Haziran 2010 için arşiv

30
Haz
10

Şeyh Said adlı eşkıya

Kitap  satırları  anlatıyor…

“Darağacında  sallanırken,  idamı  seyreden  bir  kadın  hayretle

yanındakilere  soruyor;

-İpi  kopmadı !..  Hani  kerameti !!?”

Öyle  inandırılmışlardı  ki ;  Şeyh  Said  mübarekti  ve  asılacağı

zaman  çok  şiddetli  zelzele  olacaktı !..

Yöre insanı cahil bırakılmıştı, işte bu Şeyh Said ve öteki egemen bezirganlar, din-aşiret ağaları tarafından köleleştirilmişlerdi ki; saltanatlarına payanda olsunlar diye !..
Ne zelzele, ne başka bir keramet olmadı tabii ve ipe çekildi…
Kitap anlatıyor;
Diyarbakır Valisi Mithat Bey Şeyh Said’e sordu.
-Türklerin en büyük düşmanı kimdir?
Şeyh Said cevap verdi.
-İngilizler…
İngilizlerin yobazların ağzındaki terennümleri böyle “tarihi”dir ve Şeyh Said de İngiliz kuklalığına razı olmuştu..
Mürsel Paşa sordu;
-Din kalktı diyorsun. Namazını kılmıyor muydun, camilerden ezan okunmuyor muydu?
Şeyh Said;
-Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşallah…
Son sözleriymiş…
Ama kimin, Şeyh Said’in son sözleriymiş.

Aradan geçen seksen küsur yıl sonra, aynı sözler, daha genişletilmiş bir ihanet çemberi içerisinde işitilmeğe başlanmadı mı !!?
“Din elden gidiyor-İngiliz olsa daha iyi olur-Cumhuriyet Devrimleri halka travma yarattı” sözleri eşliğinde Şeyh Saidleri diriltme çabaları, aslında hangi amaçları hedef alıyor?
Dikkatinizi çekiyorum, “çağdaş çığırtkanlar”ın ortak özellikleri vardır !..

Bunlar zengin toprak ağalarıdır, uluslararası alış verişle ilişkili müteahhit kimlikli varsıllardır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden “Cumhuriyet Devrimleri arazilerimizi elimizden aldı!” yüzsüzlüğü ile toprak talepleri vardır ve bu talep ettikleri topraklar, GAP, baraj alanları ile zengin yeraltı kaynaklarına sahip bölgelerdedir.

Üstelik bu toprakların jeolojik bilgileri çok uluslu yabancı şirketlerin elindedir, bu şirketler de işte bu “uyanık zevatı” ayaklandıran patronlardır…

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı, içerideki Truva atları ile başlatılan saldırıyı iyice irdeleyebilmek için meseleyi, o günlerden ele alıp izini sürmek gerekiyor artık…

Neden Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Devrimleri yılları ağır hedef altındadır, neden ruhunu satmış akademisyenlerden, toprak ağalarına, etnik ırkçı tacirlerden din bezirganlarına bu ortak cephe vardır ?..

Okumaya devam edin ‘Şeyh Said adlı eşkıya’

30
Haz
10

Üç Aya Sofya ve Yunan Megali İdea’sı

Ülkemiz son günlerde, evvela İsrail’in uluslararası sularda yaptığı saldırı ve sonra da bölücü terör örgütünün eylemleri ile çok yoğun bir gündem altında yaşamaktadır. Bu gelişmeler süregelirken medyada çok satır arası bir haber çıktı. 15 Ağustos 2010’da, Trabzon Sümela Manastırı’nda bir ayin için verilen izinle ilgili olan bu haber şu başlıkla verildi: “Sümela’da ayinin şartları belirlendi.”[1]

Haberin devamı ise şöyleydi: “Trabzon’un Maçka İlçesi sınırlarında bulunan Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos’ta yapılacak ayine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kısıtlama getirildi. Manastırda düzenlenecek “dini içerikli etkinliğin”, ziyaretçi sirkülâsyonuna engel olmaması, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla dış avlu kısmında, Valilikçe belirlenecek saatlerde yapılması istendi.”

Hümanist bir bakışla şu denebilir: “Ne güzel bak ülkemizde her dine son derece saygı ve hoşgörü var ve bu bağlamda insanlara istediği yerde ibadet yapma izni veriliyor.”

Bunu iyi niyetle diyen ve hakikaten iyi niyet besleyenlerimiz çoktur. Ancak gerçek bu değildir ve adım adım ilerleyen Yunan/Rum “Megali İdea”sı amaçlarınca uygun bir talebe, Devlet organları hümanist bir yaklaşımla izin vermiştir. Aslında, Anadolu’nun birçok yerindeki metruk kiliselerde belli zamanlarda ayinler yapılmakta ve başta Rum Patriği Bartholomeos olmak üzere burada Yunan/Rum din adamları gövde gösterisi yapmaktadır. Ne yazık ki bu ilçelerin, beldelerin başta belediye başkanları olmak üzere yerel mülki erkân da yardımcı olmakta, hatta yanlarında yer alarak bu gövde gösterisine katkıda bulunmaktadırlar. Bu yardımlar turist gelecek ve para kazanılacak adı altında çok yandaş bulmaktadır.

“Bu  adamlar  hiçbir  şeyi  plansız  ve  programsız  yapmazlar.”

Bu deyişi birçok yazıda farklı söylemlerle ifade etmişizdir. Bu makale; “Üç Aya Sofya” gerçeği ve bunun “Megali İdea”daki yeri hakkındadır. Makale okunduğunda, bu metruk alanlarda yapılan ayinlerin “Din ve İman Adına” değil de “İdeolojik” etkinlikler olduğu ve bir planın parçalarının yavaş yavaş yerine getirilmesi olduğu görülecektir.

Komplo  teorileri  mi  üretiliyor ?

Kesinlikle olmadığına inanabilirsiniz.

Türkiye, o kadar ince ayrıntı ve ileriye dönük yatırımlarla karşı karşıya ki…

Rum Patrikhanesi’nin, tabi Yunan Hükümeti’nin de Türkiye üzerindeki emelleri çok büyüktür.

Komşuluk dostluk sözleri ise sadece söylemseldir.

Eylemdeki her nokta, her adım çok büyük titizlikle ve hiçbir ayrıntı göz ardı edilmeksizin değerlendirilmektedir.

Bu arada, yasalarımıza aykırı olan bir husus hakkında gelişmeler var.

Okumaya devam edin ‘Üç Aya Sofya ve Yunan Megali İdea’sı’

30
Haz
10

‘YARIN ARTIK BUGÜNDÜR !…’


Türk milleti karşısına dikilen herkesi bu kurumlarla ilişkilerine göre değerlendirmelidir.. Kim ki ’Eksenimiz batıdır!’ ‚’NATO’ya AB’ye bağlıyız!’ diyor, kim ki her adımda gidip Brüksel ve Washington’dan ‚tavsiye alıyor, bu milletin içinden çıkmış olsa da, bu milletten değildir!

Pazar günü beni Soner aradı. Van’daydı. Hakkari’ye hareket edecekti. Helalleşmek istemişti!
Soner, bir alış veriş merkezinde temizlik görevlisiydi. Bir yıl önceydi…Remzi kitabevindeki imza günümde bir köşede, utangaç beklerken gözüme takılmıştı. Sırası geldiğinde özel bir şey konuşmak istediğini söyledi. Konuştuk. İlla Tokat Turhal’da bir konuşma yapmalıydım. Bunu organize edecekti..

Bu sözleşmeden 2 ay sonra Turhal’a gittim. Bayram günü gibi giyinmiş, kırmızı kravatını takmıştı. Tüm gün koşturdu durdu. Bir düğün salonunda Turhallılarla beni buluşturdu. Konuşmam sırasında sol tarafımda oturan 2 küçük kız çocuğu ve bedenen onlardan biraz hallice bir hanım dikkatimi çekmişti. Pür dikkat dinlemişlerdi.. Annesi ve kardeşleriydiler. İstanbul’dan benimle gelen Ufuk arkadaşım evlerini ziyaret etmişti. . Yoksuldular hayat şartları üzerlerine çökmüştü. 2 küçük kızkardeşi sınıf birincisiydiler. Soner bütün gücüyle onları okutmaya çalışıyordu.. İş bulmaya İstanbul’a gelmişti. 500 küsur lira alıyor, yarısını Turhal’a yolluyordu.. Sigortası yoktu. Taşeron bir şirket, o ve arkadaşlarını dilediği gibi kiralıyordu, istediği zaman işten atıyordu..

Soner, ayda bir-iki kere mutlaka arardı. Baharın ilk günlerinde aradı. Askere gidiyorum abla’ dedi.. Vedalaştık. 3 ay oldu. Acemiliği bitti. Aradı. ‘Askerde kalmaya karar verdim’ dedi. Uzman çavuş olacaktı.. Sınavı geçtiği gün yine aradı. Hakkari’ye gitmeye gönüllü olmuştu..

Son aradığında Van’daydı. ‘Abla Erzincan’daydık. Bugün Van’a geldik. Buralarda dağ taş asker!’ dedi. ‘Yarın Hakkari’ye doğru yola çıkıyoruz. Hakkını helal et!
Sustum… öyle birkaç saniye.. ‘Alo…’ dedi. ‘Helal Olsun…ne demek! Dikkat et…’diye çabucak söyledim.
Abla, 1990’larda gayrı nizami harp yapılıyormuş ama o dönem nedense bitmiş…’ diye konuştu. ‘Evet!’ dedim. ‘Ecnebi öyle istemiş!’Güldü, ‘Ablam kendine iyi bak. Görüşeceğiz!’ dedi…

Bugün Soner Hakkari’ye gidiyor.

100 yıllık kirli bir oyunun en sert oynandığı dağlara tepelere !

Okumaya devam edin ‘‘YARIN ARTIK BUGÜNDÜR !…’’

30
Haz
10

Oldu olacak Gediktepe ‘piknik tepe’ olsun…

Mütereddit, Arapçadan dilimize giren bir kelime, çekingen, kararsız olanlar için kullanılır; “Adam çekingen, karar veremiyor.”
Ağa 20 odalı bir konak yaptırmış, bakmış koca konakta bir hela var, yani tek tuvalet… Adı “mütereddit”e çıktığı için, kalfa şart koşmuş, “inşaata karışırsan çeker giderim.”
Konak bitmiş, mal sahibi, kalfa, konu komşu dolaşıyorlar, 20 odalı konakta bir hela; mal sahibi dayanamamış:
“Bu kadarı da fazla değil mi? İşine karışmadık ama, yirmi odaya bir hela yeter mi?”
Kalfa başını sallamış:
“Sen o kadar mütereddit, kararsız adamsın ki, iki hela olsa ona mı, buna mı derken, altına kaçırırsın, onun için tek hela yaptım!”
* * *
Bazen yazı yazarken de bu olur mu olmaz mı, yazsak mı yazmasak mı, nasıl yazsak, kim haklı derken, bir de bakarsınız konu uçup gitmiş…
Başbakan’ın, şehitler verdiğimiz Gediktepe’de, Genelkurmay Başkanı ve diğer komutanlarla çömelerek konuşmasının, memleketin yüksek sorunlarına (!) bir sorun daha katacağı, ilk günden belliydi.
“Başbakan çömelmeli mi çömelmemeli mi?”
* * *
Biz çömelmesinde sakınca görenlerden değildik, düşman karşıda, ateş menzilinde, ayakta durup hedef olmak doğru mu?
Biz böyle düşünürken vaveyla koptu:
“Başbakan çömelmez?”
“Niye çömelmezmiş? Düşman karşıdaysa, Başbakan kurşun geçirmez adam değil ya! Üstelik Genelkurmay Başkanı bile çömelmiş, demek ki orada çömelmek gerekiyor!”
“Hayır, Başbakan çömelmez !”
İyi, o halde bırakın vurulsun !
Laf mı bu ?
* * *
Böyle derken, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu çıkıverdi:
“Ben de Gediktepe’ye gideceğim, çömelmeye-ceğim!”
Bir kere o sizin elinizde değil, sizi oraya götürenler “Burada çömelmek gerekiyor!” derse, çömeleceksiniz…

Ucuz kahramanlığa gerek yok !
* * *

Şu  günlerin  tarihini  yazacak  olanlar,  herhalde  Bizans  kafasının  bugüne  kadar  sürüp

geldiğini  anlayacaklardır.

Fatih’in  ordusu  Bizans’ı  kuşatıp  almak  üzereyken,  papazlar,  melekler  dişi  miydi,

erkek  miydi ?  Diye tartışırlarmış.

Cumhuriyet  tarihi  en  ağır  tehlikesini  yaşıyor,

yaşayacak,  biz  nelerle  uğraşıyoruz ?

Bari Gediktepe’yi derleyip toplayalım, piknik yeri yapalım…

Önce Kılıçdaroğlu’nu sonra Devlet Bahçeli’yi, sonra da BDP Başkanı’nı ağırlayalım, o da demokrasi gereği…
“La havle ve la kuvvete…” çekmez de ne çekersiniz ?

Okumaya devam edin ‘Oldu olacak Gediktepe ‘piknik tepe’ olsun…’

30
Haz
10

Dünya itibar sıralamasında kaçıncıyız…

G-20 zirvesindeki arkadaşlarımızdan “Zirvenin yıldızı Türkiye” haberleri geliyor. Ama ilk 20’ye giren bir yerimiz yok…
Türkiye kişi başına milli gelirde; 54’üncü…
Milli gelir dağılımında; 55’inci…
Refahta; 92’nci…
(………)
“Peki, Türkiye niye G-20 arasında?” diyebilirsiniz…
Onu ben de bilmiyorum.
Belki de ilk sıralarda yer aldığı diğer başarılarından dolayıdır:
Türkiye; yabancı sermayeye yüksek faizde 1’inci…
En pahalı benzinde 1’inci…
Cep telefonu kullanmakta 4’üncü…
Borçlanmada 5’inci…
Armut üretiminde 1’inci…
Katır sayısında 6’ncı…

O zaman “G-20’de ne işimiz var?” demeyin…
Türkiye dünya baston üretiminde de; 1’inci…
Ki adam dövmekte (eskiden komünizme karşı, şimdi Ortadoğu’yu hizaya getirmekte, gelecekte de muhtemelen Çin’i korkutmakta) baston işlevi her zaman Türkiye için düşünüldü…

İşte; bu nedenle Obama maç seyrediyordu…
Türkiye‘nin Başbakan’ı ile görüşme saati geldiğinde ve yardımcıları “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ı bekliyor” dediklerinde, Obama baş parmağı ile işaret parmağını şıklatarak o zenci futbol şarkısı “Ooohhaaaaa laa lumbaaa… Oaahhhha laa lumbaa…“yı söyledi…
Ve elinin tersi ile “Beklesin…” dedi…
Tam 1 saat…
(Şu anda bunun “beklemede” bize bir dünya birinciliği sağlayıp sağlamayacağını da bilmiyorum)
Yandaş gazetedeki manşet ise şöyleydi bu sabah:
“Obama’ya önemli mesajlar…”
(Buyrun; size bir de yalakalıkta birincilik…)
Pekiiii…

Okumaya devam edin ‘Dünya itibar sıralamasında kaçıncıyız…’

30
Haz
10

Gül’ün oğlunun rekoruna itiraz

“Sınava neden Türkiye’de değil Amerika’da girdi. Bu başarı sorgulanmalı.”
Milliyet Gazetesi Yazarı Abbas Güçlü 800 üzerinden 800 alan Cumhurbaşkanı Gül’ün oğlu Emre Gül’ü canlı yayında eleştirdi

Harward Üniversitesi’ni kazanan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlu Emre Gül’e ilk eleştiri Abbas Güçlü’den geldi.

Pelin Çift’in sunduğu Habertürk Gündem’e konuk olan Abbas Güçlü bu başarının sorgulanması gerektiğini ifade etti.

Güçlü ”Neye göre bir başarı. Türkiye’de da bu sınava rahat bir şekilde girilebildiği halde neden Amerika’da sınava girdi.

Harwad’ı o kadar büyütmemek lazım.

O Harward geçen yılda Aysun Kayacı’yı almıştı…

Emre Türkiye’deki sınavda ilk 100 bine giremedi. Türkiye’de ilk 50 bine 100 bine giremeyen öğrenci dünya genelindeki bir sınavda nasıl birinci oldu” sözleri ile eleştirilerini sıraladı.

http://www.ilk-kursun.com/2010/06/gulun-oglunun-rekoruna-itiraz/

30
Haz
10

Kırmızı çok cart pembe deneyin…

Kırmızı kitap; devlet aygıtının kullanım kılavuzu bi nevi…

Hesapta orda ne yazıyorsa, ona göre yönetiyorlarmış.

Ve, şimdi değişiyormuş…

Tarikatlar iç tehdit olmaktan çıkarılıyormuş.
¡
İşte şimdi yandı tarikatlar!
¡
Çünkü, güya tarikatlar iç tehditken, memlekette ne kadar Atatürkçü var, alayını içeri tıktılar. Tarikatçı kovalayan Başsavcı sanık, ordu komutanı şüpheli şahıs… Telefonu dinlenen bi tane tarikatçı yok, hâkimler, savcılar yatak odalarında bile mikrofon aratıyor. “Laik atamalar yapmak”la suçlanan eski Adalet Bakanı gözaltına alınıyor, Yargıtay Onursal Başsavcısı sorguya çekiliyor, kız çocuklarını cehaletten kurtarmaya çalışan Türkan Saylan’ın evi basılıyor, kırmızı kitap’ta öyle yazıyor olmalı ki, Nutuk’a “delil” olarak el konuyor. Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı fiillerin odağı” ilan edilen parti iktidarken, o parti tarafından atanan Cumhuriyet’in valisi, Mustafa Kemal’in partisi kapatılmalıydı diyor. Aralarında AKP’lilerin eşlerinin de bulunduğu binlerce insanımızı ölümden kurtaran, Türkiye’nin onur duyduğu Mehmet Haberal gibi rektörler, profesörler, yurtsever sendikacılar, avukatlar hapiste, çoğuna kahrından inme indi… El etek öpenler gazeteci-yazar olmuş, yalaka televizyonlarda 24 saat ahkâm kesiyor, Balbay 482 gündür tutuklu, İlhan Ağabey’i gömdük.
¡
Al takke ver külah’a…
Hiç girmeyeyim ihale boyutuna !

Okumaya devam edin ‘Kırmızı çok cart pembe deneyin…’

30
Haz
10

Terörle Savaşanları Terörist İlan Etmek

Şu çelişkiye bakıp isyan etmemek elde değil :

Bir iktidar düşünün ki her gün saldırı düzenleyen, devlete meydan okuyan bir terör örgütünün varlığını kabul etmek istemiyor, öte yandan ülkenin aydınlarını, askerlerini, yargı mensuplarını, kendisine karşı olan toplum önderlerini hapsedip bunlardan terör örgütü yaratmaya çalışıyor.

Türkiye çok şey yaşadı ama, böyle bir dönem yaşamadı.

Silivri’de yargılamalar sürerken, bu davayla bağlantılı gösterilen yeni davalar açılmıştı. Beşiktaş’ta görülen “Poyrazköy Davası”nda da devletin dört önemli kurumuna resmi bir yazıyla şu soru yöneltildi:

“Böyle bir silahlı terör örgütü var mıdır? Varsa eylemleri nelerdir, yapısı nasıldır?”

Silivri’deki davalar nedeniyle bu sorular soruldu ve sonuç olarak “yok” yanıtı gelmişti. 2 yıl aradan sonra yeniden soruldu. İşte yanıtlar…

Genelkurmay Başkanlığı:

“Bu konularla ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.”

Milli İstihbarat Teşkilatı:

“Bahsedilen silahlı terör örgütü ve eylemlerine ilişkin teşkilatımıza intikal etmiş herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.”

Jandarma Genel Komutanlığı:

“Kurumumuzda söz konusu örgüte ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.”

Emniyet Genel Müdürlüğü:

“İddianameye konu olan yapılanmanın terör örgütü olup olmadığına mahkemenizce karar verilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.”

***

Emniyet Genel Müdürlüğü gibi iktidarın etkisinden sıyrılması neredeyse olanaksız bir kurum bile iktidar ve iktidar medyasının her gün “terörist” diye saldırdığı kişilere “terör örgütü üyesi” diyemiyor!

Temel işlevi ülkenin güvenliği, terörle mücadele olan öteki üç kurum da kayıtlarında, mücadele planlarında böyle bir örgütün olmadığını resmen bildiriyor.

Onlarca insan kanıtlanmamış bir iddianın esiri olarak aylardır hapiste tutuluyor.

İktidar ve medyası hukuku tümüyle tersine çevirdi.

Demokrasilerde kişi hak ve özgürlükleri, özgür yapılanma esastır; tutuklama istisnadır; bunlarda, hapse atma esas, özgürlük istisna.

Okumaya devam edin ‘Terörle Savaşanları Terörist İlan Etmek’

30
Haz
10

Van’da mayın patladı : 3 asker yaralı

Van’ın Çatak ilçesinde, Jandarma Komutanlığı ekiplerinin geçişi sırasında araziye döşenen mayının patlaması sonucu 3 asker yaralandı.Çatak’ın Narlı bölgesinde bir grup teröristin göründüğü bilgisini alan Jandarma Komutanlığı ekipleri, bölgede operasyon başlattı.

Askerlerin bölgeden geçişi sırasında, terör örgütü üyelerince daha önce araziye döşenen mayın patladı. Patlamada biri ağır 3 asker yaralandı.

Yaralı askerlerin helikopterle getirildiği Van Askeri Hastanesi’nde tedavi altına alındığı, bölgede operasyonların devam ettiği bildirildi.

30
Haz
10

Ulusal Parti İstanbul İl Başkanı Nizamettin Aydın’ın basın açıklaması

Kılıçdaroğlu’nun   propaganda  resmini  çektirmek  Genel  Kurmay’a  mı kaldı ?

Ulusal  Parti İstanbul İl Başkanı Nizamettin Aydın

CHP’nin  Amerikancılaştırılması,

AB’cileştirilmesi

Deniz Baykal’ın kasedi yayınlandığında her şey toz dumandı ve herkes ne olacağını tartışırken Ulusal Parti olarak bir basın toplantısı düzenleyerek, kasedin arkasında Kılıçdaroğlu’nun olduğunu ve bu kasetten sonra CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturacağını açıklamıştık.

Aslında bu tarihten bir yıl öncesinde, daha yerel seçimler sonrasında da CHP’de bir Kürtçü darbe tezgahlandığını yazmıştık.

Görüldüğü gibi tüm öngörülerimiz doğrulanmıştır.

Türk siyasetinde ulusalcı yükselişten korkan ABD’nin CHP’de bir darbe yapması beklenen bir operasyondu ve bir darbe ile Baykal devrildi yerine Kılıçdaroğlu oturtuldu.

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının ardından iki önemli değişiklik saptamalıyız:

1-) CHP Genel Başkanı CIA’nın yan kuruluşu ile resmi görüşme yapmıştır.

2-) CHP Genel Başkanı AB Büyükelçileri ile kahvaltı düzenleyerek onlara AB’yi savunduklarını açıklamıştır.

Bu, istenen ve yaratılmak istenen tablodur: Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına geçiren güçler CHP’yi Amerikancı ve AB’ci bir parti haline getirmişlerdir.

CHP’nin  Kürtçüleştirilmesi

Ancak ulusalcı kamuoyunun Amerikancılaştırılması AB’cileştirilmesi istenenlerin ilk durağıdır. Asıl önemli olan ulusalcı kamuoyunun yavaş yavaş PKK’ya af konusunda ikna edilmelidir.

PKK ile masa tartışmalarının başlaması boşuna değildir. Bu tartışmaları yürüten kesimlerin aynı zamanda en hararetli Kılıçdaroğlu taraftarı olması da elbette boşuna değildir.

PKK’ya karşı yoğun şehitler verdiğimiz dönemde Kılaçdaroğlu “Kan kanla yıkanmaz” diyerek, PKK’nın istediği zemine girmiştir.

Demek ki Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına oturtanlar CHP’nin Kürtçüleşmesinde de önemli bir adım atmışlardır.

TÜSİAD  ve  Ordu   Kılıçdaroğlu’nun  arkasında

Ancak Kılıçdaroğlu’nu işbaşına getiren güçler esas olarak Ergenekon sonrası Türk siyasetinin şekillenmesini başlatmışlardır. Biz Kılıçdaroğlu formülünün arkasında TÜSİAD’ın ve Ordu’nun bulunduğunu, Tayyip’siz Türkiye planlarının ABD tarafından da desteklendiğini açıklamıştık.

Türk siyesetindeki son saflaşma son derece nettir, ulusalcı kamuoyu Tayyip gidecek umudu ile büyük bir tuzağa çekilmektedir. “Tayyip gitsin de kim gelirse gelsin” anlayışı pompalanmakta ve ulusalcı bakış açısı gittikçe törpülenmektedir.

Daha düne kadar Amerikancı diye Tayyip’e kızanlar bugün Kılıçdaroğlu’nun arkasında ABD’nin olduğunu sevinerek savunmaktadırlar.

Daha düne kadar AB’nin Türkiye’yi böldüğünü yazan kalemler şimde CHP’nin AB ile iyi ilişkiler kurmasını övmektedirler.

Daha düne kadar AKP’nin Kürt açılımını eleştirenler bugün Kılıçdaroğlu’nun Kürt açılımını savunmaktadırlar.

Demek ki Tayyip’ten çok çeken ulusalcılar, yeni Tayyip Kılıçdaroğlu’na razı olmuşlardır.

Baykal’ın  kasedinden  sonra  Tayyip’in  resmi

Ancak Türk milleti son derece sağduyulu bir millettir. Gazetelerde ve TV’lerde dünün Tayyip yalakalarının gittiğini bunun yerine Kılaçdaroğlu yalakalarının geldiğini görmektedir.

Milliyetçi duygularla yetişen Türk milleti şehit cenazelerinde toplanırken Kılıçdaroğlu’nun “PKK ile uzlaşma” önerilerini elbette görmektedir.

Kısacası ulusalcı kamuoyunun Kılıçdaroğlu’nu hazmetmesi ve kabullenmesi zordur. Çünkü Kılıçdaroğlu ben Türküm diyememektedir, şehitlere sahip çıkamamaktadır, Türkiye’yi böldürtmem diyememektedir.

O zaman ulusalcı kamuoyuna Kılıçdaroğlu’nu yutturmak için biraz daha makyaja ihtiyaç vardır. Makyaj için Hollywood devrededir.

Baykal’ın kasedi tam bir Hollywood yapımıydı şimdi buna Tayyip Erdoğan’ın Gediktepe’deki çömelmiş resmi eklenmiştir.

Ama çok daha önemlisi Kılıçdaroğlu’nun aynı mevziye gidip ayakta fotoğraf çektireceğini açıklamasıdır.

Yani Kılıçdaroğlu’nun seçim afişi hazırlanmaktadır: Çömelen Tayyip resminin yanında ayakta bir Kılıçdaroğlu resmi.

Sorulara  cevap  verin

Şimdiden uyaralım Kılıçdaroğlu’nu eğer Genel Kurmay davet etti ise o tepede ayakta bir Kılıçdaroğlu resmi çektirmesi büyük bir suç olacaktır: Kılıçdaroğlu’nun seçim kampanyasını düzenlemek Genel Kurmay’a mı düşmektedir?

Kaldı ki burada akıllara pek çok soru da gelmektedir:

1-) Tayyip Erdoğan’ı Gediktepe’ye kim davet etti? Kendi isteği ile mi gitti yoksa Genel Kurmay Başkanı mı davet etti?

2-) O fotoğrafı çektirmek için Tayyip Erdoğan’a çömelmesini kim söyledi?

3-) O fotoğrafı çektirmek için mi Tayyip Erdoğan oraya götürüldü?

Böylesi şüpheler doğuran bir olayda hem Başbakanın hem de Genel Kurmay Başkanlığı’nın kamuoyuna açıklama yapması gerekmektedir.

Bir kasetle Baykal’ı götürenler, bu defa bir resimle Tayyip’i götürüp Kılıçdaroğlu’nu mu getireceklerdir?

Şu anda Genel Kurmay’a düşen görev bellidir. Bir siyasi partinin seçim propagandasına alet olamazlar.

Eğer olurlarsa tüm bu fotoğrafların altında bir komplo aramak da doğal olur. Genel Kurmay CHP Genel Başkanını o tepeye götürmeli, askerlerle görüştürmeli ve fotoğraf çektirmemelidir. Eğer çektirirlerse bunun vebali de onların üzerine olacaktır.

Kılıçdaroğlu  şehit  asker  cenazelerine  katılsın

Kaldı ki Kılıçdaroğlu daha asker cenazelerine bile gitmemektedir.

Askerin ölüsüne gitmeyen Kılıçdaroğlu’nun askere moral verecek bir yüzü mü vardır !

Tüm Türkiye şehit cenazelerine koşarken Kılıçdaroğlu asker cenazelerine katılmamış, sadece sivillerin cenazesine katılmıştır. Bu bile Kılıçdaroğlu’nun ne ince Kürtçü hesaplar peşinde koştuğunu göstermektedir.

Kılıçdaroğlu askere destek vermek istiyorsa gitsin şehit askerlerin cenazesine, alsın eline bir Türk bayrağı ve öyle resim çektirsin.

Ama bunu yapamaz, çünkü işbirliği halinde olduğu, oy almayı umduğu PKK’lı çevreleri karşısına almak istemez.

Hele hele ABD’yi karşısına hiç alamaz.

Ulusalcıları  uyarıyoruz

Tüm kamuoyunu ve özellikle ulusalcı güçleri Kılıçdaroğlu konusunda bir kez daha uyarıyoruz.

Önemli  olan  AKP’den  kurtulmak değil,

ABD’den  ve  AB’den  kurtulmaktır.

Türkiye’deki ulusal güçlerin, ABD ve AB’yi arkasına almadan da iktidara gelecek gücü vardır.

Tam  bağımsız  Türkiye  için  mücadele  edenler,  kendi  güçleri  ile  de  iktidar

olabilirler.

Unutmayalım  ki  Atatürk  de  arkasına  yabancıları  alarak  değil

Türk  milletini  alarak  bu  vatanı  kurtardı.

( 30 Haziran  2010 )

——————————————————————————————————————————————————————————————————-

30
Haz
10

Kılıçdaroğlu’nun propaganda resmini çektirmek Genel Kurmay’a mı kaldı ?

Ulusal  Parti  İstanbul İl Başkanı  Nizamettin Aydın  30 Haziran   Çarşamba günü  (bugün)

önemli  bir  basın  açıklaması  gerçekleştirecek :

—————————————————————

– Kılıçdaroğlu’nu  CHP’nin  başına   getiren  güçlerin  son  oyunları

– Tayyip’i  diz  çöktürüp  resim  çektirenler  şimdi  de  Kılıçdaroğlu’na  ayakta  resim

çektirecekler.

– Gediktepe  resimlerinin  perde  arkasında  ne  var ?

– Kılıçdaroğlu’nun  Kürtçü  akıl  hocası  kim ?

– Terör  örgütü  elebaşısı  Apo  neden  Kılıçdaroğlu’nu  destekliyor ?

– Kılıçdaroğlu’nun   PKK’ya  af  projesi

————————————————————–

Tarih :  30  Haziran  2010  Çarşamba  (bugün)

Saat :  12.00

Yer :  Ulusal  Parti  İstanbul  İl  Başkanlığı

Adres :  Sıraselviler Cad.  No: 67  Beyoğlu/İstanbul

İrtibat: (0212) 292 65 27

29
Haz
10

Mesele “Bağımsız Devlet”tir..!!!

Mesele  Kürtçe  Türkü  çığırma,  Kürtçe  köy  adı   filan değil,

mesele  bal  gibi  “bağımsızlık”tır. …

Yarın sabah yeni PKK saldırısı ve “şehit” haberleriyle uyanabiliriz.

Bir sürü deyyusu ekberin “demokrasi”, “ortak akıl” zırvasından geçilmiyor.

“Çözüm”müş…

Yarın sabah yeni PKK saldırısı ve “şehit” haberleriyle uyanabiliriz.

Kimi “dostlar” vakur ve akil bir havayla akıl veriyor: “Siz çok kızmışsınız. Olmaz. Kızarak olmaz. Hoşgörüyle, sevgiyle yaklaşacaksınız…

Çözümmüş…
Seçim barajı kaldırılmalıymış, anadilde eğitim hakkı tanınmalıymış, köy adları değiştirilmemiş…

“Çözüm”müş!!!…

Yav “yarın sabah yeni PKK saldırısı ve “şehit” haberleriyle uyanabiliriz”; anlamıyor musunuz???!!!… Şu anda saat 18.30. Yeni şehit haberi almamak için on iki saatimiz var. Ne yapacaksanız bu sürede yapacaksınız.
Efendim operasyonlar dursunmuş…

Yav Gediktepe’de kum çuvallarının arkasında ayakta veya çömelerek durup duran benim.

Birileri karşıdan geliyor saldırıyor, öldürüyor, ben de gidip yalandan bir yerleri vuruyorum.

Saldırıya cevap veriyorum.

Onu da mı yapmayalım ?!..

E iyi o zaman; Kandil’i ve İmralı’yı Ankara’ya taşıyalım; bir temsilcilik açsınlar; serbestçe, özgürce, demokratik bir şekilde Başbakanlığa saldırsınlar… Oldu olacak!…

Bu  bir.

İkincisi…

O askercikler, köy adları değiştirilmediği, Kürtçe ilk mektepler, orta mektepler, Kürtçe hukuk, tıp vb., fakülteleri açılmadığı için mi şehit oldu çarpışa çarpışa?!.. Köy adları için insan öldürülür mü?!

..
Tersinden soralım: Köy adları değiştirilmiş, Kürtçe eğitim veren mektepler açılmış olsaydı o çocuklar şehit olmayacak mıydı?!..

30 senedir habire veriyoruz. Kart-kurt dendi diye kızıyorlardı; TRT şeşe beşe, mecliste gruba (öteki partilerdeki Kürtler hariç) kadar geldik. Onlar öldürdü biz verdik, onlar öldürdü biz verdik. Şimdi yine öldürüyorlar, biz hala vermekten söz ediyoruz. Öldürdükçe alıyorlar, öldükçe veriyoruz

Başımızda bir bela var.

Osmanlıyı yad etmek diye, sorun çözücü Türkiye diye İsrail’e, Amerika’ya, yedi düvele sözüm ona kafa tutuyor.

Gazzelileri korumak için…

İran’ı savunmak için… Miş!!.
Dayılanacaksan Amerika’ya, kendi sorunun için dayılan.

Ne notası, müzik notası mı!.. Amerika’ya nota mı verilir” diyeceğine, kafana çuval geçirildiğinde dayılansaydın.

Senin üstüne vazife mi Gazze’nin Filistinlisi, Acem’in atomu, nükleeri !

Ayranı yok içmeye, feraceyle gider …çmaya diye buna denir.

Sen önce kendi sorununu çöz !..

Kak-git Mesut’u kırmızı halılarla ağırlayacağına, “ulan PKK bir daha saldırırsa seni yerle yeksan ederim” deseydin; Güvenlik Konseyi’nde İran için gostaklanacağına, Amerika’ya “arkadaş, Apo’yu bir gecede bana teslim eden sensin. PKK’yı da bir gecede toparlayacaksın. Yoksa ben toparlarım. Karşıma peşmerge çapulcuları da çıksa toparlarım, sen de çıksan toparlarım” deseydin de bi’ görseydik kahramanlığını!..

Efendim bu Amerika’yla savaş demek… Mi?

Eee??.. Amerika’yla savaş PKK’yla savaştan daha mı pahalıya mal olurdu? Daha mı çok ölürdük, daha mı çok kanar, daha mı çok ağlardık analı babalı, gelinli kızlı, çoluklu çocuklu? Az mı öldük, az mı kanadık, az mı ağladık!?!?!.. Aptal aptal İsrail ile savaşı göze alacağına, Barzani’yle, Amerika’yla savaşı göze alsaydın da, alsan da bir görsek!!!

Daha dün değil miydi “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” dediğin ?

Daha dün değil miydi “her ölen şehit değildir” dediğin? Duymuyor musun, bilmiyor musun Ankara’nın burnunun dibinde Sincan’dan, Etimesgut’tan yükselen “PKK’nın vurduğu asker şehit değildir” alçaklığını?…

Silivri’deki nemrut savcın, Cudi’de savaşırken tutukladığı teğmen için “Cudiden paketleyip getirdim” demiyor mu; 6 ay sonra serbest bıraktığı teğmen kaldığı yerden devam etmek üzere yine Cudi’ye dönmüyor mu?

Deniz kuvvetlerinde general kalmadı tutuklanmadık, yargılanmadık. Adam tatbikattan gelip hakim karşısına çıkıyor, ifade veriyor, sonra yine tatbikata dönüyor. PKK, terörist, Apo, kendi askerimizden kıymetli oldu. Öldürdükçe alıyorlar; aldıkça şımarıyorlar; her defasında bir öncekinden daha fazlasını istiyorlar.
Gediktepe’de çarpışmanın devam ettiği dakikalarda, ekranlarda, çözüm diye “12 Eylül’de Diyarbakır hapishanesinde…” diye başlıyorlar lafa…

Eee ??.. Onun intikamı mı alınıyor şimdi ?

Bir kere Evren otuz senedir hala sağ.

Darbeci generaller anca ecelleriyle ölüyor.

İşkenceciler sağ…

Sen geliyorsun, o günlerde daha doğmamış, şimdi 20 yaşındaki askerleri öldürüyorsun.

İkincisi, 12 Eylül olmasaydı PKK da AKP de olabilir miydi? Ne intikamı!!.. 12 Eylül sizin sebebi hayatınız, ananız, babanız!!!..

Diyarbakır hapisanesinin baş gardiyanı Evren… “Çözüm federasyon” diyor şimdi. Utanmaz adam… AKP’nin cumhurbaşkanı Gül… Evren’i yere göğe sığdıramıyor. PKK Evren’e tek kelime etmiyor. Gidiyor Ankara’nın Ulus’unda, İstanbul’un Halkalı’sında, Güngören’inde sivil çoluk çocuk öldürüyor.
Sonra da “biz ezildik, büzüldük” müş!..

Memleket sermayesinin, TBMM’nin üçte biri Kürt… Bu nasıl ezilmekse!..

Sanki Türk ezilmiyor, Laz ezilmiyor, Boşnak ezilmiyor. Türk’ün, Laz’ın, Boşnak’ın vb., ezileni yok mu? Kim eziyor, kim eziliyor; Muş milletvekili olduğu halde Milano milletvekili diye anılan BDP’li bunu bilmez mi? Bilir. Kendisi de ezenlerdendir de onun için “şehit” cenazelerine karşı “ama biz Kürtçe Türkü çığıramıyoruz da onun için” diye zibidilik eder.
Açık konuşalım. Bunun adı Kürtçe türkü, Kürtçe köy adı, Kürtçe eğitim filan değil. Kürt sorunu hiç değil. Kürt sorunu var da ondan terör var diyen, en adisinden alçaklık etmiş olur.

Kürt sorunu diyip duranlar, bırakın Türkleri (Türk’ü zaten adam sınıfından saymıyorlar), niye hiç Kürtlerin yoksulluğundan, eğitimsizliğinden, töre cinayetlerinden, ensest intiharlarından, kadının otuz bininci sınıf insan sayılmasından söz etmezler? Kürtler sadece köy adlarından, Kürtçe eğitimden, Kürtçe konuşamamaktan mı şikayetçi; sorunları bundan mı ibaret? Ayrıca çoğunluğu kadın olmak üzere Kürtçe’den başka dil konuşamayan milyonlarca Kürt’ün Kürtçe sorunu ne demek? Nasıl oluyor bu?


Bunlar, bir takım tuzu kuru Kürt, Türk, Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan, sivil, asker ve sair zibidilerin kamuflaj üniforması.

Asıl  mesele,  bal  gibi  “bağımsızlık” !!..

Tarihte Girit Meselesi, Bulgar Meselesi, Kıbrıs Meselesi, Eflak, Boğdan, Sırbistan Meselesi, Mora-Yunanistan meselesi ve saire nasıl halledilmişti, hatırlayınız.

Yunanistan, Bulgaristan; Romanya ve Yugoslavya adı altında Eflak ve Boğdan bağımsızlık kazanınca, Girit Yunanistan’a, Kıbrıs İngilizlere verilince !..

Kıbrıs niye hala sorun ?

Yunanistan’a  verilmediği  için…


Bu meseleler, oraların Türk olmayan unsurları gerçekten ezildikleri için filan çıkmadığı gibi, o unsurların tek başına ve Osmanlı Devletine karşı verdikleri silahlı mücadeleyle de çözülmedi.

Silahlı mücadele, sözde Türkler bu unsurları eziyor büzüyor gerekçesiyle ama düpedüz sivil Türklere karşı birer terör hareketiydi; perde arkasındaki Batılı ağalar güya bu unsurların Türkler tarafından ezilmesini önlemek üzere devreye girdiler ve bu unsurlar silahlı özgürlük mücadelesiyle değil, Batılı ağalarının Osmanlıya masa başında diz çöktürmesiyle bağımsız oldu.

Okumaya devam edin ‘Mesele “Bağımsız Devlet”tir..!!!’

29
Haz
10

İlker Başbuğ’un Şeyh Said’e bir itirazı yok mu ?

Benim bildiğim Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, “Cumhuriyeti korumak ve kollamak” gibi bir görevi vardır.
Gene benim bildiğim…
Türk Silahlı Kuvvetleri, erat eğitiminde, Şeyh Said yobazı ile ilgili dersler verir ve bu mel’unu vatan haini sınıfında değerlendirir…
Ve şimdi benim gördüğüm… Şeyh Said yobazının mirasçıları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiye edildiği inancı ile…
Tıpkı rutubetli kaya altında gizlenen böcekler gibi, (üstlerindeki kaya kaldırıldığı için) ortalığa yayılıverdiler…
Şeyh Said’i anma toplantıları düzenleniyor…
Cumhuriyeti koruma ve kollama ile yeminli…
Harbiye’den mezun olurken “Atatürk içimizdesin” diye ant içen…
Generallerin gözünün içine baka baka…
Ve Generallerin başındaki General…
İlker Başbuğ, bu konuda tek kelime etmiyor..! “OHAL” teklifi üzerine dile gelip, “aman aman gerek yok” diye şakıyan baş general, Şeyh Said meselesinde dut yemiş bülbül…
Yani…
Gediktepe’deki gibi tam siper!..
Ey Türk Milleti…
Susmuş oturmuş!..
Kafası karışık…
Önemli bir bölümü de şu malum “yüzde kırk yedi içerisinde” olan…(Nerede olduğunun farkında olmayan ve bulunduğu yerin Türklükle ilgisini sorgulamayan.)
Aziz Milletim..!
Artık vatanımızın kaygan bir zeminde gidip geldiğini görüyoruz ve “elden gidiyor” endişesini yaşıyoruz…
Ama şunu bilelim ki..!

Ne  PKK çetesi,  ne  bu  yobaz  takımı,  ne  cumhuriyetin  içindeki  yarasalar…

Ne  bu  cumhuriyet  dönemince  milli  hazineyi  tırtıklayan  ölü  soyucu  sermaye  ağaları…

Vatanımızı  alamıyorlar,  alan  onlar  değil..!!!

Biz   veriyoruz..!!!!!!!!

Önce tepemize taç ettiğimiz, bizi idare etsin diye kral ettiklerimize…
Devlete yuvalanmış bürokrasiye…
Aylara yıldızlara, yıldızlılara bakacağız…
Sivillere sözüm, hangi sivile ne diyeceğim…
Atatürk’ün koltuğunda oturan, bu cumhuriyetin baş mevkiini tutan Abdullah Gül’e ne diyebilirim ki!..

Desem de ne der ki zaten, Abdullah Gül, Şeyh Said için!!?
“Yeminlerde var” diye askere hatırlatmamın, bu saatten sonra faydası var mı?!
Hani bazen Anıtkabir’e gidiyorlar ya!..
Hani “orada” izindeyiz diyorlar ya!!.
Hani Anıtkabir avlusunu doldurunca ara sıra, “Atatürk’e karşı görev” yerine getirilmiş oluyor ya!!

İşte onların yeminlerini yüzlerine çarpmak için kendimi yırtıyorum…

“Şeyh  Said  yobazı  adına  Diyarbakır’a  bayrak  dikiyor  hain;  haberiniz  olsun”

diyorum…

Belki  kılları  kımıldar  diye !..

Ve eğer kımıldamazsa “kılları…”

Olacakları da söyleyeyim…

Şeyh Said ardında bunca yıl sonra ortaya çıkanlar…

Öyle anma ile manma ile yetinmeyeceklerdir…

Okumaya devam edin ‘İlker Başbuğ’un Şeyh Said’e bir itirazı yok mu ?’

29
Haz
10

Nurcular

RUSYA’DA yayımlanan 700 bin tirajlı Komsomolskaya Pravda gazetesinde yayımlanan fakat Türk medyasında yer bulamayan haberi :

“Rusya Federasyonu’nda faaliyeti yasaklanan Nurcular adlı dini kuruluşun lideri gözaltına alındı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Said Nursi tarafından kurulan tarikat örgütü, Türkiye’de şeriata dayalı bir devletin kurulması gereğini savunuyordu. Nurcular dünya çapında faaliyet gösteren bir tarikattır.

Yetkililer, yaptıkları açıklamada, gözaltına alınma operasyonunun İçişleri Bakanlığı Volga Federal Bölgesi Güvenlik Müdürlüğü’nün Aşırılıkçılıkla Mücadele Dairesi görevlileri ve Federal Güvenlik Teşkilatı Volga Bölgesi Dairesi tarafından 18 Haziran’da yapıldığını belirttiler. Halihazırda Nurcuların oluşturduğu kuruluşların 65 ülkede faaliyette bulunduğu biliniyor. Türkiye Genelkurmay Başkanlığı da, Nurcuların toplam üye sayısının 4 milyon olduğunu açıkladı. Rusya Federasyonu Yüksek Mahkemesi’nin 10 Nisan 2008’deki kararıyla; Uluslararası Nurcular adlı dini hareketin faaliyeti Rusya Federasyonu topraklarında yasaklanmıştı. Söz konusu kuruluşların başlıca hedefleri şunlardır: İktidar ve yönetim organları ile Müslüman dini idarelerinde Türk lobisi oluşturmak. Nihai amacı Türkiye’nin liderliğinde Balkanlar’dan Sibirya’ya kadar uzanacak Büyük Turan devletini kurmak için Müslümanları, özellikle de Türkçe konuşanlar arasında Pantürkizm ve Panislamizm düşüncelerini yaymak, İslam dini okulları kurarak bunlar aracılığıyla bilahare Türkiye’de öğrenim görecek öğrencileri seçmek. Anılan kuruluşların Türkiye istihbarat kurumları tarafından finanse ve kontrol edildiği göz önüne alınarak, bunların muhtemel hedefinin istihbarat toplamak ve dini faaliyet paravanası altında enformasyon kaynaklarını satın almak.”

Bir haber de Türk medyasından:

“İngiltere’nin desteğiyle 1925 yılında Kürt isyanı başlatıp Güneydoğu’da genç Türkiye Cumhuriyeti’ne başkaldıran ve isyan bastırılıp yargılandıktan sonra 1926 yılında Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde idam edilen Şeyh Sait bu yıl asıldığı yerde törenle anılıyor.

Panel ve mevlitli anma töreni için Diyarbakır caddeleri Şeyh Sait’in fotoğraflarının bulunduğu dev pankartlarla süslendi.

Bildiğiniz gibi Şeyh Sait, cumhuriyet düşmanı Said-i Nursi’nin de yol göstericisiydi!”

Okumaya devam edin ‘Nurcular’

29
Haz
10

Çember

Şu an elinizde tuttuğunuz gazetenin birinci sayfasını göbekten komple yırtın, avucunuzda buruşturun, sıkın, yamru yumru tenis topu kadar bi şey olacak…

İşte o Hakkâri’dir.
¡
Şimdi o kâğıt topunu düzeltin, yamru yumru dağlarını buzullarını elinizle ütüleyin, açın… Kıyıda köşede, küçücük bilinen Hakkâri’nin gerçek yüzölçümü, aslında işte o kadar devasadır.
¡
Türkiye’nin en zor coğrafyasıdır.
¡
5 dakkalığına gidip siperde çömelmek; merak ediyormuş gibi yapıp, “nerelisin sen, Bursa’nın içinden mi?” filan diye hatır sormak değildir yani marifet…
365 gün orada yaşamaktır maharet.
¡
Ve, oradan bi mektup geldi bana.
“Çember”den bahsediyor.
¡
Ya dışındasındır çemberin…
Ya da içinde yer alacaksın diyor.
¡
Adı bende saklı, komando üsteğmen göndermiş… Sekiz subay, aynı evde kalıyorlar. Bir şarkı indirmişler internetten, dağlara çıkıp vuruşuyor, sonra eve gelip, hep birlikte dinliyorlar. “Hayata böyle tutunuyoruz” diyor… Yeni Türkü’nün “Çember” isimli şarkısıyla…

Okumaya devam edin ‘Çember’

29
Haz
10

AKP’nin azınlık hükümeti

BİR tamirat (onarım) daha yapalım: 29.06.2010 günü hükümet etmekte olan AKP hükümeti bir azınlık hükümetidir.

Demokratçılar hemen itiraz edecektir, ama lütfen sabır.

Olması gereken her şey tersine oldu: 14 Mayıs 1950’de fiilen çokpartili rejime geçen Türkiye’de her şeyin yavaş yavaş yerine oturması gerekmez miydi, gerekmez mi ?
Kırklareli Valisi Cengiz Aydoğdu, Abant Platformu’nda “DP’nin 1950’de iktidara geldiğinde CHP’yi kapatıp İnönü’yü tarihteki huzurlu yere göndermemiş olması en büyük talihsizliktir” (Hürriyet, 26.06.10) diyebildiğine göre, siyasal bilinç 60 yılda bir arpa boyu ileri gitmediği gibi birkaç arşın da geri basmış.
Ama asıl suç CHP’de: Her seçim bölgesinde birkaç fazla oy alan partinin milletvekillerinin tamamını götüreceği bir seçim yasası çıkartmışsın ve bunun demokrasi olduğunu sanmışsın.
Türkiye’nin daha sonraki yıllarda yaşadığı siyasal sapıtmanın baş sorumlusu dönemin CHP’sidir. Kendi işine yarayacağını sanarak çıkarttığı bu berbat seçim kanunudur.
Bu yasanın marifeti olarak: Demokrat Parti 1950 yılında oyların yüzde 52’sini alıp 487 milletvekilliğinin 408’ini elde etmiş. 1954 seçimlerinde oy oranı yüzde 57, milletvekili sayısı 541 üzerinden 502 olmuş.
İki seçimde de milletvekili sayısı antidemokratik oranda olsa da yüzde ellinin üzerinde oy aldığı için DP’nin 1950-1957 arasında kurduğu hükümetler çoğunluk hükümetidir.
Ama 1957 seçimlerinde yüzde 47 oy almasına karşın seçim sisteminin antidemokratik cilvesi olarak 610 milletvekilliğinin 424’ünü alarak bir azınlık hükümeti kurmuştur.

Çünkü muhalefetin aldığı toplam oy oranı yüzde 53’tür.

Okumaya devam edin ‘AKP’nin azınlık hükümeti’

29
Haz
10

Tayyip çömelmeye alışıktır


Seçilmeden önce ABD’ye gidip
Bush’lardan icazet almıştı. Yani önce Bush’a çömeldi. Daha daha evveliyatında yanda da görüldüğü gibi Taliban’ın liderlerinden Hikmetyar önünde çömelmişti.
O nedenle Tayyip çömeldi diye ortalığı ayağa kaldıranları anlamıyoruz. Tayyip için kimsenin endişelenmesine gerek yok. Tayyip, çömelmeye alışkındır.

Tayyip, Şemdinli saldırısı sonrası terörle mücadeleye verdiği desteğin kanıtı olarak Gediktepe’deki çatışma bölgesine gitti. Siperdeki askerlerin yanağını okşadı, bugüne kadar teröristlerin yanağını okşamasına karşılık.

Ancak orada Tayyip’in verdiği bir poz günlerdir tartışılıyor. O derece ki Mecliste bile tartışma konusu oldu.

Tayyip’in şu meşhur diz çökmüş terörün geldiği yere bakarken çekilen resim.

Bu resim, herkesin dile getirdiği gibi, aslında çaresizliğin resmi değildir. Bu resim olsa olsa utanmazlığın resmi olabilir.

Bugüne kadar bu adamlar teröre karşı ne yapmışlar da bugün kalkıp askerin yanına destek ziyaretine gidebiliyorlar? Daha dün PKK yanlısı gösteride ölen Kürdün evine taziye ziyaretine giden bakan sıfatı taşıyan şahsın yüzü kızardı mı acaba şehitler uğurlanırken?

Açılım dediler terörü dağdan evimize kadar getirdiler. Artık askerlerimizi geçtik, evimizdeki eşimizin, kızımızın, kardeşimizin bile can güvenliği kalmadı.

Şimdi bu açılımın baş mimarı olan Tayyip, önce Gediktepe’de, ardından da Van’da timsah gözyaşları dökerek rol kesiyor.

Ancak bu resmin neden bu kadar tartışıldığını bir türlü anlayamadık.

Sanki bugüne kadar Tayyip hep teröre karşı dimdik bir duruş sergilemiş de şimdi çökmüş gibi bir hava hakim.

Aslında biliyoruz ki, Tayyip teröre karşı hep çömelme pozisyonundaydı.

Çünkü terör örgütünün iplerini elinde bulunduran ABD aynı zamanda diğer elinde de Tayyip’in elinde tutuyordu.

Ancak çömelmek Tayyip’in genlerinde var.

Seçilmeden önce ABD’ye gidip Bush’lardan icazet almıştı.

Yani önce Bush’a çömeldi.

Ardından AB yetkililerine çömeldi, ama galiba iyi çömelememiş olacak Tayyip’i AB’ye henüz almadılar.

Daha daha evveliyatında yanda da görüldüğü gibi Taliban’ın liderlerinden Hikmetyar önünde çömelmişti.

O nedenle Tayyip çömeldi diye ortalığı ayağa kaldıranları anlamıyoruz.

Okumaya devam edin ‘Tayyip çömelmeye alışıktır’

29
Haz
10

AKP terörü şehre indirdi


PKK’nın ırkçı-faşist terörü önce Şemdinli’de on beş askerimizi şehit etti. Ardından da İstanbul’un göbeğinde, Halkalı’da askeri servis aracına saldırıp, dört askerimizi ve on yedi yaşındaki Buse’yi aramızdan aldı götürdü…
Artık terör sadece Şemdinli’de değildi. Artık terör orada olduğu kadar İstanbul’un yoksul semtlerinde, Ankara’nın Elmadağ’ında, Giresun’un dağlarında, kısacası asker ya da sivil Türk’ün bulunduğu her yerde saldıracaktı. PKK’lı ve BDP’li katiller sürüsü sözlerini tutmaya başladılar.
“Türklerin hayatını cehenneme çevireceğiz” diyorlardı, bu tehditlerini hayata geçirmek için
ellerinden geleni artlarına koymayacaklarını kanıtlamanın peşine düştüler bile

Faşist  terör,  hem  dağda  hem  şehirde  saldırıyor

PKK’nın ırkçı-faşist terörü önce Şemdinli’de on beş askerimizi şehit etti. Ardından da İstanbul’un göbeğinde, Halkalı’da askeri servis aracına saldırıp, dört askerimizi ve on yedi yaşındaki Buse’yi aramızdan aldı götürdü…

Artık terör sadece Şemdinli’de değildi. Artık terör orada olduğu kadar İstanbul’un yoksul semtlerinde, Ankara’nın Elmadağ’ında, Giresun’un dağlarında, kısacası asker ya da sivil Türk’ün bulunduğu her yerde saldıracaktı. PKK’lı ve BDP’li katiller sürüsü sözlerini tutmaya başladılar. “Türklerin hayatını cehenneme çevireceğiz” diyorlardı, bu tehditlerini hayata geçirmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklarını kanıtlamanın peşine düştüler bile.

Eskiden faşist terör sadece dağda vatan savunması yapan Türk çocuklarını hedef alıyordu, şimdi şehirde okuluna giden Türk çocuklarını da öldürüyor. Askerlerimize saldırırlarken “biz savaşıyoruz, olur böyle şeyler” diyorlardı. Şimdi de “bu bir savaş, tabi siviller de ölecek” diyecekler. Ve bizlerden bu olup bitenleri kabullenmemizi ve köşemize çekilip izlememizi isteyecekler. Gerçekten de onlar, Türk çocukları öldükçe değil, ölmeyen Türkler olanı biteni kayıtsızca izledikçe kazanacaklar.

Çünkü Türk’ü yenilgiye götüren tarihin hiçbir döneminde vatanı için ölmek, milleti için şehit düşmek olmadı. Türk’ün yenilgisi ancak ihanete kayıtsız kaldığı zaman geldi. Türk Çanakkale’de de ölmüştü ama kazanmıştı. Ne zaman ki işgal kuvvetlerinin ilerlemesini izledi, o zaman yenildi. Sakarya’da, Dumlupınar’da ölmesini bildiği zaman, yani izlemediği zaman, sinmediği zaman kazandı.

Şimdi bizden kabullenmemizi istiyorlar. PKK çocuklarımızı, kardeşlerimizi öldürsün biz izleyelim istiyorlar. Bizi yıldırmak, sindirmek istiyorlar. Eğer Türk’ü yıldırırlarsa başaracaklarını çok iyi biliyorlar. Özellikle de kendisine direniş oluşturacağını bildikleri yoksul Türkleri öldürüyorlar. Tarihin tüm ırkçı-faşistleri gibi özellikle yoksul halk kitlesini ezmeye, onun susmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Türk’ün önündeyse iki seçenek kalıyor: Susup bekleyerek ölmek ve yenilmek ya da gerekirse ölmesini de bilerek direnmek ve kazanmak!

Hangisini seçeceğimiz ise tamamen bize bağlı. AKP’nin ve PKK’nın, ABD eksenli planlarını kabul mu edeceğiz yoksa Mustafa Kemal Atatürk’ün evlatları gibi davranmayı mı seçeceğiz…

“PKK  düz  ovaya  insin”  diyenlerin  başarısı !

AKP Kürt açılımını başlatmadan önce başka bir Kürt-İslamcı Mehmet Ağar, açılımın çerçevesini çizmişti: “PKK düz ovaya insin, siyasete katılsın.” Ağar, bildiğiniz gibi Türkiye’nin gördüğü en karanlık adamlardan biridir.

Dolayısıyla bu karanlık sözleri sarf etmesi, bu hain sürecin bir anlamda fikir babası olması, bu sözleriyle PKK yöneticilerinin takdirini kazanmış olması tabii ki tesadüf değil.

Son yaşanan kanlı saldırıların ardından Ağar’ın ne demek istediği, AKP’nin neyin peşinde olduğu ve amaçlarına nasıl ulaşacakları daha da iyi anlaşılıyor.

Ağar’ın hayal ettiklerini AKP gerçekleştirdi.

Gerçekten de PKK’lılar düz ovayı bırakın, şehrin merkezine kadar indirdiler.

PKK onların bile beklediğinin çok üzerinde bir siyaset performansı gösterdi.

Sadece Meclise teröristleri milletvekili olarak yığmaları değil, BDP ile kurdukları şehirlerdeki milis örgütleriyle de siyaset kurumunu çok iyi kullandılar.

Ve kullanıyorlar.

Nasıl mı ?

Okumaya devam edin ‘AKP terörü şehre indirdi’

28
Haz
10

PKK ile oturmak için TÜRKSOLU tasarımı masa

‘Oturtma’ seven hain mazoşistlere ‘özel’ imalatımızdır…

Afiyet  olsun…

——————————————————————————————————————————————————–

“Şok şok şok!…”

“Nazlı Ilıcak’tan çarpıcı tespitler!”

“Ilıcak’tan gündeme bomba gibi düşen açıklamalar.”

“Ilıcak ezber bozdu.”

Bunlar, Nazlı Ilıcak’ın geçtiğimiz hafta PKK’nın üst üste yaptığı saldırılardan sonra yaptığı açıklamalar üzerine verilen haberler için atılan başlıklardan bazıları.

Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta Türk milleti en acı birkaç gününü yaşadı.

Önce Hakkari’de, ardından da Halkalı’da düzenlenen saldırılarda 16 şehit verdik.

İşte bu saldırıların ardından Habertürk’te yayınlanan bir programa telefonla katılan Nazlı Ilıcak, PKK ile masaya oturulmasını önerdi.

Ilıcak’ın Habertürk sunucusunu da hayretler içinde bırakan önerisi şu: “Nazlı Ilıcak: Son saldırılardan sonra artık görülmüştür ki PKK’yı muhattap olmadan bu sorunu çömek mümkün değildir. Sonuçta silah onların elinde ve siyaset yapmak istiyorlar. Ayrıca Öcalan için de ev hapsi benzeri bir talepleri var. Şimdiki Türkiye şartlarında bunları yapmak mümkün değil. Hele şu kutuplaşma ortamında mümkün değil. Demek ki şartları bu noktaya getirmek gerekiyor.

Benan Kepsutlu: Sayın Ilıcak ben mi yanlış anladım yoksa PKK’yı muhattap almadan bu sorun çözülmez mi dediniz?

Nazlı Ilıcak: Evet öyle dedim. Şimdi bu şartlarda çok tepki çekebilir bu sözler ancak sürekli yeni şehitler geliyor. Demek ki askeri tedbirlerle çözmek mümkün değil. Seçimlere gidiliyor o nedenle şimdi olmaz belki ama seçimlerden hemen sonra bir yol yöntem geliştirmek zorundalar.”

İşte Nazlı Ilıcak’ın ezber bozan açıklamaları böyle.

Ancak bunun nesinin ezber bozduğunu biz pek anlayamadık.

Medya zaten özellikle Kürt Açılımı başladığından beri genel af, Apo’ya ev hapsi, taş atan çocuklara ceza verilmemesi gibi konularda PKK ile aynı şeyi savunup duruyorlar.

Zaten devlet büyüklerimiz masaya oturmadan bu talepleri açılım adı altında kabul ettirme çabasına girdiler.

Vakti zamanında (2006 yılı), Tayyip de PKK’yı masaya davet etmişti.

TÜRKSOLU olarak Tayyip’e yandaki kapağımızla seslenmiştik.

Tayyip özel tasarımlı masamızı görünce oturmaktan vazgeçmişti.

Nazlı Ilıcak ille PKK ile masaya oturmak istiyorsa, kendisine Tayyip için özel olarak tasarladığımız masayı ödünç verebiliriz.

Okumaya devam edin ‘PKK ile oturmak için TÜRKSOLU tasarımı masa’

28
Haz
10

Sarıgül, ‘Çare Kılıçdaroğlu’ dedi

Herşey  açık  ve  seçik  gözönünde  yapılırken…

Bunların  arkasına  takılan  sürüye  ne  demeli…

————————————————————————————————————————————————————————————-

Tarih :  10 Mayıs 2010.

Yer :   Ulusal  Parti  İstanbul  İl  Merkezi.

Ulusal Parti Genel Başkanı ve Başyazarımız Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Deniz Baykal’ın istifasını ve CHP içerisindeki Kürtçü darbeyi değerlendirirken Sarıgül ile ilgili olarak:

“Kaset olayı ile birlikte Sarıgül’ün rolü de ortaya çıkmıştır.

Mustafa Sarıgül uzunca bir süredir CHP’ye alternatif bir parti kurma çalışması içindeydi. Ancak ne hikmetse bu parti kuruluşunu her ay bir sonraki aya ertelemekteydi.

Bu hikmet şimdi anlaşılmıştır, kasetten haberi olan Sarıgül CHP içindeki darbeyi beklemiş, partiyi kurmamıştır. Şimdi CHP içinde oluşacak yeni Kürtçü-Fethullahçı ekipte o da yerini alacaktır.”

Aradan aşağı yukarı bir buçuk ay geçti. Geçtiğimiz hafta Mustafa Sarıgül bir açıklama yaptı:

“Yurdumuzda değişim zorunludur. Türkiye değişim Hareketi olarak bu inançla tarihi bir görevi üstlenmiştir. Şimdi daha da önemli tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

Ülkemize duyduğumuz sorumluluğun gereği Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları dikkate alarak, siyasetteki değişim rüzgarlarına fırsat vermek için bugün bütün Türkiye’nin fedakarlık yapma günüdür.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığındaki CHP’nin yurdumuzda bir umut estirdiğini görüyoruz. Yurttaşlarımız CHP’deki değişime bir fırsat tanımak istiyor. Bu koşullarda halkımızın vicdanına, yurttaşlarımızın sesine kulak veriyoruz.

Ve Türkiye Değişim Hareketi her zaman düşünceleriyle yurttaşlarımıza hizmet edecektir.

Ben ve arkadaşlarım çok zor bir karar aldığımızın bilincindeyiz. Parti kurmayacağız.”

Daha önce gerek bu sütunlarda gerekse gazetemizin farklı yazılarında Sarıgül ve hareketi üzerine birkaç birşey yazdık, eleştirilerimizi ilettik, bunlar çözüm olamaz dedik. O zaman bize inanmayanları zaman bir kez daha ikna etti.

Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun açıklaması üzerinden daha iki ay bile geçmeden Sarıgül kendisine güvenen insanları da yarı yolda bırakarak kürkçü dükkanına döndü. Olan her zamanki gibi Sarıgül’ün peşine takılıp oradan oraya sürüklenen vatandaşa oldu.

Sarıgül’ün yanındaki siyaset ağaları için bir sorun yok. Onların derdi rant olduğu için hangi tabelanın asılacağının da çok önemi yok. Ama sağda solda gördüğümüz “Çare Sarıgül” yazılarını yazanlar gerçekten de TDH’nin gönüllüleri ise esas onlara yazık oldu.

Oysa ki, 26 Haziran’da partilerini kuracaklardı. Hatta seçim stratejisi bile hazırdı. Seçimlere kadar yeterli sayıda teşkilat açamazsa, seçimlere Yaşar Nuri Öztürk’ün HYP’si ile birlikte katılacaktı.

Hatta Mustafa Sarıgül, “Bazı baronlar bana baskı yapmaya çalışacaklar. Ama şunu bilsinler ki Mustafa Sarıgül, ona uzanan elleri, ona bakan gözleri nasıl boşa çıkarır. Bazen yaz rüzgarları vardır eser geçer. Rüzgar varken uçurtma uçar ama rüzgar dinince uçurtma da aşağı düşer.” Kendisine yaz rüzgarı bile diyemeyeceğim. Çünkü olsa olsa Amerikan üfürmesidir. Amerikancılık değişimden ağır basmış olmalı ki, Sarıgül, şu anda Amerikancılık rüzgarını en çok arkasına alan Kılıçdaroğlu’na kapılandı.

Hatırlarsanız,  Baykal  indirilip  yerine  Kılıçdaroğlu  geçirilince,  Sarıgül, “Üç  gün

ağladıktan  sonra  adam  satanlar,  değişimi sağlayamaz”  diye  demeç  vermişti.

Buradan şu sonuç çıkıyor ki, değişimci olmak için Sarıgül gibi iki yıl sonra kendisine umut bağlayanları satmak gerekir.

Sarıgül’e göre değişim yürek isterdi.

Bundan sonra Sarıgül’ün yüreği bu kadarmış diyeceğiz.

Bir daha insanların içine nasıl çıkacak acaba Sarıgül ?

Bu halleri gördükçe “Allah kimseyi işbirlikçi yaratmasın” demek geliyor içimden.

Sarıgül ile birlikte, CHP içerisindeki Kürtçü-Fethullahçı yapı biraz da güçlenmiş oldu.

Yazının başında Gökçe Fırat Çulhaoğlu’ndan yaptığımız alıntının da da ortaya konduğu gibi Amerikan planı tıkır tıkır işliyor.

Sarıgül ve Kılıçdaroğlu’nun yeni ortaklıkları Amerika’ya hayırlı olsun.

Okumaya devam edin ‘Sarıgül, ‘Çare Kılıçdaroğlu’ dedi’




İstatistikler

  • 2,210,168 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2010
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

En fazla oylananlar