleti…

Bugün Cumhuriyetimizin sonunu getirmeye çalışırlarken, bizler Cumhuriyet Bayramı’nı nasıl kutlayacağız? Atatürk döneminde nasıl o kadar coşkulu kutlanmış?

Tamam, en önemlisi Atatürk var. Başka?

O yılların belgesellerdeki insanlara bakınca görebiliriz. Tek bir zenginlikleri var. Tam bağımsız bir ülkeleri o kadar. Bir de hala yitirmedikleri mücadelecilikleri… Bugün eksik olan da o.

Tekrar kazanılmasından korkuyor Kürt-İslamcı faşistler.

O olmazsa, Cumhuriyete kasteden Kürt-İslam Faşizmine karşı devrimci mücadele olmazsa, Cumhuriyet Bayramı nasıl kutlanır ki bir daha? Cumhuriyet kalmazsa bayramı kalır mı?

Atatürk bugünleri ve daha sonrasını kastederek, gelecek on yıllarda Türk Milletinin bayramını daha şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamasını dilemişti.

Bayramımızı Atatürk’ün dilediği gibi kutlamanın yolu, yani bu günlerde daha fazla şeref, huzur ve refah için devrimcilikten ve Kürt-İslam Faşizmine karşı mücadeleden geçmektedir!

29
Eki
08

Manevi kıymetler borsası çoktan çökmüştü

Herkes o korkunç tarih olan 1929’u hatırlıyor ve hatırlatıyor…

Bilindiği gibi 1929, ABD borsasında başlayan çöküş sonrası tüm dünyanın girdiği en büyük ekonomik kriz. Bu kriz ancak 10 yılda atlatılabilmişti.

Şimdi insan hafızasında 1929 yılı ve korku birden bilinçaltından çıkıp bilince dönüşüyor.

Demek ki en büyük korkumuz buymuş.

Peki neden 1929 bu kadar korkutuyor insanlığımızı da mesela 1914 korkutmuyor?

Birinci Dünya Savaşı’nda kaç milyon insan kaybettik?

Ya da 1940?

İkinci Dünya Savaşı’nda kırk milyonun üzerindeydi galiba ölü sayısı değil mi?

Ama insanlığımızın en büyük korkusu insanlığın ölümü değil de borsalardaki paracıkların uçuvermesi…

Hadi onlar uzak tarihlerdi diyelim biraz daha yakına gidelim.

Bundan beş yıl önce yanıbaşımızda Irak’ta bir savaş oldu.

Orada da üçyüz binden fazla insanı gömdük toprağa.

Peki insanlığın canını o Irak Savaşı mı yoksa şu borsa krizi mi daha çok sıktı?

Hangisi daha çok sarstı, daha çok korkuttu?

Kriz haberlerini endişe içinde izleyen insanlığımız Irak’ta savaşı cips yiyerek, izlemiyor muydu?

Borsa düşüyormuş…

Evet ama hangisi?

Menkul kıymetler borsası mı manevi kıymetler borsası mı?

Sahi insani değerler endeksimiz bir yüzyıldır hep düşük değil mi…

Suçluyu hemencecik saptayıverdik ama: Bu kadar serbest piyasa olmaz diyoruz, devlet bizim uçan paracıklarımızı kurtarsın istiyoruz.

Ama o paracıklarımızı o bankalara, borsalara yatırırken acaba neydi aklımızdan geçen?

Bir yatırıp beş kazanma hayaliyle yatırmadık mı paramızı borsaya?

Peki birileri bire beş kazanırken birilerinin de bire beş kaybetmesi gerekmez miydi?

Bunu bilmiyor muyduk?

Biliyorduk elbet ama herkes zengin olmak uğruna beş kişiyi fakirliğe mahkum etmeyi kendi değerlerine aykırı bulmadı.

Şimdi finansal sistem bu kaybedenleri saptıyor.

Adeta mahşer günü.

Ama bu bizim yarattığımız bir mahşer.

Önce kapitalizmi tanrılaştırdık, paraya tapmaya başladık.

En ateistinden en dindarına, herkesin dini imanı para oldu.

Yarattığımız para tanrısının acımasızlığını görüyorduk ama yine de paraya tapmaya devam ettik.

Yarattığımız bu tanrıya zaman zaman kurbanlar verdik.

Bu kurbanlar toplumun yoksullarıydı ama onları güzel kentlerimizin itibarlı semtlerinden zaten dışladığımız, bizler kendimizi lüks site hayatının huzuruna teslim ettiğimiz için onları görmüyorduk.

Birileri onları bulgurla, kömürle, makarnayla kandırıyor diye söylendik.

Onları Tayyip doyuruyordu ama bizi de bu kapitalist sistemin adaletsiz yapısı.

Gariban bir kilo bulgura sevinirken biz borsalarda bire beş katladığımız paralarla, döviz yatırımlarımızla, kapitalist sistem tarafından çok daha iyi doyuruluyorduk.

Ama tanrılar genelde kurban ister.

Bugüne kadar sisteme yoksulları atarak tanrıyı mennun ettik.

Şimdi ise tanrı bizi de istiyor.

Borsalarda, piyasalarda, bankalarda “oynayan”ları da kurban istiyor.

Tabi aslında burada isteyen soyut bir tanrı değil.

Dünkü kurbanları nasıl ki biz seçtiysek, bugünün kurbanlarını da bizden daha zenginler seçiyor.

Ve dün toplumsal adaletsizliğe, yoksulluğa ses çıkarmayan hali vakti yerinde bir orta sınıf, feryadediyor: Devlet bizi kurtarsın!

İyi de bugüne kadar hep devlete karşı değil miydiniz?

KİT’ler satılırken, orada işten çıkarılanları mı düşündünüz?

Hayır, siz o satılan KİT’lerin borsaya açılmasını bekleyip oradan zenginleşmeyi umdunuz.

Kapitalizmin işlediği her günaha ortak oldunuz.

Ama suçu da hep kapitalistlere attınız.

Sözde kapitalizme karşıydınız ama kapitalizmin tüm değerlerini benimsemiştiniz.

Büyük mülk sahiplerini içten içe eleştirirdiniz ama bir taraftan mülk edinmek için uğraşıp durdunuz.

İlk derdiniz kafanızı sokacak bir evdi.

Sonra araba geldi.

Sonra yazlık.

Sonra bir de eşinize araba.

Sonra çocuklarımızın geleceği için birer daire.

Onlara yurtdışında eğitim, olmadı iyi bir özel üniversitede eğitim.

Hayatımız aslında tam da bir kapitalist gibi geçmiyor mu?

Varsa yoksa birikim, varsa yoksa para.

Biriktir allah biriktir.

Peki şimdi?

Şimdi herşey buharlaşıyor.

Anlaşılıyor ki para denilen şey gerçekten sanalmış.

Ama bu sanal tanrıya taparken biz tüm gerçeğimizi yitirdik.

İnsanlık namına ne kadar değerimiz varsa onları bıraktık.

Dün paralarımızın hayaliyle uykuya dalardık.

Bugün paralarımızı kaybetmenin korkusuyla.

Yanımızda dün sevinçle sarıldığımız bir ailemiz yoktu, bugünse korkuyla sarılacağımız bir ailemiz: Çünkü tüm değerlerimizi paraya endekslemiştik.

Şimdi menkul kıymetler endeksi düşüyor.

Ve insanlığımız sarılacak birini arıyor boşu boşuna.

Oysa eskiden tarlada bir öküzümüz, evde bir elifimiz vardı.

Şimdi ne öküzümüze ne elifimize sarılabiliriz.

Kapitalizmin para tanrısına ilk onları kurban vermiştik çünkü.

Şimdi kapitalizm bizi almaya geldi…

Ve ne tarlada bir öküzümüz ne evde bir elifimiz var.

Kendi günahımızın bedelini ödeyeceğiz…

01
Eki
08

AKP’li başkan eşine milyonluk rant

AKP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Durak, eşine ait araziyi ticaret alanına dönüştürdü.

 Adana’nın gelişmekte olan bölgelerinden en değerlisi olarak kabul edilen Süleyman Demirel Bulvarı üzerindeki 11 bin 260 metrekarelik arazi, 1984 yılında Durak Ailesi tarafından satın alındı. O dönemde aile şirketi adına alınan arazi 13 Mayıs 2008 tarihinde 1,8 milyon YTL ödenerek tapusu AKP’li Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın eşi Fahriye Durak’ın üzerine tescil edildi.

“Ticaret alanı” ilan edildi
Hızla gelişen ve ilçenin yeni yerleşim bölgesi olan bölgede 1984 – 1989 yılları arasında imar planları yapılmaya başlandı. Yapılan ilk imar planlarında bölge olduğu gibi konut alanı ilan edildi.
Bölgeyle ilgili ikinci imar tadilatı 2001 yılında yapıldı. O dönem ANAP’tan Belediye Başkanı olan Aytaç Durak, Süleyman Demirel Bulvarı’nın tamamını ve Turgut Özal Bulvarı’nın bir bölümünü kapsayan bölgesel bir plan hazırladı. Hazırlanan planlara göre bulvarların kenarlarındaki alanlar “ticaret alanı” olarak ilan edildi.

İlçe belediye onaylamadı
Bu plan yasa gereği Seyhan Belediye Meclisi’ne geldi. DSP’li Seyhan İlçe Belediye Başkanı Yıldıray Arıkan başta olmak üzere diğer ilçe meclis üyeleri bu değişikliği reddetti. Dolayısıyla büyükşehir belediyesi yeni imar planlarını devreye sokamadı.

Ticaret alanına dönüştürüldü
Planlar askıda beklerken bir yıl sonra, 2002’de Aytaç Durak AKP’ye geçti. 2004’te AKP’den aday oldu ve kazandı. Seçimden beş yıl sonra ise ailesinin arsasının da yer aldığı bölge için imar planlarını ikinci kez meclis gündemine getirdi. 19 Kasım 2007 tarihinde 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’na dayanılarak, Seyhan Belediyesi’nin reddettiği plan değişiklikleri kabul edildi. Bu kararla bölge konut alanından ticari alana çevrildi.

“İç bahçe”nin tanımı değiştirildi
Belediye bununla da yetinmedi ve ilginç bir yönetmelik değişikliğiyle taban alanını 9 bin 300 metrekareye kadar çıkardı. Burada “iç bahçe” tanımı değiştirildi. Durak, iş merkezlerindeki otopark yönetmeliğini de değiştirdi ve iki kat yerine beş kata izin verdi. Böylece Durak’ın 27 bin metrekare olacak olan iş merkezinin kullanım alanı üç kat artışla 82 bin metrekareye çıktı.

“Kamu yararı taşımıyor”
Aytaç Durak’ın yaptığı bu değişliklere en önemli itiraz Mimarlar Odası’ndan geldi. Oda, “iç bahçe” değişikliğini mahkemeye taşıdı. Adana 2. İdare Mahkemesi, konunun incelenmesi için bilirkişi tayin etti. Bilirkişi raporunda iç bahçe tanımının değiştirilmesinin sakıncalarından söz edildi. Raporda “Getirilmek istenen düzenlemenin, oluşturulmak istenen iç mekânları net olarak tanımlamadığı, bu mekânların kullanımına ilişkin koşul ve açıklamaların yeterince yönlendirici, doğru biçimde ve ayrıntılı olarak ele alınmamış olduğu, bir takım belirsizliklere ve uygulamadan doğabilecek olumsuzluklara karşı önlemler içermemesi nedeniyle sakıncalar taşıdığı ve kamu yararı taşımadığı…” belirtildi.

Davanın aleyhte sonuçlanacağından endişe eden Durak ailesi, arazinin bulunduğu Seyhan Belediyesi’ne 4 Haziran 2008 tarihinde başvurdu ve inşaat ruhsatı talep etti. Seyhan Belediyesi ruhsat iznini sürekli erteledi. 19 Ağustos 2008’de ise Belediye, yerel belediyenin ruhsat verme yetkisinin elinden alındığını belirtti.

Yönetmelikler esnetildi
19 Ağustos 2008’de Bayındırlık Bakanlığı, “Tip İmar Yönetmeliği”nde değişiklik yaptı. Yeni yönetmeliğe göre “Belediye sınırları ve mücavir alan sınırları dışındakilerle” birlikte “içindekileri” de kapsama alan yönetmelik değişikliği, ilçe belediyelerindeki ruhsat verme yetkisini iptal ediyordu.

Yeni yönetmeliğe göre Duraklar’ın talep ettiği başta iç bahçe olmak üzere bodrum katlara dönük emsal artırıcı her uygulama, yeni imar yönetmeliğine aykırıydı. İşte bu noktada bir “sürpriz” yaşandı. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı “Planlı alanlar TİP imar yönetmeliği”ne geçici bir madde ekleyerek, bu yasağı esnetti. Ek yönetmelikteki geçici maddede “19.08.2008 tarihinden önce yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi için idareye yapılmış müracaatlar, 19.08.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan mevzuata göre neticelendirilir” dendi. Bu yönetmelik ise 11 Eylül 2008 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. Böylece Durak, ruhsatını Seyhan Belediyesi’nden almayı garantiledi.

Şu anda Seyhan Belediyesi’nden inşaat ruhsatı bekleyen Durak’ın tapuda 1 milyon 800 bin YTL değerinde görünen arazisi iş merkezi inşaatına başlanmadan büyük değer kazandı.

Değeri 44 kat arttı
Seyhan Belediyesi’nden inşaat ruhsatı bekleyen Fahriye Durak’ın arazisinin değeri tapu kayıtlarında 1,8 milyon YTL görünmesine karşın, Adanalı emlakçılar ve TMMOB yetkilileri, 21 ayda hazırlanan mevzuat altyapısı sayesinde 82 bin metrekarelik iş merkezi yapılabilecek arazinin değerinin 80 milyon YTL’yi bulacağını öne sürdü.

Daha da değerlenecek
Aytaç Durak’ın eşinin arazisi Süleyman Demirel Bulvarı üzerinde tek boş arazi olarak kabul ediliyor. Göl manzaralı olan bölge konut açısından daha çok tercih ediliyor ancak bölgede tek bir alış veriş merkezi olmadığı için arazinin değeri ikiye katlanıyor.

Seyhan’daki Odak Emlak Yöneticisi Kutlay Kovalcı arazinin değerini şu şekilde açıklıyor: “Bulvar üzerindeki boş araziyi konut olarak değerlendirirsek metrekaresi ortalama bin YTL olarak düşünebiliriz. Böylece arazinin değeri 11 milyon 260 bin YTL değer biçilebilir. Üzerine rahatlıkla alış veriş merkezi yapılabilir. Müşteriye göre fiyat değişir ama bence fiyatı en az ikiye katlandı diyebiliriz. Adana’da iki alış veriş merkezi bulunuyor. Bölgede benzer bir yer yok. Genelde orta ve üst gelir düzeyinin bulunduğu bölge burası. Dolayısıyla arazi gelecekte çok daha değerlenecektir.”

01
Eki
08

Genç “ben de varım” dedi!

TBMM’nin 23. Dönem 3. Yasama Yılı’nın açılışı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “krizi fırsata dönüştürmeyiz” şeklindeki kriz değerlendirmeleri ve Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in, Gül’ü protesto eden sözleri ile gerçekleşti.

 Cumhurbaşkanı Gül, Genel Kurul Salonu’nda açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelirken, Genç’in protestosuyla karşılaştı. Daha önce rektör atamaları konusunda tavrını değiştirmezse Gül’ü protesto edeceğini açıklayan Genç dediğini yaparak “Laik demokratik cumhuriyetin ilkelerine uymayan biri o Köşk’te oturamaz. Sizi protesto ediyorum” dedi.

AKP milletvekilleri Genç’in protestosuna “Defol git buradan” diyerek yanıt verdiler. Olaylı başlayan açılış Gül’ün kriz değerlendirmeleriyle devam ederken, Kamer Genç, Kılıçdaroğlu’ndan sonra “ben de varım” diyerek kendini hatırlatmış oldu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM’nin 23. dönem 3. yasama yılı açılışı dolaysıyla, Genel kurulda milletvekillerine yaptığı konuşmada, dünya ekonomilerinin içinde bulunduğu krizi, bir fırsata dönüştürerek aşmamız mümkün derken, Türkiye’nin yatırımcılar için güvenilir bir ada haline getirilebileceğini savundu. 

Kriz döneminde doğru politikalar uygulamanın öneminde değinen Gül, AB müktesebatına uyum sürecine ilişkin hazırlanan Ulusal Programın hızla uygulanması öncelikli hedefler arasında yer alması gerektiğini dillendirdi.

Güneydoğu Anadolu Projesi ile diğer bölgesel kalkınma programlarının kısa sürede tamamlanmasının önemli olduğunu vurgulayan Gül, küresel gelişmelerin gündeme taşıdığı bir diğer temel sektörün enerji olduğuna değindi.               

“AB rotası”
Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasında AB üyeliğini Türkiye’nin önündeki yol haritası olarak tanımlarken, “TBMM’nin bu süreçle ilgili yasaları öncelikli olarak ve özel gündemle ele alması önemlidir. Hatta bu vesileyle AB Uyum Komisyonu’nun güçlendirilmesinin çok yararlı olacağı kanaatindeyim. Yüce Meclisi ve siz değerli milletvekillerini bu sürece titizlikle sahip çıkmaya davet ediyorum” dedi.

Anayasaya dair…
Cumhurbaşkanı Gül, 1982 tarihli Anayasanın tadilatı veya yeni bir Anayasa hazırlanması konusunda  tartışmanın yıllardır sürdüğünü hatırlatırken, yeni anayasal düzenlemelerin nasıl olması gerektiğine dair düşüncelerini aktardı. Gül, ”Yeni anayasal düzenlemelerin, milli birlik ve toplumsal dayanışmamızı güçlendirecek biçimde, dışlayıcı olmayan, kapsayıcı bir yaklaşıma sahip olması elzemdir. Temel hak ve hürriyetleri güvence altına alan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışını kuvvetle teyit eden nitelikte olması, yeni anayasal düzenlemelerin gücünü ve sürdürülebilirliğini arttıracaktır” dedi.

Gül’e göre Meclis’in, başta siyasi partiler olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinin katkılarından yararlanarak en mükemmel anayasal düzenlemelere ulaşacağından şüphe duymadığını ifade etti. Gül, yeni anayasal düzenlemelerin  geçmişteki tecrübelerden ders alınarak yapılmasının  doğal olduğunu ancak yeni düzenlemelerin öncekilerden çok daha ileride olmasının da bekleneceğine işaret etti.

Yüksek öğretime “özel” önem
Gül, Türk insanının eğitimi ve verimli alanlarda istihdamının, Türkiye’yi dünya rekabet yarışında üst sıralara taşıyacak kritik başarı faktörü olduğuna işaret ederek, Türkiye’nin, eğitim alanında reform niteliğinde adımlar attığını, son yıllarda bütçe içinde bu alana ayrılan kaynaklarda ciddi artışlar sağlandığını ileri sürdü.

Gül, çağın gereği olan bilgi ekonomisine geçişin temelinin üniversiteler olması gerektiğini belirterek, üniversitelerin ayrıca, eğitim ve araştırma faaliyetlerine odaklanmalarına ve bunları dinamik bir şekilde gelişen toplumsal ve ekonomik hedefler doğrultusunda gerçekleştirmelerine ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Gül,  yeni kurulan üniversiteler için bir kat daha önem taşıdığını vurgularken, kalkınmakta olan bölgelerde kurulan üniversitelerin bölgelerine yatırım çekme anlamında da önemli katkılarda bulunmalarını beklediğini söyledi. 

01
Eki
08

Bayram bitince ne olacak?

Erdoğan’ın “tatil” olmasına ve “şeker”le anılmasına sinirlendiği bayram, Türkiye’yi dalga dalga gelen ekonomik krizin ilk darbelerinden korudu. Ancak herkes cuma günü ne olacağını merak ediyor. Hükümet “bir şey olmaz”da ısrarlı.

 AKP kurmayları, bayram öncesinde, söz birliği halinde “krize karşı dayanıklıyız, biz hazırlıklarımızı yaptık” beyanlarında bulundular. Kriz Avrupa piyasalarına da sıçrar ve oralarda da sarsıntılar yaratırken, AKP’lilerin bayram konuşmalarında aynı söylemin devam ettirildiği görüldü. “Krizi en az badire ile biz atlatacağız, krize karşı hazırlıklıyız, dayanıklıyız, ihracatımız arttı” sözleriyle, geleneksel vurdumduymazlığın ifadesi olan “bize bir şey olmaz” mesajları verildi.

Peki gerçekte, Türkiye krize ne kadar dayanıklı? ABD’de patlak veren ve tüm dünyaya yayılması kaçınılmaz olan mali kriz, Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Kalorifer kazanının patladığı koşullarda, bu kazandan yararlananların etkilenmemesi ne kadar mümkün olur? Hükümetin tüm açıklamalarına karşın bu sorular akılları kurcalarken, ABD Temsilciler Kongresi’nde 700 milyar dolarlık kurtarma planının reddedildiği haberleri geldi. Bu gelişme, taşların biraz daha yerinden oynamasına yol açarken, ABD ile sınırlı kalmayacak olan mali krizin boyutları hakkında da yeni veriler ortaya çıkardı.  

Kredi piyasalarının tamamen tıkandığı ve nakit para darboğazının yaşandığı bugünlerde, bayram tatili süresince kapalı olacağı için, İMKB’nin sert düşüşler yaşaması, şimdilik  ötelenmiş oldu. Yüzde 70’i yabancıların elinde olan ve yerli sermayenin faiz-kur farklılıkları üzerinden kazanç sağladığı borsanın, uluslararası piyasalardan bağımsız bir seyir izlemesi beklenemez.

AKP krize hazırlanıyor!
AKP krize hangi koşullarda giriyor? Neyine güveniyor? Tüm dünyayı etkisi altına alacak olan bu “bulaşıcı hastalığa” Türkiye’nin yakalanmaması beklenmiyor kuşkusuz.  Kriz sert mi vuracak, yumuşak mı atlatılacak tartışmalarından bağımsız olarak, AKP’nin, “krize dayanırız” yaklaşımının ardında, son zamanlarda bu olguya karşı hazırlanması olduğuna dikkat çekmekte fayda var.

Son aylarda AKP hükümetinin ekonomik alanda gerçekleştirdiği açılımlara, kriz faktörüyle birlikte bakıldığında, bu açıkça görülüyor.

AKP, belli sektörlere öncelikler tanıyan, belli sektörleri de gözden çıkaran bir strateji izleyeceğini, hazırladığı teşvik paketiyle ortaya koydu. 2009 yılı başından itibaren uygulanacak yeni teşviklerin, altı temel sektörde yoğunlaşacağı düşünülüyor. Öncelikli sektörlerin başında otomotiv, petrokimya, rafineri, ilaç, makine imalatı, elektronik geliyor. Buna enerji, deri, cam, madencilik, savunma sanayi, seramik, çimento, demir-çelik ve gemi sanayi gibi sektörlerin de eklenmesi bekleniyor.

AKP’nin hazırladığı teşvik paketi, tekstil alanına yönelik açılımlar, sanayi envanteri hazırlama çalışmaları, bölgesel asgari ücret tartışmaları, SSK priminde indirime gidilmesine yönelik istekler, aynı zamanda kriz koşullarına hazırlık niteliğinde. İşsizlik sigorta fonunu GAP bölgesinde yeni yatırımlar için bir kaynak olarak değerlendirme yoluna giden AKP hükümeti, böylelikle emekçilerin işsizlik sigorta fonuna da el koyuyor.

Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan’ın, “tüm sektörlerin envanterini çıkaracağız, örneğin gıda alanında kaç işletme var, kaç kişi istihdam ediliyor, bunu belirleyeceğiz” sözlerini,  kriz karşısında hangi sektörün nasıl etkileneceğinin hesaplanması olarak okumak mümkün.

Öncelikle tekstil alanında gündeme gelen teşviklerle birlikte, AKP hükümeti, Mısır yerine Doğu’ya yönlendirmeyi hedeflediği patronlara, bölgesel asgari ücret sözü de veriyor. Bir yandan fabrikaları kapatırız tehdidi, bir yandan kriz faktörü, emekçilere yönelik yeni saldırı paketlerini de gündeme getiriyor. Buna, tekstilde belli alanları gözden çıkartan bir yaklaşım da eşlik ediyor.

“İhracat” vurgusu boşuna değil 
Krizle ilgili değerlendirmelerde, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in “ihracat önemli, ihracatımızı artırdık” açıklamaları, önümüzdeki günlerde daralmaya devam edecek olan AB piyasasının olumsuz etkilerini bertaraf etmenin bir yolu olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye ihracat ve ithalatının yaklaşık yarısının bu ülkelerle yapıldığı düşünüldüğünde, AB ekonomisindeki daralmadan ilk etkilenecek ülkelerden biri de Türkiye olacak. Nitekim, Tüzmen de, bir konuşmasında, AB ekonomisindeki yüzde 1,5 daralmanın, Türkiye ekonomisinin büyümesini yüzde 3 oranında etkileyebileceğini belirtmişti.

Bu durumda, alternatifler yaratılması üzerinde duran AKP, yeni pazar arayışlarına yönelirken, Körfez Ülkeleri, Afrika ülkeleri gibi seçeneklere yoğunlaşarak, aynı zamanda partisinin destekçisi olan KOBİ’lerin ihracatını bu alanlara kaydırma stratejisi izliyor. 

Nitekim Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)  ile gerçekleşen ihracat, ilk kez bu yıl birçok AB ülkesini geçerek, Almanya’dan sonra ikinci sırada yer aldı. 2006’dan bu yana ihracatta BAE’nin ilk sıralara taşındığı görülüyorsa da, halen Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında AB ülkeleri ön sıralarda yer alıyor. 

İmalat sanayisi üretiminin, AB ithalatına dayalı olduğu bir ekonomide, yeni pazar arayışlarının bir sınırının olması doğal. AB’den gelecek olan otomotiv ve tekstil siparişlerinin azalmasının, inşaat sektöründeki daralmanın Türkiye’ye yansıması da, kaçınılmaz olarak küçülme olacak.

AKP büyümenin sınırlarına ulaştı
2001 krizinin ardından iktidara gelen AKP hükümeti, dış kaynak girişine dayalı bir büyümenin sağladığı genişlemeyle kendine hareket alanı açmayı başarmıştı. 2007’nin sonlarından itibaren dış kaynak girişinin azalmasıyla, büyüme oranındaki artış da, son zamanların en düşük düzeyinde gerçekleşti.

Son yıllarda Körfez sermayesi ile göreli bir rahatlama elde edilmesine rağmen, bugün yabancı sermaye girişlerinin çok düşük bir düzeyde kalacağı görülüyor.

2008’in üçüncü çeyreğini de düşük bir büyüme oranı (yüzde 1,9) ile karşılayan AKP’yi, yılın son çeyreğinde zor günler beklediği öngörülüyordu.

Yüzde 4-5 oranındaki bir büyüme oranının dahi bugün ekonomi için yeterli olamayacağı ve bunun özellikle reel alanda “durgunluk” anlamına geleceği biliniyor. Bu da, başta imalat sanayisinde, küçülmeye işaret ediyor. Küçülmenin,  birçok işletmenin azalan dış talep karşısında iflasını hızlandıracak bir etki yaratacağı güçlü bir olasılık.

Borçların finansmanı nasıl sağlanacak   
Krizin öncelikle kredi piyasasını ve türevlerini etkisi altına aldığı ve bu alanlardaki işlemlerin son günlerde donma noktasına geldiği hatırlandığında, Türkiye’de finans ve kredi piyasalarıyla ilişki halinde olan kesimlerin krizden sağlam çıkması beklenmiyor.

Türkiye ekonomisinin en kırılgan noktalarından olan ve bir kriz odağı olarak tanımlanan reel kesim borçları, iflas beklentisini artırıyor.   

Düşük kur ve faiz politikasını kullanan özel kesim, son yıllarda faaliyet dışı kârlarını bu yollarla artırıyor. Üretim yapmadan kazanmanın yolu bu şekilde yaratılıyor, ama, 2007 sonunda 117.8 milyar dolar olan özel sektörün dış borcu, 2008’in ilk yarısında 140 milyar doları aşmış durumda.

Merkez Bankası’nın (MB) yeni açıkladığı “Uluslararası Yatırım Pozisyonu-Haziran 2008” verilerine göre özel sektörün uzun vadeli dış borç stoğu 96 milyar 468 milyon dolara ulaştı. Sektörlere göre dağılıma bakıldığında, imalat sektörü, 29 milyar 533 milyon dolarla en borçlu sektör. İmalat sektörü içinde de ana metal ve fabrikasyon metal ürünleri imalatı, 6,2 milyar dolarla ilk sırada yer alıyor. Bunu gıda ürünleri, içecek ve tütün imalatı izliyor.  Hizmetler sektörünün toplam uzun vadeli borcu ise 53,3 milyar dolar. Bu alanda, ilk sırayı 15,3 milyar dolarla gayrimenkul, kiralama ve iş faaliyetlerinin, ikinci sırayı da 15,2 milyar dolarla ulaştırma, depolama ve haberleşme alt sektörünün aldığı görülüyor.

Bankacılık sistemi tamamen bağımlı
Bankacılık sisteminin yüzde 42,7’si yabancı bankaların elinde.Bu bankalar, Türkiye’deki 288 milyar dolarlık mevduatının yaklaşık 100 milyar dolarlık kısmını yönetiyor. Yıl sonuna kadar 10 milyar dolarlık sendikasyon kredisi geri ödemesi yapacak finans sektörü açısından, olası bir kur artışı, borçların katlanarak artması anlamına geliyor.

Birçok bankanın ortak iş yaptığı bazı ABD bankaları ve Avrupa bankalarının kamulaştırıldığı dikkate alındığında, Türkiye bankacılık sisteminin de kriz koşullarına yeniden uyarlanması gündeme geliyor. Bankacılık sistemindeki daralma, her anlamda, Türkiye bankalarını da etkileyecek.

Türkiye’nin 30,3 milyar dolarla elinde en çok ABD tahvili bulunduran, yani bu şekilde borçlanan ülkelerden biri olması da, dış borçların finansmanının nasıl sağlanacağı sorusunu doğuruyor.

AKP’lilerin olası bir kur artışı ya da nakit sıkıntısı karşısında eldeki rezervleri kullanmaya başlaması durumunda, piyasaların göreli ve geçici rahatlamalar yaşaması dışında bir olasılık söz konusu değil. 

AKP iktidarı boyunca elde edilen büyüme oranı, reel ücretlerde düşüşe ve işsizlik artışına engel olamamıştı. Bu koşullar altında, birçok sektörde iflaslar ve küçülmenin başlamasıyla, emekçileri zor günler bekliyor. Krizin etkilerinin belli sektörlerde daha yoğun, belli sektörlerde daha hafif yaşanacağı öngörülse de, bölgesel asgari ücret, SSK priminde indirime gidilmesi, sosyal güvencelerin azaltılması, daha saldırgan bir AKP ve kapitalizmin habercisi.  





İstatistikler

  • 2,203,615 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ekim 2008
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar