Mart 2011 için arşiv

31
Mar
11

Operasyonların perde arkası !

Hükümetin Paris’e OECD daimi temsilcisi olarak Ermeni kökenli bir vatandaşı atamak istemesi ile eş zamanlı olarak Malatya’daki misyoner cinayetleriyle ilgili soruşturma sırasında, ilk bilgilere göre Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Prof. Dr. Şahin Filiz, Prof. Dr. Mehmet Aydın ve Doç. Dr. Kadir Albayrak’ın evlerinde arama yapıldı. Hepsinin ortak özelliği, misyonerlikle ilgili bilimsel çalışma yapmış olmaları!
Gerçi kızının yaptığı açıklamaya göre Beyaz Hoca’nın evinde misyonerlerle ilgili yazılara dokunulmamış..

Bunun yerine Saidi Nursi ve Nurculuk ile ilgili yeni bir kitap çalışmasını ve belgelerini toplayıp götürmüşler..

***
Bu aramalar ister istemez başta bir Malatya olayını hatırlatıyor.
1952 yılının 22 Kasım gecesi, Malatya’da lise öğrencisi Hüseyin Üzmez, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı kurşun yağmuruna tutmuştu. Menderes hükümeti bu olayı kullanarak büyük bir operasyon başlatmıştı.
Bu olayı isterseniz önce Şamil Tayyar’ın kaleminden hatırlayalım:
Eylem tarihi, dikkat çekicidir; birincisi Türkiye’nin NATO’ya girdiği, ikincisi DP iktidarına karşı “sivil dikta” ve “irtica hortluyor” yayınları üzerinden darbe senaryolarının pişirilmeye başlandığı tarihtir.
Üzmez’in savunması özetle şöyle: “Yalman’ı dini akidelerimi zedeleyen yazılar yazdığı için öldürmek istedim.”
Kendisini etkileyen kişinin Büyük Doğu gazetesi Yazarı Üstad Necip Fazıl Kısakürek olduğunu söyledi.
Ardından Büyük Doğu kapatıldı. Kısakürek, bir yılını cezaevinde geçirdi. Hücre arkadaşları ise Osman Yüksel Serdengeçti ve Cevat Rıfat Atilhan…
Üzmez’in “Büyük Doğu okuru” olması o tarihte “suç delili” sayılırken Kısakürek’in şu savunması hâlâ hafızalardadır:
“Kıskançlık krizi geçirip cinayet işleyen bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”

***

Altan Öymen ise olayı şöyle anlatır:
Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın da telkinleriyle, iktidarın dinî-siyasî hareketlere karşı tavrı, birdenbire sertleşti.
Okumaya devam edin ‘Operasyonların perde arkası !’

30
Mar
11

Zekeriya Beyaz’ın kızı konuştu

Zirve Yayınevi soruşturmasında evi aranan Zekeriya Beyaz’ın kızı konuştu Gökçen Beyaz, “Kararda yazan misyonerlik faaliyetleriyle ilgiliydi. Fakat o belgelerin hiçbirine dokunmadılar. Sadece Said- i Nursi’yle ilgili olan dokümanlar çok dikkatli bir şekilde incelendi. Onların hepsi teker teker alındı” Ergenekon’da Zirve Yayınevi soruşturması kapsamında Esenler’deki evinden arama yapılan İlahiyat Profesörü Zekeriya Beyaz’ın kızı Gökçen Beyaz yapılan aramaya ilişkin konuştu.

Beyaz’ın kızı Gökçen Beyaz, “Sabah erken saatlerinde bir arama kararıyla birlikte geldi polis arkadaşlar.Kararda Ergenekon operasyonu kapsamında, Doğu Perinçek ve Hurşit Tolon’un misyonerlikle ilgili, kışkırtıcı söylemlerde bulundukları ve babamın da bunun içinde olduğuna dair arama kararı vardı. Evden misyonerlikle ilgili hiçbir belge alınmadı. Evden sadece Sad- i Nursi ve Nurculukla ilgili çıkacak olan bir kitap vardı. Polis arkadaşlar sadece onunla ilgili bilgileri incelediler ve belgeleri aldılar. ” dedi. Gökçen Beyaz, babasının Nurculukla ilgili bir kitap hazırlığında olduğunu kaydederek, “Kararda yazan misyonerlik faaliyetleriyle ilgiliydi. Fakat o belgelerin hiçbirine dokunmadılar. Sadece Said- i Nursi’yle ilgili olan dokümanlar çok dikkatli bir şekilde incelendi. Onların hepsi teker teker alındı ” diye konuştu.

VATAN

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/zekeriya-beyazin-kizi-konustu/

30
Mar
11

BENİM CAHİL HALKIM (!)…

“Bu  cahil  millet.”

” Bırak be kardeşim,  bunlar  oylarını iki kilo nohut, bulgur ve fasulyeye satıyorlar..”

“En büyük sorun eğitimsizlik. Okumuyorlar kardeşim.”

” Referandumda ” evet” diyen % 58 haindir”

“Hepsi koyun sürüsü mübarek”

“Arkadaşım laik ve cumhuriyetçiyim. Elbette çağdaşım, gerisi vız gelir bana..”

Bu satırlarda bazılarımızın her zaman dile getirdiği, bazılarımızın da işin özüne inmeden yazıların altına yazdığı yorumlarda sıkça kullanılan düşünceleri sizinle paylaşmaya çalıştım.

Aslında bugün oturup bir ikinci yazıyı yazmaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Ancak belediye otobüsünde şahit olduğum bir olay, beni bu satırları yazmaya adeta itti.

Saat 16.30 suları.. Durakta otobüse binen yaklaşık 60-65 yaşlarında eski fakat temiz giysili bir adam, ilk boş bulduğu koltuğa, oldukça frapan giyimli bir hanımın yanına oturdu. Adamın ayağında şalvar, başında da kasket vardı. Ama üzerindeki temizliğin simgesi sabun kokusu, hemen arkasındaki koltukta oturan bana kadar ulaşıyordu.

Nedense o çok modern giyimli ve çağdaş görünümlü hanımefendi (!), milletin gerçek efendisinin yanına oturmasından, rahatsız olduğunu hareketleri ile belli ederek ayağa kalktı ve başka boş bir koltuğa oturdu.

Adamcağız neye uğradığını şaşırmış, kadının bu hareketine hiç bir mana verememişti. Sadece “Ben hiç bir şey yapmadım.” diyebildi.

Sonra sustu, tıpkı suç işleyen bir çocuk gibi başını öne eğerek sessizce oturdu. Kadına gelince çok büyük şey başaranların havası bakışları ile diğer yolcuları tetkik ediyor ve sanki onlardan aferin bekliyordu adeta…

Aferin… Ama kime aferin?.. O şımarık, burnu büyük kadına mı, tepkisiz ve suskun kalan diğer yolculara mı? Yoksa asaleti ile bizleri utandıran milletin gerçek efendisine mi aferin?… Kime ?..Kime?…

İçim acıyarak indim otobüsten. Gidip o adamın yanındaki boş koltuğa oturmadığım için kınadım kendimi. Utancımdan içim üşüdü..

Şimdi bazı dostlarım aşağıda onlarla paylaşacağım düşüncelerimi okuduktan sonra, bu satırların bir mizansen olduğunu düşünebilirler. Ancak sizi bütün samimiyetimle temin ederim, yazdıklarımın tamamı doğru…

Bir soru sordum kendime… Biz nerede yanlış yaptık ve neden Anadolu’nun gerçek sahibi köylü ile aramıza mesafeler girdi?..

Ancak bu sorunun cevabını irdelemeden önce Mustafa Kemal’den bir anı aktarmak istiyorum sizlere.. Daha sonra “Benim Cahil Halkım”la olan yolculuğumuza devam ederiz.

Yıl 1931.. Mustafa Kemal Aydın Türk Ocağını ziyaret etmektedir
“Akşam üzeri Türk Ocağı’na uğradı. Ocak Başkanı Fevzi Germen üyelerle birlikte Atatürk’ü karşılamıştı. Atatürk gençlere:

-Sağlık, sosyal, kültürel ve tarım alanlarında köylüyü aydınlatacak ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Bir programınız var mı? Diye sorunca bir genç atıldı.

-Paşam, harcırahımız ve vasıtamız olmadığı için köylere gidemiyoruz.

Atatürk’ün rengi atmış, canı sıkılmıştı. kükredi.

-Siz gidemiyorsunuz ama, bir sürü yobaz ayağına çarığını çektiği gibi, sırtında torbasıyla karanfil vs satıyorum diye inkılabı köstekleyen yayınlarla köyleri adım, adım dolaşıyor. Sizin bu uğurda en küçük tedbiriniz yok.”

Evet, itiraf etmek gerekir ki bizim “bu uğurda en küçük tedbir”imiz yok..

Birden Köy Enstitüleri geldi aklıma… Hani şu köylü çocuklarını eğiten ve eğitim ordusunun bire kahraman neferi haline getiren Köy Enstitüleri…

Tarım, kültür, sanat, marangozluk ve daha nice dallarda eğitilen, kendi dersliklerini kendi yapan çocuklar… Saz çalan, kerpiç yoğuran, türkü çığıran, Anadolu ile hem dert olan öğretmenler…

Bağımsızlık Savaşı’nın ardından erkeksiz, yağma edilmiş, yoksul köylerde yeni, yeni filizlenen kız, erkek Köy Enstitülerinde yetişen eğitim ordusunun aydınlanma savaşçıları..

Sonra ne yaptık?.. Kapattık bu okulları.. Onları yoksullukları ile birlikte köylerine hapsettik. Yolları yoktu. Biz oralara gitmeye üşendik. Milli tarımı çökerttik. Onları bankaların, tefecilerin insafına terk ettik.

Ama yobazlar, devrim karşıtları çarıklarını çektiler ayaklarına.. Mustafa Kemal dinsizdir, Kemalistler din düşmanıdır diye beyinlerini yıkadılar İstiklal Yolu’nu , Cumhuriyet’e giden yolu döşeyen, Misak-ı Milli sınırlarını kanlarıyla çizen benim, bizim atalarımızın çocuklarının…

Biz ise uygarlığı Batı’yı Mustafa Kemal’in deyimiyle “MAYMUN GİBİ TAKLİT ETMEK” olarak algıladık. Milli benliğimizi yitirdik, örf ve adetlerimizi unuttuk. Adı sadece Milli olan eğitimin sayesinde kendi vatanımızda, öz topraklarımıza ve milletimize yabancılaştık…

Kendimizce elit bir sınıf yarattık. Şehirler büyürken, modernleşirken köyler iyice fakirleşti.. Köyden şehire, aş ve iş kaygısıyla göç başladı. Gecekondu kültürü, şehire göç eden köylünün yaratığı yeni bir yaşam şekliydi.

Onlar bizim oturduğumuz semtlerdeki pırıl, pırıl ışıkları kıskançlıkla seyrettiler. Bizler ise onları görmezden gelmeye devam ettik.

Ama yobazlar, karşı devrimciler asla boş durmadılar. İlk önce ellerinde bir paket kahve ile tüm gecekondu mahallelerini üşenmeden, kapılarını tek, tek çalarak dolaştılar. Cenazelerine katıldılar, düğünlerinde birlikte oldular.

Ve ellerindeki en müthiş silahı kullandılar.. Din… Allah korkusu.. Kadınlar ordusu kurdular.

Onların da başlangıçta paraları ve vasıtaları yoktu. İmece yaptılar aralarında… Bir somun ekmeği az bir peynirle bölüşüp yediler.. Durmadılar, yürüdüler, koştular, cemaatleştiler, tarikatları arkalarına aldılar ve iktidar oldular.

Biz ise cafelerde coffe-latte’lerimizi yudumlarken, halkın cahilliğinden yakındık. Sonra o salondan öbürüne koştuk, konferanslar dinledik. Bazen yanlışlarla, bazen de doğrularla doldurduk kafamızı…

Seçim zamanı çaldık kapılarını… Boyalı saçlarımız, makyajlı yüzlerimiz ve bilgiç hallerimizle onlardan “oy” istedik. Onlar içten içe dalga geçtiler bizimle..

Artık eski desti ile su içmeyiz. Kırdık o destiyi. Bize yeni desti lazım” dediler. Önce hiç bir şey anlamadık. Sonra AKP’nin halkın yeni destisi olduğu çıktı ortaya..

Onlar yurtlar yaptılar, zeki fakat fakir çocukları bu yurtlarda toplayarak, Türkiye’nin geleceğine pranga vurdular.

Okumaya devam edin ‘BENİM CAHİL HALKIM (!)…’

30
Mar
11

CHP’li yazılım uzmanı vekilden şok uyarı : “ÖNLEM ALıNMAZSA SEÇİMDE HİLE KAÇıNıLMAZ”

CHP Adana Milletvekili ve yazılım uzmanı Tacidar Seyhan, 12 Haziran’da yapılacak seçimlerde sonuçlara dışarıdan müdahale olabileceği uyarısını yaparak, “Sistem zayıf, sonuçlar üzerinde değişiklik yapmak mümkün. Ara toplamlara ve genel toplamlara müdahale edilebilir. Partilerin oyları yer değiştirilebilir, milletvekilleri değişebilir” dedi.

Seyhan, ANKA’ya yaptığı açıklamada seçim sonuçlarına dışarıdan müdahale yapılabileceğini söyledi. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), Seçim Sistemi Otomasyonu Projesini (SEÇSİS) kullandığını belirten Seyhan, söz konusu sistemin bilgisayar teknolojisinin niteliği gereği, sisteme her an dışarıdan müdahale edilebileceğini belirterek, “Seçim şaibeli olabilir” diye uyardı.

-”MUTLAKA  SİSTEMİN  DEĞİŞMESİ  GEREKİR”-

Sayım düzenleme sisteminde ciddi sıkıntılar olduğuna dikkat çeken ve sistemin değişmesi gerektiğini belirten Seyhan, şöyle dedi:

“İlçe seçim kurulları Windows ortamında tutuyor, Windows ortamındaki terminallere mutlaka müdahale edilebilir. Bu nedenle dünya Windows kullanmaktan vazgeçti. Bu sistemler müdahaleye açıktır. En zafiyeti yüksek sistemlerdir. Mutlaka sistemin değiştirilmesi gerekir. İlçe seçim kurullarında bu güvenliğin sağlanabilmesi çok zordur. Sıkıntılar buradan kaynaklanmaktadır. Buralara yönelik tedbirlerin alınması lazım. Eğer alınmazsa seçimde şaibe tartışmaları seçimin bittiği günden itibaren yeniden başlayacak.”

-”AVRUPA’DA  YASAKLANDI”-

SEÇSİS projesinde işletim sistemi olarak, merkezde Unix-Linux ve ilçelerde ise Microsoft ürünü Windows XP yüklü Intel işlemcili bilgisayarlar kullanıldığına işaret eden Seyhan, şöyle dedi:

“Bilgisayar teknolojisinin niteliği gereği sisteme her an dışarıdan müdahale edilebilmesi teknik olarak mümkündür. 5-6 yıldan beri Avrupa ülkelerinde ve birçok büyük ülkede devlet kurumlarında Microsoft’un kullanımı yasaklanmış ve Linux sistemlere geçilmiştir.”

-”PARMAK  BOYAMA  SİSTEMİ  UYGULANMALI”-

Seyhan, mükerrer kayıt ihtimaline karşılık bu seçimde yeniden parmak boyama sisteminin güncel hale getirilmesini isteyerek, şöyle dedi:

“Mükerrer kayıt imkansız deniliyor. Ancak boş binalar da oturan kişiler gösterilmiş, buralarda kayıt var, bazı binalar da eksik kayıt var. Dolayısıyla bu seçim dönemi de bir mükerrer fazla kayıt ihtimalini ortaya çıkarıyor. Bu nedenle bu seçimde yeniden parmak boyama sisteminin güncel hale getirilmesi lazım.”

-”MÜKERRER  OY  OLABİLİR,  TOPLAMLARDA  FARKLILIKLAR  OLABİLİR”-

Gerekli önlemlerin alınmaması halinde mükerrer oy olabileceğini vurgulayan Seyhan, “Ara toplamlar alınırken toplamlarda farklılıklar gösterilebilir. Genel toplamlar alırken farklılıklar gösterebilir. Hiçbir siyasi partinin sandık sandık kayıtların sonuçları alıp bunları anında denetleme imkanı yok” dedi.

-“GÜNEYDOĞU’DA  HANGİ  SANDIĞA  KİMİ  GÖNDERECEKSİNİZ ?”-

“Güneydoğu’da hangi sandığa kimi göndereceksiniz? Güvenlik nedeniyle bazı girilemeyen mahalleler var” diyen Seyhan, “Buraları denetleyebilmenin tek yolu sistem güvenliğini önceden sağlayabilmek, ilçe seçim kurullarında da bunun diğer siyasi partiler tarafından denetlenmesini sağlayabilmektir” diye konuştu.

-”SİSTEM  ZAYIF, SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILABİLİR”-

Dışarıdan müdahale ile seçim sonuçlarının değişebileceğine dikkat çeken Seyhan, şöyle dedi:

“Küçük oranlardaki oynamaları dışarıdan hissetmek mümkün olmayabilir. Sistem zayıf, sonuçlar üzerinde değişiklik yapmak mümkün. Yüzde 1 dediğimiz iktidardan eder. Bölgeden bölgeye bile oy kaydırıldığında milletvekilleri değişir, sayıları değişir. Yüzde 1-2’yi fark etmek zordur. Dışarıdan müdahale olabilir. İçeriden fark etmezler. Ara toplamlara müdahale edilebilir. Genel toplamlara müdahale edilebilir. Partilerin oyları yer değiştirilebilir. Sandığın oy sayısı aynıdır ama A partinin oyunu B’ye yazarsanız seçimin kaderini değiştirirsiniz. Sandık toplamlarını kontrol ettiğimizde aynı çıkar, ama sandıklarda partilerin oyunu kontrol ettiğimizde farklı çıkar. Geçen seçimde gördük. CHP’nin oyu bağımsıza yazılmıştı. Bir başka sandıkta bağımsızın oyunun AKP’ye yazıldığını gördük.”

İki yönlü kontrol sisteminin oluşturulmasını isteyen Seyhan, “Eğer siz giriş anında bunu ekrandan yayınlarsanız benim oyumun başka partiye yazıldığını görebilirim” dedi.

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/chpli-yazilim-uzmani-vekilden-sok-uyari-onlem-alinmazsa-secimde-hile-kacinilmaz/#more-66892

30
Mar
11

Nato kafa nato mermer

1952…

NATO’ya girdik, Coniler İzmir’e girdi.

Kavaklıdere Köyü’nde dağı oydular, dağın içine (dışardan göremezsin) nükleer saldırıya dayanıklı savaş karargâhı döşediler.

Tesadüfe bakın ki, ABD Büyükelçiliği de Ankara Kavaklıdere’ydi.

Hep Kavaklıdere’den döşediler yani.

*

1961…

İzmir’e Amerikalı yağdı, bu sefer Çiğli’de inşaat başladı. Betondan iskele tarzı dalga motorlar dikmeye başladılar. E kabak gibi ortada tabii, ahali merak etti. “Bu ne?” dediler. “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” cevabı aldılar. Ahali sevindi. İskeleler bitti, 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler yerleştirdiler. Ahali gene merak etti. “Bu ne?” dediler. “Minare” cevabı aldılar. Evet, “minare” dediler ahaliye… Ahali gene sevindi. Sonra baktılar ki, minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. “E hani minareydi?” dediler. “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar.

*

IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin başharfleri, orta menzilli balistik füze… Jüpiter füzesiydi. Sovyetler’i vurmak için… Üstüne, Türk bayrağı monte ettiler, IRBM’yi İbrahim’in kısaltılmış hali diye kakaladılar.

Ahali gene sevindi.

*

1962…

Ahaliye “minare” dedikleri sırada, asker-sivil iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, eğittiler. NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde,

tamamen Türklerin komutasında bir Jüpiter’in deneme atışı başarıyla gerçekleştirildi. Baktılar ki, bizimkiler güzel fırlatıyor, “aferin” dediler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Ama küçücük bi şart vardı, füzenin anahtarı Amerikalı subayda duracaktı. Minareyi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu.

*

1962…

ABD Senato heyeti İzmir’e geldi, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazdı. Ahali sevindi. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporlar incelendi, ki, skandal ortaya çıktı. Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direğindeki fincan gibi hedeflere zırt pırt ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzelerden birine mermi sıkmıştı iyi mi… Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Bizim ahali baktı ki, minare füzeleri Mehmetçik koruyor, gene sevindi.

*

1963…

Küba krizi bitti. “İzmir’e diktiğimiz İbrahim’leri söküp götürdük” dediler. Ahali sevindi.

*

1974…

Kıbrıs’a çıktık. İzmir Çiğli’ye “minare füze” diken ABD, utanmadan ambargo uyguladı.

Kolumuzu büküyorlardı.

Kaddafi  yetişti.  Benzin,  uçak  lastiği,   mühimmat  verdi.

Ahali sevindi.

Okumaya devam edin ‘Nato kafa nato mermer’

30
Mar
11

İKİZ İHANET

Demokrasi ve Enerji yazısında geçen  İkiz Yasalarla ilgili o tarihte yayınlanamayan yazı…

Birleşmiş Milletler’de “İkiz Sözleşmeler” olarak anılan, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” TBMM ‘de AKP ve CHP ‘nin oylarıyla, Kopenhag kriterleri çerçevesinde hazırlanan Avrupa Birliği’ne uyum süreci gerekçe gösterilerek, 4 Haziran 2003 tarihinde kabul edildi.

Bu yasalar 17 Haziran 2003 tarihinde de sayın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.

İkiz Sözleşmeler, Birleşmiş Milletler’in 16 Aralık 1966 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve imzaya açılmıştı. Sömürgecilik ve emperyalizme karşı, 20. yüzyılın ilk kurtuluş savaşını veren Türkiye Cumhuriyeti, kazandığı başarıyla ezilen ulusların öncülüğünü yapmıştır. Ezilen halklar, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaşarak, kendi kaderlerini kendi ellerine aldılar ve uluslaşma sürecinde ilerlediler. Birleşmiş Milletler, böyle bir ortamda bu sözleşmeleri kabul etmiştir. Ancak günümüzde İkiz Sözleşmeler, emperyalistler tarafından, ulus devletleri yıkmak ve sömürgeleştirmek için gündeme getiriliyor. İkiz Sözleşmeler’in işlevinde 37 yılda meydana gelen değişiklik, bu koşullardan kaynaklanmaktadır.

Bütün uluslar arası sözleşmelerin iki aşaması vardır. Birinci aşama, katılırsınız ve imzalarsınız ama uygulamazsınız. İkinci aşama, uygulamak için kendi parlamentonuzdan geçirmeniz gereklidir.

Türkiye’nin 1966 yılından itibaren geçen 37 yılda onaylamadığı bu sözleşmeler, ABD’nin Irak’a saldırarak, işgal ettiği süreçte, TBMM’ye sevk edilmiştir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, ilk kez Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında, 18 Ağustos 1990 tarihinde (Körfez Savaşı sırasında) Hükümet tarafından kabul edilerek, TBMM’ye gönderildi. Ancak bazı anlaşmazlıkların ortaya çıkması üzerine, sözleşmenin onayından vazgeçildi ve Hükümet sözleşme tasarısını geri çekerek, askıya aldı. Sözleşme ikinci kez DSP, MHP, ANAP Hükümetinin yetki vermesinden sonra, 15 Ağustos 2000 tarihinde New York’ta imzalandı. Bu sözleşme 23 Aralık 2002 tarihinde Abdullah Gül Hükümeti tarafından TBMM’ye sevk edilmiştir.

Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, ilk kez Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin imzasıyla, 23 Haziran 1992 tarihinde TBMM’ye sunuldu. Bu sözleşme de 15 Ağustos 2000 tarihinde New York’ta imzalandı. Sözleşme ikinci kez 25 Nisan 2003 tarihinde Tayyip Erdoğan Hükümeti tarafından TBMM’ye sevk edilmiştir.

Okumaya devam edin ‘İKİZ İHANET’

30
Mar
11

Demokrasi ve Enerji

ABD Başkanı’nın Güvenlik Danışmanı olan ve daha sonra Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003 tarihinde The Washington Post gazetesinde Fas’tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesini amaçladıklarını söylemişti. ABD Ordusu’nun NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanı olarak görev yapan generali Wesley Clark, 2 Mart 2007 tarihinde bir televizyon konuşmasında şunları söylemişti; “Beş yıl içinde yedi ülkeyi ele geçireceğiz: Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, İran.” Günümüzde ABD’li bazı subayların yayınladıkları haritalar da belleklerimizde durmaktadır..

1950′li yıllarda ülkemizi ‘küçük Amerika’ yapma sevdasında olanlar, Kore’ye TBMM kararı olmadan emperyalist ABD’nin isteği üzerine asker göndermişler, Cezayir’de emperyalist Fransız işgaline destek vermişlerdi. 1990’lı yıllarda Körfez Savaşı’nda “bir koyup, üç almak” hayaliyle yanıp tutuşanlar, emperyalizmin hizmetkarlığına soyunmuşlardı. Bugün deliğe süpürülmekten korkan ileri demokrasinin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanı, Libya’nın işgaline destek vermektedir. Ancak muhalefetin bile destek olması, yedekte beklediklerini göstermektedir.

Sürekli yazıyoruz, sürekli söylüyoruz; mazlum ülkelerin düşmanı Pentagon’dur, ABD’dir, AB’dir, kısaca emperyalizmdir. Emperyalizm, kapitalist aşamayı geçmiş bir devletin siyasi, askeri, iktisadi, kültürel anlamda, diğer devletleri sistemli olarak sömürmesi, bunun sonucunda zenginleşmesi, büyümesi, genişlemesi ve gücünü onlara kabul ettirmesidir. Siyasi, askeri, iktisadi, kültürel emperyalizm bir bütündür. Biri, diğerinin ortam hazırlayıcısıdır, zeminidir. 1980’li yıllarda eskiyen emperyalizmin adına, yeni dünya düzeni, küreselleşme, globalleşme gibi isimler takıldıysa da, günümüzde halen emperyalizm, emperyalizm olarak bilinmektedir ve mazlum ülkelerin, ulusallığın en büyük düşmanıdır.

Günümüzde emperyalist güçlerin yaptığı tüm saldırılar, hep demokrasi adına yapılmış gibi söylenmektedir. Demokrasinin özünü kavrayamayanlar ya da kavramak istemeyenler, demokrasi sözcüğünü tüm kirli çıkarlarına alet etmektedirler. George Soros turuncu balonlarıyla, iktidarları ‘demokrasi’ adına devirmiştir. ABD, Afganistan ve Irak’ı ‘demokrasi’ adına işgal etmiştir. Dünyada emperyalizme ilk kez yenilgiyi tattıran Türkiye, ‘demokrasi’ hem de ‘ileri demokrasi’ adına bölünmek istenmektedir. Emperyalist karargahlarda hazırlanan haritalarla, Lozan yerine Sevr dayatılmaktadır.

Emperyalizm şimdi ‘demokrasi’ getirmek için, Libya’ya saldırmaktadır. Bir aydan fazla süredir gösterilerin sürdüğü Libya’da diktatör Muammer Kaddafi’ye karşı ayaklanan halkın, insan hakları, özgürlük ve demokrasi istedikleri vurgulanmaktadır. Ancak batılı ülkelere göre, halkın aç ya da tok olmalarının bir önemi yoktur. Emperyalist güçler Libya’da Müslüman halkı korumak için, silaha sarılarak, havadan bomba, denizden de füze atıyorlar. Her ne kadar müdahalenin gerekçesi olarak masum halkın ölmesinin önüne geçilmesi kılıfı kullanılmaktaysa da; asıl hedefin enerji kaynakları olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Okumaya devam edin ‘Demokrasi ve Enerji’

30
Mar
11

AKP SİYASETİNİN 150 YıLLıK TARİHİNDEKİ İHANETLER, ÇARÇELLA…

1514 yılında, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in karşı karşıya geldiği Çaldıran savaşında, Doğu’daki Kürt aşiretleri Osmanlı’nın yanında yer aldı. Türkmenlere karşı savaştılar. Ardından İdris-i Bitlis-i çıktı, görüşmeler yapıldı ve Sultan Yavuz Selim’in fermanıyla, Doğu’da Kürt derebeylikleri kuruldu. Zaman içerisinde, Cizreli Botan Emiri Halid-i Nakşî Kürt Bedirhan Bey bu derebeylerin en güçlüsü oldu. Tanzimatla birlikte derebeylikler ortadan kaldırmaya başlayınca, Osmanlı’ya ilk isyan eden de bu derebeyi oldu, Cizira Botanlı Bedirhani Bey, yıl 1839. Önce kendine isyan eden Hıristiyan topluluk Nesturileri ağır bir şekilde cezalandırdı, ama ardından da Osmanlı’ya başkaldırdı. Sonu değişmedi, Tepedelenli Ali Paşa’ya yapıldığı gibi, Osmanlı tarafından tepelendi.
İLK  KURŞUN
Sonra Mevlana Halid-i Bağdadi ortaya çıktı ve Nakşibendîliğin Halidiye Kürt kolunu hem Irak’ta, hem İran’da, hem de Anadolu’da yaymaya başladı, derebeylikler ortadan kalktı, yerini bu şeyhler, şıhlar ve seyitler aldı. Halid-i Bağdadi’nin en büyük halifesi Şemdinli’den Halid-i Nakşî Kürt Şeyhi Seyit Taha idi. Seyit Taha, sessizce, bölgede yaşayan halkımızı örgütledi ve etrafında topladı.

93 harbinde Osmanlı çatırdamaya başlayınca, bu kez, Halid-i Nakşi Kürt devleti kurmak isteyen Seyit Taha oğlu Şeyh Ubeydullah ortaya çıktı. Onunla ikinci Nakşî- Kürt isyanı tarih sayfalarımıza yazıldı. Şeyh Übeydullah-ı Nehri Osmanlı’ya isyan etti, yıl 1880. 19. yüzyıldaki Kürt isyanları içerisinde, belki de, en fazla tartışılan bu isyan oldu. Hatta bunun isyan mı, yoksa Osmanlı Sultanı ile anlaşmalı, çok planlı bir siyasi hareket mi olduğu bugüne kadar tam olarak aydınlatılamadı. Bazı araştırmacılara göre Şeyh’in isyanı, Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkışıdır. Bazıları ise bu görüşe tamamen karşı çıkar1. Ama asıl özelliği, Osmanlı tarihinde, dini bir lider tarafından başlatılmış ilk Nakşî-Kürt isyanı oluşudur.

Şeyh Ubeydullah isyanından Birinci Dünya Harbi’ne(1914) kadar geçen sürede, Anadolu’da yaşayan Hıristiyan toplulukların, Kürt Derebeylerinin ve şeyh gibi, seyit gibi Nakşî- Kürt dini otoritelerinin içten içe kendi hesaplarını yaptıkları bir süreç yaşanır.

Bu hesapların dayandığı temel ise Osmanlı’dır; Osmanlı bu süreçte güç ve otoritesini koruyabilecek midir yoksa dağılıp tarih sahnesinden silinip gidecek midir?

Güç  ve  otoritesini  korursa  mesele  yoktur  ama  ya  dağılırsa ?

Belki bir yüzyıl bu soruya cevap aramakla geçmiştir, hem Hıristiyan toplulukları açısından, hem de Kürtçülüğü öne alıp bir Kürt devleti kurmayı hayal eden Kürt derebeyleri ile Nakşi-Kürt şeyhleri açısından. Bu konuda asıl belirleyici Birinci Dünya Savaşı olur. Savaşın doğu cephesinde önce Nesturiler ve Ermeniler, ayrı bir devlet kurmak düşüncesiyle Rusların yanında, güney cephesinde ise, Mekke Şerifi Hüseyin İngilizlerin yanında yer alır ve Osmanlı’ya karşı savaşır, ardından da feodal güçler…

Bugüne kadar ki okuduğumuz tarihte bu isyanlar, ‘Cumhuriyet’e karşı çıkarılmış isyanlar’ ya da ‘Kürt İsyanları’ temelinde ele alınmıştır. Bu temel, ne yazık ki, tarihten ders çıkarmamız için yeterli olmamıştır. Olmadığı içindir ki bugün Türkiye’nin temiz aydınları PKK terör örgütünün siyasi hedefini ve gücünü değerlendirmekte zorlanmaktadır.

Hâlbuki 1839 Bedirhan Bey isyanı, ilk önemli ‘KÜRT HALİD-İ NAKŞİ AĞA’ isyanıdır.

1880 Şeyh Ubeydullah isyanı ise ilk önemli “KÜRT HALİD-İ NAKŞÎ SEYİT” isyanıdır.

Bundan sonra,1908’te, ortaya çıkan Kürt Teavün ve Terrakki Cemiyeti’ni kuranlar ise bu isyanların elebaşılarının çocuklarıdır; Bedirhan Bey oğlu Emin Ali Bedirhan ile Şeyh Ubeydullah oğlu Seyit Abdulkadir.

Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, bir Kürt devleti kurmak için HALİD-İ NAKŞİ Kürt-Ağa’larla HALİD-İ Nakşî Kürt Seyitler birleşmiştir.

1920 Koçgiri isyanı, 1924 Nesturi isyanı ve 1925 Şeyh Said isyanı bu çerçevede değerlendirildiğinde, bu sonuca kolayca ulaşmak mümkündür.

Bu isyanların çıkarıldığı dönem, tarih ve yer ile çıkaran kişiler itibariyle de değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır.

Okumaya devam edin ‘AKP SİYASETİNİN 150 YıLLıK TARİHİNDEKİ İHANETLER, ÇARÇELLA…’

30
Mar
11

PKK’dan büyük TÜSİAD var !..

Yeni bir anayasayı aklı başında her vatandaş istiyor..

Siyasetin bu konudaki ortak paydası da biliniyor..

Ama bir konu var ki, Anayasa bahanesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprağa gömülmesi amaçlanıyor..

Mevcut Anayasa’daki “değiştirilmesi teklif dahi edilmemesi istenen” ilk dört madde..

Dilin, devletin, milletin tanımını yapan bu maddelere top atışı yapan bir “ortak cephe” dikkat çekiyor..

Kimdir bu “cephedeki” ortaklar ?!

PKK ve TÜSİAD…
PKK ile mücadele edersin, vatan için göğsünü PKK kurşununa siper edebilirsin..
Peki TÜSİAD’ı yok edebilir misin ?!
Senden “Türk kimliğini” söküp atmanı isteyen bu para babalarına karşı ne yapabilirsin..
Onları dinleyip kan beynine sıçradığında, serinlemek için soğuk bir gazoza sarıldığında bile, verdiğin para TÜSİAD’a dönüyor ve güç veriyorsa..
Şimdilik yapacağın, milli iradenin nasıl bir kuşatma altında olduğunu kavramaktan ibarettir..
PKK belli, açık düşman.. Bu ülkenin Türk ve Kürt insanlarının düşmanı..Varlığının sürmesi için ülkenin yoksul ailelerinin çocuklarının Türk ve Kürt kökenli gençlerini çarpıştırıyor..
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıkılması için taşeron vazifesi icra ediyor…
Paraleline bakalım.. PKK’nın ağzından çıkanları tekrarlayan aynı hedef doğrultusunda beyanlarda bulunan öteki örgütlenmenin adı ne?.. TÜSİAD…
PKK’nın gücü malum.. TÜSİAD’ın gücü???
Memleketin bütün tersanelerini zapt edip, bütün köşe başlarını tutan güçten “güçlüsü” olabilir mi?!.
TÜSİAD, “gücü” ile geldiği noktadan o kadar emin ki; Türkiye’nin ulusal değerlerinin boşaltılması “emrini”(!) verebilecek cüreti kendisinde buluyor.. Bu cüretini de şöyle açıklıyor:
“..Kısacası bizim cemaatimiz toplumun tümüdür”(!). Peki toplumun tümü için konuşma hakkını nereden buluyorsunuz diyenler de oluyor.
Okumaya devam edin ‘PKK’dan büyük TÜSİAD var !..’

29
Mar
11

DİKKAT TSUNAMİ !.. (2)

“Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı  kaldırımlar.

Ve  yine ;  geniş  düşünüp  yan  yana  yürümeyelim  diye,

dar  kafalı  yaratıldı  insanlar..”

Charles  Bukowski

Van’da Van Milletvekili Özdal Üçer‘in kontrol noktasında tartıştığı bir polisin şapkasını başından alıp, yere fırlatması..

Batman‘da ise, yolu kapatmak isteyen kalabalık bir grubun arasına giren BDP’li Milletvekili Bengi Yıldız‘ın polis araçlarını taşlaması..

Ve nihayet Silopi‘de PKK’nın militan artığı Sebahat Tuncel’in bir Başkomiser’e önce hakaret etmesi ve ardından da tokatlaması..

Gene aynı partiye mensup üç milletvekilinin yol ortasına oturarak, güvenlik güçlerinin işlerini yapmasını engellemesi…

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in polis panzerinin üzerine çıkması...

Bunların tümü rastgele, anında oluşmuş basit hareketler midir?

Aptal olmadığımıza göre bunların tümünün ihanet yolunun kaldırım taşlarını döşeyen, devleti ve devlet güçlerini hiçe sayan, sivil itaatsizliğin en belirgin örneği organize hareketler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

C. Rice’nin kehanetinin (!) gerçekleşmesi için gereken her şey yapılmış, Cezayir ve Tunus’ta başlayan SOROS destekli halk kalkışmaları sınır komşumuz Suriye’yi de zorlamaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın da tam otuz iki kez Eşbaşkanı olduğunu gururla açıkladığı BOP, giyotinin başına geçmiş, millet ve ülkelerin başını koparmak için, bıçağı bilemeye başlamıştır.

Biz istediğimiz kadar esası bırakıp teferruatla uğraşalım, elimize aldığımız baltalarla birbirimizin kafasını keselim, Türkiye için öngörülen bir iç savaş olasılığıdır.

Bu olasılığa rağmen bilmemiz gereken bir gerçek vardır. Mustafa Kemal’in Bağımsızlık Savaşı sonunda Türk milleti ile birlikte kanla, irfanla ve devrimle kurduğu Cumhuriyet’in temelleri son derece sağlamdır.

Ve Atatürk’ün dediği gibi “sonsuza kadar payidar kalacaktır.” Bu nedenle Cumhuriyet için, “Yandı, kül oldu, bitti” demek akla ziyan bir yorumdur.

Bizim yapmamız gereken gerçekleri görüp, tehlikeleri bilerek ülkemiz için yazılan senaryoları derhal yırtıp, “sivil örümcek“in ağından derhal arınmaktır.

Bu arınma şarttır. Gerçek arınmayı gerçekleştirmek ise siyasi düşüncesi ne olursa olsun, her yurtseverin birincil görevidir.

Şimdi Türkiye’nin karşı karşıya bırakılmak istendiği tsunami dalgalarını incelemeye devam edelim.

Geçtiğimiz hafta İsrail’in en çok gazetelerinin birinde, HAARETZ gazetesinde bir makale yayımlanmıştır. Bu makalede Suriye’deki  40.000  Kürt’ün  meydanlara inmek için bir işaret beklediğini yazılmaktadır.

Suriye’de yakılmak istenen işaret ateşi zehirli dumanlarını, aslında bir zamanlar Öcalan’ın ve PKK’nın yuvası olan ülkeyi bölmek için kullanacaktır.

Tunus ve Cezayir’de başlayan SOROS’çu halk hareketinin ölümcül kanser hücresinin yayılma hızını artırarak tüm İslam devletlerine yayıldığını görmekteyiz.

Aynı gazete bu coğrafyadaki tüm İslam devletlerinin parçalanacağını yeni ve çok sayıda devletçiklerin de kurulacağını öngörmektedir.

HAARETZ gazetesi bu domino etkili hareketlerin bundan sekiz sene önce ABD’nin işgali ile depar aldığını ve Irak’ta “Defacto-merkez,Kuzey,Güney” etnik bölgelerin kurulmasıyla da ilk adımlarının atıldığını ısrarla vurgulamaktadır.

Aynı gazete Türkiye’deki “sivil itaatsizlik” eylemlerine de işaret etmekte ancak yorum yapmamaktadır.

Yeni bir Ortadoğu’nun yapılanması olayı 1916-1922 yılları arasında şekillendirilmiştir. Çoğu Osmanlı toprağı olan bu topraklarda İngiliz ve Fransız ajanları kol gezmiş, attıkları ayrılıkçı tohumlardan yetişen kötü filizler Türk askerinin bu cephede arkadan vurmuşlar ve bir bakıma Osmanlı’nın 1.Paylaşım Savaşı’ndaki mağlubiyetini de hazırlamışlardır.

Emperyalizmin yarattığı sanal tsunami dalgalarının etkileri o bölgedeki bazı islam ülkelerinde etkili olacaktır.

Bu yadsınamaz gerçektir.

O coğrafyadaki devletlerin sınırları devrin emperyal patronları tarafından tasarlanmıştır.

Hatta iki İngiliz casusu Getrude Bell ve Lawrence masa başına oturmuş, ellerine aldıkları cetvelle Irak’ın sınırını çizmişlerdir.

Aynı tarihlerde Yüzbaşı Noel Anadolu’da Kürtleri isyana teşvik etmiş, patronların lehine Anadolu topraklarından ayrılmalarını sağlamak için elinden geleni yapmış, ancak Diyap Ağa misali yurtseverler, bu üniformalı ajanın emellerine son vermiştir.

Kardeşin,  kardeşle  çatıştığı  Arap  ülkelerin  hiç  birinin  sınırı  KANLA,  İRFANLA  ve

DEVRİMLE  çizilmemiştir.

Sınırları  Misak-ı  Milli  değildir…

Türk Milleti Cumhuriyet’le birlikte ümmet ve kul olmaktan kurtulmuş, vatandaş olma hakkını elde etmiş, ulus olma bilincine erişmiştir.

O  coğrafyanın  insanlarında  ulus  olma  bilinci  henüz  yerleşmemiştir.

Onlar ya ümmet, ya kul, ya bir diktatörün ezdiği insanlar

Onların tarihinde Bağımsızlık İhtilali yoktur.

Onlar bir nesil feda ederek kanla irfanla ve devrimle bir devlet kurmamış, kuramamışlardır.

Onlar kongreler yapıp bir meclisi de oluşturamamışlardır.

Onların 22 Haziran 1919 tarihli, tüm dünyaya “Ya İstiklal-Ya Ölüm” diye haykıran bir “Bağımsızlık Bildirgesi” de yoktur.

Okumaya devam edin ‘DİKKAT TSUNAMİ !.. (2)’

28
Mar
11

Israrın Asıl Nedeni

“AKP’nin nükleer santraldaki ısrarı nedendir?” diye sorunca Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Cengiz Göltaş’ın yanıtı şöyle oldu:

“Rusya ile yapılan anlaşmada, santralın Rus şirketi tarafından yapılacağı bağıtlandı.

Ancak, Rus şirketin Türkiye’de yan şirketler, ortaklıklar kuracak. Açıkçası, AKP çevresinde kümelenen kimi şirket gruplarının nemalandırılması söz konusu.”

Tüp gaz patlaması ile nükleer sızıntıyı aynı kefeye koyanların derdi buymuş meğer.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da geçen hafta grupta konuya değindi zaten :

“Akkuyu’da yapılmak istenen santral Ecemiş fay hattına 25 kilometre uzaklıkta. Yer lisansı bundan 38 yıl önce alınmış. Aradan geçmiş 38 yıl. Teknoloji gelişti, bilim gelişti, insan bir daha bakar nedir, ne değildir, buraya kurulur mu, kurulamaz mı diye. Niye yaparlar buraya? Nedeni şu: Samsun’dan Ceyhan’a petrol gelecek, orada bir rafineri kurulacak, o rafineri kime ait? Bizim Çalık’a ait değil mi? Acaba bunun bedeli bu mu? Senin bir yandaşın rafineri yapsın diye bütün Türkiye’yi bu kadar riskin altına atmaya değer mi?”

Aday  Yaratma

CHP Van İl Başkanı Halil Kartal, aday olmak için il başkanlığından istifa etmişti. Van 1. sırayı bekliyordu. Duydu ki, kimi genel merkez yöneticilerinin çabalarıyla Van Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Zahir Kandaşoğlu kendisine rakip edilmiş.

2007 seçimlerinde AKP’den aday olmak için odadaki görevinden ayrıldığı bilinen Kandaşoğlu’nun adaylığı, Halil Kartal’ın canını sıkmıştı. Kardeşlerini alıp Ankara’ya geldi, parti yöneticileri ile temas olanağı aradı.

Görüştü mü, görüşmedi mi, öğrenemedik. Ancak, Van’daki durumu yakından izleyenler dedi ki:

“CHP’ye sahip çıkanlar, partili olanlar bir yana itilirse, gelecekte işimiz çok zor…”

Bir  Bilen

Hangi parti yöneticisi, iki genel başkan yardımcılığı odasını birden danışmanı ile birlikte kapladı? Hangi yöneticinin 33 danışmanı var? Hangi yönetici, Ankara’nın en gözde otellerinden birini yardımcıları için kapattı?

CHP’nin baş karar vericilerinden Gürsel Tekin’e soralım bir, bilir belki…

Artist

AKP aday adayları: Mafyaya bulaşmış türkücü İbrahim Tatlıses, cemaatçi gol kralı Hakan Şükür, hop orada zıp burada futbolcu Tanju Çolak…

Bugün yerinde yeller esen ANAP da sona doğru yaklaşırken artistlerden medet umar olmuştu.

Haber  Değil  mi ?

Mektup, değerli bilim insanı Prof. Dr. Orhan Öztürk’ten geliyor:

“19 Mart gecesi, CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in 5N1K izlencesini izlemeyi düşündüm. Güncel konular Japonya’daki nükleer tehlike, Akkuyu nükleer santral projesi, Tayyip Erdoğan’ın Rusya’ya giderken eve alınan bir tüp gazdaki risk ile nükleer santral riskini karşılaştırmış olması idi. Cüneyt Özdemir’in biri bayan iki uzman konuğu vardı. Özdemir, konuya Başbakan’ın sözleriyle başlayarak nükleer risk konusunu önce bayan uzmana sordu. Bayan uzman böyle bir karşılaştırmanın akıl almaz olduğunu söylemeye başlamışken daha cümlesini tamamlamadan ekranda birden kesilme oldu, başka haberler ya da reklamlar araya girdi. Ardından Uğur Dündar’ın birkaç gün önce Star TV’de yaptığını sandığım bir röportajı yer aldı.

Saat 21.00’e dek süreceği duyurulmuş olan izlence tümden silinmişti.

İşin ilginç yanı, kanımca bu çok önemli sansür olayı TV’lerde, gazetelerde hiç haber olmadı.

Yanı sıra, Japonya’daki nükleer tehlike, Akkuyu projesinin tartışılması da tümden medyanın gündeminden silindi.

Ne dersiniz ?

Bunlar artık haber niteliği taşımıyor mu ?”

Ortam dinleme gibi, telefon dinleme gibi başka sızıntılar varken bunlar haber değil artık hocam…

ÖDÜL  ÇELİŞKİSİ

Muhbir ile muhabir arasında, yalnızca bir harflik değil, çok kalın bir ayrım vardır.

Edindiği bilgileri, elde ettiği belgeleri, haber kaynaklarını bir gazeteci, namusu bilir. O bilgi, belge ve kaynakları yalnız ve yalnızca haber yazmak için kullanır. Kimseye vermez!

Örneğin, gazetecilik adına edindiği bilgileri soruşturulsun diye savcılığa ya da emniyete iletmez. Gazeteci haberini yazar, gerisine karışmaz. Haberdeki temaya ilişkin soruşturma açmak ya da açmamak, o soruşturmaya ilişkin belge ve bilgileri edinmekse ilgili kurumların sorumluluğundadır.

Bunları  niye  mi  anımsattık ?

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti; yöneticileri ve muhabirleri soruşturmaya uğrayan “Odatv”ye “internet gazeteciliği” alanında verdiği ödülü askıya almış. Öbür yanda, gazetecilik için edindiği bilgileri bavulla savcılığa teslim etmiş olan Mehmet Baransu’ya verilen ödül ise geçerliliğini sürdürüyor…

İstanbul  Açılımı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır’dan aday olmayacakmış. Duyduğumuz kadarıyla iki gerekçesi varmış:

1- CHP’nin Diyarbakır’da yeterli oyunun olmaması. 2- Deniz Baykal’a yakın Mesut Değer’in kendisine bu ilde karşı çıkması.

Sezgin Tanrıkulu, bu yüzden büyük olasılıkla İstanbul’dan aday gösterilecekmiş.

Biliyorsunuz, Tanrıkulu, CHP’nin Kürt açılımının önde gelenlerinden. Öyle anlaşılıyor ki, açılımı İstanbul’daki Kürtler üzerinden başlatacak… Zaten kendisi partiye Şişli’den üye olmuştu.

Işık  KANSU

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/israrin-asil-nedeni/

Facebook’ta Paylaş Twitter’da Paylaş FriendFeed’de Paylaş

3 Yorum
Yorum bırakın »

  1. recai vural 28 Mart 2011 09:16 :

    Kolaycılık  artık  yok.
    Nükleer  Santral  tehlikesini  bilenler  göbeğini  kaşıyanları  ikna  etmeliler.
    Elektrik, Kimya, Jeofizik, Jeoloji, Atom mühendisleri – NEREDESİNİZ ?.

  2. Normal zamanda mangalda kül bırakmıyorsunuz.
    Bilgeliğiniz,bilim insanları olduğunuzu şimdi gösterin.
    Sade vatandaş olarak bunlara ben yanlız direnemem.
  3. Asker onurlu yaşam arayış desteğini benden bekliyor.
    Yazarlar, Gazeteçiler yazma,  düşünçe  özğürliğünü  benim  sağlamamı  istiyor.
    40 Bin ajan YABANCI öğretmen alınaçak, işsiz 350 bin öğretmen adayı buna benim karşı çıkmamı istiyor.
    CHP’si Fetullahçı Gürsel Tekin’e teslim olmuş – benden KURTARILMAYI bekliyor.
  4. Okumaya devam edin ‘Israrın Asıl Nedeni’
27
Mar
11

CHP’DE SEVİYE DÜŞERKEN OYLAR YÜKSELİR Mİ…

Beyaz Tv’de Salı gecesi yayımlanan Basın Kulisi programında CHP de gündeme gelmişti.

Bu programda parti yönetiminde olan bazı kişilerin tabanda büyük tepki çektiği tartışılmıştı… Bu sırada Hürriyet gazetesi yazarı Yılmaz Özdil’in CHP yöneticisi Sezgin Tanrıkulu ile ilgili olarak “Habur otobüsünden indi CHP otobüsüne” bindi diye yazdığını anımsattık…

İşte bu anımsatma CHP’deki bazı kişileri saldırganlaştırdı ve gerçek yüzlerini deşifre etti!..

Yayına telefonla bağlanan Tanrıkulu, “Habur’dan giren PKK’lıların avukatı” olduğunu reddetmedi!

Güneydoğu’dan oy getireceği iddiasıyla partiye alınan ancak ne ilginçtir ki İstanbul Şişli’den üye yapılan Tanrıkulu, “Benim olmadığım yerde konuşamazsın. Konuşursan… konuşursan!..”diye tehditler savurdu…

CHP tabanı, “insan hakları” ndan sorumlu bu şahsın pervasız tehditleri karşısında şok geçirdi. Gelen telefon ve mailler de gösteriyor ki bu tehditler tabanda infial yaratmıştı…

Dün ise Tanrıkulu’nu partiye getiren Gürsel Tekin daha büyük bir rezalete imza attı! Aynı programda Tekin’in “resmi belgede sahtecilik” ten yargılandığı anımsatılınca o da seviyesini göstermekte gecikmedi.

Herhalde Tekin milletvekili olup dokunulmazlık zırhına kavuşacağını düşünüyor olsa ki, küfür ve tehdit savurmaktan çekinmedi!..

İşte ne yazık ki CHP’de iki numara olan Tekin’in terbiye sınırlarını aşan sözleri… Buyurunuz okuyunuz, partiyi kimlerin yönettiğini, kimlerin halkın umutlarına zarar verdiğini görünüz:

“O lafları onlara yedirteceğim. Bu gazetecilik değil. Bu kadar yavşakça şey olabilir mi?1 değil, 2 değil. Biz de insanız. Sokağa çıkamazlar.”

Küfür CHP’ye yakışıyor mu?..

Tekin bununla da yetinmedi, hayatı boyunca Atatürk’ün partisini destekleyen bir yazar için bakın hakaretlerini nasıl sürdürdü:

“Mehmet Faraç benim partilim filan da değil. Utanırım ben böyle partililerden. Ben 27 yıllık CHP’liyim. Daha dün gelmiş parti üyeliğine utanmadan parti yetkilisi hakkında bunları konuşuyor.”

Tekin’in küfür ve tehditlerine de, kimin yavşak olduğuna da devletin bağımsız yargıçları karar verecektir.

Ancak ona bazı anımsatmalar yapmak seviyeli, terbiyeli her Cumhuriyet yurttaşının görevidir:

Bir: Ben akrabalarımı, kardeşlerimi, iş ilişkisinde olduğum şahısları belediye meclis üyesi yapmadım, genel merkezin arka odalarına oturtmadım!..

İki: Ben sokaklara rahatlıkla çıkıyorum. Çünkü Yargıtay’da yüz kızartıcı bir dosyam yok!.. Yarası olan düşünsün..

Üç: Ben zaten resmi belgede sahtecilikten yargılanan insanlarla birlikte yürümemek için siyasete ara verdim!..

Dört: Bir tarafta böylesine nefret ve öfke uyandıran bir seviyesizlik, diğer yandan, sokak sokak dolaşarak ter döken CHP’nin vefakar yöneticilerinin ve de özellikle kadınlarının çabaları tezat oluşturuyor!..

Peki, seviye bu kadar düşürülürken partinin oyu yükselebilir mi?..

Yorumu gerçek CHP’liler yapsın!..

Tekin’den milletvekiline: Tombala!..

Gürsel Tekin, medyaya yüzlerce kez yansıyan “resmi belgede sahtecilikten ceza aldı” şeklindeki haberleri şaşırtıcı biçimde yalanladı!.. O da yetmedi, daha önce Necla Arat gibi bir cumhuriyet kadınına yaptığı gibi CHP milletvekili Prof. Esfender Korkmaz’a da “tombaladan vekil” diyerek hakaret yağdırdı !..

Okumaya devam edin ‘CHP’DE SEVİYE DÜŞERKEN OYLAR YÜKSELİR Mİ…’

27
Mar
11

2011 Genel Seçimleri

http://www.bobiler.org/k.asp?id=3723

27
Mar
11

Tatlıshakespear

http://bobiler.org/

27
Mar
11

Ergenekoncu (!) Tatlıses kurşunu yedi, girdi listeye !

Samil Tayyar kim ?
Ergenekon mücahidi(!)
Yazdığı kitaplar ortada.
Şamil “Operasyon Ergenekon” adlı çalışmasında Sauna Çetesini Ergenekon örgütünün hücresi olarak tanımlıyor.
Peki bu çetenin bilinen mensubu kim mi ?
İbrahim Tatlıses !
Şamil Tayyar öyle diyor.
Devam edelim.
Şamil Tayyar şimdi ne yapıyor ?
Başbakanla görüştü, müracaatını yaptı ve AKP’den mebus adayı oldu.
Ve bir başka enstantane:
Başbakan Erdoğan malum saldırıda kurşun yiyen İbrahim Tatlıses’i hastane ziyaretinde şunu söyledi :
– “İbrahim bey partimizin milletvekili adayıdır.”
Bu durumda Ergenekon belalısı Şamil ile Ergenekon üyesi (Şamil’in ifadesi ile) Tatlıses AKP’de buluşacak demektir!
Buluşturan kim?
Recep Tayyip Erdoğan!
Merak ediyorum Şamil bu duruma ne diyecek acaba?
Öyle ya var olan tabloda ya kendi kitabını toplattıracak ya da AKP’ye çark edişinin gerekçesi olan Ergenekon soruşturmasının kutsallığını (!) bizzat kendisi çiğnemiş olacak!
Evet sadece bu fotoğraf bile Ergenekon hadisesinin iddia edildiği gibi bir misyonda olmadığı, tersine bu davanın AKP muhaliflerini sindirme amacıyla gündeme getirilmiş olduğunu gözler önüne seriyor.
Değilse tekrar soruyorum:
Şamil Tayyar ile bizzat Şamil’in ifadesi ile Ergenekoncu olan Tatlıses’in, üstelik ikisi de Başbakan’dan çağrı ve teşvik alarak AKP’den mebus adayı olması hangi anlama geliyor?
Şamil yalan yazdı ise o zaman yalancı Şamil’in AKP’de ne işi var?
Yok Şamil’in yazdığı doğru ise Ergenekoncu İbo orada ne arıyor?
Peki işin iç yüzü ne midir?
Yukarıda yazdık, Ergenekon, Tayyip Erdoğan’ın hukukla ambalajlanmış sindirme silahıdır. Şamil de bu silahı medya’da meşru gösterme görevlisi.. Eğer öyle olmasaydı ve tutarlılık söz konusu olsaydı Şamil ile Tatlıses şimdi aynı torbada olmazdı.
Peki Başbakan’ın Tatlıses’e olan ilgisi mi?
Kurşun yediği içindir…
Altını çizerek yazıyorum: İbo kurşunlanmasıydı AKP’nin yanından bile geçemezdi. Erdoğan kurşunlanma olayını yani toplumun Tatlıses’e duyduğu merhameti siyaseten istismar edip oya dönüştürmek istiyor..
AKP’den mebus olmak isteyenler dikkat dikkat :
Yiyin kurşunu, girin listeye !

KİMDEN  YANA !
Abdullah Gül; kimin cumhurbaşkanısınız ?
Kürtçülere güzel günler vaad edici Cumhurbaşkanımız (!) son olanlara suskun !
Hangisine mi?
Pek çoğuna, mesela İmamın Ordusu isimli kitabın daha basılmadan terörist ilan edilmesine !
Mesela TÜSİAD’ın yaptığı alçaklıklara !
Mesela emperyalizmin Libya’da yeni bir senaryoyu uygulamaya koymasına!
Evet bağımsız Kürdistan peşinde koşan bölücülere Çankaya Köşkü’nde, “Bekleyin güzel şeyler olabilecek” diyebilen Gül, ne hikmetse son olanları görmüyor ve Afrika’da safari yapma misali turistik geziler yapıyor.
Abdullah Bey, yazılmayan bir kitabın bile tutuklanması ve bu bağlamda hukuk ambalajı ile ceberutluklar sergilenmesi sizi ilgilendirmiyor mu ?
Siz ki Anayasaya göre hukuk devleti olan bu ülkenin Cumhurbaşkanısınız!
Demokrasi ambalajı ile bölücü Kürtçülerin bile sırtını sıvazlayan siz, bu dehşet hadiseye nasıl kayıtsız kalabiliyor ve gizleniyorsunuz ?
Hitler ve Saddam’ın anlayışında bile olmayan bu rezalete niye susuyorsunuz ?
Devam edelim :
Ve siz !
Okumaya devam edin ‘Ergenekoncu (!) Tatlıses kurşunu yedi, girdi listeye !’

27
Mar
11

LİBYA’DA “İSYAN ORDUSU” KAÇ KİŞİ ?

Libya’da  batı  tarafından  sürekli  abartılan  “isyan  güçleri”nin,  toplam  bin  askerden

oluşan  bir  gücü  olduğu  itirafı  geldi.

Medya  tarafından  “büyük  iç  savaş”  olarak  yansıtılan  tabloda  görece  küçük  bir

isyancı  gücün,  batı  desteğine  yaslandığı  ve  bu  desteği  almak  için  uğraştığı

görülüyor.

Libya’da başlayan isyanın ilk günlerinde batı medyası tarafından oluşturulan, halk desteğine sahip büyük direnişçi kitle görüntüsü, Kaddafi’nin askeri operasyona başlamasının ardından kaybolmuş durumda. Batı’nın şişirdiği rakamlar, bugünlerde isyancı hükümet tarafından dahi yalanlanıyor.

Bu türden bir yalanlanmaya son örnek İngiltere’den geldi. İngiliz televizyon kanalı Channel4, 17 Mart tarihinde yaptığı analizde “isyancı güçlerin kurduğu Bingazi merkezli Libya Ulusal Konseyi’ne bağlı toplam 8 bin kişilik bir kuvvetin olduğunu ve bunların 3 binini Bingazi’yi ölümüne savunmaya kararlı Devrimci Muhafız Taburunun oluşturduğunu” iddia etmişti. Benzer sayılar, batı medyası tarafından sürekli tekrarlanıyor.

“Kazanmak  için  dış  desteğe  ihtiyacımız  var”
Oysa geçen gün bir basın açıklaması yaparak Libya’da durum ve isyancıların pozisyonu üzerine konuşan isyancı hükümetin Maliye Bakanı Ali Tarhuni, “devrimi savunmak için yanyana gelen toplam sadece 1000 eğitimli savaşçının bulunduğunu” söyledi.

35 yıllık sürgün hayatından sonra son yaşanan isyanların ardından ülkesine geri dönen Tarhuni, bu süre zarfında ABD’de Washington Üniversite’sinde ekonomi dersleri vermekteydi. İsyancı kuvvetler tarafından ABD ile bağı sürekli vurgulanan ve bu anlamda öne çıkarılan Tarhuni, “Devrimin başarıya ulaşması için müttefik kuvvetlerinin hava saldırılarının hayati önemi olduğunu” söyleyerek daha önceki süreçteki yardım taleplerini de aşarak, ABD ve müttefiklerini ülkeye yönelik bir operasyona davet etmiş oldu.

İsyancı güçler saflarında “açık konuşan” isimlerden biri olan Tarhuni’nin bu samimiyetinin ardında işin vehametini batıya anlatma kaygısı belli olurken, bu son çıkışının ardında Ecebiye bölgesinde gerçekleşecek olan çatışmalarda ihtiyaç olan hava desteği olduğu konuşuluyor. Ecebiye’yi alarak Kaddafi’nin kalelerinden biri olan Surt’a dayanmayı hedefleyen isyancı birlikler bu hedeflerinin gerçekleşmesi halinde ülkedeki bazı dinamiklerin de değişeceğini savunuyorlar.

“İsyancılara  katılan  ordu  güçleri”  nerede ?

Batı medyası, isyanın başlangıcından bu yana sürekli “isyancıların saflarına geçen ordu birliklerinden” söz etmişti. Oysa isyancılar, şimdi toplam ancak bir tabur askerleri olduğunu söylüyorlar. Tablo, ya batı medyasının baştan beri yalan söylediğini, ya da durumun gidişatıyla birlikte isyancılara katılan askerlerin büyük kısmının şu anda isyan saflarında savaşmadığını gösteriyor.

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/libyada-isyan-ordusu-kac-kisi/

27
Mar
11

“İmralı’daki cani ve kıytırık aydın kehanetleri”

Değerli okuyucum sayın Dilek Göral; size hemen arz edeyim ki bendeniz MHP’den falan milletvekili adayı değilim..
Okuduğunuz haber yanlış..
Kaldı ki; tahminlerin aksine bendeniz MHP’li de değilim…
Efendim,bendenize yazan sayın Göral mektubunu,
“MHP’den adaylığınıza da sevindim. Bir okurunuz olarak tebrikler, hayırlı uğurlu olsun.” diyerek bitiriyor da bu nedenle yukarıdaki açıklamayı yaptım..Neden yaptım..Yarın öbürgün, bir MHP iktidarı çıkar da, biz de icap edip aleyhine yazdığımızda “herif aday olmak istemiş yapmamışlar,kızıyor da yazıyor” demesinler diye..
Neyse asıl konumuz Dilek Göral’ın satırları..
Buyrun..
“Sizin de dediğiniz gibi emperyalist çakallar yine sahnede ve onların ülkemizdeki uzantıları. Doğu, Güneydoğu karışık. Ben aşk meleğiyim diyerek göbeğini kaşıyan adam(!) eli kanlı katil; eğer diyor şu son günlerde, MHP CHP birlikte ya da tek başlarına iktidara gelirse bu halkı ben bile durduramam. Diğer yandan başımızdaki varolan iktidar açık ara farkla yüzde ellilerle tekrar iktidara gelecek propagandası yapan astrologlarla yandaşlar, kıytırık aydınlar,gazeteci geçinenler aynı teraneyi tekrarlıyorlar. Bu iki söylem arasındaki bağa bakar mısınız cani ile söz birliği edilmiş adeta. Hani o teröristle masaya oturuyorsun iddiasına bunu söyleyenler şerefsizdir diyen ve tayfası tarafından.
Burada çocukların kundaktan kafası yıkanıyor, ilkokuldaki çocuklar ‘biji serok apo’ sloganları atıyor. Evin karşısında oturan biri kardeşlerini gönderirken benim yerime de slogan atın, apoya saygı selam ve sevgilerimi iletin diyor. Yutkunduk, sustuk; kanımıza dokundu. Dedim içimden git apona (adının baş harfini büyük yazmak içimden gelmedi) da seni de özgürleştirsin; hepinizi iğfal ettiği, özgürleştirdiği gibi… Halbuki bir kitapta (adını hatırlayamıyorum) onlardan ne kadar tiksindiğini, aptal ve cahil olduklarını yazan ondan başkası değildi ve hâlâ bu insanlar onun kendi haklarını savunduklarını düşünüyorlar.Milletvekili müsvettelerinden biri polise tokat atıyor, diğeri taş atıyor, bir diğeri şapkasını çekiyor başından.Tokat yiyen polis ise kalkıp bu Türkiye’nin normalleşme süreci bunu engellemeye, tahrik etmeye çalışıyorlar diyor. O zaman diyorum ki ben de afiyetle ye tokatını. Madem açılım denen bu saçmalık normalleşme süreci ise…
Padişamız efendimiz de kalkıp bu yapılan bir densizliktir diyor, sözde milletvekilleri ise sen ikiyüzlüsün, salma üstümüze polisini askerini diyerek padişamız efendimizin zamana, mekana ve duruma göre değişen söz ve davranışlarını açığa veriyor. Ama gönül gözü kör insanlarımız görmüyor bunu, görmek istemiyor.İşte güzel ülkemizin geldiği nokta bu, padişahımız ve tayfası eserleriyle ne kadar övünseler az. Kendi vatanımızda parya muamelesi görüyoruz biz, ben artık yaşadığım şehirde boğuluyorum. Vatan ve millet bilinci olmayan bir toplum (Kürtler) Osmanlıdan beri kışkırtılıyor, biraz ittirerek (with a little push) İngilizlerin deyimiyle bu hale getirildiler; ayrılıklarınızı, farklılıklarınızı ortaya koyun diyerek azdırıldılar. Okudukça öğreniyorum ve bizleri yöneten eski ve yenilerin de bu yanlışlığa katkılarını okudukça kahroluyorum. Vatanım, namusum gibi emanetimdir bunu biliyorum.”

Behiç  KILIÇ

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/imrali%E2%80%99daki-cani-ve-kiytirik-aydin-kehanetleri/

27
Mar
11

İşte ileri demokrasi, işte basın özgürlüğü – Skyturk TV CHP aday adayını konuşturamadı

26 Mart 2011 Cumartesi günü, Skytürk televizyonunda Vural Akıncı’nın sunduğu, canlı olarak yayımlanan “Maksimum Sokaktayız” programının yayını ancak 15 dakika sürebildi. CHP Mersin Milletvekili aday adayı Ali Mahir Başarır’ın konuk olarak katıldığı programın yayını “teknik arıza”olduğu gerekçesiyle durduruldu..

(Güncel Mersin-Özel) 26 Mart 2011 Cumartesi günü, Skytürk televizyonunda Vural Akıncı’nın sunduğu, canlı olarak yayımlanan “Maksimum Sokaktayız” programının yayını ancak 15 dakika sürebildi. CHP Mersin Milletvekili aday adayı Ali Mahir Başarır’ın konuk olarak katıldığı programın yayını “teknik arıza”olduğu gerekçesiyle durduruldu.

Program konuğu Ali Mahir Başarır’ın DTP’nin politikalarını eleştirdiği sırada meydana gelen teknik arızaya “yukarılardan” gelen bir telefon talimatının neden olduğu sanılıyor.

Başarır  ne  demişti ?

Ali Mahir Başarır, “Maksimum Sokaktayız” programının sunucusu Vural Akıncının  “Töre cinayetleri ve kadına karşı ayrımcılık yapılması nasıl önlenir?” sorusunu yanıtlarken, töre cinayetlerinin ve kadına karşı cinsel ayrımcılığın Doğu ve Güneydoğu bölgemizde yoğun olarak yaşandığını hatırlatan Başarır, eğitimin öneminin altını çizdi. Töre cinayetlerinin ve kadına karşı cinsel ayrımcılığın ancak Türkiye’nin tüm siyasi partilerinin, kurum ve kuruluşlarının ele ele vermesiyle önlenebileceğini söyledi. DTP’nin bu konuda duyarsız olduğundan yakınan Başarır, “DTP, taleplerini ortaya koyarken, demokratik özerklik, Anadilde eğitim gibi taleplerle geliyor. Anadilde eğitim konusu bizim partimizde de tartışılıyor. Ancak, hiçbir zaman okul, kültür merkezi, bir sağlık kurumu, köprü istediklerini duydunuz mu?” ifadeleriyel DTP’yi eleştirdi.

Yayın  nasıl  kesildi ?

Başarır, DTP politikalarına eleştirilerinin yönelttiği sırada Vural Akıncı’nın kulaklığından gelen sese dikkat kesildiği gözlendi. Kulalklığından gelen sesi dinleyen Akıncı, teknik bir arıza nedeniyle, yayını kesmek zorunda olduğunu bildirdi. Bu sırada program konuğu Başarır’ın şaşkınlığı da gözden kaçmadı. Vural Akıncı dediğini yaptı ve programın yayını durduruldu.

Kuliste  ne  oldu ?

Skytürk Televizyonu üst düzey yetkilileri gelerek Ali Mahir Başarır’dan özür diledi. Ancak beş yılda bir olabilecek bir arızayla karşı karşıya olduklarını bildirerek canlı yayına devam edemediklerini anlattılar. Ancak yetkiller gelmeden önce “yukarıdan” birilerinin Skytürk Televizyonu’nu aradığı, ve teknik arızanın nedeninin bu telefon görüşmesinden sonra ortaya çıktığı kuliste konuşulmuştu.

Türkiye’de  basın  özgür !

Telefonla ulaştığımız Ali Mahir Başarır, programın yayınının durdurulmasına bir anlam verenediğini, susturulduğunu düşündüğünü söyledi. “Üzülmem gerekir ama, kızgınım. Bazı çevrelerin işine gelmeyen sözler ettiğim için susuturulduğumu düşünüyorum. İşte aday olmamın en önemli nedeni bu. Türkiye hızla tek yerden çıkan sesin duyulabildiği, muhalif seslerin şu veya bu biçimde susturulduğu bir ülke haline getiriliyor. Yargı da tamamen iktidara bağlandı. Basın özgürlüğü ancak iktidara yaranmaya çalışan basın yayın organları için geçerli. Türkiye’de hızla baskıcı bir yönetim kuruluyor. Ben bunlara katlanamıyorum. Bunlara da ancak AKP’den kurtularak, CHP ile halkın iktidarını kuduğumuzda dur diyebileceğimizi biliyorum.” ifadelerini kullandı.

Yaşadıklarının; seçim sürecinde CHP’nin propoganda çalışmalarını engellenebileceği izlenimi verdiğini de söyleyen Ali Mahir Başarır, “Muhalefet partilerinin seçim propogandalarının engellendiğ bir ortamda seçimler göstermelik olur.” dedi.

güncelmersin.com

http://www.ilk-kursun.com/2011/03/iste-ileri-demokrasi-iste-basin-ozgurlugu-skyturk-chp-aday-adayini-konusturamadi/

27
Mar
11

BAHÇELİ’DEN BOYNER’E BOYKOT ÇAĞRıSı…

Bahçeli  TÜSİAD’a  savaş  açtı

“Milliyetçilere  sesleniyorum,  Boyner  ailesinin  ürettiği  malları  boykot  edin”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TÜSİAD’ın anayasa değişikliği raporuna ilişkin, “Basiretli, vatansever, istihdam yaratan, eli öpülen iş adamlarına sesleniyorum; bu maskaralıktan ya TÜSİAD’ı kurtarın veya TÜSİAD’ı temsilden vazgeçin. Vatanseverlere, milliyetçilere sesleniyorum; TÜSİAD’ın yöneticisi olan Boyner ailesinin mallarını almaktan, kullanmaktan vazgeçin, protesto edin” dedi.

Bahçeli, Kütahya’nın Hisarcık ilçesinde belediye tarafından inşa edilen tesislerin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin milli devlet, üniter yapı ve toprak bütünlüğü açısından çok riskli bir tehdit altında olduğunu” söyledi.

Ülkenin önemli bir kesiminde bölücü terörün yaygınlaştığını ve devletin buradaki kontrolünü kaybettiğini savunan Bahçeli, şöyle devam etti:

“Bunların hepsine çanak tutan kim? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İçişleri Bakanı olan zat, demokratik açılım zırvasıyla ülkeyi yıkıma götüren zat. Şimdi ise sessiz. Polisi tokat yiyor, polisin arabası tahrip oluyor, polis panzerinin üstüne bir Belediye Başkanı çıkıyor, sesi çıkmıyor. MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanını ise görevden alıyor, 23 aydan beri mahkemesi devam ediyor. Ancak Diyarbakır Belediye Başkanına, yolsuzluğu boğazına kadar gelmiş Kayseri Büyükşehir ve Elazığ belediye başkanlarına karşı kayıtsız. Bütün bunların yanında Sayın Başbakan, kendi aklınca Obama ile görüşerek çözüme kavuşturabileceği zeka üstü dış politikayla ülkeyi, dünyayı yönetmeye çalışıyor. Burnunun dibindeki acıyı, ızdırabı, devlet saygınlığının ayaklar altına alınmasını görmüyor.”

-”İYİ  VE  KÖTÜ  ADAMIN  OLDUĞU  TÜRK  FİLMİ  ÇEVRİLİYOR”-

MHP Genel Başkanı Bahçeli, “Türkiye’de iyi adam ve kötü adamın olduğu 1950-60 dönemlerinin siyah-beyaz filmler gibi oyun oynandığını” iddia etti.

Senaryoda kötü adamın bazen PKK, bazen bir başkası, iyi adamın ise her zaman AKP olduğunu savunan Bahçeli, şunları kaydetti :

Okumaya devam edin ‘BAHÇELİ’DEN BOYNER’E BOYKOT ÇAĞRıSı…’

27
Mar
11

Çivisi Çıkan Ülke !

CHP, Libya politikasını önce onaylayan açıklamalar yaptı.

Sonra kimi sakıncalar öne sürdü.

MHP’nin açıklamaları çok daha sert.

NATO’nun Libya’da ne işi var diyen,

hava ve deniz operasyonlarına karşı çıkan hükümet ise, öne sürdüğü dayatmaların Batı’da fazla ciddiye alınmadığını ve Libya olayında devre dışı kalmakta olduğunu görünce…

…bu kez ben olmayınca NATO’nun Libya’da ne işi var diye kimine göre viraj aldı, kimine göre daha önceki söylemlerinden bir günde dönüverdi.

RTE; NATO’ya şu veya bu biçimde katılmaya karar verdi.

Partilerin hükümeti eleştiren açıklamaları günlerce gündemden düşmedi.

Önceki gün gizli bir oturumda -herhalde- hükümet muhalefet partilerini izlediği politikaların ne kadar isabetli olduğuna ikna etmiş ki…

…dün gazeteler hükümetin Libya’ya NATO emrinde asker göndermeyi içeren tezkeresinin üç partinin; AKP, CHP ve MHP oylarıyla kabul edildiğini bildiriyordu…

Dışarıda hükümete eleştiri, kapalı oturumda hükümet politikalarını yansıtan tezkereye muhalefetin evet oyu vermesi -ola ki- siyasal tutarsızlık diye yorumlanabilir ama…

…partilerimiz; hep bir ağızdan ulusal yararlarımız söz konusu olunca elbette iktidar muhalefet ayrımı söz konusu olamazzzz diye ülke severlik marşları söyleyebilirler.

***

Siyasal tutarsızlıkların sorgulanabileceği umudu, olasılığı belirdiği sırada… ne Libya, ne tezkere! Basılmamış bir kitaba polis baskını manşetleri kapladı.

Gazeteci (Ergenekon sanığı) Ahmet Şık’ın baskısı gerçekleşmemiş “İmamın Ordusu” kitabının taslağı İthaki Yayınevi’ndeki harddiskten silindi.

Ahmet Şık’ın bir başka gazeteciye görüşünü almak için gönderdiği kitabın bilgisayarındaki kopyası da…

Baskınlar nasıl başladı, gelişti?

Polis 49 sayfalık bir rapor hazırladı. Savcılık raporu 12. Ağır Ceza’ya gönderdi.

Mahkeme: “…kitap içeriğinde terör örgütünün (Ergenekon) propagandası yapıldığı, örgüt talimatıyla kitabın bastırılarak sansasyon ve dezenformasyon yapılması planlandığı, yargılanan örgüt üyelerine moral ve motivasyon verilmeye çalışıldığı anlaşıldığından…” tüm nüshalarına el konulmasına karar verdi.

Basılmamış, bir iki kopyası bilgisayarlarda olan kitap artık büyük merak konusu.

Kimileri İmamın Ordusu kitabının Fethullah Gülen’in marifetlerini açıkladığı için daha basılmadan Fethullahçı polislerce el konulduğunu korka korka söylüyor, yazıyor.

Kimileri de dijital çağda basılmayan kitaba mahkeme kararıyla yasak çıktığını… kimileri Sultan Abdülhamid devrindeki sansür uygulamalarına dönüldüğünü…

Velhasılı  dostlar;   ülkenin  çivisi  çıktı,  çivisi..!!!!!

***

Bir işadamı (Cem Boyner) çıkıyor. “Bu ülkede insanların mutluluğu, onuru, haysiyeti… bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir” diyor. Eleştirilerin hedefi olunca “Sözlerimden bölünmeye razı olduğum şeklinde bir anlam çıkarmak ancak kötü niyetlilere ve okuduğunu anlamayanlara özgü bir davranıştır” diyebilen bir açıklama yapıyor.

Oysa bu açıklama Cem Boyner’in; ne söylediğini ve söylediğinin hangi anlama geldiğini hâlâ anlamadığını gösteriyor.

Okumaya devam edin ‘Çivisi Çıkan Ülke !’




İstatistikler

  • 2,203,609 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar