Aralık 2007 için arşiv

10
Ara
07

Kuşatan Biziz Kuşatılan Onlar!

Anti-amerikancı şuurun her geçen gün biraz daha geliştiği, farklı kesimden samimi vatansever inananların bu şuur etrafında aynı çizgide buluştuğu bugün artık “kuşatılmışlık” hissini sömürgeci ve işbirlikçileri yaşamakta!.. Renk vermemeye çalışsalar da hakikat bu!..”

10
Ara
07

baran 48.sayı ve yazısı

b48.jpg

Selam ile…

Kuşatma, sömürge, işgal yok!” diyor kuklalar!

“Yok!” diyorlar demesine ama, işgal, sömürü, kuşatma gerçektir; ve tehlike açıktır.

Irak’ta çocuk, kadın, genç, ihtiyar katledilen iki milyondan fazla Müslüman Arap gerçektir.

Günde dört-beş çocuğun Yahudi devleti tarafından katledildiği Filistin gerçektir.

Afganistan gerçektir.

Ve bu işgale yardım ve yataklığın, Anadolu topraklarındaki işbirlikçiler eliyle yapıldığı gerçektir.

İncirlik işgal ve terör üssü gerçektir.

İsrail uçaklarının Türkiye semalarından geçerek Suriye’deki Müslümanları bombaladığı gerçektir.

Ülkemizin açık hava kerhanesine döndürüldüğü gerçektir.

TSK’nın bir türlü “Mücahid Mehmedçik” olamadığı, hâlen terörist NATO üyesi olduğu gerçektir.

Ekonominin İMF’ye, Dünya Bankası’na bağlı olduğu ve elli milyar sıcak para olmasa çökeceği gerçektir.

Medyanın işgal medyası olduğu ve sömürgeci adına insanımız üzerinde psikolojik savaş yürüttüğü gerçektir.

Uluslararası anlaşmalar ve ikili anlaşmalar” adı altında işgalin gizlendiği, görünmezleştirildiği ve kalıcı kılınmaya çalışıldığı gerçektir.

Amerikan büyükelçisinin sömürge valisi gibi hareket ettiği gerçektir.

Türkiye’nin Waşington büyükelçisinin Kübalılardan, Venezuelalılardan, Uruguaylılardan ve diğer kesimlerden müteşekkil Amerikan rejimine muhalifleri, Türk büyükelçiliğinde toplayarak, Amerika’nın iç politikasındaki sorunları konuşmak için kahvaltı yaptığını düşünebiliyor musunuz?

Yani Türkiye’nin Waşington büyükelçisinin Amerika’nın bağımsızlığına ve içişlerine müdahale ettiğini hayal edebilir misiniz?

Ve bunu yaparken bütün Amerikan medyasını peşine taktığını?..

Gizlenmeye çalışılsa da tehlike açık ve gerçektir. Hiçbir şey saklı değil.

Ülkemizin ve insanımızın emperyalizmin aracı yapılmaya çalışıldığı gerçektir.

Demokrasi götürme”nin, götürülen ülkenin yerle bir edilmesi, yer altı ve yerüstü zenginliklerinin yağmalanmasında tarihinin de yağmalanması demek olduğu gerçektir.

Özgürleştirme”nin aslında köleleştirme, insanları kendi ülkelerinde terörist diyerek hapse tıkma, işkenceden geçirme ve tecavüz etmek mânâsına geldiği gerçektir.

Emperyalizmin “Kürt Sorunu” başta olmak üzere “hiçbir sorununuzu benim iznim olmadan, benim çıkarlarıma aykırı bir şekilde kendi başınıza çözemezsiniz!” dayatması gerçektir.

Devrimci-kurtuluşçu İslâm’ın gerçek temsilcisi ve ülkenin gerçek iç dinamiği İBDA Mimarı’nın yok edilmeye çalışıldığı gerçektir.

Korkmadan bakabilene, tehlike bu kadar açık ve gerçektir.

İnsanlığın bir tane yakın tehdidi vardır:

Sömürgeci ve işbirlikçileri!

Sahibinin sesi medya borazanlarının ve medya maymunlarının entelektüel gevezelikleri bu gerçeği gizleyemez.

İslâm coğrafyası işgal atındadır. Bu işgale direnen milletler katlediliyor; soykırım uygulanıyor. Bizden de “dilsiz şeytan” olmamız isteniyor.

Tehlike ve tehdit bu kadar açık ve yakın olduğuna göre, savaş da kaçınılmazdır!

***
5 Aralık; İslâm tarihinin ve İBDA mücadele tarihinin altın sayfalarından biri…

Düşmanın bir asır sonra ilk defa mağlubiyeti tattığı gün!..
O’nun ifadesiyle, “Hiçbir savaş, Bedir Savaşı’nın topuğuna dahi ulaşamaz! Bu kayıtla söylüyorum ki, hiçbir savaş da bugünle kıyaslanamaz!

99 devrim sürecinin devam ettiğinin şuuruyla, 5 Aralık zaferinin Kumandan’ını ve bütün gazilerini selamlıyoruz!..

07
Ara
07

AKP HÜKÜMETİ’NİN “EN ” İYİ BAŞARDIKLARI!…

1-En yüksek iç borç: 251 katrilyon (180 milyar Dolar) AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda Hazine’nin iç borç stoku 150 katrilyon liraydı. 2006 Aralık sonu itibariyle Hazine iç borç stoku 251 katrilyon liraya ulaşmıştır. AKP son 4 yılda Hazine’nin iç borç stokunu 101 katrilyon lira artırmıştır. Dolar cinsinden iç borç stokuna bakıldığında; 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borç 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara yükselmiştir. AKP iç borcu dolar cinsinden 88 milyar Dolar artırmıştır.

2-En yüksek dış borç:302 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin toplam dış borcu 171 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle toplam dış borç 302 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde ülkenin toplam dış borcu % 77 oranında 131 milyar Dolar artmıştır. 2006 yılı sonu itibariyle devletin dış borcu 84 milyar Dolar, özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar, sıcak para 80 milyar Dolar, yabancıların mevduatı 24 milyar Dolar olmak üzere toplam 302 milyar Doları aşmıştır.

3-En yüksek toplam borç: 481 milyar Dolar AKP iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam dış borcu ile Hazine’nin toplam iç borcu toplamı olan toplam borç 263 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ise Hazinenin toplam iç borcu ile ülkenin toplam dış borcunun toplamı olan toplam borç 481 milyar Dolar olmuştur.

4-En yüksek özel sektör dış borcu: 114 milyar Dolar 2002 yılı sonunda özel sektörün dış borcu 44 milyar Dolardı. 2006′da özel sektörün dış borcu 114 milyar Dolar olmuştur.

5-En yüksek reel sektör dış borcu:73 milyar Dolar 2002 yılı sonunda reel sektörün (Bankalar dışındaki üretim sektörünün) dış borcu 33 milyar Dolardı. 2006 yılı sonuna doğru reel sektörün dış borcu 73 milyar Dolar olmuştur.

6-En yüksek kişi başına borç: 6.600 Dolar AKP iktidara geldiğinde kişi başına düşen toplam borç tutarı 3.845 Dolardı. 2006 yılında ise kişi başına borç 6.600 Dolar olmuştur.

7-En yüksek hane halkı borç tutarı: 55,9 katrilyon 2002 yılı sonunda hane halkının toplam 3,4 katrilyon TL bankalara borcu bulunmaktaydı. 2006 yılında hane halkının bankalara olan borcu toplam 55,9 katrilyon TL’ye çıkmıştır. Yani millet geleceğini yemeğe başlamıştır.

8-En yüksek hane halkı borcu/hane halkı kullanılabilir gelir oranı: %24,6 Hane halkının bankalara olan borcunun kullanılabilir gelirlerine oranı 2002 yılı sonunda % 4,3′idi. 2006 yılında % 24,6�ya yükselmiştir. Bu oran hane halkının kullanılabilir gelirlerinin 4′de 1′ine yakın kısmını kadar bankalara borçlandığını göstermektedir. Hane halkı bankalara borçlanırken bankalarda yurt dışına borçlanmaktadır. Dolayısıyla milletin bankalara olan borcu aslında milletin dışarıya olan borcuna dönüşmüştür. Çünkü bankalar dışarıdan borç olarak aldığı parayı millete kredi kartı ve tüketici kredisi olarak borç vermektedirler.

9-En yüksek iç borçlanma tutarı: 425 milyar Dolar AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde toplam 425 milyar Dolarlık iç borçlanma yapılmıştır. Her yıl ortalama 106 milyar Dolarlık iç borçlanma gerçekleştirilmiş olup bu tutar bu güne kadar görülen en yüksek meblağdır. AKP borç ana para ödemelerinin tamamını yeni borçlanma ile ödediği için 4 yılda toplam 425 milyar Dolar borçlanma yapmış ve 1 inci En’de görüldüğü gibi iç borç toplamını 88 milyar Dolar artırmıştır.

10-En yüksek faiz ödemeleri toplamı: 148 milyar Dolar AKP iktidarı 2003-2006 yılları arasındaki 4 yıllık dönemde 126 milyar Dolar iç borç, 22 milyar Dolar dış borç faiz ödemesi olmak üzere 4 yılda 148 milyar Dolar faiz ödemesi yapmıştır. Ayda 3,1 milyar Dolar faiz ödeyen AKP, günde ortalama 103 milyon Dolar faiz ödemiştir.

11-En yüksek Dolar bazında Hazine borçlanma faizi: % 27,6 AKP döneminde Hazine Dolar cinsinde 2003 yılında % 46,3, 2004 yılında % 30,8, 2005 yılında % 23,1 ve 2006 yılında % 10,2 olmak üzere son 4 yılda ortalama % 27,6 oranında borçlanmıştır. Halbuki Ecevit döneminde bile yani 1999-2002 yılları arasında Dolar cinsi Hazine borçlanma maliyeti % 13,9 idi. AKP Dolar cinsinde en yüksek faizle borçlanan Cumhuriyet Hükümetidir. Bu da yabancı yatırımcılara en fazla kaynak aktardığı anlamına gelmektedir.

12-En yüksek ithalat: 137 milyar Dolar 2002 yılı sonunda ithalat 52,5 milyar Dolardı. 2006 yılı sonunda ithalat 137 milyar Dolar olmuştur. Söz konusu tutar Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamıdır. AKP en yüksek ihracat yaptım derken en yüksek ithalatı gizlemektedir.

13-En yüksek ithalata bağımlı ihracat: % 68 1997 yılında 100 birim ihracat için 56 birim ithalat yapmak gerekmekteydi. Bu oran yani ihracatın ithalata bağımlılık oranı sürekli yükselmiş ve 2002 yılında % 62′ye çıkmıştır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde düşük döviz kuru nedeniyle ihracatın ithalata bağımlılığı daha da artarak % 68′e yükselmiştir. Bunun manası 100 birimlik ihracat için 67 birimlik ithalat yapılması zorunlu olmuştur. Bu da ihracat artışının ithalat artışını zorunlu kıldığını ve artan ihracatın ülkeye döviz kazandırmak bir yana döviz kaybettirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

14-En yüksek dış ticaret açığı: 52 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda dış ticaret açığı yani ithalat ihracat farkı 15,6 milyar Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle dış ticaret açığı 52 milyar Dolardır. AKP’nin 4 yıllık iktidarı döneminde Türkiye ekonomisi toplam 152 milyar Dolar dış ticaret açığı vermiştir. 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda oluşan toplam dış açığı ise 194 milyar Dolardır.

15-En yüksek cari açık: 35 milyar Dolar 2002 yılı sonunda cari açık yani ülkeye mal ve hizmet karşılığı giren ve çıkan döviz farkı 1,5 milyardı. 2006 yılı sonunda cari açık 35 milyar Doları aşmıştır. AKP iktidara geldiğinde GSMH’nin binde 9′u oranında olan cari açık 2006 yılı sonunda GSMH’nin % 9′una ulaşmıştır. 2003-2006 yılları arasında toplam 77 milyar Dolar cari açık oluşmuştur. Halbuki 1950-2002 yılları arasındaki 52 yılda toplam 45 milyar Dolar cari açık meydana gelmiştir.

16-En fazla sıcak para: 80 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde Türkiye’deki sıcak para miktarı 24 milyar Dolardı. 2006 yılına gelindiğinde ülkedeki sıcak para miktarı 80 milyar Dolara yaklaşmıştır. Sıcak para miktarındaki 56 milyar Dolar tutarındaki artış; ülkeye 56 milyar Dolarlık sermaye girişi olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim 2003-2006 yılları arasında ülkeye giriş yapan toplam sıcak para 32 milyar Dolardır. 32 milyar Dolar olarak ülkeye giriş yapan sıcak para doların değer kaybetmesi ve borsa endeksinin yükselmesi sayesinde 80 milyar Dolarlık bir varlık haline gelmiştir. Yabancı yatırımcılar borsaya 13 milyar Dolar sıcak para girişi yapmış daha sonra düşen döviz kuru ve yükselen borsa endeksi nedeniyle 32,5 milyar Dolarlık bir varlığa sahip olmuşlardır.

17-En yüksek rezerv: 88 milyar Dolar AKP iktidara geldiğinde rezerv olarak tutulan döviz miktarı 38 milyar Dolardı. Bunun 28 milyar Doları Merkez Bankası rezervleri, 10 milyar Doları da çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervdi. 2002 yılı sonunda atıl olarak bekletilen rezervler GSMH’nin % 21′i oranındaydı. 2006 yılına gelindiğinde ise Merkez Bankası rezervleri 61 milyar Dolara, çeşitli bankaların muhabir bankalarda yani yurtdışında ve kasalarında tuttukları rezervler ise 27 milyar Dolara yükseldiği için toplam rezervler 88 milyar Dolar olmuştur. Yurt dışından yüksek reel faiz ile borçlanılarak elde edilen ve çok düşük faizle çeşitli ülkelerin Hazine bonolarına bağlanan yani ülke kaynaklarında atıl bekletilen rezervlerin GSMH’ye oranı 23′e yükselmiştir.

18-En yüksek dışarıya kaynak transferi:35 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında cari açığı finanse etmek için yurda giren sıcak para ve dış borçlanma için 35 milyar Dolar faiz ödenmiştir.

19-En yüksek kredi kartı borçları: 20 katrilyon 2002 yılı sonunda kredi kartı borçları 4 katrilyon TL idi. 2006 yılında ise kredi kartı borçları 20 katrilyon liraya ulaşmıştır.

20-En yüksek tüketici kredileri: 44 katrilyon AKP iktidara geldiğinde tüketici kredileri 2 katrilyon lira civarında olup toplam kredi hacminin sadece % 6,3′ünü oluşturmaktaydı. 2006 yılında tüketici kredileri 44 katrilyon liraya yükselip toplam kredi hacminin % 26,8′ini oluşturmaktadır.

21-En yüksek bankacılıkta yabancı payı: % 37 AKP döneminde yabancı bankalar Türk bankalarının % 37’sini ele geçirmişlerdir. Yabancı bankalar Türkiye’de şube açmak yerine daha çok var olan bankaları satın almışlardır. Özelleştirme ve TMSF satışları ile mali sektör yabancıların kontrolüne geçmiştir. Bankaların yabancıların eline geçmesi demek Türkiye ekonomisinin yabancıların kontrolüne girmesi demektir.

22-En yüksek İMKB’de yabancı payı: % 70 AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda yabancıların İMKB’de işlem gören hisse senedi ve Devlet borçlanma senetlerine bağlanmış portföy yatırımları 6.362 milyon Dolardı. Yani İMKB’de yabancı payı, 3.450 milyon Doları Hisse senedi, 3.579 milyon Doları da Devlet Borçlanma senedi olmak üzere toplam 6.362 milyon Dolardı. 2006 yılı sonu itibariyle yabancıların borsadaki yatırımları; 34.892 milyon Doları hisse senedi, 26.019 milyon Doları Devlet iç borçlanma senedi olmak üzere toplam 60.915 milyon Dolara ulaşmıştır. Yabancı yatırımcıların borsadaki payı % 70′e yükselmiştir. Yabancılar borsada hisse senedi satın alarak başta bankacılık olmak üzere bir çok şirketin kontrolünü ele geçirmişlerdir.

23-En yüksek tarımsal üretimden kopuş: 1.280.000 kişi AKP döneminde tarım sektöründe istihdam edilen nüfus 1.280.000 kişi azalarak 6.809.000 kişiye düşmüştür. Aynı dönemde sanayi sektörü ise sadece 757.000 kişiye iş sağladığı için 523.000 bin kişi işsiz kalmıştır.

24-En yüksek tarımsal ürün ithalatı: 24,4 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında 24,4 milyar Dolarlık tarımsal ürün ithal edilmiştir. 2002 yılında ithalatın % 7’sini oluşturan tarımsal ürün ithalatı 2006 yılında toplam ithalatın % 10′unu aşmıştır.

25-En yüksek işsiz sayısı: 4.321.000 kişi 2002 yılı sonunda işsiz sayısı 3.484 bin kişi idi. 2006 yılı sonunda resmi işsiz sayısı 2.344 bin, iş bulma umudunu kaybettiği işin iş aramaktan vazgeçenlerin sayısı 1.977 bin kişiye yükselmiştir. Böylece resmi rakamlardaki işsiz sayısı 4.321 bin kişiye ulaşmıştır.

26-En yüksek TL cinsinden rantiye geliri: % 26 AKP döneminde parasını Bonoya yatıranlar yıllık % 26, borsaya yatıranlar % 25,4 oranında reel gelir elde etmişlerdir. Dolar Kurunun sürekli düşmesi nedeniyle yurtdışından dolar cinsinden ülkeye gelip TL’ye çevrilerek borsa ve bonoya yatırım yapan yerli ve yabancı rantiyeciler; hem borsa ve bonodan hem de doların değer kaybetmesinden kazanmışlardır.

27-En yüksek Dolar cinsinden rantiye geliri: % 85,5 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bunu Hazineye borç vererek değerlendirdiğinde 2006 yılı sonu itibariyle; 409 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 286 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 286 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da dolar bazında yıllık % 46,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir. 100 Doları 2002 yılı sonunda 1.650.000 TL’den TL’ye çevirip 165 milyon TL’ye sahip olan rantiyeci bu parasını borsaya yatırdığında 2006 yılı sonu itibariyle; 643 milyon TL’ye sahip olacaktır. Bunu 2006 yılı sonu itibariyle 1.430.000 TL’den Dolara çevirdiğinde 442 Dolar edecektir. Yani 4 yılda 100 Dolarını 442 Dolara çıkartmış olacaktır. Bu da yıllık % 85,5 oranında gelir elde etmek anlamına gelmektedir.

28-En yüksek yabancıya kaynak aktarımı: 187 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında uygulanan yüksek reel faiz-düşük döviz kuru nedeniyle Türkiye ekonomisi 187 milyar dolar kaynak transfer etmiştir. Son 4 yılda ihracatı aşan ithalat nedeniyle dış aleme 152 milyar Dolar, dış borç faiz ödemesi ve kar transferi olarak 35 milyar Dolar dış aleme kaynak transfer edilmiştir.

29-En yüksek faiz/enflasyon oranı(Enflasyona göre en yüksek faiz): Faiz hesaplamalarında asıl önemli olan enflasyon faiz farkıdır. AKP döneminde enflasyon hızla aşağı doğru çekildiği halde faizler aynı hızla düşmediği için enflasyon faiz farkı en düşük düzeye inmiştir. AKP iktidarında enflasyon/faiz farkı % 43′e inmiştir. Refah-Yol iktidarında bu oran % 89′idi. Yani AKP döneminde enflasyon ancak faiz oranlarının % 43′ü oranında olduğu için reel faiz yüksek kalmıştır. Halbuki Refah-Yol iktidarında enflasyon faizin % 89′u oranında olduğu için reel faiz doğal olarak düşmüş hatta bazı aylarda negatif olmuştur.

30-En yüksek bankacılık gelirleri: 138 milyar Dolar 2003-2006 yılları arasında bankacılık sektörü 197 katrilyon (yani 138 milyar Dolar) faiz, komisyon ve aracılık geliri elde etmiştir. Aynı dönemde GSMH ise 198 milyar Dolar artmıştır. Yani artan GSMH’nin yaklaşık olarak % 70′i bankacılık sektörünün faiz, komisyon ve aracılık gelirlerinden oluşmaktadır. Bu da artan Milli Gelirin % 70′inin bir avuç rantiyeciye gitmesine karşılık, artan Milli Gelirin sadece % 30′u 73 milyon halka ait olduğu için; MG artarken halk fakirleşmiştir.

31-En yüksek vergi yükü: % 33,3 AKP iktidara geldiğinde sosyal güvenlik kesintileri dahil toplam vergi yükü GSMH’nin % 31,3′ü idi AKP döneminde vergi yükü GSMH’nin % 33,3′e yükselerek Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranına ulaşmıştır.

32-En yüksek dolaylı vergi oranı: % 72 Zengin ve fakirden eşit tutarda alındığı için adaletsiz olan dolaylı vergiler AKP döneminde temel vergi kaynağı haline gelmiştir. AKP iktidarından önce vergi gelirlerinin % 66,3�ünü dolaylı vergiler oluştururdu. AKP iktidarında toplam vergi gelirlerinin % 72’si dolaylı vergilerden oluşmaktadır.

33-En yüksek kapanan şirket sayısı: 8.996 2002 yılında 3.495 adet şirket kapanmıştır. 2006 yılında kapanan şirket sayısı 8.996′ya yükselmiştir. Kapanan şirket sayısındaki artış % 157′dir. 34-En yüksek protestolu senet sayısı: 1.177.910 Protestolu senet sayısı 2006 yılında 1.177.910′a çıkmıştır. Ekonomik istikrarın en önemli göstergesi olan protestolu senet sayısı 2002 yılı sonunda 499.000 idi. Protestolu senet sayısındaki artış oranı % 136′dır.

35-En yüksek karşılıksız çek sayısı: Karşılıksız çek sayısı 2006 yılında 1.144.740′a yükselmiştir. AKP iktidara geldiğinde karşılıksız çek sayısı 743.000 idi. Karşılıksız çek sayısındaki artış oranı % 54′dür.

36-En uzun IMF denetim ve yönetimindeki dönem: 10 yıl Türkiye’nin 1946 da başlayan 60 yıllık sürede IMF gözetim ve denetimi altındaki en uzun dönemi 1998-2008 yılları arasındaki 10 yıllık dönemdir. 1980-88 yılları arasındaki en uzun IMF gözetim ve denetimindeki süre, AKP iktidarında 10 yıla çıkartılmıştır. ANAP iktidarından sonra tüm iktidar süresini IMF gözetim ve denetiminde geçiren tek parti iktidarı AKP iktidarı olmuştur. AKP Hükümeti kendinden önceki Ecevit Hükümetinin IMF ile yaptığı Stand-by anlaşmasını aynen uygulamış ve bu anlaşmanın süresi bitiğinde Mayıs 2005′de IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması yaparak 2008 yılına kadar ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiştir.

37-En yüksek kısa vadeli dış borçlanma: 44 milyar Dolar AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda ülkenin toplam kısa vadeli dış borç stoku 16 milyar Dolar olup, toplam dış borç stokunun % 14,5′i oranındaydı. 2003-2006 yılları arasında dış borçlanmada ağırlığın kısa vadeli borçlanmaya verilmesi sonucu 2006 yılında kısa vadeli dış borç stoku 44 milyar Dolara yükselip toplam dış borç stokunun % 22,7’sine ulaşmıştır.

38-En yüksek özel sektör pozisyon açığı: 45 milyar Dolar 2006 yılında özel sektörün dış borç stoku 65 milyar Dolara pozisyon açığı da 45 milyar Dolara ulaşmıştır. Yani özel sektörün elindeki dövizler ile döviz cinsi borçları arasındaki fark 45 milyar Dolara yaklaşmıştır. 2002 yılında özel sektör 37 milyar Dolar dış borç ve 26 milyar Dolar dış pozisyon açığına sahip idi.

39-En yüksek yabancı mevduat: 24 milyar Dolar Uygulanan yüksek reel faiz ve düşük döviz kuru nedeniyle, Türkiye uslular arası sermaye için en cazip ülkelerden biri haline gelmiştir. 2006 yılında yabancıların Türkiye’deki bankalarda bulunan mevduatı 24 milyar Doları aşmıştır.

40-En fazla açlık sınırı altındaki kişi sayısı: 1.870.000 kişi Resmi rakamlara göre 1.870 bin kişi açlık sınırının altındadır. Yani aylık 143 milyon liralık gelire sahip değildir.

41-En yüksek yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı: 58.724.000 kişi Nüfusun % 82’si aylık 363 milyon liralık gelirin altında olduğu için yoksulluk sınırı altındaki kişi sayısı 58.724 bin kişidir.

42-En düşük yatırım kredileri/toplam kredi oranı: % 5,6 2002 yılı sonunda yatırım kredileri toplam kredi hacminin % 7,7’sini oluşturuyordu. AKP iktidarı döneminde bankacılık sektörünün ağırlıklı olarak tüketimi finanse edici kredi kartı ve tüketici kredilerine yönelmeleri sonucu 2006 yılında % 5,6′ya düşmüştür.

43-En düşük kamu personeline bütçeden ayrılan pay: % 21 AKP dönemine kamu personeline bütçeden ayrılan pay % 21′e düşmüştür. Halbuki Ecevit döneminde bile bu oran % 21,1′idi. Aynı oran Refah-Yol Hükümeti zamanında % 26′idi.

44-En düşük ihracat/ithalat oranı: % 61 2002 yılı sonunda ihracatın ithalatı karşılama oranı % 70 idi. Yani yapılan ithalatın % 70′i ihracat gelirleri ile karşılanmaktaydı. 2006 yılına geldiğinde ihracatın ithalatı karşılama oranı % 61′e düşmüştür.

45-En düşük kamu yatırım/GSMH oranı: % 1,4 Kamu yatırımlarının GSMH içindeki payı % 1,4′e inmiştir. Halbuki bu oran Refah-Yol Hükümetinde % 2,2′idi.

46-En düşük tarımsal desteklemeler/GSMH: % 0,7 Tarımsal desteklemelerin GSMH içindeki payı binde 7 gibi çok düşük bir düzeye inmiştir.

47-En düşük yatırım/bütçe giderleri: % 5 Kamu yatırımlarına bütçeden ayrılan pay % 5′e inmiştir. Bu oran 1999-2002 yılları arasındaki Ecevit Hükümeti döneminde bile % 6 oranındaydı. Aynı oran Refah-Yol Hükümetinde % 8 idi.

48-En düşük tasarruf düzeyi: % 16,6 AKP döneminde vatandaşların satınalma düzeyi ve gelirleri sürekli gerilediği için; tasarrufların GSMH’ye oranı % 16,6′ya düşmüştür. Bu oran en düşük tasarruf oranıdır. Tasarruf oranının düşmesi, yatırımlara yönelecek kaynakların azalttığı gibi yurtdışına bağımlılığı da artırmıştır. 1999-2002 yılları arasında tasarrufların GSMH’ye oranı yani GSMH’nin tasarruf edilen kısmı % 19,2 idi. Refah-Yol döneminde tasarrufların GSMH’ye oranı % 21,3 idi.

49-En düşük reel döviz kuru: % 60,2 AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002 tarihinde Dolar kuru 1.650.000 TL idi. 2003-2006 yılları arasında toplam enflasyon % 53 oranında olduğu için, Dolar kuru enflasyon kadar artsaydı bile 2006 yılı sonunda Dolar kurunun en az 2.524.500 TL olması gerekirdi. Halbuki yüksek reel faiz-düşük döviz kurunun teşvik ettiği sıcak para girişi nedeniyle ülkede yapay bir döviz bolluğu oluşmuş ve Dolar kuru 2006 yılı sonu itibariyle 1.420.000 TL olarak gerçekleşmiştir. Merkez Bankası hesaplamalarına göre TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru Kasım 2002′de 123,7 iken 2006 yılı sonu itibariyle 160,2�ye yükselmiştir. Yani döviz kuru % 60,2 oranında değer kaybetmiş ve olması gereken değerin % 60,2 oranında altına düşmüştür. Bu oran 1980 sonrası en düşük reel döviz kuru oranıdır. Reel döviz kurunun bu denli düşük tutulması, ithalatın patlamasına ve dış ticaret açığı ile cari açığın kontrol edilemez düzeylere yükselmesine yol açmıştır.

50-En düşük reel ücretler: % 23 oranında düşüş AKP döneminde yaşanan ekonomik büyümeye rağmen ücretler enflasyon kadar artırılmadığı için reel ücretler sürekli gerilemiştir. 2003 ve 2006 yılları arasında kişi başına üretimin % 35 oranında artmasına karşılık, ücretlilerin reel gelirleri % 23 oranında gerilemiştir. Enflasyondaki düşüş ve ekonomik büyüme, çalışanların gelirlerini artırmak yerine geriletmiştir.

AKP’NİN İLKLERİ:
1-İlk defa bir Başbakan zam isteyen memur sendikalarına ‘IMF’yi ikna edin dedi.

2-İlk defa bir Ekonomi Bakanı, BDDK’nın çıkardığı yönetmelikleri inceletmek için IMF’den denetçi talep etti.

3-İlk defa bir Başbakan ‘tezkere geçmese memura maaş ödeyemeyiz’ dedi.

4-İlk defa ekonomi büyürken istihdam yerinde saydı.

5-İlk defa cari açık verilirken döviz kuru sürekli düştü

6-İlk defa enflasyon sürekli düşerken faizlerdeki düşüş enflasyondaki düşüşün gerisinde kaldı.

7-İlk kez ithalat 100 milyar Doları aştı.

8-İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı.

9-İlk kez Yunan Kilise Bankası Türkiye’de banka aldı.

10-İlk defa Domuz kesimlik hayvanlar sınıfına alındı ve teşvik kredisi verildi.

11-İlk defa finansman ihtiyacı üstü borçlanma yapıldı.

12-İlk defa kamunun kamuya olan borcu piyasadan borçlanılarak ödendi.

13-İlk defa düşük faizli dış borç yüksek faizli iç borç ile ödendi.

14-İlk defa döviz sürekli düşerken döviz cinsi borçlar TL cinsi borca çevrildi.

15-İlk kez sosyal transferler yatırımları geçti.

16-İlk kez İsrailli iş adamına gizli bir şekilde 800 milyon Dolar kaynak aktarıldı.

17-İlk defa bir Başbakan işsizliğin dünya gerçeği olduğunu söyledi.

18-İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.

19-İlk defa bir kanun daha uygulanmadan değiştirildi. 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Türk Ceza Kanunu daha yürürlüğe girmeden değiştirildiler.

20-İlk defa bir kanun bir haftada iki kez değiştirildi 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu bir haftada iki kere değiştirildi.

21-İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.

22-İlk defa borç GSMH’yi aştı.

23-İlk defa şirketlerin yatırım istisnası kaldırıldı.

24-İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.

25-İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.

26- İlk defa bir Başbakan faizin dünya gerçeği olduğunu söyledi.

27-İlk defa Petrol Kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.

28-İlk defa zina suç olmaktan çıkarıldı.

29-İlk defa kapkaç diye bir sektör ortaya çıktı.

30-İlk defa bir Başbakan çiftçilere ‘Gözünü toprak doyursun’ dedi.

31-İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden Hıristiyan ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ettiği açıkladı.

32-İlk defa bir Başbakan ‘Bir dönem dini kullandık’ dedi.

33-İlk defa dar gelirlilerin alım gücü bu kadar düştü.

34-İlk defa bir Başbakan en fazla yurtdışı seyahat yaptı.

35-İlk defa bir Başbakan yapılan bir ihalede önce uçak istedi sonra mercedece razı oldu.

36-İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 Kuruştan 88 Kuruşa indi.

37-İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.

38-İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, İslamiyet’i yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.

39-İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların kontrolüne geçti.

40-İlk defa bir Başbakan Türkiye’yi pazarladığını açıkça itiraf etti.

41-İlk defa bir Başbakan toprak satılıyorsa ‘alıp götürmüyorlar ya’ dedi.

42-İlk defa IMF ‘Türkiye ekonomisi cehennemde’ dedi.

43-İlk defa bir Başbakan ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ demekle borçlanmayı başarı olarak gösterdi.

44-İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.

45-İlk defa Kilise ve Havralar imar planlarında yer aldı.

46-İlk defa bir Başbakan Yahudi Think Tank kuruluşundan ‘Üstün Cesaret Ödülü’ aldı.

47-İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.

48-İlk defa TBMM tarafından tezkerenin red edilmesine rağmen Dışişleri Bakanlığı genelgesi ile savaş araç ve gereçleri Türkiye üzerinden Irak’a aktarıldı.

49-İlk defa bir Başbakan Başdanışmanı Amerikalılara Başbakan için “Bu adamı kullanın, dini inancı size yardımcı olacaktır, onu süpürge deliğinden aşağı atmayın” dedi.

50-İlk defa bir Türkiye Başbakanı, İslam dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP’un yani Büyük İsrail Projesi’nin Eşbaşkanı oldu. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUK MEVDUAT DAĞILIMINDA AÇIKÇA GÖRÜLMEKTEDİR. BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) Aralık 2006 Aylık Bülteni yayımlanmıştır. Bültende Türk bankacılık sisteminde toplam 70.632.000 mevduata ait 296,9 katrilyon TL mevduat bulunduğu belirtilmiştir.

Mevduatın dağılımı şöyledir;

-10 milyara kadar olan mevduat toplam 26,2 katrilyon TL olup 69.305.000 mevduata ait,

-10 milyar-50 milyar arası mevduat toplam 52,2 katrilyon TL olup 2.357.000 mevduata ait,

-50 milyar-250 milyar arası mevduat toplam 62,4 katrilyon TL olup 697.000 mevduata ait,

-250 milyar-1 trilyon arası mevduat toplam 38,6 katrilyon TL olup 88.000 mevduata ait,

-1 trilyon ve üstü mevduat toplamı 116,6 katrilyon TL olup 16.000 mevduata ait, BDDK verilerine göre toplam bankalarda 70.632.000 mevduat hesabı bulunmaktadır.

Nüfusun 15 milyonunun 15 yaş ve altı küçükleri olduğu ve en az bunun kadar olan nüfusun diğer kesiminin de bankalarda mevduat hesabı bulunmadığı dikkate alındığında; 70 milyon olan mevduat sayısının en fazla 40 milyon kişiye ait olduğu görülmektedir.

Yukarıdaki verilere göre;

-Mevduatın % 8,8′i oranında 26,2 katrilyon TL tutarındaki kısmı 10 milyar altıdaki mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 69.305.000 mevduata ait olup toplam mevduat sayısının % 98′ine aittir. Yani bankada parası olanların dahi % 98′i ancak mevduatın % 8,8′ine sahiptir.

-Mevduatın % 39′u oranında 116,8 katrilyon TL tutarındaki kısmı 1 trilyon ve üstü mevduatlardan oluşmaktadır. Söz konusu mevduat 16.000 mevduat hesabından oluşmakta olup, toplam mevduat sayısının on binde 2’sine aittir. 16.000 adet mevduatın en fazla 7.000 kişiye ait olduğu dikkate alındığında; bankalardaki mevduatın % 39′una sadece 7.000 kişinin sahip olduğu görülmektedir. Yani 7.000 kişi veya 1.000-1.500 aile Türkiye zenginliğinin % 39′una sahiptir. Nüfusun on binde 2’sinin zenginliğin % 39′una sahip olduğu bir ortamda gelir dağılımı adaletinde bahsetmek hayaldir. Bu da gösteriyor ki; gelir dağılımı AKP döneminde akıl almaz şekilde bozulmaktadır. Genel olarak % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterilen en fakir-en zengin arasındaki gelir adaletsizliğin bile aldatıcı olduğu, durumun çok daha vahim olduğu mevduattaki dağılımda açıkça görülmektedir. Nitekim 2006 yılında Türkiye’deki Dolar milyarderi sayısı 8′den 22′ye çıkarken, Fransa’daki dolar milyarderi sayısı artmamış ve 10 civarında kalmıştır. Bu da AKP iktidarında ekonomik büyümenin, istikrarın kimin işine yaradığını açıkça ortaya koymaktadır. İstikrarlı bir şekilde büyüyen en fazla 7.000 kişinin gelir ve servetidir. GELİR DAĞILIMINDAKİ BOZUKLUĞU TÜİK RAKAMLARI DA AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR. TÜİK’in % 20, % 10 ve % 5′lik dilimler halinde gösterdiği gelir dağılımına göre; Nüfusun en zengin % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 45′ine sahipken, Nüfusun en fakir % 20′lik kesimi Milli Gelir’in % 6’sına sahiptir. Nüfusun en zengin % 10′luk dilimi Milli Gelir’in % 29′una sahipken, Nüfusun en fakir % 10′luk kesimi Milli Gelir’in % 2’sine sahiptir. Nüfusun en zengin % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 19′una sahipken, Nüfusun en fakir % 5′lik kesimi Milli Gelir’in % 0,8′ine sahiptir. Resmi rakamlara göre nüfusun % 16,4′ü aylık 156 milyon liralık gelirin altında bir gelir elde etmektedir. Yani kişi başına milli gelirleri yıllık 1.337 bin Dolar dır. En fakir % 10′luk kesimin(7,2 milyon kişinin) Kişi Başına Milli Geliri yıllık 1.140 Dolar, en zengin % 10′luk kesimin Kişi Başına Milli Geliri yıllık 15.525 Dolardır. En fakir % 5′lik kesimin (3,6 milyon kişinin) yıllık geliri 394 Dolardır. DÜNYA EKONOMİSİNİN ADALETSİZ YAPISI Irkçı emperyalist tekelci sermaye dünyadaki gelir ve servet dağılımını tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde bozmaktadır. 2005 yılında dünyanın toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 44.455 milyar Dolar olarak gerçekleşmiş ve dünya nüfusu 6.555 milyona yükselmiştir. Fakat dünyada üretilen Gayri Safi Hasıla çok adaletsiz bir şekilde gerçekleşmiştir. Batılı ülkeler olarak bilinen gelişmiş ülkelerin toplam nüfusu 969 milyon olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 32.434 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Hasıla’nın % 78′ine sahiptir. Batı dışı ülkeler olarak bilinen gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusu 5.586 milyon kişi olmasına karşılık bu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla toplamları 10.451 milyar Dolardır. Dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 22’sine sahiptir. Ülkeler bazında bu analiz derinleştirildiğinde adaletsizlik daha da vahim bir durum almaktadır. ABD dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 28′ine, AB ülkeleri (15 ülke) dünya nüfusunun % 5,9′una sahip oldukları halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 29′una, Japonya dünya nüfusunun % 1,9′una sahip olduğu halde dünyadaki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın % 10′una, Sahip bulunmaktadır. Gelişmiş Batılı ülkelerin gelişmekte olan Batı dışı ülkelere karşı adaletsiz gelir dağılımı, Gelişmiş Batılı ülkelerin içinde de kendini göstermektedir. Yani dünyada nasıl ki gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında gelir dağılımı adaletsizliği varsa gelişmiş ülkelerin içinde de aynı adaletsizlik vardır. Dünyanın zenginliklerine bir avuç ırkçı emperyalist rantiyeci el koymakta ve dünyanın geri kalan tüm kesimlerini de açlığa, sefalete ve yoksulluğa mahkum edilmektedir. Dünyadaki bütün insanların katkıları ile üretilen Gayri Safi Hasıla bir avuç mutlu azınlığa gitmektedir. Her gün giderek artan bu adaletsizlik dünya barışını tehdit etmekte ve dünyayı yaşanamaz duruma koymaktadır. Örneğin dünya nüfusunun % 14′ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 35.000 Dolar iken, dünya nüfusunun % 86’sını oluşturan gelişmekte olan ülkelerin Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sı 1.871 Dolardır. Yani 970 milyon kişinin geliri ortalama 35.000 Dolar iken 5,6 milyar kişinin geliri 1.871 Dolardır. Dünya nüfusunun % 4,5′ine sahip olan ABD’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 41.783 Dolar iken, dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan Çin’de Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla 1.691 Dolardır. IMF’ye BORÇLAR 10 MİLYAR DOLAR AZALDI MI ? Sayın Başbakan yaptığı açıklamada IMF’ye olan borçlarını 24 milyar Dolardan 14 milyar Dolar’a düşürdüklerini ve geçmiş dönemin borçlarını ödediklerini ifade etmiştir. AKP döneminde IMF’ye olan borçlar gerçekten azalmıştır yani AKP Hükümeti, IMF’den aldığı borçtan daha fazla IMF’ye ödeme yaptığı için IMF’ye olan borç azalmıştır. Fakat bu durum ekonomide iyileşme olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim IMF’ye olan borçlar üreterek kazanılan dövizlerle ödenmiş değildir. IMF’ye olan borçların nasıl ödendiği aşağıda merhaleler halinde açıklanmıştır.

1-Türkiye’de döviz kuru baskı altına tutulduğu ve reel faizler dünyanın en yüksek seviyesinde olduğu için ırkçı emperyalist tekelci sıcak para Türkiye’ye döviz olarak gelmiştir.

2-Ülkeye giren sıcak para Merkez Bankası aracılığıyla dövizden TL’ye geçmiştir. Yani Merkez Bankası sıcak paracılardan döviz alarak onlara TL vermiştir.

3-Hazine dövizden TL’ye dönen sıcak paracılardan yüksek reel faiz ve kısa vade ile borçlanmıştır.

4-Hazine sıcak paracılardan borçlanarak temin ettiği TL ile TCMB’den döviz satın almıştır.

5-Hazine TCMB’den satın aldığı döviz ile IMF’ye olan borçlarını ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar borçlanarak ödenmiştir. Fakat IMF’ye olan dış borçlar uzun vadeli ve nispeten düşük faizli olmasına karşılık, sıcak paracılara olan iç borçların hem vadesi daha kısa hem de faizi daha düşüktür. Örneğin IMF’ye olan borçların döviz cinsinden faizi % 6 civarındadır. Buna karşılık IMF’ye olan borçlarını ödeyebilmek için AKP Hükümeti sadece son 4 yılda dolar cinsinden yıllık % 26,7 faizle borçlanmıştır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda IMF’ye olan borçlar 13,9 milyar Dolar olduğu halde, AKP döneminde de IMF’den borç alındığı için 2004 yılı sonunda yani 2 yılda IMF’ye olan borç 18,4 milyar Dolar çıkmıştır. 2005-2006 yılları arasında ise yukarıda izah edildiği üzere IMF’den alınan borçtan daha fazla borç ödendiği için 2006 yılı sonunda IMF’ye olan borç 12 milyar Dolara inmiştir. Yani AKP iktidarı 4 yılda IMF’ye olan borcu sadece 1,9 milyar Dolar azaltmıştır. IMF’ye olan borçların ödenmesi, Türkiye’nin IMF’nin gözetim ve denetiminden kurtulmasına yardımcı olduğu ölçüde önem taşımaktadır. IMF’ye olan borçlar ödendiği halde IMF ile yapılan Stand-by anlaşması devam ediyorsa yani IMF’nin ekonomi üzerindeki yönetim ve denetimi devam ediyorsa, IMF’ye borçların ödenmesi bir anlam ifade etmez. Daha önceki iktidarlar IMF ile Stand-by anlaşması yaparak yani ekonominin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmenin karşılığında IMF’den uzun vadeli ve düşük faizli borç para alıyorlardı. AKP iktidarı ise hem ülke ekonomisinin yönetim ve denetimini IMF’ye devretmiş hem de karşılığında düşük faizli-uzun vadeli borç alacağına IMF’ye olan dış borcu içerdeki sıcak paracılardan daha kısa vade ve daha yüksek reel faizle borçlanarak ödemiştir. Bu durumda IMF’ye olan borçlar ödendiyse neden halen IMF 4 ayda bir gözden geçirme adı altında denetim yapıyor ve neden IMF’nin istediği yasalar hukuk ve milletin talepleri hiçe sayılarak Meclis’ten geçiriliyor sorularını sormak gerekmektedir. Aynı şekilde geçmiş dönemin borçlarını ödediğini iddia eden Başbakan, kendi dönemlerinde toplam 425 milyar Dolar iç borçlanma yapıldığını, yapılan borçlanma ile borçların ödendiği buna rağmen 2002 yılı sonunda 92 milyar Dolar olan iç borcun 2006 yılı sonunda 180 milyar Dolara çıktığını halktan saklamaktadır. Evet AKP döneminde IMF’den alınan borçtan daha ziyade IMF’ye borç ödendiği için IMF’ye olan borç azalmıştır. Ama bu ödeme içerden ve dışardan borçlanarak yapıldığı için 2002 yılı sonunda 263 milyar Dolar olan toplam borç 2006 yılı sonunda 481 milyar Dolara çıkmıştır. BÜTÇEDEKİ DÜZELME GERÇEKÇİ DEĞİL 2006 yılı bütçe gerçekleşmeleri açıklandığında sayın Başbakan, ‘1976′dan beri ilk defa en düşük bütçe açığının gerçekleştiğini’ söyleyerek bütçe dengelerinin düzeldiğini ifade etmiştir. 2006 yılı bütçe tahmini ile yıl sonu gerçekleşme değerleri aşağıda gösterilmiştir. Trilyon TL Gerçekleşme Bütçe ödeneği Harcamalar 175.304 174.322 1-Faiz hariç harcamalar 129.359 128.062 Personel giderleri 37.734 36.021 Sos. Güv. Kur. Devlet Primi 5.067 4.975 Mal ve hizmet alımı 18.646 17.721 Cari transferler 49.603 49.108 Sermaye giderleri 11934 12.452 Sermaye transferleri 2.637 1.834 Borç verme 3.738 4.256 Yedek ödenekler 0 1.695 2-Faiz harcamaları 45.945 46.260 Gelirler 171.309 160.326

1-Genel bütçe gelirleri 166.620 156.214 Vergi gelirleri 137.474 132.199 Vergi dışı gelirler 26.435 21.372 Sermaye gelirleri 1.841 2.269 Özel gelirler ile bağışlar 870 374.

2-Özel bütçeli idarelerin özel gelirleri 3.292 2.963 3-Düz. Denet. Kur gelirleri 1.398 1149 Bütçe dengesi.

3.995 -13.996 AKP İktidarı 2006 yılında 13,9 katrilyon bütçe açığı hedeflediği halde yıl sonunda bütçe açığı 3,9 olarak gerçekleşmiştir.

Bütçe açığının hedeflenen değerden düşük gerçekleşmesi; 1- Bütçedeki faiz dışı harcamaların kısıtlanarak bir sonraki yıla aktarılması, 2- Çeşitli arızi/geçici gelir kaynaklarından gelir elde edilmesi ile sağlanmıştır. Kısacası bütçe faiz giderlerinde tasarruf sağlanarak düzelmiş değildir. 2006 yılı bütçesinde açığın düşük gerçekleşmesi gerçekçi bir durum değildir. Çünkü; -2006 yılı bütçesinde yatırımlar için 12 katrilyon ödenek ayrıldığı halde dönem sonunda 8 katrilyon nakdi gerçekleşme sağlanmıştır. Yani müteahhitlere iş yaptırılmış ama 4 katrilyon olan alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış ve 2006 yılının gideri 2007 yılına aktarılmıştır. Fakat 2006 bütçe giderlerinde bu para ödenmiş gibi gösterilmiştir.

-Sağlık harcamaları içinde gösterilen 2 katrilyon TL tutarındaki eczacıların ilaç bedelinden alacakları ödenmeyerek bütçe emanetlerine alınmış yani 2007 yılına aktarılmıştır.

-Kamu ve özel hastaneler olan 2 katrilyon TL tutarındaki borçlar ödenmeyerek bunlardan alınan mal ve hizmet bedeli bütçeye yansıtılmamıştır.

-Başta TDEAŞ, SSK ve BOTAŞ olmak üzere bir çok KİT’ten alınan mal ve hizmet karşılığı ödenmesi gereken 2 katrilyon TL tutarındaki borç ödenmediği için bütçe rakamları dışında bırakılmıştır. Bütçede ödenmeyip gelecek yıla aktarılan bu harcamalarda dikkate alındığında bütçe açığının 4 katrilyon olmayıp 14 katrilyon olduğu açıkça görülmektedir 2006 yılında 160 katrilyon gelir hedeflendiği halde 171 katrilyon gelir elde edilmiştir. Bu durum arızidir. Çünkü gelir kalemleri içinde gösterilen mal ve hizmet ithalatından alınan vergi ile özelleştirme gelirleri 2006 yılına mahsus olup geçici gelir kalemleridir.

Nitekim; -İthalatın olağanüstü artmasına bağlı olarak ithalattan alınan vergiler 4 katrilyon TL artmıştır. Fakat ithalatın bu kadar artması halkımızın tasarruflarının yabancı ülkelere gitmesi demektir.

-Milletin yıllarca bin bir fedakarlıkla meydana getirdikleri stratejik kuruluşların özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmesi sonucu 11 katrilyon gelir elde edilmiştir.

Yukarıdaki gelirlerin toplamı 15 katrilyon TL’dir. Bu 15 katrilyon 2006′ya mahsus bir gelirdir. AKP iktidarı son 4 yıldır sürekli bütçe açığı üstünde borçlanma yapmaktadır. Dönem başında bütçe açıkları fazla gösterilmekte ve böylece borçlanmaya gerekçe oluşturulmaktadır. Nitekim 2006 yılında bütçe 4 katrilyon TL açık verdiği halde Hazine 8 Katrilyon net borçlanma yapmıştır. Yani mevcut iç ve dış borcun tamamı yeni borçlanma ile ödendiği gibi, ödemesi yapılan borçtan 8 katrilyon daha fazla borç alınmıştır. Bütçe açığının 4 katrilyon olduğu bir dönemde net 8 katrilyon borçlanma demek; mevcut iç ve dış borcun yeni borçlanma ile ödendiğini, bütçe açığının borçla kapandığını ve bütçe açığı üstünde lüzumsuz yani ihtiyaç yokken 4 katrilyon borçlanma yapıldığını göstermektedir. AKP bütçe açığı azaldığı halde neden son sürat borçlanmaya devam etmektedir?

AKP iktidarda kalabilmek için iç ve dış rantiyecilere faiz ödemekte yani tabiri caizse resmi rüşvet vermektedir. İşte bunun için yani iç ve dış rantiyeciye faiz ödemek için ihtiyaçtan fazla borçlanma yapmaktadır. 2006 yılı bütçesinin 4 katrilyon TL açık ile kapanmasına karşılık 2007 bütçesinde açık 17 katrilyon TL olarak öngörülmüştür. Yani 2007 yılının 2006 yılından daha kötü geçeceğini AKP bile itiraf etmektedir.

06
Ara
07

Nihat Genç: Yeni ortaçağ

Tarih: 17 Mart 2003 Pazartesi

Trabzon/Maçka’da yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela Manastırı’na yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor. Tarihçiler, kilise neden bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni tatmin etmiyor.

Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra binlerce yıl daha bu manastırda yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak için başka bir soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi yönetiyordu, her yüzyıl başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti, şuraya inecekti, buraya gelecekti, diye. İsa’nın nereye ne zaman ineceği sorunu kilisenin her günki işiydi.

İşte Sümela Manastırı milyonlarca ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı yayın arabası gibi milyonlarca çam ağacını izliyor, İsa’nın hangi çam ağacına ineceğini buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı’nın buraya inşası, buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.

Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun. Ancak kilisenin bin yıllık iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl hüküm sürmüş kilise iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini dogmalar) çağı gibi adlarla tarif edilir.

Bir de şu soruyu soralım. Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik kuran kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?

Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı seferleri başlayana dek.

Peki bir soru daha! Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en zalim hakimiyetini nasıl kurabildi?

Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet düşüncesi/teorisi…

Kilise, kıyamet inancını benimsetmek için elinde büyük iletişim güçleri vardı. Bunlar dini metinler, vaazlar, dini tasvir, resimler.

Ve yüzbinlerce propagandist vaazcı köy köy dolaşıp kıyameti anlatıyor. Cehennem ve mahşer tasvirleri çok etkileyiciydi.

Düşünce özetle şuydu: ‘Bu yaşadığımız dünya kötülüklerle doludur, iblisler, cinler, karanlık, solucan, tuhaf yaratıklar, belalar, mağaralar, kazıklar, ateşler, tabutlar, iskeletler…’

Bu tasvirlerle insanlığın beynini yıkıyor, aklını ruhunu teslim alıyor. Mesela bu düşünceyle milyonlarca müridi olan Fransisken ve Dominiken gibi tarikatlar, ‘bu dünya geçicidir, yalandır, nefsten kesilelim, dünyadan çekilelim, her gün dua ederek İsa’yı bekleyelim, İsa, bugün yarın hemen inecek, Kıyamet bir saat sonra, belki şimdi, koptu kopacak, hemen kiliseye kapanalım’. Yani bizim de tanıdık olduğumuz zühd/inziva/riyazet hayatı…

Mesela, bugün rengarenk çiçeklerle dolu baharın kırlarını görünce, hemen yatıp yuvarlanmak, gelir aklınıza. Ya da Sümela Manastırı’na çıkın, o yüksekte ruhunuz bir uçurtma gibi ormanların üstünden kayıverir. Ama o günlerde beyni kilisenin cinli/şeytanlı/kıyametli propagandasıyla yıkanmış insanlar, bu orman ve çiçekli kırları gördüklerinde, akıllarına şeytanlar, solucanlar, yani mahşer yeri gelirdi!..

Kilisenin ikinci silahı: Dışlamak/ aforoz etmekti. Bunu açalım.

Kilise insanlığa hepiniz günahkar doğdunuz çağrısı yapar. İnsanları günahkar olduğuna inandırır. Sonra, sizi günahlarınızdan ancak kilise vaftiz ederek arındırır, der.

Reddedilmesi imkansız çağrı budur. Çağrıya uymayıp kiliseye boyun eğmeyenler, şeytanlık, kafirlikle suçlanır. Cezası dışlamak, ya da ölüm.

Boru değil, bu teolojik teori, binlerce yıl hakimiyet kurdu. İnsanlığın beynini kıyametle yıkadı, sonra kıyamet tehdidiyle insanları kilise çatısı altında topladı. Sonuç: Üretmeyen, düşünmeyen, sinmiş, zavallı, paçavralar, çullar, çuvallar içinde sürünerek yaşayan milyonlarca Hıristiyan. Kolera. Veba. Hatta üretmediği için açlıktan kırılan, Mısır’dan buğday gelmezse, toplu ölümlerle tarihten silinen kasabalar. Yüzyıllar süren mezhep savaşları.

Bugün dünyayı yönetmeye kalkışan Amerikan/İsrail ittifakı kilisenin bu iki silahını kullanıyor. Yani batıda değişen bir şey yok. Birinci silahı, kıyamet, nükleer, dünyayı yokederim tehditleri ve Bağdat bombalanırken tüm Araplar’ın seyredeceği akşam dokuza ayarlanıp naklen yayın bomba görüntüleri. İkinci silahları, işte benim gücüm bu, hepiniz bana katılın, dışarıda kalanları yokederim.

Ozon delindi, karlar eridi, sular basacak gibi kıyamet senaryoları bilim adamlarınca söylenir durur, ancak asıl kıyamet senaryosu, nükleer silahlarda gizli.

Nükleer bomba atılabilir mi? Japonya’ya atom atılmıştı ama o günlerde bu silahtan başkalarında yoktu. Bilim adamları atılabilir diyemiyor, siyasiler de. Atarım diyen yok. Kimse atmaya cesaret edemez genel görüş. Niçin atılamaz sorusu başka yazıya kalsın.

Ancak atılamaz ise ellerinde neden tutuyorlar. Caydırıcı, tehdit, şantaj gibi laflar… Hadi milyonlarca insanı öldürdün, sonra. Başka neleri tetikleyecek. Kontrol edilemez. Hadi ettin, yüz tane şehri haritadan sildin. Sonra.

Bu tartışmalar dehşeti oluşturan kıyamet senaryolarına yol açıyor ve hem ABD’nin hem de bilim adamlarının işine geliyor. Böylelikle nükleer güce sahip olmakla değil, bizlerde uyandırdıkları dehşet, kıyamet, mahşer, yokedildik, dünya uçtu gibi fikirlerle iktidar kuruyorlar. Dehşet fikriyle bizi sindirmek ve çaresizce eteklerine sarılıp yalvarmamızı istiyorlar.

Mesela ortaçağların dini dogmaları gibi şu düşünceye bütün insanlığı inandırmış durumdalar: Ellerinde dünyayı yüzbin defa havaya uçuracak nükleer bombalar var!

Ufak at civcivler yesin diyeceğimiz bu saçma sapan düşünceye bütün insanların beyni ikna olmuşsa, artık, yepyeni bir karanlık çağın esaretine girmişiz, demektir.

Tam tersine, tarih bize bilimsel bir gerçeklikle gösteriyor ki, dünyayı yokederim, kıyamet, mahşer, cehennem, diyenlerin dünyada tozları dahi kalmadı. Aksine, bu saçma sapan fikirlere inanmayıp direnenler işte yaşadığımız bu dünyanın kırlarını bıraktılar.

Kilise de aynı kıyametten söz etti, ediyor. Ancak ortaçağ boyunca kıyamet görmedik. Bu sefer nükleerin gücüyle aynı tehdidi savuruyorlar. Ve senaryoları gittikçe dini metinlere, efsanelere, beyin yıkamaya, masallara benzemeye başlıyor.

Nükleer bomba atılabilir mi/atılamaz mı düşüncesi, dünya havaya uçurulabilir mi tartışmaları artık akla ziyan bir hal aldı, çünkü, akıldan çıkıp Allah var mı yok mu, İsa inecek mi benzeri gerçekötesi teolojik tartışmaların içine girdi.

Bu mantıkötesi, akılötesi, saçma sapan tehdit, şantajlarla bir büyük İsrail/Amerika imparatorluğu kuracaklarını sanıyorlar!

Tam tersi, asıl kıyamet, bu saçma sapan senaryolara inanıp sinmiş, çaresizce bekleşip ağlamış insanlarla oldu.

İşte insanlığın yüzkarası ortaçağ… Milyonlarca insanı işkenceden zulümden geçiren büyük karanlık çağ… Bu ossuruk palavra iddialarla kuruldu.

Peki, neden dünyayı yok ederim etmez mi sorusunu hep nükleer silahlara soruyorsunuz? Çiçeklere sorulacak sorunuz yok mu? Tek bir çiçeğin nasıl bir kudreti ve bilgisi var ki, onu görünce tüm tarihi ve kötülükleri ve beynimizde oluşan tüm kaygıları birden unutabiliyoruz. Çiçekler bu gücü kimden alıyor?

Bizler çiçekler gibi dünya yokedilemez fikrine inanıyoruz. Mesela bütün insanlar karar verip dünyadaki çiçekleri yokedeceğim deyip, dağları bayırları yolsalar, çiçekler bitmez, toprağın içindeki tohumlar?

İşte baharla birlikte şehirlerimize kırlarımızdan pespembe çiçekler taze tebessümleri, kokularıyla çıkageldiler. Hoş geldiler. Duru, sakin gülerek yüzümüzün içine-içine bakışıyorlar. Yüzlerinde kıyamet korkusu, üzüntü yok. Aksine güven içinde her biri.

Çok neşeliler. Şu Buda’nın yüzü gibi. Hepimizi üzen sıkıntılar, kasvet, ağrılar, telaşlar, hepsi için sadece ve tek bir tebessüm kafidir… diyen Buda’nın tebessümü gibi.

Bahar mı geldi, yoksa ortaçağ mı? Tıpkı ortaçağ insanı gibi bakıyorsunuz hayata. İşte bugün yemyeşil çiçeklerle örtünmeye başladı kırlar. Ama hepimizin kafasında bir ortaçağ dogması hakim, çiçekleri değil, mahşeri, dünya yokoldu, dehşet fikrini konuşuyor, beyninizi dolduruyorsunuz. Nükleerlere inananlar Amerika tarafına… Bahara inananlar kırlara!…

Birileri ha bire bahara ve dünyaya inancımızı yok etmeye çalışıyor. Oysa dünyamızın umurunda değil, milyonlarca asırdır kıyametten bu kirli kıyafeti sevmedi, giymedi, giymeyecek…

Akşam
17/03/2003

   Nihat GENÇ

06
Ara
07

Suç ve Sanat

Tarih: 16 Mayıs 2005 Pazartesi

Bu yazımı genç sanatçı ve genç yazarlar için kaleme alıyorum. Konusu, küçük kasabalar ve suç örgütleri ya da aynı şekilde, kapalı ideolojiler ve suç örgütleri.

Onlarca kasaba seçkininin tecavüz ettiği Remziye adlı kızcağımızın hazin ölüm hikayesini okudunuz. Buna can dayanmaz. Bu sütunlardan, bu nasıl vahşettir, bu nasıl canavarlıktır diye bağırmanın faydası yoktur. Sorun, bizim, kendi içimizdedir. Biz, kendi içimizdeki ahlaki sorunlarımızı çözmeye yanaşırsak, Remziye ve Remziyeler’e karşı toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.

Remziye öldü ve o kasabada birileri artık mutlu olmalı. Çünkü suç delili ortadan kalktı. Artık konuşamayacak. Kasaba böyledir. Binlerce küçük trajedi, arkadaşlık, akrabalık, namus, diyerek örtbas edilir. Kasabada herkes birbirine sarılarak saklanır. Herkesin birbirine bir işi düşmüştür ve işi düşenler gün gelir birbirlerini aslanlar gibi korur, zırhtan duvar. Tek bir itirafçı çıkmaz. Hesabımız, toplumadır, kasabaya değil diyen çıkmaz. Hesabım Allah’adır diyecek vicdan kasabalarda çok zor oluşur. Sımsıkı bağlıdır arkadaşlıklarına. 13 yaşındaki kızın sahibi ise yoktur. Arkadaşlıkları olacak kadar yaşamadı zaten. Ya da ‘acı çekiyorum’ gibi bir cümleyi kuramayacak yaştaydı. Çırpındı, tekmelendi, suçlandı, ortaya atıldı, taşlandı, küfredildi. Top yerine fare leşiyle oynanan mahalle maçı gibiydi. Ayaktan ayağa, duvara yapıştırıldı leşi.. Kanları kasaba duvarına yapıştı..

Ve sonuç, bir tarafta kasabanın namusu, diğer tarafta o zaten orospuydu laflarıyla fare leşini duvardan temizlemeye çalışan seçkin kasabalı.

Mutludur şimdi o seçkin kasabalı. Belki de yine okey masası etrafında laf açıldıkça, ‘ya boş ver, orospunun tekiydi, takma kafanı’ diyerek birbirlerine güç veriyorlardır.

Ancak, ‘orospuydu zaten’ diyerek de kendilerini bir ömür koruyamazlar. Arkadaş grubudur bu. Dayanışmadır, sadakattır, gizliliktir. Başkasına karşı yan yana gelmelidir, kasabanın namusudur.

Bir zaman sonra bu arkadaş grubu ‘alaycılığa’ başlamak zorunda. Yani, orospuydu zaten lafları yetmeyecek, küçücük kızın, kendi özel tecavüz anlarındaki hallerini ayrıntılarıyla birbirlerine anlatıp, espriler, fıkralar işin içine girecektir. Yani, arkadaşlıklarını ‘alaycılıkla’ koruyacaklardır.

Alaycılık parlak bir ışıktır. Suçu, kederi, kasveti, günahı, sorumluluğu, her şeyi unutturur ve alayı döndürüp döndürüp çeviren grubu korur.

Kasabadaki bu suç örgütünün içine girip onlara şöyle güç verenler de çıkar, ‘ya kardeşim, Hüseyin ağbi gibi kaymakama yapılır mı, onun bu kasabaya hizmetleri çoktur, turizme, tarihi eserlere düşkündür, o zaten küçük bir orospuydu, bir orospu bakın kasabanın ahlakını bozuyor…’

Yani, 13 yaşındaki kızı küçük bir kasaba seçkini, fare leşi gibi dışlayıp suçlayıp ciğerlerini, beynini ayaklarıyla çiğneyip yoketmeye devam edecek, çünkü Remziye’nin sadece kendisi öldü, suç kasabada yıllarca yaşayacak.

Suç, kasabada yaşıyorsa bizler bu örgütlü arkadaş çetesinin suçunu tanımamız lazım.

İşte böyle. Bunlar ülkemizde oluyor, yüzlercesi oluyor. Sessiz kalıyor, binlerce küçük kadını, kızı, kimsecikler duymuyor. Kast gibi duvar gibi çelik disiplin gibi dayanışmalı erkekten örgütler kendilerini koruyor… Dışarı bilgi sızmıyor. İtirafa kimse yanaşmıyor. Olan çocuklara, altta kalanlara, mağdurlara, kimsesizlere, zayıflara, çelimsizlere oluyor.

Peki, yazarlar toplum içine niçin çıkar. Toplum içinde olup bitenleri dert edindiği için… Toplumla, ya içinde büyüdükleri için, ya insanlık ailesinin parçası olduğu için, ya da hepimizi Allah yarattığı için, ya da bu toplumla, aynı dağlar, aynı çiçekler, aynı aileler, aynı geçmiş kültür, ahlak içinde yaşadığımız için…

Ve şüphesiz tatlı bir huzur duygusuna doğru ilerleyebilmek için…

Bu kasabanın seçkin suç örgütü, belki bizim de yazılarımızı okuyor, gazetemizin bulmacalarını çözüyordur. Hatta Kıbrıs konusunda fikir dahi tartışıyorlar, belki de Galatasaray başkanına kızgınlıkla küfür ediyorlardır. Yani, toplumun dertlerine heyecanlarına karışıyorlar.

Ama aynı adamlar, şeytani bir can sıkıntısının ya da kendi iç dünyalarına açıklayamadıkları ve hep üstü kapalı kalan sapıklıklarına doğru patlaya patlaya kendilerini kaptırıyorlar. Nasılsa kimse görmez, duymaz, demişler ve iç sıkıntılarını bu derin duvarlar arkasında heyecanlaştırmak için bir küçük kızı kurban seçmişlerdir.

Oysa, tam tersi, derin çözülmez kasvet anlarında dünyayı hepimize /herkese sevdirecek ortak şeyler bulabilmeliyiz.

Bu dünyada, en küçük hücrede, en dar yerde, en uzak kasabada dahi, bu dünyanın hepimizi ikna edici bir tatlılığı ve bir insanlık neşesi mutlaka vardır.

İşte biz yazarlar, bu neşe ve tatlılığın ‘itiraf’ olduğuna inanırız. İtiraf sadece kendinle, toplumla ve Tanrı’yla konuşmak değildir. İtirafın yani iç heyecanların yüksek, yüce, estetik biçimleri vardır..

Dünyayı sarsan yüzlerce sanatkar bir küçük kasabadan hiç çıkmadan o büyük eserleri yazmışlardır. Ya da eserlerinin içine girelim. Mesela ünlü bestekarımız Dede Efendi’nin ününü hala koruyan ‘Ferahfeza’ eseri gibi. Ya da yine Dede Efendi’nin meşhur diğer ayini şerifleri gibi.

Yüksek, yüce sanat eserleridir bunlar. İçimizdeki sıkıntıların estetik itiraflarıdır. İçimizdeki sıkıntıları bertaraf edici, temizleyici, arındırıcı, derinlikte fırtınalar yaratır..

Bu fırtınayı oluşturabilmek için cezbelere ihtiyaç vardır. Yani, toplumla, Allah’la, kendinle yoğunlaşıp, taş gibi ağırlaşıp, sonra o taş içinden kuş gibi fırlamak. Taş önce yosunlaşır, sonra içinden sular akar, sonra çakmaklaşır ve kıvılcımlar gözlerinizi, kalbinizi tutuşturmaya başlar. Ve melodi olarak fırlar, güzel söz olarak fırlar. Mimari eser olarak şekillenir.

Duyguların ateşini, söze, taşa, vicdana, ahlaka giydirebilmek… Bizler, yani, bu yüce sanat eserlerini izleyenler, en kalın mahrem duygusal örtülerin altında neler olduğuna baktığımızda, hepimizi içine alan dramatik ve şaşırtıcı şahaserlerle karşılaşırız.

Bizi kendine aşık hayran eden manevi bir iç evrenle yüzleşiriz. Ağlarız, kendimizi kaybederiz, şaraplaşırız. İçimizdeki ağırlık gider, taşın renklerini, dokusunu hissederiz, sonra, yosunlaşıp yeşillendiğini, içinden renkli gözyaşı suları aktığını…

Ancak, bu soylu yüce eserlerden tad almamız için başka şeyler de olmalı. Yani, siz de içinizi açabilmeli, kendinizi esere koyvermelisiniz. Zaten eserlerin bizleri yumuşatıp eritebilme özellikleri vardır. İçinizi açarlar. Açılabilmek için Tanrı’yla, kendinizle, toplumla ve olup bitenle gökkuşağı gibi ya da manolya yaprağı gibi incecik bir ruh haliniz olabilmeli.

İşte bu muhteşem eserler orada duruyor. Ferahfezalar, Saba Buselikler. Ayini Şerifler. Onların neden şaheser olduğunu dahi anlamıyor, hayatımıza hiç koymuyoruz. Bir karşılaşsak belki bizi de kor melodik ateşinin içine alıverecek.

Dede Efendi, yani Mevlevi dervişi İsmail Hamamizade… Dervişlik için babasının hamamını satan adam. Henüz genç yaşta çilehaneye kapanır. Yani, ayini şerifler bestelenmeden çok önce kendi içinde gizli ayinler tertipler…

Çilehaneye kapanma sebebi de budur. Gizli ve kendinizle olan ayininizde ciğeriniz, yüreğiniz, beyniniz etiniz tutuşmaya başlıyorsa… Yani tutuşabilme kıvamına gelmişseniz, siz artık, bir toplumun yüreğini yakabilecek yüce sanatkarın kendisi olmuşsunuz demektir.

Ancak.. Genç yazar kardeşlerim. Gizli ayininizde, kendi başınıza kaldığınızda, hala sakladığınız, koruduğunuz, gizlediğiniz, taraf tuttuğunuz şeyler varsa… Ve sizin arkadaşlarınız, takımınız, tekkeniz…dünyadan, toplumdan, insanlıktan ve kalplerimizden daha değerliyse…

Siz hiçbir zaman itirafa yanaşamazsınız. Yüksek sanatçılar şüphe yoktur ki gizli ayinleriyle mekansızlaşmış sanatkarlardır. Onlar bir arkadaş grubuna göre, tarikata göre, kasabalıya göre konuşmazlar… Bu yüzden onların eserleri bugün bütün insanlıkla konuşur.

Ve kasaba sıkıntısının ucu bucağı yoktur. Korkunç bir kuvveti vardır. Ve etrafınızda olup biten şeyleri kendinize karşı, düşmanca görmeye başlar, 13 yaşındaki küçücük kızları dahi fareleştirip leşlerini hırsla çiğnemeye başlarsınız…

Şimdi, bu yazdıklarımdan ne anlam çıkıyor. Özetleyeyim…

Ülkemizde 13 yaşındaki kızları orospulaştıran ve fareleştirip öldüren yüzlerce küçük kasabalar var. Yazarların bu küçük kasabalara karşı tavrı ne olmalı…

Ve aynı ülkede ölünceye kadar dinleyebileceğim Dede Efendi’nin ayini şerifleri gibi soylu yüce eserler de var…

Ben bir insan olarak, 13 yaşındaki kızın bu trajik akıl almaz insanlık dışı hallerini görmezlikten gelebilirim. Umursamaz davranabilirim. Kendi bencil huzurum için yüce eserler dinleyip, mutlu olabilir (miyim?)…

Hayır! Konformist bir hayat anlayışıyla bir kenara çekilemeyiz. Modern insanın sıkıntısı burada. Yüce bir eserden tad alabilmek için, topluma ve kendine ve Tanrı’ya, tıpkı o yüce eseri oluşturan sanatkar gibi, içimizdeki gizli ayinle ciddi bir hesaplaşmamız olmalı. Yoksa, Soros, hepimizden zengin, dünyanın en büyük bestekarlarını odasına çağırıp onların müziğiyle uykuya dalabilir..

Ya da arkadaşınıza gidip ben şu eseri dinledim diye hava atarsınız, ama, o eseri besteleyen sanatkarı hiç tanımamış olursunuz.

Eğer o yüce eserlerin içindeki ruh çırpınışlarını anlayamazsam, o eserlere hiç yazılmamış gibi davranmış olurum. Yani, dünyanın güzelliklerinden habersizliğim devam eder.

Yani, bir iç huzur için, çağların içinden yüzlerce sanatkar zincirlenerek bugüne yüzlerce eser taşıdı. Bu soylu sözleri, melodileri, rüzgarı, aşkı, hiç tanımadan bu dünyadan gitmek olur mu?

Ancak eserlerin iç yasaları vardır. Yani, ‘ahenk’ olmadan hiçbir sertlik çözülmez. Eğer, şiddetli ıstıraplar taşıyorsak, önce bu şiddetli ıstırapların edebi, melodik, ritmli hallerinden düzenlerinden haberdar olmalıyım.

Ve o zaman.. Bu ahenk içindeki eserlerin, bana itirafı öğrettiğini, konuşmayı öğrettiğini, bana söyleyemediklerimi cesurca söylettiğini görürüm. Artık beni kimse tutamaz. Kuş gibi hafiflerim.

Karşımdaki ağbiye, kasabaya, çirkin namusuna, despot ahlakına aldırış etmem… Gülüp geçerim. Ya da karşılarına çıkacak bir gücüm olur, bağırırım.

Yüce eserlerin söz ve melodi düzenlerini inceleyenler, bu söz ve melodilerin taşıdığı ahengin içimizdeki çok derin uyumla esrarengiz bir aşk ilişkisine girdiğinden söz eder. Böyledir.

Yani, esrar perdesi altında gizlenmiş şeytani derinliklerde başkaları ‘sapıklaşırken’, soylu sanatkarlar, bu şeytani derinliklerden Tanrı’nın ellerine dokunan sonsuzluğa uçuveren cezbelerle inip çıkar…

Eser dediğimiz şey ilahi iç düzenin sanat haline dökülmesidir. Bu yüzden eser sahibi olmayan insanlar anlaşılmaz, karmaşık, kaosa ve ahlaksızlığa yatkın insanlardır. Eser sahibi olmamız gerekmez. Soylu eserleri izleyerek onların estetik düzenini içimize almaya çalışırız.

Biz yazarlar dünyanın bin türlü meşgalesi içinden soylu edebiyatı seçmemizin sebebi de budur. Yüce eserler yazan, okuyan, izleyen herkesle eşitlik, kardeşlik, iç ahlak gibi insani sorunları insanoğluyla tartışıp bölüşmeye çalışırız.

Velhasıl… Bu satırlar gazete yazısı için fazla. Hepimiz isterdik, o küçük kızın, ayini şeriflerden haz alan genç bir kadın olmasını. Hepimiz isterdik, o küçük kıza tecavüz edenlerin, Ferahfeza gibi yumuşak, melodik dünya genişliğinde huzurlu insanlar olmasını…

Ama olmuyor. Olması için birkaç yüz tane daha küçük kızımızın orospulaştırıp fareleşmesini bekleyemeyiz.

Bugünden, yazmaya başladığımız ilk günden itibaren, itiraflara hazır olmalıyız. Arkadaşlarımıza, tekkelere, liderlere, kasaba namusuna, kastlara, duvarlara karşı gelerek, kendi iç ayinlerimizden başka ‘hesap’ ‘vicdan’ aramamalıyız…

İçimizdeki o kutsal ayinde, ağbi, aile, kasaba, arkadaşlık, taraf tutma, benim adamım, hiç yoktur.

O kutsal ayinde bu dünyaya niçin geldik, ne yapıyoruz, çiçekler bana söylüyor, sorumluluklarımız nedir, neleri övmeli, bu tatlı iç resmimizi başkalarına hangi formlarla anlatabiliriz endişesi vardır…

Ve bilelim. Ferahfezalar’ı besteleyenlerin dünyasında değiliz artık! Bir takım telefonlar, medya, şöhret, bilmem neler’in dünyasındayız. Yani, artık içimizdeki ayini düzene sokmak, zordur.

Şüphesiz toplumumuz birkaç yüz yıl daha suçlarıyla örgütlenmiş bu canavar kasabalarıyla birlikte yaşayacak. Ve küçük kızlarımız birkaç onyıllar, yüzyıllar daha fareleştirilip bu toplumdan parçalanarak dışarı atılacak…

Ama devreye girebilir, tutuşabildiğimiz kadar tutuşabiliriz…

Kabul edelim ki, çocuklarımıza hayat güzeldir diyebilmemiz için, önce bu güzel hayatın bir güzel düzeni olduğuna, bir ilahi iç neşesinin diliyle güzeldir diyebilmemiz için, önce bu güzel hayata kendimizin de inanması gerekir.

Yani, kendimiz itirafa yanaşamadıysak, çocuklarımıza, Tanrı’ya, topluma söyleyecek sözümüz yoktur.

Yoksa, işte bir yazı daha yazdım. Telifini alırım, yarın başka laga luga yazılar yazarım, yine telifimi alırım. Ve pastaneye gidip muzlu dondurmalardan tıksırıncaya kadar yerim, sonra kasetler alır sabaha kadar dinlerim…

Yani, bir iç ortaklığım, bir iç neşem olmadan her şeye bakar, her şeyi dinlerim…

Şüphesiz, herkesin sanat tarzı, kişilik tarzı aynı keskinlik ve derinlikte olmayabilir. Ama iyi kötü her sanatçının kendi başına kendi iç örtüsünü birazcık kaldırabilecek bir iç neşesi olabilmeli…

İşte, ben de, o suç örgütüne dönüşen kasabaların, ideolojilerin içinde büyüdüm. O suç örgütlerini içimde ve dışımda yırta yırta eserler yazmaya çalıştım…

Bunları kahraman bir yazar olmak için değil, sizlere göstermek için hiç değil, sadece, içimdeki o gizli ayini usul usul bestelemek için yaptım!..

Yoksa yazar olmak için yola çıkıp bir suç örgütünün üyesi olup ömrümüz o örgütü savunmakla geçer.

Şüphesiz Remziye’nin yaşadığı kasabada Yunus Emre’nin, Mimar Sinan’ın da adını bilen seçkinler vardı. Ama bu muhafazakar seçkinler Yunus Emre’ye laf edenin anasını diye bir raconla anlıyordu ahlak ve neşeyi.

Ve seçkin kasabalının fikirleri zaman içinde değişebilir. Dün Remziyeler’e komünist diyorlardı, bugün orospu derler, yarın faşist derler…

Fikirler değişebilir. Ve bizler bugün, Şekspir ve Dede Efendi’nin ideolojilerine, dünya görüşlerine şüphesiz inanmayız.

Ama onların iç neşeleri ve iç ateşlerini içimize almak isteriz. Ve onlarla içeriden bir insanlık zinciri kurmak isteriz… Ve bu ilahi iç ateşi ülkemizin bütün karanlık kasabalarına ve oranın bütün mağaralarına yaymak isteriz.

Remziyeler’in karanlık kasabalarına bu yüce eserler, ahlak hiç girmemişse, bizler de bu anlaşılmaz yazılarımızla, bu sapık seçkinler gibi tuhaf bir kastın üyeleri oluruz.

Genç kardeşlerim. Bu yüzden, yazarlığa giriş için ilk cümlemiz şudur: İtirafta kudret ve neşe vardır…

O zaman dünyanın dertlerine ve sevinçlerine ortak olabiliriz. İşte o zaman içimiz içimize sığmaz olur.

İçimiz içimize sığmaz oldukça, yazmaya, şakımaya, yontmaya başlayıveririz…

Yazarlıktan benim anladığım bunlardır. Tabii ki sizler, kasabanıza, hemşehrilerinize, arkadaş ve ağbilerinize sahip çıkmakta hür ve serbestsiniz!..

Akşam
16-06-2005

06
Ara
07

Kapitalizme Yumruk Atmak Elimizde

Dünyanın gerçek kara delikleri, karanlık bölgeleri, insanlığın emeğini, kazancını çalan 150-200 Amerikan şirketidir!

Amerika hem iktisadi sisteminin hem de tek, küresel bir imparatorluğa dayalı siyasal sisteminin doğru, gerçek, kaçınılmaz olduğunu söylüyor! Bu iki çift laf, dünyanın en büyük yalanı olarak büyük tepkiler görüyor! Kısa vadede Amerika’nın askeri gücüne karşı yapabileceklerimiz sınırlı, ama uzun vadede hem askeri hem de iktisadi olarak bu topraklardan pıllarını pırtlarını alıp kaçmak zorunda kalacaklar!

Nasıl?

Amerika, kapitalizmden, sömürüden, kölelikten başka alternatif yoktur diyor. Vardır. Adı da ekonomidir. Ekonomi ile kapitalizmi ayırıyoruz. Çünkü bir disiplin, bir bilim dalı, bir hayat döngüsü biçimi olarak ekonomi ile kapitalizmi sömürü ve yıkım getiren işleyişi farklı şeylerdir.

KATLİAMCI, SAVAŞÇI, YIKICI ŞİRKETLER

Amerika’nın kapitalizm dediği, 150-200 şirketin dünyayı istilasıdır. Bizim ekonomi dediğimiz, dünyayı çekip çevirecek, alınterine, titizliğe, ahlaka, paylaşmaya, helal kazanca dair işleyiştir.

150-200 şirketli bu sistem, dünyanın en büyük hava ve kara gücüyle kendini kabul ettirmek istiyor. Topyekün bir savaşı göze alarak ve ölümüne bir mücadeleyle bunun karşısında olacağız!!!

Amerika diyor ki, “İran, Irak, Suriye, Afganistan dünyanın kara delikleridir.” Hayır. Dünyanın gerçek kara delikleri, karanlık bölgeleri, insanlığın emeğini, kazancını çalan bu 150-200 şirkettir. Onların gizli, entrika dolu, zifiri karanlık işleridir. Onların Firavunlaşmasıdır.

Dünya serveti ve hazinelerini bu 150-200 şirket ele geçirdi. Bu şirketlerin her biri, onlarca Afrika ve Ortadoğu devletinden daha zengin! Hepsinde ihtilaller yapacak, soykırımlar yapacak, iç savaşlar çıkaracak, katliamlar yapacak büyük, siyasi, gizli kudret ve güç var.

PENTAGON: SİLAHLI ŞİRKET SÖZCÜSÜ

Acilen, bu şirketlerin kurumsal yapılarını sorgulamalı, binlerce yazı yazmalıyız. Bilimsel makalelerle, ciddi analizlerle, sıkı eleştirilerle bu şirketlerin üstüne yürümeliyiz.

Pentagon’un, Beyaz Saray’ın tüm dünyaya ilan ettiği savaşın asıl gerekçesi bu şirketlerdir. Bize “Başka ekonomi modeli yok, başka özgürlük yok, başka hayat yok” diyorlar, “tek model budur, herkes diz çöküp bunu kabul edecek, tüm insanlık boyun eğecek, benim borum ötecek, benim kurallarım geçecek” diyorlar. “Şu anda hepinizin evinin yanındayım, kuralları çiğneyenleri çevirip, sıkıştırıp, öldürerek yok edeceğim” diyorlar!

Halbuki bizim bu topraklarda bin yıldır uyguladığımız bir ekonomik düzen vardır.

Onların sisteminde, bir tek şirket hem turizm yapacak, hem madencilik, hem su satacak, hem meşrubat işine girecek, ve aynı insan üçbeş büyük TV.’nin sahibi olacak… Modelleri bu.

EKONOMİK DÖNGÜ, HAYATİ DENGE

Bizim modelimiz ise şu: Bütün bu işlerin her birini ayrı ayrı insanlar yapacak. Bu işler binlerce patrona dağılacak.

Böylece üretim süreçleri insani, doğal, heyecanlı, neşeli, hakiki, bereketli hale gelecek. Tıpkı bin yıldır Abbasi, Emevi, Osmanlı medeniyetlerinde olduğu gibi.

Ekonomik güç bir tek adamın elinde toplanınca, siyasi güç de onun eline geçer. Savaşları da o yönetir. Binlerce insanın ayrı ayrı kendi işine sahip olması halinde demokrasi işlerlik kazanabilir. Herkesin fikri, oyu, görüşü, dikkate alınır, hayat dengeli bir biçimde akar…

İSLAM NE DİYOR?

Bir tek insan kontrol edemeyeceği büyüklükte şirketlerin sahibi niye olur? Neden olsun? Bir tek insan kontrol edemeyeceği büyüklükte servetin sahibi niye olur? Neden olsun? Okumuş, tahsil görmüş, bilgili, genç, enerjik milyonlarca insan neden uzaklardaki, karanlıktaki bir patronun hizmetinde çalışsın?

Bizim yaşama formülümüz, paranın insanı boğan, öldüren, çıldırtan bir yaratık haline gelmesine izin vermez. İslam’ın ekonomi düzeni de budur. Yıllarca faizsiz bankacılık tartışıldı. Bunlar saçmalıktan başka bir şey değil. Ahlaksız ekonomi olmaz. Paylaşım esasına dayanmayan her yöneliş bizi Amerikan köpeği, kapitalizmin kölesi durumuna düşürür!

Ben bunları uydurmuyorum. Babalarımızın yaptığı işi söylüyorum. Şam’ın şekeri ağzımızın tadıdır, Arab’ın yüzü bizim aynadaki yüzümüzdür. Patron olacaksa ustası olduğu işin patronu olacak, diyorum.

Amerika’nın katliamlarına, canavarlığına direnmek, hakiki Amerikan karşıtlığı bu ekonomik meseleyi çözebilmekle mümkündür. Başka da çaremiz yoktur.

06
Ara
07

Srebrenica

Tarih: 21 Temmuz 2005 Perşembe

Bosna Dayanışma Grubu’nun Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü nedeniyle düzenlediği bir hafta süren Bosna ziyaretine katıldım.

Sırp vahşeti olarak tarihe geçen ve ikiyüzbinin üstünde Boşnak Müslümanı’nın katledildiği yerleri gördüm. Savaş müzelerini, işkence delillerini, her biri, insanlık utancı katliam fotoğraflarını ve hala kurşun, top mermi izlerini taşıyan yapıları gördük.

***

Akşam Gazetesi yönetimi, yeni sayfa düzeni planı olarak, artık yazılarımı daha kısa yazmamı rica etti. Yani, gazete yazısı ölçüsünde kaleme almam gerektiği söylendi. Oysa, Akşam Gazetesi yönetimi, beni yazar olarak davet ettiğinde, ben, kendilerine, dergi yazarı olduğumu, gazete yazısı yazamayacağımı, bu yüzden, gazete yazarlığı yapmayı hiç düşünmediğimi söylemiştim. Israr ettiler. Ortak bir noktada anlaştık. Ayrıca yazılarıma asla karışılmadı. Ayrıca son derece samimi bir diyalog kurdular benimle. Geçen zaman içinde bana gösterdikleri yakın ilgiden dolayı üstümde hatırları kaldı. Bu yüzden kısa yazı yazma becerim olmadığı halde, Akşam yönetiminin bu ricasına ayak uydurmaya çalışacağım. Bilmem becerebilecek miyim? Çünkü ben kısa yazıya hayatım boyunca inanmadım. Kısa yazarlığın gazetelerde bir süs çiçeği deseni olmaktan öteye gidemediğine ve asıl önemlisi, kısa yazının yapısı gereği yazarları ‘ideolojik’ ve ‘dogmatik’ yazmaya zorladığına inananlardanım. Ancak yazarlar kendilerine samimi davranıldığı zamanlar inanmadıkları işleri yapmaya kendilerini zorlarlar. Çünkü hayvanlarla insanlar arasında, sadece insanların konuşması, gülmesi, düşünmesi gibi farklar yoktur. Hayvanlar dışkılarını rahatlıkla ve sereserpe her yere bırakır. Oysa insanlar otobüste, sokakta zor durumda kalacağını düşünerek bu işi düzenlemeye çalışır. Yani, insanların hayvanlarla arasındaki en temel fark ‘ıkınma’dır. Biz insanlar, her sabah ‘ıkınarak’ hayata başlarız, Metebolizmamızı, işimize ve zamana ve dışardaki düzene ayarlamak için.. Birazcık ıkınmadan bir zarar geleceğini sanmıyorum ama bir sabah keyfi yaşayacağımı da düşünmüyorum. Şöyle bir veciz cümleyle bu notumu bitireyim. İnsanlardan bazıları metabolizmalarıyla düşünceleri arasında düzen tutturamayıp sağa sola ve olmayacak yerlerde boşalttıkları için yazar olmuşlardır!..

Bosna Dayanışma Grubu’nun Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü nedeniyle düzenlediği bir hafta süren Bosna ziyaretine katıldım.

Sırp vahşeti olarak tarihe geçen ve ikiyüzbinin üstünde Boşnak Müslümanı’nın katledildiği yerleri gördüm. Savaş müzelerini, işkence delillerini, her biri, insanlık utancı katliam fotoğraflarını ve hala kurşun, top mermi izlerini taşıyan yapıları gördük.

Sırplar’ın elinde Yugoslav ordusunun silahları vardı ve Boşnaklar silahsızdı. Sadece silahsız değil, dik dağlarla çevrili küçük kasabaların ortasında savunmasız topa tutulup öldürüldüler.

Dik dağların ortasındaki minik kasabaların coğrafik yapısını gördüğünüzde, Müslümanların sığınacak, gizlenecek, kamufle olacak, ya da siper alacak bir tümsek ya da sırtlarını verecekleri bir cami duvarı bulamadan öldürüldüklerini görüyorsunuz. Bu talihsiz coğrafya yüzünden ortada keklik gibi avlandılar. Evet, bu büyük av partisini dünyanın egemen güçleri seyretti. II. Dünya Savaşı’ndan bugüne Avrupa topraklarındaki en büyük soykırım! Bu akılalmaz av partisine Sırplar hala zafer, kahramanlık, diyor.

Tarihin tartışacağı, belgelerin konuşacağı, siyasilerin karar vereceği bir şey yok ortada. Vahşet işte orada, ortada!

Bu vahşete insanlığın susması şu anlama geliyor. Bugün artık net bir şekilde biliyoruz ki, bu sessizliği Batılılar ‘siyasi bir plan’ olarak düzenledi. Yani, Sırplar’ın hedefi olan, Osmanlı mirasının çoluk çocuk cami köprü kazınması ve son Osmanlı çocuklarının yokedilmesi düşüncesi sadece Sırplar’ın savaş planı değildi.

Bugün, Srebrenica soykırımının onuncu yıldönümü için Kofi Annan, Wolfovitz ve İngiliz Dışişleri de oradaydı. Bir konuşma yaptılar. Konuşmaları içinde ‘insanlık’ gibi kelimeler vardı.

Ama gerçekte ‘insanlık’ gibi kelimeleri Batılılar artık bu soykırım törenlerinde kullanamıyor. Bu yüzden tören alanına koskoca Avrupa’nın binlerce hukuk, vicdan, işkence kurumlarından gelen olmadı. Şu bizim Diyarbakır’a koşanlar, ya da, başına ‘insanlık’ ‘insanlar’ ‘insan örgütü’ ibareleri taşıyan örgütlerden yoktu!..

Bizler, Srebrenica’da şimdi, yeni yeni toplu mezarlardan çıkarılan üç/beş yaşlarındaki kız çocuklarının, yani, sadece kafası, bacağı, bir parçası bulunmuş ceset parçalarının doldurulduğu tabutları toprağa verdik.

Geçtiğimiz on yıl içinde sınırlarımız etrafında, Bosna’dan Çeçenistan’a, Afganistan’a, Irak’a, Filistin’e şöyle genel bir fotoğraf çekin. Kaç milyon Müslüman öldürüldü? Neden dünya devleri coğrafyanın bu bölgesine odaklandı. Neden ölenlerin hepsi Müslüman!..

Batının, içinde nükleer bomba olmayan özgürlük cinsi yok mu? Batının içinde Sırp vahşeti Felluce bombaları olmayan demokrasi türü yok mu?

Yok! Çünkü, son on yılda Batı’nın hedeflediği aslında despot liderler, El Kaide, Taliban değil… İkiyüzbinin üstündeki Boşnak’ın ya da Felluce’deki çocukların bunlarla ne alakası var!..

Adını koyalım. Son on yılda sınırlarımız etrafında olup bitenlerin adı: Yavaş çekim bir üçüncü dünya savaşıdır. Bu savaş Müslümanları yok etmek savaşıdır!

Bu üçüncü dünya savaşının tarafları bellidir. Bush ve Blair’in yanında olanlar, onların yaptıklarına susanlar, seyredenler, etnik, bölücü, ideolojik örgütleri destekleyenler, ya da Felluce’den Afganistan’a ‘İslam/terör’ bahanesiyle saldıranlar!

Söz verdik, kısa keseceğiz. Ama ben Sırplar’ı sevdim. Çünkü Sırplar hala düşman. Hala katletmek için fırsat bekliyor. Yani, adam gibi niyetini söylüyor. Sırp denilen katliamcı, hedefinin, Osmanlı mirasını camiisinden bebeğine kadar kazımak olduğunu hiç saklamıyor…

Bu yüzden Sırplar’ı harbiliklerinden dolayı sevmek lazım. Bizi asıl uğraştıran fikrini Sırplar gibi söylemeyenler. Bazı aydınlar. Sırplar gibi açık, net, ortada ve aleni konuşmuyorlar. Bir o yana bir bu yana yalpa yapıyorlar. Kimin yanında konuştukları müphem. Biz bu aydınları kaypak, tutarsız diye suçluyoruz ama yanılıyoruz. Onlar bu üçüncü dünya savaşında yerlerini almış ve hangi plan içinde hangi örgütleri desteklediklerini iyi biliyorlar…

Bakın Cengiz Çandar bey, Diyarbakır’da, bir konuşmasında ne kadar berrak dillendiriyor düşüncelerini: ‘Japonya’ya atom bombası atılmasaydı Japonya’ya demokrasi gelemezdi. Alman şehirleri bombalanmasaydı Almanlar Nazilikten vazgeçip demokrasi öğrenemezdi.. Felluce’ye bombalar düşmezse Araplar demokrat olamaz…’

Sırplar gibi Çandar beyi de kutlamak lazım. Çünkü, açık, net, ortada, aleni konuşuyor. Korkmamız gerekenler, düşünceleri arasına hala ‘insanlık’ ‘özgürlük’ insan örgütü, barış, gibi kelime ve kavramları geçirenler..

Akşam
21/07/2005

   Nihat GENÇ

06
Ara
07

Araplar İnsan Değil mi

Araplar İnsan Değil miNihat GENÇNihat GENÇ

SKY Türk TV’de haftalık konuşmalar yapıyorum, geçtiğimiz haftalarda izlenme oranları geldi. Neye uğradığımızı şaşırdık, çünkü, olağanüstü yüksek rakamlar çıktı. Benzer programların bir/iki/beş katı değil, elli kat büyük izlenme oranı.

Nihayetinde bir yazar konuşuyor. Ve bir eğlence programı ya da bir dizi değil. Bu olağanüstü izlenme oranının sebebi nedir? İlerki yazılarımda bunu da tartışırız.

Ancak, birşey dikkatimi çekti. Leman Dergisi’nde yazdığım on beş yıla varan maceram içinde kitaplarımın çoğunun on baskıyı geçtiği halde çok satanlar listesinde yer almadığını sıkça şikayet etmişimdir. Şimdi aynı şey ekranda oluyor. Bu kadar yüksek ve görülmemiş izlenme oranı ortada.

Buna rağmen medyanın ekranlarla ilgilenen köşelerinde ses yok. Ekranları değerlendiren onlarca köşe yazarı yine bu yüksek izlenme oranlarını görmezden geliyor. Yani değişen birşey yok. Kitap yazıyor yüz binlere ulaşıyorsun sansürlüyorlar, ekranlarda yüksek izlenme oranlarına ulaşıyorsun, yine yok sayıyorlar.

Anlaşılan o ki, medyanın köşeleri bu sansürünü, sessizliğini, yok saymasını sürdürdükçe izlenme oranlarımız katlanıyor.

Medyanın benim yazı görüşlerimi sansürleme, boğma, yok sayma girişiminin tarihi uzundur ve sebepleri ortadadır. On beş yıl aralıksız bu sütundan dövdüm onları. Ancak beni boğamadılar. Konuşmalarımı ve yazılarımı bu anlamlı yok saymalarına rağmen en yüksek tepeden sürdürüyorum. Allah bizi utandırmasın.

Neyse. Her hafta Ne Var Ne Yok programına çıkıyorum ve SKY TV’nin editörü Serdar Akinen sorular soruyor. Bazen söylediklerime ben de inanamıyorum. Serdar Akinen henüz tek bir cümlemi sansürlemiş değil. Ne söylüyorsak aynen yayına giriyor. Ama bazen ekrandan söylenmeyecek şeyler de sansürsüz izleyiciye ulaşıyor.

Şöyle. Geçtiğimiz haftalarda Serdar Akinan yine beni karşısına aldı. PKK terörü, Kuzey Irak, ortam gergin, linç, taşlama, saldırılar deyip… “Türkiye nereye gidiyor?” diye sordu.. Bakın, dedim, bu soruya ancak bir Temel fıkrasıyla cevap verebilirim dedim.. Ve aşağıdaki fıkrayı ekrandan anlattım..

Temel doksan yaşına gelmiş ve eşi Fadime’ye dönüp, yahu Fadime biz o işten yapmayalı çok oldu.. Fadime, vallahi otuz yılı geçiyor ne yapıyorduk ben de unuttum. Gel bir bakalım.. Temel Fadime’nin yanına sokulmuş. Ve birdenbire bir titreme tutmuş, Temel’de içten gelen bir sarsıntı.. Fadime korkmuş. Temel ölüyor mu? “Ne oluyor Temel niye böyle ölecek gibi titriyorsun?”.. Temel: “Vallahi Fadime ben de bana ne olduğunu bilmiyorum. Ya geliyrim, ya gidiyrim…”

Sonra Serdar’a dönüp, Türkiye’nin nereye gittiğini ancak böyle cevaplayabilirim, ya geliyruk, ya gidiyrik..

Bu fıkra yayınlandı ancak anlattığımız her fıkra yayınlanmıyor. Tabii ki yayınlanmaz, ağır müstehcen.. Şimdi yayınlanmayan fıkrayı burada anlatayım. Serdar Akinan, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin getirdiği/götürdükleri nelerdir diye sordu..

Cevabım yine bir fıkraydı. Temel ve beş arkadaşı yolda yürürken bir fahişe görmüşler. Ancak beş kişiler, kız ise tek kişi. Ne yapalım demişler. Kızı yatağa atar lambaları söndürürüz, demişler. Ve beş kişi kızı yatağa atmışlar..

Ancak bir kaç dakika aralıklarla Temel’den bir bağırtı geliyor, Temel: “Yahu durun uşaklar..” Bir kaç dakika geçiyor, Temel: “Yahu durun uşaklar”.. Temel sonunda dayanamamış yakmış lambayı: “Yahu uşaklar, durun yahu, tuttuğumuz bir tane meme, yediğimiz on tane .arak..”

Tabii bu fıkraların ekrandan yayınlanma şansı yok. Bu yüzden ailevi fıkralar anlatabilmeliyiz.

AB, AB diye kudurmuş yazarlarımızın yanısıra bir de AB uzmanı, AB analisti, gibi falan, AB vakfı yöneticisi gibi yerlerden maaş alanlar var. İnsan denen yaratık Avrupalılar’ın ettiği bu kadar ağır, küstah lafları kaldırır mı, yer mi? Bunların yüzleri bile kızarmıyor. Annemin bir lafını unutmam. Mutfakta hamsiler unlanmış tavada kızartılıyor. Ben de balıkların solucanlarını kurcalıyor, oynuyorum. Anneme: “Anne, bu hamsilerin beyinleri var mı, varsa nerde?” diyorum.. Annem: “Oğlum beyinleri olsaydı, şimdi tavada olurlar mıydı?”..

Ancak kabul edelim ki bu uzman, analist, vakıf yöneticisi gibi herifler zeki adamlar. Bir Avrupa Birliği gargarasına lafı getirip maaş alıyorlar, ekranda şekil oluyorlar, büyük adamlar gibi konuşuyorlar, daha ne olsun…

Üstelik siz karşılarına çıkıp ne kadar ciddi laf söyleseniz, sizi yok sayarlar, aşağılarlar, cehaletle suçlarlar. Böyle de .ötümün kenarı herifler. Şimdi Avrupa Birliği’nin aşağılayıcı laflarını gördüler, yani, analarının .mını gördüler, ama hala oydu buydu şuydu diye küstahca laflarını sürdürüyorlar..

Aklıma bir hikaye geldi, bir sömürgecilik deneyimi, İngilizler, Hindistan’da sömürgeciliklerini savunacak Hindu yazarlar yetiştirmek ister. Tartışma şudur, İngiliz tezlerini İngilizce mi yoksa Hinduca mı anlatalım.

Bu ciddi bir sıkıntıdır. Çünkü milyonlar Hinduca biliyor.. İngilizce anlatmaları için yazarların beş/on yılını İngilizceye vermeleri gerekiyor, yani zaman kaybı.. Sonunda şu neticede anlaşırlar. İngilizce verelim. Çünkü İngilizce öğrenmek zeki insanların işidir, zaten, biz ancak zeki insanlarla işbirliğine girebiliriz.

Üstelik Hindular, dillerinin gereği, yani dilleriyle bağlantılı geleneklerinden dolayı “ahlaktan” uzaklaşamazlar.. Ahlaktan uzaklaşmaları için dillerinden kopmaları lazım. Ve ahlaksız ve zeki insanlar bizimle çalışmak için milyonlar arasından elenerek yetişir..

Bu aşağılık küstah işbirlikçi heriflerin ortak özelliği budur. İşte Ermeni Konferansı’nda da ortaya fırladılar. Bu adamlara yüzlerce soru sorun hiçbirini asla cevaplamazlar. Bunlar otomatiğe bağlanmış baykuşlar gibi hep aynı şeyi size söylerler. Siz de onlara tekrar yüzlerce ayrıntılı soru sorarsınız, ama, yazılarında, konuşmalarında, köşelerinde bu sorulara bir küçük cevap asla yoktur, ama, onlar beyinlerini yıkadıkları o malum konuyu döndüre döndüre yine size sorarlar.

İşte sömürge bilimi, sömürge demokrasisi bu, onlar tek soruları hergün her şekilde ifade özgürlüğü adı altında soracak, sizler yüzlerce ayrıntılı sorunuzdan tek birini söyleyemeyeceksiniz.. Geçelim bu zavallıları, bunları en iyi Araplar tanır!..

Araplar’ın da batıyı tanımada büyük şanssızlıkları vardı. Bizim karşımızda bu işbirlikçiler nasıl çok kötü küstah örneklerse, Araplar’n içlerinde Lübnan’daki Hristiyanlar aynısıydı.. Talihsiz Araplar Lübnan’daki Hristiyan tüccarları tanıdıkça, batıya olan endişeleri büyüdü. Çünkü Lübnan’daki Hristiyanlar (Maruniler), ki, Arap kökenlidir, ancak, müslümanları hiç sevmezler, burunları havada ve küstahca konuşurlar. Mahallelerini ayırırlar. Üstelik allem gullemli ticaretle Orta-Doğu’nun bütün kaçakçılığı ellerindedir. Bu hristiyanlar kendilerini Arap olmalarına rağmen ayrı bir halk olarak görür. Batının silahını alırlar, hamileri Avrupa’dır. Batıyı arkalarına alıp müslümanı dövmeye, dışlamaya, öldürmeye çalışırlar. Ki, Beyrut İç Savaşı’nda Hristiyan falanjistlerin katliamları ortadadır. Ve bu Hristiyanlar biz batılıyız, laik, çağdaş değerlere sahibiz diye de kasılırlar. Her türlü üçkağıt, tüccarlık, burnu havadalık, toplumu, coğrafyasını aşağılama onlarda..

Şimdi Araplar bu adamlara bakıp nasıl bir Avrupa, batı eğitimi, görgüsü alabilir, ya da bu adamlar üzerinden batıyı derinliğine tanıyabilirler? Araplar bunları gördükçe şok geçiriyor, bu yüzden, Araplar batılı kelimesini kullanır kullanmaz, yanında hemen “küstah” kelimesini yazarlar!.

Şimdi Lübnan’da hristiyan çocuklar güya özgürlük, güya turuncu atkılar Suriye’yi protesto ediyor. Bu gençlerden hiç birinin tüccar Hristiyan falanjist babalarının Araplar’ı yüzlerce yıldır yaptığından haberi yok.. Bazen bu Beyrutlu hristiyan çocukları İstanbul’a eğlenmeye uçakla gelirken görüyorum. İçimden onlara, henüz onaltı yaşında uçaklar dolduruyor eğlencelere koşuyorsun İstanbul’a!.. Oysa, Filistinli Arap çocukların uçağa binmesi bir hayal.. Neyse..

Son iki yüz yıllık dünya tarihinde Araplar kadar acı çeken, Araplar kadar saldırıya uğrayan, emperyalizmin Araplar kadar mağdur ettiği bir başka halk var mıdır? Araplar dünyanın üstlerine çullandığı bu son iki yüz yıllık şokun bitmesini nafile bekliyorlar.

İşte yine Irak’ta iç savaş.. Zaten on yıl önce yine Arap Saddam, Amerika’nın kendisine verdiği sözle gazla Kuveyt’i işgal etmemiş miydi? Filistin ortada. Daha on yıl önce Cezayir’de iç savaş.. Artık her biri başka telden çalan bir yığın küçük devlet. Kaddafi başka bir şey, Tunus’ta çıldırmış laik düzen başka birşey, Körfez ülkelerindeki zengin Arap şeyhleri başka bir şey, ki, Suudi Arabistan dahil hepsi şu anda Amerikan askerlerinin kontrolü altında.. Zenginlik, cehalet, terör ve saldıran İsrail, Amerika, bitmeyen işgaller..

Tarihte bu kadar acı çekmiş bir başka halk var mıdır? Körfez ülkeleri Amerikan mallarının ve zenginliğinin şaşasıyla Amerikan kültürü baskısı altında, Kuzey Afrika Fransızca’nın ve Fransız dili kullanan aydınlarının küstah laik girişimlerinin baskısı altında ve halen Irak işgal ve iç savaş yaşıyor ve Körfez ülkeleri başka tür bir işgal altında..

Bir ucundan bu büyük trajediyi anlamaya çalışalım. Emperyalizm ve sömürgeciliği tanımak istiyorsanız önce Araplar’a yaptıklarına az da olsa birkaç satır bakalım.. Bakın, 1967 Arap-İsrail savaşında Araplar tarihlerinin en ağır mağlubiyetini aldı. Yani küçücük İsrail Araplar’a karşı zafer kazandı. İsrail gerçekten küçücük müydü, yoksa, tüm dünyanın desteğini arkasına mı almıştı. Tüm dünya başta Amerika İsrail’in yanındaydı.. Milliyetçi/laik/sosyalist ve Arap Birliği’nin heyecanlı lideri Nasır, Amerika ve Rusya karşısında bağımsız blok kurmuştu. Bu bağlantısızlığı Amerika tarafından cezalandırıldı. Fil fareye yutturuldu. Tabii Araplar’ın bu yüzyılda yetiştirdiği en büyük lider Nasır mağlup olunca hem Nasır’ın milliyetçi/modernist/laik/kalkınmacı/sosyalist projeleri suya düştü, hem de Arap gururu kırılıp şoka girdiler.

İsrail yenilgisi Körfez’den Fas’a kadar Arap dünyasında son iki yüzyılda yaşanmış en büyük şok, hüsran, acı, trajedi oldu.. Öyle ki yıllarca kimsenin ağzını bıçak açmadı. Arap tarihinin belki de en büyük dönüm noktası bu yenilgi oldu, çünkü, herkes, bu mağlubiyetin ardındaki sebepleri, felsefi, sosyal, siyasi olarak tartışıp, Araplar’ın dünya tarihindeki bütün geçmişini geleceğini acımasızca masaya yatırdı..

Araplar’ın dini, dili, siyaseti, varlığı üzerine 1967’den sonra Arap alimlerince yapılmış tartışmaların yekünü inanılmaz büyüktür. Tarihleri sömürge yönetimleriyle geçen Araplar felsefi bir çıkış aradı. Dini çıkış aradı, laik çıkış aradı. Akılla çıkış aradı. “Birlik”le çıkış aradı, milliyetçilikle çıkış aradı, terörle çıkış aradı, şeriatla çıkış aradı..Araplar bu büyük hüsrandan hala çıkış arıyor!..

Milliyetçi, liberal, İslami, batıcı, Marksist her Arap, bu ağır mağlubiyeti masaya yatırdı. Bu muhteşem büyüklükteki tartışmaları özetlemek mümkün değil, bir ucundan, belki. Bilindiği üzere 1950’li yıllarda krallıkları, yani, sömürge yönetimlerini deviren milliyetçi/laik/sosyalistler Kemalizmin etkisindeydi. Baas hareketi Kemalizme benzer çıkışlar yaptı. Yani milliyetçiliğe tutundu ve halkevleri, tarım, sulama, baraj, laik okul, sanayi ve hepsini birazcık sosyalist dozuyla yapmaya girişti. Irak, Suriye, Mısır birleşti, ayrıldı.. Ancak 1950/1970 arası Araplar’ın “milliyetçi” çağıdır.. Başında Nasır vardır.

Milliyetçi projeleri küçümsememek lazım, ama, bu milliyetçi laik Baascı sosyalist proje bugün çoktan unutuldu..

Nasır ve Milliyetçi Baas laik hareket 1967 savaşında yenilince İslam dünyasında islamcı tezler konuşulmaya başlandı. Ve başta Selefi hareket sahneye çıktı. Suçu milliyetçi devlete yıktılar. Şeriattan başka şans yok dediler ve Peygamberin hayatındaki rehberliği istediler. Yani, tarih, kültür, geleneği dışladılar ve Asrı Saadet yüzyılına özlemle bakan bir hareket, bunun da adı: Selefiyye..

Milliyetçiler geriledi, İslamcılar büyüdü. İki tane İslam çıktı ortaya. Biri muhalif İslam, ki Selefiye hareketi, bu Selefiye, Afganistan’da başka türlü görüldü. Bedeviler’de Vahhabilik gibi göründü, Cemaati İslamiye gibi göründü, Mısır’da Müslüman Kardeşler gibi göründü. Hepsi muhalifti, hepsi İslamcı bir devlet istiyordu, hepsi milli devleti yıkmak istiyordu.

Arap filozofların İslam’ı 1967’den sonra nasıl yorumladıkları bir büyük cilt tutar, ancak, inanılmaz rahat, geniş, dünyaya açık görüşler de ortaya döküldü. Mesela Tunus, laik bir rejim, hatta, laikliği Arap topraklarında en aşırılaştırmış bir rejim. Gannuşi İslamcı bir yazar. Hapse tıkıldı. Ancak Gannuşi’nin İslam yorumları sarsıcıydı. Çünkü tüm selefi hareketi hayal kırıklığına uğratan devrimci görüşler ileri sürüyordu.. Şöyle, diktatör bir İslam devletinden daha iyidir laik devlete yaşayan İslam.. Ve Gannuşi demokrasiye, laikliğe, birlikte yaşamaya dair inanılmaz modern cevaplar verdi.. Daha nice filozoflar benzer açılımlar yaptılar.

1967’den sonra Arap filozofların İslam’ı nasıl yorumladıkları ayrı bir başlık, ancak, Avrupa’yı, batıyı nasıl yorumladıkları da çok öğretici.. Arap filozofları sağcısı, solcusu, dincisi, laiki, milliyetçisi, hepsi şu ortak görüşte anlaştı.. İki tane Avrupa var.. Birincisi: Modernite’yi temsil ediyor? Genel kültürünüzden Modernite’nin ne olduğunu söyleyelim. Modernite kavramı, aklın projesidir, batı, 16. yüzyıldan itibaren siyasi kurumları, iktisadi kurumları, fen, hastane, tıp, matematik, kaldırım, şehirleri “rasyonel bir akılla” tanzim edilmiştir.. Yani, kilise ve vahiyle değil.. Akılla..Aklın şekillendirdiği ve tüm dünyayı etkisine alan bu büyük projenin adı: Modernite’dir.

Tuhaf olan şu ki, İslamcı filozoflar, milliyetçi/laik/modern filozoflar gibi, “Modernite”de anlaştılar. Yani, temel insan hakları, seçim, demokrasi, aklın kurduğu devlet, sanayi, yani modern kurumların akılla tanzim edildiği bu Modernite fikrine hiçbiri karşı çıkmadı.

Ancak sonradan şehirleşmiş, modernizmi geç tanımış Bedeviler’in hali utandırıyorlardı onları. Bedevi burjuvalar. Bedevi burjuvaların akılları yok, akıldan hareketle kadın hakları, akademileri, seçimleri hiç yok, ama eşyaları modern, pahalı, lüks ve Amerikan malı. Üstelik Araplar yoksulluktan ölürken. Körfez zenginliği Arap dünyası için hep bir “utanç olmuştur”. Çünkü parayı ve zenginliği kullanamama, akılla, fikirle hayata sokamamak onlar için Araplar’ın beceriksizliği ve cahilliğini gösteriyordu.

Araplar bir şekilde hep dünyanın gündemindeydi, işte petrol şeyhleri 70’li yıllarda petrol ambargosuyla dünyanın gidişatını değiştirmişti. Şimdi Amerika’daki en büyük yabancı para yine onlarda ve şimdi de petrolleriyle dünyanın gündemindeler. 1950/1970 arası Nasır’ın milliyetçi/laik/Baascı günleri de öyleydi. Nasır Rusya ve Amerika karşısında büyük bir bağlantısızlar gücünün başındaydı, Nehru ve Tito’yal bağlantısızlar hareketi dünyanın gündeminde baş sayfadaydı.

Ve en önemlisi, 70’li yıllarda milliyetçi/Baas güç kaybedip ortaya diktatör, despot Saddamlar, Hafız Esadlar çıkınca yine gündemde onlar vardı. Ve bu laik/milliyetçi düzene isyan eden Selefi müslüman hareket 90’lı yıllarda harekete geçince yine tüm dünya onları konuşuyordu.

Şu sahneye bakın, diyelim 1990’lı yıllarda Mısır’ın yoksul bir semtinde doğmuş bir müslüman çocuğun hayat hikayesine bakalım. Körfez’e çalışmaya gidiyor, yüzbinlerce Arap gibi. Burdaki aşırı refah kafasını karıştırıyor. Araplar’ın adam olmayacağı fikri kafasına kazılıyor. Ama aynı zamanda bağlı bulunduğu ideolojik Selefi hareket bir şekilde Suud zenginlerinden para yardımı alıyor. Ve bu çocuk Filistin’e savaşa gidiyor ve bu çocuk Mısır’da kendi ülkesinde laik devlete karşı hücre savaşı veriyor ve bu çocuk Cezayir’deki iç savaşa koşup taraf oluyor ve bu çocuk Afganistan’a koşup savaşıyor ve bu çocuk Bosna’ya koşup savaşıyor ve bu çocuk Paris’te, Londra’da müslüman radyolar kurup müslüman gazeteler çıkarıyor.. Ve bu çocuk 11 Eylül İkiz Kulelerine giden yolun en büyük kahramanı oluyor..

Mısırlı bu yoksul müslüman çocuğun dünyanın tüm coğrafyalarında verdiği bu müthiş inanılmaz savaşın sebebi neydi.. Çünkü bu çocuk “modernite”ye inanmıyordu, inanmamasının sebebi, Modernite’nin diğer yüzüydü, sömürgeci, emperyalist yüzü..

Tüm batıdışı topraklar gibi Arap dünyası da “modernite”yle anlaşmak istedi, halklarını ve devletlerini seçime, demokrasiye, insan haklarına hazırlamak istedi. Ancak, tüm batıdışı topraklar gibi Arap dünyası da modernite’nin diğer yüzü, emperyalist, işgalci, küstah, nükleerci, İsrail destekçisi batıdan, Amerika’dan nefret etti..

İşte Mısırlı bu yoksul müslüman çocuğun savaşı sömürgecilere, emperyalistlere, işgalcilere karşı savaştı.. Yoksa, bu çocuğun eşitlikçi, bölüşümcü, demokratik, seçim, insan hakkı isteyen “modernite”nin aydınlanmacı yüzüyle problemi yoktu. Olmadığı için aynı çocuklar ülkelerinde kurulan partilere üye oldular, sonra Türkiye’de olduğu gibi laik devlette parlementer bir kavganın tarafı oldular.. Araplar’ın batıya sorduğu en büyük soru şudur: Araplar, batılılar neden bizim despotları, diktatörleri, burjuvaları destekliyorlar ve bizim bu despotlar yüzünden demokrasiyi kurmamızı engelliyorlar..

Şu anda Araplar’ın en büyük savaşı da budur.. Avrupalılar bir yönüyle seçim, demokrasi, insan hakları diyor, diğer sahtekar yüzleriyle petrol zengini bedevi devletlerle kolkola giriyor, Saddamlar’ı destekliyorlar..

67 savaşı belki milliyetçilerin sonu oldu. Ama aradan otuz sene geçtikten sonra bugün batının sahtekar yüzü tam anlamıyla ortaya çıktı. Ve Irak’ta bugün batılılar’ın yaptığı vahşetler Araplar’ı yeniden birlik ve beraberliğe doğru götürmeye başladı.

Bu tuhaf gelişme şöyle oldu, Baas’ın laik milliyetçi sosyalistleriyle Selefi hareketin Vahhabi ya da Müslüman Kardeşler’i ya da Cemaati İslamiye örgütlerinin andlaşması asla mümkün olamazdı, ama bugün Arap topraklarında artık bu farklı görüşler kardeşçe birbirlerine sokuluyor, ortaklaşa siyasi kararlar almaya başlıyor..

Ancak, 70’li yıllardan sonra prim toplayan Selefi İslami hareket teröre kurban edildi. Amerika bu hareketi Afganistan’da Ruslar’a karşı yetiştirdi, kullandı. Suud rejimleri bu hareketi milliyetçi laik rejimleri devirmek için parayla besledi ve sonunda dünyanın şöhretli teröristleri ortaya çıktı..

Mısır’da terörist yetiştiren mahalleler devlet güçlerinin aylarca kuşatmasından sonra biraz zor teslim alınabildi. Cezayir’de iç savaş yüzbinlerce Arap kardeşin birbirini satırla doğramasına sebep oldu. Oysa Cezayir petrolü ve havagazıyla kendine yeten bir ülke ve bugün toparlanıyor gibi..

67 travmasından bambaşka travmalar da kendini gösterdi. Nasır sosyalistvari yöntemleriyle aşırı zenginliği yasaklamıştı ve yüzlerce Arap zengini denizaşırı ülkelere kaçmıştı. Nasır’ın ölümünden sonra iktidara Sedat yerleşti, Araplar’ın hiç kabullenmeyecekleri İsrail Camp David andlaşmasını imzalayarak Araplar’ın muhteşem birliği bozuldu. Mısır dışlandı. Ama Sedat ekonomik yöntemleriyle ucube bir devlet ve ucube bir millet çıkarttı ortaya.. Şöyle. Sedat Mısır’da Açık Kapı politikası izledi. Bu şu demek, yabancı sermaye her şekilde rahatlıkla ülkeye girebilir ve ülke zenginleri devletten her türlü desteği alarak alikıran başkesen gibi istedikleri yatırımları keyifle yapabilirler..

Bu, Açık Kapı’nın sonuçları hüsrandır ve dünya tarihinde eşi benzeri yoktur, çünkü, Açık Kapı yöntemiyle zenginler daha aşırı zengin, fakirler daha dipsiz bir yoksulluğun içine düştü. Böylelikle bugün Mısır’da Memlük mezarlıklarında yatan beş yüz bin/bir milyon yoksul insan ortaya çıktı, aynı mezar mahallelerin biraz uzağında bizim İstanbul Boğazı yalılarından daha lüks evler içinde yaşayan masallardaki zenginlerden daha zengin bir zengin sınıf ortaya çıktı. Yani zengin ve fakir arasındaki uçurumun büyüklüğü inanılmazdır. Bu uçurumu gören turistlerin ülkelerine sağ salim bir zihinle dönmeleri mümkün değildir. Şimdi bu milyonların dipsiz yoksulluğu Mısır’ın kaderi gibi. Ve Araplar’ı en çok utandıran bir yoksulluk abidesi gibi ortada..

Araplar üzerine çok daha konuşuruz, ama beyinlerimiz Araplar’ı aşağılamak için düzenlenmiş haberler/medya/sinema/edebiyat yanlı bilgileriyle çoktan tıka basa dolduruldu. Dünya edebiyatını, sanatını, medyasını, yayın evlerini elinde tutan İsrail yanlıları, Araplar’ı okşayacak, savunacak tek bir filmin, kitabın yayınlanmasına asla izin vermediler. Araplar medya tarafından kıstırıldı, boğduruldu.

Oysa Araplar’ın son iki yüz yıllık tarihi yeniden okunmalıdır. Kim okuyacak? Beyinleri İsrail propagandasıyla yıkanmış aydınlar mı? Bu okumayı bağımsız özgür aydınlar yapabilir? 1970’li yıllarda tüm dünya gibi bizler de Vietnam ateşiyle kavruluyorduk, Vietnam’ın yanındaydık. Ama bugün Araplar’ın başına nükleer bombalar dünya düşüyor, Araplar’a nasılsınız diyen kalmadı içimizde? Dünya son iki yüzyılda ne kadar kalkınmış ne kadar gelişmiş ne kadar ileri gitmişse, Araplar o kadar mağdur edilmiş, o kadar öldürülmüş, o kadar işgal edilmiş ve sömürülmüştür.

Çünkü modernite’nin büyük projesi demokrasi Arap petrolüyle yaşamaktadır. Petrolsüz demokrasi imkansızdır. Batılılar petrolü Araplar’ı soykırımdan geçirip ellerinden alamazlarsa bir siyasi demokratik düzen kurmalarının imkanı yoktur. Öyle bir demokrasi ki, gazla çalışıyor. Bu gaz da Araplar’ın elinde ve Araplar’a demokrasi yüzü göstermeyerek onların elinden petrolü çalıyorlar. Dünyanın, dünya medyasının, dünya yazarlarının Araplar’a bakışı hiçbir zaman insani olmamıştır. Bu petrol soygunu tüm dünya tarihinin en büyük soygunudur. Ne kızılderililer ne Çinliler ne Hintliler sömürü, işgal dönemlerinde bu kadar ağır aşağılanıp kitlelerce yokedilmediler..

Petrol zenginlerini yetiştiren ortaya çıkaran Amerika’dır, onların petrollerini su gibi içtikleri için onlara demokrasiden hiç söz etmemektedir. Petrol zenginlerinin Amerikan mallarıyla zevk sefa içinde uyuşturulmasına en çok utanan Araplar’dır. Bu zengin burjuva bedevilerin refah lüks fotoğraflarıyla tüm dünyada Arap imgesini aşağılayan batılılardır.

Saddam’ı yaratan yetiştiren ve Kuveyt’e yani Arap kardeşine saldırtan Amerika’dır. Talibanlar’ını yetiştiren ve Selefi hareketi bozup içinden teröristler devşirip milli devletlerin üstüne salan Amerika’dır.

Nasır’ın bağlantısızlar hareketini dünya için büyük tehlike görüp Araplar’ın bu gururlu kahramanını tarihten silen Amerika’dır, İsrail’dir. Ve Nasır’ın kalkınma projelerinin çöpe atılması ve sonra küresel holdinglerin, zenginlerin vur patlasın masallarıyla Mısır’ı talanlayıp ortaya büyük yoksulluk görüntülerini çıkartan Batı’dır..

İsrail’in sayısı bilinmez binlerce nükleer bombasıyla elli yıl aralıksız alikıran başkesen gibi şeytan gibi Orta-Doğu’yu kan gölüne çevirten, batı’dır. Onu destekleyen Lübnanlı kaçakçı tüccar hristiyanlar da bölgede Avrupa’nın desteğiyle at oynatmaktadır.

Kuzey Afrika’da Fransız dili halen hegemonyasını sürdürmekte. Cezayir Savaşı’nda bir milyon müslüman katledildi. Ve bundan on yıl önce yeni bir Cezayir İç Savaşı’nda yüzbinler öldürüldü, sebebi, batılıların ajanlı, tuzaklı, tilkili laik devlet destekleri, seçimle işbaşına gelen müslümanları engellemek istedi. Dünya kamuoyunda müslümanlar birbirini doğruyor görüntüsü için kalleşçe provakasyonlar düzenleyip müslüman kasapları yetiştirip müslüman cemaatin üstüne saldılar..

Basra körfezi çoktan Amerika’nın eline geçti, çok yakın zamanda İran’ın bu körfezdeki hayatı sona erecek. Ve tüm dünyanın en büyük enerji koridoru ebediyyen Araplar’ın elinden alınmış olacak. Akdeniz’e açılan onlarca ülkesi olmasına rağmen Araplar’ın ekonomik ve siyasi olarak Akdeniz’de esamesi okunmamakta.

Kuzey Afrika’nın hemen içlerinde Orta Afrika ülkelerinde batı ve İsrail’in desteğiyle siyahlar müslüman Araplar’a karşı desteklenmekte ve Harfur benzerinde olduğu gibi katledilmekteler. Orta Afrika devletlerinde Araplar gittikçe azınlığa düşmekte, dünyanın her yerinde artık Arap olmak demek, fişlenmek demek. Araplar’ın düşünmesi, tartışması, demokratikleşmesi, engellenmekte, kendine gelmesi imkansız hale sokulmaktadır.

Ve şimdi Irak’ta iç savaş sürecini başlatan yine Amerika’dır. Arap’ı Arap’a kırdıran, fesat, nifak, düşmanlık toplumları eken Batı’dır. Araplar’a gün yüzü göstermeyen ve Arap coğrafyasında iki yüz yıllık sömürü ve işgalini sürdüren batı’dır.. Bu inanılmaz insanlık dramlarına rağmen batılılar Araplar’ı mağdur, mazlum gösteren tek bir fotoğraf, ya da onları koruyan tek bir film, edebiyat eseri ortaya koymamıştır.

Araplar’ı sevgiyle tartışan, Araplar’ı muhabbetle düşünen, Araplar’a kardeşçe, insanca bakan siyasetler batıda yoktur. Amerikan sağının neocon’ları çocukluk yaşlarından itibaren birer Arap düşmanı olarak yetiştirilir ve bugünkü Bush’un çevresi Araplar’dan iğrenen genç Amerikalılar tarafından dolduruldu, dolduran İsrail vakıflarıdır.

Araplar’ı bunca sömürmelerine rağmen bizlere, pis, hak etmemiş, geri kalmış, tembel, kirli, beceriksiz, aptal bir Arap imgesi sunmaktalar ve bu Arap imgesi tüm dünya gençliğinin halklarının zihinlerine sokulmuştur. Hepimiz Araplar’ı batının bize öğrettiği bu iğrenç şekliyle öğrendik.

Oysa Araplar mağdurdur. Dili, dini, coğrafyası, onlarca asır işgal altındadır. Halklarına karşı dünyanın en büyük nükleer bombaları şu anda doğrultulmuş durumdadır. Buna rağmen bizlere hala Araplar’ı terörist, cahil Arap, kardeşini öldüren Arap, ortaçağ zihniyetindeki Arap, demokrasiyi bir türlü beceremeyen Arap diye tanıtmaktalar.

Söyler misiniz Türk medyasında Araplar’a kardeşçe yaklaşan ve tarihin bu en acımasız katliam ve vahşetlerini karşı çıkan kaç yazar tanıyorsunuz?

Söyler misiniz, dünya tarihinde bu kadar uzun süreli bu kadar acımasız işgale, talana, sömürüye tabi tutulmuş hangi halkları tanıyorsunuz?

O halde tüm insanlık ortak bir suç işliyoruz. Modernite’yi ve onun akılla düzenlediği sokakları, parlamentoları, sinemaları, hastaneleri o kadar seviyoruz ki, bu sevgimiz hatırına bu modernite’nin sömürüyle, petrolle ayakta kaldığını hiç ama hiç sormuyoruz. Günlük hayatımızın keyfi bozulsun istemiyoruz. Bu yüzden batılılar’ın Araplar’ı insanlıktan nasıl çıkardıklarına dair tek bir şiir yazmıyor, tek bir haber yapmıyoruz.

Araplar’ı sahiplenen solcusu çıkmıyor, marksisti çıkmıyor, ilericisi çıkmıyor, liberali çıkmıyor, Avrupalısı çıkmıyor, Çinlisi çıkmıyor. Araplar’ın vahşice öldürülmeleri ve ülkelerinin elinden alınmalarını sadece seyrediyoruz, peşinden de bu Araplar ne kadar cahilmiş, iğrençmiş gibi lafları sıralıyoruz.

Ve utanmadan tarihi çarpıtıp yeniden yazıyorlar. Bunca işgali, sömürüyü, hırsızlığı, talanı yapan batılılar değilmiymiş gibi, suçu Araplar’ın zekası ve varlığına yıkıyorlar. Şöyle.. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi, bir takım Avrupacı güçler I.Dünya tarihini yeniden yazmak istiyor. Bu bilim dilinde, “yapıbozumdur”, yani, olup biten gerçekleri yeniden tartışıp, kendi fikirleriyle yeniden tarihi yapmaktır. Bize yaptıklarının aynısını Araplar’a yapıyorlar.

Şöyle, sömürge tarihi yazılırken, Emperyalistlerin işgal ve katliamlarından kimse sözetmiyor, herkes, cahil Araplar’ın petrolü ve vatanlarını batıya nasıl peşkeş çektiğini yazıyor.. İşte sömürge tarihlerini bu peşkeşçi Arap imgesiyle yeniden yazıp böyle öğretiyorlar tarihi.. Ve sonuç, dünya tarihinin en mazlum en mağdur insanları, bugünlerde, öldürülmeyi, hapsedilmeyi, işgal edilmeyi, yokedilmeyi haketmiş cahil yaratıklar gibi gösteriliyor dünyaya.

Oysa dünya tarihinde Araplar’ı en iyi tanıyan bizleriz. Onlarla kaç tane ortak devlet kurduk. Memlüklüler Türk’tü ama halkı Arap’tı. Dört asır Haçlılar’a karşı savaştık. Eyyubiler ortaktı, Osmanlılar ortaktı.. Birlikte haçlılar’a karşı yüzlerce yıl savaştık. Çanakkale’de dahi Arap şehid izlerine rastlarsınız

Nihat GENÇ

ileti@nihat-genc.com

06
Ara
07

Emperyalizme Yardımcı Olmalıyız

Nihat GENÇ Tarih: 23 Haziran 2005 Perşembe “Ve Gazeteci Hüsnü Mahalli birkaç ay önce anti-Amerikancı yazıları yüzünden Yeni Şafak gazetesinden kovuldu… Amerika’ya emperyalist, işgalci demek bütün dünyada yasaklandı… Hatta, ülkemizde sosyalist denen dergiler dahi bir kez olsun Amerika’ya ’emperyalist’ diyemiyor demedi… Kürtçü dostları üzülmesin diye 90 yıldır iman ettikleri Lenin’in emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır lafını büyük sosyalist dergilerinde yazmadılar. Ya da zariflik gösterip işgalci, emperyalist gibi laflar söyleyip medyadaki işlerinden olmak istemiyorlar. Ama Amerikalı siyasetçiler bütün konuşma, yazı ve vakıflarında bütün dünyaya ’emparyalist’ olduklarını göğüslerini gere gere bağıra çağıra anlatıyor, yazıyor, tartışıyorlar…” “Anti-Amerikancı olmak, özelleştirmeye karşı çıkmak, Amerikalılar aleyhinde tek cümle söylemek, artık, insanlık dışı ilan edildi, hepimiz vahşiler olarak damgalanıyoruz…” “Allahım, Allahım, insan denen şey, onurunu, şerefini, insan olmanın gururunu, gücünü, kudretini nasıl kaybedebilir? Bu kadar şerefsizliği tarih yazdı mı? ” *** Felluce’de iki saat içinde yetmiş bin insan öldürüldü. Bunu söylemenin anlamı kalmadı. Şimdi Felluce önünde Amerikan askeri çadırları stadyumdan büyük. Ki, içlerinde onbinlerce insan yiyor, içiyor, oynuyor, uyuyor. Çadırların yanında apartman büyüklüğünde gökdelenler gibi yığılmış yemek kolileri. Her askerin damak tadı düşünülmüş, zenci, Meksikalı, memleket hasretine uygun tabldotlar. Hepsi para hepsi şirket. Yeni Zelanda’dan özel bir kabileden seçilmiş öncü, hazır manga, zenci kelleciler. Nerden ateş edilse o mıntıkayı anında tarihten siliyor. Amerikan askerine yanlışlıkla elli metre yaklaşan anında öldürülüyor. Amerikalılar kahvenin önünden geçerken elindeki çay bardağı yanlışlıkla yere düşse kahve uçuruluyor. Canlı bomba korkusundan kimse kahveye dahi çıkmıyor. Bizim İncirlik Üssü etrafındaki halıcılar, hediyelik eşyacılar. Amerikan askeri nerede, peşlerinde. Telefar’da, Felluce’de Amerikan askerlerine mal satıyor. Yüzlerce Adanalı hizmetçi işçi. Tuvalet temizliyor. Tuvaletler portatif, poşet gibi bir şey. Binbeşyüz, ikibin dolar alıyorlar. Ama Amerika’ya maliyetleri onbin-onbeşbin dolar. Askerlerin sırtlarında pis suları arıtıp temizleyen, artık, uzaylı matarası mı desek. Amerika’nın şimdiki yönetimi Amerika’yı soyuyormuş gibi. Hepsinin şirketi orada iş yapıyor. Amerika’nın şarkıcıları, siyasileri, dizi sanatçıları Felluce önündeki çadırlara gelip moral veriyor. Amerika çöle yüzmilyarlarca dolar döküyor, belki kapitalizm böyle çalışıyor. Ne kadar çok yağmur yağsa çölün kumu suyu emmiyor, taşıp sel olup gidiyor. Amerikan askerleri içinde elli yaşında dahi olanlar var, muhtemel ki, sokaktaki şarapçıları dahi toplayıp getirmişler. Hemen sınırımızda Zaho’da, Barzani lokantasında, İngiliz, Hollandalı, Yahudi, Çinli, Japon, Amerikalı kadın subaylar ve Kürtler akşama kadar iç içe, yan yana oturuyor. Nerde bir Kürt kahvesi, sokağı, mutlaka birkaç Yahudi orada. Kimi yardım için geldim diyor, kimi misyoner, dinine leş arıyor, kimi gazeteci. Manzara karmakarışık, neler oluyor bilen yok. Anadolu’da bir laf vardır, ‘Okuyamadığın yazıyı kör kadı gibi süzme’ diye. Yine de anlamak istiyor insan dünyamızda neler oluyor? Felluce’de evinden çıkamayan Arap, öldürülmüş yetmişbin hemşerisinden çok, bu Amerikalılar ne zaman fabrika açacak, bulvarlar ne zaman döşenecek, o Batılı kafelerimiz ne zaman olacak diye hayallerle ütopyalı bekleyiş içinde. Süleymaniye’de Kürt gençler Yahudilerle kol kola. Bu İsrailliler ne zaman dolarları dökecek, ne zaman İsviçre olacağız, ne zaman bizim çamurlu sokaklarımız Tel-Aviv’e benzeyecek, diye, iş, dolar, dükkan, fabrika, kadın, kafe bekliyor… Ölen, öldürülen, canlı bombalar, nükleer bombalar, petrol, katledilenler, hatta vatan, hatta din, her şey hızla unutuluyor. Herkes doların, işin, Yahudi’nin, Amerikalı kadın askerlerin peşinde. Filistin’de cezaevinden yeni çıkmış Hamaslı, dahi. İsrailli ne zaman fabrika açacak, ne zaman işe gireceğiz telaşında. İsrail, zırnık toprak vermem, yine tilkilikle, sizin toprağınız Ürdün, oraya gidin diyor… Düşmüşler Ürdün’ün peşine. Batı’nın çocuğu Hasan’ın Filistinlilerle yine savaşı mı başlıyor, yine Arap iç savaşı mı tezgahlıyor İsrail… Bu kadar dolar, bu kadar asker, bu kadar tank, tüfek, helikopter, Kürtler, Yahudiler, tonlarca yemek taşıyan nakliye uçakları. Azerbaycan’da Türkçü lider Soros’la görüştü, öteden beri Amerika’ncıydı zaten, açın dergilerini okuyun, onlar da Amerika İran’a girsin, otuz milyon Türk’ü alalım, diyorlar… Amerika’nın bir kolunda Türkçüler, diğer kolunda Kürtçüler… Önde İsrailliler. Arkada inşaat şirketleri. Daha arkada Adana’dan toplanmış poşet helalarını temizleyen işçiler… Neşeyle, marşlarla, şarkılarla yepyeni bir dünya kuruyorlar… Bütün medya arkalarında… Türk işadamlarına gün doğdu, onlarca firma yediği önünde, yemediği arkasında… Bir harita alt üst olmuş… Her şey karışmış… Yapma, kurma devletler olur mu? Uluslar topyekün imha edilip yeniden sadece inşaat şirketleriyle kurulur mu? Yahudiler Araplarla evlenmedi, Kürtlerle evlenir mi? Çoluk çocukları Ortadoğu halklarına nihayet karışır mı? Yahudi, karışmaz… Yüzyıl önce Afrika’da eli kırbaçlı koloni subayları vardı. Tarlalarda, madenlerde zencileri ayda bir dolara çalıştırıyordu. Tabii ki, İsrail İngiliz emperyalizminden dersler çıkardı… Komşu devletleri de ‘taşeron’ diye düşünüyor. Hepimiz pastadan pay alıyoruz… Hangi şirket milyon dolarlar kazanmaya başlıyorsa, o da artık Amerikalı İsrailli gibi düşünüyor. Parayı kazananlar artık dünyanın her yerinde aynı haberler, aynı gazeteciler aynı gazetelerle ortak, aynı düşünüyor… Sonra Afrika’da zencilerin birkaçı Avrupa’ya okumaya gitti, geri döndüler tam ikiyüzyıl şehirlerini kuramadılar. Beyaz adamın şirketlerinde çavuş oldu, kahya oldu, şirket pazarlamacısı oldu… Fabrikalar, dolarlar, bulvarlar, sular gibi dökülüyor ama, Ortadoğu toprağı bu suyu emmiyor, sular, dolarlar taşıp taşıp başka şirketlere gidecek… Dönüşte tek bir Amerikalı, tek bir Yahudi Ortadoğulu bir aileyle evlenmeyecek… Bugün Amerika’da zenci kızların beyaz Amerikalılarla evlilik oranları dahi 0.5, dünyanın en az karışan oranı… Oysa Kürtler, Araplar, Türkler binikiyüzyıl ve daha çok, birbirlerinden kızlar aldılar, aynı anne, aynı baba oldular, karmakarışık oldular. Artık karışma bitti, şimdi düşman oluyorlar, Araplar, Kürtler, Türkler birbirini yiyecek, İsrail rahat edecek. Artık herkes dolar, kafe, bulvar peşinde… Kulüpler kafeler açılacakmış… Modern şehirler kurulacakmış. Genç kızlar daracık ve tril tril giyip özgürlük olacak… Hepimiz sonunda yataktan kalkıp yaşasın özgürlük diye bağırıp kurtulacağız… Yoksa, bir Amerikalı kadın subayla kafede şimdi yan yana oturmak için, dinimizi, komşumuzu, vatanımızı mı satıyoruz… Yoksa, yıldırımdan hızlı Amerikan bomba ve uçaklarından hepimiz korkup susuyor muyuz? Sanatın en mükemmeli artık dolar mı? Dolarlarımız karışsın, şirketlerimiz kayınbaba, kaynana, gelin olsun, özgürlük dolar uçaklarıyla gelsin… Önce ajanlarını soktular, sonra, gazetecilerimizi ayarladılar, sonra içimize girdiler, sonra, silahlarımızı aldılar, sonra küreselleşmeye, holdinglere, dolarlara hepimizi borçlandırdılar, sonra vatanımıza askerleriyle geldiler… Şimdi ruhumuzu… Yoksa karışmış gibi görünen bu topraklar yeni bir cennete mi gebe… Bir öğüt verici bir nasihat edici Amerikalı yazarımız olsa… Yoksul Kürtlerle İsrailliler şu özgürlükler ve dolarlarla yan yana ne yapıyorlar bir anlatsalar bize tane tane… Hangisi uşak, hangisi efendi, yoksa hepsi leş peşinde mi? Ortadoğu’nun en dindar halkı Kürtler, artık, bulvar, kafe, iş, dolar, fabrika diye delirdiler mi? Ve Gazeteci Hüsnü Mahalli birkaç ay önce anti-Amerikancı yazıları yüzünden Yeni Şafak gazetesinden kovuldu… Amerika’ya emperyalist, işgalci demek bütün dünyada yasaklandı… Hatta, ülkemizde sosyalist denen dergiler dahi bir kez olsun Amerika’ya ’emperyalist’ diyemiyor demedi… Kürtçü dostları üzülmesin diye 90 yıldır iman ettikleri Lenin’in emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır lafını büyük sosyalist dergilerinde yazmadılar. Ya da zariflik gösterip işgalci, emperyalist gibi laflar söyleyip medyadaki işlerinden olmak istemiyorlar. Ama Amerikalı siyasetçiler bütün konuşma, yazı ve vakıflarında bütün dünyaya ’emparyalist’ olduklarını göğüslerini gere gere bağıra çağıra anlatıyor, yazıyor, tartışıyorlar… Dünyanın jandarmasıyız, ülkeler yıkar, ülkeler kurarız, her şey biziz, her şey dolar, her şey holdinglerimiz, bizler alicenap hakimleriz, diyorlar. Desinler, biz de onlara yardımcı olalım… Nasıl bir itirazımız olabilir… Sadece anlayalım. İçimizden tek kişi çıksın ve bu karmakarışık haritada neler oluyor bir söylesin… Neler oluyor? Tek yazı yok, tek yazar yok… Konuşan yok… Gazeteler, medya, yazarlar iptal edildi… Artık tek gazeteci türü, Washington’dan bildiriyor… Herkes Washington ne bildiriyor diye sabah açıp okuyor, talimatları, buyruklarını alıyor… Anti-Amerikancı olmak, özelleştirmeye karşı çıkmak, Amerikalılar aleyhinde tek cümle söylemek, artık, insanlık dışı ilan edildi, hepimiz vahşiler olarak damgalanıyoruz… Bütün bu yazarların kendi hür iradeleriyle ‘Amerikancılık’ yaptığına inansam sesimi çıkartmayacağım… Kiralanıyorlar… Gün geçtikçe, kiralık, lobi, tezgah, tutulmuş, laflarını daha çok söylüyoruz… Gazetelerden kovuluyoruz… Murdoch denen basın devinin ikiyüz gazetesi varmış, içinde acaba kaç yüz yazarı, gazeteci var… Hepsine alışıyoruz. Önce Amerika’nın dünya çapındaki yüzlerce üssüne alıştık. Sonra uluslar ötesi holdingleri kabullendik. Sonra Amerika’nın zırt pırt her yere nükleer bomba atmasını seyrettik. Şimdi, Amerikan ve İsrail şirketlerinin lobi ağlarıyla dünyanın her gazetesi, her ülkesi her köşesinde istediğini yaptırması karşısında, sessiz kalmayı, seyirci kalmayı öğrendik!.. Bu güçlü, bu korkunç, bu sonsuzluğa sürüklenen karmaşa kaos içinde, artık ne yazacaksın… Bizi, gazetecilerimiz şeytani bir uçurumun kenarına getirip bıraktılar… Bizler, ahlakımız, kültürümüz, halkımız, kubbelerimiz, bizim insanlarımız, bizim toprağımız dedikçe, bizi bombalarıyla, adamlarıyla, ajanlarıyla paramparça ettiler… Ediyorlar… Ediyorlar… Ediyorlar… Ediyorlar… Allahım, Allahım, insan denen şey, onurunu, şerefini, insan olmanın gururunu, gücünü, kudretini nasıl kaybedebilir? Bu kadar şerefsizliği tarih yazdı mı? Neler oluyor, bir anlasam, biri kalkıp anlatsa, biz de emperyalizme yardımcı olsak. Yani kardeşlerim ne siz bize öfkelenip, ‘ulusalcı’ diye bağırsanız ne de biz size öfkeyle ‘Amerikancı’ diye kızsak. Ama kardeşlerim sizinle aile olmamış, olmayacak insanların şirketlerine, dolarlarına inanmayın! Başka da söyleyecek laf bulamıyorum. Akşam 23-06-2005

06
Ara
07

Türkiye Korkularını Öğreniyor

İran’da muhafazakar Ahmedinejad’ın seçim kazanması Tükiye’de eskisi gibi infiale sebep olmadı. Şüphesiz yüksek sesle molla karşıtı yazılar yazıldı. Ancak, eskisi gibi, bu yazılar panik havasında ve neredeyse bir laik savaş üslubunda hiç olmadı.

Bilindiği gibi İran’da reformcular çoğunlukta ancak, baskılar, sindirmeler, seslerini, hareket alanlarını daralttı ve seçimlerden çekilip meydanı muhafazakarlara bıraktılar.

Ahmedinejad’ın kim olduğunu öğrenmek isterseniz, Tahran’a bakın, Melih Gökçek’le aynı yıllarda aynı otobanlar aynı çirkin estetik dışı mimariyle bölgenin iki bozuk şehri Ankara, Tahran!

İran’da bir bakana ‘reformcuları neden dışlıyorsunuz’ dedim. ‘Biz, dedi, devrimle iktidara geldik, onların da kendilerine alan açması için devrim yapacak kadar güçlü olmaları lazım!’..

Reformcuların gün gelip devrim yapacak güçleri olmayacak, çünkü petrol ve silahlar muhafazakarların elinde.

Yani İran’da siyaset uzun yıllar daha kilitli kalacak. Bu siyasi kördüğüm on yıllar boyu çözülemeyecek. Kördüğümün sebebi Kur’an’ın ayetleri. Hangi mollayla konuşsanız, yine gülerek, ‘Yasağı koyan Allah’ diyor, ‘yoksa, dükkan senin’ demeye getiren espriler yapıyorlar.

Ancak, muhafazakarlar reformcuların Müslümanlığından asla kuşku duymuyor. Birçok muhafazakar reformculara gizli bir aşk dahi duyuyor. Ayrıca reformcular isteseler bir günde muhafazakar iktidarı yıkarlar, dış destek arayarak bunu yapabilirler, ama, ülke sevgileri ve onurları gereği akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlar.

Ve şüphesiz İran’da siyasi savaşı sokak belirliyor. Bugün Tahran’da oturulacak tek kahve olmaması, ya da gençlerin yan yana geleceği hiçbir yer olmaması büyük bir meydan savaşına sebep oluyor. Giyim, sokak, alışveriş ve buralardaki davranışlar her şeyi belirliyor…

Birkaç küçük hikaye anlatayım. Birkaç üniversiteli genç kız bizim Türk olduğumuzu öğrenince, bize hemen ‘Müjde Ar, İbrahim Tatlıses’in kızıymış, doğru mu?’ dediler. Televole programlarının müptelası hepsi. Tanımadıkları yok. Hatta, benim bile çıkartamadığım bizim ‘Akın’ adında bir popcumuza vasıtamızla selam gönderdiler.

İranlı yüksek bir görevli, biz Türkiye’yi televolelerden tanıyorduk, tayinimiz çıkınca şaşırdık, meğer sizin buralar da bizim sokaklara benziyormuş, öyle her taraf çıplak kadınla dolu değilmiş, dedi…

Bir büyük hediye mağazasından hediyelik alırken, arkadaşımız, İran’ın büyük takımlarından Persopolis’in formasını gördü ve satın almak istedi.

O saate kadar bize soğuk, ciddi, yabancı davranan mağaza görevlileri, Persopolis formasını satın almak istediğimizi anlayınca çılgına döndü… Neye uğradığımızı şaşırdık, çünkü, mağaza görevlileri kendi aralarında bayram yapar gibi eğlenip ortaya fırladılar. Hatta sokağa çıkıp yan komşu dükkanlara bağırdılar. Herkes bize bakıyor, sebep, dışarıdan gelip Persopolis forması satın almamız…

İran’la aramızda derin ve çözülmez bir kültürel trajedi var, şöyle, İran edebiyatı Türk kızlarını abartarak över, Türk şiir edebiyatı da İran kızlarını anlata anlata bitiremez. Yani her iki ülkenin gözü komşusunda.

Bu durumu ben de müşahade ettim. Zayıfça ve çirkince bir yüzüm vardır, ülkemden erkek olarak yeterince ekmek yediğim söylenemez.

Gerçi ben kendimi kahraman yazarlığa vererek mevzuyu unutmaya, geçiştirmeye çalışıyorum.

Ama İran’da, mesafeli, soylu, inceden tetkik edip, derinleşen çapkınca kadın bakışlarıyla çevrildim. Hah, dedim, işte ben memleketimi buldum. Neye uğradığımı şaşırdım. Hayatımda ilk defa kendimi erkek gibi ya da ona yakın hissettim. Zaten kaşları, gözleri ortada. Kadınların fazla cesur, kendilerine aşırı güvenleri, kendimi fazlaca ortaya salmamı engelledi. Bir savunma hali, bir içe kapanma, bir utanma hissi uyandırdı, ne desem, güvercin gibi bir şey oluyordum…

Bir davette, ancak, edebi hikayelerde görebileceğim kadar masalsı güzellikte genç bir hanımla karşılaştım. Ancak, gelin görün ki, bu güzel hanımın etrafını Türkiye’den birlikte gittiğimiz bizim kızlar sarmış, harıl harıl konuşuyorlardı…

Baş başa kalmanın imkanı yok.

Mevzuya doğru yaklaştım. Bizim kızlara, lütfen, rica ediyorum, beni bu hanımefendiyle bir dakika baş başa bırakabilir misiniz? dedim.

Korkmayın, taciz edecek, sarkacak, bir üslubum asla olmayacak…

Benim coşkulu, edebi metinlerimi derinliğine okumuş arkadaşlar, İranlı bayanın ırzına geçecekmişim gibi bir hava estirip bana tecavüzcü muamelesi yaptılar…

‘Yahu yalvarıyorum, buralara bir daha gelemem, ben bu kadını daha nerede görürüm. Korkmayın yemem. Ülkemi zaafa düşürecek tek laf etmem. Ben Türkiye edebiyatının bir temsilcisi olarak, (bayanı işaret ederek) İran edebiyatıyla şöyle ayaküstü birkaç laf etmek istiyorum’ dedim…

Bizim kızlar, benim, büyük bir suça karışmakta olduğum izlenimini bana vererek, geriye doğru birkaç adım çekildiler ve saha bana kaldı… Olup biteni tebessümle izleyen İranlı genç hanımla baş başa kaldık.

Hanımefendiye şüphesiz iltifatla yaklaştım: ‘Günlerdir İran’dayız, ama galiba İran’ı şimdi görüyoruz!’.. Hafifçe ve edeplice gülümseyince iltifatlarıma hız verdim, galiba, ayarı kaçırdım.. ‘Sizleri hep edebiyattan takip ediyordum, ama şimdi, kaş, göz, boy, işte karşımdasınız… Bundan sonra İran edebiyatı okurken artık gözümde siz canlanacaksınız!’…

Kendimi tutamıyorum, bizim kızlar rezil olduk der gibi dişlerini ısırıyor, konuşmam hemen bitsin, istiyorlar…

Birden sözü siyasete döktüm…

‘Siz reformcusunuz ama, siyah giyiniyorsunuz. Her şeyiniz siyah. Başka bir renk hoşunuza gitmiyor mu? Ya da muhafazakarları tepeden indirirseniz kıyafetinizi değiştirmeyi düşünüyor musunuz?’ dedim…

İranlı genç kadın: ‘Siyah benim halkımın bayrağıdır. Devrim de yapsak, ben siyahtan vazgeçmem. Siyah giymekten onur duyuyorum. İran denince aklıma bu soylu renk gelir. Ben ülkeme, geleneklerime hayranlık duyduğum için siyahı ölünceye dek giyeceğim!

‘Ama, dedim, muhafazakarları hiç sevmiyorsunuz…’

Genç bayan: ‘Onlar dedi, benim ülkemin son otuz yılıyla alakalı insanlar, ben sizinle, bir tarihten binlerce yılın içinden konuşuyorum!’…

İşte İran bu. Binlerce yılın şiiri, geleneği, kültürü… Bu uygarlık değerleriyle kendilerine güven duyan insanların ülkesi.

Genç hanım, Hafız, Camii, Sadi, Hayyam gibi şairlerden övgüyle söz edip, sözü hemen Persopolis’e getirdi. Persler’in antik şehri. Bu antik Pers şehrini döndüre döndüre ballayarak uzun uzun hayranlıkla anlattı.

Şunu demek istiyordu. Bu topraklar binlerce yılın, yüzlerce kültürün ülkesidir!

Aynı şekilde, İran İslam devriminin simge kadınlarından olmuş, kara çarşaflı kadın rektör, bizi şu sözlerle karşıladı:

‘Tarihin en kadim kavmi olan Hitit uygarlığının çocukları, Persler’in ülkesine hoş geldiniz!’… Bunlar, şu anlama geliyor.

Ülkemizde son otuz yılda İran’daki rejime karşı yazılar sert bir düşmanlık havasında yazılıp çizildi. Ve İran’ın bu çok zengin uygarlıkları, kültürleri ihmal edildi. Böylelikle bu güzel komşumuzu gençlerimize yanlış tanıttık. Paniğe düştük. Ticareti, siyaseti kestik. Ve paniğimizi fırsat bilen İsrail ve ona benzeyenler bu çatışmadan faydalandı. Sonunda Avrupalı ülkeler içinde komşumuzla en az ticaret yapan, gidip gelen ülke olduk…

İran güçlü ve zengin ülke. Bu ülkeyi zengin uygarlıkların ülkesi olarak anlamaya çalışmanın bize şöyle bir faydası olacaktır:

İşte bugün kilitlenmiş bu kördüğümü çözecek olan, İranlıların topraklarına, tarihlerine, geleneklerine ve uygarlıklarına olan bu büyük güvendir. Bu güçlü uygarlıkların çocukları bugünkü kilitlenmiş siyasi sistemi çözmek için büyük bir şanstır…

Yazım burada bitiyor, ama, birkaç küçük hikaye daha anlatayım… Tahran’da cuma namazına gidiyorum. Hocanın sesi mikrofanda… Ofli hoca gibi eğlenceli geldi bana. Vaazın içinde Türkiye ve Mustafa Kemal isimleri geçince, tercümana dönüp, ne diyor bu hoca, dedim.

Hoca şunu söyledi: ‘Yatın kalkın dininize şükredin, bakın komşumuz Türkiye, Mustafa Kemal yüzünden dinini yaşayamıyor, işte siz rahatlıkla cumalarınızı kılıyorsunuz?’…

Gülmekten yere yıkıldım, çünkü tam bir Ofli hoca vaazı… Yani bize ne çok benziyor.

Ayrıca, cumaya gelenlerin sayısı Türkiye’yle kıyaslanmayacak kadar az. Yüzde bir dersem, şaşırmayın. Cuma kimsenin dıngılında değil…

Ve cumada, Tahran sokaklarında binlercesini gördüğümüz iyi giyimli, makyajlı, sürmeli, hatta uzun saçlı, örgülü saçlı genç erkek öğrencilerden tek bir tanesi yoktu…

Oysa sadece bizim Kocatepe Camii’nin kalabalığı buradan on kat fazlaydı ve üstelik Kocatepe’yi yoğun bir Bilkentli ve Ortadoğu Üniversiteli genç kalabalık oluşturur.

Özetle, Ortadoğu topraklarını gezdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evet bir başörtüsü sorunumuz vardır. Bunu bir kenara koyarsak, Anadolu insanının Müslümanlıkla kurduğu ilişkinin estetik, kültürel, derin, saygılı, itidal ve yaygın ölçülerini başka topraklarda bulmak zor.

Sanki müslümanlığın asil ölçüleri bu toprağın mimarları, bu toprağın Itri, Dede Efendi gibi müzisyenleri ve bu toprağın mütedil halkı tarafından en soylu kalıplara sokulmuş… Kubbelerimize, giyime, davranışlarımıza kadar sinmiş..

Yani, ben de yazımı, Tahran’daki hocaya karşılık olsun diye şu cümlelerle bitireyim:

‘Ey Türkiyeliler yatın kalkın dinimizin kıymetini bilin. Dininize şükredin. Müslümanlığı bu denli saygılı, mütedil ve derin asalet ölçüleriyle yaşayabilen başka Müslüman halk, ülke bulmanız zordur!..’

Ancak, ülkemde gördüğüm en büyük ölçüsüzlük, Ortadoğu topraklarına karşı laik menşeli ve çok sert, düşmanca, panikle yazılmış yazılardır.

Ama, sanırım, yavaş yavaş mutlu oluyoruz, çünkü panik havası yerini itidale bırakıyor. Ülkemiz, komşuları İran ve Suriye’yle yeniden konuşmanın yollarını buldu, buluyor gibi… İşte dilimizdeki panik havası kayboldukça, laik şeriat savaşını bir büyük siyasi sermaye yapan İsrail kahroluyor ve bizi düşmanlaştıracak malzeme bulamıyor. Bu da şu demek: Huzur…

AKŞAM
06.30.2005

   Nihat GENÇ

06
Ara
07

100 AKP GERÇEĞİ

RTE: “Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.”
Not: Buradaki tüm maddeler, doğruluğu araştırılarak hazırlanmış, bu konuda hassas olunmaya çalışılmıştır.
İftiracı konuma düşmekten Allah’a sığınırız.
1. Başbakan Erdoğan bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak’a savaşmaya giden ABD’li askerlere dua etti:
“Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz.”
“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.”
By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal
March 31st, 2003
2. Dışişleri Bakanı Gül “Dünya barışı için, barışı korumak için, son 50 senede dünyada en çok Amerikalılar kendi çocuklarını feda etmişlerdir.”dedi. (http://www.milliyet.com/2006/05/16/siyaset/siy03.html)
3. Yirmibeş İslam ülkesinin sınırlarını değiştirip hepsini Irak gibi yapma projesi olan ABD kaynaklı BOP’la ilgili Sayın Gül’ün görüşü: “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek.” (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=181295)
Not: Vatandaşlarımızın % 72’si BOP’u tehlikeli görüyor.(25.07.2004 – Yeni Şafak)
4. Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın diyor ki:
“Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum.”
(II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:375)
5. Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı yapılan Sayın Mehmet Aydın, İslam dinini Müslüman olmayanlara tebliğ etmeye ‘en DİNSİZCE hakarettir’ dedi:
“Bazı müslüman kardeşlerimiz diyor ki yahu bir fırsat düştü, müslümanlığı anlatalım hıristiyanlara; Allah belki hidayetini gösterir. (Diyalog çalışmalarında)… işin ucunda bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en DİNSİZCE bir hakarettir.” (II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri cilt:2 sayfa:322)
6. ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz: “Biz Irak’a müdahale konusunda tereddüt ediyorduk, Tayyip Erdoğan bize cesaret vermiştir.” (Irak işgalinden üç ay önceki Türkiye ziyareti esnasında yaptığı açıklamadan.)
7. Erdoğan, AJC örgütünden bugüne kadar “cesaret ödülü” alan 10 kişi içinde Yahudi olmayan tek kişi.
Tayyip Erdoğan’a “cesaret ödülü” veren “American Jewish Congress” (AJC) adlı kuruluş, WJC’ye bağlı. Theodore Herzl tarafından Dünya Musevilerini bir “ulusal yurda” kavuşturma amacıyla 19. yüzyıl sonunda kurulan “World Jewish Congress” (WJC) İsrail devletini kurmakla amacını gerçekleştirmiş bir Yahudi teşkilatıdır. Daha önce AJC tarafından 10 kadar kişi ödüle lâyık görülmüştü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan. Listede İsrail’in önemli bütün başbakanları var. Türkiye başbakanına bu ödülün verilmesi de, verildiği mekân da anlamlı: HSBC bankasının New York merkezi… (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/SUBAT/05/tkivanc.html)
8. Bush, Erdoğan’a “Sen ne harika bir adamsın” dedi. (You are a great man) Kasım 2004
9. Çeçenler Rusların dilinde terörist. Erdoğan 3 Kasım seçimi sonrası AKP genel başkanı olarak 170 kişilik heyetle ziyaret ettiği Rusya’da teröre karşı işbirliğinden söz etti.
10. Erdoğan genel başkan sıfatıyla gittiği Çin’de de şöyle dedi:
“Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Çin’in toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin herhangi bir tereddüdü yok, saygısı vardır. Terörün dini, milleti, ırkı olamaz.”
(Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı kendi toprağı sayıyor. Özgürlük mücadelesi veren 30 milyon Uygur Türkü kardeşimize de terörist diyor. Tayyip Bey’in sözü bu manada nasıl değerlendirilecek?)
(Tayyip Erdoğan, diline pelesenk olduğu üzere, Pekin’de de “Han, Mançur, Moğol, Doğu Türkistanlı, Tibetlisi ile Çin bir büyük mozaiktir. Bu da büyük zenginliktir” demeliydi (!) alıntı)
11. Yurtdışı turları ve ilginç temasların ardından Erdoğan, milletvekili oldu. Aradan dört buçuk yıl geçmesine rağmen AKP “Acil Eylem Planı”nı bile tatbik edemedi.
12. Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Buna ciddi hiçbir tepki gösterilemedi.
13.Üstelik ağır ve ciddi çuval olayı sonrası “ABD’ye nota verecek misiniz?” sorusuna başbakan şöyle veciz(!) bir cevap verdi: “Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır.” (http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=1&aid=2257)
14. Erdoğan’dan enteresan bir açıklama: “Amerika’nın düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; Diyarbakır işte bu proje içinde bir yıldız, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
(15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek Programı) 18.02.2004. Hürriyet Gazetesi, sayfa: 20.
15. Sözde Ermeni Soykırımı meselesinde Dışişleri bakanlığı, yetersiz kaldı. Üstelik Sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eden ülkelere yenileri eklendi: İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Litvanya (2005), Arjantin (2006)…
16. 1 Mart Tezkeresi reddedilmesine rağmen, bir genelgeyle, ABD’nin savaş araç-gereçleri Türkiye üzerinden nakledildi.
17. İsrail’in talebiyle ve onun güvenliği için, kamuoyuna rağmen Lübnan’a asker gönderildi.
18. Başbakan Erdoğan, İspanya Başbakanıyla beraber Medeniyetlerarası İttifak(!?) eşbaşkanı oldu. (Medeniyetler arası ittifak, Dinlerarası diyaloğun diğer bir ismidir.Gösterilen tepkiden dolayı, medeniyetler arası ittifak ifadesi kullanılıyor.)
19. Başbakan Erdoğan, BOP’un da (Büyük Ortadoğu Projesi) eşbaşkanı oldu. İkinci başkan, Bush.
20. Erdoğan, Gül ve bakanların baskısına rağmen 1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyen milletvekilleri, 22 Temmuz seçiminde aday gösterilmediler.
21. Tezkereye ‘evet’ denmesini isteyen Erdoğan “Her zaman ‘hayır’da hayır yoktur. Rahat olun, gelişmeler kontrolümüzde” dedi.
22. Erdoğan, tezkere geçse de geçmese de ABD’nin harekatta kararlı olduğunu belirterek, Türkiye’nin 2003 yılı içinde 73 milyar dolar borç ödemesi olduğunu söyledi ve tezkerenin çıkmaması halinde Türkiye’nin ekonomik olarak çok sıkıntıya gireceğini ifade etti.
(Hatta Erdoğan’ın “Tezkereye hayır diyen, bana hayır demiş olur”… “Tezkere geçmezse memur maaşlarını ödeyemeyiz” dediği ifade edildi.)
23. Devlet Bakanı Ali Babacan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, tezkerenin yararlarını sıraladı: “ABD ile her platformda stratejik ortaklığımız artarak gelişir.”
(Irak’a ve Iraklılara yapılanlar da mı?)
24. AKP önderleri tezkerenin geçmemesi durumunda olacakları da hatırlattılar:
“Tezkereyi reddetmemiz Müslüman ülkelerden destek bulsa da dünyada etkili bir güce sahip olan Yahudi lobisinin desteğini kaybederiz.”
25. Irak savaşında ABD’ye verilen destek, KREDİ pazarlığına dönüştü.
Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Başbakanlık’a giden Dışişleri Müsteşarı, ABD Büyükelçisi Pearson’ın getirdiği ABD önerilerini hükümetin onayına sundu. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=66614)
• Türkiye’nin asgari “6 milyar dolar hibe”, “20 milyar doları bulan kredi” ve “ticaret desteğini” içeren seçenek üzerinde durduğu, bu seçeneğin hibe bölümünü artırmak üzere pazarlık ettiği öğrenildi.
• 92 milyar dolarlık bir kayıp faturası gündeme getiren Ankara, 2003′te 25, sonraki dört yılda 15-17 milyar dolar desteğe ihtiyaç duyulabileceğini belirtti. ABD, Türk ekonomisini ayakta tutma güvencesi verdi.
26. CIA’nin işkence uçakları hava sahamızı ve hava limanlarımızı kullandı. (www.aksiyon.com.tr)
27. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül açıkladı: “Irak savaşında ABD , İncirlik’i kullandı ve buradan 4 bin 990 sorti gerçekleştirdi.” (Vecdi Gönül’ün “Los Angeles World Affairs Council” adlı kuruluşun düzenlediği konferansta yaptığı “Avrasya’da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye’nin stratejik önemi” konulu konuşmasından.) AA
28. Erdoğan ve Gül, 29 Ekim 2004 tarihinde AB Anayasası’nı imzaladılar. Nerede? “Bütün Türkler yok edilmeden Hristiyan dünyası rahat etmeyecek.” diyen Papa Cixtus’un (1585-1590) heykeli altında, manevi huzurunda…
29. AB müzakere haberi, Kızılay’da gündüz gözüne havai fişeklerle kutlandı.
30. Erdoğan “Küresel sorunlarla mücadelede dünyanın ABD’ye ihtiyacı olduğunu; Türkiye ile ABD’nin temel hedeflerinin örtüştüğünü” söyledi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html)
31. AKP milletvekili Ömer Çelik, kadınları tecavüze uğrayan ve ülkesi işgal edilmiş Iraklı direnişçilere: “Katiller sürüsü!” dedi. (21.08.2004 – Vakit)
32. Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu, Amerikalılara Tayip Erdoğan hakkında, “Bu adamı kullanın!” dedi.
İşte American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşundaki konuşmanın teyp kaydı:
This man is an honest man. And he has his own beliefs and he is true to his beliefs. Please try to… I’d say “exploit”(sömürmek,istismar etmek, kendi çıkarına kullanmak) is a bad word, but kullanmak or use… (Zapsu burada Türkçe kullanmak sözcüğünü telaffuz ediyor ve İngilizce nasıl denir anlamında dinleyicilere bakıyor ve bir Türk dinleyicinin hatırlatması üzerine sözlerine devam ediyor) take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use… Here and in Europe you should take advantage of that. This is my offer… (http://www.milliyet.com.tr/2006/04/12/siyaset/axsiy02.html)
33. En büyük ortaklarından biri Yunan Kilisesi olan National Bank af Greece(NBG), ülkemizden banka satın aldı. ( Fakat aynı Yunanistan, Ziraat Bankası’nın Atina’da şube açmasına izin veriyor mu?)
34. Başbakan Erdoğan; “etnik, coğrafi ve dini temele dayalı ekonomik birliktelikleri, küreselleşme sürecinin reddettiği bir durum olduğu için, doğru bulmadığını” söyledi.Etnik denilen: Orta Asya Türk Devletleri. Coğrafi denilen: Komşularımız. Dini denilen: İslam Ülkeleri… (AB ile ABD bize yeter denilmek mi isteniyor?)
35. 4928 No.lu ve 15.07.2003 tarihli Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’da ‘cami’ kelimesi ‘ibadethane’ olarak değiştirilerek apartman kiliselerinin önündeki yasal engel kaldırıldı.
(25173 sayılı Resmi Gazete – Yayın tarihi:19 Temmuz 2003 Cumartesi)
36. Van Akdamar Kilisesi’nin onarımını Başbakan gizlice denetledi. ( Peki ama niçin gizli?..)
Erdoğan, Hakkari’den Van’a gelirken beklenmedik bir şekilde Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası’na indi. Görevli bekçinin dışında hiçbir yetkilinin bulunmadığı adaya konan helikopterden inen Erdoğan ve beraberindeki bakanlar, Ermeni Kilisesindeki restorasyon çalışmalarını inceledi. Hakkari’den havalanan diğer 2 helikopter, Van Ferit Melen Havaalanı’na inerken protokol üyeleri bir süre Erdoğan’ın içinde bulunduğu diğer helikopteri bekledi.
(Yetkililer, Başbakan’ın Akdamar Adası ziyaretiyle ilgili ısrarlı soruları cevapsız bıraktı.) 21.11.2005
• Bu denetlemeden 16 ay sonra (Kur’an Kursu yıkımından 5 gün önce), onarılan kilisenin açılışı gerçekleştirildi.
3 yıl süren bu kilise tamiratının yaklaşık 3milyon YTL’ye (3 trilyon lira) mal olduğu belirtildi.
37. “Kur’an Kursu Yıkımı” ülke tarihinde bir ilk oldu.
Tarih: 3 Nisan 2007 ( Mevlid kandilinden 3 gün, Akdamar Kilisesi açılışından 5 gün sonra…)
Yer: Kasımpaşa ( Sayın Erdoğan’ın mahallesi…)
• Yüzlerce polisin hazır bulunduğu yıkımda cemaate biber gazı sıkıldı.
• Yıkımı Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekipleri yaptı.
• Büyük Piyale Kur’an Kursu, “yürütmeyi durdurma kararına rağmen” yıkıldı.
(30 günlük yürütmeyi durdurma kararı: İstanbul 5. İdare Mahkemesi. Esas No: 2007/647)
• Tüm ısrarlara rağmen yıkım için okullar kapanana kadar (2 ay) beklenmedi.
38. Kur’an Kursu Yıkımına şöyle gelindi:
• “Piyalepaşa Câminin etrafının açılması için Anıtlar Kurulu’nun kararıyla kursun kaldırılacağı” bildirildi.
• Dernek mensupları, aylar süren koşturmacayla ilgililerle görüştüler. “Bu kursta 1959’dan beri binlerce talebeye hizmet verildiğini, yıkımın yanlış olacağını, kendilerine proje ve imkân verilirse, kursu, câminin mîmârî yapısına uygun hale getireceklerini” söyledilerse de kabul ettiremediler.
39. Yıkımla ilgili tavırlar gittikçe sertleşti. Önce çözümden bahseden Bakan Mehmet Ali Şahin sonra tavrını değiştirdi. Zira parmaklar yukarıları işaret ediyordu. Şöyle ki:
• Dernek mensupları, vakıfların kendisine bağlı olduğu Bakan Mehmet Ali Şahin’le görüştüler. Bakan Bey, derhal İstanbul Vakıflar Bölge Müdürü’yle görüştü. Görüşme bittikten sonra da dernek mensuplarına, “Kur’an kursunun yıkımının yanlış olacağını” söyledi ve “Rahat olun” deyip uğurladı.
• Ancak Bakan Bey, daha sonra İstanbul’a bir geldiğinde, “Kur’an kursu binasının câmiyi kapattığını” söylüyordu.
40. Kur’an Kursunu yıkanlar, kursun kaçak olduğunu söyleyerek kamuoyunu yanılttılar. “Derneğe başka bir yer gösterdik kabul etmediler ” yalanını söylediler. İşte o yerler (!):
• Sinan Paşa Câmii’nin avlusundaki tamamlanmamış bina.
(Hem burası hakkında da yıkım kararı vardı; hem de yıkımdan sonra burayı da vermeyeceklerini söylüyorlardı)
• Kulaksız’daki Okçular Tekkesi ile Okçular Tekkesi’nin yanındaki top sahası.
(Bu iki yer daha önce Beyoğlu Belediyesi’ne verilmişti. Belediye “Buraya çivi bile çaktırmam” diyordu.)
• Sütlüce’deki Elif Tekkesi (Büyükşehir Belediyesi burayı da kesinlikle vermeyeceğini söylüyordu.)
41. Kur’an Kursunu yıkanlar KUL HAKKINA ne kadar dikkat ettiklerini göstermiş oldular.
Çünkü Kur’an kursunun bulunduğu vakıf arsası, dini ilimlerin okutulması için vakfedilmişti.
Vakfın dini hükmü şudur : Bir yer, ne şartla vakfedildiyse kıyamete kadar o iş için kullanılır.Vakfedenin istediği şart, Allah’ın emri gibidir… Bu vebalin altından kim kalkabilir?
Yıkılan Kur’an kursunun ne için yapıldığı hakkında tarihi kayıt: “Piyale Mehmed Paşa; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, türbe, çarşı, hamam ve sebilden kurulu bir külliye yaptırmıştır.” (Beyoğlu Belediyesi Web Sitesinden)
42. İçişleri Bakanlığı’nın emri ile, Papa Jean Paul’ün ölümü dolayısıyla tüm yurtta bayraklar yarıya indirildi. İçişleri Bakanlığı, 8.4.2005 Cuma günü tüm resmi dairlerde gündoğumundan-günbatımına bayrakların yarıya indirilmesini istedi.
Emir örneği için: (http://www.istanbul.gov.tr/images/docs/emir.doc)
• Papa için Rusya’da bile bayraklar yarıya inmedi (!?) (Ortodokslar ya, o yüzden indirmemişlerdir…)
• Diyanet İşleri Başkanımız vefat etse hangi ülke bayrağını yarıya indirir?
• Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı vefat etse AKP bayrakları yarıya indirtir mi?
• Laik bir ülkede müslümanlar aleyhine Papa için bu ayırım niçin yapılır?
• Milli sembolümüz olan bayrağımızın yalnızca bir dinin ruhani lideri için yarıya indirilmesi, o dini kayırma anlamı taşımıyor mu?
43. Yeni Papa 16. Benedict’in sevgili Peygamberimiz’i eleştiren sözlerine ciddi bir karşılık verilmedi.
• “Muhammed kılıçla din yaymaktan başka ne yapmıştır…” sözünün alıntı olduğunu söyleyen papaya, hiçbir yetkilimiz “SAYIN PAPA, ÖYLEYSE PEYGAMBERİMİZLE İLGİLİ SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ NEDİR?” diyemedi.
44. Önce Papa’yla görüşmeyeceğini söyleyen Başbakanımız, aksine Papa’yı uçağın merdivenlerinde karşıladı.
45. Erdoğan, “Yahudi karşıtlığı utanç verici bir akıl hastalığının tezahürüdür, katliamla sonuçlanan bir sapkınlıktır” dedi. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/HAZIRAN/11/p01.html)
Sorulmaz mı: İslam karşıtı papayı düşmanca konuşmasının ardından uçak merdiveninde karşılamak nedir?
46. Orman Bakanı Osman Pepe’nin danışmanı Tacettin Ural, yazmış olduğu kitaba “Papa Bir Puttur” ismini verdiği için bizzat Bakan tarafından istifa ettirildi.
47. AKP iktidarı, Danimarka’da yayınlanan ÇİRKEF KARİKATÜRLERE gereken tepkiyi gösteremedi.
48. Eyüp Belediyesi’nin Pierre Loti Kahvesinin bulunduğu tepeye “Eyüp Sultan Tepesi” adı verilmesi teklifi, Büyükşehir Belediye Meclisi ve Kadir Topbaş tarafından reddedildi. (14.02.2007 – Zaman)
49. Kapalıçarşı’da, Başkan Topbaş’ın misafiri yabancı belediye başkanlarına ilahi eşliğinde içki ikram edildi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, ev sahipliğini yaptığı 4. Dünya Belediye Başkanları Zirvesi’nde toplantıya iştirak eden belediye başkanlarına 14.04.2007’de Kapalı Çarşı’da yemek verdi.
Birlikte Yaşamak Konseri adı altında ‘Demedim mi demedim mi? Gönül sana söylemedim mi?’ ‘Allahu Allah’ ve ‘Aşkın Ateşinde Yanalım Dost Dost’ isimli ilahiler söylenirken içkiler de su gibi aktı.
İslam ülkelerinden gelen Suudi Arabistan’ın Uhud Belediye Başkanı, İran’ın Tebriz Belediye Başkanı, Sudan, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerden gelen belediye başkanları yemeklerini tamamlamadan Kapalı Çarşı’dan ayrıldı.
50. Erdoğan 2002 seçimi öncesi Of’ta şöyle dedi: “Türkiye’de 30’a yakın etnik grup ve 4 hak dine mensup herkesi kucaklıyoruz”. (http://www.yenisafak.com/arsiv/2002/temmuz/12/p3.html)
Erdoğan birden fazla hak din ifadesini 3. Din Şûrâsı’nda da tekrarladı: “Bütün gerçek din ve inançlar, insanlığı hayra, iyiliğe, güzelliğe çağırmıştır.” (21/9/2007 Vakit)
(Halbuki Kur’an’a göre tek hak din İslamdır. Bütün peygamberler İslam peygamberidir.)
Kur’an’da Hz. İbrahim için “Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir MÜSLÜMANDI” deniyor. (Âli İmran, 67)
Yine Şûrâ Suresi 13. ayette İbrahim, Musa ve İsa peygamberlere gönderilenle peygamberimize gönderilen dinin aynı olduğu ifade edilmektedir. Birden fazla hak din olduğu söylense de: “Allah katında din İslam’dır” (Âli İmran, 19)
51. Antalya’da Dinler Bahçesi açıldı. (Aralık 2004)
52. Şanlıurfa’ya da “Dinler Parkı” açmaya kalktılar. Urfalıların Dinler Parkı’na tepki göstermesi üzerine proje “Halepli Bahçe” adıyla değiştirildi.
53. Müslümanları belirli mahfillere şikayet eden Tayyar Altıkulaç’ı milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu başkanı yaptılar. (Altıkulaç’ın şikayetlerinin yer aldığı belge: Kenan Evren ve Konsey üyelerine sunulan Diyanet İşleri Başkanlığı Brifingi 1981, sayfa:77-80.)
54. İslami cemaatlerden kopan ve onlarla mücadeleye girişen bazı kişiler seçimlerde liste başı yapıldı. Hemde seçmen desteği olmamasına rağmen ve kitleleri küstürmek pahasına.
Bunlardan bazıları, aday adayı dahi olmadıkları şehirlere kontenjandan yerleştirildi.
Bu adayları istemeyenler; telefon, faks, mektup yoluyla tepkilerini AKP genel merkezine iletti; ama nâfile…
55. Camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlandı. ( Oysa kiliseler bu parayı ödemiyor. )
İlginç olan, önceki hükümetlerin çekindiği bu uygulamaya AKP’nin 2005 yılında başlaması.
Derneği olan camiler, şu anda faturalarını ödemeye çalışıyor. Peki kiliseler ibadethane değil mi, niçin ödemez?
56. Yüzlerce talebe yurduna mülkiyetine bakılmasızın el koymak için yasa teklif edildi. Vakıf, dernek, hatta şahsa ait binaları işgal anlamına gelen korkunç maddeyi, tepkiler üzerine tasarıdan çıkarmak zorunda kaldılar.
( Tasarı yasalaşsaydı bu YURTLARI boşaltmayan kişi ve dernekler, mülki idare tarafından 3 ay içinde tahliye edilecekti.) (www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanuntasarilari/101-1262.doc) “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” Madde 35
• Bu yasa teklifini cumhurbaşkanlığı ile ilgili MAĞDURİYET EDEBİYATI’na sebep olan süreçte verdiler.
(Birileri (!) AKP ile uğraşırken, “Bildiri mağduru(!) AKP”nin vazifesi dindar kesimle uğraşmak mı olmalıydı?)
57. AKP, gömleğini çıkardığı Milli Görüş’ü de terör listesine almıştı. ( Tabii ki yanlışlıkla!)
4 Nisan 2003 Cuma günü hükümet, “Türkiye-Almanya Arasında Terörizm, Örgütlü Suçlar ve Büyük Önemi Haiz Suçlarla Mücadelede İşbirliği Anlaşması”nı onaylanmak üzere Meclis’e sevk etti.
11 maddelik bu anlaşmada “Milli Görüş Teşkilatı” terörist örgütler arasında sayılıyordu.
Almanya Federal Cumhuriyeti (AFC) İçişleri Bakanı Dr. Otto Schily’nin 3-4 Mart 2003 tarihindeki Ankara ziyaretinde bu anlaşma karşılıklı imzalanmıştı. (Bir bakanımız, anlaşmayı okumadan imzaladığını söyledi.)Eh, gözden kaçmış…
58. Genelkurmay başkanı Özkök “İslam devleti de, İslam ülkesi de değiliz” dedi.
Başbakan yorumladı: “Kendi düşüncelerini söylemiş.” (Ama başbakanımız kendi görüşünü açıklayamadı.)
(Harp Akademileri Komutanlığı Yıllık Değerlendirme Konuşması, 20 Nisan 2005, Hilmi Özkök)
59. Erdoğan, yeni AKP genel merkezindeki motiflerin Yahudi sembollerine benzediğini kabul etti:
“Ankara Selçuklu medeniyetinin yansımaları olduğu bir ilimiz. Ayrıca Osmanlı’dan da mimari uslüba bağlı kaldık, bunun yanında cumhuriyet çizgilerini katarak bu hale getirdik. Selçuklu yıldızları, Yahudi yıldızlarını da çok andırıyor.”
(http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=248953)
60. AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş: “Ayasofya turizme açılmış, tekrar camiye çevirelim demek gereksiz bir polemik.” dedi. (29 Şubat 2004 – Pazar Postası)
61. Erdoğan, Rotaryen toplantısına katılan ilk başbakan oldu.
• Ali Babacan da masonik bir kuruluş olan Bilderberg toplantısına katıldı.
Vakit Gazetesi, 17.05.2003 (Yorum yok; çünkü orada neler konuştuğunu bilmiyoruz…)
62. ‘AKP, sulandırılmış İslam projesiyle geldi’ iddiasını haklı gösteren bir olay:
Başbakanın başdanışmanı Cüneyt Zapsu’nun eşi, kadın-erkek aynı safta namaz kıldı.
Beyza Zapsu “Cuma’yı ben kıldırayım. Türkiye’de bir ilk olsun.” dedi.
63. Türkiye’de ilk defa Siyonizm konferansı yapıldı. Theodor Herzl, Milli Kütüphane’de anıldı. (7.12.04 – Vakit)
64. AKP’li belediye başkanı Kadir Topbaş, Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası’nın toplantısına katıldı. (14.12.2004 – Vakit)
65. Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Masonlar Locası’nın üstadı Asım Akin 22Temmuz’da AKP’yi destekleme emrini masonlara tebliğ etti. Bu, uluslararası bir talepti. İşte masonların gerekçeleri:
“Şayet AKP’nin önü kesilirse, sıcak para ülkeyi terk eder ve ekonomik kriz gündeme gelir.” (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6721)
66. AKP’li Bülent Arınç, Rotaryanlara “Siz veren elsiniz, öpülecek elsiniz” dedi. Rotary rozeti takan Arınç, plaketini 2430. bölge Guvernörü’nün elinden aldı. (18.052003 – Vakit)
67. Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob, 22 Temmuz seçimlerinde AKP’yi destekleyeceklerini açıkladı. (http://www.yenisafak.com.tr/politika/?q=1&c=2&i=48782&Ermeni/Cemaati/se%C3%A7imlerde/Ak/Partiyi/destekleyecek)
68. AKP’li Beyoğlu Belediyesi tarafından hazırlanan “Kültürleri Buluşturan Kent 22” adlı kitapta, alkollü içki teşvik ediliyor. (18.02.2004 – Vakit)
69. Umuma açık içkili yerlerin okullara uzaklığı 200 metreden 100 metreye indirildi. Turizmi teşvik kapsamında olan yerlerde ise mesafe şartı aranmayacak. (4.4.2004 – Türkiye)
70. AKP’den bir ilk: Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali’ne onay verildi. (27.09.2004 –Vakit)
“Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali”
71. Aile Sağlığı adı altında bazı okullarda “eşcinsellik” dersi verildi. Tepki gelince uygulama durduruldu. (16.03.2007 – Zaman)
72. Türkiye’nin ilk eşcinsel oteli açıldı. (31.05.2007 – Posta)
73. AB mevzuatına uygun Türk Gıda Kodeksi yayınlandı. “Çiğ Kırmızı Et ve Hazırlanmış Kırmızı Et Karışımları Tebliği” Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4716801_p.asp)
• Domuz ve yaban domuzu kasaplık hayvanlar arasına alındı.
74. AKP’nin meclisten geçirdiği TCK’nın 230. maddesi: “Aralarında evlenme olmaksızın dini nikah yapanlar, 6 aya kadar hapisle cezalandırılırlar.” (2004)
• Peki ya nikahsız yaşayanlar? Cezası yok, çünkü: “Zina suç olmaktan çıkarıldı.” (2004)
• Iğdır valisi açıkladı: “Fuhşun suç sayılmaması ve yaygınlığı yüzünden namuslu kadınlarımız neredeyse sokağa çıkamaz hale geldi.” (23.11.2005 – Vakit)
75. Başbakan “Çocuğum işsiz” diyen vatandaşı “Senin çocuğun da işsiz kalsın! Otur, otur! Bana kişisel sorunlarını getirme…” diye azarladı. (AKP Keçiören İlçe Kongresi) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182616
• “Lan…Sus…Hadi ananı al git buradan!” diyen başbakanın arkadaşları da benzer üslupla konuştular:
Tarım Bakanı, çiftçilere hitaben: “Gözünüzü toprak doyursun.”dedi.
Maliye Bakanı: “Babalar gibi satarım.”dedi.
AKP Urfa Milletvekili, sel mağduru vatandaşı şöyle azarladı: “Fazla konuşma!”
76. Zaman zaman “Savcılar ne güne duruyor?” diye yakınan AKP yönetimi, Şemdinli davası savcısını harcadı. (Adalet Bakanı tarafından HSYK’ya sevk edilen savcı Sarıkaya, meslekten ihraç edildi.)
77. Erdoğan’ın talimatıyla 2006 yılında yargıç ve savcılara %50’ye varan oranlarda zam yapıldı. (Asgari ücretliler “AKP çekindiği kurumlara mı zam yapıyor?” diye sormaya başladı.)
• Daha yakınlarda AKP’ye gereken teşekkürü(!) yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’yu arayan Bülent Arınç zam müjdesini şöyle vermişti: “Tasarı hazırlandı. Komisyonlardan hızlı şekilde geçirilip, en kısa sürede Genel Kurul’dan geçirilecek.” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4495113.asp?m=1&gid=69)
78. Başbakan Erdoğan, İHL ve meslek liseleri hakkında “Biz hükümet olarak bu bedeli ödemeye hazır değiliz” dedi.
Birlik Vakfı’nca İstanbul Grand Cevahir Oteli’nde düzenlenen ‘Meseleler ve Çareler’ konulu sempozyum. (http://arsiv.sabah.com.tr/2004/07/04/siy105.html)
79. Din Kültürü kitaplarına Hz.Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Sevgili Peygamberimizin resimleri kondu. (2004)
80. Din Kültürü kitaplarında mezhep sayısı 4’ten 5’e çıkarıldı.
(Bakınız: Orta Öğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı 11. Sınıf, MEB Yayınları, İstanbul-2006, sayfa 65, İslam Düşüncesinde Ameli-Fıkhi Yorumlar)
81. Din Kültürü kitaplarına göre, mezheplere gerek yok.
(2005’ten beri okutulan 8. sınıf Din Kültürü Kitapları, Dinde Anlayış Farklılıkları/Mezhepler bölümü.)
Bazı kitaplarda bu görüş yumuşakça (!) ifade edilse de ilköğretim öğrencisinin kafasını karıştırmaya yetiyor.
82. Okullara gönderilen genelge ile Kuran-ı Kerim’de geçen bazı kelimelerin kullanılması yasaklandı: cemaat, cihad, fetva, halife, hicret, imam, imamet, kafir, medrese, mücahid, mümin, münafık, şehadet, şehit, şeriat, şirk, tağut, tebliğ, tekke, tevhid… Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı’nı sözkonusu genelgeyi göndermekle görevlendirdi. (http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html)
83. Sekizinci sınıf Din Kültürü kitabının namaz tarifinde, bayanlar için “başı yarı açık” resim kullanıldı.
Aynı kitabın 91. sayfasında cemaatler için : “Bunlar tarikatlar gibi insanların din ve vicdan özgürlüğünü, ulusal birlik ve beraberliğini ortadan kaldıran gruplardır” ifadesi kullanıldı.
84. Bazı köylerde ilköğretim 1. sınıf öğrencilerine dağıtılan okuma-yazma öğreniyorum kitaplarında 13 ve 15. sayfalarında haç işareti bulunan, 3 çocuğun kilisede aldığı eğitimi ve kilise dualarını gösteren fotoğraflar kullanıldı. (MEB-TTKB’nin 12.07.2004 tarih / 115 sayılı onayını taşıyan AB destekli bu kitaplar, ücretsiz dağıtıldı.)
85. 2005’te onaylanan 5. sınıf Din Kültürü kitaplarında “Kelime-i Tevhid, Lailâhe illallah’tır” deniyor. (“Muhammedur-rasûlullah” ifadesine yer verilmiyor.)
(AB projelerini ve ders kitaplarındaki değişimi düşündüğümüzde “Muhammedur-rasûlullah” bölümünün yazılmaması, her şeyi anlatıyor. “Muhammedur-rasûlullah” ifadesi; Hz. Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğunu söyleyen Müslümanları, Hz.İsa’yı rab ve oğul kabul eden Hıristiyanlardan ayırır. Bunu kaldırmak hangi düşünceden ileri gelir?)
86. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in başörtüsü sorununa bakışı:
“Başörtüsünü sorun sayanların sayısı yüzde bir buçuktur. Halk hangi konuların öncelikle çözülmesini istiyorsa biz hükümet olarak bu sorunlara odaklandık. Bizim gündemimizde halkın sadece yüzde 1,5′inin gündeminde olan bir konu öncelikli olarak yoktur. Olması siyaseten de yanlıştır.” 24.05.2006 – Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/2006/05/24/resim/birincisayfa.jpg)
87. Erdoğan, başörtülüleri 3-5 ağaca benzetti: “Yani burada bizim bireysel özgürlük anlayışlarımız eğer genel özgürlük anlayışının önüne çıkarsa herhalde yanlış yaparız diye düşünüyorum. Geneli kucaklamak durumundayız. Ormanı düşünelim, oradaki birkaç ağacı değil. Birkaç ağaç üzerinden hareket edersek yanlış yaparız. Nitekim Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarının bu konudaki neticeleri çok açık net ortadadır.”
(http://www.akpgercegi.com/category/basortusu/)
88. Urfa’dan Ankara’ya yürüyen başörtü mağdurları Meclis’e girerken ‘terörist’ muâmelesi gördü. Üç kişilik heyet, polis tarafından ayrı bir odaya alınarak üzerlerindeki paradan çoraplarına kadar arandı. (6.1.05–Vakit)
89. MEB’e bağlı Yurt-Kur’un başörtülü ve sakallı fotoğraf veren öğrencilere burs vermeyeceği açıklandı. (09.10.2006 – Vakit)
90. AKP’li Kuşadası Belediyesi, hediyelik eşya dükkânı açmak isteyen bayana, başörtülü fotoğrafla başvurduğu için ruhsat vermedi. (http://www.stargundem.com/news/11299.html)
91. Meclis kitabında dedesinin sarıklı fotoğrafını gören AKP milletvekili: “Benim dedem sarık takmazdı; aydın bir insandı” dedi. (01.05.2004 – Vatan) (Sarığı karanlık sembolü görenler, başörtüsü için ne düşünür?)
92. Bülent Arınç: “Başörtü meselesi bizim namus meselemizdir. Bu sorunu çözmek bizim namus borcumuzdur.” demişti. (Kahramanmaraş mitingi – 2002)
• Arınç:“Başörtüsü sorunu çözülecektir; ama demokrasi çerçevesinde ve zamanı geldiğinde.”(28.12.04– Vakit)
93. Başbakana örtü mağdurlarından mektup: Sözünüzü tutun. (23 Nisan 2004 – Vakit) (Bu mektuba hâlâ cevap verilmedi.)
94. Öğrenci affı getirildi. Yani zamanında başını açmadığı için okullarını bitiremeyenlere bir fırsat (!) tanındı. Peki nasıl mezun olacaklardı. Erdoğan, sorunu çözdü: “Peruk taksınlar girsinler.” (www.haber7.com/haber.php?haber_id=237241)
95. Abdullah Gül, YÖK’ün kurucu başkanı olan ve üniversitelerde başörtüsü yasağını başlatan İhsan Doğramacı’ya 2007 Meclis Onur Ödülü verilmesini teklif etti. (17.02.2007 – Zaman)
Bülent Arınç da Doğramacı’ya telefon ederek ödülün kendisine verileceğini müjdeledi.
• Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Gül’ün teklif ettiği ödül, daha sonra Gül tarafından takdim edildi. (http://www.sabah.com.tr/2007/05/31/haber,06DCCD2256774F55BD39882429EF5F05.html)
96. Şubat 2003’te “Benim bu davayı geri çekmem bütün kadınlara hakaret olur” diyen Hayrunnisa Gül, bir yıl sonra AİHM’deki başörtüsü şikayetini geri çekti. (3 Mart 2004 – Vakit)
97. Abdullah Gül, Ahmet Vakur Gökdenizler’i Denizcilik-Havacılık genel müdür yardımcılığından büyükelçilik statüsüne yükselterek Montreal’e daimi temsilci olarak atadı. (30.10.2006 – Vakit) Adı pek çok skandala karışan bu kişiyi hatırlayalım: A.Vakur Gökdenizler, 1999’da Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşı olduğunu Dallas Göçmen bürosundan öğrenerek yıldırım kriptoyla Ankara’ya bildiren kişidir.
98. Başbakan Erdoğan: “Başörtüsü konusunda hiçbir yerde, kimseye söz vermedim. Vaat etmediklerimizi, vaat edilmiş gibi gösteren, provake edenler var.” dedi. (www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=05.04.2005&Newsid=50529&Categoryid=3)
99. Başörtüsü sorunuyla ilgili vaadi olmadığını açıklayan Başbakan, Fener Rum Patriği’ne söz verdi: “Bütün sorunlarınızı çözeceğiz.” (11.12.2004 – Vakit)
100. Yüz maddeye sığmayan A’dan Z’ye diğer gerçekler:
A. Yabancılara toprak satışına izin veren yasa çıkarıldı. (Dikkat: Ev, daire, bina değil; arazi satılıyor.)
B. Erdoğan, çocuk katiline “Sayın” dedi.
C. Dışişleri Bakanlığı, Ebu Garip cezaevinde işkence gören Türkler ve diğerleri için harekete geçmedi.
Ç. Şimon Peres “AKP, Türk lokumu” dedi. (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/02/515570.asp) Demek onlara göre öyle.
D. Devlet bakanı Kürşat TÜZMEN bir defile sonrası F. LOPES isimli kadınla kadeh tokuşturup şarap içti (10.02.2077 – Posta) Not: Bakan içki başında, başı örtülü öğrenciye öğretim yasak.
E. ATO raporuna göre son 4 yılda, yıllık ortalama 546.000 dosya, zaman aşımından düştü. (AKP’nin A’sının resmidir…)
F. Yasaklar devam ediyor:a- Başörtüsü yasağı, b-12 yaşından küçüklere Kuran öğretme yasağı…
G. AB hatırına Mardin-Midyat Bardakçı köyünün camisini kiliseye çevirmeye kalktılar.
Ğ. Kuzey Irak yönetimi AKP’yi zor durumda bırakmamak için 22 Temmuz seçimine kadar sessiz durma kararı aldı.
(İlnur Çevik ve bölgede görev yapan gazeteciler bildirdi.)
H. AKP 22 Temmuz seçim beyannamesine Başörtüsü, YÖK ve terörle mücadeleyi almadı.
I. 273 üyeli İsrail Dostluk Grubunun 173’ü AKP milletvekiliydi.
İ. Bazı AKP milletvekilleri, yolsuzluklara tahammül edemediklerini söyleyerek partilerinden ayrıldı.
J. Kıbrıs için “Çözümsüzlük çözüm değildir” diyen başbakan, “toplumsal mutabakat” diye bir şey uydurup başörtüsünü
çözümsüz hale getirdi.
(Başbakanın bizim icadımız dediği “Toplumsal mutabakat”, cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılamadı.)
K. Misyonerliğe yasal izin verildi. (AKP’nin gerekçesi Misyonerlik faaliyetlerini denetim altında tutmakmış…)
L. Bazı müftülüklerde ilk defa orkestra eşliğinde “Kutlu Doğum” Konserleri(!) düzenlendi.
(Vatandaş sordu: Peygamberimiz bu toplantılara katılır mıydı?)
M. Ezan sesinin kısılması için genelge yayınlandı.
N. Uygun görülen yerlerde Cuma namazının son 6 rekatı kıldırılmıyor. Yer yer bu konuda kavgalar oldu.
O. Kuran öğrenimi yasağını TCK’ya koyarak; dedelerin, ninelerin torunlarına Kuran okutmasını yasak saydılar.
Ö. Bir yandan özelleştirme yapılırken bir yandan da belediye şirketleriyle yeni KİT’ler oluşturuldu!
P. Ülkemizdeki yabancı şirket sayısı 3’e katlandı.
R. Borçlu vatandaşlarımızın sayısı 4,4 kat arttı.
S. Köylüler, çiftçiler, fındık üreticileri… protesto mitingi yapacak derecede mağdur edildi.
Ş. Ülkemizin toplam borcu (iç-dış), dolar bazında 2 katına çıktı.
T. Bankacılık sektörünün % 51’i yabancıların eline geçti.
U. Resmi açılışlar ve devlet törenleri, AKP seçim mitinglerine dönüştürüldü.
Ü. “Kuraklık destek” haberini, seçim meydanından Dışişleri Bakanı açıkladı.
V. Erdoğan, parti mitinglerine başbakanlık uçağı ile gittiği için tepki çekti.
Y. 5 senedir garibanların başörtüsü için toplumsal mutabakatı bekleyen iktidar mensupları, sıra kendi eşlerine ( Cumhurbaşkanlığı seçimine) gelince bunun demokratik hak olduğunu hatırladılar.
Z. Babası dışişleri bakanı olmayan kızlar, mezuniyet törenlerine başörtüsü ile katılamadı…

06
Ara
07

1930’lu Yıllar Altın Çağ mıydı?

Cengiz Tosun adlı arkadaş bize Zaman gazetesi yazarı Mustafa ARMAĞAN’ın “Zaman Pazar” ekinin 20 sayısında çıkan bir yazıyı göndermiş.

“RTE’ye tapanlar” adlı yazımızın aşağısına…

Ne iyi yapmış…

Buradan zaman gazetesine de bir cevap yazarız.

Not: Yapılan yorumun aslı “RTE’ye tapanlar” adlı makalemizin altındaki 2. yorumdur.

Ayrıca bu linkten de okuyabilirsiniz.

Okumak isteyen bir bütün olarak oraya bakabilir.

Biz buraya yorumu bölüm bölüm alıp cevaplayarak gideceğiz.

“1930’lu  yıllar  Altın Çağ  mıydı ?
İster CHP’nin söylemine bakın, isterseniz sığ popüler basına, 1930’ların neredeyse kutsandığını görürsünüz. 1920’li yıllar da önemsenir gerçi; ama asıl Cumhuriyet’in kendisini bütün görkemiyle gösterdiği yıllar 1930’lardır.
Asıl amaç Osmanlı’dan kopmak olduğuna göre, 1930’lar bu kopuşun zirve yaptığı yıllardır. Kalkınma hamleleri, sanayileşme çabaları, ekonomik bağımsızlık ve tek kuruş dış borç almadan kalkınmayı gerçekleştirme… bu dönemin karakteristiği olarak sunulur.”

CHP’nin söylemine bakabilirsiniz. Ama CHP tarih vermez çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan, 1950’ye kadar zaten kendi tarihidir. Popüler basın ne yazık ki Kemalist doktrini benimsemiyor ve onu yansıtmıyor. Sizin bahsettiğiniz popüler basın kendini bilmez “İkinci Cumhuriyetçilerden”, eli kalem tutmaz “sözde aydınlardan” oluşuyor. Atatürkçülüğü kendine ülkü edinmiş kaç tane “popüler basın” var ki Türkiye’de? 1920 önemli bir tarihtir. Hatta en önemlilerindendir, çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştur. Belki bilmiyorsunuzdur… Neyse.
Cumhuriyet’in tüm görkemi her zaman kendini gösterir. Bugün bile biz Milli bayramlarımızda, Cumhuriyetimizin görkemini görüyor ve hissediyoruz. Ancak o zamana dönecek olursak evet 1930 Cumhuriyet’in görkemli yıllarıdır. Onuncu yıl marşımızda bu zamanda yazılmış söylenmiştir.
Ama yanıldığını bir nokta var. Kalkınma hamleleri, sanayileşme çabaları, ekonomik bağımsızlık ve tek kuruş dış borç almadan kalkınmayı gerçekleştirme 1930’da olmamıştır. Bunun olması 1933 yılında başlayacaktır.

1922’de İzmir’de toplanan “1. İzmir İktisat Kongresi”nden sonra, Türkiye’de liberal ekonomi sistemi uygulanmaya başlandı. Özel sektörü teşvik için bir “Teşvik-i Sanayi” kanunu çıkarıldı.

Bu süre, 1922-1933 yılları arasında tam 10 yıl sürdü. Bu süre sonunda ortaya şöyle bir durum çıktı:
Şeker üretimi on yılda %7 oranında düştü,
Yünlü dokuma üretimi on yılda %26 düştü,
İhracat on yılda %43 oranında düştü

Ülkenin belli başlı sanayi ürünleri 1923-1933 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında bir yükselme kaydetmediği gibi, 1930-1931 yılları arasında sanayi ürünleri üretimi geriledi. Bu tabloya bakan Atatürk, ülkenin böyle daha fazla dayanamayacağını anladı ve yeni bir atılım yapmaya karar verdi.

Liberal ekonomi ve özel sektör teşvikleri Türkiye’yi ileriye götürecek atılımı yapamamıştı.

Sonuç olarak Devlet ekonomiye girip ülkenin gerek duyduğu her şeyi kendisi yapma yoluna gitti.

İşte bu amaçla, 1933 yılında, ilk “Beş Yıllık Plan 1933-1937” hazırlandı ve bu plana göre ilk şu KİT’ler kuruldu :

• Bakırköy Pamuklu Fabrikası,
• Kayseri Pamuklu Fabrikası,
• Ereğli Pamuklu Fabrikası,
• Iğdır İplik Fabrikası.
• Karabük demir-çelik Fabrikası
• İzmit Kağıt Fabrikası,
• Bursa Merinos Kamgam İplik ve Dokuma Fabrikası,
• Toprak Sanayi (Kütahya Seramik, Paşabahçe şişe ve Cam)
• Keçiborlu Kükürt Sanayi,
• Gemlik Suni İpek Fabrikası,
• İzmit Süpeorfosfat Fabrikası,
• Isparta Gül Yağı Fabrikası

Daha  sonraki  yıllarda;

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak Ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• Turhal Tütün Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Kömür Şirketi, Sirkeci – Edirne Demiryolu Şirketi devletçe satın alınmıştır.
• T.C. Ziraat Bankası yeniden kurulmuştur.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.

Aşağıdaki  tabloda  da  açıkça  görüldüğü  gibi;
• Ulusal gelirin yıllık büyüme hızı, Cumhuriyet tarihinde en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Sanayide büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Tarımda büyüme oranı en yüksek düzeye, Atatürk döneminde çıkmıştır.
• Cumhuriyet tarihinde enflasyonun en düşük olduğu dönem Atatürk dönemidir. Aslında bu dönemde enflasyon olmamış tam tersine fiyatlarda %2 düşüş yaşanmıştır.
• Dolara karşı Türk lirasının en güçlü olduğu dönem, Atatürk dönemidir. Bu dönemde Türk lirası, dolara karşı %1,8 oranında değer kazanmıştır.

Image

(Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli, 1923’ten günümüze Ekonomimizin sayısal görünümü, Milliyet Yay.)

”Gerçi bir ‘Osmanlı borçları’ meselesi vardır; ama bu da abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında alınmıştır. Üstelik bu borcu biz ödedik de Arnavutluk, Suriye, Yemen, hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke ödemedi mi?”

Evet dediğiniz gibi Osmanlı’nın Borçları meselesi vardır. Ancak Osmanlı’nın borcu 700 bin altın değil, borç toplamı 163,1 milyon lira’dır.

Bu konu Lozan’da görüşülmüş ve 15 ülkenin ödemesine karar kılınmıştır:

Türkiye 84,597,495
Suriye-Lübnan 11,108,858
Yunanistan 11,054,534
Irak 6,772,142
Yugoslavya 5,435,597
Filistin 3,284,597
Bulgaristan 1,776,354
Arnavutluk 1,633,233
Hicaz (S. Arabistan) 1,499,518
Yemen 1,182,104
Ürdün 733,610
Necit (S. Arabistan) 129,150
Maan (Güney Ürdün) 128,728
Asir (S.Arabistan) 26,138

Ancak sizin iddia ettiğiniz gibi tüm devletler üstüne düşeni ödememiştir. Yunanistan, Suudi Arabistan, (Hicaz, Necit, Asir) Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamıştır. (Prof. Dr. Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, 8. Basım, Remzi Kitabevi, s.75)

”Kaldı ki, savaş tazminatı olarak Almanya’ya ödetilen miktar dudak uçuklatacak cinstendir: Tam 24 milyar altın sterlin. Öde öde bitmez diyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü Almanlar 1932’de borçlarını bitirmişlerdir bile! Uzun vadeli borçlarımızın 15 milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri civarındadır. Bu arada borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız tarihin Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933 olduğunu da unutmayalım.”

Almanya  ile  Osmanlı’yı  birbiriyle  mukayese  edebilecek  birileri  varsa  o  da 

herhalde  Zaman  ya  da  Vakit  gazetesidir…

Yahu  sen  Almanya’nın  sanayi  gücünü  Osmanlınınki  ile  bir  mi  tutuyorsun ?

Uzayda  mı  yaşıyorsun  arkadaş ?

Tövbe  tövbe  yaa!!!

Neyse  kaile  bile  almıyorum  bu  paragrafı.

“Madem girdik bu bahse, bir şey söyleyeyim de siz inanmayın: İngiltere güya savaşın galibi olarak kurumla dolaşmaktadır ortalıkta; ama ekonomisi tek kelimeyle iflas etmiştir. Aman canım, lafı uzatmayayım da, İngiltere’nin Amerikan bankalarına olan borcunu 1960’ların sonlarına kadar ödemeye devam ettiğini söyleyeyim de gülün biraz! Tarih bazen komiktir sahiden de. Neyse biz gelelim bizim 1930’ların macerasına.”

Bugün Amerika’nın da trilyon dolarlarca borcu var çeşitli ülkelere…

Evet Amerika’nın tam 9 trilyon dolar dış borcu vardır.

Amerika da güya süper güç olarak dolaşıyor buralarda…

”Bilindiği gibi Atatürk, Serbest Fırka’nın kurulmasına giden yolda hükümetin halk ile arasında oluşan kopukluğu gidermek ve muhalefet kanalıyla yukarıya yansımayan bazı gerçeklere uyanabilmek için kurdurmuştu.

İşte Serbest Fırka’nın İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü aleyhine, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sözler sarf edilmesi ve resimlerinin yırtılması karşısında Gazi harekete geçmiş ve iki etaptan oluşan bir yurt gezisine çıkmıştı.
Kasım 1930’da başlayıp Mart 1931’de biten bu yurt gezisi Gazi için çok öğretici ve hatta hayret uyandırıcı olmuşa benzemektedir.

İdeolojik ve kültürel devrimlerle büyük şehirlere egemen olmaya çalışan Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini bu gezi sırasında öğrenmiş olmalıdır.”

Halka inmemesinin sebebi acaba hâlâ kökü kazınamayan yobazlık mıdır yoksa parti içindeki kişiler midir ?

“Mesela  Atatürk  şöyle  yazıyor  gezi  defterine :  “Hükümeti ve fırkayı (CHP) zayıf düşüren mühim sebeplerden birisi de halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat temennilerinin kayıtsızlığa maruz kalmasıdır. Halktan gelen müracaat ve şikayet tali memurların değil, bizzat Vekilin [Bakanın] (veya mahallinde valinin) imzalayacağı (müsbet veya menfi olsun) esbab-ı mucibeli [gerekçeli] bir cevapla karşılanmalıdır.”

Atatürk  uyarıyor,  İnönü  dinliyor.

Dinliyor  mu  acaba ?

Devam  ediyor  Atatürk :

“Bu seyahattaki temaslar bize… büyük halk tabakalarının hangi ıstıraplarla mahmûl [yüklü] olduğunu gösteriyor.”
Daha ne desin? Üstelik Ege Bölgesi ormanlarından elde edilen kitre, çiçek soğanı, mazı ve harup ihracatının 1914 yılına oranla çok fazla düştüğünü (bazı kalemlerde yüzde 99’dur oran) gözlemleyen Gazi, Ziraat Bankası’nın esasının bozuk olduğunu, boşu boşuna binalar yaptırıldığını, bu binalara saplanan sermayeyi uygun şekilde işletmesinin daha faydalı olacağı uyarısını yapmaktan da alamaz kendisini. Gezi sırasında Atatürk’ün önüne atılıp “Açız” diyenler de cabası.”

Evet  1914’ten  1930lara  kadar  ihracatta  ve  üretimde  kayıp  olduğunu  zaten  söylemiştik.

Asıl  atılım  1933’ten  sonra  yapılmıştır.

”Nitekim yakınlarından Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler 1930’ların başlarında Türkiye’yi de içine alan 1929 dünya ekonomik bunalımının Atatürk’ü ne kadar bunalttığının göstergesidir:

“Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum!  Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen (sürekli olarak) dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevî perişanlık içinde…”

Kim  söylüyor  bu  sözleri?   Atatürk.

Ne  zaman  söylüyor?   1930’da.

Peki nasıl oluyor da bu bunalımı yaşamış bir Türkiye Altın Çağ ilan edilebiliyor?

Bu gerçeği ısırıcı bir dille yakalayanlardan Yakup Kadri’nin sözlerine kulak verelim şimdi de. Kendisi Atatürk’ün de, İnönü’nün de yakınıdır.

“Politikada 45 Yıl” adlı hatıralarında 1925’lerdeki durum hakkında şunları söyler:

“O sıralarda bence bu hâdiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı… Hiçbirini durdurmak kabil [mümkün] olmuyordu.”

Demek  ki  neymiş ?

CHP kadrosu devlete sırtını dayayan bir rant ekonomisine startı vermiş ve halktan koparak devletin palazlandırdığı bir avuç zenginle Türkiye’yi idare etmeye kalkmıştır.

Ancak Atatürk’ün bu kötü gidişe son vermek üzere kurdurduğu Serbest Fırka’nın eleştirilerine tahammül edemeyen kesim de, o zamanın deyişiyle “yiyici” kesimdi.”

Elbette Serbest Fırkayı kurdurmuştu Atatürk.

Ama bunun amacı devrimin halk üzerinde ne etki bıraktığını görmekti. Ekonomik durumu iyileştirmek için ise yukarıda anlattığımız “kalkınma planlarını” “KİT”leri kurmuştur Atatürk!

“Muhalefet istemiyorlar ve her muhalefet kımıldanışını “irtica” olarak damgalıyorlardı.

Neden?

Çünkü irtica, yani eskiye dönmek demek, ellerinden hortumlarının alınması anlamına gelecekti.

Eğer 1920-1924 arasındaki serbestlik geri gelirse avantalar ellerinden gidecekti de ondan.”

Aferin,  “irtica’ya  bile  yeni  anlamlar  yüklediniz  ya,  bravo size !!!

Sizin  demeniz  o  ki  Muhalefeti  Atatürk  kurdurttu  ama  CHP  kapattırdı!

Bu  mümkün  mü  sizce ???

“1935 yılı İl İdare Kurulu üyelerinin meslekî dağılımına bakarsak, bu seçkin zümrenin nasıl kemikleştiğini daha iyi görürüz:

90 tüccar,

31 varlıklı çiftçi,

10 fabrikatör,

24 avukat,

17 doktor ve eczacı,

7 banka müdürü,

14 emekli general ve subay,

4 öğretmen.

44 il ve belediye genel meclis üyesi…”

Siyaset her zaman seçkin zümrenin oyun alanı olmuştur.

RTE dediğiniz adamın parası olmasaydı nasıl kuracaktı partisini?

Siyaset para işi, ne kadar paran varsa o kadar güçlüsün demektir.

Ayrıca İl idaresi okumamış kişilerden mi oluştursaydı?

”Halk nerede, görebiliyor musunuz?

“Açız!”  diye  Atatürk’ün  önüne  atılanlar ?

Çankaya  savaşlarının  özü,  özeti  budur  vesselam.”

Olaya  tersten  bakmak  sizin  “iş”iniz.

Atatürk’ün  koltuğuna  oturmaya  heveslenen  hainler  türedi  başımıza 

gelmişler  bize  Atatürk’ten  vaaz  çekiyorlar.

Ne  günlere  kaldık  ya !

Neyse  Çankaya  için  bir  savaş  gerekli  ise  bu  savaşı  Atatürkçüler  kazanacaktır !

Çünkü  o  koltuk  Atatürkçülüğü  yaratan  adamın  timsalidir.


06
Ara
07

Ülker’den Kadı’ya, Kadı’dan El Kaide’ye

Yasin El Kadı’nın hakkındaki iddialardan en önemlisi, zengin işadamlarından topladığı paraları yönetimindeki Muvaffak Vakfı Aracılığı ile El Kaide ile bağlantılı kişilere ve kurumlara “Yardım” başlığı altında aktarması geliyordu. MASAK raporunda Hasan Cüneyt Zapsu’nun 60 bin dolar, Annesi Gaye Zapsu’nun 250 bin dolar Yasin Al Kadı’nın Al Baraka Türk’teki hesabına para yatırdıkları ortaya çıkıyordu.

Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun hazırladığı rapora göre Yasin Azizüddin Kadı ile para ilişkisi olan şirketler arasında Ülker gurubu da yer alıyordu. Aynı dönemde Murat Ülker sakal bırakmış, hatta sakallı fotoğraflarını resmi belgelerde bile kullanmıştı. Eskinin izlerini silmek için olacak şimdi Masonlarla dans etmekte.

Yine aynı raporda; Al Baraka Türk’ten 18 Ocak 2001 tarihinde Muvaffak Vakfı’na 210 bin dolar, Usame Bin Ladin’in en yakın adamı Wael H. Jelaidan adına da 27 Ocak 1994 tarihinde 210 bin dolar gönderildiği belirtiliyordu.

MASAK raporuna göre Yasin El Kadı, Mehmet Fatih Saraç ve Mohammed Omer A. Zubair’in ortak olduğu Caravan Dış Ticaret’ten BİM’e para aktarılmıştı. BİM’in Yönetim Kurullarında AKP’lilerin ağabeyi Korkut Özal, Yasin El Kadı, Cüneyt Zapsu, George Bitar, M.P. Kassamali Merali, Ekrem Pakdemirli, Başbakan Tayyip Erdoğan’a kızının kına gecesini evinde yapacak kadar yakın olan Nakşibendi tarikatının önemli isimlerinden Mustafa Latif Topbaş yer alıyordu.

Çok ilginçtir Kadı ile ilişkili isimler gündeme geldiğinde BİM’deki bazı ortaklar gözden kaçırılıyordu. Bunlar; 2000 yılında ortak olan Bank Of Amerika, İnternational İnvesment Corparatıon, 1999 yılında ortak olan Merrill Lynch Global Emerging Marketing Partuens, World Wide Limited…

31.03.2004 tarihli Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun Raporuna göre yasin Al Kadı ile para ilişkisi olan Nimet Gıda’nın yönetim Kurulu Üyeleri; Mehmet Fatih Saraç, Osman Faik Bilge, G. Abdülaziz Zapsu, Mustafa Rıza Yazan, Ahmet Erdoğan, Tayfun Ergün, Mustafa Latif Topbaş, Hasan Cüneyt Zapsu…

Yine aynı rapora göre Ahsen Plastik’te Kadı ile para ilişkisi içindeydi. Ahsen Plastik Yönetimi şu isimlerden oluşuyordu:

“G. Abdülaziz Zapsu, Tayfun Ergin, M. Fatih Saraç, Hasan Cüneyt Zapsu, M. Latif Topbaş…

Yasin Al Kadı ile para ve ortaklık ilişkisine giren bir başka şirket ise Ülker Gurubuna dahil AK Gıda idi: AK Gıda‘nın Yönetim Kurulunda; Mustafa Latif Topbaş, Murat Ülker, Zeki Ziya Sözen, İbrahim Halit Çizmeci, Metin Yurdagül, Sabri Ülker, Orhan Özokur… gibi isimler yer alıyordu.

MASAK raporunda tespit edilebilen hesaplar

31.03.2004 tarihli Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun Raporunun, 16 Sayfasında: “Caravan Dış Ticaret Limited Şirketi ile bu şirketin ortakları Yasin El kadı ile M. Fatih Saraç’ın tespit edilebilen hesaplarına ilişkin bilgiler aşağıda açıklanmıştır” deniliyor ve şöyle devam ediliyordu:

“Caravan ve Ella şirketleri ile bu şirketlerin ortakları Yasin Kadı ve M. Fatih Saraç’ın Al Baraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş, nezdinde Türk lirası ve döviz hesapları bulunmaktadır. Al Baraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş tarafından gönderilen hesap ekstrelerinin çok sayıda olması nedeniyle, aynı kişiler adına birkaç kalemde yapılan işlemler (Hesap hareketleri) toplanarak tek kalemde yazılmıştır. Ayrıca Türk lirası ve döviz hesapları arasında gerçekleşen havale ve ya EFT işlemleri mükerrerliği önlemek amacıyla mahsup edilmiştir.

Caravan Dış Tic. Ltd. Şti’nin tespit edilebilen hesaplarına ilişkin bilgiler

Caravan Şirketi tarafından Al Baraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş nezdinde açılan hesapların açılış tarihleri, hesap numaraları, hesap cinsi (Türk lirası veya döviz) ve çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan (gelen) ve çekilen (gönderilen) paraların toplamının özet dökümü yıllar itibarıyla aşağıda yapılmıştır.

Caravan Dış. Tic. Ltd. Şti. tarafından Al Baraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş nezdinde 04.10.1995 tarihinde açılan 011201-142322 no’lu ABD Doları döviz hesabına çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan paralar toplamı yıllar itibarıyla aşağıda açıklanmıştır.

1997 yılında Yasin Kadı; 7.559. 941 Dolar, Caravan; 28.894 Dolar yatırıyordu.

1998 yılında; Yasin El Kadı: 2.699.945 Dolar, Caravan:723.044 Dolar, M. Fatih Saraç; 20.000 Dolar, Caravan 66.800 Dolar, Dış işlemler havalesi:607.211 Dolar…

1999 yılında; Yasin Al Kadı: 808.754 Dolar, Caravan 1.056.075 Dolar, M. Fatih Saraç: 479.950 Dolar, Nimet Gıda: 36.050 Dolar, Ecmel Tekstil:70.000 Dolar, Ak Gıda 38.300 Dolar, Sağlam İnşaat: 5.450 Dolar, Virman: 16.916, Diğer işlemler havale:2.837.525 Dolar…

2000 yılında; Yasin Al Kadı:1.375, Caravan: 2.048.775, M. Fatih Saraç:5.000, Nimet Gıda: 25.000, Sağlam İnşaat:877.700, Virman:28.400, Dış İşlemler havale:539.947 dolar…

2001 yılında;Yasin Kadı:107.250, Caravan:85.252, Sağlam İnşaat:9.500, Dış İşlemler havale: 84.252, Caravan: 74.128 Dolar…

Aynı hesaptan çeşitli zamanlarda para aktarılan şahıslar yıllar itibarıyla aşağıda gösterilmiştir:

1997 yılında; Nimet Gıda:34.311, Dış İşlemler Havalesi 620.151, Caravan: 1.619.465, Caravan 24499 hesaba 5.214.617, Yasin Kadı: 50.363 Dolar….

1998 yılında; Dış İşlemler Havalesi; 437.123, Yasin Kadı: 200.000, Caravan 24499 TL Hesabı 3.474.288 dolar…

1999 yılında; Sağlam İnşaat; 624.228, Ella; 63.900, Ecmel Tekstil; 13.000, Nimet Gıda; 23.650, Caravan; 902.392, İktisat Bankası Maslak şb. 128.000, Dış İşlemler Havale; 100.000, Yasin Kadı; 84.110 Dolar…

2000 yılında; Sağlam İnşaat: 929.050, Ella: 42.310, M. Fatih Saraç; 77.200, Nimet Gıda; 25.000 Dolar…

Bu hesaptan, 1997-2001 yılları arasında;

Orhan ÖLÇEN, Hilmi YILMAZ, Remzi ÇAKIROĞLU, İzzet ÖZKALAYCI, Savaş SAĞSÜS, Serkan KIZILAY, Bülent AKSOY, Mehmet TARI, Abdurrahman ŞEKER, İrfan AKICI, Sema ÇETİN, Saim OĞUZCAN ve Davut ÇOŞKUN, adlı şahıslara da çeşitli tarihlerde, muhtelif defalar ve miktarlarda ödemeler yapıldığı tespit edilmiştir.

B-Caravan Dış Tic. Ltd. Şti. tarafından Albaraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş. nezdinde 23.02.1995 tarihinde açılan 011200-024499 no’lu Türk Lirası hesabına çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan paralar toplamı şu şekildedir.

Caravan : 242.564.365.000 TL

Yassin Kadı : 6.951.380.000 TL

Dış İşlemler Havalesi : 29.497.526.000 TL

Ahsen Plastik : 10.690.000.000 TL

Caravan 242383 DEM Hs. : 122.395.421.000 TL

Caravan 242392 DEM Hs. : 137.346.288.000 TL

Caravan 142322 USD Hs. : 863.978.865.000 TL

1997 yılında: 1.418.782.510.000 TL Al Baraka Türk’teki hesaba yatırılmıştı…

1998 yılında: Caravan: 106.006.708.000 TL, Caravan 242392; DEM Hs: 302.861.208.000 TL, Caravan 242383 DEM Hs.: 30.905.762.000 TL, Caravan 142322 USD Hs.: 920.619.144.000 TL. yatırılmıştı. Yasin El Kadı’nın hesabına 1998 yılında toplam1.372.052.044.000 TL yatırılmıştı.

1999 yılında Caravan: 51.731.195.000 TL, Sağlam İnşaat:10.180.446.000 TL, Nimet Gıda :6.916.760.000 TL, Dış İşlemler Havalesi; 269.568.000.000 TL, Caravan 142322 USD Hs.: 796.964.439.000 TL, toplam; 1.140.982.850.000 TL yatırılmıştı…

2000 yılında; Caravan: 12.918.466.000 TL, Ahsen Plastik:3.000.000.000 TL, Nimet Gıda:4.030.000.000 TL, Aksal İnşaat:7.950.000.000 TL, ONLY Havalesi: 8.950.625.000 TL, Dış İşlemler Havalesi: 21.217.608.000 TL, Caravan 142322 USD Hs: 48.444.784.000 TL, olmak üzere toplam 108.361.483.000 TL yatırılmıştı….

2001 yılında; Aksal İnşaat :7.950.000.000 TL, Ella Film: 25.800.000.000 TL, Dış İşlemler Havalesi: 23.932.233.000 TL, Caravan 142322 USD Hs: 33.273.530.000 TL, 2001 yılı yatırılan miktar;191.955.763.000 TL idi.

Aynı hesaptan çeşitli zamanlarda para aktarılan şahıslar yıllar itibariyle aşağıda gösterilmiştir.

1997 yılında Kadı’nın Caravan şirketi hesabından para aktarılan isimlere de rastlanıyordu:

Bim : 335.828.500.000 TL

Ak Gıda : 417.800.107.000 TL

Ella Film : 51.482.300.000 TL

Sağlam İnş. : 221.215.515.000 TL

Ahsen Plast : 24.930.847.000 TL

Ecmel Teks. : 35.890.720.000 TL

Nimet Gıda : 7.545.881.000 TL

Vefa Mühen : 50.825.000.000 TL

1998 yılında, Bu hesaptan para aktarılan şahıslar:

Bim : 64.901.498.000 TL

Ak Gıda : 457.399.808.000 TL

Ella Film : 12.188.987.000 TL

Sağlam İnş. : 549.153.161.000 TL

Ecmel Teks. : 16.386.492.000 TL

Nimet Gıda : 27.917.645.000 TL

Kadı’nın Caravan şirketi ve çevresinde para transferleri durmak bilmiyordu. 1999 yılına geldiğimizde bu hesaptan para aktarılan başını Ülker gurubuna bağlı AK Gıda’nın çektiği şirketler şöyle sıralanıyordu:

Ak Gıda : 236.600.000.000 TL

Ella Film : 19.035.054.000 TL

Sağlam İnş. : 257.677.936.000 TL

Ecmel Teks. : 21.374.486.000 TL

2000 yılında Ella Film’e, 28.530.566.000 TL Bu hesaptan para aktarılırken, 2001′de Sağlam İnşaata, 17.500.000.000 TL, Ecmel Tekstile ise, 2.825.000.000 TL. gönderiliyordu.

Bu hesaptan 1991-2001 yılları arasında; Sinan Vaizoğlu, Walter Malate, Hasan Erbaş, Halil Bulut, Mehmet Tarı, Solmaz Ayarslan, Orhan Akçay, Ragıp Çakar, A. Rıza Akçay, Yaşar Altun, Hasan Akçaoğlu, Ahmet Erdoğan, Nazlı Aksoy, Ali Hacınoğman, Mehmet Güven, Erdal Uzgör, Cengiz Biçici, Muhsin Yorgancı, Atilla Yaman, Musa Orduhan, İrfan Akıcı, M. Rıza Yazan, Mehmet Hakan, Engin Çacın, Necip Dost, ABS Dış. Tic. Ltd. Şti., YAPKİM A.Ş., Favori Çamaşırları, Işıl Çamaşırları, Azim Tekstil San. Ve Tic.Paz., Mustafa Şeker, İzzet Özkalaycıoğlu, Hüsnü Kutuç, Metin Yıldız, Kubilay Sargın, İrfan Çakıcı, Selim Çay, Hümmet Can, Mecit Yıldız, Kayhan Pekşen, Adem Aktaş, Kadir Şahin Yıldız, M. Nezir Tatlı, Saim Oğuzcan, Yılmaz Dalgıç, Erol Akınsu, Tahsin Bayram, Bora Yeniay, Nihat Gün Hüseyin, Harun Özkara, Bülent Aksoy, Yaşar Günday, İsmail Şen, Ahmet Hakan, Serkan Ercan, Hasan Zeynel, Fazıl Ahmet Kahya, Savaş Sağsüş, Cem Sevin, Selma Erkal, Mehmet Evgin, A.Rıza Yazan, Fahrettin Polat, Nazan Kandemir, Sema Çetin, Risale Basın Yayın Turizm Ltd. Şti., Nihan Yılmaz, Dursun Ali Çıbaş, Yaşar Topuzoğlu, isimli şahıslara da çeşitli tarihlerde, muhtelif defalar ve miktarlarda ödemeler yapıldığı tespit ediliyordu.

C- Caravan Dış Tic. Ltd. Şti. tarafından Albaraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş. nezdinde 22.07.1997 tarihinde açılan 011204-242392 no’lu Alman Markı (DEM) hesabına çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan paralar toplamı yıllar itibariyle şu şekilde yer alıyordu:

1997 yılında Yassın Kadı tarafından1.405.292 DEM yatırılıyordu.

1998 yılında;Yassın Kadı: 779.756 DEM, Caravan: 1.409.492 DEM, Sarmany LTD: 57.510 DEM yatırılıyordu.

Aynı hesaptan çeşitli zamanlarda Alman markı olarak para aktarılan şahıslar yıllar itibariyle aşağıda gösterilmiştir.

1997 yılında bu hesaptan Caravan’ın 24499 TL Hesabına: 1.405.292 DEM yatırılıyordu. 1998 yılında; Caravan 24499 TL Hesabına: 2.246.758 DEM aktarılıyordu.

Caravan Ltd. Şti. tarafından Albaraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş. nezdinde 14.07.1997 tarihinde açılan 011204-242383 no’lu Alman Markı (DEM) hesabına çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan paralar toplamı yıllar itibariyle aşağıda açıklanıyordu:

1997 yılında; Yassın Kadı tarafından 1.383.879.DEM yatırılmıştır.

1998 yılında; Yassın Kadı:77.224 DEM, Caravan: 275.976 DEM yatırılmıştır

Aynı hesaptan çeşitli zamanlarda para aktarılan şahıslar yıllar itibariyle aşağıda gösterilmiştir.

1997 yılında; Bu hesaptan para aktarılan şahıslar başlığı altında; Caravan 24499 TL Hs : 1.383.879 DEM bilgisi yer alıyordu.

1998 yılında bu hesaptan para aktarılan şahıslar, 217.795 DEM ile Caravan 24499 TL Hesabına… 135.405 DEM, Ulusoy otomotiv hesabına…

Caravan Ltd. Şti. tarafından Albaraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş nezdinde 14.07.1997 tarihinde açılan 011201-144408 no’lu Alman Markı (DEM) hesabına çeşitli kişiler tarafından çeşitli zamanlarda birkaç işlemde yatırılan paralar toplamı yıllar itibariyle şöyle açıklanıyordu:

2000 yılında toplam 22.000 DEM yatırılıyor, bunun15.000 DEM’i Yassın Kadı tarafından, 7.000 DEM’ Caravan’dan geliyordu.

2000 yılında; Aynı hesaptan Sağlam İnşaat’a 22.000 DEM aktarılıyordu.

06
Ara
07

RTE’nin 1 milyon YTL’lik evi varmış(!)

Hatırlayacağınız gibi bizlere hizmetten başka bir gayesi olmayan şu fakir Başbakanımızın!!! çocuklarını iş dünyasının önde gelen isimleri burslu olarak okutmuştu. O çocuklar şimdi büyüdü, birer trilyoner oldu ve girişimcilikte üstlerine yok.

Yakın tarihte aşırı hızdan dolayı bir vatandaşımızın ölümüne sebep olan Başbakanımızın oğlu hızından bir şey kaybetmemişe benziyor.Kamuoyu henüz 3.500.000 YTL’lik gemi şokunu üzerinden atamamışken şimdi de 1.000.000 YTl’lik ev tapusu ile sarsılacak. İşte o evin tapusu
İstanbul İli, Üsküdar (3. Bölge) İlçesi, Kısıklı Mahallesi, Avcı Kazım Sokağı, 157 numaralı pafta, 788 numaralı ada ve 3. parselde yer alan; bahçeli kâgir ev ve arsa 5020 metrekare büyüklüğünde ve satış değeri ise 1.000.000 YTL. Paradan altı sıfır atıldıktan sonraki bir rakam.

Sıfırları karıştıranlar ve YTL’ye henüz alışamayanlar için hatırlatalım 1.000.000.000.000 TL yazı ile – bir trilyon Türk Lirası- Buraya kadar her şey gayet normal görünmektedir.

Benzeri ve daha değerli yerler İstanbul’da bulunmaktadır. Ancak ev, yakın bir zamanda, daha henüz o kadar birikimi yapacak yaşı olmamasına rağmen, bir gemi alan gence ait. Üstelik bu gencin babası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı.

Image

Eveeet. Resimde tapusu görünen evin sahipleri RTE’nin Ahmet Burak Erdoğan ve Necmeddin Bilal Erdoğan isimli iki oğludur. 30.06.2005 tarihi düşülen satış işlemini karşılayacak kadar burs almalarının olanaksız olduğu düşünüldüğünde, evin ödeme bedeli için geriye kalan seçenek baba desteğidir. Gerçi babaya sorulduğunda evin ödemesi için gerekli para, servet açıklamasında olduğu gibi, oğlunun düğününden! edinilmiş olabilir.

Henüz bu birikimi edinemeyecek yaştaki iki gencin böyle bir ev ve arsaya sahip olmaları, yolsuzluk iddialarının hat safhada olduğu günümüz hükümeti döneminde akılları karıştıracak nitelikte.

Şimdi ki gençler bir harika! Demekten başka bir şey düşmüyor bizlere .Üstelik babalarına bile borç verebilecek kadar girişimci ruha sahipler.Babaları Başbakan bile olsa.

06
Ara
07

Bazı Zat-ı Muhteremler…

Değerli okuyucularım…

Uzun bir süredir sizlere yazamıyorum… Sebebini birazdan sizin de anlayacağınız gibi, bazı konuları gün ışığına kavuşturmak için çok derin araştırmalar yapmak zorunda kaldım. Bu yazının kimler için yazıldığı hiç önemli değil! Ama bu yazı muhakkak her Türk Yurttaşının okuması zorunlu bilgilerdir… Bu yüzden bu yazıyı ulaştırabileceğiz kadar çok kişiye ulaştırın!

Sitemiz kısa denebilecek bir zaman içersinde kurulmasına karşın, sizlerin büyük ilgi ve alakası sebebiyetiyle her gün ortalama bin ziyaret gerçekleştiriliyor. Bu bazen üç binin üzerine bile çıkabiliyor…

Ayrıca sizlerden aldığımız yoğun tebrik mesajlarına çok teşekkür ederiz.

Bize olan güveninizi ve desteğinizi, tabiri caizse “2. Kurtuluş Savaşı”mızı verdiğimiz şu günlerde bizlerden eksik etmiyorsunuz. Hepinize ayrı ayrı teşekkürü bir borç biliriz.

Yapılan yorumlardan birkaçına değinmek istiyorum. Mesela RTE ve ABD Gül hakkındaki yorumlar ilgimi çekiyor.

Denilen o ki bizler “Amerika’nın Kurduğu Partiyi” çekemiyormuşuz ve yaptıkları işleri kıskanıyormuşuz. Atatürk bile kendi zamanında hain ilan edilmiş, bizde bu saydığım iki kafadarı suçlayarak aynı işi yapıyormuşuz…

En çok kızdığım nokta, bunları söyleyebilen bir kişinin hangi akla hizmet Atatürk ile bu zatları kıyaslayabilir? Bizleri düşman işgalinden kurtaran büyük bir kumandanı, yaptığı devrimlerle, giriştiği işlerle karanlıkla, cahillikle savaşmaya kendisini adamış bir liderin hangi akla hizmet bu iki kişi ile aynı kefeye konabilir?

Yani bu kişiler hiç mi birkaç kitap okumaz, çevresine şöyle bir göz atma zorunluluğu duymaz?

Sizlerden çok özür dileyerek, Ulu Önder Atatürk’ün yaptıklarıyla, Bu zatı muhteremlerin yaptıkları arasındaki benzerlikleri(!) ortaya koyan bir yazı kaleme aldım… Özür diliyorum çünkü Atatürk gibi Milleti için çalışmış bir insanı, şu ucubelerle kıyaslıyorum. Sizlerden de isteğim o ki, bu bilgileri ezberleyin, adınız soyadınız gibi… Kimin kim için çalıştığı, ne yaptığı, kimin Milleti refaha götürdüğü ortaya çıksın!

Önce internette dolaşan, ve çok anlamlı bir yazı ile Atatürk’üm yaşamını anlatmak istiyorum;
“7 yaşında babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde,yeni okuldaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay başına bir hücrede hapis yattı.25 yaşında sürgüne gönderildi.27 yaşında kendisinin bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyei olduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.

37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.

38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden alındı.

38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.

38 yaşında beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.

39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.

Sonra mı ne oldu?

42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!”

Bu yazı Mümin Sekman’ın Alfa Yayınlarından çıkan “Her Şey Seninle Başlar” adlı eserinden alındı…

Evet şöyle bir bakılacak olursa – yaptığı devrimlere, kanunlara bakılmadan dahi – Atatürk’ün gerçekten büyük bir kişilik olduğunu söylemek mümkün.

Atatürk bir komutan, bir siyasi lider olması yanında aynı zamanda bir bilim adamıdır da… Atamızın Özel Kütüphanesi’nde 3,144 cilt kitap bulunmaktadır. Bu kitapların hepsinin satırlarında Atatürk’ün çeşitli renkli kalemlerle notlar bulunmaktadır.

Ayrıca Atamız iyi derece de Fransızca, orta derecede Almanca bilmektedir. Bunların yanında Osmanlıca’yı ve Türkçe’yi saymıyorum bile..

Gençken askeri alanda çeviriler yapan Atatürk’ün kendi yazdığı bir Geometri kitabı ve Vatandaşlık ders kitabı bulunmaktadır. 2 ciltlik “Nutuk” eseri ise Kurtuluş Savaşımızın dipdiri bir destanıdır.

Atatürk Cumhuriyet dönemi iktisadi politikaları da kendisinin eseridir. Atatürk’ün karşısında olan iki ideolojiyi de iyice incelediği ve sonunda ne “Liberalizm“i ne de “Komünizm“i benimsemediği biliniyor. Bunların yerine ikisinin de Türk Milleti’ne uygulanabilecek taraflarını alarak üçüncü bir ekonomik program ortaya çıkartmıştır. Bu ekonomik modele “Kemalist Devletçilik” denir.

Sizlere Atatürk zamanının Ekonomi politikası ile ilgili okuduğum birkaç kitap önereyim;

Atatürk’ün Ekonomi Politikası, Prof. Dr. M. A. Aysan, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 6. Basım, İstanbul,2000
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler ve Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1939
Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı, Prof. Dr. Afet İnan, 1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1972
Devletçilik ve Günümüzdeki Sonuçları, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları, 1923-1938, Prof. Dr. Emre Kongar, İTİA, İstanbul, 1977

Bu modelle Atatürk Cumhuriyet’i Döneminde;

Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
Anadolu Demiryolları satın alınarak Ulusallaştırılmıştır.
Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
Bakırköy Bez fabrikası, Isparta Kükürt ve Gülyağı Fabrikası, Turhal Tütün Fabrikası açılmıştır.
İzmit Birinci Kağıt ve Karton Fabrikası, Karabük Demir ve Çelik Fabrikası kurulmuştur.
Ereğli Kömür Şirketi, Sirkeci – Edirne Demiryolu Şirketi devletçe satın alınmıştır.
T.C. Ziraat Bankası yeniden kurulmuştur.
İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

Sizlere çok daha fazla ayrıntı sunabilirim… Ama zaten yeteri kadar icraat ortaya koydum.

Peki ya Atatürk Osmanlı’dan hangi ekonomik zemini teslim almıştı?

“Demiryolları bizim değildi!
Kömür, şehir ışıkları ve suları, rıhtımlar, limanlar bizim değildi!
“Bu memleketin size ait olduğunu söylüyorsunuz. Neniz var bu topraklarda?” deseler, öz canımızı ve camilerimizi gösterebilirdik!
Değil bankamız, bankalarda çalışan Türk memuru yoktu!
İtalyan, Balkan, 1. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında iç ve dış tahriklerle irili ufaklı 60 kadar isyan olmuştu!
Padişah, halife, vezirler ve paşalar millete ihanet etmişlerdi!
Nice edebiyatçılar, şairler halka sövmüşlerdi!..”
(”Bir gece Karanlığında idi”, Kemalizm ( Atatürk Ülküsünün Bayraklaşan Adıdır) Dergisi, Falih Rıfkı Atay, Türkiye Kemalistler Teşkilatı’nın Fikir ve Yayın Organı, Yıl:1 Sayı:3, Ekim 1962, s.5)

Durum aslında bugünkü ile aşağı yukarı aynı..
Türkiye’ye sadece geçen yıl gelen 17 milyar 817 milyon dolarlık yabancı sermayenin %39,3′ü finansal aracılık, %37’si de taşımacılık, depolama ve haberleşme sektörüne girdi.

Ülkemiz yağmalanıyor… Nasıl mı?

“Amerika’nın Kurduğu Parti” kısa adıyla “AKP” ülkemizde ki hazır kurulu fabrika ve tesislerimizi satmıştır.

Nerde mi kanıtı? Yukarıda söylediğim, 2006′da Türkiye’ye gelen 17 milyar 817 milyon doların sadece 1,8 milyar doları yeni yatırımdır!

“AKP” dönemi icraatlarının en çirkin tarafını söyleyeyim mi?

Türkiye’deki yabancı şirketlerin “%60′ı” AKP döneminde faaliyete geçti…

Ülkemizdeki bankacılık sektöründe, son olarak OYAK Bank’ın satılmasıyla, yabancı payı %50′ye tırmandı…

Ancak ya diğer ülkelerde?

Diğer ülkelerdeki bankacılık sektöründe yabancı payı
Almanya’da %5
İtalya’da %8
İspanya’da %10
Hollanda’da %11
Danimarka’da %17
Fransa’da %19
Yunanistan’da %20

Bankacılık sektörünün yanı sıra sigortacılık sektöründeki 10 büyük şirketin 7’sinde yabancılar hakim ortaklar…

Ülkemize son 5 yılda 10 Bin 527 yabancı şirket geldi.. Peki ya diğer ülkelerde durum nasıl?

Image

Yorumu size bırakıyorum…

Ve ekliyorum; Ülkemiz borsasının %70-80 kadar payı da yabancılar elindedir…

AKP 5 yıllık iktidarı boyunca;

1. TAKSAN,
2. GERKONSAN,
3. SEKA Afyon İşletmesi,
4. SEKA Balıkesir İşletmesi,
5. SEKA Çaycuma İşletmesi,
6. SEKA Kastamonu İşletmesi,
7. SEKA Aksu İşletmesi,
8. SEKA Taşucu Tersane Alanı,
9. SEKA’ya ait 4 taşınmaz,
10. TZD Sakarya İşletmesi,
11. THY USAŞ,
12. TDİ Trabzon Limanı,
13. TDİ Dikili Limanı, 14. TDİ Kuşadası Limanı,
15. Sümer Holding’e Ait Merinos Halı Fabrikası,
16. SÜMER HOLDİNG’E Ait ERYAĞ,
17. SÜMER HOLDİNG’E Ait Adıyaman İşletmesi,
18. SÜMER HOLDİNG’e ait 117 adet taşınmaz,
19. KBİ’ye ait 103 arsa, 89 lojman,
20. EBÜAŞ-MEYBUZ,
21. EBÜAŞ’a ait 54 taşınmaz,
22. TEKEL Kaya Tuz,
23. TEKEL’e ait 30 taşınmaz,
24. ESGAZ,
25. BURSAGAZ,
26. ETİ BAKIR,
27. ETİ GÜMÜŞ,
28. ETİ KROM,
29. ETİ ELEKTROMETALURJİ A.Ş,
30. Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş,
31. KBİ Samsun İşletmesi,
32. KBİ 65 adet taşınmaz,
33. DİV-HAN A.Ş,
34. Amasya Şeker Fabrikası,
35. Kütahya Şeker Fabrikası,
36. SÜMER HOLDİNG’e ait TÜMOSAN,
37. SÜMER HOLDİNG Malatya İşletmesi,
38. SÜMER HOLDİNG Bakırköy İşletmesi,
39. SÜMER HOLDİNG Diyarbakır İşletmesi,
40. SÜMER HOLDİNG Çanakkale Deri İşletmesi,
41. SÜMER HOLDİNG’E Ait 108 Adet Taşınmaz,
42. SÜMER HOLDİNG Ortadoğu Teknopark A.Ş,
43. SEKA Karacasu İşletmesi,
44. SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü,
45. SEKA Ardanuç İşletmesi Varlıkları,
46. TÜGSAŞ,
47. TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ,
48. TÜGSAŞ-İGSAŞ HİSSELERİ % 100,
49. TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi,
50. TÜGSAŞ’a ait 23 taşınmaz,
51. İGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları ,
52. TEKEL Alkolü İçkiler San. A.Ş,
53. TEKEL’e ait 60 adet taşınmaz,
54. TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş,
55. TEKEL Gemlik Sun.İp.Mües. T.A.Ş,
56. TEKEL Tuzluca Tuzlası,
57. TEKEL Sekili Tuzlası,
58. EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu,
59. EBÜAŞ Manisa Kombinası,
60. EBÜAŞ Manisa Arsası,
61. EBÜAŞ’a ait 101 adet Taşınmaz,
62. TDİ ANKARA FERİBOTU,
63. TDİ Samsun Feribotu,
64. PETKİM 2adet taşınmaz,
65. TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası,
66. TEDAŞ 1 adet taşınmaz,
67. ATAKÖY Turizm A:Ş,
68. ATAKÖY Otelcilik A:Ş,
69. ATAKÖY Marina Ve Yat İşletmesi,
70. SÜMER HOLDİNG Beykoz İşletmesi,
71. SÜMER HOLDİNG İstanbul İmar LTD.ŞTİ,
72. SÜMER HOLDİNG 2 adet Taşınmaz,
73. TDİ Karadeniz Gemisi,
74. TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi,
75. TEKEL Kağızman Tuzlası,
76. TEKEL’e ait 49 adet taşınmaz,
77. TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz,
78. TDİ 1 Adet Taşınmaz,
79. SEKA 5 Adet taşınmaz,
80. KÖY HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ (Tasfiye Edildi),
81. SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi),
82. SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi),
83. SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası

AKP’nin satmak üzere olduğu ve 2005 yılında satmak istedikleri;

1. Sümer Holding Sarıkamış İşletmesi, Sümer Holding Bergama Pamuk İpliği Fabrikası,
2. Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası,
3. Sümer Holding Manisa Pam. Men. A:Ş,
4. Sümer Holding Makine Ve Teçhizat,
5. Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz,
6. TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş,
7. Tekel 5 Adet Taşınmaz,
8. Araç Muayene İstasyonları 1. Bölge,
9. DSİ ERCİYES Sosyal Tesisi,
10. Bayındırlık Ve İskan Bakanlığı ERCİYES Sosyal Tesisi,
11. Karayolları ERCİYES Sosyal Tesisi,
12. TEKEL Sigara Fabrikaları,
13. TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar,
14. TEKEL Puro Fabrikaları,
15. TEKEL Alkol İşletmelerine Ait Taşınmazlar,
16. Tercan Ayakkabı İşletmesi,
17. TCDD Mersin Limanı,
18. Adapazarı Şeker Fabrikası,
19. Ereğli Demir Çelik Fabrikası,
20. İskenderun Demir Çelik Fabrikası,
21. Ereğli Limanı,
22. İskenderun Limanı,
23. Yarımca Limanı,
24. Yarımca Porselen Fabrikası,
25. Romanya’daki Silisli Sac Fabrikası,
26. Divriği Demir Madeni,
27. Hekimhan Demir Madeni,
28. Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası,
29. BORÇELİK,
30. TÜPRAŞ, (satıldı)
31. PETKİM, (satıldı)
32. TÜRK TELEKOM, (satıldı) 33. KIBRIS TÜRK HAVA YOLLARI,
34. TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası,
35. TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları,
36. Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş,.
37. OYMAPINAR BARAJI,
38. ETİ Alüminyum’a Ait Madenler,
39. Emekli Sandığı Ankara Emek İşhanı,
40. Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli
41. Telsim (satıldı)
Liste uzayıp gidiyor…

Ama satılmakla bitmiyor Türkiye! “Babalar gibi satanlar” olduğu sürece bu Millet daha pek çok hain görecektir…

AKP Dönemindeki Bankalarımızın akıbeti ise şöyle;

Türk Ekonomi Bankası, Fransız BNP Paribas ile ortak oldu,
Dışbank, Fortis’e satıldı,
Denizbank, Dexia’ya satıldı,
Finansbank, Yunan Milli Bankası NBG’ye satıldı,
Garanti Bankası’nın yüzde 25,5 payı GE’ye satıldı,
Yap Kredi Bankası, Koç-UniCredito’ya satıldı,
C Bank, İsrail bankası Hapoalim’e satıldı,
Şekerbank, Kazakistan bankası Turan’a satıldı,
Tekfenbank, Yunan bankası EFG’ye satıldı MNG Bank, Lübnanlı Hariri ailesine satıldı,
Adabank, Kuveyt bankası The İnternational Investor’a satıldı,
Ordu ve Yardımlaşma Kurumu’nun Bankası Hollandalı INC’ye satıldı.
Akbank’ın %20 payı, Alternatif Bank ve Halk bankası ise sırada bekliyor…

Sadece satmak mı?

Atatürk’ün Konya’da açtığı “uçak fabrikası”nın “gazoz fabrikasına” çevrilmesi gibi pek çok işletme de önce başka sektörlere kaydırılıyor, sonra da kapatılıyor…

1985’ten bu yana satılan kurumlardan SEK Kastamonu işletmesinde alıcı, orman ürünleri üretiyor. Sümerbank, Etibank, ÇİNKUR, Köytaş Tarım makineleri Fabrikası, Bursa Soğuk Depoculuk, Ankara meşrubat Fabrikası, Niğde Meyve Suları Fabrikası, SSK tasfiye edildiler.

Güneysu, KÜMAŞ, Gümüşhane Çimento, Yarımca Porselen, Et ve Balık Kurumunun Afyon, Kars , Bayburt, Bursa, Kastamonu ve Gaziantep Kombinaları, ORÜS’ün Ayancık, Bartın, Düzce, Pazarköy, Ulupınar, Bafra, Antalya, Demirköy ve Şafşat İşletmeleri, Süt Endüstrisi Kurumunun Afyon İşletmesi, Bayburt İşletmesi, Erzincan İşletmesi, Erzurum İşletmesi, Çanakkale İşletmesi, Hafsa İşletmesi, Sinop İşletmesi, Burdur İşletmesi, Muş İşletmesi, Adilcevaz İşletmesi,Elazığ İşletmesi, Bolu İşletmesi, Kastamonu ve Giresun İşletmeleri,SEKA’nın Dalaman, Aon ve Akkş Fabrikaları, SÜMEROLDİNGİN Adana, Erzincan, şanlıurfa, Denizli, Bakırköy, Çanakkale, Beykoz Malatya İşletmeleri , TESTAŞ Aydın Tesisi, TZD Manisa Kükürt İşletmesi, TZD Sakarya Traktör Fabrikasının faaliyetlerine son verildi.

Önümüzdeki yıllarda GERKONSAN, ETİ KROM, ETİ ELEKTROMETALURJİ, SEKA Aksu İşletmesi, SEKA Kastamonu İşletmesi, SEKA Karacasu İşletmesi ve TAKSAN’ın faaliyetlerine son verecekler.

Son duyumlarımıza göre “otoyollarımız, köprülerimiz, viyadüklerimiz” de özelleştirilecekmiş…
Yüce Türk Ulusu!

Bu fabrikalar yalnızca senin benim para kazandığımız, alın teri döktüğümüz ticari işletmeler değildir.

Bu fabrikalar geleceğimizin teminatıdır!

Bu fabrikalar çocuklarımızın rahatça yaşayabilmeleri için, bizden sonraki nesillere bir “Vatan” bırakabilmemizin teminatıdır!

Bu fabrikalar senin, benim bileğimin gücüyle, alnımın teriyle kuruldu… Ama başa gelen kendini bilmezler, aymazlar, para babaları senin emeğini, ekmeğini müslümanım diye diye gavura sattı!

Özelleştirdiler sen, ben bu ülkenin insanları aç kaldı, işinden oldu:

Özelleştirmelerle, Çimento Fabrikalarından 3028, Et ve balık kurumlarından 691, ORÜS’lerin 2341 çalışanının 2080’i , Sümer Holding’in 4807 çalışanın 2153, PETLAS’ın 1102 çalışanının 631’i, POAŞ’ın 3822 çalışanının 2783’ü, TÜSTAŞ’ın 73 çalışanının 33’ü, KÖYTAŞ’IN 44 çalışanının 41’i, SEK Süt’ün 1359 çalışanının 845’i, Ordu Yağ Sanayinin 181 çalışanının 73’ü, Kardemir’in 5417 çalışanının 1498’i, ÇELBOR’un 201 çalışanının 101’i son 7 yılda işlerini kaybetmişlerdir.
Var mı bundan daha kısa anlatımı…?

Evet var!

İşte Size 5 yıllık AKP Dönemi Tablosu:

Image

Gördüğünü gibi:
• 2002 yılındaki 219,3 milyar dolarlık “Toplam Ülke Borcu”, 2007 yılı Mart ayı sonunda %86 (188,7 milyar dolar) tırmanarak 408 milyar dolara çıkmıştır.
• 2002 yılında 3,164 dolar olan “Kişi Başına Toplam (Kamu + Özel) İç ve Dış Borç Yükü” AKP iktidarında %76,7 (2,427 dolar) artarak, Mart 2007 sonu itibariyle 5,591 dolara tırmandı!
• 2002 yılında “İhracatın İthalatı Karşılama Oranı” %69,9 iken, 2007 Mart sonu itibariyle %66,5’e gerilemiştir.
• Vergi Gelirlerinin GSMH içindeki payı 2002 yılında yüzde 21,7 iken, 2006 yılında %26’ya yükseltildi. Böylece Son 12 yılda %67 artan Türkiye’de dolaylı vergilerin payı da %72,3’e tırmandı. Diğer ülkelerde bu oran; ABD %17,6, Japonya%20,1, İsviçre %22,6, Belçika %24,6, Fransa %25,4, Kanada%26,3, İsveç %26,4, Almanya %29,2, Hollanda %30,8’dur.
• 2005 itibariyle ülkemizin en zengin 3,7 milyon insanı, en fakir 3,7 milyon insanından en az 23,6 kat daha zengin.
• Bugün 20 milyon yurttaşımız Yoksulluk Sınırının altında yaşamaya çalışıyor, 1 milyon insanımız da Açlık Sınırında yok olmamama mücadelesi veriyor.
• Ülkemiz tarım sektöründe 2002 yılında %6,9 oranında büyüdü, ama AKP’nin 5 yıllık ortalama büyüme oranı %1,4.

Yeter mi?

Yetmez!
• 2001-2002 yılları arasında okullaşma oranı %99,4 iken 2005-2006 yılında bu oran %95,4’e geriledi.
• Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili 14 kanun, 87 yönetmelik, ve yönetmelik değişikliği ve yönerge değişikliği yapılarak 605 imamın kurumlar arası nakil yoluyla Milli Eğitim Bakanlığı’na geçişi sağlandı…
• 2001’de şüpheli çocuk sayısı 43,808 idi. 2004’de bu sayı 51,900’e çıktı.

Siz bana RTE’nin ve ABD Gül’ün icraatlarını kıskandığımı söylüyorsunuz… Çekemiyormuşum!

Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…

Türk Halkı’nın parasını çaldınız!
Türk Halkı’nın dinini çaldınız!
Türk Halkı’nın emeğini çaldınız!
Türk Halkı’nın umutlarını çaldınız!
Türk Halkı’nın geleceğini çaldınız!
Türk Halkı’nın yarınını çaldınız!

Utanın bari de biraz sesiniz kısılsın…

Ben bu zat-ı muhteremleri bi özetliyim,

Avrupa Birliği’ne giremeyeceğimizi bas bas bağıranlar vardı Meclis kürsüsünde… Aynı zat-ı muhterem şimdi AB’nin kapısında yatar oldu…

Bazı zat-ı muhteremlerin eşleri Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Dava etti!

Bazı zat-ı muhteremler de, kişisel giderlerini devlet’e ödetmekle hakkında fezleke düzenlendi, sonra “bu ülkeye baş olmak istiyorum” dedi…

Gelip bu ülkenin çiftçisine, işçisine, öğretmenine, doktoruna, mühendisine, emekçisine çattınız, artistlik yaptınız, ama nedense kanı bozuk bir it, Türkiye’ye kafa tutarken sizler kuyruğunu kıstırmış kediler gibi kaçarak, şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi zırlayarak Amerikalı ablalarınıza, ağabeylerinize şikayet ettiniz!!!

Türk evladı bu ülke için şehit olmuş yatarken, bazı zat-ı muhteremler “yan gelip yatma” dedi… Ama aynı zat-ı muhterem askerliği için üye olduğu partisinin büyüklerine yalvararak torpil istedi: kantinci oldu! Çocuğuna da çürük raporu aldı ve askere göndermedi!

“Şehitlik en kutsal mertebedir!” Bunu bari ağzınıza dolamayın dedik; bazı zat-ı muhteremler Şehitlerimize “kelle”, Terörist başına “sayın” dedi!

Her gün cami avlusunda “din elden gidiyor!”, “Müslüman isen bize oy ver! Kafir düzeni yıkacağız! Bize oy verirsen cennete gidersin” dediniz; şimdi aynı cami avlusuna bazı zat-ı muhteremler arka kapıdan giriyor!

Vatana şehit vermiş analar, babalar, oğullarının cenaze de bazı zat-ı muhteremlerin ellerini sıkmadı ama aynı eller, Amerika’da Yahudilerden ödül alırken birer vantuz gibiydi…

Atatürk’ün mücadele ettiği kişileri yenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı; bazı zat-ı muhteremler o meclisi “Atatürk’e saldıran hainlerin” torunlarıyla doldurdu, onları danışman yaptı…

Şimdi ise siz bana kalkmış RTE ve ABD Gül beyin “Türk’ün Atası Atatürk” ile eş değer olduğunu söylüyorsunuz…

Buna ben bir tarafımla güler, sonra da acı acı ağlarım…

Yahu siz hangi liderden bahsediyorsunuz?

Sloganınız “Ne Tandoğan, Ne Çağlayan, İnadına Erdoğan!”

Yazık ettiniz beyler…

Bu vatana yazık ettiniz…

06
Ara
07

Biz AKP’yi Müslüman Bilirdik…

Değerli okuyucular,

Siteye yönelik suçlamaların başında gelen “siz din düşmanısınız”, “siz müslüman değilsiniz” “bu kişileri müslüman oldukları için çekemiyorsunuz, sevmiyorsunuz” gibi yorumları üzerine, aslında her şeyi din üzerinden götüren kişileri anlayabiliyorum, ancak saf müslümanlığı neticesinde bu düzenbaz kişilerin oyunlarıyla hala AKP’nin müslüman olduğunu savlayan kişileri anlayamıyorum doğrusu…

AKP her konuda(!) olduğu gibi bir ilke daha imza attı!!!

Eet çıkın da bunu biz yaptık diyin sayın AKP’liler ve yandaşları:

“AB mevzuatına uydurulmuş Türk Gıda Kodeksi yayınlandı. Gıda Kodeksi’yle ilgili dün yayınlanan tebliğlere göre, AB’ye uyum çerçevesinde, at da kasaplık hayvanlar listesine girdi.”

Evet böyle bir haber çıktı Hürriyet gazetesinde, 9 Temmuz 2006′da. Haber de domuz etinin de kesiminin serbest olduğu yazıyor.

Domuz eti ve at eti yasak değil mi müslümanlıkta? Eeee peki siz nasıl müslümansınız kardeşim?

Devamını siz bu linkten okursunuz;

Gıda Kodeksi AB’ye uydu at, kasaplık hayvan oldu

Resmi Gazete’de yayınlanan, haber de bahsi geçen gazeteyi de buradan okuyabilirsiniz:

Resmi Gazete

Hala utanmadan müslümanlık yapanlara iyi ce bir ders olsun bunlar, çünkü artk “din düşmanısınız” yorumları anlamsız ve akla uygun değil!!!




İstatistikler

  • 2.260.966 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2007
P S Ç P C C P
« Eki   Mar »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

En fazla oylananlar