Ekim 2009 için arşiv

31
Eki
09

Alçaklığın ulusal tarihi

Bu  toprakların  da  bayram  günü  gelecek.  Türk  de  uyanacak  ve  ayağa  kalkacak.

Kalkacak  ve  bu  açılımı  kapatacak.

Fatih  nasıl  İstanbul’u  alıp  bir  çağı  kapattıysa.  Atatürk  nasıl  emperyalizmi  yenerek

yeni  bir  çağ  açtıysa.  Bu  toprakların  kurtuluşu  da  yakın.

Her  alçaklık  koynunda  bir  isyan  besler.  Her  korkaklık  içinde

bir cesaret  gizler.   Günü  geldiğinde  alçaklık  ve  korkaklık  saati  biter;  isyanın  ve

cesaretin  günleri  başlar.

Tarihi  alçaklar  değil —  Türkler  yazar…

——————————————————————————————–

İşgal  altındayız

PKK’lı terörist grubunun Türkiye’ye girişi sizce ne anlama geliyor?

Tek bir anlamı var bunun:Türkiye artık işgal altındaki bir ülkedir!

Düşman “birliği” ülkeye girmiş, törenlerle karşılanmış, davul zurna çalınmıştır.

Kurtuluş Savaşı öncesinde Yunan askerlerini davul zurnayla karşılamak ne anlama geliyorsa, bugün PKK’lı teröristleri karşılamak da aynıdır.

Dün Osmanlı Padişahı, Osmanlı Genel Kurmay Başkanı, Osmanlı Başbakanı’nın yaptığı acizlik değil alçaklıktı.

Bugünkü muadilleri ise yaptıklarına “demokratik açılım” diyor!

“Barış” diyor!

Oldu olacak dağdan indirdiğiniz “kınalı kuzularınızı” evinize alın.

Evinize almakla yetinmeyin yatak odanıza alın.

Yatağınıza alın.

Alın ve rahatlatın yavrucakları.

Hep şehit aileleri mi fedakârlık yapacak!

Onlar oğul acısı çeksin, gözyaşı döksün bağrına taş bassın ama yine de “vatan için canım feda” desin. Siz de dönün onlara şimdi “boşverin, unutun” deyin…

Biraz da sizin kadınlarınız barış fedakârlığı yapsın.

Yapsın ve rahatlatsın barış elçilerinizi!

Açılımı onlar tamamlasın!

İzlemek  de  alçaklık

Ne yapmış peki bu dağdan inenler?

Niye çıkmışlar dağa ve neden inmişler?

Terör örgütü istediği için dağa çıkmışlar ve yine terör örgütü istediği için inmişler!

Çıkışları da terör suçu, inişleri de yani.

Peki neden serbest bırakıldılar?

Çünkü  artık  devlet  teröre  teslim  olmuş.

Devlet  için  asker  değil,  terörist  daha değerli  olmuş.

Devlet kendi halkına sırtını dönmüş, kendi askerine sırtını dönmüş, şehidine sırtını dönmüş ve ülkede büyük bir utanmazlıkla teröristlerin havai fişekli gösterisi izleniyor.

Bu gösteriyi düzenlemek alçaklıktır ama izlemek de o kadar alçaklıktır.

Farkında değiliz belki ama yurdumuza bir işgal gücünün elini kolunu sallayarak girişini izleyerek işgale ortak oluyoruz.

İşbirlikçi oluyoruz.

Alçalıyoruz.

Alçaklaşıyoruz.

Namussuzlaşıyoruz.

Vahdettin’lerden, Ali Kemal’lerden bir farkımız kalmıyor.

Ve daha da acısı, bunu kimse barış için yapmıyor, herkesin tek derdi var, rahatının bozulmaması.

Kimse  yarınını  düşünmüyor,  yalnızca  bugününün

derdinde.

Yarın  öbür  gün  bu  ülkenin  gelecek  kuşakları  dönüp  anne  babalarına  soracaklar;

Baba  bu  düşman  kuvvetleri  ülkeye  girerken  sen  ne

yapıyordun..?!!”

Ne  cevap  verecek  anneler,  babalar…

İşime gidiyordum…

Marketten sana süt alıyordum…

Televizyon  izliyordum..!!!!!!!!!!

Bir Kurtuluş Savaşı’nın kahraman insanına bakın, bebeğini değil top mermisini bataniyeye saran insanımızı…

Bir de şimdiki insanımızı…

Sahi neden böyle bozulduk biz?

Neden bu kadar vatansızlaştık, bu kadar alçaklaştık.

Farkında  mıyız ;   alçaklığın  ulusal  tarihini  yazıyoruz

şu  anda  ve  gelecek  nesillere  bunu  miras  bırakacağız.

Okumaya devam edin ‘Alçaklığın ulusal tarihi’

31
Eki
09

Azerbaycan’ı savunmak Türkiye’yi savunmaktır

Azerbaycan Şehitlik

 

Osmanlı teslim olurken bir Türk ordusu Hazar’ın kıyısına varıyordu. Çünkü aylardır Bakü’de Türkler katlediliyordu. Ermeniler ve Ruslar Kafkasların tarihte gördüğü en büyük soykırımı gerçekleştiriyordu. Sadece ve sadece Azeri Türkünü kurtarmak için Anadolu Türk’ü binlerce şehit verdi. Ve sonunda Bakü kurtarıldı. Eğer bugün Bakü hâlâ bir Türk kentiyse Nuri Paşa ve askerleri sayesindedir. Yani o şehitlik gerçek Türk kardeşliğinin anıtıdır. Anadolu ve Kafkas Türk’ü bin yıllık hasretini şehitlikte koyun koyuna yatarak sona erdirmiştir. Bu kardeşlik bazılarının bugün propagandasını yaptığı “ihanet kardeşliği”ne benzemez. Şimdi AKP ve medya “kardeşimiz Ermeniler” diyor. Bunun için resmi protokol de imzalandı. Eğer AKP’ye göre Ermeniler kardeşse, elbette ki Karabağ’da ve Bakü’de kan dökenler kardeş değildir. Oysa Nuri Paşa’nın ordusundaki Mehmetçikler Ermeni’yi düşman Azeri’yi kardeş biliyordu. Şimdi Ermenici medya utanmadan Azerbaycan’a saldırıyor. İyi ya siz Ermeni’yi kardeş bellememiş miydiniz? Hadi şimdi Ermeni kardeşlerinize söyleyin Türk bayrağını Erivan’a assınlar

Türk  Bayrağına  saldırı

Türk milletinin kalbinde, özel bir Azerbaycan sevgisi ve Azerbaycan davası vardır. Bu dava, sadece Karabağ’ın hürriyeti davası değil, aynı zamanda 1000 yıldır birbirine hasret Oğuz Türklerinin yeniden birlik olma davasıdır.

Sağ cenah, bazen Osmanlıcılık, bazen ümmetçilik, bazen mezhepçilik, son günlerde ise açıkça Ermenicilik şiarıyla, Türklerin bu ulusal birlik sevdası ve davasına düşmanlık etmiştir.

Azeri Türklerine düşmanlık konusunda en veciz sözlerden birini 1990’larda Turgut Özal sarf etmişti. Tüm Türk milletinin Karabağ’da yaşanan Ermeni zulmüne ve Türk katliamına karşı ayağa kalktığı ve devletin bir şeyler yapmasını istediği günlerde, Turgut Özal “Onlar Şii biz Sünni’yiz” demişti. Tarikatçı hainlerin 1000 yıllık paslı mezhep silahına sarılmış ve açıkça Ermenileri desteklemişti.

Bugün Kayserili olduğunu iddia eden ama kökeni bir türlü saptanamayan bir AKP’li ile açıkça Türk değil Potamyalı olduğunu ifade eden başka bir AKP’li, Türk düşmanlığını yeni bir boyuta taşıdılar. Bu düşmanlık, her ulusun en hassas olduğu simgeye, ulusal onuru temsil eden bir değere yani bayrağa saldırı düzeyine ulaşmıştır.

Bilindiği gibi Abdullah Gül, Ermeni savaş suçlusu Sarkisyan’ı Bursa’ya maç izlemeye çağırmıştı. Bu maç için AKP iktidarı özel önlemler aldı. Bursa’da son bir hafta adeta sıkıyönetim ilan edildi. Üç kişiden fazla dolaşanlara müdahale edildi. Ancak esas çıldırtan gelişme maç günü valiliğin verdiği emir doğrultusunda AKP polislerinin taraftarlara saldırması, Azerbaycan bayraklarını zorla toplaması ve hatta çöpe atması oldu.

Bir kere şunu belirtmek zorundayız. Bir devletin, ulusun bayrağı kutsaldır. Hatta hukuken her devlet diğer devletin bayrağını korumak zorundadır. Bu yüzden Türkiye’de ABD ve İsrail’i kınamak için yapılan eylemlerde bu ülkelerin bayrakları yakıldığında polis müdahale eder, savcılık soruşturma açar.

ABD ve İsrail için her türlü hassasiyeti gösteren kurumlar, Azerbaycan bayrağına karşı aynı saygıyı göstermedikleri gibi bizzat müdahale etmiş, bayrakları zorla toplamış, yırtmış ve çöpe atmışlardır.

Herhangi bir PKK gösterisinde Türk bayrağına yapılan saygısızlıklara kamuoyunu neredeyse alıştırdılar.

Ancak Türk düşmanı AKP faşizmi yeni bir çığır açtı.

Bu sefer bir gösterici değil, bizzat polis bayrak yırtıp çöpe attı.

Okumaya devam edin ‘Azerbaycan’ı savunmak Türkiye’yi savunmaktır’

30
Eki
09

Ordu nasıl “hizaya” sokulur..?!!!

Komploya kurban giden generaller Von Blomberg ve Von Fritsch birlikte. Komploya kurban giden generaller Von Blomberg ve
Von Fritsch birlikte. (Soldan ilk iki kişi)

Tarihten  ders ve gelecek

için  tedbir  almayan

milletlerin  başına

gelecek olanların kısacık

bir  özeti…

——————————————————–

Ordu,   SA   ve   SS

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda yenilen Almanya, şartları çok ağır bir antlaşma olan Versay Antlaşması’nı kabul etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’nin Mondros’una denk olan bu antlaşma ile Almanya’nın düzenli bir ordu kurması yasaklanmıştı. Almanya’nın askeri gücü en fazla 110 bin askerden oluşacak, donanması, hava kuvvetleri ve bir Genelkurmay’ı olamayacaktı.

Bu durum, Almanya’nın elinin kolunun bağlanmasından öte bir şeydi. Çünkü Almanya ve Almanlar için ordunun anlamı çok büyüktü. Alman birliğini sağlayan ve birleşik Alman devletini oluşturan Prusya tümüyle askerlerin yönettiği bir devletti. Hatta o dönemde şöyle açıklanırdı bu durum: “Tüm devletlerin ordusu vardır, Prusya ordusununsa devleti.”

İşte  böyle  bir  ülkeydi  Almanya  ve  ordusu  dağıtılmıştı…

Savaşın  en  acı  sonucunun  ise  Almanya’nın  ordusuz  kalması  olmadığı  kısa  sürede

anlaşılacaktı.  Silahsız,  ekonomisiz  ve  elbette  onursuz  bırakılan bu  ulusun  başına  bir

serseri  musallat  olacaktı :  Hitler.


Hitler de aslında asker kökenli sayılabilirdi. Birinci Dünya Savaşı’na er olarak katılmış ve onbaşılığa kadar yükselmiş bir askeri deha ve kahramandı kendisi..!!!!

1920’li yıllarda boy vermeye başlayan Nazi hareketi çok hızlı gelişti. 1930’a gelindiğinde ülkenin en büyük partisi olmuşlardı.

Almanya’nın önemli bir özelliği daha vardı. Ordusu olmadığı için ordu benzeri paramiliter güçler partiler bünyesinde kurulabiliyordu. Örneğin Komünist Partisi’nin de, Sosyal Demokrat Partisi’nin de deyim yerindeyse birer “askeri kanadı” bulunuyordu.

Ancak Nazilerin durumu bu partilerden nitelik olarak farklı olacaktı.

Nazi Partisi tümüyle suçlulardan ve serserilerden kuruluydu ve toplumun en alt düzeyinden, lümpenlerden seçiyordu kadrolarını.

şte böylesi bir tabana dayanınca, askeri kanat bambaşka bir anlam taşıyacaktı.

Nazilerin bu askeri gücü SA’ydı.

SA’lar Naziler için bir vurucu güç, hazır kıtaydı. Sadece partinin büyümesini değil aynı zamanda diğer partilerin faaliyetlerinin engellenmesini de sağlıyorlardı.

Böyle olunca da SA kıtaları kahverengi gömlekleri ile polisin yanında polis, askerin yanında asker gibi düzenli bir birlik haline geldi.

Ve sayısı da inanılmaz hızla arttı. 1930 yılına gelindiğinde SA’ların mevcudu 400 bini bulmuştu.

SA’ların başında Ernst Roehm vardı. Bununla birlikte, her birimin ayrı kumandanı vardı. Bu kumandanlar Roehm’e bağlıydı.

SA’nın yanında bir ikinci “askeri kol” daha kuruldu.

Bu kol ise SS’ti. Bunların gömlekleri ise siyahtı.

SS’ler SA’lardan daha disiplinli ve orduya daha fazla benzer bir birlikti. Başında Himmler vardı.

Bir süre sonra SS’ler Gestapo’ya dönüşecekti.

Okumaya devam edin ‘Ordu nasıl “hizaya” sokulur..?!!!’

30
Eki
09

Türk’ü satan AKP, Filistin’i mi savunacak..?!!!

Türk�ü satan AKP Filistin�i mi savunacak?

AKP, Türk’ü Türkiye’de satıyor. Yetmiyor, Kıbrıs’ta satıyor.. Yine yetmiyor, Azerbaycan’da satıyor… Sonra da birileri çıkıp bize diyor ki ,“AKP, İsrail’e karşı çıkıyor”, “Tayyip, Filistin’i koruyor”! Kendi ülkesinin bölünmesine
karşı çıkmayan AKP, Filistin’in birliğini mi savunacak?

İsrail – AKP  gerginliği  mi..?!!!

Son iki haftadır Türkiye iki ayrı şoku bir arada yaşadı. Daha doğrusu iki önemli ihanete AKP eliyle uğratıldı. AKPbir taraftan Azerbaycan ve Türkiye Türklerini satarak Ermenistan’la anlaştı, diğer taraftansa PKK’lı teröristleri davulla, zurnayla karşıladı ve Kürt açılımının gerçek anlamını ortaya koydu. İki olayın ortak noktası Türk milletinin kendi ülkesi başta olmak üzere tüm Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da ihanete uğramış olması. Emperyalizmin yüz yılı aşkın süredir uygulamaya çalıştığı planının son adımlarının AKP eliyle uygulanması…

Fakat bunlar olurken garip bir şeyler oldu. Bir anda AKP ile İsrail arasında bir tartışma başladı. AKP ve Tayyip “one minute” gösterisinin ardından bir kez daha Müslüman halkların ve Filistin’in İsrail karşısındaki savunucusu rolüne soyundu!

Olayların başlangıcı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail gezisine Gazze’den başlamak istemesine kadar götürülebilir. Bilindiği gibi İsrail, Davutoğlu’nun bu isteğinin reddedileceğini ilk baştan belirtmişti. Fakat esas olay “Anadolu Kartalı” tatbikatı üzerinden çıktı.

AKP Amerikancılığının sonucu olarak İsrail savaş uçakları Konya’da her sene yapılan bu tatbikata katılır. Sadece İsrail değil ABD, Hollanda, İtalya gibi bilumum emperyalistler de bu tatbikatın katılımcıları arasındadır. Tatbikata katılan İsrail uçaklarının Filistin’i vuruyor olması Türk kamuoyunun yıllardır tepkisini çeker. İşte bu sene tam da Kürt ve Ermeni “açılımları” yapılırken, AKP bir anda 12-23 Ekim arasında planlanan tatbikatı iptal etti ve bu İsrail’e karşı bir tepki olarak basına yansıdı.

Hemen ardından da TRT’de yayınlanan “Ayrılık” isimli dizide anlatılan İsrail katliamı gündeme geldi. Tel Aviv ile Ankara arasında karşılıklı yapılan açıklamalar sürecin tırmandığını gösteriyordu.

İsrail basını Türkiye aleyhine yazıp çizerken, Türkiye’de de basının iki kesiminde iki ayrı yaygara koptu. Bu yaygaralardan birincisini koparan AKP yanlısı Şeriatçı basındı. Bunlara göre AKP Türkiye’nin eksenini değiştirmiş ve “Siyonist İsrail’e haddini bildirmişti”. Diğer yaygarayı ise Doğan grubu ve liberaller kopardılar. Bunlar da AKP’nin Türkiye’yi İsrail’den ve Batıdan kopardığından şikâyet ettiler.

Fakat  gerçekte  de  durum  böyle  miydi..?

Okumaya devam edin ‘Türk’ü satan AKP, Filistin’i mi savunacak..?!!!’

30
Eki
09

Nobel Barış Ödülü

1978 yılında Nobel Barış Ödülü, İsrail’in Siyonist Başbakanı Menahem Begin’e verildi.

Peki, Menahem Begin’in barışa ne tür katkıları olmuştu?

İşte, katkılarının ana başlıkları:[1]

  • 29 yaşındayken, 1942 yılında Siyonist terör örgütü İrgun Çetesi’ne katıldı.
  • Başında Menahem Begin’in bulunduğu İrgun Çetesi, 1946’da Kudüs’te King David Hotel’i bombaladı, 91 kişi öldürüldü.
  • Filistin’deki İngiliz Manda yönetimi, aranan en azılı teröristlerin başına Menahem Begin’in de fotoğrafını koyduğu ‘Wanted’, yani ‘Aranıyor’ posterlerini Tel Aviv’in her yanına astı. Menahem Begin’in yakalanmasını sağlayacak bilgiyi verecek olana 10 bin sterlin ödül vereceğini duyurdu.
  • Başında Menahem Begin’in bulunduğu İrgun Çetesi, 9 Nisan 1948 günü Deyr Yasin’de çoğu çocuk ve kadın olan 250 Filistinli Müslüman sivili katletti.
  • Albert Einstein, 4 Aralık 1948 günü Menahem Begin’i, ‘terörist’, ‘faşist’, gangster’ sözcükleriyle tanımladı.
  • Ortada hiçbir sorun, hiçbir anlaşmazlık yokken, Haziran 1981’de, Irak’ın Bağdat yakınlarında kurulu, elektrik enerjisi üreten, Osirak Nükleer Reaktörünü bombalatıp, yerle bir etti.
  • Sabra ve Şatila kamplarında, çoğu çocuk ve kadın, 3.000’den fazla Filistinli sivili öldürttü.
  • İsrail Başbakanı Menahem Begin’in planlayıp uygulattığı ‘Celile’ye Barış Operasyonu’ sonucunda, 04.07.1982–15.08.1982 tarihleri arasında, toplam 29.500 Filistinli ve Lübnanlı ya öldürüldü, ya da ağır yaralandı. Bunların yüzde 40’ı çocuktu.
  • Menahem Begin, İsrail parlamentosunda yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Filistinli Müslüman Araplar, iki ayaklı iğrenç hayvanlardır.”

Tüm bu yaptıklarından sonra, “Efendi Terörist”  Menahem Begin, sizce Nobel Barış Ödülünü hak etmemiş mi?

1994 yılında Nobel Barış Ödülü, İsrail devletinin Siyonist Başbakanı İzhak Rabin’e verildi.

İzhak Rabin’in barışa katkıları say say bitmez:

 

Okumaya devam edin ‘Nobel Barış Ödülü’

29
Eki
09

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu..?!!!

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu?

8,5’uncu   “on  yıl”

1933’te Atatürk Türk milletine seslendiği sıralar Cumhuriyet on yaşındaydı.

Onuncu Yıl Nutku’yla kuruluştan beri geçen on yılın özetini tüm milletle paylaşırken şöyle seslenmişti:

“Yurttaşlarım,

Az zamanda çok işler yaptık… Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Arkadaşlar,

Geçen on sene, gelecek devirler için, bir başlangıçtan başka bir şey değildir.”

“On yıl Cumhuriyet”ti o ana kadar yaşanan. Kadro geçen süreyi böyle tanımlamıştı.

Bu on yıl sadece bir yönetim şeklinde meydana gelen değişimin adı da değildi. Bu kadar hafif bir tanımı da yoktu.

Saltanatın yerini Cumhuriyet almış, o güne kadar uzun yıllardır adı sanı unutulmuş Türk Milletinin geleceğini tekrardan eline alması, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olma durumu, tüm dünyaya Cumhuriyet adıyla duyurulmuştu.

Atatürk, milletine şöyle seslenerek devam etmiştir:

“Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı, gönülden dilerim.”

Bugün sekiz buçuk “on yıl”ını geride bıraktığı günlerini yaşıyor Cumhuriyetimiz.

Ama  aradan  geçen  86  yılın  sonunda,  Atatürk’ün  gönülden  dilediği

şekilde  bir  bayramın  kutlanacağı  şartlar  var  mı  bugün..?!!!

Bahsettiği  şeref,  saadet,  huzur  ve  refah  var  mı..?!!!

 

Okumaya devam edin ‘Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu..?!!!’

29
Eki
09

Dahili düşman ve Cumhuriyetimiz

29  Ekim  1938

1938 yılında Atatürk’ün rahatsızlığı iyice artmıştı. 29 Ekim’de Cumhuriyet’in 15. yıldönümü kutlanacaktı ama bu kutlamalar Cumhuriyet’i kuran önderin yokluğunda gerçekleşmek zorundaydı. Cumhuriyet’in 10. yılı nasıl bir coşku ile kutlanmışsa, 15. yılı tam tersine bir hüzün içinde kutlanacaktı. Çünkü Ata’nın ölümcül rahatsızlığı tüm millet tarafından biliniyordu.

Ölüm döşeğinde Atatürk’ün çok önemli bir mesajı vardır. 29 Ekim 1938’de Ata’nın Türk Ordusu’na mesajı yayınlanır:

“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk Ordusu!

“Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve müsibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

“Türk vatanı ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumun tam bir iman ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun Ordu’ya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis ve istihkar-ı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğuna eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz ve Hava Ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.”

Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk’ün millete değil de millet adına Ordu’ya mesaj vermesinin elbette bir anlamı vardı. Çünkü Atatürk, öleceğini anlamıştı ve kendisi bu dünyadan göçüp giderken, milletinin geleceğini ve Cumhuriyet’i Ordu’ya emanet etme gereği duymuştu.

Ata’nın neden böyle bir gereksinim duyduğu ve hasta yatağında böyle bir mesaj yayınladığı üzerinde biraz düşünmemiz gerekir. Neden Meclis’e değil de Ordu’yaydı mesaj?

Dahili  düşman..!!!

Atatürk, bir imparatorluğun nasıl yıkıldığını ve bir devletin ne büyük mücadele ile kurulduğunu yaşayarak öğrenmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nu, ne Meclis’in, ne Hükümet’in, ne de Padişah’ın korumadığını yaşayarak görmüştü. Devletin yönetim kademesine gelenlerin, kimi durum ve dönemlerde, kendi kişisel çıkar ve refahlarını kendi yönettikleri devletten bile üstün tuttuklarını biliyordu. Daha doğrusu, devlet kademelerini dolduran, “ya istiklâl ya ölüm” demeyi beceremeyecek kadar korkak ve zavallı bir zihniyeti tanımıştı.

Atatürk’ün “bağımsızlık benim karakterimdir” sözünün, bağımsızlığın asla elde edilemeyeceğine inanan bu zavallı zihniyetle hesaplaşmanın bir yansıması olduğu ortadadır. Atatürk, zavallı korkakların zihniyetine karşı muktedir kahramanların temsilcisiydi!

Ve yine Atatürk, kendi kurduğu Meclis’te dahi nasıl da hainliklerin yeşerip büyüdüğünü, muhalefet kisvesi altında nasıl da gerici ve bölücü yapılanmaların yuvalandığını biliyordu. Daha Kurtuluş Savaşı sırasında kendisine Başkomutanlık yetkisi vermeye direnen Meclis’i de biliyordu, Cumhuriyet’in ilanından üç yıl sonra, kendisine suikast tertipleyen Meclis üyelerini de tanıyordu.

Kısacası sadece Osmanlı dönemi değil Türkiye Cumhuriyeti tecrübesi de, devletin bekasının ve milletin mukadderatının, Meclis’e bırakılamayacağını göstermişti ona.

Bunun böyle olduğunun en önemli işaretini ise Cumhuriyet’in ilanının 10. yıldönümünde Gençliğe Hitabesi’nde vermişti. “Ey Türk Gençliği” ile başlayan ünlü söylevinde de, iç ve dış düşmanlardan, bunların ülke yönetimini ele geçirmelerinden bahsediyordu.

Bir insanın, bir devlet başkanının durup dururken, kendi ülkesini bir gün iç ve dış düşmanların ele geçirebileceğinden bahsetmesi ve gençliği buna karşı uyarması normalde garipsenecek bir durumdur. Ama burada da Atatürk’ün uzakgörüşlülüğü ortaya çıkmaktadır. Atatürk, sanki bir şeyleri bilmekte ve ona göre uyarılar yapmaktadır.

Gençliğe Hitabe’den sonra Ordu’ya mesajda da aynı kelimeler dikkat çeker:

Dahili ve harici tehlikeler!

Hani harici tehlikeyi anladık ama bu dahili tehlike de ne demektir?!

 

Okumaya devam edin ‘Dahili düşman ve Cumhuriyetimiz’

29
Eki
09

Kahraman Türk Ordusu..!!!

” Zaferleri  ve  mazisi  insanlık  tarihi  ile  başlayan,  her

zaman  zaferle  beraber  medeniyet  nurları  taşıyan

kahraman  Türk  Ordusu..!!!

Memleketini  en  buhranlı  ve  müşkül  anlarda  zulümden,

felaket  ve  musibetlerden  ve  düşman  istilasından  nasıl

korumuş  ve  kurtarmış  isen,  Cumhuriyet’in  bugünkü

feyizli  devrinde  de,  askerlik  tekniğinin  bütün  modern

silah  ve  vasıtalarıyla  mücehhes  olduğun  halde,  vazifeni

aynı  bağlılıkla  yapacağına  hiç  şüphem  yoktur.

Türk  vatanı  ve  Türklük  camiasının  şan  ve  şerefini,

dahili  ve  harici  her  türlü  tehlikelere  karşı  korumaktan

ibaret  olan  vazifeni  her  an  ifaya  hazır  ve  amade

olduğuna  benim  ve  büyük  ulusumun  tam  bir  iman  ve  itimadımız  vardır.

Büyük  ulusumuzun  Ordu’ya  bahşettiği  en  son  sistem  fabrikalar  ve  silahlar  ile  bir

kat  daha  kuvvetlenerek  büyük  bir  feragat-i nefis  ve  istihkar-ı  hayat  ile  her  türlü

vazifeyi  ifaya  müheyya  olduğunuza  eminim.  Bu  kanaatle  Kara,  Deniz ve  Hava

Ordularımızın  kahraman  ve  tecrübeli  komutanları  ile  subay  ve  eratını  selamlar  ve

takdirlerimi,  bütün  ulus  muvacehesinde  beyan  ederim. ”

Mustafa  Kemal  Atatürk

29  Ekim  1938


Bugün kutlama yazısı yerine Atatürk’ün 29 Ekim 1938 tarihinde Cumhuriyet’in 15. yıldönümünde, ölümünden 10 gün önce, hasta yatağında Türk Ordusu’na yazdığı son mesajı yayımlıyoruz.

Atam,  sana  hep,  “rahat  uyu”  derdik…

Böyle  diye  diye  kendimizi  uyuttuk  belki  de…

Artık  rahat  uyuma,

Bugün  senin  makamını  ele  geçirenler,  yarın  seni   mezarından  bile

çıkaracaklardır…

Okumaya devam edin ‘Kahraman Türk Ordusu..!!!’

29
Eki
09

Lâtin Amerika’da değişime doğru

Latin Amerika’nın geçmişinde, belirli tarihlerden sonra, temel değişimlere yönelme ve yeniden yapılanma gereksinimi için çözüm getirecek aramalar var. Bunları incelemenin ve bilmenin yararına inanıyorum. Bu arayışlar kuşkusuz günümüzde de görülüyor. Ayrıca, ilgiyi daha çok bugünkü gelişmelerin çektiği de doğru. Bir de, bunların içinde kendine “devrimci” diyen, ama öyle olmayanlar da var. Böylelerinin baş temsilcileri dış gezilerinde yabancı halkların coşkusuyla karşılanmıyorlar. Bu nedenlerle, Orta ve Güney Amerika’daki değişiklik rüzgarlarına ilişkin özet değerlendirmeler yapmakta yarar var.

Castro damgalı Küba’da da temel bir değişiklik yok. Tam karşıtı, özelleştirme ve küreselleşmeye karşı başkaldırmalar Peru’da 1990’larda sıklaştı. Meksika’da gene ortaya çıktı, Kolombiya’da somut biçimde belirdi, El Salvador’da olgunlaşmaya yüz tuttu, Venezuela’da Chavez iktidara taşındı ve Bolivya’da Evo Morales (Şili’de halk desteğiyle seçilen
Allende gibi) ayak diremesini sürdürdü. Resimde (soldan sağa) Chavez, Castro ve Morales görülüyor

Önce, toplumsal ve ekonomik yapıyı değiştirme istekleri yeni değil, eskidir. “Eski” deyince, günümüzdeki Chavez ve benzerlerinden önce Castro’ya ve Zapata’ya değil, 1780’lere gitmek gerekir. Özgürlük ve bağımsızlık çağrıları oralarda, kimi yerlerde karınca kararınca da olsa, 18’inci yüzyılın sonlarında başladı. Bu yönelişin o tarihlerde başını çekenler idam edildiler. Aynı yolun Zapata ve Allende gibi sonraki yolcuları başka yollardan öldürüldüler. İlki tuzağa düşürüldü, ötekinin resmi konutu yerle bir edildi. Castro ise, sayısız saldırı ve suikast girişimlerini atlattı. Arada birkaç halkçı önder de dışarıdan gelen öneri, baskı ve müdahalelerle iktidardan düşürüldü. Özetle, değişim eğilimi yeni değil, eskidir. Olsa olsa, bugün daha güçlüdür ve yaygınlaşma olasılığı daha yüksektir. Bu geçmişin bir ölçüde ayrıntısına aşağıdaki bölümcelerde (paragraflarda) inmek gerekecektir.

İkinci olarak, genel çizgileriyle halktan yana olan bu ileri atılımlar için “devrim” sözcüğünü kullanmak bir görenek, alışkanlık, hatta sanki uyulması gereken bir töre gibidir. Gerçekte, istenenin temel değişim olduğu doğrudur. Gereksinim duyulan da budur. Ancak, bu sözcük çoğu kez iktidardaki herhangi bir değişikliği anlatmaktan öteye geçmez. “Devrim” sözcüğünü diline herkes dolar, ama onun adına yapılanlar devrimden payını hiç almamış olabilir. O denli ki, bağımsızlık için verilen savaşım bile siyasal yöneticileri değiştirir; o kadar. “Devrim”in belirttiği kapsamla yeniden yapılanma “başka bir bahara” kalır. Öte yandan, baskıcı yapıdan kurtulma isteği siyasete atılanları harekete geçirmeyi sürdürür. Kuşku yok ki, Meksika’da 1910–17, Guatemala’da 1944–54, Bolivya’da 1952–64, Küba’da 1959, Nikaragua’da 1979–90, El Salvador’da 1980–1992 ve Venezuela’da 1999 yıllarında temel değişiklik istekleri ve atılımları yer aldı. Bu yola adım atanlar iç ve dış güçlüklerle karşılaştılar. İyi niyetle başlayanlar beklenmedik buyurganlıklara saptılar. Aynı yola baş koymuş görünenlerden kimileri ayrıldı, yan çizdi, dönekleşti. Kimileri de önce değişim, sonra da devrim yolunda yürüdü.

Okumaya devam edin ‘Lâtin Amerika’da değişime doğru’

29
Eki
09

Lâikliğin temel anlamı ve tarihçesi

Atatürk

Atatürk bir ‘bütüncü’ idi. Yarım tedbirlerle, telifçi ve uyuşturucu yöntemlerle ilerlemenin ve uygar milletler topluluğuna katılmanın mümkün olmadığına inanıyordu. “Hem Şeriata bağlı kalmak, hem Batılı hukuk sistemini kabul etmek; hem statik ve mutlak din kurallarını devlet hayatında üstün tutma, hem dinamik hamleler yapmak ve hürriyetçi bir düzene ulaşmak…” Buna imkan yoktu.

Lâikliğin  temel  anlamı  ve  tarihçesi

Öncelikle belirtmek gerekir ki; Türk Devrimi Atatürk’le bir bütündür. Atatürk’ten ayrı bir Türk Devrimi anlatmak ne denli boş olursa, onun ilke ve devrimlerini de birbirinden bağımsız düşünmek ve yorumlamak da o kadar içtenliksiz olacaktır kanımca.

Atatürk; bugüne ve geleceğe ışık tutacak şekilde, ulus ve ülke için geçmişte yaptıklarını, olanları, olması gerekenleri, bunların nedenini, temel dayanaklarını hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık şekilde tarihi “Söylev”inde anlatmıştır.

Bunun için incelememde öncelikle Söylev’den alıntılara başvurdum.

İşte Lâiklik; günümüze dek ağızlardan düşmemiş, kendisini bayrak edinenlerce bile hasırcasına çiğnenmiş bir ilke, bir konu…

Lâiklik, en genel anlamı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. İlk, Orta ve Yeni Çağlarda kurulan devletlerin hepsi dinsel temellere oturtulmuştu. Kişisel egemenliğin desteklenebilmesi, hükümdarlara yetkilerini dinden almak gerekliliğini hissettiriyordu. Bu yolla ulusları yönetmek olanağı doğuyordu. Egemenlik dine dayandırılınca, din adamları devlet yönetiminde etken, dinsel kurallar da; yönetimde temel ilkeler oluyordu.

Statik ruhani kuralların düşünce özgürlüğünü boğması, dolayısıyla ilerlemeyi durdurması yüzyıllarca süren ortaçağ karanlığı ile açıktır.

Rönesans’tan sonra ilerleme yoluna girmiş Batı ülkelerinin çoğunda lâiklik ilkesi belirli ölçüler içinde de olsa uygulanmıştır. İslam dünyası bu gelişmenin dışında kalmıştır. Çünkü bu din yalnız öbür alemle uğraşmıyor, hayat ilişkilerinin hemen hepsini düzenliyordu. Din, dünya işlerinin içine öylesine girmişti ki; bütün aydınlar, düşünce yeteneklerini hep din kuralları içinde geliştiriyorlardı. Dolayısıyla; Rönesansla başlayan aydınlanma İslam dünyasına girememiştir.

Okumaya devam edin ‘Lâikliğin temel anlamı ve tarihçesi’

28
Eki
09

Kezban, Senden Sonra Öyle Orospular Türedi Ki..!!!

Ah  Kezban  ah,  eli  öpülesi  Kezban..!!!

Belki  de  şimdi  yaşamıyorsun…

Keşke yaşasaydın da görseydin,  gerçek orospunun kim olduğunu..!!!

———————————

Bu   hikâye   Malatya’da   geçer…

Bu,  bir  tercüman  eşliğinde  eğlenmek  için  geneleve  gelen  iki  Amerikalı  coni  ile  genelevde  çalışan  Kezban’ın  hikayesidir..!!!

Menderes’in  Türkiye’yi  ‘küçük Amerika’  yapmaya  çalıştığı  günlerde…
Yani  1955-1960’lı  yıllarda  yaşanmış  gerçek  bir  hayat hikâyesidir…
Malatya’nın  en  canlı  sokaklarından  biri  de,  genelev  sokağıdır…

Gündüz   Cumhuriyet  Bayramı   kutlanmıştı..
Gece  saat 12’ye  yaklaştığı  sırada  içeriye  ağızlarında  pipo,  sarı  saçlı,  uzun boylu  iki  kişi  ile  beraber  şık  giyinmiş  şişman  bir  adam  girdi.

Bu  iki  yabancı,  ‘uzman’  sıfatıyla  bir  dost  memleketten  getirilmişlerdi…
Bir  yıldır  yakındaki  15.000  nüfuslu  bir  Anadolu  kasabasındaydılar.

Kaymakam  kasabada  böyle  bir  şey  olamayacağını,  arzu  ederlerse  falanca  yerdeki  ‘Türk  pavyon’una  gitmelerini  tavsiye  etmişti…  Bunun  üzerine  iki  genç,  tercümanlarını  da  yanlarına  alarak  önce  Malatya’ya,  sonra  da  faytoncunun  rehberliğinde  buraya  gelmişlerdi…

Yani  Malatya  genelevi’ne..!!!

İlk  dakikalarda  yadırgadıkları  bu  yer,  gitgide  hoşlarına  gitmişti.

Okumaya devam edin ‘Kezban, Senden Sonra Öyle Orospular Türedi Ki..!!!’

28
Eki
09

İçimizde ..!!!

Değerli Harbiyeliler,

Bugüne kadar her yılın 16 Mart günü, Atatürk’ün Kara Harp Okulu’na öğrenci olarak girişini törenlerle kutladınız. Her törende, geleneksel yoklama yapıldı, sıra Atatürk’ün 1899’da girdiği Harbiye’deki yaka numarası olan 1283’ün okunmasına gelince , ayağa kalkarak hep bir ağızdan “ İçimizde ! ” diye haykırdınız.
Sevgili Harbiyeliler,
Gelin, artık bu oyuna son veriniz !
Bu yılın 16 Mart töreninde, 1283 numarası okunduğunda, ayağa kalkarak hep bir ağızdan “ İçimizde ! ” diye artık haykırmayınız !
Değerli Harbiyeliler,
Bakın, sizlerden derin acılar içinde istediğim ve sizleri de çok üzeceğine inandığım bu talebin gerekçeleri nelerdir:
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Atatürk’ün tam altı ay boyunca, zaman zaman günlerce uyumadan hazırladığı SÖYLEV, bugüne kadar hem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi okullarında, hem de sivil devlet okullarında ciddi bir ders olarak okutulmamış olabilir miydi ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Mamak Askeri Cezaevi’nde görevli subaylardan biri olan Üsteğmen Burhan Poturna,         12 Mart 1971 döneminde, “Atatürk yaşasaydı şimdi o da burada olurdu!…” diyebilir miydi?[1]
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Amerika’nın “bizim oğlanlar” dediği TSK’nın 5 generali, 12 Eylül 1980 darbesini yapabilirler miydi ? Ve, Amerika’nın “bizim oğlanlar” ı, Atatürk’ün vasiyetini çiğneyip, onun devrimlerini dışlayıp yıkabilirler miydi ?”
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, çoğu onun zamanında kurulmuş, KİT adı verilen Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları, Çimento Fabrikaları, Seka, Tekel, Petkim, Tüpraş, TPAO, T.T.K, T.K.İ, TEK, Madenler, İşletmeler, Limanlar, “Özelleştirme” adı altında yağmalanıp yabancılara peşkeş çekilebilir miydi ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Amerika Birleşik Devletleri, Çekiç Güç adı altında ülkemizde bulunan üslerinden PKK’ya lojistik yardım sağlayabilir miydi, bunun kanıtlarını ele geçirip Genelkurmay Başkanlığı’nın önüne atan onurlu Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in katline seyirci kalınabilir miydi ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, “İkiz Sözleşmeler” diye anılan; Türkiye’yi etnik, ekonomik, toplumsal parçalanmaya götürecek, Türkiye’nin devlet ve millet bütünlüğünü ayaklar altına alan, Lozan Antlaşması’nı delik deşik eden, Türkiye’nin devlet egemenliğini tehlikeye atan yasalar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) çıkar mıydı, Çankaya’da onaylanır mıydı ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Yabancılara Toprak Satışı yasası T.B.M.M.’den çıkar mıydı, bir buçuk yılda Malta büyüklüğündeki vatan topraklarının yabancıların eline geçmesine neden olan bu yasa Çankaya’dan geçer miydi ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, Irak’ta 11 askerimizin başına çuval geçirilebilir miydi ?
  • Eğer “1283 İçimizde” olsaydı, ABD’nin Kerkük operasyonuna karşı Türk Ordusu’nun ne yapacağı sorusuna, ABD’nin uşağı gazeteciler “Sinirlenmekten başka bir şey yapamazlar!” diyebilirler miydi ..?!!!

Okumaya devam edin ‘İçimizde ..!!!’

28
Eki
09

“Beyaz Adam” doğayı koruyabilir mi..?

Belaz Adam doğayı koruyabilir mi?

Bir salon dolusu Papalagi’nin (Beyaz Adam) yapacağı iklim toplantısından doğa ile ilgili olumlu bir sonuç çıkar mı? ABD’li diğer ezilen ülkeleri kendisi gibi davranmamakla eleştiriyor, tıpkı Papalagi’nin yerlileri eleştirdiği gibi… Oysa onun gibi yapmalı… “Yuvarlak metal”e ve “ağır kağıt”a tapmalı, ona sahip olmalı. Böylece doğaya verdiği zararı para telafi edebilir onun gibi..

BM İklim Müzakereleri başarısız olabilirmiş! Bu görüş ABD’yi temsilen Birleşmiş Milletler’in İklim Konferansı’na katılacak elçinin konferanstan önceki yorumları…

7-18 Aralık tarihinde yapılacak olan BM İklim Konferansı’nda, kapitalizmin temsilcileri, katlettikleri doğayı nasıl kurtaracaklarının tartışmasını yapacaklar. Kopenhag’da yapılacak konferastan önce, yapılan bu tarz bir açıklama bir anlamda gerçeğin de açık ifadesi.

ABD elçisinin bahanesi ise ABD dışındaki diğer ülkelerin yeterince çaba göstermemeleri. Bu yüzden Kopenhag’daki görüşmelerden yine bir çözüm çıkmayacakmış. Zaten yıllardır yapılan toplantı ve konferanslarda meselenin çözümü bir sonraki konferansa atılıyor ve bu arada sömürü ve yıkım biraz daha geri dönülmeze yaklaşıyor.

ABD’nin diğer ülkelerle ilgili açıklaması aynen şöyle: “Eylemlerinde ve uluslararası bir anlaşma hedeflerinde ısrar etmeleri gerekiyor. Tıpkı bizim yaptığımız gibi. Eğer biz bunu yaparsak o zaman bir anlaşmaya varabiliriz.”

Yani Amerika tam bir doğa dostuymuş ama diğer ülkeler doğayı hem sömürüyor hem de korumak için işbirliğine yanaşmıyor ve üzerine düşen görevleri yapmıyorlarmış.

Bu arada diğer ülkeler diye sayılan ülkeler arasında nedense kapitalist bir ülke yok!

Burjuva; derebeyliğe ve özellikle de ruhani sömürü gücü olan kiliseye karşı, onları yıkarak ve ellerinde bulanan gücü alarak ortaya çıktı.

Tanrı artık yeryüzündeydi ama burjuva kendisini göğe çıkarmıştı.

“Türklerin çevreci sosyalizmi” yazısında başyazarımız Gökçe Fırat’ın gündeme getirdiği Papalagi (Beyaz Adam) biraz da bu yüzden “Göğü Delen Adam” olmuştur.

Göğü Delen Adam-Papalagi’de Samoalı kabile şefi Tuiavaii halkına Beyaz Adamı şöyle anlatıyordu:

“Ah kardeşlerim, inanın bana!

Ben, Papalagi’nin düşüncelerinin arka yüzünü, onun gerçek isteklerini öğlen güneşinin altındaymışçasına gördüm. O, geldiği yerde ‘Büyük Ruh’un ‘şey’lerini paramparça ettiği için, yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yapmaya çalışır. Bu arada bir sürü ‘şey’ yaptığı için kendini ‘Büyük Ruh’ sanır.”

Gerçekten de kabile şefinin “şey” dediği metadan başka bir şey değil.

Ve Beyaz Adam ömrü boyunca “şey”lerine daha fazla “şey” katmak için koşuşturup durmuştur.

Bunun için hiç zamanı yoktur; o, sürekli yeni bir “şey”e sahip olmalıdır. Kolay ya da zor yoldan, hiç fark etmez.

Ve doğayı tüketir… Yoksullaştırır…

Okumaya devam edin ‘“Beyaz Adam” doğayı koruyabilir mi..?’

28
Eki
09

Bolivarcılar artık “şeker”le alış veriş yapacaklar

Bolivar sucre

Gerçi Venezüella’nın şu anki para birimi Bolivar ve umuyorum ki “Sucre”nin de Bolivar’dan alacağı
bir şeyler olacaktır.

Yedinci ALBA Zirvesi geçtiğimiz hafta gerçekleşti.

Latin Amerika Birliği amacını güden ülkelerin bir araya geldiği Amerikan Halklarının Bolivarcı Alternatifi (ALBA) zirvesine “toprak ana”ya saygı ve Latin Amerika Birliği için çok önemli bir yeri olan ortak para birimine geçiş tartışması damgasını vurdu.

Zirveye katılan Chavez, geçen yıldan bu yana ortak para birimine geçişle ilgili çalışmalar yürütüyordu.

Chavez, haftalık yazısını bu hafta ortak para birimine geçiş konusuna ayırdı.

“Halkların Ticaret Anlaşması” olarak adlandırdığı alternatif için şu değerlendirmeleri yaptı:

“Latin Amerika ülkeleri arasında adil bir ticareti hayata geçirebilmek ve bölge ülkelerini hegamonik kapitalizmin esaretinden kurtarabilmek adına ortak para birimi gereklidir.”

Döviz kurlarının da kapitalistler için bir sömürü aracı olduğuna değinen Bolivarcı liderler, 2010 yılında ortak para birimi olan “sucre”ye geçeceklerini bildirdiler.

Şeker anlamına gelen “sucre” bundan böyle Latin Amerika Birliği’nin ortak para birimi olarak kullanılacak.

Yani Bolivarcılar artık “şeker”le alışveriş yapacak ve kapitalizme alternatif sistemleriyle yaşayacaklar.

Gerçi Venezüella’nın şu anki para birimi Bolivar ve umuyorum ki “sucre”nin de Bolivar’dan alacağı bir şeyler olacaktır.

Zirvedeki diğer liderlerden Morales de bir “İklim Adalet Divanı” kurulmasını önerdi.

Doğaya yönelik sorumluluklarını yerine getirmeyen kuruluş ve devletlere yönelik yaptırımlar uygulanmasını sağlamaya yönelik bir adalet divanıyla liderler kapitalist ülkeler ve onların “beyaz adam” vatandaşları eliyle sömürülen doğayı koruma altına almayı planlıyorlar.

Okumaya devam edin ‘Bolivarcılar artık “şeker”le alış veriş yapacaklar’

28
Eki
09

Hitler ölmemiş, medya gizliyor

Hitler ölmemiş, medya gizliyor
Hitler Tayyip

Başkent Bangkok’tan Pattaya şehrine giden Taylandlılar otoyol kenarında gördükleri bir afişle birlikte şaşkına döndüler.

Otoyol kenarındaki bir balmumu müzesinin tanıtım afişinde “Hitler ölmedi” yazıyormuş.

Hitler resminin ve “Hitler ölmedi” ifadesinin müzenin açılışı için reklam ajansı tarafından düşünülüp tasarlandığı ve hiçbir art niyet güdülmediği belirtilmiş.

Ancak, Almanya’nın Bangkok Büyükelçisi afişin insanları incittiğini belirtirken, İsrail Büyükelçisi de afişin kaldırılmasını istemiş.

Şimdilik afişin üzeri bez ile örtülmüş ve Taylandlılar Hitler’in yüzünü görmekten kurtulmuş.

Taylandlılar, üzerine bir bez örterek Hitler’den kurtuluyorlar ama ya bizler ne yapalım?

Hitler’in bir muadili yaklaşık sekiz yıldır gözlerimizin önünde…

 

Okumaya devam edin ‘Hitler ölmemiş, medya gizliyor’

28
Eki
09

Parsel parsel…

Parsel parsel...

“Sokak isimleri mi değişcekmiş! Nasıl yahu?”
“Hangi sokaklar ki bunlar?”
“Karasulak’ta sokak isimleri mi var ki değişcek!”
“Bizim bundan niye haberimiz olmamış ki?”
“Muhtar Kerim’in marifetidir bu da,” diyerek yan masaya laf attı Kemal, devam etti.
“Ne yaparsa en son bizim haberimiz olur zati.”
“Günahını almayın adamın. Başkası hakkında konuşmak büyük günahtır, vebaldir.”
Tespihini şaklattı ardından imam Nurullah. Kafasını çevirdi. Muhtar Kerim girdi aynı dakikada içeri.
“Ne iş muhtar efendi, sokak isimleri varmış da değişivercekmiş? Öyle yazıyor haberler?”
“Hani nerde,” dedi yüzünde mutlu bir ifade ile muhtar Kerim.
“Hangi gaseteye çıkmışız?”
“Karasulak Haber’e?”
“O ne!”
“Yeni gastemiz. İsmet çıkarmış. Sen nerde çıktın sandıydın?”
“Ne bileyim Kemal, şöyle ulusal gastelere felan sandıydım.”

“Yazıyor, yazıyor! Karasulak’ın sokak isimleri değişcek!”

Kahvenin içindekiler teker teker dışarı çıkmaya başladı. İsmet elindekileri sallayarak bağırmaya devam etti.

“Yazıyor! Muhtar Kerim’in, son seçimdeki rakibi Halim emminin hile iddialarına yanıtı! Ağzından duyduklarımızla ispatla! Yazıyor!”

İçeriden çıkanlar İsmet’in etrafını sarmaya başladı. Belli ki İsmet, bu defa gazeteciliğe soyunmuştu. Bazısı güldü, bazısı meraklandı bu duruma. Ama her şey bir tarafa söyledikleri Karasulak için hareketin habercisiydi yine.

“Karasulak Haber yazıyor! Sadi Bey’in yaptırıverdiği uçak gondurma pisti inşaatında son durum! Önümüzdeki yirmi yılda bitircez dedi Sadi Bey! Yazıyor! Almayen okumeyen kalmasın!”

“Gasteci mi oldun len başımıza?”

“Ne var ki Hayri dayı? Mevcut gaseteler Karasulak’ımızın sorunlarına hiç değinmiyor. Bu büyük eksikliği gidermeli dedim.”

“İyi yapmışın da, kaç lira bu bakem?” dedi Latif, araya girdi.

“Aslında 50 kuruştu ama ekonomik krizi de hesaba katınce, 25 kuruş yapıverem dedim.”

Hacı Sabri’nin gözleri büyüdü bunu duyunca.

“Yine çok bu yahu, bu iki kâğıda o kadar para verilir mi?”

“Hacı Sabri, hevesini kırmayıver gari. El atmış işte oğlan bi işe.”

“Tamam tamam, versin bakalım bir tane,” dedi, yüzünü ekşiterek parayı verdi hacı Sabri. Onu ikna eden Kemal, zaten çoktan eline gazeteyi almış kahveye girmişti bile. Çabucak Hasan’ın yanına gitti.

“Gördün mü Hasan, İsmet bu defa gazete çıkarmış.”

“Onun için mi oğlan dışarıda bağırıyordu?”

“Gel, bırak işi iki dakika allasen yahu?”

Hasan elindeki bardakları tezgâha bıraktı, çekti sandalyeyi oturdu. Gazete büyük resim defteri sayfasından iki sayfa olarak biçilmiş, ortasından dikişle tutturulmuştu. Ama sayfalar belli ki özenerek hazırlanmıştı. Dikkat çekilmesi istenilen yerler özenle ve büyük yazılmışken bazı yerlere de oklar çıkarılmıştı. Okların işaret ettiği alanlar şu an için boştu. O alanları reklâm vermek isteyenler için ayırmıştı. Üzerine not düşmüştü.

“Her türlü adaba aykırı olmayecek ilan için şahsen bana başvuruverin.”

Okumaya devam edin ‘Parsel parsel…’

28
Eki
09

Çin idam ettikçe, Çinciler fazla mesaide…

Neredeyse her hafta Doğu Türkistan’dan yeni haberler geliyor ve “Dünya” köşemizde yer veriyoruz.

Bu seferki haber, geçen bir hafta içinde haklarında idam cezası verilen 12 Uygur Türkünün 9’unun idam edilmesi.

Geçen Temmuz ayından bugüne kadar baktığımızda Çin’in Doğu Türkkistan’daki Türkleri sistemli bir biçimde yok etmeye kararlı olduğunu izliyoruz.

Önce bir katliam girişimi ve ardından gelen gözaltılar, yargılamalar, idam kararı ve en sonunda da infaz!

Öte yandan gün geçtikçe yaşanan katliam olayıyla ilgili yeni ayrıntılar da gün yüzüne çıkmaya başladı.

Olaydan sonra on bin kişinin gözaltına alındığı ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün verdiği rakamlarla 1000 Uygur Türkünün kayıp olduğu bugün biliniyor.

Çin’in gözaltı taktikleri ile ilgili ayrıntılar da görgü tanıklarının ifadeleriyle ortaya çıkmaya başlamış.

Olaylar sırasında evde olmayan ve yara izi taşıyan tüm erkeklerin gözaltına alındığını bildiren tanıklardan biri uygulamayı şöyle anlatmış:

“Herkese evlerinden çıkmalarını söylediler. Tüm kadın ve yaşlıların bir duvara, 12 ila 45 yaşındaki erkeklerin de bir başka duvara dizilmelerini istediler. Bazı erkekler elleri sırtlarında tahta sopalarla bağlı halde diz çökmeye, bazıları da elleri başlarında yere yatmaya zorlandılar.”

Görülen o ki Çin, katliamdan yaralı olarak kurtulan Uygur Tüklerini de yok etmek için kusursuz bir yötem bulmuş. Yaralı olanları da olaydan sorumlu tutarak gözaltına almışlar.

Artık gerisi yine bilindik son: İnfaz!

Bu arada Çin’den ne kadar idam haberi gelirse Çinciler de bir o kadar fazla mesai yapıyor.

“Çin’den Amerikan umutlarına ‘altın’ darbe”

“Çin’den Batıya kültür çıkartması”

“Sosyalizmi tartışacak olanlar Çin’i gözardı etmesin”

“Avrasya enerji hattının temeli Rusya-Çin gaz anlaşması ile atıldı”

Bunlar Çin ulusal gazetesinden değil Aydınlık’ın 1161. sayısından haberler…

Çin özel sayısı sanki…

Anlaşılan, geçenlerde Aydınlık’ı ziyaret eden Çin Propaganda Bakanı uzun soluklu bir program koymuş önlerine.

Okumaya devam edin ‘Çin idam ettikçe, Çinciler fazla mesaide…’

28
Eki
09

Bedeli emperyalizm ve işbirlikçileri ödeyecek

Orhan Bursalı

Geçtiğimiz haftalarda Kürtlerin Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı’na katılıp katılmadığı yoğun olarak tartışılmıştı. AKP’nin başlattığı Kürt açılımı vesilesiyle iyice şımararak ülkemiz üzerinde hak iddia eden ve “Bu ülkeyi beraber kurtardık, biz de kurucu unsur olmak istiyoruz” diyen Kürtlere karşı en etkili yanıtı bildiğiniz gibi TÜRKSOLU yayımladığı rakamlarla vermişti. TÜRKSOLU’nun verdiği rakamlara göre Kürtler Çanakkale Savaşı’nda da, Kurtuluş Savaşı’nda da yoklardı. Hatta yakın zamanda Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu da TÜRKSOLU’nun verdiği rakamları, her ne kadar isim zikretmese de, açıkladı ve tartışma yine gündeme geldi. Habertürk TV’de Balçiçek Pamir’e yaptığı açıklamalardan sonra Başta Fatih Altaylı olmak üzere Kürt açılımına yaranmaya çalışan pek çok kişi, Osman Pamukoğlu’na saldırdı. Her ne kadar Osman Pamukoğlu TÜRKSOLU’ndan bahsetmemiş olsa da bu rakamların ve iddianın kaynağı olarak geçtiğimiz haftalarda Fatih Altaylı’ya ve Kürtçülere “Hodri meydan” demiştik.

İşte o tartışmalar esnasında cevap vermeyi atladığımız birisi ise Cumhuriyet gazetesinden Orhan Bursalı oldu.

Kendisini takip etmeyi pek gerekli görmediğimiz için açıkçası Bursalı’nın bu yazısından haberimiz yoktu. Ankara’dan bir büyüğümüzün tesadüfen yazıyı görüp bizleri bilgilendirmesi vesilesiyle söz konusu yazıdan haberimiz oldu. İki haftalık gecikme için Bursalı’dan ve okurlarımızdan özür dileyerek başlayalım.

Orhan Bursalı yazısında elektronik postasına düşen bir aptalca bir “araştırma”dan bahsediyor. Bu araştırmaya göre Kürtlerin Çanakkale Savaşı’na katılım oranı % 2’ymiş. Bu araştırmayla iki mesaj verilmek isteniyormuş. Birincisi, “Kürtler Çanakkale Savaşı’na katılmamışlar”. İkincisi ise, “Onlar kurucu unsur değildi”.

Öncelikle Bursalı’yı vermek istediğimiz mesajı doğru kavradığı için tebrik ederiz. Gerçi ilkokul birinci sınıfa giden bir çocuk bile o rakamlardan Bursalı’nın çıkardığı sonucu çıkarır ama bu bile Bursalı için büyük başarı.

Vermek istediğimiz mesajı doğru algılayan Bursalı sonrasında başlamış itirazlarına. Tabii en bayağısından kardeşlik teraneleriyle.

Okumaya devam edin ‘Bedeli emperyalizm ve işbirlikçileri ödeyecek’

27
Eki
09

Aklını peynir – ekmekle yiyenler

Mümtazer Türköne: "Apo'yu paşa yapıyım, Bodrum'a gönderelim"Ülkücülükten dönme, şimdilerin hızlı Kürtçüsü Mümtaz’er Kürtöne ; pardon – Türköne ; geçenlerde “OOHHAA” dedirtecek bir şey söyledi.

Abant Platformu’nun Erbil’deki toplantısında açılış konuşması yapan, AKP’nin Kürt Çalıştayı’nda boy gösteren, “Diyarbakır’ın adı Amed olsun” gibi önerileriyle gündeme gelen Mümtaz’er bu kez öyle bir laf etti ki, “aklını peynir-ekmekle mi yedin?” demekten kendimizi alamadık.

Mümtaz’er’in uçuk önerisi şu: “Af olmadan bu iş çözülmez. Psikolojik eşiğin açılması için bu affın gerçekleşmesi lazım. Bu af, devlet tarafından iyi niyetini yapıcı tavrını gösteren bir adım olur. Ondan sonra Kürtlerin ihtiyaç duyduğu güveni sağlar.

Meclis’ten ‘Abdullah Öcalan isimli kişi bu affın dışında kalsın’ diye bir af çıkaramazsınız. Türkiye bu açılım ile kendisin perişan eden sorunu çözecekse, Abdullah Öcalan’ın gözlem altında tutulması, zorunlu ikamet gibi yöntemler düşünülebilir.

Bu, bir isyan bastırma yöntemi eğer devlet açısından bakarsak. Devlet isyan bastırıyor. Bunun için devlet isyanın elebaşılarını affeder. Osmanlı çok isyan bastırmış bir devlettir. İsyanı bastırırken isyanı başlatanı affeder, çok uzak bir vilayete atar, sonra da maaş bağlar ona.

Bir de ayrıca paşa rütbesi verir. Bunlara da ‘başıbozuk paşası’ derler. Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum.

Bana kalırsa, Bodrum’a, Bodrum Türkbükü’ne gönderilmesini öneriyorum.”

İşte Mümtaz’er’in önerisi böyle. Şayet Apo’ya “başıbozuk paşası” diyeceksek Mümtaz’er’e ne diyeceğiz peki? “Başıbozuk Prof.’u” mu?

Bir gazetenin internet sitesinde, Mümtaz’er’in önerisi ile ilgili yer alan haberin altında yer alan okur mesajlarından birinde, “Şayet Apo’yu Bodrum’a paşa rütbesiyle gönderirlerse bu Mümtaz’er’i de emekli assolist kadrosundan Zeki Müren Koyu’na gönderelim. Orada Apo’yu eğlendirir.” denmiş. Bence de münasiptir.

Bir  adam  niye  böyle  bir  laf eder  diye  çok  düşündüm  ama  aklıma

sadece  bir  atasözümüz  geldi :

At  sahibine  göre  kişnermiş…

Mümtaz’er’inki de o hesap olsa gerek.

Okumaya devam edin ‘Aklını peynir – ekmekle yiyenler’

27
Eki
09

İstanbul’dan bir “barış güvercini” geçti

İstanbul'dan bir "barış güvercini" geçtiGeçtiğimiz hafta İstanbul’dan bir “barış güvercini” geçti. Kim mi? Eski ABD Genelkurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanı Colin Powell.

Türkiye İş Kadınları Derneği’nin (TİKAD) girişimiyle başlatılan “Anneler Şiddete (Teröre) Karşı” projesi kapsamında İstanbul Four Seasons Otel’de uluslararası bir konferans düzenlendi. Konferansa ABD Dışişleri eski Bakanı General Colin Powell’da konuşmacı olarak katıldı.

Powell’ın şiddet karşıtı bir konferansa konuşmacı olarak katılıp “bizim düşünce sistemimimzde şiddete yer yoktur” yollu bir konuşma yapması tam anlamıyla bir kara mizah örneği aslında.

Powell’ın Genelkurmay Başkanlığı yaptığı 1989-1993 yılları arasında biliyorsunuz ABD’nin Irak’a ilk müdahalesi var.

1991 yılında ABD’nin Irak’a yönelik düzenlediği “Çöl Fırtınası” Harekatında Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Powell’ın başında bulunduğu ABD ordusuyla birlikte 28 ülkeden oluşan koalisyon güçleri Irak’a saldırmıştı.

Savaşın bilançosu 200 bin ölü, 150 bin yaralı ve 60 bin tutsaktı. Irak’ın sivil kaybı ise, yaklaşık 100 bin olarak belirlenmişti.

Powell’ın ikinci Irak icraatı ise 20 Mart 2003 tarihinde başlayan ve hâlâ devam eden Irak işgali oldu.

Saddam’ın elindeki kitle imha silahları bahane edilerek yapılan müdahale sonucunda Irak’ın sivil kaybı 1 milyonu aşarken 5 milyona yakın Iraklı da yerinden yurdundan oldu. Bunların 2 milyona yakını komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

Şimdilerde barış güvercinini oynayan Powell’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde iflah olmaz bir şahin olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Saddam’ın kitle imha silahları ile ilgili bütün propagandayı yürüten de Powell’dı.

Okumaya devam edin ‘İstanbul’dan bir “barış güvercini” geçti’




İstatistikler

  • 2,203,615 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar