Nisan 2010 için arşiv

30
Nis
10

Arda TURAN 1 MAYIS’a katılacak mı..?

Tarih, 29 Aralık 2009.
Yer, İstanbul Tabip Odası’nın Cağaloğlu’ndaki merkezi.
Patlayan flaşların ve kameraların karşısındaki isim, futbol dünyasını yakından ilgilendiren bir haberi müjdeliyor.
O isim kim?
Bir zamanlar Galatasaray’da ve Milli takımda top koşturan, sol tandanslı fikirleriyle birçok sporcunun bilincini berraklaştıran, seneler sonra da Aksaray’da kasa taşıyan bir işçi olan Metin Kurt‘tan başkası değil.
Yıllardır üzerinde tartışılan sporcuların sendikalaşması mevzuunu 70’li yılların sonunda hayata geçirmeye çalışan ilk isimlerden biri olan Kurt, 80 darbesiyle birlikte kesintiye uğrayan bu süreci yıllar sonra tersine çevirmeyi başardı ve bugün SPOR – SEN‘i hayata kazandırdı…
DİSK bünyesinde kurulan sendika 12 Eylül’le beraber sekteye uğrayan spor emekçilerinin örgütlenme girişiminde yeni bir evreyi oluşturuyor. Sendika sporun her dalının her kademesinde görev alan amatör, profesyonel spor emekçileri örgütlenmeye çağırıyor.


Kurt, o gün sendikanın amacını şu sözlerle açıklıyordu: “Spor-Sen’in amacı; Emeğin en yüce değer olduğu ilkesinden hareketle; spor emekçilerinin haklarının güvencesini, spora ve sporcuya özgün koşulların bilimsel yöntemlerle değerlendirildiği bir Spor İş Yasası’nın çıkarılmasında görür. Bunun için kurumlaşmış spor yapılarında çalışan emekçilerin ekonomik, demokratik ve sosyal haklarını savunmak, geliştirmek ve güvence altına almak doğrultusunda, Spor İş Yasası’nın çıkartılmasının sağlanması hedefiyle, uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak tüm gücüyle mücadele etmeyi temel amaç ilan eder.”
Kurt’un yukarıda bahsettiği Spor İş Yasası’nda yer almasını düşündüğü en önemli konulardan biri ne sizce ?
Söyleyelim;

Sporun  bir  finans – kapital  sektörü,  sporcuların  da  birer  işçi  olduğu  hususu…

Bu hususla birlikte spor-futbolcu olgusuna sınıfsal bir bakış açısı getiren sendika, Türk sporunu bir bataklığa benzeterek, “Şike, bahis, mafya, teşvik primi, kölelik düzeni, futbolcu simsarı, doping… Ne ararsan var. İlk işimiz bu bataklığı kurutmak” diyor.
Gününün büyük bir bölümünü Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde geçiren Metin Kurt, bugünlerde 1 Mayıs’a hazırlanıyor.

Okumaya devam edin ‘Arda TURAN 1 MAYIS’a katılacak mı..?’

30
Nis
10

UĞUR DÜNDAR NASIL SANSÜRLENDİ ?

Hafta sonu Antalya’da yapılan İsmail Cem Televizyon Ödülleri Gecesi’nde ilginç gelişmeler yaşandı. Gecenin organizasyonuna CHP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sahip çıkması nedeniyle salonda genel anlamda Sosyal Demokrat kesim ağırlıktaydı.

Gecenin önemli ödüllerinden birini de “Ömür Boyu Başarı” dalında usta haberci Uğur Dündar aldı. Dündar, kendisini TRT’de keşfeden rahmetli Genel Müdür İsmail Cem’i sitayişle andı ve çok da güzel bir konuşma yaptı.

Ama Kanaltürk başında töreni izleyenler bu konuşmanın önemli bir bölümünü izleyemedi.

Töreni CANLI yayınladığını iddia eden Kanaltürk, Uğur Dündar’ın konuşmasının bir bölümünü alenen sansürledi.

Yandaş basında artık “Kraldan çok kralcı” tavra alışkın olduğumuz için araştırdık.

Twitter üzerinden töreni paylaşan isimler Uğur Dündar’ın “kesilen” konuşmasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’i eleştirdiğini söylediler.

Salondakiler Dündar’ın büyük alkış aldığını söylüyor ama bizler de bütün Türkiye gibi bir soruya yanıt arıyoruz:

Kanaltürk Uğur Dündar’ın Gökçek’i eleştiren sözlerini nasıl sansürledi..??!!!!!!!

30
Nis
10

Hektor…

Nisan ayındaki kitap eklerinden birinde Homeros’a ilişkin güzel bir yazı vardı.

“Edebiyat  25 yüzyıldır,  Homeros’tan  besleniyor” diyordu.

Homeros, Troya savaşlarını öylesine güçlü bir dille anlattı ki, zaman geçtikçe ‘İlyada’nın, ‘Odysseus’un ömrü artar.
Troyalılara saldıran Akhaların kahramanı Akhilleus, Troyalıların yiğidi Hektor, Akha ordusunun komutanı Agamemnon yüzyıllar sonra da önemli tarihsel olayların simgesi oldular.
Anlatılan odur ki, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde Hektor için övgü dolu sözler söyledikten sonra, “Troya’nın da öcünü aldık” der.
1915 Çanakkale Savaşları’nda İngilizler Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’u işgal etmek için çıktıkları seferde Başkomutanlık gemisinin adını “Agamemnon” koydular.
Yenildiler…
Yine anlatılan odur ki, Atatürk de “Troya’nın öcünü aldık” diye mırıldanır, tarihe “Çanakkale geçilmez” diye yazdırırken.
Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Osmanlı’ya mütareke imzalattırılırken seçilen geminin adı bir sözü anımsatır:
Agamemnon.
***


Hektor, bir başka şekilde alır tarih sahnesindeki yerini…
Savaşın en ateşli bölümünde Akhilleus Troyalıları püskürtürken “kudurmuş” gibi saldırır. Troyalılar korkar, hepsi surların içine sığınır.
Dışarıda, surların dışında, korumasız tek kişi kalır:
Hektor…
Troyalılar onun da surların içine girmesi için yalvarır. Dinlemez. Müthiş bir iç hesaplaşmaya girer.
Bir yanda kaçıp surların içine sinmek; bir yanda kaderin dayattığı, Troya’yı, ülkesini koruma mücadelesini yiğitçe verip ölmek…
Bir ara korkuya da kapılır ama yılgınlığa düşmez. Gözleri çoktur korkunun, çok şey üretir. Onu yendin mi, ötesi kolay!
Tanrılar da Hektor’u korumaktan vazgeçer.
Hektor mücadeleden vazgeçmez…
Akhilleus’un karşısına çıkar.
Çarpışırlar ve Hektor ölür!
Akhilleus kazanmıştır ama, kahraman Hektor’dur.

Okumaya devam edin ‘Hektor…’

29
Nis
10

Bir Yurtsevere Mektup (59)

Sevgili kardeşim Balbay,

Bir haftalık boşluktan sonra yeniden merhaba… Ülkemde baş döndürücü hızla gelişen olayların (kepazeliklerin mi demeliydim?) bir bölümünde çok uzaklarda, Avustralya’daydım… Sydney’de, deyim yerindeyse senin ayak izlerini takip ettim.. Her gittiğim yer sen, Gülşah ve Yağmur tarafından ziyaret edilmişti!.. Ve sen bunların tümünü zaten “Anzak Türkleri” kitabında anlatmıştın… Böylelikle bana yazacak bir şey de bırakmamış oldun, aşk olsun!..

Sydney’de yiğit, yürekleri ülkemiz için çarpan çok sayıda yurttaşımızla tanıştım… Sen tümünü de tanıyorsun… Konferansım sırasında adının geçtiği her yerde alkışlarla gözyaşları birbirine karıştı.. Sevginin, dostluğun, kardeşliğin, 20 bin kilometre uzakta nasıl özenle korunduğuna, nasıl bir içtenlikle anlatıldığına tanık oldum…

Ülkeme, buruk, sıkkın, bıkkın bir halde döndüm!.. Teknolojinin böylesine çıldırdığı bir dünyada, değil Avustralya’ya, Mars’a da gitsen fark etmiyor kardeşim, özellikle olumsuz her türden haber gelip “şıp” diye buluveriyor insanı… Karanlığın en koyusuna çekilmek istenen bu güzelim ülkede, yine aymazlıklar, yine teslimiyetler, yine en azgın kuşatılmışlıklar tüm içler acısı hali ve hızıyla devam ediyordu, utanç verici değil mi?..

Bu denli boğucu gibi görünen hallerin yanında güzellikler yok muydu?. Hem de nasıl; İzmir Kitap Fuarı’nda yüzlerce, binlerce okur Cumhuriyet Standı’na akın etti.. Alev Coşkun, Mehmet Faraç, Sevgi Özel, Ataol Behramoğlu ve benim imzaladığımız kitapların yanında hep senin kitapların vardı…

İzmir’in aydınlık insanları her imza atışımızda seni sordular, yanında olduklarını özenle vurguladılar, bilesin…

Okumaya devam edin ‘Bir Yurtsevere Mektup (59)’

29
Nis
10

Atlantis’ten canlı yayın azz sonra…

Nuh’un gemisini buldular iyi mi…
12 metreymiş.

*
4’er metreden 2 fil koy…
*
Daraşlık bi gemiydi demek ki.
*
Soksan soksan dikine 2 tane zürafa sokarsın, yılanları zürafaların bacaklarına sar, hadi diyelim maymunlar da fillere bindi, iskelede bekleşen gergedanlar nereye sığacak? İster misin, Nuh’un gemisi diye Nuh’un sandalını bulmuş olalım…
*
Veya, Nuh’un gemiciğini.
*

Manşetler bunlarla dolu artık…
“65 senelik sır… Barış Manço
ile Cem Karaca kardeş miydi?”
“Süleyman Demirel’in kızı var.”
“Cudi Dağı’nda petrol bulundu.”
“Behlül cipini satıyor.”
“İstanbul’da UFO görüldü.”
*
Sık sık ararlar bizi…
– Allloo!
– Buyrun?
– UFO var, fotoğrafını çekin.
– Kimsiniz?
– Kazım, Bayrampaşa Taksi’den.
*
Sanırsın, uzay mekiği astronotudur Kazım, NASA’dan arıyor… Dünyanın en pahalı benzinini ödüyor haberi yok, UFO gelse, en önce onun haberi oluyor.
*
Şuna ayrıca bayıldım…
“Anayasa oylamasına ucu ucuna yetişen Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın attığı depar, dünya 100 metre rekorunu kıran Jamaikalı atlet Hüseyin Bolt’u bile kıskandıracak nitelikteydi.”
*
Breh, breh, breh…

Okumaya devam edin ‘Atlantis’ten canlı yayın azz sonra…’

29
Nis
10

Geçen hafta yurtta

Duy  da  inanma :  PKK   ABD askeri  vurmuş !

Toplama gazete Habertürk’ün son bomba transferi biliyorsunuz Taraf’tan Amberin Zaman. Amberin Zaman, ilk işinde Kandil’e gidip PKK elebaşı Murat Karayılan ile görüşen Amberin Zaman, bir yazı dizisi halinde yaptığı görüşmeyi yayımladı.

Amberin Zaman, Karayılan’ın ağzından öyle iddialara yer verdi ki biz de ister istemez duy da inanma dedik. Eminiz okuyunca siz de inanmayacaksınız.

Karayılan’ın birinci iddiası, Tokat-Reşadiye’deki PKK saldırısını aslında PKK’nın yapmadığı. Karayılan, “Reşadiye olayı bizim hareketimizin merkezi olarak düzenleyip tertiplediği bir eylem değildi.” demiş. Zaten Amberin’e göre de eylemi İran’a yakın Cemil Bayık’ın kontrolündeki güçler yapmış. Klasik PKK bölünüyor tezleri ve PKK’yı aklama çabaları.

Karayılan’ın bir diğer ilginç açıklaması da PKK’lıların ABD askeri vurmalarıyla ilgili. PKK gibi ABD tarafından kurulan ve onlarca yıldır ABD’nin köpekliğini yapan bir örgütün ABD askeri vurmuş olması gerçekten de inanılmaz geliyor. Amberin Zaman bu iddiayı ABD Büyükelçiliği’ne sormuş ama bir cevap alamamış. En fazla PKK’lıları eğitirken yanlışlıkla bir ABD askeri ölmüştür. Pentagon da eğitim zayiatı deyip geçmiştir. Obama’ya “Sayın Başkan”la başlayan mektuplar döşeyen Karayılan’ın gerçekten ABD askeri öldürdüğüne inanmadınız değil mi?


Teşekkürler  Radikal

Yaptığı haber için Obama protestosu fotoğrafı bulamayan Radikal, TÜRKSOLU’nun 5 Nisan 2009 tarihinde yaptığı eylemin fotoğrafını koydu.

Geçtiğimiz hafta Radikal gazetesi yaptığı bir haberle bizi oldukça şaşırttı. Biliyorsunuz neredeyse her altı ayda bir yabancı bir şirket anket yapar. ABD’nin dünyada ne kadar sevilip sevilmediğini anlamaya çalışırlar. Bu anketlerin değişmez bir sonucu vardır. Dünyanın en antiemperyalist ulusu olan Türkler, anketi hangi şirket yaparsa yapsın muhakkak çok büyük oranlarla birinci gelir.

Radikal’de geçtiğimiz hafta Salı günü, “Obama dünyaya yarandı, bir tek Türklere yaranamıyor” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde BBC Dünya Servisi’nin Kasım 2009-Şubat 2010 arası 28 ülkede 29 bin 977 kişiyle yaptığı ankette, Obama’nın uyguladığı politikalar ile dünya üzerinde ABD’nin imajını epey düzelttiğine yer veriliyor.

Özellikle Bush döneminde yerlerde sürünen ABD’nin imajının Obama ile birlikte hızla yükseldiği bilgisi de haberde veriliyor. Anlaşılan Radikalciler de Obama’nın başkan olmasından ve ABD’nin imajını düzeltmesinden oldukça memnunlar. Hatırlarsanız aralarında Radikal’in de bulunduğu medya camiasının tamamı Obama seçimleri kazanınca adam sanki Türkiye’nin başkanı olmuş gibi sevinmişlerdi.

Radikal’in haberinde yalnızca iki ülkede ABD ve başkanı Obama’ya olumsuz bakışın arttığı bilgisine yer veriliyor.

Radikal’i  kızdıran  iki  ülke  ise  Türkiye  ve  Pakistan.

Radikal, Türkiye ve Pakistan’daki olumsuz tablonun nedenlerini araştıracağına tutmuş Türkiye ve Pakistan halkını suçlamış.

ABD’nin bu iki ülke üzerindeki planları göz önüne alındığında iki halkın ABD’den nefret etmesinin nedenleri de ortaya çıkar.

Okumaya devam edin ‘Geçen hafta yurtta’

29
Nis
10

Geçen hafta dünyada

Mars’ta  Kürt  var  mı ?

Nobel “Barış” ödüllü Obama, gözünü Mars’a dikmiş.

ABD’nin Irak ve Afganistan’daki işgal güçlerinin başkomutanı olan Obama, dünya bırışına katkılarından dolayı bu “barış” ödülüne, görevinin daha ilk yılında layık görülmüştü.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi’nin (NASA) merkezinde ABD’nin yeni dönem uzay faaliyetlerine deyinen Obama, 2030’ların ortalarında Mars gezegenine insan gönderilebileceğini belirtmiş.

Ay ötesi yolculuk yapabilecek araçların tasarlandığını belirten Obama, Bush’un başlattığı projenin devam ettirileceğini söylemiş.

Proje?

Demek oluyor ki Bush’un başlattığı bir yere demokrasi götürme projesi, bu kez dünya sınırlarının dışına taşacak.

Bugün Afgnistan ve Irak, yarın Mars!

Görevi Bush’tan devralan ödüllü Obama, Irak’ta olduğu gibi bu kez Mars’a demokrasi götürecek anlaşılan.

Peki, Irak’a demokrasi götürme projesinde ABD’nin en büyük yardımcıları kimdi?

Kürtler.

Peki Mars’ta Kürt var mı?

Mars’ta insan yaşadığına dair şu ana kadar edinilen bir bilgi yok.

O zaman Obama’nın yanında bir miktar da Kürt götürmesi gerekecek.

Bu sözümüzden alınacaklar olabilir.

“Ne demek Mars’ta Kürt yok. Kürtlerin atası Marslılar” diyebilecek çıkar mı çıkar.

Komik mi?

Komik ama “Kürt tarihi” iddiaları da en az bu kadar komik.

Öyle ya kendisine tarih arayan Kürtlerin atalarının kim olduğu konusunda neler söylenmedi ki?

Medler dediler olmadı, Sümerler dediler olmadı…

Uzaylılar demişler çok mu ?

Okumaya devam edin ‘Geçen hafta dünyada’

29
Nis
10

AKP ve PKK’ya karşı “tek yumruk” olalım.!!!

Ahmet Türk’ün  burnuna  üzülenler,  şehit  polislere  üzülmedi !

AKP ve PKK'ya karşı tek yumruk olalım!

Ahmet Türk’ün Samsun’da yumruklanması belli çevreleri çok rahatsız etmişti. Basında maalesef TÜRKSOLU ve Yılmaz Özdil dışında bu olayın sebepleri ve sonuçlarına dair doğru değerlendirme yapan çıkmadı. Herkes şiddeti kınıyordu. Kahrolsun saldırgan! Saldırgana ölüm! Saldırgan tutuklandı!

Ve tabi mağdur Ahmet Türk’ün ne kadar sağduyulu, ne kadar aklı selim sahibi, ne kadar serinkanlı ve ağırbaşlı bir insan olduğuna dair methiye yazıları döşediler.

Ancak hiçbiri o sağduyulu, ağırbaşlı adamın, birebir sahip çıktığı terör örgütünün 30 yıldır bu ülkeyi nasıl kana buladığını, Türk milletini nasıl tehdit ettiğini, batıda ya da doğuda masum insanları nasıl öldürdüğünü, askerimizi, polisimizi nasıl katlettiğini anlatmadı. Varsa yoksa Ahmet Türk’ün burnuydu!

Ve ardından “yumruk olayının sorumlusu nasıl “faşist ve ırkçı” Türklerse sonuçlarına da katlanacak olan yine o “‘faşist ve ırkçı’ Türkler olacaktır” mealinde yazılar yazıldı.

Osman Baydemir yumruk olayından sonra tehditler savurmuştu hatırlarsak, “Bu saldırı 7’den 70’e Kürt halkına yönelik bir saldırıdır. Kürt halkının onuru, gururu ve haysiyeti hedeflendi. Hiçbir alçak ve şerefsiz benim halkımın sağduyusu ile oynayamaz. Sadece Samsun’da deli yoktur. Diyarbakır ve Van’da da vardır.” diye…

Basınımız güya şiddeti kınamaktaydı ama Ahmet Türk’ün partisinden Belediye Başkanlığı yapmakta olan bu adamın tehditlerini kınamak şöyle dursun bu tehditlerde haklılık payı aramaktaydı.

Ve tehditler adresini buldu, misilleme gerçekleşti.

PKK Samsun’da 2 polis memurunu şehit etti.

Kırılan bir buruna karşı 2 polis memurunun canı…

Tersten okursak, ölen binlerce insanımıza, ocağına ateş düşen binlerce askerimize polisimize karşılık sadece kırılan bir burun ve bunun üzerine bir millete atfedilen koca bir ırkçılık damgası…

Şehitlerin ardından barışseverler, şiddet karşıtları, sağduyulu yazar çizer tayfası bir anda sessizliğe büründü.

Tıpkı diri diri yakılan Serap’ın cenazesinin ardından olduğu gibi…

Tıpkı diğer şehit cenazelerinde olduğu gibi…

Okumaya devam edin ‘AKP ve PKK’ya karşı “tek yumruk” olalım.!!!’

29
Nis
10

Deniz Gezmiş’le yaptığımız röportaj – 2 –

29
Nis
10

Nereden Başlamalı..?

Dünya medyasında yorumculuk haftada en fazla üç gün, uzmanlık bağlantılıdır.

Bizde her gün her konuda yazı yazma, yorum yapmanın zorluğu tartışılmaz.

Her gün okunabilir, hele de anlamlı yazı yazdığına inanmak bence sağlıksız bir ruhsal halin yansımasıdır.

Ülkemizde yorum yapan gazeteci için kabul edilebilir tek gerçek ise konu bulmanın değil, konular yumağı içinde seçim yapabilmenin sorun olduğudur.

Benim gibi profesyonel habercilik kökenli iseniz, haberin dayanılmaz çekiciliği, en günceli yakalayabilme tutkusu içinde, güne ilişkin konudan konuya atlamaktan, belki de o güne ilişkin en anlamlı, bilgiyi de içeren yazıyı yazamama noktasına gelirsiniz…

Bugün de aynı tuzağa düştüğümü itiraf ediyor, sabahtan son dakikaya, değişen konu başlıklarımdan kimi öne çıkan vurgulamaları sizlerle paylaşmak istiyorum…
Sabah haberlerinden Bayan Başkan’ın, Emine Erdoğan’ın Avrupa Parlamentosu’nda yapacağı bir dizi etkinliğe takmıştım.
Başbakanlık padişahlık gibi aile bağlarını da içeren bir görev midir ki, Türkiye Cumhuriyeti adına Bayan Erdoğan Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak bir dizi etkinliği, haberlerden öğrendiğimiz kadarı ile 3 konuşma görevini birden üstleniyor ?
“Kadın bakanlarımız yok mu ki ülkemiz, kadınları adına Başbakan eşi, bir anlamda resmi sözcülük görevi üstleniyor” sorusunu sormayacağım.
Yürekli bir AKP’li çıkarsa belki parti içinde bu anlamda bir sorgulamayı yapabilir ?
28
Nis
10

Neyini yazayım..?

Görüyorsunuz, herkes biliyor.

Vali biliyor.
Polis biliyor.
Jandarma biliyor.
Savcı biliyor.
Bakan biliyor.
Başbakan biliyor.
*
Bir senedir.
*
Siz öğrendiniz diye, kızdılar…
*


Sizin öğrenmemeniz lazımdı.
*
Halbuki…
Bakın, neyi öğrenmemeniz
gerektiğini yazmadım ama, pekâlâ biliyorsunuz aslında ne bildiğinizi…
*
Ve, sanki bilmiyormuş da, öğrenmek istiyormuş gibi, yazmamı istiyorsunuz.
*
Boş verin yazıyı.
Söyleyeyim en iyisi.
Şarkı var böyle çünkü.
Bizim değil.
Bizi anlatan.
*
Herkes biliyor…
Dövüşün hileli olduğunu.
Herkes biliyor…
İyi adamların kaybettiğini.
Fakirler fakir kalır.
Zenginler semirir.

Okumaya devam edin ‘Neyini yazayım..?’

28
Nis
10

Hoşçakal Amiralim…

Vedii  Amiral’in  komaya  girdiği  haberini  kızından  öğrenmiştik  ve  Ulusal Parti’yi  kurma  çalışması  son  aşamasındaydı.

Ama  Vedii  Amiral  bu  sevinçli  haberi  duyamayacaktı.

Oysa  bu  partinin  ilk  üyelerinden  olmayı  ne  çok  isterdi.

Yapayalnız  geçen  ömrünün  son  5-10  yılında  yanında  olabilmiştik,  o  da  olabildiğimiz

kadarıyla.  Kendisi  çok  çok  fazlasını  hakeden  biriydi  elbette…

Hoşçakal  amiralim,  yalnız  değilsin…

————————————————————————————————————————

Seyretmeyen  bir  subay

“Bak ben seni çok severim. Böyle kitaplar taşıma. Başın belaya girer.”

Der ve şöyle ekler albay:

“Yani sen şu sosyalizm gözlüğü ile mi gezeceksin karargahta?”

Karşısındaki subay patlar:

“Ulan koskoca albaysın ama cehaletin albaylığı malbaylığı olmuyor. Bir kez gözlük değil sözlük bu sözlük!”

1966 yılında elinde “Sosyalizm Sözlüğü” ile karargahta dolaşan o subay Vedii Bilget’tir.

Yıllar yıllar sonra 2010 yılında mezarı başında toplanacağımız devrimci subay…

27 Mayıs sonrası yükselen devrimci hareket elbette içine subayları da almıştır.

1968’e gelindiğinde 27 Mayıs’ın üstünden yıllar geçmiştir ve Vedii Bilget kendi kandine düşünmektedir:

“Ülkenin gidişi gidiş değildi. İktidar savaşındaki siyasiler hiçbir şeyi umursamıyorlardı. İslamcı-Şeriatçı güçler gemi azıya almış, yasaklanmış tarikat ve mezhepler siyasal kimlikler edinmişlerdi. Atatürk’ün tam bağımsız cumhuriyeti, Amerikan sömürgesi olmuştu. Ekonomi bir avuç işbirlikçinin elinde, çalışan tüm kesimleri ezmek için bir araçtı. Gençler öldürülüyor, 27 Mayıs’ın aksine biz izlemekle yetiniyorduk. Peki ne olacaktı bu memleketin hali?”

Evet Vedii Bilget en hassas gerçeği söylüyordu:

Ülke sömürge oluyordu, Şeriat yükseliyordu…

Gençler öldürülüyordu…

Ve Ordu seyrediyordu!


En üstte Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu Vedii Bilget’in cenaze töreninde Amiralin kızlarına baş sağlığı dilerken. Üstte ise Talat Turhan Vedii Bilget’in mezarı başında.

Vedii Bilget kendi kendine soruyordu, ben seyredeceklerden mi olacağım?

1968’in üzerinden 4 yıl geçtikten sonra Ordu’dan emekli edilen devrimci subayların arasındadır ve rütbesi de Tuğamiraldir.

Emekli edildikten sonra sokakta arkadan biri ona seslenir, döner Vedii Amiral geriye ve bir kadın öğretmen dostunu görür.

Bu Esved öğretmendir.

Şöyle der Esved öğretmen:

“Seyirci kalmamışsınız. Ama seyirci olmaya zorlanmışsınız.”

2010 yılının Nisanında Vedii Bilget bu dünyadan göçerken, mezarı başında toplanan ya da toplanamayan subayıyla siviliyle herkes benzer bir çelişkiyi yaşıyordu:

Seyredenlerden mi olacağız?

Önce  vatan,  sonra  emek,  sonra  ben

Vedii Bilget seyredenlerden olmamayı seçmiş bir subaydı.

Annesinin adı Atiyye’ydi.

Bugünkü Türkçeyle “armağan” demekti.

Babası bir gün oğluna neden adını Vedii koyduğunu şöyle anlatır:

“Senin adını Vedii koydum. Vedii emanet edilen demek. Atiyye’mi sana emanet edeceğim zamanı gelince.”

Annesi hemen itiraz eder:

“Vedii koydum adını, yurdun kurtuluşu için ben savaşamıyorum, savaşı sana emanet ediyorum.”

Genç subay Vedii Bilget anne ve babasının iki görüşü arasında yetişir ama “ana” ile “anavatan” arasında sıkışıp kalmaz:

Aslolan vatandır; analar oğullarını vatan için doğururlar çünkü.

Nitekim Vedii Bilget de daha sonra şöyle anlatacaktır seçimini:

“Belki de annemin sözlerini daha önemsediğimden, hep kendime emanet edilen bir yurt esenliği için çabaladım durdum. 30 yıla yakın meslek yaşamımda İstanbul Mecidiyeköy’de ancak 60 küsür metrekarelik bir ev sahibi olabildim.”

Yıllar sonra evine yerleşmek ister ama ev kiradadır. Kiracıyı çıkartıp eve yerleşmeyi kendi sosyalistliğine aykırı bulur ve çıkartamaz kiracıyı. Üç katı fiyata başka bir ev kiralar ve oraya yerleşir.

Önce vatan diyen bir devrimci, sonra ben dememiş, sonra emek demiştir, emekçi demiştir çünkü…

Amerika’nın  istenmez  adam  ilan  ettiği  amiral

O farklı bir dönemin farklı bir subayıydı.

Ayrıcalık tanınmış bir kurumun mensubu olsa da ayrıcalıkların arkasına saklananlardan değildi.

“Darbecilik”ten emekliye sevkedilmişti ama aslında “darbeci” değil toplumsal bir devrimciydi.

Okumaya devam edin ‘Hoşçakal Amiralim…’

27
Nis
10

Ali “Sanal Alemde” Meşhur oldu

image

Memleketimden İnsan Manzaraları…

Nazım Hikmet’in kaleminden dökülen satırlarda hayatın gerçekleriyle yüzleşiriz, İşte Karabük’ten bir insan manzarası, Karabük’ün en işlek caddesinde bir köşede görürsünüz “O”nu… Çoğu kimse ismini bile bilmez. Görür, bakar ve geçer… Şimdi haberdeki fotoğrafından hemen tanımışsınızdır… İsmini bilmiyorsunuz ama tanıdınız, bildiniz… Aslında bilmediğimiz o kadar çok derin bir hikâyesi vardır ki, uzun uzun anlatılacak… Kimdir, kimlerdendir? Onun bu halde olmasının sebebi nedir? Kim bilir neler vardır bu gizemli hayatta…
İsminin Ali olarak bilindiği bu genç adam için internetin popüler paylaşım sitesi Facebook’da bir sayfa açıldı. Açılan sayfada yüzlerce Karabüklü genç “Ali” için düşüncelerini yazıyor.
Ali’yi tanıdığını söyleyen, Ali’den korktuğunu anlatan, Karabük’ten çok uzakta olduğunu ama Ali’yi bile özlediğini söyleyen, Ali’yi öven hatta eleştiren yazılar…

http://www.facebook.com/group.php?gid=112702245410748

Karabük’ün bunca sorunu varken, şimdi Ali’nin hayatımı kaldı diyenler vardır. Evet Karabük’ün işte son durumu, YORUM sizlerin.

http://www.karabukgazeteciler.com/haber/ilceler/karabuk/4066.html

26
Nis
10

KİMİNLE DALGA GEÇİYORSUN AHMET ALTAN ?..

Anlayamadığımız Kürt açılımının adı Demokrasi açılımı diye değişince ne yalan söyleyeyim daha çok korktum. Kürt açılımından korkma nedenim açılımın olacağından değil, söylenip de olmayacağını bilmemden kaynaklanıyordu. Bir partinin siyasi bir konuda açılım istemesi ve onu gerçekleştirmesi için kendi parti programında o açılım konusuyla ilgili bitakım veriler ve açıklamalar olması gerekiyor. Bunlar yokken ister iktidarda olun, ister muhalefette atacağınız hiçbir adım inandırıcı olmaz. “Diğer partili arkadaşlar, sivil toplumcular, sanatçılar, sinemacı ve şarkıcılar ve de hatta yazarlar, bana bişeyler fısıldayın, ben açılım yapacağım…” diyerek açılım yapmak isteyenler ve onu destekleyenler bugünkü duruma gelir ve bana göre komik duruma düşerler.

AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan Kürt açılımını başlatacaklarını söylediğinde ilk demeci “Parti içindeki Doğu ve Güney Doğu’lu milletvekilleri arkadaşlarımız demeç vermesinler…” olmuştu. Bu açıklama sadece parti diktatörlüğüyle bağdaştırılamaz, burada söylenmek istenen partinin hedefinin ne olduğunun bilinmemesi ve konuşması gereken milletvekillerinin konuyu Erdoğan’dan daha fazla bilmeleridir.

Neyse ki Kürt açılımı isim değiştirdi de neyi, ne için savunacağımızı bilmediğimiz şeyi, illa da demokrat olma adına savunmaktan kurtulduk. Çünkü son dönem demokrasi anlayışında böyle bir mantık var, darbeye karşıysan ciddi bir asker sendromuna tutulman gerekir, darbeleri sadece askerlerin yaptığına inanır ve nerdeyse son aşamasına gelmekte olan sivil darbeyi görmezsin. İşte tam burada demokrasi açılımı dendi ve ben gerçekten korktum. Kendi diktatoryasını kurmak isteyen AKP’nin bilmediği bir konuda açılım yapması beni ürkütmüştü. Çünkü önünde sonunda Kürt açılımını sağına soluna sorarak öğrenir ve kimi kandırıkçı şeyleri yapardı. Ama demokrasi aynı şey değil, kendi istemediği bişeyi başkalarına sorarak da öğrenemezdi, neyse ki bilmediği açılımın da adını değiştirdi de rahatladık.

Açılım güya bitti ama hükümet inatla toplantılarını devam ettiriyor. Şarkıcılar, sinemacılar, oyuncular, sanatçılar çağrıldı, son olarak da yazarlar çağrıldı. Ben bütün toplantılara karşı çıkanlardanım, nedenim de çok basit, sanatçı muhalefettir, iktidara karşı yeni ve doğruları üretip sunandır, iktidarla beraber olup “Bunu beraber nasıl çözeriz.” diyen bir sanatçı grubu ben görmedim. Sanatçı eleştirilerini müziğiyle, filmiyle, resmiyle, karikatürüyle, yazısıyla ortaya koyar ama asla bunları hükümetle tartışarak çözüm aramaz. Getirdiği önerilerin çoğunu zaten iktidar beğenmez, beğeniyorsa o sanatçıda yada yazarda bence bir eksik vardır.

Okumaya devam edin ‘KİMİNLE DALGA GEÇİYORSUN AHMET ALTAN ?..’

26
Nis
10

EN ÇOK HANGİ TÜR SEKSİ SEVERSİN Yıldıray OĞUR ?

AKP iktidara geldiğinden beri Türkiye’de demokrasi tartışması kadınlar üzerinden yapılıyor. Demokrasinin başka tartışılacak yanı kalmadı, varsa yoksa kadın, türban, haşema tartışılıyor. Türkiye’de sol da bu tartışmaların içinde, feministler de, solculuğumuzun yada feministliğimizin derecesi bu konulara evet yada hayır deyişimize bağlı. Yada sola kimi yasaklar uygulanmaya çalışılıyor, bunu belirleyen yada belirlemeye çalışan da eski solcu Libre-el-al ekibi… “Niye Çillerler, Ağarlar yok bu davada, hatta Meral Akşenerler, Abdülkadir Aksular yok, böyle derin devlet davası olmaz…” diye yazdığımda Ergenekoncu oluyorum, Anayasanın değiştirilmeye çalışılan üç maddesine karşı çıkınca CHP’li ve Atatürkçü, oluyorum da oluyorum. Yazmaya başladığımdan beri askeri ve sivil darbelere karşı olan üçüncü grubun çıkması gerektiğini, derin devlet sorununu ancak sosyalist bir iktidarın çözebileceğini, çünkü bütün iktidarların derin devlete bulaştığını yazdım, ama ne olduğu belli olmayan AKP demokrasisine inanmadığım için, gerçek demokrasiden korkan Sorosyalistler bunu anlamak istemediler.

Aylardır bunları düşünüyorum, sonunda aklıma aşağıdaki fıkra geldi: Temel’e sormuşlar, en çok hangi tür seksi seviyorsun, diye…

Temel: Grup seksi seveyrum!..

Dursun: Ula ne anlaysun ondan!..

Temel: Kaytarması kolay olayı…

Kendini hâlâ solcu yada sosyalist olarak tanımlayan kesimlere cuk oturan bir fıkra bu, çoğunun geçmişine baktığında sol içindeyken de sola yararı olmayan, tam tersi zararı olan kişiler bunlar… Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur da kendine göre bir demokratlık testi yapmış, ne yalan söyleyeyim ben utandım okurken, o bu yazımı okurken utanır mı bilemem ama hiç mi hiç umudum yok…

Bu fotoğraf laik Türklerin demokratlık testidir. Hani sürekli AKP’yi ve dindarları demokratlık testine tâbi tutuyorlar ya. Muhafazakâr-milliyetçi bir tabanı olan bir parti ne yapsa demokrat bulunmuyor ya. “Milli davamız” Kıbrıs’ta devletin kırmızı çizgilerini ihlal ediyor, askeri karşısına alıp derin devletin üzerine gidiyor, Ermenilere, Kürtlere, Alevilere, Romanlara açılıyor, “onun ürünü” denen 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmeye, “Türk-İslam sentezcisi” 12 Eylül darbecilerini mahkeme karşısına getirmeye çalışıyor ve yine de AKP demokrasi yolunda yürüyen bir karıncaya bile benzetilmekten imtina ediliyor ya. Üç yıl önce Arınç’ın “Dindar Cumhurbaşkanı” sözü yüzünden az kalsın darbe olacaktı. Arınç sadece dindar bir siyasetçi olarak, değil Kürt sorununda, askerî vesayet krizlerinde açık sözlü çıkışlarıyla bir demokrat olarak da rahatsızlık yaratıyor. Eğer AKP Anayasa Mahkemesi’nin kararında söylendiği gibi laiklik karşıtı eylemlerin odağındaysa o odağın merkezinde de herhalde Bülent Arınç oturuyor. Geçen hafta oğlunu evlendirdi Bülent Arınç. Fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla Türk laiklerinin memlekete demokrasi kisvesi altında şeriat getirecek bir takiyyeci zannettiği Bülent Arınç şeriatı daha kendi evine bile getirememiş. Bu fotoğraf Bülent Arınç’ın söz konusu olan oğlu ve gelini bile olsa insanların bireysel tercihlerine saygı duyan bir demokrat olduğunu ortaya koyuyor. Peki, siz Türkiye’nin laik demokratları, oğlunuzun bir başörtülü kadınla evlenmesini Bülent Arınç kadar olağan karşılayabilir miydiniz? O halde kim daha demokrat? Kim bu demokratlık testinden başarıyla geçti?

Okumaya devam edin ‘EN ÇOK HANGİ TÜR SEKSİ SEVERSİN Yıldıray OĞUR ?’

26
Nis
10

Asarım, keserim ben bir demokratörüm…

AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’ı demokrat bulanlara kimileyin acımıyor değilim. İçim “CIZZZZZZZZZZ” ediyor o konuştukça. Erdoğan demokrat olmadığını kanıtlamak için elinden geleni ardına koymuyor ama eski zamanlarda ve hatta “Fiiiiiiiii” tarihinde kendilerinin de demokrat olduğunu söyleyenler benim gibi Türkiye’de demokrasiyi yaşamadıklarından dolayı Erdoğan’ı ve hatta kendilerini dahi demokrat sanmaya devam ediyorlar.

Farz-ı mahalle baskıları onları hiç ilgilendirmediği gibi Erdoğan hakkındaki kalpazanlık davası ve doğal olarak bu davanın sanığı olma hali onlara Türkçe dilbilgisi derslerindeki –de hali yada –eeeeeeeeeeeee halı kadar basit geliyor. Siz istediğiniz kadar –eeeeeeeeee ama hali demeye başlayın onlar bu dosyadaki kalpazanlığın neyle ilgili olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Büyük bir olasılıkla kalpazanlığın sadece sahte para basmak olduğunu düşünüyor ve bu davanın açılmasını da demokrasiye vurulan bir darbe diye adlandırıyorlardır.

Ancak ne yapsalar olmuyor, AB’nin isteği ve zoruyla yapılan kimi yasa değişiklikleri bir patiyi yada insanı demokrat yapmaya yetmiyor. Hele o insan lümpen tavırlı Recep Tayip Erdoğan gibi biriyse sizin onu demokrat sanmanız onu sadece güldürüyordur bence ve hatta çevresine de “Nasıl yutturdum ama…” diye gülümsediğini bile sanıyorum. Biri yutturuyor, diğeri yutuyor, yutan yada yutmuş gibi görünen de bize yutturmaya çalışıyor.

O yüzden Erdoğan’ı demokrat bulanlara acıyorum, gerçi onlar da dayanamıyor ve arasıra “Bu kadar da olmaz ama…” deseler bile bu yüzden demokratik Erdoğan’dan demokrasi fırçaları yiyorlar…

Son yaşanan olay bana göre demokrat Erdoğan’ın gelebileceği son nokta ve kendisini demokrat sananlara da vereceği en son ders. Çünkü konuştuğu insan yaşını başını almış biri değil, daha çocuk ve çocuk olduğu için de kandırması çok zor. 23 Nisan günleri koltuklarını çocuklara bırakıyorlar ya, bence içleri gidiyordur. Erdoğan bu kez yerini 4. sınıfta okuyan bir kız çocuğuna bırakmış ve başlayayım mı diyen çocuğa  “Artık yetki sende, ister asar ister kesersin…” diye yanıt vermiş.

Çocuğun neler hissettiğini düşünmek bile istemiyorum ama asmayacağı ve kesmeyeceği kesin belli, yoksa orada Erdoğan’a “Uzat bakimmmmm şöyle bir kelleni, ucundan acık götürüverim…” diyebilirdi…

Tam tersini yapmış kız çocuğu, başkanlık isteyen Erdoğan’la aynı düşüncede olmadığını söylemiş ve bu ülkenin bir cumhuriyet olduğunu belirtmiş.

Yine kimileri cumhuriyetin ne anlama geldiği derslerine başlayacaklardır ama bence çocuk başbakanın diktatörlük cumhuriyeti istemediği kesin.

Okumaya devam edin ‘Asarım, keserim ben bir demokratörüm…’

25
Nis
10

ÇAL BE ENGİN DAVULUNU…

3-4 yıl önceydi sanırım, Moğollar’ın Paris’te konserleri vardı. Bu gecelere genellikle gitmiyorum, çok yakın tanıdıklarım, özlediklerim olursa gidiyordum. Daha önce de Cezmi Ersöz konuşmacı olduğunda, Suavi ve Edip Akbayram geldiğinde gitmiştim. Ya yurt dışında yaşamaya 14 yaşımdan beri alışkın olmamdan yada belli bir yaştan sonra yurt özleminden çok dost özlemi çekmeye başlamamdan olsa gerek Moğollar’ın da konserine gittim.

Konsere Engin Yörükoğlu’nun kızı ve torunu da gelmişti, Fransa’da yaşıyorlar. Biz laflarken Engin daha çok torunuyla hasret gideriyordu. Top oynuyordu onunla, fotoğraflarını çektim ama bilgisayarım çalınınca gitti o fotoğraflar, sanırım kızında ve kendisinde ayrıca var.

Paris konserinden 4 gün sonra Almanya konseri vardı, o yüzden orada kalmaya karar verdiler. Ne de olsa daha önceleri yaşadıkları yerdi, Engin meyhane bile açmıştı Paris’te, eski aşçısını bulduk beraber.

İkinci gündü sanırım, metroya bindik, kocaman bir müzik markete gideceğiz, yeni çıkan CD’leri alacaklar… Üçümüz de beyazlamışız artık, en gençleri benim ama o kadar beyaz olunca belli olmuyor artık yaş farkı. Üçümüz de uzun saçlı ve saçlarımız arkadan bağlı, benim koltuğumun altında Hürriyet Gazetesi, Cahit Berkay’ın da Milliyet. Metronun ortasında 2 Kürt bizi süzüyor, tanıdılar sanırım diye düşünüyorum, birazdan gelecek ve konuşacaklar.

Metrolarda hemen hemen bütün yabancılar kendi dillerini yüksek konuşur, bu bir kompleks midir, yoksa başkalarının anlamaması mı rahatlatır bilemem ama gerçekten rahatsız edicidir. Birdenbire 2 Kürt’ten biri arkadaşına “Yahu agam, bu Türkler çok başarılı, baksana Fransızlara bile Türkçe gazete okitiler…” dedi ve biz kahkahayı basmamak için ayrı yönlere baktık. Aynı anda gülersek onları rencide edebileceğimizi düşündük ve inene kadar 3 yabancı gibi bekledik metroda.

Üç uzun saçlı Türk kafalarına yatmamıştı sanırım…

Okumaya devam edin ‘ÇAL BE ENGİN DAVULUNU…’

25
Nis
10

Taksim’deki anma “törenine” karşı bayrak yakılması

1915  olayları  için  Türkiye’de  de  ilk  kez  anma  töreni  düzenlendi.

Erivan’da  ise  Türk  Bayrağı  yakıldı…

İSTANBUL – Taksim Meydanı’nda oluşturulan ”temsili anıta” karanfiller atan ve burada mum yakan gruptakiler, alkış tutup çeşitli sloganlar attı.

Grup adına açıklama yapan Zeynep Tanbay, 1915’te Türkiye’nin nüfusu henüz 13 milyon iken bu topraklarda 1,5-2 milyon Ermeni’nin yaşadığını belirterek, ”Ermeni vatandaşlar mahalle bakkalımız, terzimiz, kuyumcumuz, marangozumuz, kunduracımız, sınıf arkadaşımız, öğretmenimiz, milletvekilimiz, subayımız, arkadaşımızdı” dedi.

Ermeni vatandaşların, kapı komşuları, dert ortakları olduğunu ifade eden Tanbay, ”24 Nisan 1915’te gönderilmeye başlandılar. Onları kaybettik. Artık yoklar. Büyük çoğunluğu aramızda yok. ‘Büyük felaketin’ vicdanlarımıza yüklediği büyük acı ise olanca ağırlığıyla var. 95 yıldır büyüyor” diye konuştu.

Gruptakiler, açıklamanın ardından alkışlar ve sloganlar eşliğinde Galatasaray Meydanı’na kadar yürüdü.

Açıklama ve yürüyüş sırasında ara sokaklardan gelerek Türk ve Azerbaycan bayrakları açan ve kalabalığa sözlü müdahalede bulunan bazı karşıt gruplar, polisin uyarısının ardından dağıldı.

Anmaya; Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Aslı Erdoğan, Avi Haligua, Ayhan Bilgen, Ayla Yıldırım, Ayşe Batumlu, Baskın Oran, Cafer Solgun, Cengiz Aktaş, Deniz Zarakolu, Dilek Gökçin, Doğan Tarkan, Eren Keskin, Erol Köroğlu, Ferhat Kentel, Fethiye Çetin, Garo Paylan, Halil Berktay, Hayko Bağdat, Hürriyet Şener, Lale Mansur, Mahir Günşıray, Neşe Düzel, Perihan Mağden, Roni Margulies, Semra Somersan, Ufuk Uras, Yalçın Ergündoğan, Yaman Yıldız, Yasemin Çongar, Yıldız Önen ve Zeynep Gambetti de katıldı.


25
Nis
10

Ya İstiklal Ya Ölüm

Adı  Birinci  Dünya, yenik  çıktık  savaştan

Türkler  bitti  dediler,  geçti  artık  iş  işten

Kuşatmaya  alındı  Anadolu’m  dört  baştan

Çakallar  sofrasında  memleket  dilim, dilim

Her  taraf  zapt  edildi,  her  taraf  bölüm, bölüm


İngiliz, Fransızlar  bir  yandan  da  İtalya

İştahları  kabarmış, salya  akıyor, salya

İstanbul, Çanakkale,  gitmiş  Konya, Antalya

Mondros  anlaşması  ki  zalimden  daha  zalim

Bir  senaryo  yazıldı,  savaştan  daha  elim


Ordu  terhis  edilmiş,  silah  da  yok  yetesi

Herşey  bunla  bitmiyor,  daha  vahim  ötesi

Kurulmaya  başladı, Ermeni, Rum  çetesi

İçerden  kemiriyor,  sinsice  milim  milim

Yüzlerce  yıl  bekledim,  budur  diyor  emelim


Yığılmış  enkaz  gibi  kahır  üstüne  kahır

Tarifin  imkanı  yok,  durum  ağır  mı, ağır

Yönetici  gaflette,  gözler  kör,  kulak  sağır

İhanet  batağında  kaybolmuş  akl-ı  selim

Ne  akıl  sır eriyor,  ne  de  pozitif bilim


Amerikan  mandası,  İngiliz  himayesi

Diyen  beyinsizlerin,  yükseldi  çatlak  sesi

Ümit  kesmek  yok  bize  de, vermeden  son  nefesi

Bu  millet  çıkacaktır, yarınlara  sağ  salim

Bir  güneş  doğar  elbet, aydınlanır  cemalim

Okumaya devam edin ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’

25
Nis
10

57. Alay Şehitlerimizi Rahmetle Anıyoruz…

1 Ağustos 1914 Almanya’nın Rusya’ya harp ilânı ile I. Dünya Savaşı başlamış; Almanya, Avusturya-Macaristan ve sonrada İtalya’nın katılımıyla oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri olarak ikiye bölünmüştü.
29 Ekim 1914 Osmanlı Devleti de bu savaş da Almanya’nın yanında yer aldı.

Çanakkale cephesindeki muharebeler, önce İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin boğazı zorlamasıyla; sonra da, karada devam etmişti.

23 Mart 1915 Gelibolu’da 5. Ordu kuruldu, komutanlığına Alman Generali Liman von Sanders atandı.26 Mart 1915 günü Gelibolu’ya geldi.
18 Nisan 1915 Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümenin, 5. Ordu’nun genel ihtiyatini oluşturmak üzere Bigali’ye gönderildi.
Kara harekatına hazırlık için kıyılar dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, düşmanın her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’di.
Çanakkale’yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’na ve Kumkale’ye asker çıkarmalarıyla Çanakkale’de İngilizlerin Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde çıkarma harekatı ile kara savaşları başlamış oldu.
Düşman durmadan saldırıyordu. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardı. Bu durum çok tehlikeliydi.Yarbay Mustafa Kemal, Ordu Komutanı Alman General Liman Von Sanders’ e bütün mevcut kuvvetlerin emrine verilmesinin ve bundan başka çare kalmadığını bildirdi. Alman General “Çok gelmez mi ?“ diye sorduğunda Mustafa Kemal “ Az bile gelir “ diye cevap verdi.
Düşman çıkarması 26 ve 27 Nisan günleri de devam etti. Ancak, Bigali’den gelen Atatürk komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin kahramanca savunması karşısında düşman geri çekilmeye mecbur edildi.
25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu’nda karaya çıkıp Conkbayırı Kocaçimen tepelerini almak üzere olan Anzak Kolordusunu Türk birliklerinin yaptığı devamlı süngü hücumları ile 20 bin kişilik Anzak birlikleri denize kadar sürüldü.
Anafartalar muharebeleri süresince çok kanlı taarruz ve hücumlarla Conkbayırı, Kocaçimentepe mevziinin Anzaklar eline geçmesine mani olunarak, bütün cephe korundu.
Çanakkale Muharebelerinde, dillere destan olan Türk birliklerimizin gösterdiği kahramanlık hikayesinde bir Alayımızın ayrı bir yeri vardır.
Bu Alay; 19. Tümen’in 57.nci Alayı olup Atatürk’ün Büyük Nutkunda sözünü ettiği, Arıburnu Muharebelerinde tümü Şehit düşen ünlü Şehitler Alayıdır.

Okumaya devam edin ’57. Alay Şehitlerimizi Rahmetle Anıyoruz…’




İstatistikler

  • 2,203,615 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2010
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

En fazla oylananlar