Ağustos 2007 için arşiv

25
Ağu
07

Nihat Genç Röportajı

Son olarak ‘Amerikan Köpekleri’ isimli bir kitap çıkaran Nihat Genç, SKYTURK’te yayınlanan ‘Ne Var Ne Yok’ programına katıldı.. İşte programda Serdar Akinan’ın sorularını yanıtlayan Genç’ten çarpıcı açıklamalar…..

Serdar Akinan: Nihat 81.yılda Cumhuriyet ne ifade ediyor?

Nihat Genç: Derin mevzular konuşacağız yani bugün. Bugünlerde halkımız da derin mevzular konuşuyor. Cumhuriyet gitti gidiyor.Satıldı satılıyor.Önce ben bir cumhuriyet çocuğuyum, sonra da 81 yıl kutlu olsun ve bu cümleden hala heyecan duyuyorum.
Cumhuriyet çok büyük bir proje ve bu proje eğer bizler çalışırsak devam edecek. Devam etmesi için de yazarlık yapıyorum ben. Çok şey var tabi yani bugün Cumhuriyet’in üzerinde tartışacağımız.

Kör topal bugüne kadar geldik. Fakat unutmayalım ki, dünyanın çokta nedameli bir bölgesinde bir cumhuriyet kurduk. İsviçre öyle 2 tane kanton. Siyaset teorilerinde geçer İsviçre’nin demokrasi yani 2 milyonluk, 3 milyonluk. Yani çokta önemli değildir.. Bizim Of’ta da Of’un 2 tane köklü ailesi vardır; Çakıroğulları ve Sarıalioğulları.

Onlar da Belediye’yi yönetir öyle. Çok önemli değildir onların yaptığı, ordan bir ders çıkmaz bize. Ve aydınlar, yazarlar öyle İsveç diyerek, İsviçre diyerek bu toprağa bir şey getiremezler. Öyle belediye ilişkileridir onlar. Küçük biraz gelişmiş sivilleşmiş kabile anlaşmalarıdır. Bizim için çok şey ifade etmez. Bizim karşılaşacağımız kendi ülkemizdeki kavramları ve Cumhuriyet’ten ne anladığımızdır.. Karşılaştırdığımız ülkeler Fransa’dır, İngiltere’dir,Amerika’dır.

Serdar Akinan: Neden Fransa, ABD?

Nihat Genç: Çünkü biz büyük devletiz. Büyük tarihi devletler var. Biz her 200 yıl bir iki devlet doğuruyoruz. Bulgaristan’ı doğurduk, Yunanistan’ı doğurduk. Bir sürü devlet doğruyoruz. Ve bu topraklardan milyonlar akıp geçiyor. Yani mesela sadece Cumhuriyet döneminde bu topraklara Kırım’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Suriye’den, Irak’tan ve İran’dan milyonlar aktı geçti. Mesela enteresandır yurttaşlık projesine en yatkın dışardan gelen göçmenler oldu. Yani çerkezler oldu, boşnaklar oldu. Büyük projedir ‘Cumhuriyet’. Üzerinde çok fazla konuşmamız lazım.

Serdar Akinan: Ama bugünlerde de en çok tartışılan şey bu…

Nihat Genç: Ben Cumhuriyet’e çok büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum. Cumhuriyet’in şöyle bir hatası vardır, eleştirisi vardır. Eleştiriyi bizler getiriyoruz. Bu projeyi ulus devlet yani ulus ordu, ordu devlet üstlenmiştir. Yani cumhuriyeti korumayı çoktan halkın kendisinin alması lazımdı.. Uluslaşma projesini yani burdaki etnik coğrafyalarla renklerle, dinlerle bütünleşmeyi halkın kendisinin, ulusun kendisinin alması lazımdı. Bu bir şekilde halka verilmedi. Bizler üvey evlat gibi “Cumhuriyet’in çocuklarıyız” diyoruz kendimize ama Cumhuriyet bunu bir şekilde bize yedirmedi, koklatmadı, bunu halka vermedi. Devlet ve ordu geleneği içerisinde bu proje oluşturulmaya çalışıldı ama proje güzeldi ve ben bu projenin çocuğuyum. Ve Mustafa Kemal titreyerek konuşacağımız bir insandır her zaman. Yani bazı şeyleri insan duygulanmadan söyleyemiyor. Yani biz Mustafa Kemal’e din verdik, dinimizi aldık.

Osmanlıcamızı aldık hilafetimizi verdik. Niye? Bir yurttaş toplumu kursun diye. Eğer bugün gidip bu Cumhuriyet’i Avrupa’ya teslim ediyorlarsa bunların hepsini istiyorum ben. Bu toprakların denetimini ve bu projeyi halka vermediler. İsyanım yani benim şahsi isyanım, bu noktada.. Benim burdan söyleyeceğim çok hızlı bir şekilde öyle ya da böyle bu uluslaşma projesini bizim elimize almamız lazım devletten. Aslında bunu sosyal demokrat partilerin alması lazımdı ama sosyal demokrat partilerde bu ordu devlet geleneğine bitişti ve yapıştı, eklemlendi. Yani bir Ecevit döneminde Ecevit biraz mesafeyi aştı.

Biraz orduyla 75’li yıllarda. Keşke o dönemlerde Ecevit’in kurduğu sosyal demokrasi projesi 20-25 yıl yaşasaydı. Benim şahsi düşüncem şu, içinde bu toprağın çok büyük etnik kültürlerini barındıran sosyal demokrasi 20 yıl kadar önce uluslaşma projesini devletten ve ordudan ele geçirseydi kendi aydınları ve kendi sivil kurumlarıyla bugün çok daha mutlu konuşurduk. Ama biz yine umutlu konuşmak zorundayız. Mustafa Kemal’in kurduğu genç Cumhuriyet bugün Fransa’dan yaşlı. Fransızlar 2. Dünya Savaşı’nda bitirdi işi. Avrupa, 2. Dünya Savaşı’nda bitirdi işi. Ulus devletleri götüremedi. Şimdi bizi de götürmeyin diyor. Başka paradigma buldu kendine. Bunun arasında konuşmak isterim.

Etniği biraz açalım istersen. Hırvatları tanırsın. Orda damalı desenli bir elbiseleri var, formaları da öyledir. Başka da birşeyleri yoktur. Fakat folklorik bir şey milli giysi olmuştur onlar için. Ortaya da bir Bizans haçını koyup bayrak yapmışlardır. Mesela Galler, ekose etek giyer, ekose eteklerin içinde gayda çalar. Bunu bizim Trabzon ve Rize’ye de götürebiliriz. Rize’de de peştemallerin bir deseni vardır. Peştemalli kadınlar arkada düğün alayına giderken önde tulum.. İşte sana ordan folklorik bir değer.. Bu folklorik değerden tarih içerisinde milli bir şey olabilir mi? Bence son 300 yılın en büyük siyasal teorisi budur ve bütün teoriler bunun üzerine çalışıyor. Çarpışıyor da… Etnik kültürler tehlikeli de.. Mesela nedir tehlikeli olan… İşte önümüzde Yugoslavya örneği.. Şimdi bazı arkadaşlarımız sevk paranoyası gibi suçlamalar yapıyorlar. Bu, ciddi bir paranoyadır. Ama bugün onun örneği Yugoslavya’dır. Bence Yugoslavya çok ciddi..

Hepimizi hasta edecek kadar paranoyak bir şeydir. Bosna-Hersek gibi küçük bir şey kuruyorsun, içine de başka bir Sırp Cumhuriyeti diye birşey kuruyorsun.. Bunu şuna benzetebiliriz. Artık etniklerin üzerinde yürüdüğü zaman dünya, bir insanlık bahçesine değil,hayvanat bahçesine dönüyor. Zebralar ayrı, filler ayrı, gergedanlar ayrı.. Niye? Dalaşıyorlar! Demek ki, siyaset, başka bir şey yapmalı.. Bütün etnikleri de bir yanyana getiren birşey yapmalı. Bu yüzden yurttaşlık projesi yani Cumhuriyet projesi çok ciddi bir projedir. İçinde asimileyi barındırır.. Yalnız Fransa, ihtilali yaptıktan sonra birkaç cumhuriyet değiştirdi. İşte 3.Cumhuriyet 1. Dünya Harbi’ne kadar 2 şeyin çok üstünde durdu. Biri ordu, bir diğeri de okul. Okul ve ordudan bir Fransa yaratmaya çalıştı. İkisi de laik eğitimi esas aldı. 100 yıl okul ve orduyla dilini, Fransızcayı dağını taşına yazdığı halde ve ordan evrensel bir mesaj çıkardığı ve Fransa’yı dünyanın merkezine o yüzyılda koyduğu halde yine de 1. Dünya Savaşı’na girdiği zaman etnik kültürleri hazmedemedi.. İçine sindiremedi. Sanırım 1. Dünya Savaşı’nda 13-14’e yakın dil var Fransa’nın içinde.. Kendi etnik dili var. Hatta 1980’lere kadar başka dilde insanlar var. O yüzyılın büyük adamları da, büyük filozofları da bu sorunu çözülmez görmüşlerdir. Bu gerçekten çözülmez bir meseledir.

Nihat Genç: Avrupa Birliği yeni bir paradigma. Bu paradigma niye çöktü?Bir paradigma çöktü ki, bunu kuruyorlar. Bunu çok iyi anlamamız lazım. Ben bunlara çok iyi çalışmış bir arkadaşınızım.

Burda da bu projeleri görüyoruz. Bu projelerin üzerine hepimizin çalışması lazım. Şimdi ben size diyorum ki, her 20-25 yılda 5-10 tane ulus yıkılıyor, 5-10 tane ulus kuruluyor. Mesela bu yüzyılımızda milli bağımsızlıkları bırak, 3. Dünya bağımsızlıklarını, Sovyetler ve Balkanlar’da bir sürü ulus devlet yıkıldı ve yenileri kuruluyor. Ve daha büyük bir şey kuruluyor. Demek ki, insanlık, bütün filozoflar ve bütün televizyonlar devlet yıkıyor ve devlet kurmaya çalışıyor. Ve daha başka birşeyleri kurmaya çalışıyor. Peki o zaman bunun ne olduğunu anlamaya çalışalım. Şimdi bu ulus devlet girişimleri Ortadoğu’da da söz konusu. Mesela Lübnan.

Orda Haçlılar dönemlerinden kalma Maruniler var, müslümanlar var. Beyrut’ta iç savaş var ve hala orda bir ulus kuramıyorlar. Bu artık bir formüle döndü; kimya formülüne. Cumhurbaşkanlığı ne olacak, seçim ne olacak? Çünkü, bunlar soyut teoriler yani büyük filozoflar, demokrasinin ve siyasetin tabiata karşı olduğunu söylerler. İnsana karşı birşey yani yan yana duramıyoruz. Bir sürü formüller uyduruyoruz. Bu formüllerin gelişmesine çok iyi bakmamız lazım. Yani Batı paradigmasını bize göre değiştiriyor. Yani biz zayıf olursak biz güçsüz olursak Batı ona göre bizi çözmenin, bizi dağıtmanın paradigmasını kuruyor. Mesela 19.yy’da bize dayattıkları gayrimüslüm, azınlık diye birşey yoktu. Gayrimüslim aşağı, gayrimüslim yukarı.

Yani gayri müslimleri biliyorsun. Fatih geldi bunlara hoş görü gösterdi, “dininizi dilediğiniz gibi yerine getirebilirsiniz” dedi. Fakat Fatih’inki birşey değil. Fatih bunlara birşey bağışlamıyor. Bugün siyaset bilimciler bile padişahın bir bağışı olarak görüyor. Hayır.. Bu topraklardaki bütün sultanlar bunu bir devlet geleneği yapmıştır. Kesintisiz şekilde bütün gayrimüslimlerin haklarına saygı gösterilmiştir. Yani falan padişah geldi de ona kötü davranıldı diye birşey yok. O halde bizim hoşgörü diye tabir ettiğimiz yanlış..

Hoşgörü tabiri bir siyasi gelenektir. Ama Avrupa bu sorunu çözemedi. 30 yıl savaşları ile çözemedi, 100 yıl savaşları ile çözemedi, mezhepler birbirine girdi, haritalar birbirine karıştı. Sonra geldiler bize gayrimüslim dayatması yapılıyor dediler.. Neyle dayatıyorlar? Karlofça ile dayatıyorlar, Küçük Kaynarca ile dayatıyorlar. Sonra bu dayatmaları ciddiye aldığımızda Tanzimatla karşılaşıyoruz. Tanzimattan da 1. Cihan Harbi’ne kadar olan dönemde gayrimüslimlerin azınlıklaşması dönemi başlıyor. Bu dönem nedir?Bu dönemde 2 tane dünyayı saran felsefe var. Bir tanesi ABD’nin İnsan Hakları Beyannamesi. Ne diyor beyanname? En önemli cümlesi şu; İnsan doğuştan haklara sahip, Çinli, Japon.. kim olursa olsun hani etnik birşey vermiyor ona veya falan dinden demiyor. Bu insanoğlunun bulduğu teorilerin en büyüğüdür. Yani ‘bütün insanlar kardeştir’ cümlesine gönderme yapar.

Dinlerde de bu var. Hristiyanlarlıkta bütün insanları kardeş görür, müslümanlıkta.. Fakat bu sivillerin ortaya koyduğu birşey. Bu İnsan Hakları Beyannamesi burasına da iyi bakmak lazım. Bu adamlar bizim gibi devlet kurmamışlar ki, Amerikalılar. Gelmişler orda Kızılderilileri öldürmüşler. Soykırıma tabi tutmuşlar. Koloni kuruyor bunu. Yani koloninin tuzu kuru, arazi bomboş. Sığınmacılar ve göçmenler. Tabi yani çok rahatlıkla bağış yapabilir bomboş araziye. ‘Baba buyrun mal sizin’ diyebilir. Şimdi bizim Trabzon’da Akçaabatla Tonya arasında tam yüzyıllık yayla kavgası var. Yayla senin mi benim mi diye?Silahlı nöbetçiler hala bekliyor.

Çünkü toprağa sahip çıkıyor. Kökeni diye toprağın üzerinde hak iddia ediyor. Şimdi bu beyannameyi hazırlayanlar – ki o bugüne kadar geliyor- o toprağın kökenininde hak iddia etmiyor. Çünkü o toprağın kökeninde kızılderili var, onu atmış. Babalar gelmiş yanyana Polonyalı göçmenler, Romen göçmenler, Fransız göçmenler,İngiliz göçmenler bu sorunu bu şekilde bağış yaparak çözüyor. Çünkü bu soyut bir bağış. Bu soyut bağış, çok sonra hastalıklarını ortaya çıkarıyor. Demek ki, bomboş bir arazi olursa soyut bir cetvel kurup ordaki tüm hakları bağışlayabiliyoruz. Ama bulunduğumuz arazide bir takım insanlar ‘burası benim dilimdir, burda benim köküm var, dedem var’ dediği zaman ‘hepimiz kardeşiz’ diyemiyoruz. Biraz zorlanıyoruz.

Serdar Akinan: Peki ne yapacağız o zaman?

Nihat Genç: Orda bir aşağılanma başlıyor.

Serdar Akinan: Turan Yazgı hocanın birşeyi var diyor ki, Türkiye bir aşuredir.

Nihat Genç.: Tabi Nuh’un tufanıdır ve aşuredir. Ben bunu metinlerimde de getiriyorum. Şimdi burdan şuraya geleceğiz. Bu azınlıklar çok ciddi bir şekilde millileşmeye başlıyor. Çünkü burada ABD İnsan Hakları Beyannamesi’nin yanında Fransız İhtilalini’nde getirdiği değerler var. Hukuk diyor ki, ‘ben kilisenin sorunlarını mezheplerle çözemem.. Bir cetvel buldum. bunların adı bireydir. Hukukta herkes eşittir.’

Enteresan birşey bu azınlıklar.. 1890 Berlin Anlaşması’na geldiğimiz zaman gayrimüslimler birden azınlık diye görülmeye başlıyor. Cümle azınlığa dönülüyor. 1. Dünya Savaşı’na girmeye başladığımız zaman bunlardan artık azınlık hakları ve bir büyük felsefe geliyor bunun ardından. Halkların kendi kendini yönetimi. Wilson pat geliyor, önümüze koyuyor. 1.Dünya Savaşı’nın felsefesi. Halkların kendi kendini yönetimi. Bütün siyaset teorisyenleri ‘halkların kendi kendini yönetimi yalandır’ der. Ben demiyorum yani böyle birşey yok zaten de olmadı. Fakat bu güzel bir ütopya… Yani herkesi sarhoş ediyor. Bugün dahil insanları harekete geçiriyor. Burda şunu da ciddiye almamız lazım, azınlık haklarını, gayimüslim haklarını en fazla ciddiye alan Osmanlı. Bunlara öyle haklar veriyor ki, Anadolu’nun Merzifon’un, Trabzon’un içine binlerce okul kuruyor.

Bunlar askeri okul, ajan okulu gibi çalışıyor. Çünkü inanıyorlar. Kendi gelenekleride devlet gelenekleri de hoşgörülü olduğu için bunlara gayrimüslim hakları diye bakıyor. Yani bir azınlık hakkı diye bakmıyor. Sonra bunlar azınlık oluyor. Ordan ekaliyet dediğimiz Fransız tabiriyle şeyler çıkıyor ve 1. Dünya Savaşı bu ulusları doğuruyor.

Hakları ve cetveli getiriyor koyuyor, Suriye burası, Lübnan burası, bilmem ne… Şöyle izah edersek 1.Dünya Savaşı’na kadar olan dönem 2 büyük imparatorluk var; Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu.. Bunlar ciddi bir dağılmaya tabi oluyor ve bu cetvellerle bunlar dağılıyor. Nasıl Türkler orda kalıyor, burda kalıyor veya bunları nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a taşıyoruz ki,, yine de kalıyor. İşte Almanlar’da öyle Polonya’da var, Romanyada bile var.. Macarlar karışık, Fransız sınırında var.. Yani karmakarışık cetvelle bir ulus devleti çizme güçlüğü ortaya çıkıyor…

Serdar Akinan: Yani tam orda bir kırılma oldu.

Nihat Genç: Tam orda bir kırılma oluyor. Paradigma orda birden değişiyor. Diyor ki, ‘her etniği ciddiye alamayız,her azınlığı ciddiye alamayız.’ Dünyada 80 bin etnik var diyor. Ne yapacağız? Ulus devletlerin bunları sindirmesine göz yumacağız. Böyle bir felsefe gelişiyor. Yani asimilenin önünü açıyor. Yani Osmanlı’yı çözerken asimile yapıyorsunuz ayıptır, rezilliktir, insanlık dışıdır diyenler, birden ağız değiştiriyor. Fakat burda sinmeyenler var. Bu ulus devletin kutsanma dönemi Türkiyeni’nde kutsanma dönemi. Yani bizim de tek partili dönemimiz ağır bir dönem.. Yani bizde bir takım sertlikler yapıyoruz. Azınlık vakıflarına el koyuyoruz. Ağır bir varlık vergisi çıkartıyoruz. Ama bunlar Batı’da bugünkü gibi ses vermiyor.

Batı’nın bu paradigmasını burdan yeniden takip edelim. Hitler diye bir adam geliyor. Ulus devletleri bu kadar şımartırsan hepsi Mustafa Kemal gibi böyle aklı başında bir adam çıkartamaz. Hitleri çıkartır. ‘Nerede Alman var orası vatanım diyor. Bütün dünya oraya savaş açıyor. Diyelim ki, en çok Alman Polonya’da Polonya’ya giriyor, Fransa’ya giriyor. 2. Dünya Savaşı bittiği zaman bu ulus devletlerinin şımartılma dönemi sona eriyor. Paradigma bitiyor. Şimdi 2.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra bir süreç başlıyor. Bu süreç bugün Avrupa Birliği, parlamentosu, Kopenhag kriterleri dediğimiz yere geliyor. Bu süreci işleyelim. Bu süreçte bir sürü yeni yeni tanımlar geliyor.

Yeni bir tanım geliyor. Bir dönem 1. Dünya Savaşı’na kadar azınlıkları şımartan, ondan sonra 1. Dünya Savaşı’ndan Lozan’a kadar bundan vazgeçen ondan sonra ulus devletleri şımartan batı uygarlığında kan gövdeyi götürüyor. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük faciasıyla karşı karşıyayız. Artık büyük bir ders çıkarıyor. Bütün kavramlar değişiyor. Artık azınlık yok, ulus devlet yok. Bir nevi ulus devletleri artık yıkmaya çalışıyor. Şöyle bir paradigma gelişiyor. Ulus devletleri kuran Batı, artık Avrupa Birliği ile ulus devletleri yıkmaya çalışıyor. Yani şimdiki süreç ulus devletleri asimile süreci… Yani şu anda biz ne yapıyoruz? Ulus devletleri asimile etmeye çalışıyoruz.

Yalnız bu 1989’a kadar yani Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar Batı’daki bu anlaşmaların geliştirilmesi çok tatlı, çok güzel. Şimdi inceleyelim bu tatlılığı. Bu iş, başta insan hakları ve birey hakları diye bir kavram çıkarıyor. İnsan hakları yine bildiğimiz insan hakları. Diyor ki, ‘her insan eşittir, kardeştir..’ Fakat ısrarla ulus devletine ve kökenine gönderme yapmıyor. 1989’da yine bir takım anlaşmalar ile Sovyetler Birliği ortaya çıkınca biz bu anlaşmaların birden ters düz edildiğini görüyoruz. Azınlık komisyonları kuruluyor, etnik komisyonlar kuruluyor, azınlık hakları savunuluyor.

Serdar Akinan: Neden böyle bir şeye ihtiyaç oluyor?

Nihat Genç: Balkanlar geldi, Sovyetler çözüldü. Yeni milli devletler geldi. İşte Yugoslavya..

Serdar Akinan: Dengeler bozuldu.

Nihat Genç.: Dengeler bozulmadı. Yine yağlı bir parça geldi Batı’nın önüne; birey hakları… Dedi Kİ, insan hakları evrensel birşeydir… Herkesin dini, dili, ırkı, kitabi önemli değil… Biz bunlara hukuk vereceğiz, mülk vereceğiz, seyahat edecekler ve etnik kökenlerini unutacaklar. Bunu 1989’a kadar söyledi.. Şimdi 89’dan sonra Kopenhag Kriterleri’ndeki dil değişmiştir. Mesela daha önce azınlık tanımını şöyle yapıyordu… Diyordu ki; bir insan seyahat edebiliyor, mülk edinebiliyor ve siyasal olarak seçilebiliyorsa cumhurbaşkanlığına kadar gelebiliyorsa bu azınlık değildir. Şimdi ise kendi dini etnik göndermesini yapıyor. Yani onun Hırvat ya da Gallerli oluşuyla ilgili göndermeler yapmaya başladı. Gerçekten bugün bir Hırvat Fransa’da bir işyerinde bir televizyonda çalışıyor. Yani önemli değildir milli kimlik. Onların eşit hukuk alması, zengin olması önemlidir. Eritmiştir gerçekten insan haklarını ve birey haklarını. Fakat bizim için etnik tartışma ki, Çeçenistan’da bunu görüyoruz hala.. 2.Dünya Savaşı için ulus devlet ve azınlıklar ne ifade ediyorsa bugün bizim için onu ifade ediyor. Çünkü bugün o bir bomba, patladı… Çeçenistan’dan çıkan ölü sayısı 250 bin.. Sadece Bosna’dan çıkan ölü sayısı 400 binin üstünde.. Demek ki etnik kavramını dün böyle tarif ediyoruz. Yarın böyle tarif edemeyiz. Ya da bunları tarif ederken dikkatli olacağız. Şimdi AB kendisi bir paradigma kuruyor.

Serdar Akinan: O zaman aynı şey Türkiye için geçerli mi? Çünkü Türkiye aynı şekilde o potansiyeli içinde taşıyor?

Nihat Genç: Tabii tabii. Türkiye şu anda aynı tehlikeleri içinde taşıyor. Bu bizim için şu anda bir Sevr paranoyası değil. Bunun paranoyası bir Yugoslavya paranoyasıdır. Bende de bir yugoslavya paranoyası var. Bugün hepimiz bir Yugoslavya haritasını önümüze koyalım.. İnsanoğlunun düştüğü en büyük trajedidir Yugoslavya. Yani artık burda etnikçilik öyle bir hale gelmiştir ki, hayvanat bahçesine dönmüştür. Gergedanlar böyle oturun, aslanların kafesi burda. Bu insanlık mı, siyaset bu mu? Siyaset bunları bir ülke etrafında ya da bir dünya kardeşliği etrafında ya da tarih etrafında yanyana getirecek. Bu kavramların gelişmesinde çok dikkatli olmamız lazım.. Biz bir koloni kurup Amerika gibi bomboş arazide bir devlet kurmadık.. Bu bir… İkincisi Fransa gibi ulus devleti rezil rüsva etmedik.

Fransızlar bize bu azınlıkları dayatırken, Cezayir’e gitti dedi ki, ‘sen Fransızsın. Fransız dili konuşacaksın.’ O zaman Cezayirliler dedi ki, ‘Bana Fransız vatandaşlığını ver’.. ‘Hayır vatandaş olamazsın’ dedi Fransızlar.. Şimdi ulus devleti kurmuş bir paradigma gidiyor Cezayir’i sömürgeleştiriyor, gidiyor oraya Fransız dilini mecbur kılıyor ama Fransız vatandaşlığını ona vermiyor. Ama daha öncesinden bu topraklardaki herkese din, dil, okul ve hepsini veriyor. Ve Osmanlı bunları verdi.

Burda Mustafa Kemal bu topraklarda cumhuriyeti bir teori olarak kurarken bu asimile sürecini çok ciddi bir şekilde ciddiye aldı. Eğer asimile sürecine inanmasaydı Mustafa Kemal, Rauf Orbaylarla kavgaya girmezdi, Meclis konusunda en yakın arkadaşlarıyla kavgaya girmezdi.. Ben ki başından beri bir Raruf Orbay yani Türkiye’nin tek partinin eline geçmemesi, siyasi partilerin çok daha erken kurulması taraftarıyım. Ama bugün gayet iyi biliyoruz ki, yurttaşlık projesi Doğu’da ve Batı’da bir asimile projesidir. Bunu kabul edelim bir eritme sindirme projesidir. Ne yapacağız? Ben lazlığımdan, sen Almanlığından sıyrılacaksın ve yavaş yavaş yurttaşlık adı altında eriyeceğiz. Bunun başka bir yolu yok!

Serdar Akinan: Bununla barışmak durumundayız diyorsun.

Nihat Genç: Hayır barışmak değil…

Serdar Akinan: Yani kabullenmek neyse bunun adı….

Nihat Genç: Şimdi böyle birşey var. Kimin gücü varsa bunu kabullendirecek. Ben bundan çok mutlu değilim. Yani ben cumhuriyeti çok zor sindirdim. Ben Osmanlı hayranı bir insanım. Ben Araplarla ilişkimizin bu kadar çabuk kesilmesini istemiyordum. Yani hilafeti de hemen sokağa atalım düşüncesinde bir insan değilim ben. Ama bunu sindirdim ben.. Bu toprağın bir yurttaşı oldum. Yani lazlığımı getirip koymuyorum, Osmanlılığımı getirip koymuyorum. Bu bir arada yaşamak için…

Serdar Akinan: Ama neden? Çevresel etkenlerden mi? Yani geldiğimiz noktada, dünyanın geldiği noktada öyle bir coğrafyada duruyoruz ki yanımızda çocuklar öldürülüyor. Belki bu saatten sonra bizde kendi etnik kimliğimizin peşine düşelim desek, belki de hakikaten parçalanma süreci tetiklenmiş olacak.. Bu kaygı mıdır senin için?

Nihat Genç: Kaygı şu, bütün dünyanın çok büyük bir uluslaşma problemi vardır. Bu en az Türkiye’dedir. Bugün İran’a girdiğimizde işin içinden çıkamayız. İranın çoğunluğu Türk’tür ama dil yasağı vardır. İranlılar’ın ırki bir iddiası yoktur, sadece dil iddiası vardır. Bu bütün coğrafyalarda böyledir. Siz Avrupa Konsey toplantılarını izlemiyor musunuz? Arkada yazıyor. Bir İngilizce, bir Fransızca yazıyor kavram. Büyük savaş halindeler. Bir dil bulamıyorlar. Kendi içindeki dilleri asimile etmişler ayrıca kendi dillerine karşı büyük savaşları var.

Şimdi bunların çok hassas oldukları bir konuda benim feragatli olmam mümkün değil. 1. Dünya Savaşı’nda bu kadar büyük tecrübelerde geçti bu toprak. Feragatlerin, okulların, dillerin, etniklerin hepsini verdin gittin. Şimdi ben Batı paradigma değiştiriyor diye fikir değiştiremem. İngiltere, Fransa, AB bu ulus devleti başaramadı. Ben başardım mı? Kör topal bu saate kadar getirdim. Şu anda Avrupa’nın en büyük ve en geçmiş, en eski ve hala ayakta duran cumhuriyeti benim. İyidir kötüdür sorunları vardır. Vardır kardeşim bizde eşek değiliz. Burda çalışacağız, yazacağız, çizeceğiz, bağıracağız, siyasi kavgasını vereceğiz.

Yok ben ulus devletini eritmek istiyorum. Yeni bir paradigma kurduk. Dur bir saniye öyle bir şey yok. Buraya şu şekilde imza atabiliriz. Ben AB’ye şu şekilde bakmak zorundayım.. Birliğin kuruluşuna göre bakmam.. O birliğin dağılmasında ve çözülmesinde ne olacak ona bakarım. Birlik dağıldığında ben de dağılacak mıyım? Eğer birlik dağıldığında ben de girdiğim gibi geri çıkacaksam ne kar ne zarar, ben oraya imza atarım. Şimdi biz mesela bu müzakerelere başlıyoruz. Müzakerelerin başlangıcından sonraki 10 yıl içinde de bu anlam ve tanımlar değişecektir. Başka sorunlar çıkar yeni tanımlar gelir. Kendini savunacak Avrupa.

Serdar Akinan: 1989’a kadar bu kavramlara geldik. Ama çok kritik bir şey söyledin. Ordudan bizim bu ulusallaşma projesine almamız lazım dedin. Bu da alması gereken kitleler ve yığınlar ve bu insanların bu kavramları anlaması için eğitimli, bir takım donanımlara sahip olması için bir takım mecraların bilinçlenmesi gerekmiyor mu sence?

Nihat Genç: Şimdi şunu koyalım. Doğramacı ile bu iş olmuyor. Ya da Doğramacı zekasıyla. Atatürkçülük böyle laplop artistlik yapan adamlarla bu iş olmuyor. Bu işi marşla, bilmem neyle şovla yapanları çok gördük. Ve bunların acısını çok çektik, çekiyoruz da. Ve ben bunların Mustafa Kemal’i ve bu projeyi anladıklarını sanmıyorum. Çünkü bu projeyi baltalayan insanlar. Yani biz orduya yalakalık ederek, yani ordu başka birşeydir. Biz başka birşeyiz. Şunu çok iyi anlayalım. Hem müfradattır, milli eğitimdir, hem de YÖK’tür, bu okulu kurmak için 50 yıldır bu topraklarda sağ siyaset geldiği için, okulun şeklini de kendine göre dizayn etti. Mesela çok iyi bildiğim bir Türk-İslam şeyi geldi. Bunlar hatalıdır, eksiktir demiyorum. fakat, sağ iktidarların bu kadar uzun kalışı bu projeyi bozdu.

Bugün bunun acılarını görüyoruz. Medyad a bir okul. Edebiyatta bir okul, burda yaptığımız tartışmalar da bir okul. Şimdi mesela televizyon dizilerini tartışıyorlar ve ne yapalım diyorlar. Bu tv dizilerinin hepsi iki şeyi öğretmek zorunda.

Bir, insanlık ülküsünü, ikincisi de kendi topraklarında ortak kahramanların ideal noktaları, sarılma noktaları ve bunların kaynaşması, erimesi. Hepimiz birer büyük insanlık ailesiyiz. Bizi eritecek ahlaki şeyler yapacağız. Bunların rodoslama pat onuncu yıl marşı ile değil, ama bunları yapacak ciddi bir okul çıkacak. Şimdi edebiyatçılarını kovmuşsun, yazarlarını kovmuşsun, gazetelerini tv’lerin patronlarına, üniversitelerini YÖK’e vermişsin. Ve Türkiye ne oluyor… Türkiye TÜSİAD raporuyla hocalarını çağırıyor. Alın size şu kadar para, bir Kürt raporu yazın diye. Adamlar hasbelkader birşeyler yazıyor. Bununla Türkiye’nin sorunları tartışılıyor.

Bu mümkün mü? Değildir. Aynı üç tane profesörü çağırıp bana bir Kürt raporu yazın diyen beyefendiler şimdi de müzakerenin başında bulunacağım diyor. Şimdi bu okulun gerçek sahipleri biziz. Bu uluslaşma projesinin aydınları ve yazarları bizler. Bizim TÜSİAD´a çıkıp posta koymamız, delikanlıkık yapmamız lazım. Sen kimsin neyi temsil ediyorsun, sen ne aldın kime satıyorsun? Sen bir kenara çekil bakayım. Ne anlıyorsun bu topraklardaki etnik hassasiyetlerden? Kültürel dini hassasiyetine, bu toprağın dinine hocasını, sokağını, sen ne billiyorsun da böyle ortaya atlıyorsun? şunu biliyor , güç bende, para bende. Para verdim satın aldım.

Demek ki vicdan sokabilmek için namuslu insanlara ihtiyacımız var. Okul, namuslu, vicdanlı bağımsız insanlara ihtiyacımız var. Yazarları televizyonun gazetecisine bağımsız yazarlara ihtiyacımız var. Ulusal bütünleşmeyi sağdan soldan para almış. Hala patronun yanında maaşla oturmuş, bu insanlarla bu ulusal proje olmaz. ve olmuyorda, gerçekten de biz bugün yanyanaysak hasbelkder bugün yan yana duruyorsak, dikkat edin çok onurlu insanların sayesinde, kimseye boyun eğmemiş insanlar sayesinde biz yanyanız.

İşte. Akif Ersoy, Nazım Hikmet… Ama buna benzer 30, 40, 50 tane namuslu insanımız var. Şimdi burda okulu ciddiye almamız lazım. Ben Fransa’nın 19. yy. ‘da Avrupa’nın ve hala bugün 7-8 üniversitesini çok ciddiye aldığını, burdaki müfredatın çok ciddi hazırlandığını, burdan sinemasının siyasal biliminin çok iyi yönlendirdiğini, hasbelkader düşünüyorum. Ve böylelikle, medyanın günübirlik tartışmalarının esiri olmadığını biliyorun. Çünkü toplumlar, çok derin akarlar. Çünkü medyadaki bir köşe yazarının internette bir sayfada, bir köşeden bulduğu bir cümleyle değil, yani bakın bizler burda oturup konuşurken, herkes bir takım laflar ediyor. Bir takım isimler geçiyor herkesin ağzından.

Ama bu saate kadar hiç Kızılırmak diye birşey geçmedi. Hiç onu dile getirmekdik. Ama Kızılırmak orda, akıyor sessizce, bize o sessizliği gösterecek o sessiz akışı, o Kızılırmak etrafındaki, kültürleri toplayan onlara analık eden Alevi kültürünü, Pir Sultan Abdal’ı ortaya çıkartan, bütün bunlarla bizi kucaklaştıran, bu onurlu insanları, hem üniversitede, hem siyasette, hem de medyada, çok ihtiyacımız var. Şimdi arkadaşlarımız, medyadan izliyoruz. ve bundan çok utanç duyuyuyorum. Utanç duyduğum şey şudur. Türkiye’nin Avrupa’ya tanıtılmasını bir reklam firmasına verdiler. Ve onlar gitsinler, reklam etsinler. Böyle birşey olmuş. Bunlar saçmalıktır. Şuraya bak. Bir ülke pazarlanıyor, ve bu reklam firmasıyla yapılıyor. Bir ülkenin dağları vardır. Irmakları vardır. Büyük yazarları vardır. Bu ayıptır. Atilla İlhan’ın çok güzel söylediği gibi, biz Fransızlar’ın çok güzel eserlerini okuduk. Ama Fransızlar bizim klasiklerimizi okumadı.

O halde bunlar çevrilecek ve okunacak. Bizi öğrenecekler, bizi öğrenmeden bize ne gel diyebilirler, ne de git. Ama bugün konuşmadan, bir taşra tv’si nasıl konuşabiliyorsa AB’ yi Fransa’da da bunlar oluyor. Fransa’nın büyük televizyonları ne diyorlar, bu Türkler çok kara. Bunlarda çok nüfus var. Çok problem. İşte alalım, almayalım. Bütün bunlar yeni bir hassasiyet noktasını doğuruyor. Bakın biz doğudaki sorunumuzu da çok kolay çabuk çözerdik. ve çözeceğiz. Çözemememizin nedenlerinden bir tanesi, orda bulunan insanlarımızın onurlarının yara almasıdır. ve bütün bir fedaratif oluşumlar, onurlu insan yara aldığı zaman onun acısıyla artık bir araya gelmek istemez.

Şimdi biz doğuda, o insanların onurunun yarasını giderecek birşeyler yapmak zorundayız. Yani o insanların onurunu, zedelemeden o insanlarla konuşmak zorundayız. Şimdi AB’de böyle bir süreç başlatıyor. Sürekli müzakere, ilerleme raporu. Bizim onurumuzda çok büyük bir yara açıyor. Yani yeniden bizde hiç olmayan milli tepkiler, bizde paranoyaklık oluşuyor. Bu kadar yaralı bir insanın, bu kadar onuru gururu çökmüş, bu kadar biz neyiz diyen bir insanın, hala AB’ye yürümesi kadar aptalca, saçma birşey olabilir mi? Bu yüzden biz bütün masalara yasaları getirmeden önce, onurumuzu ve vicdanımızı getirmek zorundayız. Yasaların her türlüsüne imza atabiliriz. Onurumuza asla.

Bugün Güneydoğu’daki sorunu çözemememizin sebebi budur. O insanları onuru zedelenmiştir. Bizler tarafından bizlerin aşırı milli tepkilerimiz tarafından yara almıştır. Biz bunun siyasi bir formülünü bilmiyoruz. Bildiğim tek şey, bir ulus projesidir, ve bu ulus projesi hepimizin gireceğiz. ve insanlık değerleriyle gireceğiz. Hakkari’deki bir çocuğa, Fatih kadar değer vereceğiz. Yada Hakkari’deki bir çocukta, hukuk, eğitim, bilmemne hakkını sonuna kadar alacak. Bildiğim budur. Ama bütün bunlar geçici şeylerdir. Aslolan onurdur. İnsanların onurlarına dikkat etmek zorundayız. Ve kendi onurlarımıza dikkat etmek zorundayız. Ben bu süreci takip edelim. AB’ye girme sürecinde, ben ilk, orta ve lisedeki çocukların şebek olacağını düşünüyorum. Ya bunlar her türlü lafı işitiyorlar. Ve Türkiye’de her gün şunu yap, bunu yap diye dalga geçiyorlar. Bir ülke buna dayanamaz. bizler buna dayanamayız. Ve bizler çok haklı, çok ciddi bir savaş verdik. ve bizim bu savaşımızı görmezden geliyorlar.

Ve bizim bu ulus projemize ne kadar yara alırsa alsın, -ki aldı- yaralar ve bu yaralardan bizde şikayetçiyiz. bu yaraları buralara koyanları da tanıyoruz. ama buna rağmen, biz bu projeyi devam ettirmek istiyoruz. Batı bu projeyi görmezden geliyor. kendi ulus projesini yürütemedi. Şimdi bizim ulus projemizi de yıkmak istiyor. Tamam benim daha önümde 40-50 yıl daha zamanım var. Bu müzakere sürecinin manşetten inmesini istiyorum.

AB’ye girmek kıbrıs sorununu hasbelkader ortaya çıkarmıştır. Medyamız ciddi bir şekilde bu projeye sarılıp, Avrupa ve Kıbrıs haberlerini 3’e, 4’e, 5’e indirmek zorunda. Ben size bir ulusallaşım projesinden bahsedeyim.

Bunlar halka çok soyut şeyler gelmesin. şimdi biz AB müzakere masasında 10 yıl duracağız. en az 10 yıl. bu 10 yıl içinde birşeyler tartışacağız. tabi bir şebek gibi tartışacağımız ortada. İşte o geldi, bu gitti, Avrupa komisyonunda mikrofon tutmadığımız insan kalmadı. Hepsi de her türlü aşağılama şeklinde kullanacak her fırsatta. Ben bağımsızlık mücadelesi vermiş bir insanım. Sen böyle beni nasıl şey yapabilirsin. Sen ikinci dünya savaşında Cezayir’de bir milyon insan öldürmüşsün. Kendi toprağında 5 milyon insan öldürmüşsün.

Oraya israil belasını gelip koymuşsun. sen beni gelip aşağılama hakkına sahip değilsin.

Böyle birşey yok. Benim toprağımda nükleer bomba yok. Sende dünyanın bütün nükleer bombaları var. Gelip beni aşağılıyorsun. ben baraj yaptım. burda bu çocukların bu memurların maaşlarından kesip barajlar yaptım. Bir tane nükleer santralim yok. Yüzbin tane nükleer santralin var. Ve insanlara bir tehdit oluşturuyorsun sen. Gelip beni aşağılıyorsun. Ve sen kalkıyorsun, dünyayı cetvelle, pergelle ve hukukla düzenlerim diyorsun.. Benim bu aşağılanmaya tahammülüm yoktur. Ben bu projeye karşıyım. Ancak size şu anda şunu söylüyorum. Bbu proje karşısında, şu 10 yıllık süre içerisinde, Türkiye’nin devasa bir sorunu trafik sorunu. Ulusallaşmamız için bir büyük sorunu, bir siyasal sorunu, önümüze koymamız lazımdır. Tüm büyük uluslar, mesela bunu demir yolları ile, büyük fabrikalaşmayla- bunu cumhuriyetin ilk yıllarında yaptı Türkiye-. Fransa yaptı.

Tüm büyük devletler yaptı. Kardeşim tüm medya, okullar, üniversiteler, aydınlar ve yazarlar, şu trafik sorunun bir büyük sorun olarak alalım. Ve koyalım önümüze. 10 yıl boyunca çalışalım bunu. Yani köşe yazarlarımız nerdeyse trafik memuru olacak kadar sokağa insinler. Gelin aramızda çalışalım, gelin bu sorunun üstüne gidelim. Biz müzakereler bitmeden Avrupa’ya zaten girdik. Çünkü bize gerekli olan, bir ciddi maddi sorun karşısında, bizim bilinçlenmemizdir. Yoksa şebek gibi, bir anlaşma metni, yok o anlaşma metnindeki cümleleri anlayıp, anlamamamız imza atmak sorun değildir. Biz ciddi bir şekilde, bu sorunu çözeceğiz. Ben bugün cumhuriyetin bu yılında, Mustafa Kemal’in ilk projesi çok ciddi bir şekilde, demiryolları, bu küçük fabrikalar. Beğenin yada beğenmeyin, fabrika, don fabrikası, ayakkabı fabrikası, yada don lastiği fabrikası. bunlar çok ciddi projelerdir.

25
Ağu
07

WordPress’i açmak için ne yapmalıyım?

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2.Civil Court of First Instance.

Bizi rezil eden görsel :

erisim.jpg
Bu sansürden kurtulmanın yolu var. Hem de çok basit bir kaç adımla sansürsüz bir şekilde internet’te gezintinize devam edebilirsiniz. Yapılması gerekenler :
1- Denetim Masası > Ağ Bağlantılarım yolunu takip ediyoruz.
2- Açılan pencereden Yerel Ağ Bağlantısı üzerinde sağ tıklıyoruz ve Özellikler‘e tıklıyoruz.
3- Açılan pencereden İnternet İletişim Kuralları(TCP/IP) seçeneğine tıklayıp Özellikler butonuna tıklıyoruz.
4-

Yeğlenen DNS sunucusu : 4.2.2.1

Diğer DNS Sunucusu : 4.2.2.2

Veya

Yeğlenen DNS sunucusu : 208.67.222.222
Diğer DNS Sunucusu : 208.67.222.220

Not: kopyalayıp bir yere not edin bir daha lazım olabilir…

15
Ağu
07

MİT’ten “banka” açıklaması geldi

Bir dergide yayınlanan banka satışı sonrasında hesap kayıtları nedeniyle 5 bin MİT mensubunun deşifre edildiğine ilişkin iddiaya, MİT Müsteşarlığı’ndan açıklama geldi.

Teşkilat mensuplarının maaş dağıtımının herhangi bir banka üzerinden yapılmadığının altını çizen Müsteşarlık, “Bu konuda gerekli güvenlik önlemleri de mevcuttur” şeklinde açıklama yaptı.

Geçen günlerde yayınlanan haberlerde, 2001 yılında kamu bankalarının yazılım ihtiyacını karşılamak için kurulan Finansal Teknoloji Hizmetleri AŞ (Fintek) şirketi üzerinden çok gizli bir casusluk faaliyeti gerçekleştirildiği, Ziraat ve Halk Bankası’nda saklanan tüm verileri özel bir yazılımla ele geçiren yabancı gizli servisler, bunlara ilaveten kamu bankalarına ait birçok bilgiyi de ele geçirmeyi başardığı iddia edilmişti.

Bu iddiaya Ziraat Bankası’nın ardından MİT Müsteşarlığı’da gerçeği yansıtmadığını açıkladı.

MİT Müsteşarlığı’nın resmi internet sitesi üzerinden yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi:

“13-14 Ağustos 2007 tarihlerinde bazı basın-yayın organlarında 5 bin MİT mensubunun gerçek kimliklerinin, banka kayıtlarından istifade ile yabancı gizli servislerin eline geçtiği iddiasına yer verilmiştir.

Bu iddialar doğru olmayıp gerçeği yansıtmamaktadır. Teşkilat personelinin maaş dağıtımında herhangi bir banka düzenlemesi söz konusu değildir ve esasen bu konuda gerekli güvenlik önlemleri mevcuttur”

15
Ağu
07

Amerika darbe söylentisi yayıyor!

söylentisi yayıyor!

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına aday olması ve en geç 3. turda seçileceğinin kesinleşmesiyle birlikte yurtdışında Türkiye aleyhinde söylentiler arttı.

Abdullah Gül’ün AKP’nin oylarıyla Cumhurbaşkanı olmasına kesin gözüyle bakılırken, yurtdışı ekonomi çevrelerinde Türkiye aleyhinde spekülasyonlar başladı.

Haberne.com sitesinin haberine göre Bear & Stearns ve Lehman Brothers isimli iki Amerikan yatırım bankası “darbe” spekülayonları piyasalara yayılmaya başladı.

Uzmanlara göre bu spekülasyonların amacı ABD’nin yaşadığı likidite krizinde Turkiye piyasalarında sıcak para şeklinde yatırım yapan Amerikan sermayesinin ülkeye geri çekilmesi

15
Ağu
07

AP ve Reuters arasında Gül farkı!

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AKP’nin cumhurbaşkanı adayı olması dış basında geniş yankı buldu.

Bu adaylığın yeni bir gerginliğe neden olma ihtimali bulunduğu belirtilirken, Cumhurbaşkanı adayı olan Gül’ün ‘siyasi kimliği’ uluslararası haber ajanslarında farklı yorumlandı. Amerikan haber ajansı AP Gül’ü ‘İslami eğilimli’ olarak tanımlarken, İngiliz haber ajansı Reuters ‘eski İslamcı’ ifadesini kullandı.

AP konu ile ilgili ‘İslamcılar yeniden Cumhurbaşkanlığı için çabalıyor’ başlıklı haberinde, “Türkiye’nin iktidar partisi güçlü laik muhalefete rağmen İslamcı birini Cumhurbaşkanlığı için yeniden aday gösterdi” denildi. AKP’nin İslami merkezli parti olarak tanımlandığı haberde, “Adaylık, ordunun da içinde bulunduğu laik kesimler ile karşı karşıya gelme ihtimalini arttırıyor” ifadesi kullanıldı. Gül’ün bir önceki adaylığına ordudan ve laik kesimden büyük bir tepki geldiği bilgisine yer verilen haberde, muhalefetin cumhurbaşkanlığı adayını uzlaşma ile seçilebileceği yönündeki sözleri hatırlatılarak muhalefetten bu konuda gelebilecek tepkiye dikkat çekildi.

ESKİ İSLAMCI

Reuters ise, “Kutuplaşan aday cumhurbaşkanlığı için ikinci kez deniyor” başlığı ile gelişmeyi aktardı. Türkiye’nin iktidar partisi olan AKP’nin pazartesi günü ‘eski İslamcı’ Dışişleri Bakanı Gül’ü, yeniden cumhurbaşkanlığı için sunduğu kaydedilen haberde, Gül için ‘eski İslamcı’ ifadesinin kullanılması dikkat çekti. Reuters’in daha önce ‘İslamcı olarak tanımladığı Gül’ü son aylarda ‘eski İslamcı diye nitelemeye başlaması dikkatlerden kaçmadı. Reuters’in neden bu ifadeyi kullandığı bilinmiyor.

TÜM DÜNYA BASINI GÜL’Ü TARTIŞIYOR

Uluslararası basın kuruluşlarının bir kısmı Gül’ün adaylığı ile yeni bir krize girileceği görüşünü savunurken, diğer bir kısmı Gül’ün laikliğin korunacağı yönündeki sözlerine dikkat çekiyor. Önde gelen gazetelerde yer alan yorum ve haberlerden bazıları şöyle:

-INDEPENDENT: “GÜL KARİZMATİK BİRİ”-

İngiltere’nin en saygın gazetelerinden Independent, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı görevine ikinci kez aday olmasıyla, Türkiye’deki siyasi krizin yeni ve muhtemelen nihai bir evreye girdiğini yazdı. Abdullah Gül’ün eşinin başörtülü olduğu vurgulanan haberde, Gül için de “alçak gönüllü ve karizmatik” ifadesi kullanıldı.

-GUARDIAN: “LAİK TÜRKİYE KARGAŞADA”-

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden bir diğeri olan Guardian, “eski İslamcı Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olması ile laik Türkiye’nin bir kargaşada olduğunu” yazdı. Haberde, Türkiye’nin yenilenmiş bir siyasi krizle karşı karşıya bulunduğu değerlendirmesini yaptı. Gül’ün “sıkı bir Müslüman olduğu ve karısının başörtüsü takmakta ısrar ettiği” ifadelerine yer verilen haberde ” Türkiye’de kapalı kadınların bırakın içinde yaşamayı Cumhurbaşkanlığı köşküne girmesinin bile yasak olduğu” belirtildi.

-EL CEZİRE: “GÜL LAİKLİĞİ KORUYACAĞINI SÖYLEDİ”-

Televizyon kanalı El Cezire, Cumhurbaşkanlığına tekrar aday olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, laikliği koruyacağı söylediğini vurguladı. Haberde Gül’ün daha önceki adaylığının siyasi bir krize neden olduğu kaydedildi. Ana muhalefet partisi CHP’nin bundan önceki Cumhurbaşkanı seçimlerini boykot ettiği hatırlatılan haberde, CHP’nin bu tavrını sürdüreceği ayrıca Gül’ün seçilmesi halinde resepsiyonlar ve dış gezileri de protesto edeceği ifade edildi.

-EURONEWS:“MUHALEFET OYLAMAYI BOYKOT EDECEK”-

Euronews haber kanalı, muhalefetteki CHP’nin, Cumhurbaşkanı oylamasına katılmayacağını vurguladı. Haberde Gül’ün “İslami kökenli AKP’nin Dışişleri Bakanı olduğu” kaydedildi.

-DW:“TÜRKİYE’NİN GÜVENİLMEZ SEÇMENLERİ”-

Deutsche Welle’nin haberinde ise “Ordunun, laik elitlerin, Anayasa Mahkemesi’nin ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Gül’ün adaylığını engellemek istediklerini ve bunun için demokratik bir bakış açısıyla hoş görülemeyecek taktiklere başvurdukları” ifade edildi. Haberde, “bunun sonucunda seçmenlerin onları cezalandırdığını ve Dışişleri Bakanı Gül’ün tekrar aday olduğu” ifade edildi.

-TIME:“TÜRKİYE TEKRAR UÇURUMUN KENARINDA MI”-

Dünyanın önde gelen haftalık haber dergilerinden Time, “Türkiye tekrar uçurumun kenarında mı” diye soru sorduğu haberinde Gül’ün tekrar aday olmasıyla, Türkiye’yi erken seçime götüren siyasi krizin yeniden yaşanıp yaşanmayacağı kaygılarını yenilediğini yazdı. Haberde, Vecdi Gönül, Mehmet Ali Aydın gibi AKP’den başka adayların da gelecek günlerde aday olabileceğini ifade edildi.

-DAILY TIMES:“GÜL DESTEK ARIYOR”-

Pakistan’da yayınlanan Daily Times gazetesi, “Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün destek aradığını ancak İslami geçmişinden endişe duyan laiklerin ona karşı olduğunu” yazdı.

-WP: “GÜL LAKLİĞİ KORUYACAĞINI SÖYLEDİ”-

Washington Post gazetesi, “Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığının cami ile devlet arasındaki çizgiyi belirsizleştireceği korkusu olduğunu ancak Gül’ün adaylık başvurusu ardından laikliği koruyacağını söylediğini” yorumunu yaptı

15
Ağu
07

Unakıtan Gül’ün adaylığına karşı çıktı!

Başbakan Erdoğan başkanlığında önceki gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışılırken, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Abdullah Bey kardeşim kusura bakmasın. Bu meselelerde daha geniş perspektiften bakmak gerekir” dediği öğrenildi.
Erdoğan, toplantıda bakanların görüşlerini tek tek sordu. Edinilen bilgiye göre Unakıtan, “Abdullah Bey kardeşim kusura bakmasın. Gündelik politikalarla geleceğe yürüyemeyiz. Olayı kısa vadeli düşünmeyelim” diye konuştu.
Devlet bakanları Ali Babacan ve Beşir Atalay ile Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise Gül’ün mutlaka cumhurbaşkanlığına aday olması gerektiğini ifade etti. Gül’e destek veren bakanlar, seçimlerin bu adaylığı onayladığını söylerken, aday olmaması halinde bunun seçmene anlatılamayacağını ve partinin zor durumda kalacağını kaydetti.

10 bakan renk vermedi

10 kadar bakan da sürecin gerginlik yaratılmadan çözülmesi gerektiği üzerinde durarak, Gül’ün lehinde veya aleyhinde ifadeler kullanmadı. Erdoğan ise kendisinin aday olmadığını daha önce açıkladığını belirtirken, Gül meydanların sesi doğrultusunda hareket etmesi gerektiğinin altını çizdi. Abdullah Gül, aday olduğunu da “Millet iradesine saygının gereğini yerine getirmem gerekir” sözleriyle dile getirirken, Erdoğan bunun üzerine “Abdullah Bey’in kararına saygılıyız” dedi.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, isimlerinin sürekli cumhurbaşkanlığı adaylığı için gündeme getirilmesinden duydukları rahatsızlığı dile getirdi.

15
Ağu
07

Gül – Erdoğan arasında ilginç diyalog

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AKP’nin önceki akşamki MYK toplantısında cumhurbaşkanı adaylığını açıklarken, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, “Aslında sizin hakkınızdı, ben orada sizi görmek isterdim, ama siz fedakarlık yaptınız” dedi.

Erdoğan’ın, “Adayımız Abdullah Bey’dir,” diyerek, cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili tartışmalara son noktayı koyduğu MYK toplantısında, Gül de adaylığını şu sözlerle ilan etti: “Seçim sonuçları genel başkanımızın, partimizin başarısıdır. (Erdoğan’a dönerek) Aslında cumhurbaşkanlığı da sizin hakkınızdı. Ben orada sizi görmek isterdim. Ama fedakárlık yaptınız, yaptığınız değerlendirmelerin sonunda takdiriniz bu yönde oldu. Bu noktaya kendi arzumla gelmedim.”

28 AĞUSTOS’TA

Gül, 28 Ağustos’ta yapılacak üçüncü turda cumhurbaşkanı seçilebilecek. TBMM Genel Kurulu geçen hafta cumhurbaşkanı aday sürecini başlatırken, seçim takvimini de belirlemişti. Buna göre, Gül’ün dışındaki diğer adaylar, 19 Ağustos saat 24.00’e kadar başvuruda bulunabilecekler. Başvuru süresinin sona ermesinin hemen ardından 20 Ağustos’ta ilk tur oylama yapılacak. Seçimlerin ilk iki turunda, AKP, MHP, DTP ve bağımsızlar salona gireceği için toplantı için gerekli olan 367 sıkıntısı doğmayacak. Gül’e AKP’nin 340 vekili dışında, DTP’li 20’i, bağımsız 6 milletvekili oy verse dahi, 366 sınırında kalacak ve 376’yı bulamadığı için Gül’ün seçimi üçüncü tura kalacak.

İlk imza Erdoğan’ın

ABDULLAH Gül, Cumhurbaşkanlığına adaylık dilekçesini TBMM Başkanı Köksal Toptan’a verdi. Gül’ü AKP Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya 17, Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de 34 milletvekilinin imzasıyla aday gösterdi. Çetinkaya, dilekçesinde ilk imzanın Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait olduğunu söyledi.

15
Ağu
07

Türkçüler

Bir röportajımda kadın yazarlar soruldu, Nuray Mert, Perihan Mağden, Vivet Kanetti, Kırıkkanat, hatta Meral Tamer, bu son ismi yazmamışlar, önemlidir, dedim. Röportajı yapan, peki Ayşe Arman, Pakize Suda diye araya girdi, “tenezzül etmedi­ğim isimler üzerinde laf söylemek zorunda bırakmayın beni” dedim…

Milliyet Eki’nde “Sarıkız’ın Anılan” başlığında bir köşe var. Adını saklıyormuş, ne boksa. Nükhet Duru’nun, Müjde Ar’ın donlarını anlatır, durur, hayatım boyu hiç dikkatimi çek­meyen bir köşe.

Vay sen misin Ayşe Arman’a, Pakize Suda’ya dil uzatan diye tam sayfa döşen­miş bana. Ne deseydim, kraliçemiz mi olurlar, deseydim.

Bu yazarlar Türk halkının midesini bulandırıyor, biri pedlerini anlatır, diğeri üçün­cü sınıf pavyonlardan Hürriyet’e büyük yazar oldurulmuş, ne diyeyim..

Sarıkız köşesinde, kadın çıldırmış, inanılmaz cümleler. “Siz taşralılar, bizim gibi sarışınlara bayılırsınız, tüm derdiniz bizim gibi sarışınlarla yatmaktır. Sizi aramıza al­mayacağız. Sivri diliniz ve o taşralı komplekslerinizle aramıza giremeyeceksiniz!”… Şu cümleler de onun: “gençliğinizde bir türlü ilgilerini çekemediğiniz o sarışın kızları hatırlatıyoruz size. Zengin şehirli oğlanların tavladığı ama size bir türlü verme­yen kızları hatırlatıyoruz, o yüzden ulaşamıyor, kin kusuyorsunuz!”… Yazınım ana fikri şu: “Oh olsun size vermeyeceğiz!”… Şu cümle de onun: “(siz taşralılar) yazdınız yazdınız, şu ünlüler dünyasına kena­rından köşesinden geldiniz, peki şu Ayşe Arman niçin hala sizin kollarınızda değil. Eminim hep bunu arzuluyorsunuz!”…

Ve devam ediyor. Bu hanımın gençliğinde bizim gibi kara kuru bir taşralı sevgi­lisi olmuş. Ama bunu kandırmış. Şimdi akıllanmış. Bir daha Anadolulu mu, artık vermeyecekmiş, dinleyin: “…Yıllarca onlar da insan, onlarla da ilişki kurmak, dışla­mamak lazım gibi hümanist fikirler sahibi oldum, ama yanılmışım…”.

Neden yanılmış? Çünkü taşralıların bütün dertleri bu boyalı sarışın hanımların kollarına atılmakmış. Bu yüzden benim gibi insanlardan iğreniyormuş. “Oh olsun, bizi aralarına asla almayacaklarmış..”;        Şu cümle de onun: “(Siz taşralılar) boşuna uğraşmayın, sizi aramıza almayacağız!”, Neye uğradığımı şaşırdım. Siz kimsiniz, orası ne, bizi niye aranıza alıp almamak gibi derdiniz var, orada, araya alınma diye bir şey mi var…

Böyle bir yazı olur mu, oluyor işte, geçen haftanın Milliyet Eki’nde.. Bu yazıları )i    sizin vergilerinizle yazıyorlar.

Bir de küçücük beyniyle cinlik yapıyor, yazısında lafları gargaraya getiriyor, bakın: “şu bir yazar var ya, Zeki Müren’i, Selda’yı, Ayşe Arman’a kadar herkese hakaret eden!”.. Yalan. Aynı röportajda, bir yığın kadın yazarı övdüm, ayrıca Zeki Müren’i ve Selda’yı da fazlasıyla övdüm. Ayşe Arman’a da bir statü vermek istiyor ya.

Neyse, bize iş düştü. Hayatım boyu travesti gibi kırıtan, travesti ses tonuyla ko­nuşan, travesti gibi giyinen, döt sümüğü bir yığın kadın gördüm. Hiçte küçüm­semem, hayatı böyle seçmişler, ne yapayım…

Ancak, burada, sosyoloji dersi olacak cümleler var. Mesela, taşralıları neden kü­çümser, taşralılık eğlenilecek bir şey midir? Şimdi size birkaç taşralıdan söz edeyim: Mesela: Kanuni Sultan Süleyman, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, İbni Sina, Karacaoğlan… Bunların hepsi taşralı. Bu yüzden mi acaba, bu isimleri aranıza almıyor, yazılarınızda hiç bahsetmiyorsunuz. Mesela, Şekspir, Jack London, Hazreti İsa, da­ha bir yığın taşralı. Bunlar da taşralı olduğu için mi bu isimlerden hiç bahsetmiyor, yazılarınızda, Nükhet Duru ve Müjde Ar’ın donlarından başka bahis bulamıyorsunuz. Ayıptır söylemesi, hani, Aydın Doğan patronunuz da taşralı, Koç, Sabancı, hepsi taşralı.

Taşralılığın bir aşağılanma vasıtası olarak kullanılması, bu kafadan sakat boyalı böceklerin acıklı ruh halini anlatıyor. Şimdi kendisi sosyete mi oluyor. Saçları boyanınca, sarışın olununca, bir de arabesk sanatçılar Alişanlar’ın haberlerini gazete ilavelerinde yapınca, Ferdi Tayfurlar’a sinema senaryoları yazınca, “sosyete mi?” olunuyor.

Boğaz’da bir lokantada bir balık rakıya fit olan birçok kadın kendini sosyeteyim diye satıyor olabilir. Zavallılığı anlatmada Türkçe’de kelime yok.

Bırakın medyayı biz rezil etmeye çalışalım. Bu utanılacak yazılarınızla küstah, şı­marık, düzeysiz suratlarınız acıklı bir şekilde ortaya çıkıyor. Ama o gazetenizde Me­lih Aşıklar, Meral Tamerler, Hasan Pulur’lar gibi bu tür cehaletleri midesi kaldırma­yan, utanarak okuyan yazarlar var. Rezilliklerinizle onları üzmeyin!

Sanırım siz bu. sosyete fiyakanızla, bu yazarları da o gazeteden kovarsınız, hat­ta, patronunuzu da o gazeteden kovarsınız. Kimseyi beğenmeyen bir üslubunuz, maşallah, burnunuzu havaya kaldırmışsınız ama, biraz da beyninizle ilgilenmeliy­diniz…

Bakın hanımefendi, “aranıza almayacakmışsınız” gibi çalımlı laflar etmeyin, bu­rada ismini yazmaya terbiyem yetmez, o gazetede size verilen paranın yüzlerce ka­tı para teklif ettiler, telefon edin, kimlerin kaç lira verdiğini söyleyeyim..

Nükhet Duru’nun donlarını yazarak bir yere varamadığınız için medya ahlaksız­lık içinde can çekişiyor. Bakın, nasıl seçkin olunacağını öğreteyim size. Bu ülkenin, sanatına, sinemasına, romanına, siyasetine, yönetimine, hukukuna, bilimine bir “değer” katacaksınız. Bir fikir söyleyeceksiniz, işte o zaman “seçkin” insanlar sını­fına girersiniz. Müjde Ar sevgilisiyle yan odada sevişirken, siz öbür odadan duydu­ğunuz sesleri köşenizde yazarak, “seçkin” olamazsınız.

Müjde Ar’ın sevgililerini yazarak size “sosyetelik” bağışlayan patronunuz Aydın Doğanlarla işte sizin gibi insanları yazar yaptığı için hala mahkemelerde savaşıyo­rum.

Ben orada her şeye rağmen onurunu, kimliğini koruyan, kişilikli ve düzeyli bir ede­bi dil tutturmaya çalışan birçok kadın yazarı övdüm, övmediğim sadece Ayşe Arman, Pakize Suda. Bu yüzden, bana karşı hayatınızın en öfkeli, en kendini kay­betmiş yazısını yazdınız!.

Çünkü sizler, akıllı, zeki, ince fikirli, zarif ve hikayeler, makaleler yazmasını bilen kadınlardan hoşlanmıyor, kıskançlıktan çatlıyorsunuz. Kendine düzgün bir okuyucu kitlesi yapmış birçok başarılı kadınları çekemiyor, kuduruyorsunuz.

Ne yapayım, Müjde Ar’ın donlarını yazan, pedlerini yazan kadınlara kraliçe mi di­yeyim. Belki şu arabesk sanatçısı Alişanlar, senaryolarını yazdığınız arabesk sanat­çıları, onlar, böyle çalımlı, boyalı, boş laflarınıza inanıyordur. Ama işte düzeyiniz bu, ulaştığınız sosyetenin boyutu: Alişanlar, Özcan Denizler…

Kafayı yemiş kadın, Ayşe Arman, biz taşralılara vermiyormuş diye çok kızıp eleştiriyormuşuz. iyi de ben Ertuğrul Özkök’ü de çok eleştiriyorum. O da mı acaba vermediği için, eleştiriyorum. Yani, bu kadınlar aralarında oturup, şuna verelim, bu­na vermeyelim, diye mi tartışırlar. Sonunda da, “hani şu var ya bize yine laf atmış, çünkü, ona vermedik, o yüzden” diye bir sonuca mı ulaşıyorlar.

Neden şöyle bir sonuca ulaşmıyorlar! Bizler yazar olamayacak kadar basit in­sanlarız, insanlar bizleri okuyunca mideleri kalkıyor, çünkü zırvalıyoruz, bu yüzden halk bizi sevmiyor!..

Ama siz böyle yorumlanıyorsunuz. Yetmiş milyon taşralının sabah akşam sizi arzuladığını hülyalar içinde anlatıyorsunuz, iyi de, niye arzulayalım, orası gazete, arzular, şehvetlerle, gazete köşelerinin ne işi var.

işte böyle. Eskiden yazarlar birbirleriyle tartışır, fikir savaştan yaparmış.. Bakın şu işe, bu ünlü fikir tartışmaları, nereye kadar düştü, verdi, vermedi, sulandı, ver­meyecek, sana vermem, ona veririm, meselesine kadar…

Ama pek fetbaz bir kadınmış, bak, verdin, vermedin, benim de içime bir kurt düşürdü.. Baksanıza pazarlığa başladık bile…

İçerde solcu arkadaşları ziyaretimde geyik çevirirdik, “baba, bu medya ale­minden bize ekmek düşer mi?” diye takılırlardı..

Af haberini duydum.. Bakın şu Allah’ın işine, pazarlığa başladık bile… Çık­tığında çocuklar, “bakın, ben pazarlığı buraya kadar getirdim, biraz da siz gay­ret edin, hadi hayırlısı” derim… ,

Üstelik Sarıkız hanımefendi, yıllarca bomboş yazılar yazdınız. Kürt gerçeği­ni de bu vesileyle görmüş olursunuz. Vermezseniz, açıkça vermeyin deyin, ben böyle şeylerden alınmam.

Vermezseniz ne yapayım canım, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’ne gidip, bizim sarışın yazarlar Kürtlere vermiyor diye dava açamam ya… Hadi fazla yormayın beni, işimiz-gücümüz var…

Irak’ta askeri konvoylara saldırılar başlayıp ABD’li ve İngiliz askerler ölünce Blair ve bazı medya, askerleri öldürenlerden katil diye söz etmeye başladı. Dü­ne kadar Iraklı insanlardı bunlar. Ülkeleri işgal edildi, fethedildi. Şimdi işgalci güçlere karşı bölük pörçük direnmeye çalışıyorlar, adları hemen katil oldu. Ba­kalım bu toprağın çocukları bizlerin adı ne zaman katil olacak. Vatanseverlerin adlarını bir günde katil yapan bu uygarlığın sözcüsü de: Medya Kürtçe eğitim ve konuşmaya bir takım haklar veren devletimiz şimdi de PKK affı çıkartıyor. Bunları yirmi yıl önce yapsaydınız, otuz bin insan ölmeseydi. yüzlerce milyar dolar silaha gitmeseydi ve PKK savaşının arkasına gizlenen ve bu savaşı kullanan sağ iktidarlar bankalardan yüzlerce milyar doları soymasaydı, olmaz mıydı?

Şimdi niye barışıyorsunuz, sizi barıştıran kim, ne?

Irak savaşı sonrası hem Türkçülerin hem Kürtçülerin maskesi düştü. Ba­kın, tarih, bizim Türkçü-milliyetçilere ne oyunlar oynadı, nasıl komik, rezil ol­dular. Ülkemiz Türkçüleri elli yıldır Amerika’nın dümen suyunda. Türkeş’in ha­yatı, politikaları, derin devletimiz bunun delili. Komünizme karşı savaş verili­yordu, Amerika’nın gizli servisleriyle ülkemizin tüm derinleri ilişkiye girip Türk illerini koruyacaktık. Türkçü strateji olur mu? Elli yıl canımızı, malımızı, ülke onurumuzu sıfıra düşürdükten sonra bu oyun bugün bitti, Amerika Türkçüleri hızla korumasına aldı, üstüne bir de Arap düşmanlığını hediye ettiler, Orta As­ya’dan kopacak yağlı parçaların kucağımıza düşmesini elli yıldır bekledik.

Güzel Allah’ımızın takdiri işte, aynı Amerika, Irak savaşı günlerinde Kürtle­rin de hamisi, koruyucusu, oldu.

Türkçülerle Kürtçüler, Irak Savaşı’nda, biri Amerika’nın sağ cebinde keklik, diğeri sol cebinde keklik oldu. Sonra bunlar Kerkük’te karşı karşıya geldi. Sa­vaş günlerinde alevlenen Kerkük, bizim sınırlarımızda olsaydı yüz bin ölü çıkar­dı. Ama artık yönetim Amerika’daydı. Amerika iki gözünü de sakınmayı becer­di. İkisine de mavi boncuk dağıtıp, tatlıya bağladı.

Şimdi Irak’ın sahibi Amerika Kuzey Irak’ta ses çıksın istemiyor. Bizim Türkçülerle-Kürtçüleri barıştırıyor. Aklınız almıyor değil mi, siz aklınızı .ikin.

Türkçü-milliyetçi alikıran bağkesenlerimiz yukardan mı emir aldı, bilemem, yirmi yıl birbirlerini yakıp, öldürüp, işkenceler edip, şimdi Amerika işini bitirin­ce, susup, bir kenara çekildiler.

Biri Türk ırkı için savaştığını söyledi, diğeri Kürt ırkı için. Sonunda ikisi de Amerika’nın sevgilisi oldu çıktı.

Hem Türkçüler, hem Kürtçüler Irak işgale uğramış, dıngıllarında değildi, her ikisinin de derdi kapacakları yağlı parçalardı.

Ülkemizde yirmi yıl aralıksız cenazeler kalktı. Arada bizleri de yaktılar. Biz­lere vatan haini, PKK’cı, her şeyi dediler. Susturdular, mahkemeye verdiler, sal­dırdılar. Otuz bin ölüden sonra birden sosyal huzur istemeye başladılar. Kim is­tiyor bu huzuru? Bizimkiler mi, Amerika mı

Yüzlerce insanın leşini bu devlet tarlalara atmadı mı? Önüne gelen herkesin evine baskın yapıp yüzlerce işadamını öldürmediler mi? Sokağa çıkan herkesi tutuklayıp hapislere tıkmadılar mı? Neymiş? Bizler Kürt propagandası yapıyormuşuz, onlar milliyetçiymiş..

Yeşiller vurdu, Murat Demirciler banka soydu, Kurtuluş Savaşı’nda da böyle oldu, Topal Osmanlar savaştı, boşalan Rum, Ermeni evlerine Koçlar leşten oturdu. Devletin silahşörleri dağları, köyleri yaktı, Ankara’da Demireller Mesutlar, Tansular bankaları soydu.

Uğur Mumcu solcu muydu, hayır, devletin ta kendisiydi. Kendi evlatlarını bile acımadan öldürdüler. Sonunda GATA askeri hastane, yüzlerce delirmiş subayla, yüzlerce bacağı-elleri kopmuş askerlerle doldu. Şimdi, sosyal huzur istiyorlarmış.

Bizler geçen yirmi senede Türkçü, Kürtçü olmadığımız için vatan hainliğiyle suçlandık. Bunların dümen suyuna gelmedik. Yirmi yıldan bugüne, yüzlerce değerli bilim adamı, yazar, kalem oynatıp, ülkenin bütünlüğünü savundu. Hakkari de benim, Edirne de benim, dedi. Vay sen misin diyen. Bu ülkenin her taşı, her canlısı, her otu, kutsaldır, değerlidir, dedi. Vay sen misin diyen. Bu topraklarda doğup büyüyen her insan Fatih kadar saygın, kutsaldır, dedi… Dediği için öldürüldü, sürüldü, Türkçüler gibi, Kürtçüler gibi, bu ülkeyi “kısmen; “parça-parça” değil, bütünüyle seven bu bilim adamları susturuldu. Kürtçülükle suçlanıp hapislere atıldı, işleri ellerinden alındı.

Türkçülerin gözlerini kan bürümüştü, sokakta, evde, gazetede yüzlerce faili meçhul. Türkiye halkını, köy, şehir demeden makineli tüfeklerle taradılar. Az buz değil, otuz bin ölü. Ne oldu şimdi? Devlet silahşörlerini kullanıp bankalar soydu, Türkiye’ye yirmi sene aralıksız nefes aldırmadan cenaze kaldırıp ülke yi tam bir ahlaksızlık ve mafyanın kol gezdiği sağ iktidar cennetine çevirdi.

Ne oldu? Ülkemizi bütünüyle sevme hakkını bize vermediler, ölenlerin dinini, ırkını ayırt etmeden artlarından üzülme hakkını bize vermediler!..

Amerika yeni politikasını uygulamaya koydu: Türkiye’de huzur, İran’da kar­gaşa. Bizde oynanan oyunlar artık İran’da oynanacak.

Hem Türkçülerine, hem Kürtçülerine emir verdi. Hayat nasıl hızlı geçiyor, bu satırları yazarken PKK İran’da karakol bastı.

İran’da, öyle böyle değil, otuz milyon Türk var. Güney Azerbaycan tabir edi­len tüm bölge Iran topraklarında. Yani bizde ne kadar Kürt, onlarda o kadar Türk. Yakında Türk televizyonlarına Tebriz’den Türk profesörler gelip “bizi ezirler, bizi .ikirler” demeye başlar.

Hayat nasıl hızlı geçiyor, İranlı muhalifler Türk televizyonlarında konuşma­ya başladı bile.

Amerika, İran’daki özgürlükçü ve aydın ve öğrenci hareketinden beklediği­ni bulamazsa, Kürtler, Türkler devreye girecek.

Türkiye’deki Türk-Kürt savaşı bitiyor, iç savaşımız hızla yan komşuya ha­vale ediliyor.

Türkçüleri ne kadar tanırsınız? Silahşörlerini Susurluk’ta gördünüz, I MHP’nin yayın organlarına biraz bakmışlığınız da vardır. Size asıl büyük tez­gahtan bahsedeyim.

Irak Savaşı günlerinde bir sürü adam ekranlara çıkıyor, bacak bacak üstü­ne atıyor, elinde çubuklar aylarca bir şeyler konuşuyorlardı. Ekranın altına da “stratejist”, “uzman” gibi laflar yazıyordu.

Üç ay süreyle, Peşmerge, Kerkük, strateji, diye güya analiz yapıyorlardı, iyice dinlediniz mi, ekrana iyice baktınız mı, neler anlatıyorlardı. Hani turist reh­berleri vardır, bir takım genel ve basit bilgileri verir, “burası Süleymaniye olur, nüfusu şu, tarımı şu, Kürtler ikiye ayrılır Talabaniciler-Barzaniciler..” işte hep­si bu. Bu turistik rehber bilgileri onlarca TV’de bizlere, üstelik para karşılığı an­latan adamların menbaı: ASAM!.

ASAM (Asya-Avrupa Stratejik Araştırmalar Merkezi), Avrasya Dosyası diye üç aylık dergi çıkartır. Makaleleri inceleyin. Master düzeyinde, turistik tanıtım broşürü gibi. Diyelim Rusya Dosyası. Talebeler Rusya hakkında, coğrafyası, iktisadi, yüzölçümünü verir. Şüphesiz içlerinde birkaç kaliteli bilim adamı var, diyelim Ali Nihat Özcan, bu beyfendi de sık sık ekranlara çıkar. Teknik bir yığın bilgi! Dikkat edin, yeni bir “analiz” has­talığı, aşksız insanlar.

işte bu ASAM, devletimizin derininden milyonlarca dolar para alınıp kuruldu. Göya strateji ge­liştiriyorlar. Hemen hepsini inciğine cinciğine kadar tanırım. Ellerinde çubuk, harita başında bilgi­ler veren bu genç uzmanlar ordusu, eli yüzü düzgün tertemiz vatan evlatları görüntüsü veriyor. Ül­kelerinin bütününü göremeyen, bu ülkeyi bir bütün olarak sevme alışkanlığı edinmemiş, yirmi yıl­dır Güneydoğu’ya raporlar yazıp, artık bu raporları kimlere verip, sağ iktidarların yirmi yıl bu ülke­yi soymasına hizmetleri büyüktür!

Cahillikleri strateji konusunda! Hiç Türkçülük gibi bir strateji olur mu? Bu büyük stratejik proje sonunda çöktü. Rezil oldular. Bosna’da dört yüzbin kişi öldü, bir şey yapılamadı. Çeçenistan iki defa işgal edildi, bir şey yapamadılar, aksine, Rusya’yla büyük bir dostluk kuralım diye strateji ge­liştirdiler. Afganistan topyekün fethedildi, bir General Dostumları vardı getirip götürdüler. Azerbay­can’ın yarısı Ermeniler tarafından işgal edildi, bu sorun hiçbir uluslararası arenaya taşınamadı, Er­meniler hala orada. Türkmenbaşı gibi, Kaddafi benzeri küçük padişahlarla bir yere varılamayacağını gördüler, Kazakistan gibi devasa ülkelerin Rus hayranlığını ve Rusyasız yapamayacaklarını görüp göt üstü düştüler. Başka ne kaldı, birkaç kültür kurumu, iki-yüz üç talebe okuturuz, bu kadar.

Kürt dağlarında yaptıkları gibi ellerine silah verdikleri birkaç silahşörle bu irili ufaklı Türk devletlerinde darbeler dahi denediler, rezil olup, tekmeyi yiyip kovuldular!…

Uyumayın, 1990’lı yılları hatırlayın, bu Türkçü stratejinin devlet politikası olarak hayata geçirildiği günlere, Özallar, Türkeşler bu Türkçü stratejinin sloganını herkese öğretmişti: “21. Asır Türk Asrı Olacak!”…

Doğudan batıya iflas etti bu proje. Şimdi, bu derin devlet kurumu ağız değiştirdi. Yeni bir strateji teklifiyle TV’lerde dolaşıyor. Neymiş yeni stratejileri?

Türkiye, bölgedeki Iran ve Suriye’yle komşuluk ve ticaret ilişkileri geliştirmeli, büyük devlet ol­malı. Fikirleri bu. Büyük ve yeni stratejileri bu. Dünya tarihinde ve her bölgedeki devletler, komşularıyla ticaret ilişkisine girer, bu çok normaldir.. Bunun büyük bir strateji olmakla ne alakası var?..

Bunu uydurup söylediniz diye mi devletten milyon dolarlar alıyor, ekranlarda ahkamlar kesiyor­sunuz.

Üstelik bu yeni stratejiyi takdim ederken lafların arasında tuhaf temkinler, korkular: “Amerika’yı bu stratejiye ikna etmeliyiz. Amerika’dan izin almalıyız!”.. Yani, komşumuzla basit bir ticaret yapa­cağız, bunun için dahi Amerika’dan izin alacağız!..

Türkiye’de medya ve bilim adamları uyuduğu, hiçbir şeyle ilgilenmediği için, kimse kalkıp size bir soru soramıyor, iyi de kardeşim, elli yıldır Türkçülük hastalığınızdan dolayı, Arap-Kürt-Molla düşmanlığını yayan, bu ülkeleri tehdit olarak gören, bu ülkelerle ülkemizi savaşın eşiğine geti­ren sizler değil misiniz? Ne oldu, Orta-Asya’dan iş çıkmadı mı?

Bu kurumun başında Ümit Özdağ var, babası 60 ihtilalinin ünlü subaylarından Muzaffer Özdağ. Muzaffer Özdağ, Türkeş’in sıkı arkadaşıydı ama Türkeş’i sevmezdi, o hayatı boyunca orduyla sı­kı ilişkiler kurdu. Oğlu da sonunda bu kurumun başına geçti, Amerikalar’da özel eğitimler aldı, ye­tiştirildi. Ümit Özdağ on yıl var ki Amerika’ya gider gelir. Pentagonla görüşür.

Yine gitmiş. Ceviz Kabuğu programına çıktı. Saatlerce ekrandan Amerikalılar şunu söylüyor, bunu söylüyor, diyor. Göya Amerikalılar bilmediğimiz bir şeyler söylüyormuş. Hepsinde bir “analizcilik, uzmancılık” hastalığı. Bizim bilmediklerimizi gidip Pentagon’dan öğreniyorlarmış.

Tabii kendilerini önemli hale getirmek istiyorlar, devlete, millete, orduya “büyük işler” yapıyor­lar görüntüsü vermeye çalışıyorlar.

Çünkü ASAM, bir fikir firması. Bir düşünce marketi. Piyasayı sağlam kuracaksın. Sonra TV’ye çıkıp bacak bacak üstüne atıp, Amerika onu dedi, bunu dedi, sallayacaksın. Ve Suriye’yle ilişkile­ri geliştirmeliyiz gibi yere göğe koyulmayacak büyük stratejiler konuşacaksın. Ne büyük laflar! Bin yıllık toprağımızla ticareti geliştireceğiz, bu işte büyük stratejiymiş!..

Başka ne yapıyorsunuz, Ermeni iddialarına karşı elinizde kazma Kars’ta mezar üstüne mezar açıyorsunuz!

Bölgemizde Amerika fetihleri yoğunlaşınca “strateji” kelimesi de gizemli bir laf salatası olarak ekranlarda satılmaya başlandı.

Şu ünlü strateji, jeopolitik gibi konularda birkaç basit şey söyleyeyim. Önce, şu Türkiye’nin coğrafi önemi, jeopolitiği gibi laflan yemeyin artık. Basra Körfezi’ndeki şu benzin istasyonları, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlere girin, size Basra Körfezi’nin dünyanın en kritik böl­gesi olduğunu söyleyecek.. Aynı şeyi size Yemenliler de söyleyecek..

Ama birileri karşımıza çıkıp, Amerika’nın bölgedeki yeni hesaplan, gibi laflar eder. Ya da Ameri­ka’nın ünlü düşünce kulüpleri (Think Tank) var. Onların kitabında şu büyülü sözler yazıyor, gibi, alıntılar yaparlar. Gözlerinizi büyütür, hayretle kitabın kapağını açarsınız. Yeni bir bilgi bulmuşçasına ekrandan cahil halka, cahil spikere satar­sınız… Siz zaten Amerika’dan ne duysanız şaşıracak bir zekaya sa­hipsiniz.

Neymiş bu eşsiz bilgiler. Bunları yalnız bizim eşsiz stratejistlerimiz biliyormuş..

Bakın, bugünün dünyasında yeni bir strateji yoktur. Mesela, İngil­tere’nin Çin hakkındaki, Orta-Doğu hakkındaki fikirleri yüz elli yıl­dır, hiç değişmeden aynıdır, İngiltere 1880’de de Çin’in uyumasını, uyanırsa dünyayı yutacağını söylüyordu, bugün de, Orta-Doğu pet­rollerini hesap ediyorlardı, bu topraklarda irili ufaklı devletlerin olma­sını ve birbirleriyle kavga halinde bulunmasını istiyorlardı. Strateji diye değişen yeni bir şey yoktur!.

Yüz binlerce sayfa tartışılan stratejilerin özeti budur. Bu bilgileri sokağımızda her bakkal, her kasap bilir. Bunları Amerika’nın, İngiltere’nin gizli hedefleri, bilinmeyen hedefleri diye ve bir takım bi­limsel laflarla süsleyip ekranlarda satmak moda oldu!

Ayrıca ülkemizde yüze yakın akademik dergi çıkar, bu dergilerin de her biri bir düşünce kulübüdür, yani Think Tank’tır. Bu dergileri­mizin hemen hepsi bölgedeki siyasi hesapların en az ASAM kadar farkındadır, dikkatlidir.

Savaş başladığında strateji-politika biter. Amerikan askerleri Gü­neydoğu’ya girdi yerleşti, bunların ellerinde hala çubuklar. Ameri­ka’nın şu kadar topu, şu kadar tüfeği geveleyip duruyorlar. Savaş başladığında direniş kültürü başlar. Milli güçten, birlikten, dayanış­madan, heyecandan bahsedeceksin. Savaş başladığında Ameri­ka’nın en ciddi gazeteleri fetih-zafer şarkıları-marşları yazmaya baş­ladı. Bizimkiler hala analizlere gark olmuşlar. Amerika Güneydoğu’ya üs kurdu, depolar kurdu, yüzlerce askerini Mardin’e getirip yığdı, ül­ke elden gidiyor, Amerika işgal etmiş, bizimkiler ekranda bacak ba­cak üstüne atmış, derin tahliller yapıyorlar. Aynen şunları söyledi­ler: Spiker soruyor: “Amerika Güneydoğu’ya yerleşiyor…” ASAM uzmanı cevap veriyor: “Evet… hımmm… eeee… mııımmm… şeyy.. efendim… Kuzey Irak’a girmek istiyorlar!”.. Bu ne büyük bilgi, biz Yeni Zelanda’ya girecekler sanıyorduk.. Bunları otuz ayrı TV’de sa­bahlara kadar gevelediler.

Oysa yapılacak tek şey vardı, hiçbir uzmanlık bilgisi olmayan hiçbir strateji dersi almayan Urfalı köylüler en doğrusunu yaptı. Amerikan jiplerini yumurta yağmuruna tuttu… Ve ASAM bu bilgiler yüzünden milyonlarca dolar aldı ve Urfalı köylüler tutuklandı!.. Türkçüler Tanrı Türk’ü Korusun diyordu, şimdi Amerika Türk’ü l korusun, oldu, gerçi Kürtler de artık Amerika Kürt’ü korusun de­meye başladı. Korkmayın, İran’ı halledene kadar Amerika hepinizi koruyacak.

Stratejiler yüzlerce yılda oluşur, geliştirilir, bizimkiler on dakikada bir strateji değiştirip, geliştiriyor, hatta, her TV programına ayrı bir stratejik teklifle çıkıyorlar. Kanuni Sumatra adasına 19 kadırga gön­dermişti, bugün hala orada Türk köyleri var, bir Kanuni’nin ufkuna bakın, bir de hala komşularıyla ticaret yapmayı strateji sanan bizim­kilerin haline bakın. Yine de benim en tuttuğum stratejik çalışma Er-bakan hükümetine aittir, bilindiği üzere, Nijerya’yla ilişkilere girmiş hatta milli takımlarımız arasında dostluk maçı yaptırmıştı, gülmeyin, Orta Afrika’ya Osmanlı dahi girememişti, Erbakan girdi. Yine güle­ceksiniz, Türkçülerin “stratejileri” bitince, Erbakan’ın Milli Görüşü­ne başvurmaya başladılar! Milli Görüş öteden beri komşu müslüman ülkeler diye diretir durur… Benim anlamadığım bu strateji der­gisi ve sözcüleri hala Türkçülerin İsrail’e karşı tutumlarını dile ge­tirmiş değiller. Oysa, derginin yönetiminde anti-siyonist söylemiyle şöhret bulmuş Anıl Çeçen var… Yoksa Anıl Çeçen orada kan kusup, kızılcık şerbeti içtim mi diyor… Yoksa yalnızlığından kahrolup, “bin cihana değişmem bu eşsiz Türklüğümü” şiirini arkadaşlarından giz­lice hüzünle mi okuyor…

Gençler, askeri öğrenciler, yalvarırım artık ayılın, bu Türkçülük numaralarını yemeyin, Amerika’nın uşağı olmayın. Ülkenizi bir bütün olarak sevin, herkese bizim, her yere bizim demeyi öğrenin. Bakın ne acı trajedilerimiz, komikliklerimiz oldu. Türkçülük Türk ır­kını savunduğunu söyler, peki Anadolu topraklarının hakiki Türkleri, özbeöz, bozulmamış, melezleşmemiş Türkleri kimler? Cevap: Ale­viler! Peki Türkçülüğü savunan MHP neden Çorum’da Alevilerle iç savaş yaşadı. Uydurukçu Türkçüler hakiki Türklere neden savaş açtı. Bunlardan ders çıkartın. Siyonistler ve Amerikalılar bu toprak­larda siyasetlerini Türkçüler üzerinden kurdu, Türk’ü, Arap’a-Farsa-Kürt’e düşman yapıp, işte şimdi gelip bu topraklara yerleşti.

Bu strateji dergilerini okuyun, ama, birazcık olsun, stratejinin ne olduğunu öğrenin. Mesela, gelin küçük bir ders çalışalım. Artık zihinlerimizde kalıplaşmış, bir daha çıkmayacak, temel kesin doğma­larımızdan birini söyleyip az da olsa tartışalım. Mesela deriz ki, Amerika ekonomisini düzeltmek için başka ülkelere saldırıyor. Pet­rolü kapıyor, madenlere dalıyor, silah satıyor. Bu kalıplaşmış düşün­celere bütün sert ideolojiler dahil herkes inanır. Strateji yazarları da bu konuda fikir birliği içindedir.

Şimdi bu fikri çürütmeye çalışalım. Amerika devasa bir ülke, toprakları, bakir sahaları, madenleri, sanayisi, bilim adamları, üni­versiteleri, borsalarıyla, medyasıyla akıl almaz genişlikte, imkanları olan bir ülke. Bir an düşünün. Bu devasa ülke, kimselere saldırma­dan kendi halinde yine büyük bir dünya devleti olamaz mı? Bal gibi olur. Peki neden, ekonomisini güçlendirmekle başka ülkelere saldır­ması arasında tam bir paralellik kurarız.

Gelin, düşünce kalıplarımızı kıralım, başka türlü düşünelim. Bi­zim gibi zavallı ülkeler, alevi, sünni, Türkçü, Kürtçü, İslamcı, Arap’a düşman, Yunanla savaş halinde, halkını kurşunluyor, halkını sürü­yorsa, çok zayıf, parçalanabilir görüntü veriyor demektir.

Bu ülkelerin karıştırılması kolay demektir. Yani, bizlerin derin ca­hilliği onların iştahını ve savaş şehvetini artırıyor. Bizler ülkemize bir bütün olarak sarılmadıkça, Amerikalarda beş-on adam, bizleri cep­te keklik görür, üsler açmak, iç savaş çıkartmak, sudan ucuz olur!

Yani kapitalistlerin bir savaş makinesine dönmesine en büyük sebep bizim siyasi aptallıklarımız. Bakın dünya tarihine, İskender, Sezar’dan beri, hiçbir ülke, üç ay gibi kısa zamanda Afganistan ve Irak gibi büyük fetihler yapamadı. Bu aynı zamanda şu demek, ya­şadığımız topraklarda dünya tarihinde hiçbir ülke hiçbir halk bizim kadar cahil olup, oyunlara gelmedi. Yıllardır birbirimizi, halkımızı ve komşularımızı tehdit olarak gördük. Düşmanlıkları kaşıdık, halkımı­za işkence yaptık, komşularımıza sudan sebeplerle ne kolay ucuz savaş çığlıkları attık. Birbirimizi, şeriatçı, laik, Kürt, yiyip bitirdik.

İsrail ve Amerikan oyunlarını bozmanın tek yolu, üstümüze kuru­lan stratejileri kırmanın tek yolu, “bir bütün olmaktır”.. Halkımızı güç­lendirmek. Eğitim, sağlık, işsizlik, gelir dağılımı gibi siyasi-sosyal ko­nularda ölesiye mücadele verip, banka soygunlarının önüne geçmek ve her bir bireyi mutlu, refah insanlar yapmak… Bu Türkçü strateji­ler, hayatın hiçbir döneminde gelir dağılımını sorun yapmadı, ayrıca, ülkemizde eşitsizlik var diyen herkesi de tutuklayıp hapse attı.

Bir ülkenin kalkınmasında, büyümesinde, parçalanmamasında en büyük strateji, hak, hukuk, insanlık, mutluluk ve eşitlik olarak bü­yümesidir. Bunları tek bir gün gazetelerine yazmayan, bunları tek bir gün düşünmeyen insanlar, yirmi yıldır, elli yıldır başımıza alikıran baş-kesen olup, öldürdüler, cesetlerimizi tarlalara attılar, kurşunladılar.

Geçen şu yirmi yıl, bakın geriye, bunlarla sizi uğraştırdılar mı, si­zin bu sorunları dile getirmenize müsaade ettiler mi? Neye mü­saade ettiler peki.. Birinizi Kürt delisi, diğerinizi Türk delisi, diğerini­zi laik akıl hastası, öbürünüzü şeriatçı manyağı olmanıza müsaade ettiler. Yirmi yıl gazeteler ve ekranlarda birbirinizi bu deliliklerle bo­ğazlamanıza müsaade ettiler!..

Güçlü insanların, güçlü bireylerin, onurun, hakkın, hukukun bir Türkiyesini istemediler, bu ülkenin sosyal sorunlarını sırtlanmış gençlik, partiler, dernekler, sendikalar istemediler. Ve bir yığın stra­tejik hikayeler anlattılar!., işte gördünüz tarih başlarına düştü…

Ülkenizi otuyla, böceğiyle, Edirnesi, Hakkarisi, alkoliği, delisi, eş­cinseli, manyağıyla sevecek, yani bir bütün olarak sevecek bir dü­şünceyi size öğretmediler. Komşularınızı bir “bütün” olarak dostça sevmeyi bu stratejiler size yıllarca öğretmedi. Öyle bir güvensizlik inşa edildi ki, herifçioğlu ta Amerikalardan geliyor, bölgede herke­se güven sağlıyormuş…

Kürtler bize inanmıyor, Amerikalılara inanıyor. Türkçülerimiz bi­ze inanmıyor Amerikalılara inanıyor. İranlılara inanmıyoruz. Amerikalılara inanıyoruz…

Ve Iran, doğunun bu en güzel ülkesi, dört yüz yıldır hiçbir toprağa saldırmamış, dünyanın en barışçı ülkesine, şimdi, karıştırıcı ma­şa olarak devreye giriyor gazetelerimiz, ekranlarımız, Türkçülerimiz, Kürtçülerimiz…

Gelin bu oyunu bozalım. Kürtlerle Türkler, öyle masada, andlaşmayla, afla değil, gerçekten, gönülden, yürekten barışsın. Tam an­lamıyla kemiklerimize kadar kardeş olalım. Birbirimizin boynunu kopartırcasına sarılalım…

Ve Amerikan tankları ülkemize sınırdan girdiğinde, hudutlarımız­da, kol kola, yan yana, aynı cephede, omuz omuza bulsun bizleri!

Eski günlerdeki gibi!..

15
Ağu
07

Amerikan Köpekleri

Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat’ta ABD askerlerince tutuklandı, gazetecilerimiz ‘biz CNN’de çalışıyoruz’ dediler, askerler yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptılar, baktılar ki hakikaten CNN’de çalışıyorlar, ‘bizimkilermiş’ deyip bıraktılar. Peki, başka gazete­cilerimiz, CNN’den değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk askerleri de Aydın Doğan’dan ‘CNN basın kartı’ pekala alabilir, böylelikle ‘çuval geçirilmeyi’ önlemiş oluruz, ‘bizim­kiler’ muamelesi görürüz… Amerikalıların ‘bizimkiler’ muamelesi çektiği bu yazarlar, Türkiye yazarları, Türk’ün yazarları olurlar… Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız savaşlarıyla dünya yıkılı­yor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında klimalı odasında ‘asker gönderelim’ diye fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis, elektrikçi, gıda yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir sanıyor, aksiliklerini Türk Milleti’nin onuru sa­nıyor, Türkiye’yi üç kişiden ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu…Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye Türkiye’yi de satılmış ka­bul etmeleri, artık rezillik değil, palyaçoluğun dik alası.Irak savaşı öncesi, hatırlayın. Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız Amerika’nın yanında kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan aleyhinde ancak propagan­da yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan haini, kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır dün­yaya rezil oluyorlar.Bakın kimleri çıldırtıyor, ekmeklerinden ediyorlar. Ülkemizde birçok elçilik görevlisi, yaban­cı medya mensubu, ABD’de de birçok düşünce kulübü (Think-Tank) işte bu medyamızı izle­yerek, Türkiye’deki havayı koklayıp bilgi edindiğini sanıyor, işte kızıl kıyamet burada kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya üzerinden koklamaya çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defa­sında çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz, gazetelere bakıp, Türkiye böyle düşünüyor’ diye yıllardır rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı aldatıp yanıltıyorsunuz. Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları izlenim­lerle fos çıktılar, şaşırdılar. Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler kafayı yemiş durumda, artık onlar da gazetelerimizi okuyup, ‘asker gönderelim’ sloganlarını görünce, golüyle gülü­yorlar, bu gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!Ancak, inanılmaz şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava yaratılıyor, iletişim araçlarıyla tüm dün­yanın karıncalan, böcekleri izlendiği halde, Türkiye halkının görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem yabancı basın, hem elçilikler, Türkiye’deki havayı koklamakta zor­lanıyor. Bizim medya yine bir balon şişiriyor, koskoca Pentagon bu balona inanıyor, kararlar alıyor, bakıyor ki sonra kazın ayağı böyle değil, bokun bokun oluyorlar. Sonra da Türkiye bizi yanılttı diye tehditlerde bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye değil, köpekleriniziişte, Abdullah Gül Amerika’ya giderken, yine Türkiye asker gönderecek, pazarlığa geliyo­ruz diye raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek şaplattılar. Büyük medyamız başımız­dan eksik olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Türkiye halkının düşüncelerine hiç itibar etme­yerek, aynı zamanda Türkiye halkının gerçek düşüncelerini de saklamış oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor. Bu iyiliklerini unutmayacağız.(Abdullah Gül’ün danışmanı Ahmet Davutoğlu çok değerli bir bilim adamıdır, Türk halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir düşünün bu koltukta bugün Demirel, Tansu, Ağar otur­saydı, halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız varmış.)Şimdi Pentagon da ayılmaya başladı, köpeği gazetecileri kendilerini sürekli yanıltmasından bıktı, ‘adam sandım eşeği, altına serdim döşeği’ yine bir bok çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpek­lerle sahipleri arasındaki bir sorun, fazla karışmayalım.Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin fazlasıyla tavizler verdiğini yazar, ancak, borçlu ülke­lerin her denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz. Dünyada, batağa saplanmış işgal­ci Amerikan askerlerinin yanına asker göndermek isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim ‘şar­latan’ yazarlarımız var. Ülkemizin, halkımızın, meclisimizin ‘lavuk’ olmadığını, ‘satılmadığını’ tezkerede gördünüz. Bu cahil ve satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi olmadığını gördü­nüz. bu ülkenin onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyanın hiç konusu olmadığını, onla­rın hayatlarının ‘pazarlık’ olduğunu da gördünüz. Avrupa Uygarlığının ahım şahım devletleri, değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi Amerika’ya karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu zavallı ve yoksul ülkenin tezkeredeki kararını hep birlikte gördünüz. Yine görecek­siniz. Sizlerin çuldan çuvaldan siyasetleriniz ortada. Dünya coğrafyasında bu kadar fütursuz­ca, bu kadar haince üfürüp sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. işte, köpekleriniz sayesinde, kaçtır Irak’ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on yıllar boyu bizi çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset olamayacağını!Neyse… Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı, medyada hâlâ iş yapıyor. Tarih dışı kalmış bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce İngilizler, sırasıyla, Fransızlar, İsra­il ve Amerika, Türk-Arap düşmanlığı için bu edebiyatı yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Arap­lara da Türkler sizi altı asır sömürdü’ edebiyatı yaptılar, yüzyıldır.Türk yazarlarının 2003 yılında hâlâ bu gerici, provakatif ajanların fikirleriyle yazı yazıyor ol­ması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi arkadan vuran Araplar bugün tarih sahnesin­de yoktur, İngilizlerin kurduğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri tarafından yıkılmıştır. Arap ba­ğımsızlık savaşları iki aşamada olmuştur, birinci cihan harbinde Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere karşı. Hatta, bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral Faysal, yani Mustafa Kemal’e kar­şı cephede savaşan Şerif Hüseyin’in oğluyla Atatürk, Saadabat paktını kurarak, bağımsızlığı­na kavuşan Araplara karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere karşı milli bir devlet po­litikası olarak göstermiştir.Ayrıca, I. Dünya Savaşı’nda ve istiklal Savaşı’nda varolma-yok olma savaşı verdiğimiz halde, bugün hiçbir Türk’te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti yoktur. Arap demek, tepeden tırnağa İngiliz nefreti demektir. 19601ı yıllara geldiğimizde Arap topraklarında tek bir İngiliz kal­mamıştır, İngilizlerin kukla krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih sahnesinden silmiştir. Yani, bizim, bizi, arkadan vurdular dediğimiz Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir. Vahdettin’in, Abdülhamit’in silindiği gibi.Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin Ortadoğu toprakla­rında hiçbir anlamı ve karşılığı kalmamıştır. Arap yazarlar, ‘Allah’ını seversen ne diyor bu Türk­ler’ diye şaşkın şaşkın bizi izliyor.Aksine, İngiliz muhipliğini Ortadoğu topraklarında yalnız ve yalnız bizler yapıyoruz. Bizi ar­kadan vuranların elinden tutup Arap milliyetçilerinin karşısına eski kralları bir güç diye çıkarı­yoruz. Buyrun, hatırlayın. Irak Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi tokat. Güya, İngilizlere l. Cihan Harbi’ni hatırlatıp, yardım isteklerini geri çevir­mişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir hainliği maskelemeye çalıştılar. O da, biz Türklerin milli düşmanı Şerif Hüseyin’in torunu, devrik kralın oğlunu Irak’a götürdük. Üstelik adamla NTV’ de röportaj yaptık. Bizi vuran Arap’ı, bizler ağırladık, karşıladık, yatırdık, yedirdik, otellere yerleş­tirip kapısına güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap’ın çocuğunu el bebek gül bebek saklayıp, giz­leyip emaneti Irak topraklarına, yani Arap milliyetçilerine karşı savaşsın diye biz gönderdik!..Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif Hüseyin’e karşı öyle bir kinim var ki, hâlâ onun yedi kuşaktan torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama devletimiz, med­yamız, Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vurdu diye edebiyat yapacak, hem de bizi vu­ran Arap’ı ağırlayıp besleyip, Irak’a gönderecek.Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl kanıyorsunuz? Çok basit, yakın tarihimizi hiç okumamakla!Neyse… Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Neyse… Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Karaosmanoğlu’nun çıkarttığı ORTADOĞU adında bir strateji dergisi çıkar. Yani, çok sağlam el­lerimiz, büyük bir düşünce vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugü­ne kadar bu yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika dergimiz olamadı. Dergi­nin 67’ye kadar çıkan 60’ın üstünde sayısını inceledim. Genç cumhuriyetimizin bu iki güzel öğretmeni Ortadoğu ülkelerine ağır bir saygı ve yetenekle birbirinden güzel dostluklar, mesaj­lar gönderir. Cihan harbinin yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Ortadoğu’daki kardeşlerimizle kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar. Derginin 11. sayısından sonra dergi yö­netimi tümüyle Celal Tevfik Karasapan’ın eline geçer. Yani, bu güzel duyguları ve politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçilerimiz yazılarıyla paylaşır. Iran, Irak, Suriye, Mısır, krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen, Kızıldeniz, Basra hakkındaolaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler, yumuşak bir dil­le ve bir aydın iyiliğiyle kaleme alınır. Neler öğreniyor­sunuz, neler, Libya’nın kazandığı paraları harcayacak bir halkı olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal etti­ğine, Pakistan’ın taşı olmadığı için, yüz binlerce Pakis­tanlı çocuğun yüzyıllarca tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosyalizminin saniye saniye gelişimi, çatışmaları…Dergiyi okudukça ağlayası geliyor insanın. Şevket Süreyya Aydemir ve Karaosmanoğlu’nun bu sert ve acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba yumuşaklığıyla derin dostluklar kurmaya yönelik yazılan, mesajları, ha­berleri ve yeniden siyasal ilişkilerimizi örme çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır hastalığımız milliyetçi­liğin yolunu şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veri­yorlar. Ve zaman zaman bizlere: ‘Geleceğin aydınlan, Ortadoğu’yla dost olmadan yaşamayız. Ortadoğu kar­deşliğine katkısı olacak geleceğin aydınlarına…’ gibi ibareler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir kardeşlik rüzgarı estiriliyor.Son kırk yıldır işte birileri tarafından bu ‘dostluk’ ağ­ları parçalanıyor. Bir zamanlar, kırk yıl önce devletimiz, aydını, mit müsteşarı, elçisiyle bu dostluğu yeniden kurmanın derdindeydi… Şimdi o dergideki Şevket Sü­reyya, Karaosmanğlu’yla aynı fikirleri söylemeye çalı­şıyoruz, ama artık marjinal kalıyoruz. O günlerde dev­letimizin fikri, meşhur ve güzel yazarlarımızın fikirleriy­di. Bugünlerde, Ortadoğu bizim kardeşimiz dedikçe, devletin içinden birileri tarafından neden dışlanıyoruz.Bu dostluk nasıl bir fırtınayla altüst oldu, inançları­mız, kardeşliğimiz nasıl çatırdayarak yıkıldı, hangi fikir­ler bozdu bu birliği?.. Bizi, komşularımıza ve coğrafya­mıza son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Dev­leti son kırk yılda ne oldu da, bu Ortadoğu siyasetinden vazgeçti?., işte birileri bu ‘tarih’i öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı…(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News Gazetesi’nin sahibi İlnur Çevik’in babası, Türki­ye’nin tescilli meşhur masonlarından ilhan Çevik’tir. Nasıl olmuşsa derginin on birinci sayısında bizim ya­zarlarımız Şevket Süreyya, Karaosmanoğlu gönderil­miş, imtiyaz müdürlüğüne ilhan Çevik getirilmiş. Mev­zuu çözemedim. Komplo teorilerine de inanmam. Gö­rünüyor ki masonlar, derin devletimizin strateji dergi­sinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya Dosyası’nın Türkçü politikalarına bizi kimler getirdi? O büyük ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?Bugün, genel bir kanaat halini almış çok yanlış bir düşünce var. Sanki bizler, Cihan harbinden sonra kü­süp Ortadoğu’ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk’ün Saadabad paktını düşünün, karşı cephede savaştığı Melik Faysalla el sıkışıp antlaşmalar imzaladı. Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet almaya başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla başlar. Yani, bizim Ortadoğu’da temel politika değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil, Menderes ve sonrası hükümetlerle başlar.1950’lerde Afrika ve Ortadoğu’da bağımsızlık rüz­garları eser, tek bir bağımsız ülke yokken, 19601ı yılla­ra geldiğimizde otuz, kırk, elli ülke bağımsızlığına kavu­şur. 1950’den sonra Arap topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları güçlenir. Araplar tek tek bağımsız­lıklarını kurarlar. Burası önemli.Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış ve başkala­rının emrinde çalışmış Araplar, Baas rüzgarıyla sarhoş olur. ilk işleri tüm Arapları birleştirmek. Mısır ismini kul­lanmaz, Suriye’de, Birleşik Arap Cumhuriyeti’™ kurar­lar. Bu fikirlerini kendi kültürlerine uygun bir sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine sokarlar.Mısır’da Cemal Abdül Nasır bir Arap devi olarak gümbür gümbür konuşur. Arapların ufku gelişir ve do­ğuya ve batıya, yani Rusya ve Amerika’ya karşı bir üçüncü güç olarak naralar atarak siyasete girerler. Na­sır kadar, Ortadoğu topraklarında, İngiltere’ye, Ameri­ka’ya ve Batı’ya karşı, onun kadar sert, kararlı ve net konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı. Müthiş bir adam­dı. Arap halkı radyo başında onu dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı’yla Nasır’ın simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.Nasır’ın gümbür gümbür ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar Türkiye’yi çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizm’e tıpkı benziyor, taklitti. Zaten Baas’ın ileri gelenleri Osmanlı okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli, Urfalı, Osmanlı’nın aydınlarıydı. Bizle­re, kardeşlikleri ve hayranlıkları hiçbir zaman bitip tü­kenmedi.Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli, saygıyla konuşmaya çalıştılar. Ancak, 1950’den başlayarak, Türkiye Devleti’nin önce İsrail’e sonra İngilizlere taraf olmasına dayanamadılar, ipler, biz İsrail’le yakınlaştık­ça, İngilizleri destekledikçe koptu. Mısır’ın milli davasıkanal savaşında İngilizleri tutunca bizler, tarihsel bü­yüklüğümüz bir günde yok oldu. Araplar Türklere düş­man olmamak için çok çaba sarf etti, mesela tüm Arapların milli ve ortak davası Filistin’e güç vermemizi istediler… Mesela kanaldan hiçbir İsrail gemisi geçe­mez, hiçbir Arap toprağına İsrailli ayak basamaz. An­cak, bizler Ortadoğu’da siyasetimizi İsrail’le kurmaya çalıştık. Ve İsrail’in Ortadoğu topraklarında cirit attığı, alışverişe girip allem kullem ettiği tek Müslüman devlet olduk.Türk yazarlarının en büyük cahilliği, Arapların hem İngiliz hem Amerika nefretlerini derinliği bilmiyorlardı, ciddiye almayıp, Arapları küçümsemeye çalıştılar. Bi­zim Amerika yörüngesine girdiğimiz yakın tarihte Arap­lar Amerikalılara karsı varolma-yok olma savaşına girdi. Araplar tarih sahnesinde henüz ‘otuz yıl’ bağımsız ka­lamadılar, bugün yarısı işgal edildi, diğer yarısı Ameri­ka’nın uydusu.Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük sarhoşlu­ğuna alışamadılar. Asırlar sonra ilk defa bağımsız dev­let kurmanın sarhoşluğundan kurtulamadılar, hem do­ğu blokuna, hem batıya, yani emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar attılar. Boylarından çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla ba­ğımsızlıklarını yaşatacaklarına inandılar. Yüzyılların ezikliğiyle, bağımsızlığı, İngiltere ve Amerika’ya karşı topyekün bir savaş sandılar, İngilizleri hızla toprakların­dan defeden Arapları, çok geçmeden Amerika kıskaca aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır’a, ‘Ameri­ka’dan gıda yardımı alıyorsunuz’ diyorlardı o günlerde. Nasır bu laflan asla kaldıracak adam değildi: ‘Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez, gerekirse tek öğün yemek yeriz, bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğ­netmeyiz!’…Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük Ameri­kan nefretlerine bir küçük misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç kabul edilmez en zalim katliamlarından bi­ri Esad tarafından Hama’da, diğeri Saddam tarafından Halepçe’de yapıldı, gaz bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğerinde İslamcı grup Müslüman kardeşler tarihten kazındı, iki katliamında baş sebep, bir tarafta Kürtlerin Amerika politikası, diğer tarafta islamcıların Amerika’yla işbirliği yapıyorsun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz geç bir subay­ken, 1964’lü yıllarda Amerikan işbirlikçisi , gördüğü Müslüman kardeşlerin ayaklanmasını affetmemiş. katliamından tam otuz yıl önce, hepsini bir gün geberteceğinin yeminini radyo başında alenen yapmıştır!Araplar, milliyetçilik manyağı olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette toplayacaklar, büyük, birleşik Arap cumhuriyetini kuracaklardı, üç-dört yıl kurdular, Mısır-Suriye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı, sonra iç karışıklık, darbelerle çözüldüler. Arapları bizi tanıtacak en büyük siyasi girişim, Arapların dünya siyaset sahnesindeki en büyük başarısı ‘tarafsızlar’ blokuna Baas partilerinin tam tekmil katıl­masıdır. Tarafsızların büyük bir lideri Tito, Nehru ise di­ğer büyük lideri Cemal Nasır’dı. Tarafsızlar bloku, dün­yayı kıskaca almış, Varşova paktı ve Amerika ve Nato’ya karşı, meydan okuyordu. Bugün dahi insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde, tarafsızlar blokunun üçüncü maddesiydi: ‘Elinde nükleer bomba bulundu­ran ülkelerle ilişkiye girilmeyecek, antlaşma yapılmaya­cak, elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerin malla­rı alınmayacak!’.Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba bulunduran­ların kucağındaydık. Bugün, tüm dünyamız büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu çığlık, bloksuzların o günkü bu maddesinde yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete geçeceksek, ve insanlığın tek bir şansı kalmışsa, o da, doğuda ve batıda hepimiz nükleer silah barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız…Tarafsızlar bloku, insanlığın ruhu ve vicdanıydı, bun­ları bu kadar çabuk unutmak, ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşinden koşanlarla, köpekliğin, uyduluğun, köleliğin peşinden koşan halkların tarihlerini iyi öğrenmemiz ge­rekir!Amerika, kısa zamanda, 70’lerin başında, Arapları içerden vurmanın yolunu fundamentalist İslami grup­larla bulmuştu, ya da petrol şeyhlerini Baas’a karşı kış­kırtarak.Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarını yitirmeye başlamışsa, bunun sebebi, dünya devi İngiliz, İsrail, Amerika’yı karşılarına almalarıdır. Sonunda Baas’ı, Arap Birliği’ni çökerten İslami gruplar da ters tepmiş, 1980li yıllardan itibaren bu gruplar Amerika’yı vurma­ya başlamıştır. Yani, Arap çöllerinde her kum tanesi Amerikan nefreti taşır. Amerikan düşmanlığı Arapların kültürel ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettirmiş, gö­zünü döndürmüş, birer vahşi terörist görüntüsüne sok­muştur. Araplar, yani Müslümanlar bu kadar ‘sert’ bir millet değildi, önce İngiliz, sonra İsrail sonra Amerika’nın cehennem politikaları onları birer şizofren man­yağa çevirdi.Arap milliyetçiliği, bağımsızlık ve onurun anlamını,, bugün dahi İngiliz ve Amerikalılardan, İsrail’den kurtul­mak olduğu düşüncesiyle anlar. Nasır’dan sonra Enver Sedat’a Amerika’nın barış ödülü vermesinin sebebi, ni­hayet bir Arap’ın Amerikalılarla masaya oturmuş olma­sıdır. Bu olay, son elli yılın hâlâ en büyük siyasi olayı ve Arap coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap dünyası Enver Sedat’ı aradan geçen 25 yıla rağmen hâlâ affetmiş de­ğildir, zaten, bir İslamcı terörist tarafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının büyük birleştirici abisi Mısır gözden düşünce, ortalıkta hokkabazca dö­nen, Kaddafi, Saddam gibi adamların eline kalmıştır, büyük Arap davası!Kendi topraklarındaki amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri Afganistan’a koşup, Rusya’ya karşı Afganistan bağımsızlık savaşını verdiler. Arapların varolma-yok olma savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları katliam, vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini suçladılar. Kan gövdeyi götürdü­ğü bu elli yıl içinde, Türkiye ne yaptı, Araplar karşısın­da, İngiliz ve Amerika ve Nato, ve İsrail siyaseti izledi. Başka bir dünyanın menfaatlerine doğru uçtu…Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını kaybetmiştir, ancak Irak topraklarından direnişçi­ler Amerika’yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı, kanlı, can­lı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi yeniden yerine gele­cektir. Belki hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken şu­dur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar, Amerika’yı bir gün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları mümkün değildir. Ve unutmayın, günümüzün Arap mu­cizesi, muazzam bir direniş muazzam bir fedakarlıkla yaşayan Arap gençleridir!İsrail saldırılarıyla Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap topraklarının işgali karşısında, Avrupa, in­sanlık, susuyor, işgalci güçlerin tanklarını susarak sey­rediyoruz. Petrolü çalınan, talan edilen, tecavüz edilen Araplar karşısında, hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!Türkiye’yi bir uçuruma düşürecek dü­şünce de budur, NATO’ya, AB’ye girmesi, ABD çıkarlarını ilerletmesi, ülkemizin, insanlık vicdanından konuşmasını zora sokmakta. Ama artık, Ortadoğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım kalma­dı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları de­nediler. Türkiye’nin atacağı yanlış bir adım, bizi Araplar karşısında birkaç dolar için devleti­ni, onurunu, şerefini, askerini, tarihini satmış köleler gibi yapacaktır.Bugünlerde hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimler ve neler getirdiğini yeniden düşünmek zorunda. Bakın doğu topraklarına dönük, CENTO’muz vardı, Türkiye-İran-Pakistan. 60’lı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına büyük vinçler gelip geniş­letilmiş, halen ülkemiz dünyaya bu limanlarla açılıyor, İran’a demir yolu döşenmiş ve üstüne CENTO sayesin­de 60’lı, 70’ii yıllarda komşularımızla tek bir sorun ya­şamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği antlaşması yüzün­den, bu ülkelere, Avrupa’dan izinsiz mal satamıyor, on­lardan, Avrupa’dan izinsiz mal alamıyoruz…Nato, Varşova Paktının Avrupa kıtasına yönelmiş binlerce tümenine karşı Avrupa kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam elli yıl NATO’nun bekçiliğini yaptık. Bunun maliyeti olarak silahlara milyarca dolar, darbeler, kardeş kanı. Avrupa’nın Allah’ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahlara milyarlar ödedi ve bugünkü ekono­mik çıkmazının bir sebebi de budur, der. Avrupa’nın Al­lah’ı olsa, eski dostumuz, der. Avrupa’nın Allah’ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu, Sovyetler çöker çökmez sü­mük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat yalnızlığa fırlatmaz. Avrupa’nın Allah’ı yoktur ve şimdi bizi eşit bir üye de­ğil, boynumuza bir demir halkayı antlaşmalarla bağla­mak istiyor. Eğer Avrupalıların Allah’ı olsaydı, AB’ye imza attığımız kırk yıl öncesinden beri, bu birliğin kuru­luş planları aşamasında birliğin içinde olurduk. Kırk yıl­dır, planlanıyor birlik, siyasi, sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanırken Türkiye hesaba katılırdı. Pro­jeler bitti, inşaat tamamlandı, şimdi de Türkiye’nin yük­leyeceği sosyal ve siyasi yükleri tartışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu değil ki başımıza kakıyorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden beri gelen bir maliyet! Şimdi, bina­yı bitirmişler, alırız da, almayız da, sonra gelin de… Tür­kiye’nin AB’ye sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek, AB’nin uzmanları, bilim adamları elli yıldır bu gerçeği bi­liyor. Oyalamalarının sebebi, bizim NATO’da köpeklik yapıyor oluşumuz.işte Türkiye’de yüzünü Avrupa’ya içtenlikle dönmüş aydınlar arasında kafa karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa nefreti burada başlıyor. Avrupa Birliği’nin hak­sızca hukuk dinlemeden, attığı imzalan hiç dikkate al­madan Türkiye’yi kullanıp bir çöp gibi sokağa atması­nın sebebi olarak Türkiye’de yeni bir milliyetçilik rüzgarı esmeye başlamıştır. Oysa Türkiye, NATO’dan kalan alacaklarını kuruşu kuruşuna ödetene kadar, AB’nin ya­kasını asla bırakmamalı, onların istediği her antlaşma­yı yerine getirip, getirdikçe AB’yi köşeye sıkıştırarak el­li yılın intikamını almalı.Kardeşlerim, Türkiye’nin NATO’da köpek gibi kullanılıp sümük gibi fırlatılıp atılması, en batıcı Türk ay­dınlarının dahi kafasını karmakarışık yapmıştır. Ülke­mizde yeni estirilen milliyetçilik rüzgarları tanıdık değil­dir, bu rüzgarlar, ne Namık Kemallerin, ne Mustafa Ke­mallerin ne de bizim şaşkın MHP’lilerin milliyetçiliğe benzememekte. Ne de kaba, gerici, ilkel, sebeplerle doğal olarak oluşmuş bir milliyetçilik türü değildir. Ak­sine, dikkat edin, çok okumuş, onlarca yıl batıya yönel­miş, batılı değerleri benimsemiş aydınlar arasında bu yeni Avrupa düşmanlığı patlak vermiştir.Avrupa’nın bu kalleşliği batıda okumuş aydınlarımı­zı kışkırtmıştır, ilginç ve çağ dışı bir bağımsızdık rüz­garları estirmesine sebep olmuştur. Türkiye bu yeni tür Avrupa düşmanlığını yavaş yavaş içselleştirerek bir di­namit haline gelmekte. Ülkemiz, milliyetçi ve taşkın profesörlerle dolup taşmakta, ekranlarımız, akıl hastası Avrupa düşmanlarıyla boğulmuş durumda. Bu yeni tür düşmanlığın sahiplerine bakın! Yüzyıldır batı esaslarıy­la batılı okullarda batılı terbiyeyle batılı sanatlarla batılı bilimle büyüyen insanlardır. Bu insanların sonradan görmüş ‘milliyetçilikleri de’ çok daha körleşmiş, bir akıl hastalığı türüne dönmüştür. Her şeyden pirelenen, her şeyi batının ajanı savan, Avrupa’nın bizi sömürgeleştirip feshedeceğine inanan, batıdan gelen tüm kitap ve metinleri ‘ajan’ ve ‘komplo’ gibi okuyan yeni bir mil­liyetçilik türü!Yani, aklıselim yine kaybedildi, yani uğraşıp duralım artık binlerce profesör manyağıyla… Bu terbiye edilme­miş, yatıştırılması imkansız milliyetçilik, ekranlarda kan çıbanı gibi patlayan çılgın bir düşünce dünyasını da Türkiye’ye yavaş yavaş öğretiyor!Yani, eskiden bu toprakların gençleri azgın milliyet­çi olurdu, şimdi yer değiştirildi, şimdi, aydınları ve pro­fesörleri vahşi milliyetçileri oluyor!Batıda doğup batıda ölseler dahi, doğu kökenli ay­dınların zihnini yönlendiren batı kültürüyle doğulu ay­dınlar bir türlü duygudaşlık kuramıyor. Duygudaşlık ku­rulmayan bir kültürü tasvip etmeleri mümkün değil. Tam tersine, öğrendiği ve yetiştiği batı biliminin bilim ve hukuk kılığında, doğulu halklara baskı uyguladığına inanıyor.Beyni, batılı hukuk, demokrasi, siyaset gibi batılı de­ğerlerle ortak bir söylemi paylaşsa dahi, asla içselleştiremiyor. Yani, hepimiz yüreği başka, beyni başka adamlar olduk. Mesela, doğulu aydınlar batının bilimin­den vazgeçmeseler de, batının sanatsal başarılarını çoktan küçümseyip hiç ciddiye almamaya başladılar. Şimdi, bu kafa karışıklığıyla tamamen başka bir kültü­rün içine girebilmek mümkün mü? Çözülmesi imkan­sız bu sorunlar basit değil, şimdi yüzlerce profesörü­müz batılı gibi düşünmeyi ‘bozulma’ kabul ediyor, bu kadar büyük bir tuhaflığı bu ülke kaldırabilir mi?Bizi batıya satan aydınlarımız*. Doğallığını kaybet­memek için direnen halkımızdı. Şimdi aydınlarımız, tür­külerimizi, sanat müziğimizi, tarihi eserlerimizi, Yunus’u, Mevlana’yı, doğuyu merak ediyor, ‘dur’ diyor. Halkımız ise bugün batı özentisinin en aşağılık örnekle­riyle çorbaya dönmüş Aşmalı Konak gibi dizileri izliyor. Bunları sonra tartışırız…Bir halkımız daha var, halkımızdan içeri. Ülkemiz, dünyanın en büyük en zengin ekonomisine dahi sahip olsa, asla tatmin olmayacak, Bosna, Afganistan, Çeçenistan ve Irak’ta yaşadığı vicdan sızısını gidermeden rahat etmeyecek, bir halk.Irak ve Bosna işgaline sessiz kalan Avrupa karşısın­da, halkımız ve aydınlarımız, bir ‘insanlık’ sesi arıyor, kendi kültürlerinin içinden bir adalet duygusu, bir iyilik fikri devşirmek istiyor.Karşılıksız iyilik, iyilik, mal gibi, borsa gibi, dolar gi­bi yükselen ya da Avrupa’nın yasaları gibi dünya alem görsün diyen hukuki metinler değil, hiçbir tanımı ve ta­rifi ve kuralı olmayan bir iyilik.iyilik, hızla yayılır, iyilik, her insanın, her devletin in­sanlığın yasaması için olmazsa olmaz en temel duygumuzdur. insanlığın en büyük değeri. Bir küçük iyilik, dünyanın neresinde olursa olsun fırtınalar yaratır, çok çabuk çoğalır, etkileri asırlar sürer.Şimdi, kapısı sabah vakti Amerikan askerlerince kı­rılıp parçalanan, annesi babası don gömlek yataktan fırlatılıp duvara dizilen dört yaşındaki Iraklı çocuklar, bizlerden bir ‘iyilik’ beklemekte. Uçsuz bucaksız çöller­de kendi halinde yaşayan bir Iraklı çoban hepimizden Allah rızası için ‘adalet’ beklemekte.Bizi, aydınlarımızı, halkımızı, insanlığı yüceltecek olan değer, iyilik’tir. Rusya, ABD ve Avrupa kültürünün karşısında bizi yüceltecek ve elimize insanlık meşalesi-ni verecek olan duygu, Allah rızası için kardeşlerimize iyilik’tir. Küçük bir iyilik, devletlerin tüm maddi yasala­rından ve zenginliklerinden ve kudretinden daha büyük anlamlar taşır! İnsanoğlu’nun kaybolmuş ruhu, ezilmiş vicdanı ve hâlâ insanoğlunun evrendeki en büyük mu­cizesi, yardımlaşma, el sıkışma, paylaşma, bir küçük yardım paketi gönderme, komşusunu düşünüp, üzülmesidir!Petrol ve madenlerimizi ve inançlarımızı bilmeksizin yağmalayanlar karşısında insanoğlunun acısını din­dirmenin tek yolu, iyilik’tir. Hem kendimiz hem halkımız hem devletimiz hem insanlık, zalimlerin işgal ettiği bu dünyada ancak iyilikler yaparak, varolabilir.Topraklarını, çoluk çocuklarını, inançlarını, sokakla­rını, dünyanın en manyak en delirmiş silahlarına karşı savunan insanların yanında ‘iyiliklerimizle’ durabilmeli-yiz. Milli menfaatler, devlet çıkartan ve politikalar dü­şünmeden yapabileceğimiz iyilikler tüm insanlığın özle­diği ve aradığı ‘insanlık çığlığıdır’.Ortadoğu toprakları kan ağlıyor. Şarkı söyleyen bir Arap çocuğunu en son ne zaman gördünüz? Yoksul, mazlum, silahsız insanlar, dünyanın en büyük şeytanları Amerika ve İsrail’e karşı ayakta durmaya çalışıyor. 15 yaşındaki evlatlarını intihar bombalarıyla havaya uçurmaktan başka şansları kalmamış.Isa, bugünlerde ne yapıyor? Hazret-i Musa’yla, Ku­düs’te, ölen, yağmalanan, talan edilen Müslüman ço­cukların ardından kahkahalarla mı gülüyor?Batı, kültürümüzü ve insanlarımızı neden yağmala­yıp, tarihten silmeye çalışıyor. Batı, kültürümüzü işe yarar, verimli bulmadı mı?Ama, karanlığımızı çok işlevsel buldu. Öyle verimli karanlığımız var ki, sürekli aydınlatmaya geliyorlar. Ne komik, batının dört yüzyıllık aydınlatma düşüncesi bizi kendi petrolümüzle aydınlatmaya geliyor.Batı, inançlarımızın ve tarihimizin eski olduğunu, bu kadar eskimiş şeyin asla modern olmayacağını, bu ka­dar eskimiş kültürün ancak zalim diktatörler yetiştire­ceğini iddia ediyor, işte bu yüzden, onurumuzu ve inançlarımızı bombalarıyla örseleyerek, artık bu hırpa­lanmış tarihten ve inançlardan kurtulup atmamızı bek­liyorlar. ABD askerlerinin sırt çantalarında getirdikleri, ‘hukuk ve özgürlükleri’ bayramlar yaparak kullanmamı­zı istiyorlar.Bağdat müzesini yağma etmelerinin sebebi, bizim kültürel zengin geçmişimizdi. Ancak, karşılığı dolar olarak belirtilmemiş eserlerdi. Batı, karşılığı dolar ola­rak yazılmamış hiçbir şeyden hoşlanmaz, bu yüzden yağmaladılar, şimdi bu değerli eserler el altı serbest pi­yasada dolar karşılıklarıyla değerlendirildi ve artık bu eserler de batının envanter zenginliklerine girdi.işgal güçlerine zorluk çıkarttığı için Iraklılara tazmi­nat davası açacak kadar delirmiş, akıl hastası batı me­deniyeti!Artık, gasp edilmiş bir şirketin malı Irak, iki ortağı yarın birbirine girer. ABD, İngilizlere, ‘üç milyar ver, sa­na bırakıp çekileyim’ demeye başlar. Ya da ikisi de ar­tık çamura saplanmış bu ihaleyi Japonlara satabilir.Şu anda, Avrupa ve Amerika’nın üniversitelerindeki bilim adamları bu kadar sessiz kalacak hangi yoğun ça­lışmalar içindeler.insanlık sorunu kalmadığına göre, ahlak bittiğine göre artık yapacakları, ‘kesin bilimdir’. Bilim tarihi de hep bu kesin bilimi arayıp durmadı mı? Çocukları öldü­rüp, ülkeleri yağmalatıp sarsılmayan tek insan türünü onlar bu kesin bilimle icat etmediler mi?Irak’ın ne kadar barbar, geri, zalim, İslam’ın ne ka­dar vahşi bir din olduğunu dünya ekranlarından reklam etmek için Irak’ı atom bombalarıyla yağma ettiler. Bu sefer bilimsel inceleme için değil, askeri bir inceleme için geldiler. Bu ülkeyi işgal ve halkını topyekün öldür­mek, batı kayıtlarına ye idrakine, tamamen profesyonel bir çalışma olarak girdi. Bu profesyonellere yardımcı olmak hiçbir ülke ve modern insan için utanç verici de­ğil, artık.Ama bilmedikleri bir şey var! Güneşin neden bu ka­dar parlak olduğunu hâlâ bilemiyor bilim adamları! Rüzgarın meteorolojinin konusu olduğunu sanıyor bu adamlar, rüzgarın Tanrı’nın soluğu nefesi olduğunu unutmuş, bu adamlar!O kaskatı, sert, çelik silahlarıyla, hala iyilikten, ada­letten bahseden Allah’ın çocuklarını ve Allah’ı öldürme­ye yemin etmişler!Yer, gök, doğu, batı, uygarlıkları, bilim adamları… Görecekler, ilahiler mi deliyor bu gök kubbeleri, atom bombaları mı? Şimdi, hepimiz dua ediyoruz, karanlık ve kutsal yal­nızlıklarına gömülmüş Iraklı çocuklara!Ve hepimiz artık, Bağdat’ta bir Amerikalı asker daha öldürülünce, bir çentik daha atıyoruz

Nihat GENÇ

15
Ağu
07

Biz Sokak Köpeğiyiz

20 yıl önce medya ve gazete patronlarına havladığımız zaman;bizi kabul etmediler iyiki de etmemişler.

Ama Özkökler’i , Bektaşları , Çölaşanları falan kabul ettiler.

Çünkü onların havlama şekli farklıydı.

Medya patronlarına gerektiğinde yine havladılar.

Kucaklarına oturup maymunculuk oynadılar.

Üslubu geri Çölaşan bazı şeyleri miyavlayarak yazması gerekirken aslan gibi kükreyerek yazdı.

Demek ki bizim medyaya köpek gibi görünen kediler gibi miyavlayan hayvanlar lazım.

Biz sokak köpeğiyiz.İşte 20 yıl önce bizi almadılar.

Maymunculuk oynasaydım zaten istifamı verirdim.

Fakat maymunculukla mıymıntılıkla bir yere varılmaz.

Ve bugün Çölaşan gördü nasıl varılmadığını…

15
Ağu
07

Cezaevlerinde en az 4 bin çeteci var

Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal, çetelere karşı operasyonların aralıksız sürdüğünü belirterek, “Sokakta bir araya gelen üç beş kişi çete kurmuş” dedi
15 Ağustos 2007 08:16
Yazı boyutunu büyütmek için            
#haberImage { float: right; margin: 0 0 4px 8px; } #haberImage img { border: solid 1px #900; width: 272px; height: 204px; } #nealsak { border: solid 1px #990; width: 272px; height: 204px; background: url(http://image.haber7.com/ads/nealsak/market-bg.jpg) no-repeat; cursor: pointer; }

Cezaevlerinde en az 4 bin çeteci var

Evin Göktaş‘ın haberi

Polisin çetelere karşı başlattığı “Temiz Eller Operasyonu” devam ediyor. Türkiye’de son 2 yılda yapılan 324 operasyonda 4 bin 273 çete mensubu yakalandı. Operasyonlar sonucu dışarıda faaliyet gösteren ‘ünlü’ çete lideri hemen hemen kalmadı

Polisin çetelere karşı başlattığı “Temiz Eller Operasyonu” devam ediyor. Çetelere en büyük darbe AK Parti Hükümeti döneminde vuruldu. Son 2 yıl içinde Türkiye genelinde yapılan 324 operasyonda toplam 4 bin 273 kişi çete mensubu olmak suçlamasıyla yakalandı. Sadece İstanbul’da 27, Ankara’da 17 ayrı çete operasyonu gerçekleştirildi. Bu operasyonlarda 578 kişi yakalanarak adalete teslim edildi. Önümüzdeki günlerde başta İstanbul olmak üzere bir çok ilde eş zamanlı bir çete operasyonun daha gerçekleştirileceği öğrenildi. Şu ana kadar yapılan operasyonlar sonucu dışarıda faaliyet gösteren önemli bir organize suç örgütünün hemen hemen kalmadığı belirlendi.

‘BABALAR’ CEZAEVİNDE

Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal, Yeni Şafak’a yaptığı açılamada çetelere karşı operasyonlara aralıksız devam edileceğini belirterek, “Sokakta bir araya gelen üç beş kişi çete kurmuş” dedi.

Bu arada, “Alaattin Çakıcı, Ergin kardeşler, Kürşat Yılmaz, Sedat Peker, Hasan Heybetli, Sedat Şahin, Melih Turgut, Yaşar Öz, Kasım Gençyılmaz, Kasım Zengin” gibi yer altı dünyasının ünlü isimleri şimdi cezaevinde gün sayıyor.

Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, halen içeride çete suçundan yatanların hükümlü ve tutuklu sayısında son bir yıl içinde yüzde yüz artış oldu. Bu sayının 31 Temmuz 2007 itibariyle 3 bin 933’e ulaştığı bildirildi. Çetelere karşı yürütülen mücadelede ortaya çıkan rakamlar ürkütücü nitelikte. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı’nın koordinesinde sadece geçen yıl 53 ayrı ilde çetelere karşı yapılan 229 operasyonda 3 bin 43 kişi yakalandı. 2007 yılında da 36 ilde 95 ayrı çete çökertildi. Şu ana kadar yakalananların sayısı ise 1230. Sadece bir buçuk yılda çete suçlaması ile yakalananların sayısı 4 bin 273 kişi.

Cezaevlerinde 4 bin çeteci var

Adalet Bakanlığı’nın verilere göre, tutuklu ve hükümlü çete mensuplarının sayısında son bir yıl içinde patlama yaşandı. Halen cezaevlerinde toplam 3 bin 933 çete elemanı gün sayıyor. Çete suçlarının sayısında ilk kez bu yıl yüzde 100’e yakın bir artış yaşandı. Bu sayı 2004’te 1396, 2005’te 1358 iken 2006’de 2 bin 634’e çıktı. Bu yılın ilk 7 ayında tutukluların sayısında büyük bir patlama yaşanarak 3 bin 933’e yükseldi.

İsim geleneğini Tantan başlattı

Çete operasyonlarının her birine farklı bir isim veriliyor. Bu gelenek, eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan döneminden beri devam ediyor. İllere göre dağılım yapıldığında İstanbul’un ilk sırada geldiği ve daha sonra Ankara, İzmir, Bursa ve Adana’nın bu sıralamayı izlediği dikkat çekti. Buna göre son 2 yıl içinde İstanbul’da 27 ayrı çete operasyonu yapıldı ve “Rulet, Ayışığı, Şah, Piyon, Mat, Kule ve” isimli operasyonlarda 323 kişi silahları ile birlikte yakalanıp adalete teslim edildi. Ankara’da gerçekleştirilen “Maske, Tuzak Halka, Dere, Hijyen, Küre, Atabeyler, Maske-2, Kaldırım ve Girdap” isimli operasyonlarda 255 kişi yakalanarak mahkemeye sevkedildi.

(Yeni Şafak)

15
Ağu
07

Emin Çölaşan,Haber 7 ve Baran Dergisi(baranın sitesinden alıntı ile)

KAFİRLER VE MÜNAFIKLAR
BARAN’A SALDIRIYORLAR!..

“Çölaşan gizledi biz adını açıklıyoruz;  İşte o terbiyesizler”

Haber 7 denen ibneler yuvası, Emin Çölaşan’ın dergimizle ilgili ihbarnamesini “Çölaşan gizledi biz adını açıklıyoruz;  İşte o terbiyesizler” diyerek daha da bir açıklığa kavuşturacağını düşünmüş.
Önce şu Emin denen haysiyetsizin yazısından birkaç satır:
“ELİMDE İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor.
Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)
“Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği.”
* * *
Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber.Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: “Dayılanan pezevenge kurşun yağdı.” (Yazının gerisinde, Baran’da çıkan mezkur haber var. Bundan sonra şöyle devam etmiş Emin)
Bu yayınlar (hem de “Müslümanlık” adına) İstanbul’da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.
Devlet var mı? Var, var!”
Emin niye haysiyetsiz olduğu belli? Ne kadar kuduz İslâm düşmanı olduğu da… Kendi koydukları hukuka da inanmaz bir soysuz…
Gelelim Haber 7 denen yavşaklara…
Adı üzerinde, “Haber” için kurulmuş bir internet sitesi olması gerekli değil mi?
Hayır!
Ne zaman İBDA ile ilgili bir mesele olsa, haber sitesi olduğunu, haberciliğin şartlarının tarafsızlık demek olduğunu unutuyor ve başlıyor saldırmaya, ihbara… Yine öyle yapmış orospu çocukları. Kâfir karşısında ezilip büzülenler, iş Müslümanlara gelince, İBDA’cılara gelince, kâfir rejimi bizim üzerimize kışkırtmaktan zerre haya etmeden, o aşağılık muhbir kisvesine bürünüveriyorlar…
Dergimiz ve haberimiz için kullandıkları şu cümlelere bir bakın hele:
“bu denli rezil bir yazıyı köşemize alıntılamaktan utanç duyacağımız için”, “maskaralık”, “terbiyesizlik”, “olağan şüpheliler”, “adına dergi denilen sövgü bülteni”, “bir terör örgütünün yayın organı”, “Daha da ilginci derginin yanda görülen son sayısının kapağının manşetinde bile emniyet güçlerine yönelik hakaret buluyor ve bu haber emniyet güçlerinin yazdıklarından dolayı derginin yazı işleri müdürünü tutuklandığını  gösteriyor. Marjinal bir dergi. Baskı sayısı binlerle sınırlı.
Ama Çölaşan’ın yazısı sayesinde dağıtımı engellenmediği takdirde (ki her çümlesi bir basın suçu olan derginin yasal kanallarla dağıtımı ne kadar mümkün tartışmaya değer) iyi reklam şansı yakaladı.”, “Her neyse, biz onun gizlediğini de gözler önüne seriyor ve İslam dininin adını terörle kirleten ve Müslümanlar adına küfür etmeyi bile “inanç” sayabilecek kadar hukuk ve ahlak dışı bu örgütü açıklıyoruz. Böylece o ahlaksız ve insanlık dışı metinlere kimin imza atabileceğini de gözler önüne seriyoruz….  
Çölaşan’ı bu terbiyesizliği ortaya çıkartıp, Müslümanları kendileri adına hareket eden bir takım örgütlerin bulunduğunu göstermesi açısından tebrik ediyor”, “Kendisine gazetecilik öğretmek haddimize düşmüyor”, “bir avuç sabıkalı”…
Gazetecilik dersi…
Bu sizin yaptığınız gazetecilik mi, Manukyan dölleri?
Gazetecilikle muhbirlik ne zamandır yan yana gelen kelimeler?
Dergi baskısı azmış, dağıtılmamalıymış… Ulan nerde kaldı sizin demokratlığınız, herkesin söz söyleme hakkına olan inancınız? Söversem söverim, savcısı var, hâkimi var, size girip çıkan ne?
Mahmut Efendi ile ilgili olarak da benzer yayınlar yapmıştınız, kendinizi unutturmak yerine, kâfire yaranmak için müslümana saldırmayı yeğliyorsunuz öyle mi?
Ulan piç kuruları, Avrupa’da Deniz Feneri rezaletini biz mi yaptık? O kadar parayı iç etmekten biz mi sabıkalandık? Hem diyorsun ki, “Kumandan” kitap yazdığından içeride. Biraz haysiyetin olsa, bunun üzerine gidersin değil mi? Polislere hakaret etmişiz. Ne demişiz? “Kiralık hayvanlar!”… Bu da mahkemede olan bir şey, sana ne? Sen niye üzerine alınıyorsun ki? Niye hemen müdafaa pozisyonuna geçiyorsun? Sen de mi kiralıksın? Kiralık olmak size koyuyorsa, olmayın koçum, biz mi kiraladık?
Dine imâna sövülse gıkınız çıkmaz, ama iş Müslümanlara gelince sırtlan kesilirsiniz. Adam orda Allah Resûlü’nü “köpek” olarak çizmiş, niye o konuda bu kadar cevval değildiniz?
İBDA’cıların yakalanması ve tutuklanmasına gelince, bu Müslüman için şereftir. Sizin anlayamayacağınız bir şeydir bu. Bunu bir zamanlar bu işlerin içindeki Tayyip’e sor, Gül’e sor, kuyruk acısı çeken Ali Bulaç’a sor… Tayyip de yatmadı mı lan zindanda? Üstad yatmadı mı? Bu ülkede haysiyet ve şerefini sizin gibi üç kuruşa satmayan kiralık hayvanlar hariç, hemen herkes zindanda yattı. Üstad yatmadı mı? Said Nursî? Sağcısından solcusuna, kimler girmedi ki içeri? Ama bir tek kiralık hayvanlar hariç. Onlar ancak efendisinin “tut” dediğine saldırır.
Hem dergimizin sahibi ne için tutuklanmış? Bir avukata yapılan haksız tutuklamayla ilgili yaptığı röportajdan geçen “kiralık hayvan” sözünden dolayı. Ama hukuksuz bir tutuklama bu. Bu hukuksuzluğu gündeme getireceğine, bir gazetecinin tutuklanmasını meşru göstermeye çalışan kiralık köpek seni…
Dergiyi İBDA-C çıkartmıyor. İbda fikriyatını benimsemiş bizler çıkartıyoruz. Yani daha haber yaparken, okuyucularına saygın olsa, adam gibi haber yapmaya bakardın. “Terör örgütünü deşifre” ediyormuş… Sen git o pornocu gibi, ananın donunu deşifre et….
Siz var ya koçum, sizin gibi ibnelerin o laiklerden hiçbir farkı yok gözümüzde.
Onlarla aynı saftasınız madem, onlarla aynı muameleye tabi olacaksınız!
Hırsız, dolandırıcı, sahtekâr, üçkâğıtçı ibneler sizi.
Manukyan rejiminin kiralık finoları…

Olumlu veya olumsuz tepki göstermek isteyen okuyucularımız, Haber 7’ye aşağıdaki telefon numaraları veya internet adreslerinden ulaşabilirler…
Telefon numaraları;
(212) 493 00 93
Fax Numaraları;
(212) 493 00 94
info@haber7.com

14
Ağu
07

Ağar’ın istifa bilmecesi çözüldü..

Seçimlerin ardından istifası bilmeceye dönen Ağar sonunda düğümü çözdü..DP Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Ercan, Genel Başkan Mehmet Ağar’ın, seçim gecesi açıkladığı istifasını teyit ettirdiklerini söyledi. Ercan, Ağar’ın istifası konusundaki tereddütlerin nedenini anlayamadığını, seçim günü Ağar’ı aradığını ve Ağar’ın basına duyurduğu istifayı teyit ettiğini belirtti. Ercan, “Genel Başkanımız Sayın Ağar, basın aracılığıyla genel seçim sonuçlarının alındığı saatlerde kamuoyuna istifa ettiğini duyurdu. Ben kendileriyle görüştüm. İstifa ettiklerini teyit etti. Mesele bundan ibarettir. İstifa tek taraflı irade beyanıdır. Sayın Ağar’ın istifa etmediği yönünde bir açıklaması da yoktur. Bilemiyorum neden tereddüt duyuluyor” diye konuştu.Ercan, buna karşılık Ağar’dan parti merkezine yazılı herhangi bir metnin gelmediğini bildirdi. Ağar’ın istifa mektubunun partiye ulaşması halinde, parti tüzüğüne göre 45 gün içinde olağanüstü kongreye gidilmesi gerekiyor.

14
Ağu
07

Hürriyet’in haberine vekillerin isyanı

small font medium font large font

Hürriyet
Eşleri başörtülü olan milletvekillerinin isim listesini manşette yayınlayarak yeni bir skandala imza atan Hürriyet gazetesi

Yayın Tarihi:14/08/2007-11:20
Toplam 434 kez okundu.
Bugün 434 kez okundu.
0 yorum var.

Haberi YazdırHaberi Tavsiye Et

Eşleri başörtülü olan milletvekillerinin isim listesini manşette yayınlayarak yeni bir skandala imza atan Hürriyet gazetesi, milletvekillerini adeta isyan ettirdi. Vekillerin tepkisi sertti.  Başörtüsü üzerinden Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasını engellemeye çalışan çevreler bu defa da eşleri başörtülü olan milletvekillerinin isim listesini yayınlayarak yeni bir skandala imza atmıştı. Hürriyet’e tepki gösteren milletvekilleri, “bu yapılan densizlik, hem de bölücülüktür” dediler. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek için her yolu mübah sayan kartel, gelişmelerin istedikleri istikamette olmamasından olsa gerek iyice zıvanadan çıktı. Çankaya’ya eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı çıkacak olmasını içini sindiremeyen kartelin amiral gemisi Hürriyet’in, eşleri başörtülü olan vekilleri fişlemesi ve bunu suçmuş gibi lanse etmesi tepkilere neden oldu. 28 Şubat’ın hazırlayıcılarından olan ve fişlemeleriyle ünlü olan Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) faaliyetlerini hatırlatan bu skandala imza atan Hürriyet gazetesine milletvekillerinden tepki geldi.

BÖLÜCÜLÜK YAPIYORLAR

AK Parti Genel Başkan Yrd. Hayati Yazıcı olayı “densizlik ve bölücülük” olarak değerlendirdi. Yazıcı “Eşlerimizin başörtülü olması kimseyi ilgilendirmez, bunlar kasıtlı olarak yapılan girişimlerdir” dedi. Bazı çevrelerin gerginlik peşinde olduğunu belirten Yazıcı, bu tür beklentisi olanların başarıya ulaşamayacaklarını söyledi. AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Nevzat Pakdil de din ve inanç özgürlüğünü tartışmaya açmanın sağlıklı sonuçlar doğurmayacağını vurguladı. “Toplumun böyle bir korkusu ve kaygısı yok” diyen Pakdil, “Farklılıklarımızı zenginlik olarak kabul etmeliyiz” dedi.

TÜRKİYE BUNLARI AŞMALI

Muş’tan bağımsız olarak milletvekili seçildikten sonra Demokrat Toplum Partisi’ne katılan Sırrı Sakık da Türkiye’nin korkularından sıyrılması gerektiğini belirtti. “Kimse, bir başkasının özel hayatına girme hakkını kendisinde görmemelidir” diyen Sakık, “Türkiye bunları aşmalıdır” dedi.

YAPILAN EDEPSİZLİK

Sivas Milletvekili ve Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bu tür maksatlı haberlerin amacını kışkırtıcılık olarak niteledi. “Eşimin başörtülü olması ne bir imtiyazdır ne de dışlanma sebebidir” diyen Yazıcıoğlu, “Bunu gündeme taşımanın hadsizlik ve edepsizlik olduğunu” söyledi.

KARTEL NE DERSE DESİN!

Eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle ismi Hürriyet’in listesine alınan AK Parti Burdur Milletvekili Bayram Özçelik, haberin, 28 Şubat sürecinde deşifre edilen illegal BÇG kafasının ürünü olduğunu söyledi. Bu tür fişleme türünden haberlerle Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı başörtüsü düşmanlığı alevlendirilerek baskı oluşturulmak istendiğini söyleyen Özçelik, “Büyük medya ne derse desin, vatandaş cumhurbaşkanı olarak Abdullah Gül’ü görmek istiyor. AK Parti yönetimi de cumhurbaşkanı adaylığı konusunda Hürriyet’e değil, halkın sesine kulak verecektir” dedi.

İNKÂR ETSELER DE DERTLERİ BAŞÖRTÜSÜ

Özçelik, Gül’ün cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkanların, eşinin başörtüsü dışında bir mazeret ileri süremediklerine dikkat çekerek, “Temsil noktasında Abdullah Gül, başbakanlık yapmış, dışişleri bakanlığı yapmış, dil bilen, yurtdışında ikili ilişkileri fevkalade iyi ve halkın sevdiği bir siyaset adamı. Diyebiliyorlarsa, ‘Gül’ün ikili ilişkileri şöyle kötü, şu ülkede Türkiye’nin itibarını şöyle zedeledi’ gibi gerekçeler ileri sürsünler. ‘Yok, konu başörtüsü değil’ deseler de açık bir şekilde görülüyor ki dertleri başörtüsüyle. Bir zamanların Marksistleri, komünistleri şimdi tek tüfek Atatürkçü kesildi, ‘laiklik elden gidiyor’ diye millet iradesiyle harp ediyor” diye konuştu.

HÜRRİYET HABERCİLİK YAPMIYOR

Hürriyet’in, ‘eşi başörtülü vekil’ listesinde adı geçen MHP Aksaray Milletvekili Osman Ertuğrul, Hürriyet’in haberini ciddiyetsiz bulduğunu dile getirirken, MHP Kütahya Milletvekili Âlim Işık da, “Eşim 30 yıldır başını örtüyor. İnancı gereği başını örtmesi en temel hakkıdır. Haber değeri olmayan meselenin manşete taşınmasının bir anlamı ve değeri yoktur. Bu habercilik değil” şeklinde tepki gösterdi.

GAZETECİLİK DEĞİL AJANLIK YAPIYORLAR

DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ise, Hürriyet’in haberini başörtülü ve başörtüsüzler arasında ayrımcılık olduğunu dile getirerek, haberi provokatif bir tavır olarak niteledi. Binici şöyle konuştu: “Utanmasalar neredeyse evimize girecekler. Benim eşimin başörtüsünü haber konusu yapmaya kimin ne hakkı var. Bu yapılan gazetecilik değil, ahlaksızlıktır. Bana sorup eşimin başının kapalı olduğunu öğrenmediklerine göre ajan gibi çalışıp fişleme yapıyorlar, utanç verici bir durum.”

YILDIRIM: LİSTE UTANÇ VERİCİ

Listede eşi çarşaflı gösterilen AK Parti Sakarya milletvekili Recep Yıldırım, haberi görünce çok büyük bir üzüntü duyduğunu ve bu tavrı utanç verici olarak değerlendirdiğini belirtti. Bu haberle ayrımcılık yapıldığını ifade eden Yıldırım, “Bu çağda, demokrasi için mücadele verildiği bu ortamda, bütün insan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak ele alınmış bu haber sebebiyle çok büyük bir üzüntü içerisindeyim. Bizim ve eşlerimizin birer suçlu gibi liste yayınlanması çok acı ve utanç verici bir olaydır. Böyle bir habere hiç gerek yoktu. Bir kez daha demokrasi ile yönetilen bir ülke olarak dünyayı kendimize güldürmeyi başardık” dedi. Artık milletin inancı ve kişisel tercihi olan konulardan herkesin elini çekmesi gerektiğini ifade eden Yıldırım, bu haberin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yayınlanmasının da manidar olduğunu vurguladı. Eşinin örtüsüne saygı duyduğunu ifade eden Yıldırım, hukukçularla görüşerek, ayrımcılık yapan bu habere dava açabileceklerini kaydetti.

‘Eşimize değil, işimize baksınlar’

Meclis Başkanlığı seçim sürecinden bu yana sürekli olarak “eşinin başı açık olmasıyla” öne çıkartılan yeni Başkan Köksal Toptan da bu duruma adeta isyan etti. “Ben Meclis Başkanlığı görevinin gereklerine ne kadar uygunum?.. Daha önceki görevlerimde nasıl bir performans sergilemişim, bu performansım görevimi hakkıyla yerine getireceğim konusunda neler vaat ediyor? Birikimlerim, azmim, çabam bunlar bir kenara bırakılır da salt eşim üzerinden bir tartışma yürütülürse gerçekten üzülürüm. Ve üzülüyorum. Simgelerle değil, icraatlarımızla değerlendirelim. Başarı, liyakat öne alınsın. Eşlerin kılık kıyafetleri ile bizim göstereceğimiz performansın alâkası ne?..”
Toptan, Abdullah Gül’ün adaylığı ile ilgili olarak şunları söyledi: “Ben, artık Meclis Başkanı’yım. Konumum itibarı ile adaylığı sözkonusu olanlardan herhangi biri hakkında değerlendirmede bulunmam elbette doğru olmaz. Ancak, şu kadarını söyleyebilirim ki, Sayın Gül’ün liyakatının, devlet adamlığının değil de, eşinin kılık kıyafetinin öne çıkartılması son derece yanlıştır. Türkiye bu tartışmaları aşmalıdır. Ancak maalesef birileri sürekli olarak farklı kıyafet tercihlerine sahip eşlerin durumlarını öne çıkartıyor. Bu durum da bizi elbette çok üzüyor.”
Toptan, “Siz eşinizin başının açık olmasıyla, Sayın Gül de kapalı olmasıyla gündeme taşınıyorsunuz. Asimetrik olarak aynı mağduriyeti yaşıyorsunuz, katılır mısınız?” şeklindeki soruya şu karşılığı verdi: “Maalesef, böyle bir durum var. Ülkemde, bu tür ideolojik ve verimsiz yaklaşımlar yerine, her makam için liyakata, ideolojik birikime bakılsa. Kişilerin bütün birikimleri arka plana itilmese… Maalesef, ‘Eşi başı açık olduğu için Meclis Başkanı oldu’ denince… Üzülüyoruz.”
 

14
Ağu
07

Küçük Amerika’da makarna dağıtım sistemi

Seçim sonuçlarını açıklayan çeşitli görüşler var. Bunlardan en yaygını, AKP’nin özellikle yoksul yurttaşlara küçük çıkarlar sağlayarak oy topladığı yönündedir. Bu açıklamaya göre, şu anda Küçük Amerika sistemi makarna ve kömür paketleri üzerinde durmaktadır.
Kuşkusuz her sistem, öncelikle bir yaptırım gücüyle, silahlı kuvvetle ayakta durur. Ancak bu yetmez, en zalim rejimler bile, toplumun rızası olmadan varlıklarını uzun süre devam ettiremezler. Bizim rıza dediğimize, Batılılar consensus diyorlar; uzlaşma veya oydaşma da denebilir. Halkı ne kadar ezerse ezsin, her sistem, toplumun karnını az çok doyurmak ve ülkede asayişi az çok sağlamak zorundadır. Seçimlerde oy toplamak için makarna ve kömür dağıtımı, bir bakıma her sistem için geçerli olan bir yaşam sırrını simgelemektedir.

BİR DE BÜYÜK MAKARNA PAKETLERİ VAR

AKP’nin tepesinde oturduğu Küçük Amerika sisteminin oy toplama mekanizmaları açıklanırken, hep küçük makarna paketlerine gönderme yapılmaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanlığı da, Küçük Amerika sisteminin en yüksek makamı değil midir? Peki Cumhurbaşkanlığı her şeyin parayla ölçüldüğü ve parayla değişildiği bu serbest piyasa sisteminde kaç ton makarna eder?
Küçük Amerika sistemi, evet doğudur toplumun rızası açısından küçük makarna paketleri üzerinde durmaktadır. Ancak sistemin asıl yaşam sırrı, toplumu yöneten kendi örgütlenme sistemidir. Bu açıdan baktığınız zaman, Küçük Amerika’da bütün makamların ve konumların makarna paketleriyle ölçülecek bir değeri ve sorumluluğu bulunmaktadır.

 SİSTEMİN GÖREV VE SORUMLULUKLARI

Özellikle sorumluluğa dikkat çekmek istiyoruz. Daha somut açıklayalım. Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 3 Kasım 2002 seçiminden sonra, ABD’nin isteği doğrultusunda Tayyip Erdoğan’ı önce milletvekili, sonra başbakan yapmakta üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiştir. İkiz İhanet Yasaları’nı da uyarılara rağmen onaylamıştır. Tayyip Erdoğan, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin görevlisi olduğunu açıkladığı zaman, kılını kıpırdatmamıştır. Yine Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” diyerek, Türkiye’yi bölme görevini açıkladığı zaman, kendisini istifaya davet etmemiştir. Cumhuriyet mitingleri sırasında bu istifaya davet sorumluluğu bir kez daha önüne gelmiştir, fakat yerine getirmemiştir. Sayın Ahmet Necdet Sezer’in Atatürk Devrimi’ni savunma kararlılığı olsaydı, Tayyip Erdoğan’lar yıkılır giderdi. Ancak makarna paketlerini Atatürk devrimi dağıtmamaktadır. Sistem, Küçük Amerika sistemidir ve sorumluluklar da bu sistemde ABD’nin çıkarları ekseninde belirlenmektedir. Bütün bu olgular, Cumhurbaşkanlığına da bu Küçük Amerika sisteminde, büyük bir makarna paketi tahsis edildiğini kanıtlamaktadır. Cumhuriyetçi olmakla övünen yayın organlarımıza bakın, ilan sayfaları Fethullah Hoca’nın gazetelerinden farklı değildir. Avrupa Birliği’ne yemin billah bağlıdırlar ve Ortadoğu’da “Şeriatçılığa karşı ABD ile işbirliği” yapmaktan yanadırlar. Tayyip Erdoğan ile aynı sistemin içindedirler. Ve o sistem, CHP ve MHP’den PKK ve Barzanisine kadar hepsini kucaklamaktadır.
Sistem, Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığını sürdürmeye karar vermişse, sistemin tepeden aşağıya kadar bütün sorumluları görevlerini yerine getirmektedir. Bakın şimdi AKP’si, CHP’si, MHP’si; hepsi nasıl tek bir parti gibi oldular. Amentüleri ise, uzlaşma! Bu uzlaşmanın temeline bakınız, en büyüğünden başlayarak sistemin dağıttığı makarna paketlerini göreceksiniz.  

 SİSTEM KİME DAYANIYOR

İşte makarna dağıtım teorisinin yanlışını keşfetmiş bulunuyoruz. Bu teori, daha çok AKP karşıtı laik küçük burjuva çevrelerinden yayılmaktadır. En belirgin özelliği, sistemin küçük makarna paketleri üzerinde durduğunu varsaymasıdır. Bu teoriye göre, AKP iktidarı en sonunda yoksul insanların kandırılması sayesinde devam ediyor. Kuşkusuz o yoksulların AKP’ye boyun eğişleri var. Ancak AKP’nin tepesinde bulunduğu sistem, o yoksullardan önce Cumhurbaşkanına, devletin diğer güçlerine, CHP, MHP ve diğer sistem partilerine de dayanmaktadır. Sistem, büyük makarna paketlerinden küçük makarna paketlerine uzanan bir ast üst ilişkileri mekanizması kurmuştur ve o mekanizmanın da tepesinde, şu anda ABD ve BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan bulunmaktadır.

 ORDU SİSTEMİN NERESİNDE

Dikkat edilmiştir, hep Küçük Amerika sisteminden söz ettik; Türkiye adını bilerek kullanmadık. Çünkü sistem, artık bize Atatürk’ün bıraktığı Türkiye değildir. 1945 sonrasında adım adım kurulan Küçük Amerika, bütün kurum ve ilişkileriyle oluşmuştur.
Peki Ordu, bu sistemin neresindedir? Bu soru çok önemli, hatta en önemli. Çünkü Ordusu olmayan bir devlet, ordusu olmayan bir sistem olmaz. Soru şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri, Küçük Amerika’nın ordusu mudur, yoksa Türkiye’nin ordusu mudur?
Kuşkusuz bu sorunun cevabını verecek olan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisidir ve cevap tarihsel sürecin içinde yatmaktadır. Biz biliyoruz, Türk Silahlı Kuvvetleri, Küçük Amerika’nın ordusu olmayacaktır. Ordu, cephesini Türkiye’nin altına mayın döşetenlere karşı dönmüştür. Türk Ordusu, bugün ABD emperyalizmine şehit veren dünyanın birkaç ordusundan biridir. Aslında Türk Ordusu, bugün ABD emperyalizminin dolaylı ve kısmen doğrudan kuvvetlerine karşı küçük veya orta yoğunluklu bir silahlı çatışmanın içindedir. Bu gerçek ışığında, Tayyip Erdoğan’ın ordusu, doğrudan doğruya ABD silahlı kuvvetleridir.
Ancak süreç, bu kadar yalın değil. Arkamızda Atlantik döneminin büyük yıkımı var. Türk Ordusu da, bu yıkımdan nasibini almıştır ve sistemin güçleri tarafından hem içerden hem dışardan ve hem de Türk Ordusunun içinden kuşatılmış bulunmaktadır. O kadar ki, bir önceki Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ü hatırlayalım. Hiç üstüne vazife olmadığı halde, ABD’den gelen yönlendirmeyle 12 Kasım 2002 günü Tayyip Erdoğan’ı Genelkurmayda kabul etmiş, onun Siirt Milletvekili ve Başbakan olmasında sistemin verdiği sorumlulukları üstün bir gayretle yerine getirmiştir.
Yaşadığımız bütün olaylar, Türk Ordusu’nun ABD ile cephe cepheye geldikçe, arkada kalan Atlantik döneminin yüklerinden arındığını ve Atatürk Devrimi cephesinde daha kararlı ve tutarlı mevzilere girdiğini göstermektedir.

DEVLETSİZ VE VATANSIZ KALMAK YA DA ASİ OLMAK

Yalnız Ordunun değil, milletin bütün yurttaşlarının durduğu yer artık şurasıdır: Ya devletsiz ve vatansız kalacağız; ya da Küçük Amerika sistemine asî olacağız.
 Peki bu sistem, makarna ve kömür paketi dağıtarak varlığını sürdürebilir mi? İşte bu mümkün değil. Türkiye’yi makarna ve kömür dağıtarak bölemezler. Sistemle hesaplaşma, daha bugünden silahlı boyutlara ulaşmıştır. Türkiye’nin altında mayınlar patlamakta ve her gün şehit cenazeleri gelmektedir. Kentler susuzluktan kavrulmakta ve millet borç batağında çırpınmaktadır.
Cumhuriyet Mitingleri, milletin sisteme asî olma yönündeki ilk büyük eylemleriydi. Ahmet Necdet Sezer, Baykal ve sistemin diğer güçleri Tayyip Erdoğan’ı kurtardılar. Tarih böyle gelişir; kurtaramayacakları bir gün gelecektir. Çünkü sistem, bu millete, esaret, yoksulluk ve şerefsizlikten başka bir şey vaat etmiyor.
Asî olmak, hiçbir millet, hatta hiçbir insan için kolay değildir. Toplumlar, boğulma tehdidine asî olarak cevap verirler. İşte sistemin, kendisini kurtaramayacağı nokta orasıdır. Ve Türkiye, hızla oraya gitmektedir.

NİÇİN GÜLÜYORUM

Osmanlı devletinin son yenilgisinden sonra İttihat Terakki yöneticisi yurtseverleri İstanbul’da Bekirağa Bölüğü’nde hapse atmışlar. Herkes büyük acılar içinde, fakat Ziya Gökalp koğuşun bir köşesinde gülümseyen bir çehreyle oturuyor. En sonunda koğuştakiler kızgınlıklarını bastıramıyorlar, Ziya Gökalp’e, “Devlet batıyor, millet sefalet içinde, ailelerimiz perişan, sen burada gülerek oturuyorsun” diyorlar. Ziya Gökalp’in cevabı, tarihin cevabıdır:
“Siz, batan devlete ağlıyorsunuz, ben doğacak devlete gülüyorum.”
Aynı cevap, bugün fazlasıyla geçerlidir.
Türkiye, toplumu ve devletiyle, Türk Devrimi temelinde yeniden örgütlenecektir.

14
Ağu
07

22 Temmuz 2007 Seçim Sonuçları Üzerine

I. OLGULAR

1. Seçimi ABD ve AB kazandı, sandıktan “Turuncu Karşıdevrim” çıktı. Seçimin galibi, ABD ve AB emperyalistleri, Haçlı irtica ve bölücülüktür. Türkiye’nin altına mayın döşetenler seçimi kazanmış ve ellerine bomba verdikleri bölücüleri de herkesin gözü önünde Meclise sokmuşlardır. Emperyalist Batı basını bayram yapmakta, İngiliz Guardian gazetesi, “Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu” başlığını atmaktadır. Sandıktan “Turuncu Karşıdevrim” çıkartılmıştır. Emperyalizm ve Haçlı gericilik, Kemalist Devrim’i yıkma sürecinde büyük bir atılım gerçekleştirmiş, milletin elinde bir tek Ordu ve İşçi Partisi kalmıştır.

2. Etnik grup, mezhep, cemaat ve tarikat kimliği, millî kimliği bastırdı. Türk milleti, yüzde 92 oranında ABD tehdidine karşıdır. AB’ye karşı olanların oranı da yüzde 75’e ulaşmıştır. Ancak seçimleri millî uyanış değil, mezardan çıkartılan etnik grup, mezhep, cemaat ve tarikat kimlikleri belirledi. Türkiye’de yapılan seçimle ilgili tahliller, Irak’tan gelen haberlere benzemiştir. Aktörler aynı aktörlerdir: “Sünniler, Şiiler, Araplar, Kürtler, Türkmenler, Yezidiler, aşiretler, cemaatler, tarikatlar, şeyhler” vb.

3. Halk hareketine karşı ABD’nin cevabı. 14 Nisan Tandoğan Mitingi ile başlayan ve 9 Haziran’da İşçi Partisi’nin Diyarbakır Birlik ve Kardeşlik Mitingi’nde doruğa yükselen büyük halk hareketine, emperyalizm 22 Temmuz’da cevap vermiş olmaktadır. Şimdi taaruzda olan emperyalizmdir.

4. Apo Mecliste grup kurdu, PKK yasallaştırıldı. ABD, planladığı üzere PKK’yı yasallaştırma hedefine ulaşmıştır. Meclise 20 kadar Apocu ve bir o kadar Barzanici sokulmuştur. Apo’nun İmralı’da hapiste tutulması, görüntüdür. Abdullah Öcalan, Meclis’te grup kurmuştur. Böylece Apo’nun 1999 yılında CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilmesiyle başlayan senaryo uygulanmaktadır. Çok dikkat çekicidir: MHP, Apo’yu idama mahkum eden Mahkeme Başkanı Turgut Okyay’ın adaylık talebini reddetmiş, buna karşılık idama mahkum edilen Apo’nun emrindeki 20 PKK’lı Meclise alınmıştır. Başta İşçi Partisi olmak üzere, İsmet Paşa’nın torunu Gülsüm Toker Bilgehan, Prof. Dr. Nurettin Sözen, Mustafa Gazalcı, Necmettin Erbakan, Turan Çömez gibi yurtseverlere Meclis kapıları kapatılırken, Haçlı güdümündekiler Meclise doldurulmuştur. Sistem, yurtseverliği dışlamakta, bölücülüğü tepelere çıkarmaktadır. Sistem, Apoları bağrına basmakta, bu vatan için canını ortaya koyanları ise kenarlara sürmektedir.

5. AKP-Barzani-PKK koalisyonu oluştu. AKP, Barzani ve PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlanarak aynı cephede buluşmuşlardı. Bu buluşma seçim öncesinde ittifaka dönüştü PKK, bağımsız adayların olmadığı yerlerde, oyları AKP’ye verdirdi. AKP-Barzani-PKK ittifakı, şimdi hükümet ortaklığına dönüşmektedir. İşçi Partisi’nin olmadığı bir meclisin, Türkiye için felaketlere yol açacağı öngörüsü, ne yazık ki artık geçerlidir.

6. Hükümet de muhalefet de ABD’nin denetiminde. ABD, yalnız Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Öcalan ve Barzanileri değil, ABD’nin stratejik memurları olmakla övünen Baykal ve Devlet Bahçeli’yi de denetim altına almış bulunmaktadır. Bahçeli ve Baykal, seçim öncesinde olduğu gibi sonrasında da, Türk Ordusu’nu hedef alan açıklamalarını sürdürmüşlerdir. Seçim sonuçlarını, ‘Ordunun müdahelesine milletin cevabı’ diye yorumlamaları ibret vericidir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Haçlı irticaya teslim bayrağı açmışlardır. Çankaya’yı ABD emperyalizmine ve Fethullah Hocalara teslim etmeyi, “milli iradenin emri” olarak açıklayacak hallere sürüklenmişlerdir. Atatürk Devrimi’ne karşı AKP ile aynı safta birleşmişlerdir.

7. Türkiye’yi Bölme Meclisi kuruldu. İstiklâl Savaşı’yla yendiğimiz ve yıkığımız kuvvetler Meclisi ele geçirmiştir. Halk, önümüzdeki dönem kurtuluşu kaçınılmaz olarak meclisin dışında arayacaktır. AKP-Barzani-Apo ittifakına karşı mücadelenin merkezi, Meclisin dışında olacaktır.

8. ABD, halk hareketini CHP üzerinden yönlendirmeye çalıştı. Halk, meydanlarda “Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” sloganıyla ayağa kalktı ve emperyalizme meydan okudu. ABD, bu halk hareketini CHP’yi kullanarak denetim altına almaya ve yönlendirmeye çalıştı ve bunda kısmen başarılı da oldu. Cumhuriyet gazetesi, ADD Merkez Yönetimi, Çağdaş Yaşam Dernekleri gibi “Şeriata karşı ABD ile birleşmeyi” savunan ve büyük ölçüde sistemin denetiminde olan güçler, burada özel bir misyonu yerine getirmişlerdir. Cumhuriyet mitingleri, sahte laiklik konumuna sokulmak istenmiş; medya aracıyla daha çok bu konumda gösterilmiştir. Halkın önemli bir kesimi camilerde imamların arkasında saf tutarak ibadet ederken, BOP Eşbaşkanı olan Tayyip Erdoğan’a imamlık payesi verilmiştir. Böylece emperyalizme karşı birleştirilmesi gereken halk, bölünmüş ve inanan kesim büyük ölçüde AKP’nin kucağına itilmiştir. “Ne Şeriat ne Darbe” sloganı, meydanlarda tutmasa bile, Amerikancı medya halk hareketini o konumda göstermiştir. Laik kesime “Tehlikenin farkında mısınız” diye soranların kendileri, ABD ve AB tehlikesine hizmet etmişlerdir.

II. DERSLER

9. Atlantik sistemi bir seçenek değil, fakat yıkımmış. Türkiye 60 yıllık Atlantik sistemi içinde boğuluyor. Batı kapitalizmiyle bütünleşmek, Türkiye için bir seçenek değil, fakat yıkımmış. 22 Temmuz seçimi, sistemin içindeki bütün seçeneklerin Türkiye’yi parçalanma ve dağılmaya götürdüğünü bir kez daha kanıtlamıştır. Baraj, sistemin barajıdır ve sistemden kurtulma mücadelesinin önüne kurulmuştur. Sistem, muhalif oyları baraj ve “oyunuz boşa gider” gerekçesiyle denetim altına almaktadır.

10. Tayyip’i getirenler Tayyip’i götüremez. AKP’ye karşı yine Batı sistemi içinde seçenek oluşturma çabaları iflas etmiştir. AKP, sistemin en tutarlı partisi olarak hakim konumunu korumuştur. Tayyip’i Atlantik sisteminin orta sağ ve orta sol denen temsilcileri iktidara getirdi. AKP iktidarı, Birinci Körfez Savaşı sonrasında 1991-2002 sürecinin kaçınılmaz sonucudur. Küçük Amerika sistemi, AKP iktidarından başka bir yere varamazdı. 2002 seçimleri öncesinde Türkiye’yi yönetenlerin uyguladığı program, AKP yönetimiyle en tutarlı hale ulaştı. ABD güdümlü mafya ekonomisinin gereği olarak, millî devlet ve vatanseverlik yıkılmış, yolsuzluk ve vurgun esas olmuştur. Bu süreç, 3 Kasım 2002 Seçimi’nden sonra da devam etmiştir. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Deniz Baykal ve o zamanki Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök üçlüsü, ABD dayatmasına boyun eğerek, Tayip Erdoğan’ı önce milletvekili, sonra başbakan yapmışlardır. Görülmüştür ki, Tayip Erdoğan’a ve AKP’ye karşı mücadele, sistemin içinden yürütülemiyor. Sistemin saflarından yapılan mücadeleler, en sonunda Tayip Erdoğanları güçlendirmiştir. Çünkü sistemin en tutarlı sahibi, AKP’dir. ANAP ve DYP’nin silinmesi ve CHP’nin AKP’leşmesi de bunu göstermiştir.

11. Büyük davalar hukuk cambazlıklarıyla kazanılamıyor. Türkiye’de halk hareketi, Tayip Erdoğan’ların Çankaya’yı ele geçirmesini önlemek için yükseldi. Ancak bu hareketin doruğunda, sistemin sosyaldemokrat kanadı (Ahmet Necdet Sezer, CHP ve diğerleri), Cumhurbaşkanı seçiminde 367 oranı aramak gibi bir hukuk numarasına bel bağlayarak, halk hareketinin bastırılmasına yardımcı oldular. Tarihte hiçbir büyük dava, hukuk cambazlıklarıyla ve ayak oyunlarıyla kazanılamamıştır. İşçi Partisi, 10 Nisan 2007 günlü MGK toplantısından bir gün önce, Cumhurbaşkanı’na başvurarak, ABD’nin BOP Eşbaşkanı Tayip Erdoğan’ı istifaya davet etmesini talep etmiştir. Bu talebimizi Cumhuriyet mitinglerinin yükselişi boyunca ısrarla yineledik. Seçime Tayyip Erdoğan yönetiminde gidilmemesi gerektiğini ısrarla belirttik. O zaman Tayyip Erdoğan’ın iktidardan indirilmesi koşulları vardı. Halk hareketi bunun için büyük bir fırsat sağlamıştı. Cumhurbaşkanının istifa çağrısını kabul etmemesi halinde, Ankara’da toplanacak milyonlar Tayyip Erdoğan yönetimini istifaya zorlar ve AKP’yi de bölerdi. Tayyip Erdoğan’lar o sırada bozgun halindeydi. Cumhurbaşkanının Tayyip Erdoğan’ı istifaya davet etmesi için, Deniz Baykal ve Zeki Sezer’e birlikte hareket etmeyi önerdik. Aynı öneriyi, ADD yönetimi, çeşitli ilerici örgütler ve Cumhuriyet gazetesi ile de görüştük. Ne var ki, bu öneriyi benimsemediler ve uygulamadılar. Deniz Baykal, “bu talebin Cumhurbaşkanı Sezer’i köşeye sıkıştıracağını” belirtti. Kendisine “aksi halde milletin köşeye sıkışacağını ve CHP’nin de bir süre sonra çok zor duruma düşeceğini” anlattık. Ne var ki, onların kitabında en büyük yasak, ABD ile karşı karşıya gelmekti. Tayip Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığını gündeme getirmek, ABD’ye başkaldırmak anlamına geliyordu. 2004 yılından beri Tayyip Erdoğan’ın Eşbaşkanlık açıklamalarını dinlemiş ve kıllarını kıpırdatmamışlardı. Tayyip Erdoğan, “ABD’nin BOP içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” açıklamasını, ilk kez 15 Şubat 2004 akşamı yaptığı halde, ne Cumhurbaşkanı Sezer ne de CHP ve diğerleri bu konuda görevlerini yapmadılar. Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı, eğer Atatürk Devrimi’ne ve Anayasa bağlıysa, Tayyip Erdoğan’ı daha o zaman istifaya davet etmeliydi. Ne var ki, ABD Projesine karşı çıkmak, devrimciliğin başladığı yerdir. Tayip Erdoğan istifa etmezse, ABD projesinde görev aldığı için onu yasadışı ilan etmeyi ve ona karşı milyonları ayağa kaldırmayı da kabul etmemişlerdir. Çareyi sistem içi hukuk canbazlıklarında aramışlardır. Cumhurbaşkını seçimi için ilk turlarda anayasanın öngördüğü üçte iki karar oranının, toplanma oranı olarak yorumu, işte böyle bir çareydi ve bu ayak oyunu, en sonunda sistemin en tutarlı partisi AKP’ye hizmet etmiştir. Cumhuriyet mitingleri sırasında AKP bozgun halindeydi ve bölünmenin eşiğine gelmişti. Ancak Tayyip Erdoğan’ı bir kez daha Ahmet Necdet Sezer, Baykal ve diğerleri kurtardı.

12. Diyarbakır mitinginde doruğa çıkan “İşçi Partisi barajı geçerse” korkusu, bölücülüğe ve AKP’ye yaradı. Diyarbakır mitingi, bu seçim sürecinde ABD projesine indirilen en ağır darbeydi. İşçi Partisi’nin Terörü Bitirme Programı, devletin yaptırım gücünü kullanmak yanında teröristi halk denizinde boğmayı içerir. Bismil’deki ve bölgenin diğer yörelerindeki ağalığa karşı köylü hareketleri bu programın uygulamalarıdır. Diyarbakır Mitingimiz, PKK, Fethullahçılar, AKP iktidarının Diyarbakır Valisi ve ABD güdümlü medya tarafından hedef alınmıştır. Düşman cephenin o engellemeleri doğaldı. Ancak aynı mitingin arife gecesinde Genelkurmay’dan yayınlanan bildiri olağan değildi. Diyarbakır mitingi, bu seçimin kaderini etkileyen karar anıydı. Mitinge tavır alınması, İşçi Partisi’nin önünü tıkama anlamına geliyordu. Öyle gözükmektedir ki, CHP-MHP seçeneğini desteklemek uğruna, teröre ağır darbe indirecek Diyarbakır mitingini sınırlama eğilimine girildi. CHP-MHP seçeneğine destek kaygısı, teröre karşı etkin mücadele kaygısının önüne geçti. Bismil köylü mücadelesine karşı da benzer uygulamalar görülmüştür. TSK içindeki Atlantik dönemi tortusunun burada etkili oldukları anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, CHP-MHP seçeneği, AKP’yi güçlendirmekten başka bir işe yaramamıştır. Çünkü MHP, ABD ile stratejik ortaklığı savunmaktadır. CHP Genel Başkanı Baykal ise, “Türk Ordusunun başına çuval geçirildiği zaman bile ABD’ye karşı çıkmamakla” övünmektedir (Ruşen Çakır’ın Baykal ile söyleşisi, ?? Vatan, Temmuz 2007). Terörün arkasındaki güce teslim olan partileri desteklemenin sonuçları yaşanmaktadır ve kuşkusuz değerlendirilecektir.

13. ABD’nin Filipin tipi demokrasisi, demokrasi değil, fakat halk üzerinde diktatörlüktür. 1946’dan bu yana Türkiye Atlantik sisteminin boyunduruğu altına alınmıştır. Sistem kendi mekanizmalarını kurmuştur ve kendi toplumunu da yaratmıştır. Sandığı kuran ABD, sandıktan kendisini çıkartmaktadır. Demokrasi ve milli egemenliğin olmazsa olmaz koşulu, emperyalizmden bağımsız olmak ve Ortaçağ baskılarından kurtulmaktır. Türkiye, Kemalist Devrim döneminde, İstiklal Savaşı’yla ve Ortaçağ kurumlarını yıkma yönündeki kazanımlarıyla gerçek demokrasi atağını yapmış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Kemalist Devrim’in yıkımıyla tekrar emperyalizmin ve Ortaçağ kalıntılarının cenderesi içine hapsedilmiştir. Ve orada çırpınıp durmaktadır. Bu çırpınmanın adına da demokrasi denmektedir. Milletin etnik gruplarla, mezheplerle, tarikat ve cemaatlerle tasfiyesi, demokrasi getirmez, tersine demokratik devrimi boğar; nitekim boğmuştur.

14. Bölücülüğe ve teröre yasallık tanınması, Türkiye’nin bölünmesinin yasallaştırılmasıdır. İşçi Partisi, PKK ve yan kuruluşlarına yasallık tanıyan bugünkü sistemin Türkiye’yi hızla parçalanmaya götürdüğünü görmektedir. PKK’nın ve bölünme sürecinin yasallaşmasını dayatan güçler, ABD ve AB’dir. Dahası Güneydoğumuzun özerkleştirilmesi, bize AB sürecinin şartı olarak dayatılmaktadır. Tek başına bu dayatma bile, ABD denetiminden kurtulmak ve AB aday üyeliğinden çekilmek için yeterli neden değil midir?

III. ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇLER

15. Irak’taki “Demokrasi” Türkiye’ye getiriliyor. ABD ve AB, seçimle ilgili yaptıkları açıklamalarda, “Türkiye’de demokrasi kazandı” diyorlar. Irak’ta da, işgalci ABD ordusunun denetimi altında yapılan seçimlerle Talabani cumhurbaşkanı yapılmıştı. Türkiye de, aynı sürece sokulmuştur. PKK ve Barzaniciler, Türkiye’de iktidar ortağıdır. ABD’nin “demokrasi” adını verdiği rejim, mafyokrasidir ve Türkiye’yi bölmenin ve sömürgeleştirmenin aracıdır. Atatürk Devrimi’ni yıkma süreci tamamlanmakta ve CIA “demokrasisi”ni kurma süreci kesin sonuca gitmektedir.

16. Türkiye’nin direnci kırılıyor, Türk Ordusu kuşatılıyor. AKP yönetimi, bu seçimden sonra Türkiye’yi iç hatlardan kuşatma ve hançerleme görevini sürdürmede daha pervasız olacaktır. Türkiye’nin direnci hükümet mevzilerinden kırılıyor. Tayip Erdoğan, “Terörle yaşamaya alışalım” diyerek bu görevini olağanlaştırıyor. Türkiye ve Türk ordusu kuşatılmıştır, çember daraltılmaktadır. ABD emperyalizmi ve Haçlı irtica, Türk Ordusuna karşı cepheden saldırı taktiği uyguluyor. Önümüzdeki zaman dardır.

17. Türkiye’yi bölme harekâtı hızlanarak devam edecek. ABD, Kerkük referandumu öncesinde Türkiye’deki iktidarını pekiştirmiştir. Türkiye’yi bölme süreci hız kazanmıştır. ABD, seçimden iki gün önce Leyla Zana’nın ağzından “Türkiye’nin eyaletlere bölünme zamanı geldi. Kürdistan kurulmalı” programını açıkladı. Bu açıklama, Ahmet Türk’ün ağzından yinelendi. ABD’nin Tayyip Erdoğan hükümetinin önüne koyduğu acil program budur. MHP’nin Seçim Beyannamesi’nde yerel yönetimlerin yetkilerini genişletmekten yana olduğunu açıklaması da aynı plan çerçevesi içindedir. Yine CHP Genel Başkanı Baykal da, ‘Partilerin içinde Kürtçü kanatlar var. Bizde de var. İtirazımız yok” açıklamasıyla bölünme planına teslim olduğunu ilan etmiştir (Hürriyet, 14 Haziran 2007). MHP-ANAP-DSP hükümetince kabul edilen ve AKP-CHP ikilisi tarafından Meclisten geçirilen “İkiz İhanet Yasaları”yla, Türkiye’nin parçalanması talebi için yasal bir zemin dahi oluşturulmuştur. Türkiye- Kürdistan federasyonunun kurulması ve arkasından ayrılma planı hayata geçirilmektedir. Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde yaşanan olaylar, Türkiye gündemindedir.

18. Kriz derinleşiyor. Dış ve iç, siyasal ve ekonomik, kültürel ve ruhsal, bütün etkenler, krizin derinleşeceğine kuvvetle işaret ediyor. Kriz etkenleri şunlardır: Kerkük’te referandum ve petrollerin Barzani’lere verilmesi girişimi ve devamında Türkiye üzerindeki bölücü baskının ağırlaşması, bölücü terör, dış ticaret açığının artmasıyla ağırlaşan ekonomik kriz tablosu ve işsizlik, Haçlı irticanın Cumhuriyet’e karşı yıkıcı uygulamaları. Türkiye, varolma-yokolma sürecine girmiştir.

19. İç ve dış savaşa sürükleniyoruz. Türkiye, ABD ve kuklaları tarafından hızla iç savaşa ve dış savaşa sürüklenmektedir. Savaşı önlemenin biricik yolu, ABD işbirlikçilerini devirmek, Millî Hükümeti kurmak ve Milli Hüümet Programı’nı uygulamaktır.

20. Atlantik sisteminin krizi. Derinleşen bunalım, arkada kalan 60 yıllık Atlantik döneminin bunalımıdır. Türkiye, Küçük Amerika yapılmıştır ve son seçim karşıdevrimin tamamlanması yönünde önemli bir adımdır.

21. Devrimci çözüm gündemde. Türkiye, varolmak için kendisini var eden temeli yeniden inşa etme göreviyle karşı karşıyadır. Kemalist Devrim, bize bir vatan armağan etti, bizi millet yaptı, Cumhuriyeti kurdu ve bizleri özgür yurttaşlar haline getirdi. İşte son 60 yılda yitirdiklerimiz bu kazanımlardır ve artık bölünme ve dağılma tehdidiyle yüz yüzeyiz. Kemalist Devrimle kurulan Türkiye, ancak Kemalist Devrim rotasına girerek bu yıkımdan kurtulabilir ve yaşayabilir. Türkiye’yi Kemalist Devrim temelinde yeniden kurmak, bir devrimdir. Türkiye, bu derinleşen krizden ve iç savaş sürecinden ya devrimle çıkacaktır veya bölünecek ve sömürgeleşecektir. Türkiye’yi bölünmekten kurtaracak, devrim dışında bir çözüm yoktur. Türkiye, hakim kurum ve ilişkilerle kendini koruyamaz, ancak çürüyen Küçük Amerika sistemini yıkarak ve Kemalist Devrim temelinde yeniden yapılanarak kendini savunabilir ve varlığını sürdürebilir. Yaşayabilmek için devrim zorunlu ve kaçınılmaz olmuştur.

22. Türk milleti ayağa kalktı. Cumhuriyet mitinglerinde ellerinde albayraklarla meydanlara yığılan milyonlar buhar olup uçmadı. Milletin o büyük gücü, tarihin pususundadır. Millet, ABD ve AB emperyalistlerinin Türkiye’yi bölme girişimlerini yaşadıkça, daha büyük güçle ve daha kararlı bir şekilde yeniden ayağa kalkacaktır. Kriz derinleştikçe, çok daha güçlü bir dip dalgası gelecektir. Hiç kimse, seçim sonuçlarına bakarak millete güvensizlik içine düşmesin. Büyük çıkışlar kör çıkmazlarda bulunur. Türkiye, büyük çözümü, yani Kemalist Devrim temelinde yeniden örgütlenme çözümünü, önümüzdeki kör çıkmazda yeniden keşfedecektir; İşçi Partisi’nin önderliği sayesinde keşfetmektedir.

23. Olumlu etklenleri de görmek gerekir. İçinde bulunulan siyasal, ekonomik, askeri ve kültürel ortam, düşmanın Polatlı önlerine kadar geldiği ortamdan daha kötü değildir. O zaman savaşta yenilmiştik, bitkindik ve işgal vardı. Şu an yenilmiş değiliz, gücümüz var ve işgale uğramış da değiliz. Dahası ABD Irak’ta büyük zorluklar içine batmıştır ve çevremizde güçlü bir ittifak birikimimiz var.

24. Muharebe kaybedildi, savaş kazanılacak. 22 Temmuz seçimi bir muharebedir. Türk milleti bağımsızlık mücadelesinde bir muharebeyi kaybetmiştir; ancak savaş devam etmektedir. Vatan savunması, tek bir muharebeden, tek bir mevziden ibaret değildir. Düşen, bir tepedir. Ancak tepeler yeniden ele geçirilecektir. Düşmanın döküleceği yeni denizler vardır, dökülecektir. Savaşı Türk milleti ve öncüsü olan İşçi Partisi kazanacaktır. Savaş, hattı müdafaa ile değil sathı müdafaa ile kazanılacaktır.

25. Çözüm, millet-ordu birlikteliğinde. 150 yıllık Türk Devrim tarihini, millet-ordu birlikteliği yazmıştır. Hele silahlı tehdidin geçerli olduğu koşullarda ordusuz millet ayak altında kalır. Bugün milleti ve orduyu, Türkiye Cumhuriyetini ve toplumu Atatürk Devrimi temelinde yenien kurmak için birleştirmek, esas görevdir.

26. Zorlukları yenmek için çetin mücadele. Partimiz, son seçimde hep önümüzdeki zorluklara vurgu yaptı. 23 Temmuz sabahı, bir kez daha o zorluklara uyandık. Önümüzde parti ve millet olarak, dağları delerek Ergenekon’dan çıkmak dışında bir çözüm bulunmuyor.

14
Ağu
07

Diyarbakır nerenin merkezi yapılacak?

 

14
Ağu
07

BAHÇELİ’NİN 9 SABIKASI

 Türkiye seçimini yapıyor. Sistem medya yolu ile Türkiye’ye CHP-MHP koalisyonunu sunuyor. Liderler seçim meydanlarında birbilerine ip atıyor. Türkiye’ye yönetmeye talip olan Devlet Bahçeli’nin geçmişine baktığımızda ise sabıbakısı oldukça kabarık. İşte iktidar koltuğu için yarışan Türkiye’nin kritik günlerinde önemli görevler üstlenen Devlet Bahçeli’nin dokuz sabıkası…1. SABIKA:
TÜRKİYE’Yİ AB KAPISINA BAĞLAMAK, KIBRIS VE EGE’Yİ VERMEK

Devlet Bahçeli’nin en büyük sabıkası, Türkiye’yi AB kapısına bağlayan Triumvira’nın içinde yer almasıdır. Devlet Bahçeli, Ecevit ve Mesut Yılmaz’la birlikte, 1999 yılı 10 Aralık günü son Türk devletinin adım adım tasfiye edilmesi, Türk milletinin parçalanması ve Atatürk Devrimi’nin yıkımauğratılması operasyonundaki görevlerini yerine getirdi ve AB Aday Üyelik Protokolu’na imzayı bastı.

2. SABIKA:
ABD KUKLASI BARZANİ DEVLETİNİN KURULUŞUNA HİZMET

Ecevit-Bahçeli hükümeti kurulduğunda, Çekiç Güç çoktan Türkiye’ye yerleşmişti. Kukla Devlet’in adım adım kurulması işini bundan böyle Ecevit-Bahçeli hükümeti yürütecekti.

26 Aralık 1998 günü Çekiç Güc’ün süresi, daha önce olduğu gibi 6 ay değil, 12 ay süreyle uzatılmıştı. Bir yılsonra 26 Aralık 1999 günü toplanan Meclis, süreyi altı ay daha uzattı.

3. SABIKA:
ÜÇ YIL GİZLENEN İKİZ SÖZLEŞMELERİ İMZALAMA SUÇU

Bahçeli’nin Başbakan Yardımcısı olduğu Bakanlar Kurulu, Türkiye’de halklara ayrı devlet kurma hakkı dahil;  bilinen azınlık haklarını tanıyan bu sözleşmeyi hükümet adına imzalaması için, Birleşmiş Milletler Daimi Delegesi Volkan Vural’a talimat verdi.

15 Ağustos 2000 tarihinde ‘Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme’ ile ‘Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme’ işte bu talimatla imzalanıyor. Ancak Bakanlar Kurulu’nun ve Bahçeli’nin bu büyük suçu, yine hükümetin kararıyla gizli tutuluyor.

4. SABIKA:
APO’YU ASACAĞIM VAADİYLE MİLLİYETÇİ TABANI KANDIRMAK VE OY AVCILIĞI

Devlet Bahçeli, ‘Apo’yu asacağız’ vaatleriyle oy topladı ve iktidara geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının ardından Bahçeli şu mesajı verd: “Karara herkes saygı duymalı. Bundan sonraki süreç neyi gerektiriyorsa o takip edilecektir “. Devlet Bahçeli, madem ABD ve AB’den gelen talimatlarla  Apo hakkında verilen kararı uygulatmayacaktı, niçin yıllarca şehit cenazelerinde o nutukları attı, neden ortamı kızıştırdı.

5. SABIKA:
KÜRESELLEŞMEYE VE IMF’YE TESLİM OLMAK

ABD ve AB’nin isteklerinin ve dayatmalarının dibi yok. Kemal Derviş cebinden 15 yasa ile geldi. Çiftçiyi ve köylüyü yıkıma götüren “15 günde 15 yasa” Devlet Bahçeli’nin, Ecevit’in ve Mesut Yılmaz’ın gayretleri ve talimatlarıyla çıkartıldı. Türkiye’nin finans sektörüne, sanayisine, tarımına ağır darbeler indirildi. Çiftçinin, sanayicinin, milli bankacılığın beli kırıldı.

6. SABIKA:
DEVLET BAHÇELİ’NİN TÜRKÇÜ DÜŞMANLIĞI

Devlet Bakanı Abdulhaluk Çay’ın genel başkanlığını yaptığı TÜDEV Vakfı  tarafından düzenlenen “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”nın “sekizinci kurultayın KKTC’de yapılması” nı engelledi. Bahçeli, Kurultayın  KKTC’de toplanmasının, ABD’ye meydan okumak anlamına geleceğini biliyordu.

7. SABIKA:
KAREN FOGG’UN CASUSLUK FAALİYETLERİNİ GÖRMEZDEN GELMEK

AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’un, diplomatik görevlerinin dışına çıkarak, ülkemiz ve KKTC aleyhine bir casusluk şebekesi oluşturduğu,  Devlet Bahçeli’ye belgeleri ile bildirildi. Ancak, Bahçeli, hiçbir girişimde bulunmadı. Bu belgeler, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından kamuoyuna açıklandı.

8. SABIKA:
ABD TELAFER’İ BOMBALARKEN SUSMAK

Amerika Irak işgalinin ardından ikinci olarak Türkmen kenti Telafer’e girdi ve Türkmenleri katletti. ABD, Telefer’i bombalarken Devlet Bahçeli ağzını açmadı. Devlet Bahçeli bu katliam karşısında sessizlige gömüldü.

9. SABIKA:
ABD’NİN TALİMATI İLE ERKEN SEÇİM KARARI ALMAK
AKP’Yİ  HÜKÜMET YAPMA GÖREVİ

Bahçeli, Yılmaz ve Ecevit hükümetinin yerine AKP’yi iktidara getirmek üzere, 2002 yılının Temmuz’unda harekete geçti. Kemal Derviş’in açıklamaları ile başlatılan “erken seçim operasyonu” başarıya ulaşamadı. Ancak, Devlet Bahçeli, bu aşamada, 7 Temmuz 2002 günü; şaşırtıcı bir açıklama ile erken seçim yapılmasını istedi.

14
Ağu
07

TÜRKEŞ’İN “MİT’ÇİDİR” MEKTUBUNA BAHÇELİ SESSİZ

 MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in “Bahçeli MİT’çidir güvenmeyin” ifadesinin yer aldığı mektup, MHP’de tartışma konusu oldu. Alpaslan Türkeş, 26 Temmuz 1983 tarihinde yazdığı mektupta, Devlet Bahçeli’nin MİT’ten olduğunu belirtiyor ve bu nedenle ona güvenilmemesini istiyor. MHP’den aday olan Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş de mektubu doğrulamaştı. MHP yönetimi ise mektup karşısında sessizliğini koruyor.Alparslan Türkeş’in Gata’da tedavi gördüğü sırada yazdığı ve Devlet Bahçeli’ye karşı MHP’lileri uyardığı mektup, parti tabanında tartışılıyor. 26 Temmuz 1983 tarihli mektubunda “Devlet Bahçeli MİT’çidir, itimat etmeyin” diyen Alparslan Türkeş, ülkücülerin MİT’ten uzak durması gerektiğini söylüyor.

MİT’in ülkücüleri kullandığını söyleyen Türkeş, Bahçeli’nin de bir MİT’çi olduğunu ve ona güvenilmemesi gerektiğini yazıyor. Bahçeli’nin Aydınlık Türkiye Partisi’ni kurup MHP’ye karşı muhalefet yürüten Tuğrul Türkeş’i tekrar MHP’ye alması ve Ankara 1’inci bölge 1’inci sıradan aday göstermesinin ise, Bahçeli’nin iddiaları yatıştırmak için yaptığı söyleniyor.  

Alparslan Türkeş’in mektubu, MHP yönetimine muhalif internet sitelerinde yer alıyor. İnternet sitelerinde eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un, MHP’yle birlikte hareket etmesi Bahçeli’nin MİT’çi olduğunun bir kanıtı olarak sunuluyor. MHP yönetimi ise mektup karşısında sessizliğini koruyor.

14
Ağu
07

İP:22TEMMUZ SALDIRISINI İP DEFEDECEKTİR!

 Seçim sonuçlarıyla ilgili İşçi Partisi’nden yapılan açıklamada, 22 Temmuz muhaberesini ABD’nin kazandığı belirtilerek, “Kaybeden Türk milleti oldu ancak İşçi Partisi çok kısa sürede bu saldırıyı def edecektir” denildi. Açıklamada, “Vatan savunması savaşı, tek bir muharebeden, tek bir mevziiden ibaret değil. Düşen bir tepedir. Tepeler yeniden ele geçirilecektir” denildi.
İşçi Partisinden yapılan açıklamada, “BOP Eşbaşkanları Tayyipler ve Öcalanlar Mecliste. İktidarı da, muhalefeti de Amerika belirledi! Sistem seçmenini üretti: Kaybeden Türk Milleti oldu” denildi.

İşçi Partisi,’nin bu saldırıyı defedeceğinin belirtildiği açıklamada şöyle denildi:
“Türk Milleti, emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesinde onlarca belki de yüzlerce muharebeden biri olan 22 Temmuz mücadelesini kaybetti. 14 Nisan Tandoğan mitingi ile başlayan ve 9 Haziran Diyarbakır Birlik ve Kardeşlik Mitingi ile taçlanan büyük halk hareketine, emperyalizmin yanıtı olacaktı. Oldu da; karşı atak 22 Temmuz’da mevzi başarı kazandı. Ancak vatan savunması savaşı, tek bir muharebeden, tek bir mevziiden ibaret değil. Vatan savunması hattı müdafaa ile değil sathı müdafaa ile kazanılacaktır. Düşen bir tepedir. Ancak tepeler yeniden ele geçirilecektir. Düşmanın döküleceği yeni denizler vardır, dökülecektir.

Açıklamada, 40 tane Abdullah Öcalan’ın Meclise girdiği belirtilerek, “Bir yanda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin görevlisi Tayyip Erdoğanlar, bir yanda diğer eşbaşkan Abdullah Öcalanlar… Diğer yanda ABD’nin stratejik memurları sahte “milliyetçiler”, sahte “laikler”… Milletimiz ve O’nun biricik öncüsü İşçi Partisi, çok kısa sürede bu saldırıyı defedecektir” denildi.




İstatistikler

  • 2,227,451 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ağustos 2007
P S Ç P C C P
« Tem   Eyl »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar