Mayıs 2010 için arşiv

31
May
10

Bilimin Türk kaynakları




Kopernik, Nasireddin Tusi ve Biruni

Bugün medeniyetin, bilimin, sanatın, edebiyatın ve insanlığın sahip olduğu tüm gelişmelerin kaynağının Batı dünyası olduğunu söyleyen Batımerkezci görüş kendisini öyle dayatmış ki, kimse acaba öyle mi sorusunu sormaya bile gerek duymuyor.
Doğuya yönelik sansürün ve ırkçılığın da bilim adına devreye girmesiyle birlikte bu hegemonya daha da etkili olarak bugünlere kadar geldi.

Oysa Avrupa’da gelişen çalıntı bir medeniyetti ve Doğudan taşınmıştı.
Geçtiğimiz hafta ünlü gökbilimci Kopernik’in (Nicolaus Copernicus) cenaze töreniyle ilgili bir haber yayınlandı.

Aradan geçen 466 yıl sonra Vatikan tarafından dilenen özrün ardından Kopernik’in cenaze töreni düzenlendi.
Avrupa, Ortaçağa damgasını vuran Skolastik dönemin andından Rönesans ve Reform hareketleriyle güya aydınlanmıştı, oysa onun ardında da yine ırkçılık ve sömürgecilik vardı.

Bugün coğrafi keşifler adı altında anlatılan, sömürgecilikten başka bir şey değildi.

Kopernik görüşleri nedeniyle Vatikan tarafından sapkınlıkla suçlanan bir bilimadamıydı.

Ortaya koyduğu Güneş Sistemi Teorisi, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü ortaya koyarak insanı evrenin merkezi olmaktan çıkarıyordu.

Bu da onu kilisenin hedefi haline getirmeye yetiyor da artıyordu.

Bugün tüm dünya Kopernik’i Güneş Sistemi Teorisini ilk ortaya atan kişi olarak biliyor ama bu teori ondan 200 yıl önce bir Türk bilimadamı tarafından ortaya atılmıştı zaten.

Tüm dünyanın barbar istilacı olarak bahsettiği Cengiz Han döneminde, Avrupa karanlıklar içindeyken, dönemin en büyük rasathanesi kurulmuş ve başına da Nasireddin Tusi getirilmişti.

Nasireddin Tusi, Tus şehrinde doğmuş bir Türk’tü.

Kopernik’in aradan geçen asırlardan sonra ortaya attığı teorisi Nasireddin Tusi’den çalıntıydı.

Tıpkı temsil ettiği Batı medeniyetinin tamamı gibi…

Okumaya devam edin ‘Bilimin Türk kaynakları’

31
May
10

Fasulyeden Kemal

Kılıçdaroğlu,  ne  yaptığının  farkında mı ?

“Gandi Kemal”, “Halkçı Kemal”, “CHP Kemale erdi” diye verilen gazlar Kılıçdaroğlu’nun ayaklarını yerden bir hayli kesmişken kongrenin hemen ardından ilk zorluklar da sıraya girmeye başladı. Aslında zorluk siyasetin doğasında var. Fakat üst üste öyle olaylar oldu ki bir anda “Gandi Kemal”in aslında Fasulyeden Kemal olduğu ortaya çıkıverdi.

Tabii ki açık bir darbe ve komplo süreciyle bir yerlere taşınan siyasi aktörlerin aslında ancak figüran olabildikleri bilinir. Yalnız, bu tip adamlar en azından bir süre için aktörmüş gibi davranabilecek kadar duruma hakim olurlar. Bu işlerin en başarılıları olan Ecevit gibileri uzun yıllar durumu idare etmişlerdir de… En azından buruşturulup çöp kutusuna atılana kadar kendi başlarına davranıyorlarmış ve kendi hareketlerinin gerçek sahipleriymiş gibi rol kesmeyi becermişlerdir. Fakat bizim Fasulyeden Kemal açısından durum biraz daha farklı olacak anlaşılan…

“Halkçı Kemal”e soruyorlar: “Sayın Genel Başkan, mal beyanınızda Seferihisar’da kooperatifinizin olduğu söyleniyor ve kaçak iddiaları var. Ne diyorsunuz?”. Kılıçdaroğlu’nun cevabı: “Seferihisar’da kooperatifim mi varmış? Bilmiyorum.”

Kurultay sırasında birileri getirip kafasına bir kasket geçiriyor. Herkes, herhalde Ecevit çağrışımı yapmak için kendisi planladı diye düşünüyor ama hayır. Birileri gerçekten de Ecevit’e ait olduğu iddia edilen bu kasketi İzmir’den bulup getirmiş. Son anda Önder Sav’a, “yapalım mı” demişler ve kasket Kılıçdaroğlu’nun başına konuvermiş. Ondan da haberi yok garibanın…

Birileri fotoğraflara bakıyor ve Gandi’nin giydiği Hint el tezgahlarında dokunmuş basit kıyafetlerinin aksine “Gandi Kemal”in İtalyan lüks markası Etro’nun 495 TL’lik gömleğini giydiğini fark ediyor! Bir anda internette “Halkçı Kemal, Etro Kemal oldu” fısıltıları dolaşmaya başlıyor. Fasulyeden Kemal, açıklamaya çalışıyor. Neymiş efendim, spor kıyafetle daha sempatik görünürsün demişler de ondan bu gömleği almış: “Spor kıyafetle olmam uygun görüldü. Biz de spor kıyafet alalım dedik. Oradaki görevliler de ‘şu gömlek iyi olur’ dediler. Ben de o gömleği aldım.”

Yani ancak bu kadarı olur…

Bırakalım ne konuşacağını, nasıl siyaset yapacağına, nasıl giyineceğine, ne satın alacağına ve aldığının fiyatına bile başkaları karar veriyor.

Fasulyeden Kemal’e de çıkıp oynamak kalıyor.

Anlaşılan eline dosyaların tutuşturulup, televizyon düellolarının yapıldığı günlerden beri de bu iş böyle gidiyor.

Fasulyeden Kemal, ne yaptığını bilmiyor.

Birileri ona ne derse onu biliyor.

Onun dışında da apışıp kalıyor…

Okumaya devam edin ‘Fasulyeden Kemal’

31
May
10

İskenderun’daki bölücü saldırıyı kınıyoruz

Ulusal  Parti  Hatay  İl  Başkanı  Tuncer  Sümer’in  basın   açıklaması :

31.05. 2010 tarihinde, gece saat 01:00 civarında İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’nda nöbet değişimi sırasında Mehmetçiğe hain ve kalleşçe bir saldırı düzenlenmiş ve bu terörist saldırı sonucunda 6 erimiz şehit olmuş, 4’ü ağır olmak üzere 11 erimiz de yaralanmıştır.

Bu saldırıyı şiddetle kınıyor ve milletimize başsağlığı diliyorum.

Bu hain eylemi düzenleyenlerin bilmesi gerekir ki Türk milleti bu saldırılara boyun eğmeyecek ve yılmayacak kadar büyüktür.

Millet yetkililerden gerekeni yapmasını beklemektedir. Ancak sabrında bir sınırı vardır.

Artık daha fazla beklemeden Ulusal Parti çatısı altında toplanmanın zamanı gelmiştir. Tüm Atatürkçüleri, tüm ulusalcıları teröre karşı Ulusal Parti çatısı altında buluşmaya çağırıyoruz.

(31 Mayıs 2010)

31
May
10

Atatürk’ün Daimi Güncel İkazı

ONA   GÖRE ..!!!!!!!!!!!!!!!!!

———————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————-

31
May
10

TSK’dan saldırı açıklaması

Genelkurmay  Başkanlığı,  İskenderun’daki  saldırının  ”terör  örgütünün   sözde

Amanoslar  Saha  Sorumlusuna  bağlı  bir  grup  tarafından  yapıldığının

değerlendirildiğini”  bildirdi.


İSTANBUL – Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan Bilgi Notu’nda İskenderun’daki Deniz Üs Komutanlığına düzenlenen saldırıyla ilgili açıklama da bulunuldu.

Bilgi Notu’nda şunlar belirtildi;

“31 Mayıs 2010 günü saat 00:10’da, nöbetçi personeli taşıyan askerî araca, Kışlanın doğusunda Adana-Hatay Otobanına yakın kışla tel örgüleri dışında yakın mesafeden, roketatar ve uzun namlulu silahlarla bir grup bölücü terör örgütü mensubu tarafından kısa süreli silahlı saldırıda bulunulmuştur.

Silah seslerinin duyulması üzerine Kışla Ani Müdahale Kıt’ası derhal olay yerine intikal etmiş ve olaya müdahale etmiştir. Ancak teröristlerin kısa süre içerisinde Adana-Hatay Otobanını geçerek ormanlık alana girdiği ve saldırının terör örgütünün sözde Amanoslar Saha Sorumlusuna bağlı bir grup tarafından yapıldığı değerlendirilmektedir.

Yapılan silahlı saldırı sonucu;

* 6 Er şehit olmuş,

* 7 Er yaralanmıştır. Yaralılardan üç (3) Erbaş/Er uçakla GATA’ya sevk edilerek tedavi altına alınmıştır.

Teröristlerin yakalanarak etkisiz hale getirilmesi maksadıyla Adana Jandarma Bölge Komutanlığı Jandarma Özel Harekât Birliğince (JÖH) operasyona başlanmıştır.

Olay üzerine İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığınca gerekli soruşturmaya saat 01:15’te başlanmıştır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

31
May
10

Malthus teorisinin üçüncü kitlesel pratiğine doğru…

Yarabbim  ne  günlere  kaldık…

Neyin  protestosunu  yapıyorsun  behey  ALLAH’ın  sersem

kulu…

Pkk’ya  karşı  savaşta  verdiğimiz  şehitler  için  bu

kadar  tepki  koydun  mu…

Onlara  “kelle”  diyen,  Yahudi  ödülüyle  onurlananları

sen  baştacı  edip  iktidara  getirmedin  mi…

İsrail  gerçek  düşmanını – BAAS ‘ı  yokederken  zevkten

dörtköşe  olmadın  mı…

Şimdi  de  kalkmış  dünya  emperyalist  efendilerinin

dümen  suyuna  gidip  savaş  naraları  atıyorsun…

Ve  böylece  üçüncü  kitlesel  paylaşım  savaşı  için

son  hamle  oyununa  geliyorsun…

Dökülen  dünya  kapitalizmi  zaten  çoktandır  büyük

savaş  olsun  istiyor…

Çünkü  lokal  savaşlar  onu  “kesmiyor”…

Büyük  savaş  olsun  ki  dünya  nüfüsu  azalsın…

Azalsın  ki  Dünya’yı  “herkesten”  daha  çok  “düşünen”

emperyalist  “efendiler”  ;   insanın  insana  olan

zulmüne  kılıf  ettikleri  MALTHUS  TORİSİNİ ;  tekrar

“haklı”  çıkarmanın  “bilimsel”  zevkini  yaşasınlar…

Ve  bu  toz  duman  arasında  ülke  insanımıza  son

yılları  zehir  eden  zerzevat  cezasız  kalsınlar…

Hatta  ve  hatta  “kahraman”  olsunlar…

Ve  bizler  de  devletin  “âli  menfaati  ve  bekası”

“uğruna”  bunları  “görmeyip”  susalım…

Çünkü  “önemli  günlerden  geçiyor(muş)uz  efendim”…

Ammaaaaaa…

Unutmayın…

Bu  ülkenin  vicdan  hafızası  da  vardır…

Ona  göre…

—————————————————————————————————————————————————————–

İstanbul’da  İsrail’e  büyük  öfke

İsrail’in  Gazze’ye  yardım   götüren  gemilere  saldırısını  protesto  etmek  amacıyla

İsrail  Başkonsolosluğu  önünde  toplanan  grup   Taksim’e  yürüdü.  Binlerce   kişilik  grup,

“Kahrolsun  İsrail”  sloganları  attı.

İSTANBUL – İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemilere saldırısını protesto etmek isteyen bir grup, sabah erken saatlerde 4. Levent’teki İsrail Başkonsolosluğu binası önünde toplandı.

Gruptakiler, Filistin bayraklarıyla ”İsrail şaşırma, sabrımızı taşırma” sloganı attı.

Bir kişi, duvarı aşarak konsolosluk bahçesine girdi. Polisin bu kişiyi gözaltına almasına gruptakiler tepki gösterdi.

Su şişesi atılması üzerine polis, gözaltına aldığı kişiyi serbest bıraktı.

TAKSİM’E DOĞRU YÜRÜYÜŞ
Katılımın her dakika arttığı grup, daha sonra Taksim’e doğru üzere yürüyüşe geçti.

Büyükdere Caddesi’ni kullanan grup, buradan Gayrettepe ve Mecidiyeköy üzerinden Halaskargazi Caddesi’ni izleyerek Taksim’e doğru yürüyüşe geçti.

Okumaya devam edin ‘Malthus teorisinin üçüncü kitlesel pratiğine doğru…’

31
May
10

Siyonizm ve Apartheid ırkçı kardeşliği

İngiliz Guardian gazetesinin geçtiğimiz hafta yayınladığı ve bir anda dünya gündemine düşen haberi İsrail’in ırkçılık konusundaki sicilini belgeliyor.

Haber zamanlama olarak da oldukça denk geldi.

Günümüzün en çok konuşulan meselesi bilindiği gibi İran’ın nükleer faaliyetleri.

İran’ın nükleer sistemi ve uranyum zenginleştirme çalışmalarıyla ilgili olarak takas anlaşmasıyla gündemden düşmeyen nükleer meseleye, Guardian’ın haberi de eklenince, gözler bir anda İran düşmanı İsrail’e döndü.

Gerçi haberin özü çok yeni şeyler söylemiyor ama İsrail’in belirsizlik dolu politikasını aralaması bakımından kayda değer bir haber.

Gazetenin haberi İsrail’le Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid yönetimi arasındaki yoğun bir işbirliğini ortaya koyuyor.

1975 yılında iki ülkenin dışişleri bakanları bir araya gelerek nükleer silah anlaşması yapmışlar.
İsrail tarafını temsil eden Dışiİşleri Bakanı kim bilin bakalım ?

Bugünkü Devlet Başkanı Şimon Peres! Anlaşmayla birlikte İsrail, Güney Afrika’daki ırkçı yönetime nükleer silah desteği sunacakmış.

Ayrıca iki ülke arasındaki askeri ilişkileri geliştirilmesi üzerine bazı anlaşmalar da imzalanmış.

Anlaşılacağı üzere İsrail’le Güney Afrika arasında bir çeşit ırkçı kardeşlik anlaşması yapılmış.
Dediğimiz gibi haberin İsrail gerçeği ile ilgili çok fazla bir katkısı yok.

Ancak İsrail bugün bile elinde nükleer silah olup olmadığı konusunda bir cevap vermiyor.

Yani silahım var da demiyor, yok da.

Ama tüm dünya gerçeğin ne olduğunu biliyor.

Ortaya çıkartılan belgeyle İsrail’in 1975’lerde nükleer silahlara sahip olduğu gerçeği gün yüzüne çıkıyor.
ABD’nin Latin Amerika’daki faşist diktatörlüklere sunduğu yardımın aynısını görüyoruz ki İsrail de Güney Afrikalı ırkçılara sunmuş.

Okumaya devam edin ‘Siyonizm ve Apartheid ırkçı kardeşliği’

31
May
10

ABD sifonu çekiyor : Tayyip’e yol göründü

Tayyip’in resmen sıfır ama fiilen sonsuz yetkili güçlü Kürt danışmanı Cüney Zapsu ABD derin devletinin önemli örgütlerinden American Enterprise Institute’ta şu açıklamayı yapmıştı: “Başbakanı gözden çıkardığınız söyleniyor. Başbakanı görevden uzaklaştıracağınıza ya da onu delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanınız.” Elbette ki bundan ağır bir küfür olamaz. Delikten aşağı süpürmek! Ya­ni süpürülen ne? Pislik mi? Kir mi? Bugüne kadar Tayyip’e edilmiş bundan ağır bir hakaret ve küfür var mı? Ve Tayyip’in Zapsu’ya bu konuda en küçük bir tepki bile gösterememesi nasıl açıklanabilir?
Acaba Zapsu mu Tayyip’in adamı, yoksa Tayyip mi Zapsu gibilerin?

Zonguldak’taki  vatandaş

ve  Zapsu’yu  kınıyoruz

Tayyip son günlerde gergin, sinirli ve yorgun… Nereye gitse bir protestoyla karşılaşıyor. Ona göre bunların hepsi bir provokasyon ve hatta bir komplo.

En son Zonguldak’ta yaşanan olayı da neredeyse Ergenekon’a bağlayacaktı. Tayyip’in dediğine göre bir vatandaş ona ağır küfretmişti. Ve sadece bunun için ta Ankara’dan gelmişti.

Ancak acaba Tayyip’i bu kadar stresli ve sinirli yapan Zonguldak’taki bir vatandaşın ettiği küfür müydü, yoksa her fırsatta yatında gezdiği Kürt ırkçısı tüccar-danışmanlarından birinin yaklaşık 4 yıl önce ABD’de Amerikan tekelleri ve Yahudi lobisine kendisi için sarf ettiği küfür müydü?

Evet, Cüneyt Zapsu’dan bahsediyoruz.

Bize göre, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden bir yıl önce 7 Nisan 2006 tarihinde sarf edilen küfür Tayyip’i herhangi bir hakaretten daha çok endişelendiriyor olmalıdır.

Tayyip’in resmen sıfır ama fiilen sonsuz yetkili güçlü Kürt danışmanı Cüney Zapsu ABD derin devletinin önemli örgütlerinden American Enterprise Institute’ta şu açıklamayı yapmıştı:

“Başbakanı  gözden  çıkardığınız  söyleniyor.  Başbakanı  görevden  uzaklaştıracağınıza

ya  da  onu  delikten  aşağı  süpürmek  yerine  onu  kullanınız.”

Elbette  ki  bundan  ağır  bir  küfür  olamaz.

Delikten  aşağı  süpürmek !

Yani  süpürülen  ne ?

Pislik mi ?

Bugüne kadar Tayyip’e edilmiş bundan ağır bir hakaret ve küfür var mı?

Ve Tayyip’in Zapsu’ya bu konuda en küçük bir tepki bile gösterememesi nasıl açıklanabilir?

Acaba Zapsu mu Tayyip’in adamı, yoksa Tayyip mi Zapsu gibilerin ?

Ancak Tayyip’i kızdıran kendisine yönelik itham değil, bizzat başına gelecek eylemdi. Bu sözler ona şunu hatırlatıyordu.

Bir gün delikten aşağı ineceksin.

İşte diktatörlerin en büyük korkusu budur.

Son günlerdeki endişe ve sinir de bundan.

İşbirlikçinin  kaderi  kullanılıp  atılmak

Oysa işbirlikçilerin kaderi asla değişmez.

Er ya da geç o delikten aşağı ineceksiniz.

Tayyip Zonguldak’ta göçük altında kalan madencilerin yakınlarına çok rahat ve pişkin bir şekilde ne diyordu:

“Ölmek bu mesleğin kaderin de var.”

İşte aynen öyle !

ABD kucağında yükselip, iktidara oturan işbirlikçilerin kaderi de adeta bir meslek yazgısı gibi belirlidir.

Tayyip Bey, kullanılıp atılmak da senin kaderinde var.

Bunu sen de çok iyi biliyorsun.

Cüneyt Zapsu ABD’de bu sözleri sarf ettikten sonra aradan çok sular aktı.

ABD süpürmeme önerisini değerlendirdi.

22 Temmuz 2007’de Tayyip yine başbakan oldu.

Ancak o günden beri suratı bir türlü gülmedi.

Zapsu ise önce Tayyip’e danışmanlık görevini bıraktı.

Sonra da “aktif siyaset” yani AKP gemisini terk etti.

İlk  önce  farelerin  gemiden  kaçma  misali…

Yine de Tayyip ABD için çok yararlı işler yaptı.

Neden 2006’da süpürülmediğini bu açıklamaktadır.

Şu kritik hizmetler onu deliğin dışında tutmuştur :

1. Ergenekon operasyonu:

Böylelikle hem Türk Ordusu’ndaki anti-Amerikancılar cezalandırıldı, hem de Kukla Kürt devleti Ordu’ya kabul ettirilmiş oldu. PKK yasallaştı, PKK ile mücadele illegalleşti.

2. BOP cephesinde uşaklık:

ABD Türk askerine PKK’lı teröristler için savaşmayı yasaklıyorken, Tayyip ABD istedi diye Türk askerini Afganistan ve Lübnan’da emperyalizm ve Siyonizmin emrine soktu.

Kıbrıs’ın Türkiye’den koparılıp, Ortadoğu’daki en büyük ABD üssü yapılması için önemli yol kat edildi. Ayrıca Irak’ta kırmızı çizgi politikası tamamen terk edildi.

BOP’un temeli olan “Büyük Kürdistan”a giden ilk adım, yani Kukla Kürt devletinin yaşatılması için AKP iktidarı en büyük katkıları yaptı.

3. Türkiye’de Kürt açılımı:

Böylelikle kurulan kukla Kürt devletinin genişleyeceği topraklar için ön hazırlık yapılmış oldu.

ABD’nin Türkiye’nin işgali ve Apo’nun tüm Türkiye’yi Talabani gibi yönetmesi için zemin hazırlanmış oldu.

Tayyip bu cephelerde üzerine düşeni yapmıştır.

Ve hakkını vermek gerekir ki hem ABD hem Tayyip bu işten karlı çıkmıştır.

2007 Nisan’ında devrilecek olan Tayyip üç yıl kazandı.

Karşılığında da ABD belki de 50 yıllık bir stratejik kazanım elde etti.

Irak hezimeti telafi edilmiş oldu.

Çünkü  Türkiye’nin  parçalanması  ve  Ortadoğu’da  süresiz   ABD – İsrail – Kürt

egemenliği  yolunda  çok  kritik  bir  dönemeç  dönüldü.

Okumaya devam edin ‘ABD sifonu çekiyor : Tayyip’e yol göründü’

31
May
10

Ege’de İsrail – Yunan Tatbikatı Başladı

İsrail,  Yunanistan’la  ortak   tatbikata  başladı.  Tatbikat  3 Haziran’a  kadar  sürecek.

Türkiye’nin  topraklarında  İsrail  ile  tatbikat  yapmayı  reddetmesinin  ardından,

bu  ülke  Yunanistan’la  ortak  tatbikata  başladı.

İsrail’in Gazze politikasına Türkiye’nin tepkisi ve İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın kasıtlı olarak çıkardığı diplomatik kriz iki ülke arasında gerginliğe yol açmıştı.

İsrail’in özellikle Gazze’ye uyguladığı ambargoyu protesto eden Türkiye, İsrail’in pilotlarını Türkiye’de eğitmesine bu yıl izin vermedi.

Hava sahası savaş uçaklarıyla eğitime müsait olmayan İsrail ise Yunanistan’ı seçti.

Yunanistan Hava Kuvvetleri, İsrail ile eğitim amaçlı “Minoas 2010” adlı tatbikatın, 3 Haziran’a kadar süreceğini açıkladı.

Okumaya devam edin ‘Ege’de İsrail – Yunan Tatbikatı Başladı’

31
May
10

Emperyalist sistem can çekişiyor

Küresel  sermaye  paylaşım  ağı  alanı  daraldıkça,

bu  daralmadan  kastım  insanın  çoğalmasından

kaynaklanan  bir   daralma değil,  dünyanın

sömürülmesine  giderek  daha  çok ülke  ortak  oluyor

ve  bu  daralma  sürdükçe  sömürüsü  altındaki  ülkelerin

oturtuldukları  kazığı   daha  sivri  ve  daha  da  kalın

yapıyor.


Avrupalı ulusların binbir umutla kurdukları birlik ilk firesini Portekiz’de vermişti ve bu fire çok derinleşmeden, sunni teneffüsle hastayı da daha fazla sağaltmadan bir miktar nefes alır hale getirdiler.

Arkasından Megalo İdea’dan bir türlü vazgeçmeyen Haçlı Yunanistan derin bir komaya girdi.

Ve Avrupa sermayesinin iri başlı piçleri Yunanistan’ın bitkisel yaşamdan çıkması için kasasından vererek, kendi utanmazlıklarını bir nebze olsun dünya halklarına unutturdular.

Bakın arkadaşlar emperyalist-kapitalist sistemin can çekişmekte olduğunu daha önce bir çok kez yazmıştım.

Bu krizler zinciri öyle görülüyor ki öncelikle dünyanın zayıf ekonomilerini arka arkaya vuracak.

Peki güçlü görünen ya da güçlü görünme rolü yapan iri aktörler bu gidişattan nasiplerini almayacaklar mı ?

Teker teker ele alırsak yüzlerce sayfalık bir kitaba sığmayacağına bahse girerim.

Artık  kapitalizm  çöküyor  demeyeceğim,  çöktü.

Dünyanın  efendisi  rolünü  oynayanlar  birikmiş  zenginlikleriyle  kötümser  rollerini

köşe  bucak  saklanmaya  çalışarak  unutturuyorlar.

Peki biz solcular ne yapıyoruz ?

Okumaya devam edin ‘Emperyalist sistem can çekişiyor’

31
May
10

Nedir kardeşim bu Feridun’un çilesi…

Kemal Kılıçdaroğlu, mal beyanını CHP’nin resmi internet sitesine koydu, ki, isteyen açsın baksın, artacak mı azalacak mı, takip etsin…

Bütün basın duyurdu.
CNN’le BBC bile.
¡
Böylece…
Feridun’u dünya tanıdı!
¡
Kemal ile Feridun, kanka…
5 sene önce filan Feridun’un işleri bozuluyor, paraya sıkışıyor… Kemal “Sıkma canını” diyor, gidiyor bankaya, 7 bin lira kredi çekiyor, Feridun’a veriyor.
¡
Malum, burası Türkiye… Memleketi soyanlara kimse bakmaz, namuslu adamların peşine dedektif takarlar, hesap sorarlar. Bu nedenle, Kemal çektiği krediyi indiragandi yapmadığını göstermek için, mecburen, mal beyanının alacak hanesine yazar bu borcu…
Ki, sonradan birileri çıkıp, “Vay vay vay, 7 bin lirayı buhar etti” demesin diye.
¡
Gel gör ki, Feridun vaziyeti düzeltemez, borcu ödeyemez…
Kemal “Canın sağ olsun” der, ama, giren girdi, her sene verdiği mal beyanına Feridun’un borcunu yazmaya devam eder.
¡
Yazmasa? Suç…

Okumaya devam edin ‘Nedir kardeşim bu Feridun’un çilesi…’

31
May
10

Atatürk’ün partisine Atatürk karşıtı başkan

ABD'nin ve PKK'nın Adayı KılıçdaroğluYeni  parlayan  yıldız :  Kemal  Kılıçdaroğlu

Televizyonları açın hepsinde Kılıçdaroğlu’nu göreceksiniz… Kanal kanal gezip konuşuyor. Bütün gazeteler peşinde. Geçtiğimiz günlerde de Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına çıktı. Yaklaşık iki saat konuştular.

Ama bu iki saatte ne Altaylı, Kılıçdaroğlu’na net sorular sorup siyasi çizgisini açığa çıkardı ne de Kılıçdaroğlu konuşmayı o noktaya getirdi.

Söylemleri şundan ibaret:

– Siyasetin yeni yüzlere ihtiyacı var

– Liderler sultasına son vereceğiz

– Yoksulluğu bitireceğiz

– İşsizlik sorununu çözeceğiz

– Halkın sesi olacağız

– Yolsuzluklara son vereceğiz

– Dokunulmazlıkları kaldıracağız

– AB’ye karşı değiliz ama onurumuzu koruyacağız

Bunlar içi boş söylemler. Neden mi?

Söylem dediğiniz şey sizi diğer siyasetçilerden ve siyasi akımlardan farklı kılan şeydir.

Bugüne kadar Demirel’den Çiller’e, Ecevit’ten Derviş’e dönem dönem paratılan çok isim oldu. “Parlatıldıkları” dönemlerde onların da söylediklerine bir bakın. Birebir aynı şeyler.

Zaten bu ülkede kim çıkıp da işsizliğe son vermeyeceğim der ki!

Yoksulluk benim dönemimde devam edecek niye desin ki bir siyasetçi?

Ya da dokunulmazlıklar aynen devam edecek, böylece milletvekilleri istediği suçu rahatlıkla işleyebilsin söylemini kullanır mı oy isteyen biri?

Mesele, bu genel doğruların ifade edilmesi değil, bu doğruların hayata nasıl geçirileceğinin anlatılmasıdır.

Kılıçdaroğlu bunu yapabiliyor mu?

Yapamıyor.

Yapamaz tabii.

Okumaya devam edin ‘Atatürk’ün partisine Atatürk karşıtı başkan’

29
May
10

Abdurrahman Efendi

Alex de Souza’nın memleketi Brezilya’ya giden ve Beşiktaşlı Bobo tarafından karşılanan Başbakanımız, kendisine madalya takılan törende, “Bu vesileyle, Türkiye-Brezilya ilişkilerine ışık tutmuş olan Abdurrahman Efendi’yi yad ediyorum” dedi.

E merak ediyor insan…
Kimdir bu Abdurrahman?
¡
Sene 1865… “İzmir” ve “Bursa” isimli iki Osmanlı gemisi, Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na çıkacak, Afrika’yı dolaşıp, Basra Körfezi’ne gidecektir. Abdurrahman Efendi, bu gemilerin “kadı”sıdır. Brezilya’ya uğrarlar, Rio de Janeiro limanına demir atarlar. Rio’da Afrika’dan köle olarak getirilmiş, zenci Müslümanlar vardır. Brezilya devleti, bu kölelere “din baskısı” yapmaktadır. Abdurrahman, kölelere acır, Brezilya’da kalır, hepsine dinini öğretir,4 sene sonra İstanbul’a döner ve hatıralarını yazdığı “Brezilya Seyahatnamesi”ni kaleme alır.
¡
Dolayısıyla, “Brezilya Seyahatnamesi”ni okuyan herkes, Abdurrahman Efendi’yi sevgiyle yad eder.
¡
Ancak, hatıralarını kaleme alan biri daha vardır! O gemilerin mühendisi, Faik.
¡
Okumaya devam edin ‘Abdurrahman Efendi’

29
May
10

Hey gidi aç doyuran koca Tarsus!

OKURLARIMDAN Ahmet Gözübüyük, aylar önce, “İşte kendi halkını doyuran, göç alan göç vermeyen güzelim Tarsus’un hali.

Halk şimdi sefil durumda ama kimin umurunda” sunu cümlesiyle birlikte Yakup Boncuk imzalı bir yazı göndermişti. Yakup Boncuk Tarsus’ta açılan yeni hizmet birimlerini haber vermeden önce çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor:
“Tarsus’ta ne değerler yitip gitmedi, ne büyük işletmeler birbiri ardına kapılarını kapatmadı ki! Koskodsa Çukurova, Berdan, Çukobirlik, Aksantaş, Pektaş derken 55-60 çırçır fabrikası, Afra ve benzeri büyük kuruluşlar geldikleri gibi birbiri ardına kapanıp gittiler. Bugünlerde ekonomik sıkıntı çeken halkımızın en büyük derdi bu işletmelerin kapanmış olması, piyasaya sıcak para girdisi olmayışı? Kapananların yerini alan küçük işletmeler ise çare olamadı bugüne kadar? Şimdi ise bugünlerde birkaç yeni işyeri açılınca insanın morali düzeliyor?”

FABRİKALARA AŞIĞIMDIR

Hey gidi aç doyuran koca Tarsus, ki biz ona Tersus derik! (Böyle diyen de konuşan da kalmadı artık.) Ezbere bilirim: Mersin-Tarsus 27 kilometredir, Mersin-Adana 67 kilometredir, Tarsus-Adana 40 kilometredir. Ama yeni yoldan değil, eski yoldan!
Yazarın sözünü ettiği fabrikalar (ki doğrusu “pavlike”dir) Türkiye’nin en eski fabrikalarıydı. Koca Şadi Eliyeşil’in kocaman bir iplik fabrikası vardı. Yazar adını anmıyor. Ekenler ailesinin fabrikası vardı. Nerede onlar? Demek ki pamuk işi, pamukçuluk, iplikçilik ve dokumacılık yatmış Çukurova’da. Kapananlar neden kapandı, bunu ben bilemem, sadece ağıt yakarım ben! 10 yaşından 18 yaşına kadar yazları iplik fabrikasında işçilik yapmış olan ben, fabrikaya, fabrikalara âşığımdır! Okumaya devam edin ‘Hey gidi aç doyuran koca Tarsus!’

29
May
10

27 Mayıs…

Bir emekçi dostumdan uzun bir mektup aldım; Cumhuriyet gazetesini okurken rastladığı kimi kavram, terim ve sözcükleri anlamadığından yakınıyor ve soruyor:

“Tümdengelim, tümevarım gibi sözcükler kullanıyorsun, ne demek bunlar?”

Günlük yaşamda çoğu kişi bilgiç geçinmekten kendini alamaz; bir şeyler bildiklerini sananlar, bilmeyenlere tepeden bakarlar. Oysa evrenin sonsuzluğu ve bilimin bugünkü boyutlarına oranla bir kişinin bilgisi o kadar sınırlıdır ki, kendini bilen insan alçak gönüllü olmak zorunluğunu duyumsar. Tümdengelim ya da tümevarım gibi kavramlar ilk bakışta “basit” okul bilgisi gibi görünürse de, yalnız okurumun değil, kimi zaman Türkiye’yi yönetenlerin de bu mantık mekanizmalarına yabancı oldukları görülüyor.

*

İnsanoğlu düşünürken bazı kurallara uyar. Sözgelimi “bütün memeliler doğurur -keçi memelidir- keçi doğurur” önermesi tümdengelimdir; yukarıdan aşağıya doğru bir mantığın mekanizması söz konusudur. Ne var ki, tümdengelimde ilk tümce gerçeği yansıtmıyorsa, sonuç yanlış çıkar.

Bir örnek:

“Bütün balıklar yumurtlar.

Balina bir balıktır.

Balina da yumurtlar.” Okumaya devam edin ’27 Mayıs…’

29
May
10

Yassıada-Silivri…

27 Mayıs (devrim-askeri darbesi), 50. yıldönümünde TRT ve kimi özel televizyon kanallarında bu yıl farklı duyarlılıkta masaya yatırıldı. Bilinçaltına kazınmak istenen imaj, askeri darbe yüzünün, hukukunun, ağır insan hakları ihlallerinin, DP liderlerinin 3 idamla noktalanan ağır mağduriyetleriydi.. Bir de 27 Mayıs ile askeri darbelerin yolunun açıldığının altı çiziliyordu…

50 yıl sonra 27 Mayıs’ı “devrim” olarak algılamış insanımızın da, 27 Mayıs’ın bu yüzünü savunmayacağına inanmak istiyorum.. Keşke 27 Mayıs gerçekten tüm yüzleri, gerçekleri ile masaya yatırılıp tartışılmış olsaydı; Menderes simge, haksız, hukuksuz yargılama, 3 idamla, DP’nin yönetim kadroları, iktidar icraatları ile sivil çoğunluk diktatoryası yönetimi oluşturduğu gerçeğinin saklandığı, suçludan siyasi mağdur, efsane yaratıldığı pas geçilmeseydi. Türkiye’nin çağdaş demokratik düzeni, sosyal devlet, sendikal, demokratik örgütlenme gücünü, daha hakça paylaşımı bir tek 1961 Anayasası uygulanması sürecinde yakalamış olduğu yok sayılmasaydı..

***

Kurtuluş Savaşı destanı sonrası, tartışılamayan lider Atatürk’ün önderliğinde, ümmeti ulus yapan devrimlerden sonra, ülkemizde yaşamın her alanına yönelik yaşanmış mucize gelişmelere karşın, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuz geleceğe dönük tam güvence altına alındığını kim iddia edebilir ki?.. Cumhuriyet’in çimentosu ne kadar sağlam, yapılaşması yüksek şiddetli depremlere dayanıklı güçte gerçekleştirilmiş olursa olsun, dünya ve ülkemiz kaynaklı sorunlarla yüz yüze yaşamak, dönemine göre öne çıkan tehditlere, sorunlara çözüm üretebilmek gerek…

Okumaya devam edin ‘Yassıada-Silivri…’

27
May
10

Hormonlu Sivil

YAPAY  ve  hormonlu  besinlerle  özel  alanlarda  yetiştirilen

tavuk,  balık  ve  kasaplık  hayvan  benzeri  ürünler  gibi  piyasa

koşullarına  uygun  insan  da  yetiştirilir  mi ?

( Bunları  yiyenler  ne  oldular  sanki…)


Bilimkurgu filmlerini çağrıştıran bu soruya İstanbul Barosu Genel Sekreteri avukat Hüseyin Özbek “Evet” yanıtını veriyor:

“Hormonlu ürün konusunda alınan olumlu sonuçlar, benzer yöntemlerle standarda uygun insan yetiştirerek güdümlü toplum yaratma konusunda emperyalistlere fikir vermiştir.

ABD ve AB halkına, ulusal çıkarlarına yabancılaşıp sistemin sorunsuz işleyişine katkı verecek, farklı siyasal havuzlarda aynı şeyleri söylediği halde kendisini solcu, liberal, demokrat, çağdaş, dinci sanacak suni insan yetiştirmenin formülünü bulmuşlardır.

Sistemin çıkarlarının devamı, emperyalist çarkın sorunsuz dönmesi için fonlu ürünleri ulus devletleriyle, ulusal çıkarlarıyla kavgaya kurgulanmaktadır.

Emperyalist laboratuvarların hormonlu sivilleri aracılığıyla ulusu ayrıştırıp ötekileştirecek, kimlik kavgalarını tetikleyecek konular sivilleşmenin olmazsa olmazı olarak ayrışma gündemine sokulmaktadır.

Sürecin iyi anlaşılabilmesi için ABD’nin NED (Ulusal Demokrasi Fonu) başta olmak üzere devlet güdümlü birçok kurumla, hedef ülkede ‘demokrasi projesi’ veya ‘sivilleşme’ olarak adlandırdıkları yapılanmalara bakılması gerekmektedir.

AB ve AB üyesi bazı devletler de ‘sivil toplumculuk’ olarak tanımlanan güdümlü oluşumlar için bütçelerinden fonlar akıtmaktadırlar.

Bu fonlarla, sendikalar, meslek örgütleri, üniversiteler, eğitim kurumları ve diğer kesimler arasında uluslarına yabancılaştırıp, kendilerine yakınlaştırdıkları kümeler oluşturmaktadırlar.

Fonlu oluşumlar sivil makyajlı demokrasi tutkunları olarak pazarlansalar da gerçekte arkadaki emperyalist gücün stratejik hesaplarının aktörü olarak verilen görevi yapmaktadırlar.

Birbiriyle uzlaşmayacak ölçüde farklı dünya görüşlerinden gelenler bu nedenledir ki, demokrasi projeleriyle sivil örümceğin ağına takılıp fonlu eğitiminden geçtikten sonra aynı sözleri söylemeye, aynı değerlendirmeleri yapmaya başlamaktadır.

Sistem ürettiğini tüketecek çağdaş köleler imal etmektedir.

Bu nedenle emperyalizmin tüketim kölesi olmayı elinin tersiyle iterek başlamak gerekiyor işe.

İnsanlığın onurunu savunmak için insanlaşmak gerekiyor.

İnsanlaşmak  için  de  sistemin  havuzundan  beslenen

hormonlu  ürüne  dönüşmeyi  reddetmek  gerek ! ”

Suudi  Arabistan’la  askeri  işbirliği

ALLAH’A şükürler olsun, bugünleri de gördük ve Türkiye ile Suudi Arabistan Krallığı arasında askeri alanda eğitim, teknik ve bilimsel işbirliği anlaşması imzalandı.

Suudi Arabistan Kralı’ndan İslama hizmet ödülü alan civanımın padişahı Fatih Sultan Recep’in gayet güzel paslaştığı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “şükran” diyerek imzaladığı anlaşma hayırlara vesile olur inşallah.

Okumaya devam edin ‘Hormonlu Sivil’

27
May
10

Trafikle cinayet

YARATILMIŞLARI yaratandan ötürü sevdiğini ikide bir söyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sorumluluk taşıdığı ülkemizde, teker teker ölümlerin yanında toptan ölümler her gün daha fazla dikkati çeker oldu. Zonguldak’ta diri diri toprağa gömdüğümüz 30 madencinin acısı bitmeden “yaratılmış”lardan 13 Rus, 2 Türk vatandaşı gitti.

Kaderlerinin ortak yanı, “Türkiye’de olmaları ve tam anlamıyla Türk usulü bir ihmalkârlığa kurban gitmeleriydi.
Tabii bizim “ihmal” dediğimiz şeyin aslında “cinayet” diye nitelendirilmesi akla daha yakın görünüyor.
Gerçekten bizim ülkemiz -sadece bu iktidar döneminde değil belki 50 senedir- yönetim kademesindekilerin idraksizliği, duyarsızlığı ve “insana saygı” kavramından nasipsizliği yüzünden bu tür olaylar konusunda çok kötü bir sicile sahiptir. Birkaç örneği birlikte anımsayalım:
17 kişiyi, 19 Ekim 2003 günü Silivri otoyolunda, aşırı hız sonucu karşı yola geçerek minibüse çarpan TIR yüzünden toprağa gömdük.
26 kişiyi 1 Ağustos 2004 gecesi Tercan-Erzincan arasında bir TIR’la çarpışan otobüste kaybettik.
33 vatandaşımızı 14 Nisan 2007 tarihinde, ilköğretim çağındaki çocukları ve ailelerini İzmir’den Kapadokya’ya götüren otobüs sabaha karşı saat 05.15’te karşıdan gelen kum yüklü kamyona Aksaray yolunda çarpışınca yitirdik.
Diyarbakır’dan bir lokma ekmek parası için Karadeniz illerinde fındık toplamaya giden 20 insanımızı, 6 Temmuz 2007 gecesi bindikleri minibüs karşıdan gelen meyve yüklü kamyona kafa-kafaya çarpınca Malatya-Sivas arasında kaybettik.
Çok geçmeden 16 tarım işçisini, bindikleri kamyonet 18 Ağustos 2007 sabaha karşı saat 06.00’da, pirinç yüklü bir kamyona çarpınca, Şanlıurfa-Mardin çevreyolu ışıklı kavşağında toprağa gömdük.
Bu kadar örnek, “Ahmak diye, tecrübelerden ders almayana derler” sözünü hak edenler tarafından yönetildiğimizi ispata yetmez mi?

Gerçekten  Türkiye’nin  trafik  sorununun  düzeyi  ne  ise  biliniz  ki   gelişmişliğimizin

seviyesi  de  odur.

Bu  kadar  basit…

Öyleyse, ülkemizi “çağdaş uygarlık düzeyine” çıkartma iddiasında olanların bu bağlamda ne kadar yol aldıklarını trafik kazaları ile ilgili istatistiklere bakarak görebiliriz.
Her yıl 4500-5500 arasındaki ölüm rakamları değişmediğine göre, durumumuz parlak değil demektir.

Okumaya devam edin ‘Trafikle cinayet’

27
May
10

Küresel Yarış ve Türkiye

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun mayıs ayı başında Ukrayna gezisini TRT-2 şöyle haberleştirdi:

“Davutoğlu, Doğu Bloku’nun önemli ülkelerinden Ukrayna’ya önemli bir ziyarette bulunacak!”

20. yy. yapılanması anlamında Doğu Bloku yıkılalı 19 yıl oldu ama bizim TRT’miz hâlâ soğuk savaş döneminden çıkamadı!
Aslında çok da yadırganacak bir durum değil. Çünkü Türkiye’de pek çok kesim soğuk savaş mantığından, o dönemin düşünme biçiminden kurtulabilmiş değil.

Bu tabloyu küresel ölçeğe şöyle yansıtabiliriz.

21. yüzyılın nasıl şekilleneceği henüz netleşmedi!

Afrika’dan Asya steplerine Grönland’dan Latin Amerika’ya genel kaynamanın başlıca nedeni bu!

***

21. yüzyıl kimin yüzyılı olacak?

Soruyu açmadan önce son birkaç yüzyılı özetleyelim:

16, 17 ve 18. yüzyıl, Avrupa’nın burnunda biçimlendi. Portekiz ve İspanya karada, denizde dünya ölçeğinde imparatorluk kurdu. Bugün bile o imparatorluklardan izler var. Brezilya’nın resmi dili Portekizce, başta Latin Amerika olmak üzere dünyada 20’yi aşkın ülkenin resmi dili İspanyolca, Filipinler adını, İspanya kralı II. Filip’ten almıştı, öylece duruyor.

19. yüzyıl tartışmasız İngiltere’nin. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk o dönemin enerjisini bugün de kullanıyor. Avustralya bir koca yüzyıl sonra İngiltere’den ayrılıp bağımsızlığını ilan etmeyi oyladı; hayır çıktı.

19. yüzyıl biterken Afrika’nın tam 3.7 milyon milkarelik bölümü İngiliz sömürgesiydi.

20. yüzyıla Amerika damgasını vurdu.

Önce uzun süren iç savaşların ardından kendi iç barışını kurdu, sonra dünya hâkimiyeti kurdu.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle iki kutupluluk sona erdi. ABD, tek başına yeni bir dünya düzeni kurmaya girişti.

2000’lerin başında ABD’nin 21. yüzyıla verdiği ad şuydu:

Yeni Amerikan yüzyılı !

Okumaya devam edin ‘Küresel Yarış ve Türkiye’

27
May
10

İşbirlikçilerin CHP’yi yönlendirme gayretleri

CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun gelmesi, AB’ci ve ABD’ci ekibi hem kaygılandırdı hem de heyecanlandırdı. CHP’deki değişimin ürettiği sinerji ve ivme iktidar getirebilir mi sorusu, bu ekibin bilinç altını giderek rahatsız etmeye başladı. Çünkü onlar sekiz yıllık AKP iktidarı sürecinde kurdukları ilişkilerin geleceğinin buna bağlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Her ihtimale karşı bu nedenle CHP’nin AKP’leşmesi hatta DTP’leşmesi için öneri üzerine öneri geliştirmeye başladılar. İktidara endeksli bu kalemler bir yandan CHP’yi yanlış yapmaya zorlarken, diğer yandan da kamuoyuna “umutlanmayın, bu CHP adam olmaz” türünden bir yargıyı yerleştirmeye çalışmaktadırlar.

Yeni  bir  şey  yok !

Bu nedenle CHP’de değişen bir şey olmadığını, dolayısıyla seçmenin yeni bir heyecan duyması için de bir neden bulunmadığını vurgulamaya başladılar. Bu bağlamda Kılıçdaroğlu’nun kurultayda
yaptığı konuşmaya üç boyutlu bir anlam yüklediler: Birincisi Kılıçdaroğu’nun kimlik üzerine vurgu yapmamasını, sosyal ve ekonomik konuları gündeme almasını “motor eski, kaporta yeni” olarak değerlendirdiler. Kimlik taleplerinin ekonomik politikalar kadar önemli olduğunu söyleyerek Kılıçdaroğlu’nu adeta kimlik kışkırtıcılığı yapmadığından dolayı eleştirdiler.

Ulusal  ile  küresel !

CHP’nin yeni genel başkanının konuşmasının eleştirilen diğer bir boyutu ise konuşmada “ulusal vardı, küresel yoktu” denilerek eleştirildi. Kılıçdaroğlu’nun, “küreselleşme” gerçeğini görememekle suçlandı.

Üçüncü olarak da Kılıçdaroğlu, Baykal dönemindeki gibi “Ergenekon avukatlığı” ve askerin siyasete “doğrudan ya da dolaylı müdahalesi” konusundaki tavrının aynen devam edip-etmeyeceği hususunun belirsiz kaldığı ifade edildi.

Bütün bunların yanı sıra Kılıçdaroğlu’nun kurultayda giydiği gömlek, taktığı kasket ve takmadığı kravat da eleştirilerden yeterince nasibini aldı.

Anlaşılan birileri AKP’nin türban üzerinden yaptığı siyasetin benzerini CHP’nin kasket ve kravat üzerinden yapmasını istiyor.

Okumaya devam edin ‘İşbirlikçilerin CHP’yi yönlendirme gayretleri’




İstatistikler

  • 2,194,214 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Mayıs 2010
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

En fazla oylananlar