15
Eyl
16

“Sanatçı tam bağımsız bir yaratıcıdır, böyle olduğu için de doğası gereği devrimcidir..” diyordu Victor JARA… ( “ÜST AKIL”a USA ve batı emperyalizimi diyemeyen ve fakat emperyalist domuzun tayin ettiği “eş” başkan olduğunu unutan “aldatılmış” dangalaklara ve “darbe de darbe” sayıklamalarıyla milletin kafasını sikip “TANRININ LÜTFU” — “DARBE” TEZGÂHINI sivil darbeye dönüştüren TÜRK VATANININ hainlerine ve sözde “kalıcılık” iddiasıyla “eser”ler (y)aratan “SANATÇI” kılıklı yar(atıklara) ithafen…)

Aşağıdaki  yazıyı,   bu  milletin   ilgisi   ve   parasıyla   varolup   refah   içinde   yaşayan

ama   bir   kez   olsun   bu   milletin   kılıcını   sallamayan   “SANATÇI”   kılıklı   ruhsuz

yaratıklara   ithaf   ediyorum…

Victor  JARA  halkı  ve  ülküsü  için  can  vermişti…

Oysa   bu   ülkenin   ünlüleri ;   bırakın   can   vermeyi,   vatanımızın   bu   en   kötü  

günlerinde  “konfor”larına   kıyamadıklarından,  tarafını  belli  etmekten  bile  acizler…

Miletimin   en   derin   beddua   ve   lânetleri   tüm   bu   korkak,   adî   yavşakların  

üzerinde   olsun..!!!

*           *           *           *           *           *           *           *

“ şarkı  söylemiş  olmak  için  değil,

ne  de  iyi  bir  sesim  vardır  diye,

dertli  ve  haklıdır  gitarım,

bunun  için  söylerim..!!! ”

“Benim   kafamda   sanatçı   tam   bağımsız   bir  

yaratıcıdır,   böyle  olduğu   için   de   doğası   gereği  

devrimcidir…”

Devrimci şarkılarla ticaret yapmıyorum ben.

Öyle  olsaydı,  bugün  altımda  son  model  bir  arabam,  havuzlu  bir  evim olurdu.

Şarkıların  devrimcisi  olmak,  üstü  başı  yırtık  pırtık,  bir  deri  bir  kemik  gezmek,  ahırda  yaşamak  da  değildir.

Uyum,  prensip  sorunudur.

insan ;   yaşamında   ideolojik   yön   çizmedikçe,  

kendi   içinde   uyumu   bulamaz…”

Bu  sözler  1973  yılında  faşist  Pinochet  darbesiyle  devrilen  Salvador  Allende’ye  “Yoldaş  Başkan”  diye  hitap  eden  Kızılderili  kökenli  devrimci  müzisyen  Victor  Jara’nın  yaşam  felsefesini  anlatan  birkaç  cümle  sadece…

1973  yılı  11  Eylül  günü  CIA  destekli  bir  darbeyle  devrilen  Salvador  Allende  ve  Unitad  Popular’ın (Halk Birliği)  çalışkan  bir  üyesi  olan  Victor  Jara,  grubu  Inti  Illimani  ile Unitad  Popular  yararına  konserler   vermektedir.

11  Eylül  1973′teki  Pinochet  darbesine  karşı  Allende’nin   Başkanlık  Sarayı’ndaki  direnişi  hayatına  mal  olmuştu.

Darbenin  ertesi  günü  geniş  çaplı  bir  tutuklama  başlamış  ve  yine  ertesi  gün  kapısı  çalınanlardan  birisi  de  Unitad  Popular’ın  ve  Başkan  Allende’nin  keskin  bir  savunucusu  olan  Victor  Jara  olmuştur.

Bugün  adı  Victor  Jara  Stadyumu  olarak  değişitirilmiş  olan  Şili  Stadyumu  hınca  hınç  doludur  ve  toplu  kurşuna  dizilmelerin  dışında  stadyum  Victor  Jara’nın  seseyle  çınlamaktadır.

Faşist  cuntacılardan  albay  Mario  Menriquez,  stadyumdaki  devrimcilere  işkence  ederek  onları  katletmekle  görevlendirilmiştir  ve  Victor  Jara’nın  da  orada  olduğunu  bilmektedir.

Jara’dan   kendileri   için   bir   şarkı   söylemesini   ister,   alay   ederek.

ve   jara’nın   sesi   tüm   stadyumu   çınlatır :

.

– Venceremos..!!!

.

Jara’yı   ve   gitarını   susturmak   için   tüm   parmaklarını   kırarlar.

Ama   Jara   bu   kez   ıslıkla   çalmaktadır   direnişin   ezgisini…

Binlerce   insanın   gözleri   önünde   bu  kez   dili   kesilir   ve   ağır   işkenceler  

sonucu   katledilir   Jara…

İşte   Victor   Jara’nın   hikayesi…

Ama  hikaye  sonlanmaz…

Pinochet, öldüğü zaman cenaze töreninde sadece ama sadece bir kaç asker vardı, o da göstermelik…

Tıpkı  Deniz’lerin celladi  Ali Elverdi’nin cenazesi gibi…

Tıpkı  Che’nin  “Yeni  İnsan”ı  gibi  Victor  Jara’nın  “Yeni Şarkı”  dediği  İnka- Aztek -Afrika  ezgilerini  biraraya  getirerek  oluşturduğu  ezilen  dünya  kaynaklı  besteleri  dilden  dile  dolaşmakta.

Son  olarak  Şili’de  Jara’nın  katledilmesinde  ve  1973  Pinochet  darbesinde  yer  almasından  dolayı  dört  askere  dava  açıldı.

O  dönem  Pinochet’in  askerleri  olarak  görev  yapanlara  açılan  soruşturmanın  ardından  Türkçe’de  yayınlanan  Victor  Jara  kitabının  yazarı  ve  aynı  zamanda  Jara’nın  eşi  Joan  Jara  “başka  sorumlular  da  var,  işkence  ve  idam  emrini  verenler”  diyerek  geride  kalanları  işaret  etti.

Victor  JARA  hâlâ  yaşıyor..!!!

.

Kazanacağız..!!!

.

*      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *      *

12
Eyl
16

12 eylül Türkiye ile 11 eylül 1973 Şili faşist darbeleri arasında yok aslında bir farkları, ama “biz OSMANLI ‘BOP’larıyız” diye ortaya çıkan “NEOsman”cıklar netiiice itibaaarıylaaaa 12 eylül 1980 darbesinin en kazan(dırıl)anları oldu…)

Emperyalistlerin  anma  günleri  başka — bizim  başka…!!!

Pentagon  ve  ikiz  kulelere  yapılan uçak  saldırısının  üzerinden  tam  onbeş  yıl  geçti.

Egemenler  11 Eylül’ü  anıyor  ve  “antiterör-mücadelesi”  kisvesi  altında  emperyalist  kapitalizmin  dizginsiz  sömürüsü  için  dünya  halklarına  saldırılarının  yeni  planlarını  yapıyorlar !

Eylül  ayı  işçi  sınıfı  ve  dünyanın  ezilen  halkları  açısından  önemli

yıldönüm  günleriyle  dolu :

1  Eylül  –  emperyalist  savaşa  karşı  mücadele  günü !

11  Eylül  1973  –  Şili  Devrimine  faşist  Pinochet  önderliğindeki  saldırı,

12  Eylül  1980  – askerî  faşist  cuntanın  Türk  Devrimci  Hareketine  saldırısı…

Bütün  bunlar  bugün  emperyalistlerin  çıkardıkları

gürültüyle geri plana itilmeye unutturulmaya çalışılıyor

.

Ama yok öyleee..!!!

.

Ne  11 Eylül  “terör kurbanları”nın  ardından  dökülen  sahte  gözyaşları,  ne  de “insanlık  ve  insan  hakları”  yalanları  dünya  halklarının  gırtlağına  yapışan  teröristlerin  kimler  olduğunu  unutturamayacak..!!!

Dünya  çapında  “terörist avı”na  çıkan  ABD  emperyalizmi  önce  Şili  ve  dünya  halklarına  karşı  uyguladığı  terörizmin  hesabını  vermek  zorundadır.

Şili’deki   faşist  darbeyi   unutmadık, unutturmayacağız…!!!

Bundan  tam  kırküç  yıl  önce Şili’de Allende  Hükümeti  askeri  bir  darbe  ile  devrildi  ve  yerine  Latin Amerika’nın en kanlı, cani,  terörist-faşist  rejimlerinden  biri  kuruldu.

Zindana ve kitlesel işkence merkezine dönüştürülen Santiago stadyumu ve binlerce “kaybedilen” eli kanlı  cuntanın  simgesi  oldu…

Seçimle işbaşına gelmiş Devlet Başkanı Salvador Allende dahil, otuzbinin üzerinde devrimci, yurtsever ve sosyalist katledildi. 150 bin kişi toplama kamplarına gönderildi.

İşçi sınıfı ve emekçilerin örgütlülükleri şiddet ve terörle dağıtıldı…

Şili  devrimi  ağır  bir  yara  aldı.

11 Eylül Şili darbesinde başrolü CIA oynamıştı; Latin Amerika’daki karşıdevrimin baş destekçisi ABD emperyalizmi elinden geleni ardına koymayacağını tüm arsızlığıyla sergilemekten çekinmiyordu.

Kendi çıkarları öyle gerektirdiği için, Şili halkının iradesini ayaklar altına almış, Şili halkının çoğunluğunun seçtiği ve desteklediği Allende hükümetini devirip yerine faşist Pinochet rejimini yerleştirmişti.

Şili  deneyiminin  gelişimi…

Şili, 1970 öncesinde, ABD’nin arka bahçesi olarak bilinen Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biriydi.

Bir yanda işsizlik, açlık, evsiz-barksız sokaklarda yatan yığınla insan, cehalet ve çocuk ölümleri…

Diğer yanda ülkenin tüm zenginliklerini elinde bulunduran bir avuç emperyalizme bağımlı kapitalist ve toprak ağaları…

Emperyalistlerin iliğine kadar sömürdüğü Şili’nin 1970′deki dış borcu 4 milyar ABD doları olarak hesaplanıyordu.

Yoksulun her geçen gün biraz daha yoksullaştığı ve zenginin de katmerle zenginleştiği Şili’ye  dünyayı saran devrimci dalganın etkide bulunmaması olanaksızdı.

1960′lı yıllardan itibaren devrimci hareket hızla kitleselleşmeye başladı.

Ancak kitleler üzerinde esasta reformistler etkiliydi.

1969′da bütün solun seçim koalisyonu oluşturmak amacıyla birleştiği Unidad Popular (UP) (Halk Birliği) kuruldu.

4 Eylül 1970′de de UP’nin adayı reformist Salvador Allende oyların %36,8′ini alarak devlet başkanlığına seçildi.

Allende başkanlığında oluşturulan Halk Birliği’nin reform programını uygulamaya koyuldu.

UP’nin baş hedefi Şili’nin ABD başta olmak üzere emperyalistler tarafından yağmalanmasına son vermekti.

Birçok fabrika devletleştirildi.

Büyük toprak ağalarını -satın alma yoluyla- “mülksüzleştirme” ve toprakları yoksul köylülere dağıtmayı kapsayan toprak reformuna girişildi.

Ülkede çıkarılan -ABD tekellerinin elindeki- bütün bakır ve demir madenleri ulusallaştırıldı, ücretler arttırıldı, hastanelerde ücretsiz bakım uygulamaya kondu, konut sorununu çözmek amacıyla 100 bin konutun inşasına girişildi vs.

Uygulamaya konulan ve bir dizi antiemperyalist ve demokratik tedbirler içeren program ilk yılında çeşitli  başarılar  kazandı.

Ekonomide  büyüme  gözleniyordu.

Bu  gidişat  çeşitli  emperyalist  tekelleri ( ITT,  Pepsi Cola,  Chase Manhattan Bank vb.)  rahatsız  ediyordu.

“Arka  bahçe”  ABD’nin  denetiminden  tümüyle  çıkma  yoluna  giriyordu.

Bunun  üzerine  ABD  Şili’ye  ekonomik  ambargo  uygulamaya  başladı.

Diğer  taraftan  da  emperyalist  güçler  ajanları  aracılığıyla  siyasi  kışkırtıcılık  yapıyor  ve  ülkede  karışıklık  yaratmaya  çalışıyorlardı.

Ülkede  karşıdevrimin  sivil  ve  yarı-sivil  güçleri  çeşitli  provokasyonlar  yaratıyor,  “sağ-sol  çatışması”nı  körüklüyordu.

Bütün  yerli  ve  yabancı  güçler  birleşmiş,  Allende  hükümetini  devirmek  için  ellerinden  geleni  yapıyorlardı.

Burjuva devlet mekanizmasına dokunmamayı, “barış içinde sosyalizme” geçişi kendine “ilke” edinen Allende hükümeti karşıdevrimin saldırılarına rağmen gerekli tedbirleri almıyor, karşıdevrimci şiddetin karşısına, emekçi kitlelerin devrimci şiddetini çıkarma zorunluluğunu gözardı ediyordu.

Bunun yerine burjuvaziyi ikna etmeye kafa yoruluyor, “demokratik seçimlerle” işbaşına gelmiş olmanın, “meşru olma”nın hükümetin varlığını korumada yeterli olacağı na vb. inanılıyordu.

Dahası, Allende hükümeti açık faşist çeteleri dağıtmakta aciz kalırken, bu çetelerin saldırılarına karşı kendilerini korumak için örgütlenen ve silahlanan işçi ve emekçileri pasifize etmeye yarayan kanunlar da çıkarıyordu.

Ekim 1972′de çıkartılan “Silah Kontrol Kanunu” ile sivillerin silah taşıması yasaklanıyor, işçi sınıfının silahlanmış kesimlerinin silahları zorla toplatılıyordu.

Allende hükümetinin sonunu hazırlayan sonuçta bu kaypak, reformist tutum olmuştur.

Allende hükümeti işçi sınıfı ve emekçi halka dayanacak, devrimci güçleri toplayıp silahlandıracak yerde tam tersini yapmıştır.

Darbe söylentilerinin çıkmasına ve karşı devrimin hazırlık yaptığı apaçık ortada olmasına karşın, Allende hükümeti hala “meşru”luğuna güveniyor ve askerlerden bazı kişileri hükümete dahil etme yoluyla durumu kurtarmaya çalışıyordu.

Sonuçta, tüm hazırlıklarını yapan karşı devrim 11 Eylül’de Augusto Pinochet Ugarte önderliğinde topyekün saldırıya geçti.

Teslim olmayan Allende ve Unidad Popular hükümetinin bulunduğu başkanlık sarayını havadan ve karadan kuşattı ve bombalayarak yerle bir etti.

Salvador Allende ile birlikte bir dizi hükümet üyesi öldürüldü.

11 Eylül 1973, Pinochet başkanlığındaki cuntanın başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarı doğrultusunda ve doğrudan desteğiyle ülkede “mezar sessizliği” yaratma operasyonuna girişti.

Ülkenin çeşitli yerlerinde cuntaya karşı direniş hareketleri, madencilerin grevi, öğrenci hareketleri vs. kan ve barutla bastırıldı.

Binlerce insan öldürüldü, yüzbinler işkenceye maruz kaldı ve zindanlara atıldı, kimi devrimci-solcu cuntanın takibatından kurtulmak için yurtdışına kaçtı.

Faşist cunta bir yandan ülke içindeki muhalefeti kanla bastırırken, diğer taraftan da derhal Allende hükümetinin yapmış olduğu reformları ve demokratik hakları rafa kaldırma harekatına girişti.

“Ulusal birlik”in sağlanması adına İndigen halklar üzerindeki -başta da Mapuçe’ler üzerindeki- baskı ve asimilasyon politikası katmerleştirildi.

İşçi sınıfı ve emekçilerin temel demokratik hakları rafa kaldırıldı.

Ücretler derhal donduruldu, vergiler arttırıldı, temel gıda maddeleri dahil olmak üzere herşeye zam politikasına geçildi, toprak reformuyla köylülere dağıtılan topraklar yeniden toprak ağalarının eline verildi, Şili’nin “borçlarını” kapatmak için emperyalistlerle yeniden pazarlıklara oturuldu.
Şili yeniden sınırsız emperyalist sömürüye açılmıştı.

Şili  devriminin  yenilgisinin  öğrettikleri…

Şili’deki yenilgi sosyalizmin, proletarya diktatörlüğünün yenilgisi değildir. Şili’de yenilen esasta revizyonist-oportünist devrim teorileri ve onların uygulaması olmuştur.

SBKP 20. Parti Kongresi’nde egemen olan modern revizyonistler sosyalizme barış içinde, parlamenter yoldan geçiş anti-marksist-leninist teorilerinin propagandasını yapıyorlardı.

Onlar, Şili’de Unidad Popular hükümetinin uygulamasını kendi teorilerinin ispatı olarak görüyor ve bunu sevinçle selamlıyorlardı.

Modern revizyonistlere göre, Şili, “marksist partiler”in ve burjuva partilerin ortaklaşa koalisyon hükümeti ile sosyalizmin inşasının başarılacağının “klasik” örneğiydi.

Onlara göre, seçimle başa gelen Allende önderliğindeki Unidad Popular deneyi, parlamentoda ilerici güçlerin sağlam çoğunluğunu sağlayarak parlamentoyu halk egemenliğinin gerçek aracı haline dönüştürebileceğini, şiddete dayalı devrim olmadan sosyalizme ulaşılabileceğini, sosyalizmin, eski devlet mekanizmasına dokunmadan ve bizzat burjuvazinin “yardımıyla” kurulabileceğini gösteriyordu…

11 Eylül 1973 darbesi Şili devrimi ve Şili’li işçi ve emekçi halk açısından şüphesiz ağır bir darbe, geçici bir yenilgiydi…

Fakat o “burjuvaziyle barış içinde sosyalizme geçiş”i savunan modern revizyonist, sınıf uzlaşmacı oportünist teorilerin kesin yenilgisiydi.

1973 Şili faşist darbesinin 30. yıldönümünde tam da bu gerçekleri bir kere daha bilince çıkarmak, dünya ezilenlerinin ve sömürülenlerinin kurtuluşu için emperyalizmin ve dünya gericiliğinin yeryüzünden silinmesinin ivedi gereklilik olduğunu kavramak önemlidir.

Şili deneyiminden öğrenmek, her türden revizyonizm ve oportunizme karşı amansız mücadelenin gerekliliğini öğrenmektir.

Dün olduğu gibi bugün de emperyalizmle birlikte ve onun “hayırhah” tutumu “umularak” baskı ve sömürü düzeninden, barbarlıktan kurtuluş yoktur.

Emperyalistlerin dünya halklarına “kurtuluş” diye sattıkları şeyin ne olduğu Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve Kongo, Nijerya, Liberya’da bütün çıplaklığıyla görülmektedir.

Emperyalistlerin kendi çıkarlarından başka gözettikleri hiçbir şey yoktur ve onlar bu çıkarlar için dünya halklarını felakete, açlığa-yoksulluğa ve savaşlara sürüklemekten biran olsun çekinmemektedirler.

İşçi sınıfı ve dünyanın ezilen halklarının kendi gücünden başka güvenecek kapısı yoktur.

Örgütlenmek ve emperyalizme ve dünya gericiliğine karşı ortak mücadeleyi yükseltmek – dün olduğu gibi bugün de görev budur !

El  pueblo  armado, jamas  sera  aplastado !

Silâhlı  halk  yenilmez !

11 Eylül 1973  Şili — 12 Eylül 1980  Türkiye…

Düşman  aynıdır — mücadele  ortaktır..!!!

12  eylül  1980…

Türkiye devrimci hareketinin, çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin ve emekçilerin örgütlülüğünün ve mücadelesinin üzerinden buldozer gibi geçen, etkisi bugüne dek süren askeri faşist darbenin arkasında da – Şili’de olduğu gibi – ABD vardı !
Bir kere daha kendi emperyalist çıkarları için işbirlikçileriyle birlikte Türkiye halklarının üzerine tankları, topları, zindanları ve işkencecileriyle saldırdılar. Kan ve terörle “mezar sessizliği”, kendilerine göre “dikensiz gül bahçesi” yaratmaya giriştiler.

İdam  sehpaları  kuruldu,  yüzbinler  işkenceden  geçti  ve  zindanlara  atıldı…

Aynı  Şili’de  olduğu  gibi !

İşçi  ve  emekçilerin  örgütlülükleri  dağıtıldı,  mücadeleyle  kazanılmış  en  temel  hakları  ellerinden  alındı…

Aynı  Şili’de  olduğu  gibi !

Grevler  yasaklandı,  ücretler  donduruldu,  herşeye  zam  üstüne  zam  bindirildi.

Türk  hakim  sınıfları  bu  azgın  terör  rejimiyle  siyasi – ekonomik  buhranı  aşma  ve  emperyalist  efendilerinden  yeniden  borç  dilenebilecek  duruma  gelmeyi  amaçlıyorlardı.

Bu  amaçlarına  eriştiler,  “netekim” !

Türkiye’deki 12 Eylül darbesi, 11 Eylül Şili darbesinde olduğu gibi yerli hakim sınıflar kadar, başta Amerikan emperyalistleri olmak üzere, emperyalist güçlerin çıkarlarını korumak için girişilmiş – bizzat CIA ajanlarının başaktörlük yaptıkları – operasyonlardır.

Boyutları farklı olmasına karşın her iki darbe de Şili ve Türkiye devriminin ağır yenilgi almasıyla sonuçlanmıştır.

Şili ve Türkiye askeri darbelerinin yıldönümünde saptanabilecek bir başka ortaklık, her ülkede de benzer süreçler yaşanarak cuntadan sözümona “demokrasiye”, gerçekte parlamenter maskeli faşizme geçilmiş olmasıdır.

Her iki ülkede de işçi sınıfı ve ezilen halklar, başta ABD olmak üzere emperyalizm destekli bu azgın terör rejiminin yarattığı tahribatın etkisini hala yaşıyor.

Şili’de  ve  Türkiye’de  düşman  bir – mücadele  bir !

Kahrolsun  emperyalizm  ve  dünya gericiliği !

Okumaya devam edin ’12 eylül Türkiye ile 11 eylül 1973 Şili faşist darbeleri arasında yok aslında bir farkları, ama “biz OSMANLI ‘BOP’larıyız” diye ortaya çıkan “NEOsman”cıklar netiiice itibaaarıylaaaa 12 eylül 1980 darbesinin en kazan(dırıl)anları oldu…)’

11
Eyl
16

Yıl 1973 ve 11 eylül perşembe — üzerinden 40 yıldan fazla geçti ama dünya insanlığı çevresinde olup biteni algılamada 40 adım bile ileriye gidemedi, bu yüzden de aklın cesaretiyle sorunlarını çözmede 400 yıl geriledi ve güzelim Dünya yaşanmaz hâle geldi… (Dünyanın baş teroristi – gangster USA’nın 11 eylül 2001 tarihli XXI yüzyılın ilk büyük Bizans entrikasını “Dünya Antiterörizm Günü” olarak anan ve “an”dıran andavallara ithafen..)

Evet,  Dünya  400  yıl  geriye — o  “Kutsal”  Engizisyon

Çağına  gitti..!!!

Ve   bu   çağın   “sorgu”cuları ;   yine   sorgusuz   sualsiz   istedikleri   herşeyi   ve   herkesi,

bu   defa   “DEMOKRASİ”   adına   yokedip   silebiliyor…

Tarihte  hiç  olmadığı  kadar  küresel  çapta  her — ama   her   yönden   bağlanıp  

zavallılaştırılmış   “İNSAN”lık,   çaresizce   sonunu   bekliyor…

Ama   bu   böyle   süremez…

Sürmemeli..!!!

Yıl  1973

Ve  11 eylül  persembe

Saat    13’te    TeReTe’de :
” — Sili’de    askeri    darbe…”
Yu  Es  Ey,    Si  Ay  Ey,   Ay  Ti  Ti,    Şaab Lorenz..
Arandı   tarandı   bulundu   Pinoşe
Pinoşenin   bıyığı   daglıs
Briyantinliydi    saçları
Çarpışıyordu   son   resminde
Salvador   Allende

Tüm   dünyada   o  zaman
Tek   ülkeydi   Şili
Kendi   kaderini   çizebilmiş
Demokratik   bir   Şili

Allende   ve   Unitad   Popular
Herseyi   bastan   oluşturmuş
Fabrikalar   ve   tarlalar
Üretenlerin   olmuştu

Perralar   gitarlarında
Yeni   türküler   söylerken
Yani   devamlı   devinen
Cıvıl   cıvıl   cıvıl
Bir   Şili

Dayanamadı   buna   “bazıları”
Bakır   şirketi   ve   Ay  Ti  Ti
Henri   Kisincır   “göründü”
“Ayrıntılar”   tek   tek   “görüşüldü”

Kuzeydeki   “çiftçiler”
Kamyoncuların   “grevi
“Boş”   tencereler   vesaire
Yapıldı   beklenen   darbe
Darbe

Yunaytıd   Pres
Esoşeytıd   Pres
Tam   vermediler   haberleri
Neler   oldu   bilemedi   kimse
Kimse

Sonra   bazı   gazeteciler
Kaçırdılar   filmleri
Dünya   gördü   vahseti
Yardıma   gidemedi   kimse
Kimse

3 000   ölü   dendi   ilk   gün
100 000   buldu   sonra
Savaşıp   öldü   Allende
İntihar   etti   dedi   cunta
Cunta

Analar   ağladı

Yürekler   kan   ağladı

Tüm   dünyada   gençler
Yazdılar   duvarlara :
“Şiliye   özgürlük”
“Şiliye   özgürlük”
“El   pueblo   unido
Jamas   sera   vencido”

Santiago  stadında
Binlerce    tutsak   arasında
Şarkı   söyler   Victor   Jara
İşkenceden  ölene  dek

Okumaya devam edin ‘Yıl 1973 ve 11 eylül perşembe — üzerinden 40 yıldan fazla geçti ama dünya insanlığı çevresinde olup biteni algılamada 40 adım bile ileriye gidemedi, bu yüzden de aklın cesaretiyle sorunlarını çözmede 400 yıl geriledi ve güzelim Dünya yaşanmaz hâle geldi… (Dünyanın baş teroristi – gangster USA’nın 11 eylül 2001 tarihli XXI yüzyılın ilk büyük Bizans entrikasını “Dünya Antiterörizm Günü” olarak anan ve “an”dıran andavallara ithafen..)’

24
Ağu
16

Uyu yavrum niiinniiii — uyutayım seniiii… Gücü ellerinde tutmak için hükümetler herdaim halka yalan söyler — çünkü “insan”lara doğruyu söylerlerse iktidarları pek uzun sürmez… ( Bu memlekette, sürüsüne bereket “yalan” mazoşistlerine ithaf ediyorum — ki %50’den fazla olduklarına kuşkunuz olmasın..)

KANLI  TİYATRO  VE  AÇILIŞI..!!!

Her  sorunun  bir  kaynağı  vardır;  siz  eğer,  kaynağa  değil,  soruna  eğilirseniz..  başınızı  hiç  bir  zaman  dik  konuma  getiremezsiniz;  işte  bugün  yaşadıklarımızın  özeti  budur.. (sivrisinek – bataklık  meselesi)

el kaide..  el nusra..  boko haram..  ve  şimdilerde  merkeze  alınan  ışid…

Bu  örgütleri  gerçekten  ‘islâmcı’  diye  niteleyenler varsa;  ya  medyanın,  yılmaz  ‘inanıcı’ları..  ya da  bildiğiniz  ‘mevzudan  habersiz’  niyet  okuyucularıdır..!!!

bu örgütler, sempatizan ve militan bazında ‘müslüman’ kimliğe sahip gibi görünse de..   zaten  amaç ; bu  komployu  ‘islâm’ın  üzerine  yıkmaktır..

ama  gerçek  şudur  ki ;  bu  örgütlerin  bugüne  değin  eylem  ve  propagandalarından  en  çok zararı  gören..  hatta,  tüm  zararı  gören;  ‘müslümanlar’dır..!!!

dediğimiz gibi;  bu  örgütler  sempatizan  ve  militan  bazında  ‘islam’  kimliğine  sahip  gibi  görünse  de;  yönetim  bazında  ve  eylem-sonuç  ilişkisi  bakımından,  ”musevi-hristiyan’ ittifakı  olan,  ‘evangelist’  yapılanmanın  ürünüdür!.  (abd  etkin  lobi)

durduk  yerde,  bir  günde  ortaya  çıkan  ve  dahi  medya  güçlerince  ‘başa  çıkılamayacak  düşman’  imajıyla  beyinlere  kazınan  ‘ışid’;  aslında  daha  önce  adını  koyduğumuz  ‘TERÖR ÇAĞI‘nın  askerleridir  ve  içlerinden  bazı  avanaklar  hariç..  hepsi  paralı  askerdir!..

pek  çoğu  kadroludur!.

‘terör  çağı’nın  lejyonerleri..

Somali  korsanlarının  ortadan  kaybolması  ve  ABD’nin  Iraktan  çekilmesi  ve  ‘ışid’in  ortaya  çıkması;  bu  üçlü  sac-ayağı,  bugünün  savaş  planı  için  gerekliydi  ve  başarılı  da  oldu..

elbette  ki  ABD Irak’tan  çekildi;  ama iz-düşümü  ‘ışid’  yapılanması,  karanlık  bir  gölge  gibi  orada!..

Gaziantep’imiz  de  patlayan  son  bomba!.  ve  bugün  ‘işid’le  sıcak  temas!.

tıpkı ‘feto’ denen  yapılanmanın,  korkarım  tek  başına  ‘Hakan Şükür’..  namı değer  ‘şaban’a  yamanması  gibi..

hani  birinin  çıkıp :

“hepiniz  oradaydınız,  pezevenkler..!!!”  demesi  gibi..

 

bugün,  ‘ışid’le  sağlanan  sıcak  temas  da..   aynen öyle..

Bu  ‘kanlı  tiyatro’nun  açılışı  için;  bunca  çoluk – çocuğun

katledilmesine  değer  miydi,  ilâhınız  olan  “şeytan”ınızı  siktiğimin

orrrrrospu  çocukları..!!!

topunuzun  köküne  kibrit  suyu  dökeyim..!!!

Okumaya devam edin ‘Uyu yavrum niiinniiii — uyutayım seniiii… Gücü ellerinde tutmak için hükümetler herdaim halka yalan söyler — çünkü “insan”lara doğruyu söylerlerse iktidarları pek uzun sürmez… ( Bu memlekette, sürüsüne bereket “yalan” mazoşistlerine ithaf ediyorum — ki %50’den fazla olduklarına kuşkunuz olmasın..)’

20
Ağu
16

SADAT ile yola devam ede(bile)cek iz’an(sızlığın)da olanlara şu Anwar el-SADAT'(Enver SEDAT’)ın sonunu hatırlatıyoruz…

 

 

*       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *       *

NOT :  Aşağıdaki  yazı  05.09.2012  tarihinde  yayımlanmıştır :

POYRAZKÖY  TEZGÂHINDAN  TARİKATÇI  ‘SADAT’  ŞİRKETİ  ÇIKTI

SADAT-YÖNETİMİ

Aydınlık / Askerhaber  /  05  Eylül  2012  /

POYRAZKÖY  TEZGÂHINDAN  ‘SADAT’  ÇIKTI

Emekli  Koramiral  Ahmet  Feyyaz  Öğütcü  işaret  etmişti.

İrticacı  oldukları  için  TSK’tan  atılan  askerlerin  kurduğu  As-Der’in  yan  kuruluşu  olan  ve  Suriye’de  Esad’a  karşı  savaşanları  eğitmekle  suçlanan  SADAT  adlı  şirketten  bambaşka  bir  rezalet  çıktı.

Birkaç gündür Aydınlık’ın gündeme getirdiği SADAT’ın Yönetim Kurulu üyelerinden emekli SAT’çı Mehmet Emin Koçak’ın (fotoğrafta en solda) SAT komandolarının tutuklanmasına neden olan (SÖZDE) Poyrazköy davasında rol aldığı öğrenildi.Aydınlık’a bilgi veren emekli bir SAT komandosu, Koçak’ın Poyrazköy kazılarının yapıldığı dönemde Emniyet’le işbirliği yaptığını belirtti.

Kuzey Deniz Saha eski Komutanı Emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü de SÖZDE) Poyazköy davasında bir ihbar mektubu aldığını belirterek şöyle demişti:

“Bazı personelin borçlu ve geçinemediklerini söyledikleri bir dönemde aniden paralanıp ev ve araba aldıkları vurgulanmıştı.İsimlerden biri de Mehmet Emin Koçak’tı.Koçak’ın çok defa izinsiz ABD’ye gittiği de tespit edildi.Bu yüzden 2009′da tutuklandı”

SADAT’ın örütbağ yayınındaki, “Yönetim Kurulumuz” başlıklı fotoğrafta yer alan Mehmet Emin Koçak’ın, SAT komandolarının tutuklanmasına neden olan (SÖZDE) Poyrazköy davasında rol aldığı öğrenildi.Koçak, Poyrazköy kazılarının yapıldığı dönemde emniyetle işbirliği yaptı,dava başladıktan sonra da kendi isteğiyle emekli oldu.

Koçak’ın adı, SADAT’ın “Danışman listesi” bölümünde, “Deniz Kuvvetleri muharip sınıf” başlığı altında şu şekilde yer alıyor: E.SAT Kd.Başçavuş Mehmet Emin Koçak, Su Altı Taarruz, Komando, Dalgıç, Balık Adam, Keskin Nişancı, İleri Tahrip, Özel Hrk.Şahıs ve Tesis Koruma Uzmanı.

BİR  ANDA  ZENGİN  OLDU

Kuzey Deniz Saha eski Komutanı Emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütcü de, (SÖZDE) Poyazköy davasında, Mehmet Emin Koçak’tan bahsetti.Öğütçü, İstanbul 12.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki, 12 Ocak 2011 tarihli duruşmada, şu bilgileri verdi:

“Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na 20 Mayıs 2005′te Cemal Korkmaz sahte ismi ile gönderilen bir ihbar mektubunda, SAT Grup Komutanlığı’nda bir gruptan bahsedilmişti.Bahse konu personelin son zamanlarda SAT Grup Komutanlığı’nda yaşanan olaylarla ilgili olabileceği belirtildi.Bu personelin aşırı borçlu oldukları ve geçinemediklerini söyledikleri bir dönemde aniden paralanıp ev ve araba aldıkları vurgulanmıştı.İsimlerden biri Mehmet Emin Koçak’tı”

ABD’YE  İZİNSİZ  GİTTİ

Öğütçü, gelen ihbarda yer alan bir bilginin de yurtdışı ziyaretleri olduğunu hatırlattı:

“Bu şahıslardan birinin ABD’ye gidip gelmesinden sonra SAT grubunda olayların meydana gelmesinin dikkat çektiği belirtilmişti.Prensip olarak imzasız ve sahte imzalı mektuplara işlem yapılmadığı için mektuba ilişkin bir işleme geçilmemişti.Ancak 25 Mayıs 2009′da, şahıslardan birinin denize mühimmat attığı telefon ile tarafıma rapor edilmiştir.Şahıs da ifadesinde mermileri denize attığını itiraf etmiş ve tutuklanmıştır”

2009′DA  TUTUKLANDI

İsmi geçen personelin iş yerleri ve evlerinde delil olabilecek tüm CD, doküman ve malzemelere el konulduğunu, yapılan aramalarda C4 maddesi bulunduğunu anlatan Öğütçü, şöyle devam etti:

“Mektupta ABD’ye tatile gittiği belirtilen astsubayın araştırılmasında, Mehmet Emin Koçak’ın çok defa izinsiz yurt dışına çıktığı tespit edilerek 23 Haziran 2009 tarihinde tutuklanmıştır.Özellikle Deniz Kuvvetleri hedef seçilerek hedef alınan komutanlıklar ile subay ve astsubaylara karşı içimize yerleşmiş sütü bozukları vasıtasıyla tertipler hazırlanmıştır”

ASDER  İTİRAF  ETTİ

SADAT da, internet sitesinden Aydınlık’ın haberlerinin doğru olmadığını öne sürmek üzere yaptığı yazılı açıklamada, TSK’yı hedef alan tertiplerde rol aldıklarını itiraf etti.

Aydınlık’ın haberinde geçen, “ASDER, Ergenekon ve Balyoz davalarına bilgi ve belge sızdırılması ile bu belgelerin sahtelerinin oluşturulmasında görev almıştır” ifadesine SADAT, şöyle yanıt verdi:

“ASDER Mensupları, bildikleri bir şey varsa bunu açık olarak bildirmekten başka bir şey yapmamıştır”

NOT : Konuyu daha derinlemesine öğrenmek için bakınız ;

İSTANBULDA GAYRİ NİZAMİ HARP TEŞKİLATLANMASI
VE SURİYE SINIRINDA OLANLAR

http://nacikaptan.com/?p=190

*       *       *       *       *       *       *

İSTANBUL’DA  GAYRİ  NİZAMİ  HARP  TEŞKİLATLANMASI  VE  SURİYE  

SINIRINDA  OLANLAR

Değerli okur,

Suriye’den  gelen  lejyoner  askerler  nedeniyle  Antakya  ve  çevresindeki  yerleşim  bölgelerinde  can  güvenliği  ve  huzur  kalmamıştır.

Hatay valisi ise bu konuda yaptığı açıklama ile gerçekleri saklamış ve saptırmıştır.Vali siyasi bir duruş sergileyerek, hükümetin istek ve beklentilerine uygun bir açıklamayı yapmıştır.

GERÇEKLER ;

Yandaş basın bu olayları saklasa da sesi susturulamayan az sayıdaki
gerçek Ulusal basın ve yerel sivil toplum kuruluşları gerçekleri duyurmaya çalışıyorlar.
Bu önyazının sonunda İskenderun Çevre Koruma Derneğinden gelen bir mektup,yörede olanları anlatmaktadır.

Türkiye komşumuz olan Suriye’ye karşı kurulan Haçlı ordularının karargahı ve taşaronu
haline gelmiştir.Dışişleri bakanı Davutoğlu ve Başbakan Erdoğan savaş naraları atarak,
ülkemizi felakete sürüklemektedirler.Bir sene önce Suriye ile kanka olanların neden bu kadar değiştikleri sorgulanmalıdır !!!

Suriye’ye karşı açılmış olan örtülü savaşın karargahı Ülkemizde olup,kamplar sadece savaştan kaçan aileleri değil,Esad güçlerine karşı olan askerleri ve komutanları Hatay’daki Apaydın kampında barınmaktadır.Bu asker ve lejyonerler,kamplardan sınır ötesine geçerek savaşıp dönmektedirler.Suriye’ye karşı oluşturulan karışık lejyoner birliklerine her türlü silah,cephane desteği,ekonomik yardım ve sağlık ,tedavi hizmetleri AKP iktidarı tarafından ve MİT aracılığı ile sağlandığı dış ve iç basında açıkça yazılmaktadır.

AYDINLIK  GAZETESİ  03 Eylül 2012

İşin daha da tehlikeli ve ürkütücü tarafı Farklı ülkelerden para karşılığı gelen yeni nesil lejyoner askerlerin bir kısmı AYD Türkiye’de,İstanbul Beylikdüzü’nde eğitilmektedir.Aydınlık’ın haberine göre TSK’dan irtica nedeniyle ihraç edilmiş askerlerin İstanbul’da kurdukları SADAT isimli KONTRGERİLLA MERKEZİNDE Suriye’ye gönderilen lejyonerlere kendi web sitelerinde yazılı olan aşağıdaki eğitimler verilmektedir;

* GNH’te (Gayri Nizami Harp) teşkilatlanma
* İstihbarat
* Mukavemet harekatı
* Gerilla harekatı
* Kurtarma-kaçırma harekatı
* Özel Kuvvetler harekatı
* Gizli deniz harekatı
* Hava harekatı
* Psikolojik harp harekatı
* Muhabere ve muhabere emniyeti
* GNH kuvvetlerine karşı harekat
* GNH’de liderlik
* GNH’de ilk yardım

Kursiyerlere GNH kursu sonucunda kazandırılacak kabiliyetler ;

* Başta psikolojik harp ve harekat olmak üzere
* Sabotaj
* Baskın
* Pusu
* Tahrip
* Suikast
* Kurtarma ve kaçırma
* Tedhiş
* Sokak hareketleri türü eylemlerde ve gizli etkinliklerden oluşan harekat teknikleri

İMKAN  VE  KABİLİYETLERİNE  ULAŞTIRILIR.
BAŞARILI  OLANLARA  GNH  UZMANLIK  SERTİFİKASI  VERİLİR.

GNH eğitimleri teorik,pratik ve simulasyon olarak toplam 16 haftalık
bir programdan oluşmaktadır.

http://www.sadat.com.tr/

İşte böyle sayın okur,
İstanbul’un göbeğinde sabotaj-pusu-suikast eğitimleri verilmektedir.
Polise ve askere gerek kalmamıştır.
Terörist yetiştirmek için artık internette ilanlar verilmektedir.
Şirketin kurucusu 28 Şubatta emekli edilen tümgeneral Adnan Tanrıverdi şöyle diyor ;
“İslam ülkelerinde kanlı bir değişim başlamıştır,onlara yardımcı olmak istiyoruz”
Nasıl yardımcı olacakları ise eğitim programlarından bellidir.
Asılsız ve dandirik nedenlerle TSK mensuplarını tutuklayan Cumhuriyet savcıları,
Aydınlık gazetesinin bu haberlerine karşı bakalım ne yapacaklardır ???

***

Sizlere 03.09.2012 tarihine ait Cumhuriyet ve Aydınlık gazetelerinden haber başlıkları sunuyorum :

Cumhuriyet

İşte Apaydın kışlası

“Suriyeli muhaliflerin ‘talimat merkezi’ olarak kullandığı karargâhta 386 subay, 72 astsubay var.
CHP milletvekillerinin sokulmadığı Antakya’nın Apaydın kampında Suriye ordusundan kaçarak saf değiştiren 1 tümgeneral, 32 tuğgeneral, 82 albay ve 59 yarbay bulunuyor. “Özgür Suriye Ordusu” lideri Albay El Assad ve yardımcısı Albay Kurdi, Suriye’deki savaşı buradan yönetiyor.

Subayların oluşturduğu üç ayrı “askeri konsey” bulunuyor. Yetkililer, “Kampta kalan subay ve askerler zaman zaman Suriye’ye savaşmak üzere gidip geri geliyor. Suriye’ye savaşmaya giden subaylar arasında iki general de yer aldı” diye konuştu.”

***

Aydınlık

İstanbul’un  göbeğinde  ‘yasal’  kontrgerilla  merkezi : SADAT

TSK’dan  atılan  irticacı  askerler  Suriyeli  çeteleri  eğitiyor,  silahlandırıyor – 1

Suriyeli ve yabancı militanlar, AKP Hükümeti’nin özel bir şirket olarak kurdurduğu SADAT tarafından eğitiliyor ve silahlandırılıyor. SADAT görünüşte yasal bir şirket. Gerçekte ise bir Kontrgerilla merkezi gibi örgütlenmiş

Suriye’de iç savaş çıkaran Suriyeli ve yabancı eylemcileri eğitmek ve silahlandırmak üzere kurulan İstanbul’daki merkezi bulduk. SADAT (Uluslararası Savunmak Danışmanlık İnşaat, Sanayi ve Ticaret AŞ) adlı merkez, 28 Şubat sürecinde ordudan atılan veya çıkarılan AKP çizgisindeki emekli askerler tarafından kuruldu.ASDER (Adaleti Savunanlar Derneği) adlı bir derneğin şemsiyesi altında faaliyet gösteriyor. Her ikisinin de başında İslamcı bir emekli tuğgeneral var.

Aydınlık’a bilgi veren istihbarat çevreleri tarafından “İslamcı Kontrgerilla” olarak adlandırılan SADAT, kendi internet sitesinde verdikleri “eğitim hizmetleri”ni açıkça ilan etmiş. Bu “hizmet”lerin hepsi hem Türk yasalarına göre, hem de uluslararası hukukta ağır suç kapsamına giriyor.

03.09.2012

Sevgili Dostlar,

Suriye sınırında yaşanmakta olan savaştan rahatsız olarak başlattığımız çağrı üzerine İskenderun Çevre Koruma Derneği olarak 31 Temmuz akşamı saat 17.30 da Antakya Çevre Koruma Derneğinde arkadaşlarla bir araya geldik. Samandağ, Antakya ve İskenderun çevre koruma derneklerinin katılımcılarıyla 15 kişi kadardık. Gündemde Suriye ve savaş vardı. Toplantıda konuşulanlarla ilgili notlarım aşağıdadır:

Antakyalı arkadaşlar tedirginliklerini dile getirdiler. Bu koşullar altında miting yapamayız. Güvenlik sorunu var. Her an provokasyona açık bir ortam var.Bazı evlerin üçüncü kişilerce kiralanıp içlerine sığınmacı adıyla silahlı kişiler yerleştirildi. Bu kişilerin çevreyi rahatsız etmesi üzerine çağrılan polislerin, bulaşmayın bunlara biz bir şey yapamayız dedikleri,Yayladağı’ndaki kamplarda yaşayan sığınmacılara yazılan reçetelere her türlü ihtiyaç malzemesi yazılabiliyor. Şampuan, kolonya, çocuk bezi, doğum kontrol ilacı, viagra, prezervatif vb. ürünlerin yazılabildiği SGK’ nın ödemediği bu ürünlerin sığınmacılara serbestçe yazılabildiği, verilebildiği ve bu reçetelerin bedellerinin Valilik Bütçesinden karşılandığı. Bazı sığınmacıların bu yolla temin ettikleri ihtiyaç maddelerini işportada satarak paraya çevirdikleri söylendi.

Bazı sığınmacıların kimlik kartlarında “Şii” yazdığı ve bu kart sahiplerine hasta muayenesi dahil hiçbir hizmetin verilmediği, çok açık çifte standart yaşandığı dile getirildi.
Kan bankasında kan stokunun bitirildiği ve alınan kanların Suriye’de sözde savaşan (!) muhalif güçlere tahsis edildiği, bu nedenle yapay kan sıkıntısı yaşandığı dile getirildi.

Bir arkadaşımız, Şam’da bahçeli bir lokantada arkadaşlarıyla yemek yerken ortamın gayet sakin olduğunu, halkın sokaklarda gezintiye çıkmış olduklarını ve yaşamın normal olduğunu gözlemlediğini. Ancak aynı anda yayın yapan yabancı TV lerin Şam’ın yarısının muhalif güçlerce işgal edildiği haberini verdiğine bizzat şahit olduğunu. Özetle dezenformasyonun çok yüksek olduğunu. Şam’da sohbet ettiği arkadaşlarının biz daha çok Türkiye için endişeleniyoruz dediklerini aktardı.

Sorun’un Hatay Meslek Odaları Koordinasyon Kurulu (HAMOK) un gündemine taşınması ve başka STK ların katılımıyla en kısa zamanda tekrar toplanmak üzere toplantımız sona erdi.
Bir gün sonra;

Antakya Çevre Koruma Derneği’nden bir arkadaşım Yeşiller Partisi üyesi sıfatıyla Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu sözcüsü Claudia Roth’un kendisiyle görüşmek istemesi üzerine buluştuklarını 4-5 kişinin katılımıyla yapılan toplantıda Claudia Roth’a “-Bir gün önce uçakla İstanbul’dan geldiğini, uçakta çok sayıda hiç tanımadığı sakallı ve kılıksız insanların bulunduğunu, uçak indiğinde normal yolcuların uçaktan indirildiğini, bunların ise daha sonra indirilip götürüldüğünü, ancak nereye götürüldüğü konusunda bilgileri olmadığını” söylemiş ve huzursuzluklarını, tedirginliklerini dile getirmiş.

Claudia Roth ise yanıt olarak aynı gün uçakla kendisinin de İstanbul’dan geldiğini aynı kişilere benzer kişilerin yine uçakta olduğunu, neredeyse uçak yolcularının yarısının bu kişilerden oluştuğunu, yine bu yolcuların ayrı indirildiği ve nereye gittiklerini bilmediklerini söylediğini aktardı. Bu kişilerin paralı asker oldukları düşünülüyor.

***

Daha sonra konuyla ilgili olarak Hatay Eczacı Odası’nda HAMOK Yönetim Kurulu üyelerinin katılımıyla yapılan toplantıya Eczacı Odası yöneticisi olmam nedeniyle bizzat katıldım. Toplantıya 35-40 kişi kadar bir katılım vardı ve toplantıyı HAMOK Dönem Sözcüsü Dr. Selim Matkap yönetti. Bu toplantıda söz alanların aktardıkları;

Devlet Hastanesi sığınmacılara tahsis edildi. Buraya gelen hastalar, doktor arkadaşlara, Alevi isen (Arap isen) beni muayene etme. Elini bile dokunma diyorlar. Alevi sünni çatışması yaratılmak isteniyor.

Türkiye’den de paralı asker gidiyor. Ben 2 kişi tanıyorum. 1000 dolar alıyorlar. Reyhanlı’dan Suriye’ye her akşam gidip savaşıp geliyorlar.

Antakya’da gece sokağa çıkamıyoruz. Gece parka gittim. Park’ta yoğun olarak sığınmacılar vardı parktan dışarı nasıl çıkacağımı bilemedim.Komşumuzun eşi bu kişiler tarafından taciz edildi. Polis çağırdık. Polis; emir var, biz bunlara bir şey yapamıyoruz. Bulaşmamaya çalışın dedi ve gitti.

Yayladağı’nda yine olay çıkardılar! Polis çağırdık polisin başına çuval geçirdiler ve polisin silahıyla polise ateş ettiler. Polis ve bir genç yaralandı.

Bir evin bodrum katı 2 kişi tarafından kiralandı. Ev bahçeli bir ev, bahçeye araçlarımızı park ediyoruz. Bahçe kapısına Suriye plakalı bir araba park etmişler. İçerdekiler çıkamıyor. Dışardakiler giremiyor. Uyardığımızda kulak ardı edildi ve araba oradan kaldırılmadı.

Bir esnafa: “-Sen arapça bilmiyor musun ?” deniyor.

“Neden Arapça bilmiyorsun” diyorlar ve Arapça bilmediği için yüksek sesle bağırılıp hırpaladılar.

Reyhanlı’da Suriye’ye sürekli araçlar gelip gidiyor.

Bir TIR geldi eşyalar gece yarısı daha önce kiralanan eve taşındı.

Sınırda Ambulanslar karşıdan yaralı taşıyor. Ambulanslarda yaralılar ve Suriyeli askerler var. Her gün olay çıkartıyorlar. Her gün 5-6 olay oluyor. Yaralılar tedavi ediliyorlar yeniden Suriye’ye savaşmaya gidiyorlar. Ambulanslar dönüşlerinde silah taşıyorlar. Sığınmacılar alış veriş yaptıklarında aldıklarının parasını ödemiyor veya çok az bir kısmını ödüyorlar. Reyhanlı’da dükkanlar akşam saat 18.00 de güvenlik nedeniyle kapatılıyor.

Sığınmacının  biri  Veterinerler  Odası  Başkanına: “Ben  veterinerim  Yayladağı’nda  çalışmak  istiyorum.  Bana  araç  verin  diyor.”

Başkan Türkiye’de çalışamayacağını ısrar ederse kendisini sınır dışı ettireceklerini söylüyor.

Cevaben:  “Ama  bana  böyle söz vermediler. Araba  vereceklerini  ve  burada  veterinerlik  yapabileceğimi  söylediler.”

Bir başka arkadaş Antakya’da ve Samandağ’da köylülerin silahlandıklarını ifade etti.
Bir başka arkadaş benim aktardığım uçaklarda yaşananlar konusunda; aynı şeyi kendisinin de uçakta yaşadığını, sakallı ve kılıksız insanların uçakta ayakta gezindiklerini, hostesleri rahatsız ettiklerini, yanında oturan onlardan bir kişiyle sohbet ettiğini, kendisine Libya’dan bir grup halinde, turistik amaçlı geldiklerini söylediklerini aktardı.

HAMOK Toplantısında söz alarak şu konuları dile getirdim ve şu konularda önerilerde bulundum:

Antakya’da  herkes  tedirgin.

Dağın  öte  tarafında  İskenderun’da  ortalık  daha  sakin.

Çünkü  hiç  kimse  Antakya’da  yaşananları  bilmiyor.

Antakya  yerel basını  ise  hiç  bir  şey  yazmıyor.

Okumaya devam edin ‘SADAT ile yola devam ede(bile)cek iz’an(sızlığın)da olanlara şu Anwar el-SADAT'(Enver SEDAT’)ın sonunu hatırlatıyoruz…’

18
Ağu
16

Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, yoksa halimiz nice olurdu ? (Memleketi bok götürürken; düşünen, hisseden ve çözüm arayan insan evlâtlarına “sen mi düzeltçen lan bu ülkeyi” ve “amaaaan, böyle gelmiiiş böyle gider ” diye pişkince ahkâm kesen ahlâksız, vicdansız ve şerefsiz piçlere ithafen..!!!) Bugün olanlar son 14 yıldır TSK’yı yoketme çabalarının sonucudur…

Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, 
yoksa halimiz nice  olurdu ?

tuzsuz salak bekir hepimizle alay ediyor

“79 milyon nüfusuyla gelişen, büyüyen ekonomisiyle, alt yapıda ve üst yapıda elde ettiği başarısıyla Türkiye büyümeye devam ediyor. Yanı başımızdaki yangınlara rağmen işte Suriye’de 5 yıla yaklaşan iç savaşa, Irak’ta 10 yılı aşan iç kargaşaya ve başka pek çok olumsuzluklara rağmen, Türkiye huzur adası olma vasfını koruyor ve ekonomisi de her şeyiyle büyümeye devam ediyor. İnşallah önümüzdeki süreçte de Türkiye büyümeye devam edecektir.”

Bizler “Ne  olacak  bu  memleketin  hali”  diye  kara  kara  düşüncelere  dalmışken  Adalet  Bakanı  Bekir Bozdağ’ın  açıklamalarıyla  “huzur adası”nda yaşadığımız gerçeğini idrak ettik.

Öyle  ya,  memleket  huzur  içinde  geçinip  gidiyoruz  işte…

Meselâ “huzur adası” olmasak birbiri ardına canlı bomba teröründen muzdarip, herhangi bir yerde herhangi bir zamanda bulunduğumuz için ölebilirdik.

Teröristlerin ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştığı, kendini patlatmadan dokunulamadığı bir memleket olurduk eğer bir “huzur adası” olmasaydık.

Böyle  bir  olay  yaşandı  diyelim;  sorumlular  istifa  bir  tarafa  pişkin  pişkin  sırıtır,  güvenlik  zafiyetinin  olmamasından,  fıtrattan  dem  vurur,  yaşanan  acı  yetmezmiş  gibi  milletle  bir  de  alay  ederlerdi.

Allahtan  “huzur adası”ndayız  da  bu  karaktersizlikte  adamlar  yok.

“Huzur adası” olmasaydık eğer, düşünsenize, “istikrar gelsin, huzur gelsin” denilerek terörle, korkuyla diktatörlük düzeni dayatılır, akla hayale gelmeyecek şeyler yapılırdı.

Allahtan “huzur adası”ndayız da, diktatörlüğe zorlanmıyor, kabul etmezseniz ölürsünüz diye tehdit edilmiyoruz!

Eğer “huzur adası”da olmasaydık “cadı avı”nın normalleştiği bir yer olurduk.

Muhalif olmanın suç olmadığı bir yerde yaşıyorsak, biliniz ki “huzur adası”nda olduğumuz içindir.

Allahtan “huzur adası”ndayız da tepemizdeki yöneticilerin güvenilirliğinden, ahlâkından şüphelenmeden içimiz rahat, huzurlu bir şekilde yaşıyoruz.

Öyle  ya,  ne  örnekler  var ?

Oy  çalanı  mı  ararsın,  para  çalanı  mı ?

Yolsuzluk  yapanı  mı,  sapıklığa  yol  vereni  mi,  diplomasız  cumhurbaşkanı  mı?

Allahtan  “huzur adası”ndayız  da  kafamız  rahat.

“Huzur adası” olmasaydık eğer, memleketin huzurunu kaçıran terörle müzakere edilir, teröristlerin memleketi köstebek gibi kazıp bomba düşemesine ses edilmez, bu onursuzluk yetmezmiş gibi bir de teröriste “onurlu ve gururlu” payesi verilirdi.

Çok şükür “huzur adası”nda yaşıyoruz da başımızda bu onursuzlukta insanlar yok!

“Huzur adası”nda yaşamasaydık her şey ters giderdi. Yani hırsız değil hırsızı yakalayan polis, teröre destek olanlar değil, bunun haberini yapanlar tutuklanırdı.

Televizyonlarda görüyoruz, adam teröriste tır tır silah yollamış, şimdi tir tir titriyor. Görünmesin, duyulmasın diye yemediği halt yok.

“Huzur adaları”nda iktidar teröre yardım etmez, etmeyince bunun haberi de olmaz.

Tıpkı  oy  çalmayan  iktidarın,  oy  çaldı  haberinin  olmaması  gibi.

Bu  kadar  da  olmaz  demeyin,  “huzur adası”nda  yaşamasaydık  daha  neler  olurdu neler ?

Okumaya devam edin ‘Allahtan “Huzur Adası”nda yaşıyoruz, yoksa halimiz nice olurdu ? (Memleketi bok götürürken; düşünen, hisseden ve çözüm arayan insan evlâtlarına “sen mi düzeltçen lan bu ülkeyi” ve “amaaaan, böyle gelmiiiş böyle gider ” diye pişkince ahkâm kesen ahlâksız, vicdansız ve şerefsiz piçlere ithafen..!!!) Bugün olanlar son 14 yıldır TSK’yı yoketme çabalarının sonucudur…’

13
Ağu
16

Rational Expectation — (in defiance of the flock who licks the knife of the butcher in this country are still thinking and feeling people..)

Ey  insanoğlu,  ufkun  ötesinde  bekleyen  fırtınanın  o  felç  eden  

kokusunu  hissetmeden  tek  bir  gün  geçirdin  mi  hiç..!!???

( Sözüm ;  düşünen  ve  hisseden,  VE  ÇÖZÜM  ARAYAN  İnsan  Evlâtlarınadır..)

Vietnam’a  gönüllü  veya  mecburî  hizmet  sebebiyle  giden  profesyonel  olmayan  

sıradan  erat,  bu  savaşa  vatanı  ve  onuru  için  katılıyordu..

Daha  doğrusu — buna  inandırılmıştı…

Sonucu — herkes  biliyor… 

( Bakalım  ülkemizde  de  bugünlerin  gerçeğini — ama  sadece  gerçeğini — anlatan  

yazar,  çizer,  resim  ve  filmçeker  ( üstelik  de  “sanatçı”  geçine(bile)n )  tayfadan  

BİR  İNSAN  EVLÂDIMIZ  çıkıp  da  bir  eser  ortaya  koyacak  mı..!!???

Kasabın  bıçağını  yalayan  sürüye  kaval  çalan  götyalayıcı,  fırsatçı  beste’kârcı’lara

değildir  sözüm — YANLIŞ  ANLAŞILMASIN — Ona  Göre..!!!  ) 

 

31
Tem
16

VATAN’ımızı kaybetmek istemiyorsak ilk önce “şahsa tapınma” koyunluğundan vazgeçmelisiniz — neticede o da ölümlüdür… ( değişim, yerel açılımı, “yeni” anayasa’ ve ‘başkanlık’ ve hemen arkasından ‘eyalet sistemi’, bölünme süreci gibi konuları hatırla(ya)mayanlara ithafen..!!! )

VATANSIZLIK

DEĞİŞİM..!!! — ( TERÖR  ÇAĞI ) 

Gelinen noktada ya da varılacak son noktada ‘millet’in lehine bir durum olur mu?. sorusunu sormak ve gidişatın demokratik teamüllere uygun ilerleyeceğini ve sonunda demokrasinin kazanacağını söylemek..  düşünmek ya da..

uzunca bir süredir ‘yeni anayasa’ ve ‘başkanlık sistemi’ ile ilgili yazılarımızı okuyanlar bilir; süreç mi ivme kazandırdı.. ya da kazandıracak; ya da hız kazanması için mi süreç ileriye alındı!. veyahut, kasım seçimlerinden önce yaşanan bir abd iç- çatışması ve yansımaları mıydı tüm bu olanlar; zaman elbette açığa çıkaracak pek çok gerçeği..

mesela  tarih ;  saat 21:30 da  ‘DARBE  KOMEDİSİ’ diye  bir  alt  başlık  açacak  ve  asıl  gerçekleri  mutlaka  ortaya  koyacaktır !.

ancak  şu  bir  gerçek  ki..   ve bugün tam anlamıyla ortaya çıkmıştır ki; 28 Şubat, cemaatin yapılanması açısından bir mihenk taşı görevi görmüştür!.     ve topluma Atatürkçü bir tepki olarak yutturulan bu ‘çıkış’; artık bugün ayan-beyan ortadadır, ihanetin temellerini atmıştır!.

Erbakan ve ekibinin tasfiyesi, topluma Atatürkçülerin zaferi olarak pompalanırken; ‘içimizdeki ihanet’in nasıl bir örgütlenmeye gittiğini göstermesi bakımından 28 Şubat ve etkileri sosyolojik açıdan incelenmeli ve kimlerin, ne ad altında.. -sizden sandıklarınızın, sizden olmadığını- anlama bakımından ve hangi isim ve şekilde örgütlendiğini ve neleri hedeflediğini kavrama bakımından…

Sorun şu ki; amerikancı Atatürkçülük perspektifi ile amerikancı dinci perspektifi her daim bir-birini yaratan-besleyen ve çeşitli isim ve görev dağılımları ile peşi-sıra var olan ve yine olmaya devam edecek, en büyük sorunumuzdur!..

tek bir abd yanılgısına düşmek!. düşürülmek; şimdiki süreç ve geçmişten geleceğe uzanan süreç ve süreçler açısından önümüze konan en büyük tuzaktır!. oysa abd’de tüm ülkeler adına ve o ülkelerde hakim olan düşünceler adına fon ve görev dağılımı yapan çeşitli kuruluşlar -lobiler- mevcuttur ve olmaya da devam edecektir.. yani karşımızda tek bir abd yoktur!.

ABD  sıfatıyla  karşımızda  yer  alan  düşman  ‘çok  yüzlü  düşman’dır !..

‘feto’ dedikleri bu yapı da, bunlardan sadece biridir ve bugün bizim sormamız gereken soru şudur; bu temizliği yapanlar kimdir?.  ve hangi akımdan ya da düşünceden beslenmişlerdir!. geçmişten bugüne ve yarına cevap ortadadır aslında..

tüm karşı çıkışlara rağmen askeriyenin çürümüş ve kokuşmuş yapısını yaklaşık -kendi adıma söyleyeyim- beş-altı yıldır yazıyorum; ve çok da eleştiri aldım..

holding yöneticisi olan emekli paşalardan tutun da.. ‘kozmik odayı’ bu ihanet şebekelerine açan Genelkurmay Başkanlarına değin hepsini yazdık..

ama enteresandır onlar hep bizden daha Atatürkçü..  daha Kemalist sanıldılar..

bugün  de  bu  yanılgı  sürmektedir !.

bugün  dahi  utanmadan  demeç  vermekteler !.

kitaplarını  imzalamaktadırlar !..

tarihte bu ve benzeri ve toplumda infial uyandıran olaylar olmuştur..

olacaktır; çünkü bu ve benzeri yüksek tansiyon içeren olaylar ‘değişim’in habercisidir!. toplumlar değişimlere kolay ikna olmazlar, sıradan olaylar kamuoyunu yek-vücut yapmaz.. kimlerin, ne denli işin içinde olduğu.. toplumda hayret ve paralelinde öfke ve nefret uyandıran girift ilişkilerin yer aldığı.. açıkçası, ne olup bittiğini kimsenin çok fazla anlamadığı, anlamaya gayret etmediği olaylar silsilesi ve ardından gelen ‘değişim’!..

Türkiye, yeni bir sürece girmiştir ve bu sürecin her anı ve dakikası büyük sürprizlere gebedir!.

abd’ye bu denli sivil ve askeri bağlılık ve neticesinin; çok parlak olacağını ön-görmek, saflık olacaktır kanaatimce..

feto ve hareketinin tüm bilinmeyenlerini ve tehlikelerini yazarken, bunun aslında bir abd gizli örgütlenmesi olduğunu da ekledik çoğu defalar.. (dünyanın her yerinden cemaat önderleri abd’yi mesken tutar.. hepsinin de bahanesi ‘tedavi süreci’dir!) yani yarın feto ve teşkilatının devre dışı bırakılması tehlikenin geçmiş olacağı manasına gelmez!.

bu ülkede her düşüncenin abd’den nemalanan ‘hain’leri olduğu sürece.. ki milliyetçilik kisvesi altında oldukça çokturlar!.  Atatürkçülük adına ve dahi yeni cemaatler…

huzur ;  bu  sıralar  oldukça  uzak..

şu  bir  gerçektir  ki;  ‘ordu’  bugün  bitirilmiş  değildir!.  bugün  yaşadıklarımız,  bitmişin ilanıdır !..

sorun;  yerine  konulacak  olan!.dır!..

sorun her okulun imam hatip olması ;  ve lâkin, karşılığında diğerlerinin ve üniversitelerin yabancı dille eğitim yapıyor olmasıdır !..

sorun ;  birine karşı  çıkanların..  diğerini  benimsemesidir !.

bizden yana düşman.. bizden yana ihanet olmaz!.. en azından bugünden sonra; içimizdeki ihaneti görmek ve bize yakınlığı ve uzaklığı ne olursa olsun.. reddetmek dileğiyle..

amerikancı Müslümanlık!.  içinde ihanet barındırır!..
amerikancı Atatürkçülük!..  içinde ihanet barındırır!.
amerikancı sermaye.. (küresel sermaye) ihanetten de öte..  tüm kötülüklerin anasıdır!.  ve sorun  da  buradadır!.

Liberalizm..  yani küresel ekonomi ve sistemi, faşizmi alır.. renklendirir; ve ‘demokrasi’ diye halklara satar!..  sokak ağzıyla, iteler.. kakalar ya da..

İşte dünyadaki tüm sivil ve askeri düzenler ‘devlet’ mekanizmalarından ayrı ve birlik düşüncesi ile bu sisteme hizmet ederler!. etmek zorunda bırakılırlar!.. işte yukarıda bahsettiğim ‘değişim’ bu bağlam açısından önemlidir!.

Artık ‘yeni dünya düzeni’ denen fikrin silahlı gücü ‘terör örgütleri’ ve yayılışı ‘terör olayları’ üzerinden olacaktır!. algı yönetimi medyaca sağlanırken, sosyal medya dahil (sivil hareketler).. oldu-bitti ve son darbeler, askeri düzenin değişimi ile (terörle) sağlanacaktır!. ve amerikan filmi seyreden herkesçe malumdur ki; küresel sermayenin koruyuculuğunu da ‘LAPT’ tipi (Los Angeles Polis Teşkilatı) örgütlenmeler yapacaktır!.

Yani halk açlıktan ölürken, gökdelenler sıkı bir şekilde korunacaktır!..

Artık Avrupa’da da güvenli ülke kalmayacaktır!.  küresel sermaye; küresel terör ağlarıyla düşmanlar yaratacak ve terörden rahatsızlık duyan toplumların desteğiyle yeni savaşlara yelken açacaktır!.

Güvenli ülke diye bir kavram tarih olurken.. güvenli bölgeler yaratılacak ve sermaye sahipleri ile onların sadık hizmetkarları oraları mesken tutacaktır!.

‘değişim’  demiştik!.  yerel  açılımı  ‘yeni anayasa’  ve  ‘başkanlık’ ve  hemen  arkasından  ‘eyalet sistemi’..  bölünme süreci..

Okumaya devam edin ‘VATAN’ımızı kaybetmek istemiyorsak ilk önce “şahsa tapınma” koyunluğundan vazgeçmelisiniz — neticede o da ölümlüdür… ( değişim, yerel açılımı, “yeni” anayasa’ ve ‘başkanlık’ ve hemen arkasından ‘eyalet sistemi’, bölünme süreci gibi konuları hatırla(ya)mayanlara ithafen..!!! )’

29
Tem
16

Ülkenin bu berbat hale gelmesinde belki tek masum olan Türk Devrimcisi Yurtseverin özeleştirisi… Ki en büyük ‘suçu’ Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak değil de, ülke düzeninİ ve devlet kanunlarını namusuyla çalışıp üretenlerin lehine değiştirip ülkesini karanlığa değil de çağdaş uygarlık ve refah seviyesine ulaştırmak istemesiydi… ( Bugün ülkemi resmen lâğım kokan tımarhaneye çevirenleri her dakika başı TV’lerde görmekten tiksinmiş midemin bulantısından kusmamak için kendimi zor tutarak ; “ALDATILDIK” pişkinliğiyle ne bok yiyeceklerini şaşıran, şu an iktidarın taşaklarını yalayarak “götü kurtarmak” derdine düşen kıvırtkan ve ahlâksız “şeref deyyusları”na ithaf ediyorum..)

Deniz  Gezmiş    Şarkışla’da  kendini  kuşatan  askere  silâh  sıkmamıştı.

Çünkü  Mehmetçik  bizim  kardeşimizdi  ve  devrimciler  kendi  Ordusuna,  kendi  askerine  

silâh  sıkmazdı.

12 Eylül  sonrasında  sadece  yenilmiştik.

Kötüydü  yenilmek  ama,  elimizden  geleni  yapmıştık.

Yapmamız  gerekeni  yapmıştık,  yapılmaması  gerekeni  de  yapmamıştık.

Evet,  en  önemlisi  buydu;  bize — solcu  yurtseverlere  karşı  darbe  yapan  ordumuza,  

bizler  savaş  açmamıştık.

Bu  ülkeye  belki  kardeş  kavgası  yaşatmıştık  ama  iç  savaş  yaşatmaktan  kaçındık.

Ve  işte,  12 Eylül  acısını  asıl  şimdi — bugün  çekiyoruz…

 Asılan  arkadaşlarımı  düşünüyorum,  Deniz’i…

Deniz  bir  askere  kurşun  sıkmamak  için  teslim  olmuştu  da,  asmışlardı.

“Asmayalım  da  besleyelim  mi”  diye  sormuştu  başları  ve  hep  astılar  bizi.

Ama  30 bin  askerin  kanı  üzerinde  oturan  biri  içerde  besleniyor  hâlâ.

Daha  ağır  ne  olabilir  bir  devrimci  için,  bir  yurtsever  için…

Artık  ülkemizin  yarınından  emin  değiliz.

Belki  birkaç  yıl  sonra  Türkiye  diye  bir  ülke  bırakmayacaklar.

Bu  ülke  insanının  hep  bir  umudu  olmuştu.

Çok  ileri  gidemezler,  sonunda  asker  izin  vermez  diye.

Ama  artık  o  umut  da  bitti.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

İnsanlarımızın  ilk  defa  umutları  böylesine  kırıldı.

Daha  düne  kadar  sokaklarda  “Yaşa,  varol..”  diyer  marş  söyleyenler  şimdi  

evlerindeler,  şaşkın,  aldatılmış…

Elimizden  gelen  bir  şey  yok.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

Eskiden  en  azından  dört  duvar  arasında  hapistik  de,  elimizden  bir  şey  gelmiyor  

diyebiliyorduk  kendimize.

Oysa  şimdi  hapislerin  en  ağırını  yaşıyoruz  evimizde.

Aslında  canevimizde.

CANEVİMİZDE.

Evet,  en  ağır  travma  bu.

Ve  bu  hapislikten  kurtulmadan  bunu  atlatmanın  imkânı  yok.

Bizi  canevimizde  gönüllü  hapse  razı  eden  her  türlü  kolaycılıkla,   umursamazlıkla,  

reformculukla,  birşeyolmazcılıkla  hesaplaşmadan  kurtulmanın  imkanı  yok.

“İş  başa  düştü” dememek  için  geçirdiğimiz  yılların  bedelini  ödemeden  kurtulmanın  

imkânı  yok.

Hep  beraber  yeniden  yollara,  meydanlara  inmek  gerek..

Yeniden  başlamaya…

*      *      *      *      *

NOT :  Aşağıdaki  video  2007  yılına  aittir,  fakat  Türkiye’de  son  66  yılın  özeti  gibidir..

Özellikle  günümüzle  de  “paralellik”  arzettiğinden  “AL  BİRİNİ  VUR  ÖTEKİNE”  dedirtiyor..

Oyuncular  değişse  de,  son  66  yıldır  oynanan  hep  aynı  “FIRILDAK  SAĞCILARIN  İKTİDARI  MİRAS  GİBİ  DEVRALMALARI” tiyatrosudur..

Atatürk  Türkiye’si  CUMHURİYET  DEVLETİ’ni  kurulduğundan  beri  yıkmak  amacındaki  her  türlü  iç  ve  dış  mihrakların  maşası  olan  bu  sağcı  mirasyedilerin,  hele  bu  sonuncuların,  insanlarımızı  bölerek  devletimizi  paçavraya  çevirip  yokoluşa  götürdükleri  apaçık  ortadadır…

25
Tem
16

Firavun için “Tanrı’nın lütfu” karşı devrim şeklinde tedavüle sokuluyor — DARBE (SİVİL) DAHA YENİ BAŞLIYOR..!!! — (Kafası basmayan ve ruhunu şeytana satmış IŞİD zombileri ve yetkili yetkisiz bilimum göt kıllarının hiçbiri okumasın..!!!)

Zamanın  yetersiz  iletişim  araçlarından  dolayı,  12 eylül 1980  

darbesinin  cinayet  ve  işkenceleri  bi  şekilde  gizli  veya  örtülü  

kalabilmiş  ve  toplumun  çok  büyük  kısmı  bundan  haberi  bile  

olamamıştı…

U N U T M A

Ya  şimdi..!!!!!!!!!!!!!!!!!

Herşey  apaçık  herkesin  gözü  önünde  yapılıyorken,  bazı  kanı  

bozuklar  (1919 – 1922 yılları  arası  işgal  kuvvetlerinin  Anadolu’da  

bıraktıkları  gâvur  tohumlarının  torunları)  da  linç  edip  sadistçe  

öldürdükleri  TÜRK  ASKERİ’nin  naaşları  önünde  selfi  manyaklığında

bile  bulunabildiler…

Bütün  yetkili  etkililerin  öncelikli  vazifesi,  bu  IŞİD  bozuntularının  

derhal  yakalanıp,  sorgusuz  sualsiz  imha  edilmesi  olmalıdır..!!!

Ve  bu  IŞİD  zombilerinin  yokedilmesi  tüm  kitle  iletişim  araçlarıyla

ibret-i  âlem  için  herkese  gösterilmelidir..!!!

DERRHALLLLL..!!!!!

Yoksa  TÜRK  MİLLETİ  ilk  fırsatta  bunun  hesabını  onlardan  ve  

sizden,  ortak  olmanız  sebebiyle  çok  ama  çok  feci  şekilde  

soracaktır..!!!

BUNU  KESİNLİKLE  UNUTMAYIN..!!!

*       *       *       *       *       *       *      *      *      *      *

Af Örgütü: Darbe Girişiminde Gözaltına Alınanlara İşkence ve Tecavüz

 

BİANET

Uluslararası  Af  Örgütü,  “Darbe  girişiminin  ardından  resmi  ve  gayri  resmi  olarak  gözaltına  alınanların  dövüldüğüne,  işkence  yapıldığına,  ve  tecavüz  edildiğine  ilişkin  güvenilir  kanıtlarımız  var”  açıklaması  yaptı.

Türkiye’nin bağımsız gözlemcilerin, gözaltına alınan kişilere erişimine izin verilmesini isteyen Af Örgütü, Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’ni de derhal Türkiye’yi ziyaret etmeye çağırdı.

Af Örgütü, Ankara ve İstanbul’da gözaltına alınanların 48 saat boyunca stres pozisyonunda tutulduğuna, yemek, su ve tıbbi ihtiyaçlarının giderilmediğine, tehdit edilip sözle taciz edildiklerine yönetil “güvenilir rapor”lara sahip olduğunu belirttiği açıklamasında, “En kötüsü, bazıları şiddetli dayak ve tecavüz de dahil olmak üzere işkenceye maruz bırakılmış” dedi.

Dalhuisen :  Durum  son  derece  ürkütücü

“Geçtiğimiz haftaki gözaltıların boyutunu düşündüğümüzde, bu durum son derece ürkütücü” diyen Af Örgütü Avrupa Direktörü John Dalhuisen işkencenin gözaltı merkezlerinde gerçekleştiğini belirtti.

Açıklamada, Olağanüstü Hal’in (OHAL) ilanını ardından gözaltı süresinin 30 güne uzatılmasıyla gözaltındakilerin daha fazla işkence ve kötü muameleyle karşılaşma riskinin arttığı vurgulandı.

Spor salonu, mahkeme koridorları gözaltı merkezi oldu

Gözaltına alınanlarla ilgili olarak avukat, doktor ve yetkililerle görüştüklerini belirten Af Örgütü, bazı kişilerin spor salonları gibi resmi olmayan yerlerde gözaltında tutulduğunu, aralarında üç hakimin de olduğu bazılarının mahkeme koridorlarında tutulduğunu belirtti.

İşkence  ve  tecavüz

İşkence ve kötü muameleye ilişkin en çok raporun Ankara Emniyet Müdürlüğü spor salonu ile Ankara Başkent Spor Salonu’nda ve bu tesisteki biniş kulübünde olduğunu aktaran açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Gözaltına alınanlarla ilgilenen iki avukat, Af Örgütüne, gözaltında bulunan bazı kıdemli askerlerin cop ve parmakla tecavüze maruz kaldığına şahit olduğunu aktardı.”

“Hükümet  işkenceye  göz  yumuyor”

Açıklamada Dalhuisen’ın şu ifadelerine yer verildi:

“Ülke genelinde yayınlanan işkence görüntü ve fotoğraflarına rağmen hükümet yetkilileri şüpheli bir şekilde bu konuda sessiz kalıyor. İşkence ve kötü muamelenin kınanmaması bu durumda göz yumma anlamına geliyor.”

Tanıklıklar

Af  örgütünün  ulaştığı  tanıklıklar  şu  şekilde:

Dayak

* Ankara Emniyet Müdürlüğü Spor Salonu’nda görevli bir kişi, gözaltına alınanlardan birinin dayak kaynaklı feci yaraları ve kafasında şişliği olduğunu, odaklanamadığını, ayağa kalkamadığını ve sonunda bilincini kaybettiğini aktardı.

* Tanıklardan biri, bir emniyet sağlık görevlisinin “Bırakın ölsün, bize geldiğinde ölmüştü zaten deriz” dediğine şahit olduğu.

* Aynı tanık Ankara Emniyet Müdürlüğü Spor Salonu’nda tutulan yaklaşık 800 erkek askerden 300’ünün feci şekilde dövüldüğüne dair izler taşıdığını, bazılarında kesik ve kırık kemik olduğunu, 40’ının yürüyemeyecek şekilde yaralandığını, ikisinin ayağa kalkamadığını, başka bir kısımda tutulan bir kadının yüzünde ve bedeninde bereler olduğunu söyledi. Tanık, “konuşabilirler” diye gözaltındakilerin dövüldüğünü aktardı.

* Ön kötü muamelenin yüksek rütbeli askerlere uygulandı. Gözaltında tutulanlar ters kelepçeyle, dizleri üzerinde saatlerce oturtuldu, bazılarının gözlerinin bağlandı.

* Avukatlar, birçok kişinin ifade vermeye kan içindeki giysilerle getirildiğini aktardı.

* Çağlayan Adliyesi’ndeki bir avukat, gözaltındakilerden birinin kendisini altıncı katta atmaya çalıştığını, başka birinin kafasını duvarlara vurduğunu aktardı.

* Ankara ve İstanbul’da 10 avukat, gözaltındakilerin çoğunlukla 20’li yaşlarında erkeklerden oluştuğunu belirtti.

* İsimlerini vermeyen avukatlar, gözaltındakilerin dört gün boyunca alıkonulduğunu, haberleşmelerine izin verilmediğini, ailelerin habersiz bırakıldığını aktardı. Gözaltındakilerin avukatlarını aramasına, ifadeye çıkarılana kadar izin verilmedi.

* Gözaltındakiler avukatları ve aileleriyle görüştürülmediği belirtilmedi, suçlamalarla ilgili olarak da bilgilendirilmedi.

Gözaltına  alındıkları  inkâr  ediliyor

* Ankara’da gözaltına alınan yüksek rütbeli askerlerden birinin ailesi, en son 16 Temmuz’da haber aldıklarını. O zamandan beri, gözaltı merkezleri ve Emniyet’e başvurmalarına rağmen kendilerine sürekli “Burada yok” cevabı verildiğini aktardı. Af Örgütü, bu durumun gözaltındaki kişiyi hukukun korumasından mahrum bıraktığını, işkence ve infaz riskine maruz bıraktığını belirtti.

* Gözaltındakilerden bizinin kendi avukatını seçebildiğini öğrendiklerini belirten Af Örgütü, çoğunlukla gözaltındakilerin kendi avukatlarını seçemediklerini, Baro tarafından yetkilendirilen avukatlarca temsil edildiklerini belirtti.

* Af Örgütü’ne konuşan avukatlar birçok kişinin keyfi olarak gözaltında tutulduğunu, makul şüphe için haklarında hiçbir kanıt olmadığını belirtti. Avukatlar, mahkemeye çıkarılanlardan birine hakimin hiçbir soru sormadığını aktardı. Bazı sorgulamalarda hakimler darbe girişimiyle alakası olmayan, sanığın Fethullah Gülen ya da kurumlarıyla bir alakasının olup olmadığının sorulduğunu belirtti.

Okumaya devam edin ‘Firavun için “Tanrı’nın lütfu” karşı devrim şeklinde tedavüle sokuluyor — DARBE (SİVİL) DAHA YENİ BAŞLIYOR..!!! — (Kafası basmayan ve ruhunu şeytana satmış IŞİD zombileri ve yetkili yetkisiz bilimum göt kıllarının hiçbiri okumasın..!!!)’

24
Tem
16

Firavun’u Firavun yapan aslında ona eğilen milyonlardır…

firavun-tayyip

ibn-i-sina doru söylemiş

VAZELİNCİ TAYYİP

chomsky

işte fetö örgütü

feto_tayyo - yolsuzluk

MUHALEFET KUKLALARI                       MUHALEFETİN     AVARELLERİ

Dalton  çetesini  hatırlayın.

İçlerinde  bir  Avarel  tiplemesi  vardı.

Bizim muhalefet başkanları da  ( ki  lider falan değiller, çünkü lider en zor şartta bir yol açan, bir hedef gösteren kişidir),  Avarel rolünü oynamaya bayılıyor.
Darbe karşıtlığı üzerinden, demokrasiye sahip çıkıyoruz diye ortalığa döküldüler.

Sevsinler demokrasinizi.

15  Temmuz 2016,   Türkiye’nin  11 Eylül’üdür.

Darbe  bahane  edilerek,  ülke  dönüştürülecek dedik,  haklı çıkmaya başladık  bile.

Resmi kurumlardan atılan binlerce insan içinde ülkücülerin, sosyal demokratların, CHP’lilerin, Alevilerin olduğu haberleri geliyor.

AKP bu darbemsi şeyi kendi devletini kurmak için fırsata çevirdi.

İki  Avarel,  AKP’NİN  KENDİ  DEVLETİNİ  KURMASINA  yardım  ediyor.

Bu  sözümü  bir  yere  not  edin  ve unutmayın.

Deneyimlerimizle biliyoruz; hemen birileri şöyle bir aptal savunma yapacak, ve

“Darbecilere  mi  sahip  çıksalardı ?”  diyecekler.

İki  seçenek  arasına  ancak  aptallar  sıkışır.

Akıllılar  üçüncü – dördüncü – beşinci,  hatta  çok  daha  fazla  çıkış  yolunu  daima  bulur.

İlk  andan  itibaren, “devleti  korumakla  hükümeti  korumanın  arasındaki  farkı”  millete  anlatabilirlerdi.

Devlete karşı yapılan bu alçak darbeye karşı çıktıklarını beyan ederlerdi.
Mesala  şöyle  bir  açıklama  bile  yeterliydi :
“Darbe devletimize yapılmıştır. Hükümet bu darbeyi 14 yıllık uygulamaları ile besleyip, büyütmüştür. Fetullahçı ajan örgüt, bütün kurumlardan, hukuk çerçevesinde ayıklanmalıdır. Bu çerçevede yapılacak ayıklama için yasalar yetersiz gelirse, yeterli hale getirmek için desteğe hazırız.

Hükümetler  geçici,  devlet  bâkîdir.

Devlet  bütün  Türk  Milletidir.

Hükümetin,  darbeyi, hedefine ulaşmak için, ülkeyi dönüştürme maksatlı kullanıp kullanmayacağını, partilerimizden bir komisyon oluşturarak takip edeceğiz.

Yasaya dayanmayan uygulamalar mağduriyet doğuracak, devlet dışarıda itibar kaybedecek, devlet büyük tazminatlar ödemek zorunda kalacaktır. “
Darbe kalkışmasından sonra, ilk andan itibaren, bütün meydanlarda, “linç” meşruiyet kazanmıştır. İçeri sağlam girenlerin, yüzü-gözü darmadağın olarak resim verdirilmesi ve bu resimlerin basına servis edilmesi, korkunç bir geleneğin başlamasına neden olacaktır.
Okurum,  arkadaşım,  gerçek  vatansever  Fatma  Zengin  Söğüt  haykırıyor ;

“Çocuğumu  linç  kültürüyle  büyütmek  istemiyorum.”

Haklı  değil  mi ?

Ey  muhalefetimsi  Avareller, meşrulaştırdığınız  her  antidemokratik  uygulama,  sonunda  size  döner.

O  zaman  da  eleştirecek  hakkınız  asla  olmaz.
Çağdaş, anayasaya bağlı her birey, intikam duygusuyla değil, medeni dünyada olduğu gibi, yasalar çerçevesinde hareket eder.
Bu linç olaylarına bir tepki veren muhalefet başkanı oldu mu?
Bundan sonra;
Devlete değil de, Erdoğan demokrasisine sahip çıkan Avareller, Erdoğan’ın antidemokratik hiçbir uygulamasını eleştiremeyecektir. Bu haklarını Erdoğan’ın olmayan demokrasisine sahip çıkarak kendi elleriyle teslim ettiler.
Devlet ve devletin kurumlarına sahip çıkmak yerine, Erdoğan’a sahip çıkmak, bumerang etkisi yapacak, dönüp kendilerini vuracaktır.
Kendi ayağının altına muz kabuğu koyan bu ikiliye, Dalton çetesinin Avarel’i denir ancak.
Kılıçdaroğlu 24 Temmuz Pazar günü meydanlara çıkıyor. Ah canım benim, meydanlara çıkmayı da bilir miş meğer(!)… Hazır elin değmişken, İzmir’e de bir uğrayıver. Bir de şu Yunanistan’ın işgal ettiği adalar için meydana çık. Hem bütün İzmir gelir o meydana… Hazır AKP ile flört ederken, AKP’liler de sana destek verir belki, kimbilir?
Bu Avarellerin sahip çıktığı demokrasiye acı bir örnek vereceğim.

Okurlar mı ?

Okusalar  DA  ANLARLAR  MI  BİLMİYORUM.

Alın size demokrasiye örnek bir uygulama(!):

GÖKÇEK  ÖZERK  EMİRLİĞİ

Melih Gökçek, sultanın sultanlığı içinde, bir Arap Emiri gibidir.

Sayın Emir(!), belediye şirketlerinde çalışanlarını(hangi kademede olursa olsun), her seçim çalışmasına, her açılışa, imza alarak, mecbur bırakarak götürüyor.

Bu durum yıllardır devam ediyor.
Katılmazlarsa işten atılmakla tehdit ediliyorlar. Maaşlarını sanki cebinden veriyor. Kaldı ki, kendi şirketinde çalıştırsa dahi, böyle bir hakkı yok. Personel çalıştırma şartları yasalarla belirtilmiştir. 8 saatten fazla çalıştırdığın elemana mesai vermek zorundasın. Ayrıca, çalışanları sorumlu olduğu iş dışında, özel işlerinde kullanamazsın.
Ankara büyükşehir belediye sultanlığı belediyesinde çalışan şirket elemanları, “kadın-erkek fark etmez”, Kızılay’da AKP’nin bindirilmiş kıtalarına katılmak zorundadır. Kızılay’da imza verdiklerinden, kaçış şansları yok. Çalışanlardan biri ağlamaklı bir durumda vaziyeti anlattı ve, “artık Türkiye’den gitmek istediğini, bu olanlara dayanamadığını” söyledi.
Daha vahimi de oldu. Erdoğan’ın çağrısına gitmeye mecbur edilen personel, bu sefer de Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in takımı Osmanlı Sporun maçına, imza karşılığında, belediye otobüsleriyle gitmeye mecbur bırakıldı.
Ankara’nın göbeğinde, bu derebeyi saltanatından haberi olmayan Avarel ikilisi, işte bu demokrasiye(!) sahip çıkıyor iyi mi?
Kısacası, Türk vatandaşı sahipsizdir. Ortaçağ derebeylik sultası, her alanda Türk Halkını esir almıştır. Milletin ekmek parası kazanma mecburiyeti, aynı zamanda esareti haline gelmektedir.
Bu konuları meclise taşıyacak olan muhalefettir de, ortalarda gerçek bir muhalefet gören var mı?
Şimdi ;
Meydanlarda çocuklarımız öldürtüp, azmettirdikleri polise “destan yazdılar” deyip, bir maaş tutarında ikramiye veren Erdoğan demokrasisine sahip çıkacaklarmış…

Seçim meydanlarında, 14 yaşında, polis kurşunuyla ölen bir çocuğun cesedini üzerinde tepinen, hırsını alamayıp, anasını da yuhalatan Erdoğan demokrasisine sahip çıkacaklarmış…

En ufak eleştiriye gelemeyen, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, şehit babasından tutun, küçücük çocukları bile dava eden, tutuklattıran, kendine demokratik tepkisini gösteren genç bir çocuğun boğazını sıkan Erdoğan’ın demokrasisine sahip çıkacaklarmış…

Biri bu Avarellere, Erdoğan’ın demokrasisine değil, Erdoğan ve hükümeti tarafından bütün kolon direkleri kırılan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve maymuna çevrilen vatandaşa sahip çıkmaları gerektiğini lütfen anlatsın.

Yoksa diyeceğim ki;

İnşaAllah başınıza Erdoğan demokrasisi düşer.

Erdoğan yargısında hesap verirsiniz…

Yalan söylemedi diye, saatlerce sorgulanan, “Allah’tan korkup, yalan söylemediği için sürülen” müezzinin durumuna düşersiniz  inşaAllah…

Dalton  çetesinin  Avarelleri  sizi…

Bombokrasinin  sprey  sıkıcıları,  AK Hamamın  tellakları  sizi…

Zahide UÇAR

NOT :   Her  kurum  talan  ediliyor.

F-CİA  İLE  BİRLİKTE  MUHALEFET  TEMİZLENİYOR.  

Bir okurum soruyor : “Her kurum da Fetullahcı var da, kimsenin atılmadığı Gökçek belediyesinde Fetullahçı yok mu?

Valla  bilemiyorum(!)..

Demek ki Gökçek Erdoğan ve Genelkurmay Başkanından daha iyi bir istihbarata sahip(!)..

Hiç  Fetullahcı  almamış…

Ne  diyelim başka.

Ancak ;  

Okumaya devam edin ‘Firavun’u Firavun yapan aslında ona eğilen milyonlardır…’

23
Tem
16

Son 74 yılda Türk Ulusu’na karşı yapılan ve kesinlikle hiçbir zaman aşımına uğratıl(a)madan mutlaka yargılanacak olan darbeler listesi — müsebbiblerin dikkatine..!!!

( NOT : Bu  yazı  ilk  olarak  08.01.2013  tarihinde  yayımlanmıştır..)

darbe   mi   istiyorsunuz ?

alın   size   gerçek   darbeler   dizisi :

Şu  ülkede  en  samimi  dediğimiz  kişi  bile  darbe  konusunda  konuşup  yazarken;  tabii  biz  de  darbeler olmasın  istiyoruz  ama…”  diye  söze  başlayarak  darbeci  sivillere  bir  özür  mesajı  yolluyor.

Bıktım  bu  korkaklıktan.

Bıktım  bu  ikyüzlü,  yüreği  başka,  kalemi  başka,  dili  başka  aydınlardan.

Hangi  darbe  ey  insancıklar ?

1960,   1971,   1980,   28 Şubat mı ?

100  yıla  dayanan  Cumhuriyet’in  darbeleri  bunlardan  mı  ibaret ?

Neden  gerçekleri  yazmıyorsunuz ?

Psikolojik harp elemanlarının kulaklarınıza fısıldadığı kafa karışıklığını bilgi diye mi pazarlıyorsunuz?

O   zaman   ben   sizlere   gerçek   darbeler   silsilesini   74  yıllık   tarihi   süreç   içinde   yazayım   da,   ezberiniz   bozulsun.

Belki   bozuk   plak   gibi   aynı   cümleleri   tekrarlamaktan   kurtulursunuz.

Alın  işte  size  tarihsel  olarak  gerçek  darbe  süreçleri :

Atatürk’ün  ölümünden  sadece  altı  ay  sonra  ilk  darbe  İsmet İnönü  hükümeti  tarafından  indirildi.

Bağımsız dış politika anlayışından vazgeçilerek, İngiltere ve Fransa ile iki ayrı deklarasyon imzalandığı gün bu ülkeye yapıldı DARBE.

Dışişlerine getirilen Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine; “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı ülkelerinin hizmetine verdiğini” söylediğinde indirdi DARBEYİ !..

Antlaşma yapılan İngiltere 1930 yılına kadar süren bütün Kürt ayaklanmalarını kışkırtıyordu.

Atatürk’ün ölmesinden önce projeleri hazırlanan Demir Çelik, Genel Makina ve Elektrolit Bakır gibi yatırımların programdan çıkarılmasıyla ekonomik bağımsızlığımıza karşı yedik DARBEYİ.

ABD ile gizli “sanayileşmeme” anlaşmaları yapıldığı tarih, milletin geleceğine indirilen en gerçek DARBELERDEN biridir!!.
1947 Yılında İMF, Dünya Bankası ile antlaşmaların yapıldığı gün ülkenin boynuna esaret halkası geçirilerek yapıldı DARBE!!.

1947’de Truman Doktrini kabul edildi. 1948’de Marshall yardım planı kabul edildiğinde ABD kapısına bağlanan Türkiye’ye siyasiler eli ile indirildi DARBE!!.

ABD ile yapılan Eğitim Antlaşması 27-Aralık 1949 yılında imzalandı. İmzalanan antlaşmaya göre Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kurulacak, parasını Türk Devleti verecekti. Komisyon üyeleri dördü ABD, dördü Türk olmak üzere 8 kişiden teşekkül edecek, oylar eşit olduğu takdirde kararı komisyon başkanı verecekti. Komisyon başkanı olarak ABD’nin diplomatik misyon şefinin kabul edildiği gün bu millete sadece darbe yapılmadı, bütün gelecek nesillerin başına Amerikan çuvalı geçirildi.

Söyler misiniz? Darbeci diye damgalanan ordu mu yaptı bu anlaşmaları?

CHP Vekili iken çıkarılmak istenen toprak reformuna toprak ağası olduğu için karşı çıkarak istifa eden Menderes, toprak reformunu engelleyerek vurdu DARBEYİ. Toprak reformu yapılabilseydi eğer, Güneydoğu sorunu bu günkü çetrefilli hale gelmeyebilirdi. Menderes halkı ezen ağaları meclise taşıyarak zalimleri devlet yaptı. Zalim devlet olursa, halkın sığınıp adalet bekleyeceği bir merci kalır mı? Kalmaz!. Bu günkü Güneydoğu sorununda Menderes’in harcı vardır, emeği vardır. Günahı vardır.

Toprak reformunu askerler mi engelledi?

NATO’ya girerek ABD askerlerini en mahrem yerlerimize, Genelkurmay’ın içine yerleştirenler, bütün yapılacak darbelere de zemin hazırladı. El verdi. Yol verdi.

NATO’ya girmek uğruna yer altı kaynaklarımızı 50 yıl çıkarmama GİZLİ anlaşması yapılarak yapıldı DARBE!.

Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikası kapatıldığı gün yedik darbelerden birini.

Avrupa ülkeleri, ABD vb. ülkeler ülkelerinin bekası için bir dış düşman belirler. Yunanistan Türk düşmanlığı üzerinden halkın önüne bir hedef koyar. Bir avuç aç Ermenistan gençliğinin önüne hedef olarak Ağrı’yı ve Büyük Ermenistan’ı koyuyor. İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin bile bir hedefi var. Ekümen olduğunu kabul ettirerek İstanbul’un bağrında ikinci Vatikan’ı kurmak için çalışıyor. 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra İstanbul geri alınana kadar kapattıkları Patrikhanenin kapısı hala kapalı olduğuna göre, 1453 yılından beri İstanbul’u geri alma hedefi Patrikhane için devam ediyor.

Bir tek Türk Devleti’nin hedefi yok !..

Neden ?

Askerler yüzünden mi? 

HAYIR !..

ABD memuru siyasiler yüzünden.

Ufuksuz, çapsız siyasiler; devletin bekası için ancak iç düşman yaratabilecek kapasiteye sahiptiler.

12 Eylül öncesinde sağ-sol diye ikiye bölünen gençlik üzerinden siyaset yapanlar aslında 12 Eylül Darbesi ile aklandı. Evet, yanlış okumadınız.

Siyasiler 12 Eylül Darbesi üzerinden aklandı !!.

12 Eylül öncesinde sağ-sol diye ikiye bölünen polis taraf olduğu kesime arka çıkmakla kalmayıp teşvik ederken, işlenen cinayetlerden İçişleri Bakanı sorumlu değil miydi?

O silahların gençlere ulaşmasını engellemeyen MİT ve bağlı olduğu Başbakan, Gümrük Bakanı, Milli Savunma Bakanı suçlu değil miydi?

Polis, asker, üniversiteler, mahalle ve sokakların bölündüğü, penceresinin önünde otururken serseri kurşunlarla ölen insanların yaşandığı bir ülkede siyasiler ne halt ediyordu? Ne halt ettiklerini ben size anlatayım:

Sağ hükümetler solcu memurları öldürülsün diye Yozgat, Çankırı, Erzurum gibi illere gönderiyordu. Sol hükümetler sağcı memurları öldürülsün diye Kars, Tunceli gibi illere gönderiyordu.

Gençliği kışkırtıp birbirine kırdırırken kendileri Anadolu Kulüp’te karşılıklı oyun oynuyordu.

Hızlı eğitimler icat ettiler. 3 ayda maydanoz bile yetişmez ama bunlar öğretmen yetiştirdi.  Al sana Milli Eğitim sistemine yapılan bir darbe daha.

Bu  darbeleri  asker  mi  yaptı ?

Ecevit ve Demirel günlerce bir Cumhurbaşkanı seçemedi. Cumhurbaşkanı seçimi komediye döndü. Ajda Pekkan bile dalga geçmek için aday gösterildi.

Peki 57. Koalisyon hükümetinin Başbakanı Merhum Ecevit koalisyon döneminde ne yaptı? Demirel’in Cumhurbaşkanlığı süresini uzatmak için uğraştı, başaramadı.  Demirel’i ancak keşfetti demek ki(!)…

Olan 12 Eylül öncesi birbirine boğazlatılan gençliğe oldu.

Ya o zamanın sözde gazetecileri…

Şimdi birçoğu 2. Cumhuriyetçi veya Liboş, ya da devlet düşmanı, Kürtçü faşist…

Onlar köşelerinde kimi yazsalar ölüm emri olarak alınır, o isim ortadan kaldırılırdı.

Hiç biri cinayete azmettirmekten yargılanmadı.

12 Eylül Darbesi aslında ihaneti akladı. Hainleri, ucubeleri kurtarıp yeniden başlayabilecekleri bir sayfa açtı.

Darbe siyasilere ve medya yamyamlarına değil, millete yapıldı. Siyasiler karaya oturttukları devlet gemisinden darbe sayesinde kurtuldu.

ABD, NATO Paşaları ile NATO partilerine operasyon yapmış.

Bu millete ne?

Bu milleti ilgilendiren mezara koyduğu evlatları, idam sehpalarında sallandırılan canlarıdır.

Hepsi bu!!.

12 Eylül Darbesinden Özal hükümeti çıktı. Ben zengini severim” dediği gün sosyal devlete darbe yaptı.

Benim memurum işini bilir” dediği gün rüşvete meşruluk kazandırarak ahlaka darbe yaptı.

ABD’den aldığı icazet ile hükümet olan Demokrat(!) Özal, siyasi yasakların kalkmaması için referanduma gitti. Yasaklar kalkmasın diye seçim propagandası gibi propaganda yaptı. Oylama yasakların kalkması yönünde çıktı. Şimdi o Özal’ın Bakanı Cemil Çiçek 12 Eylül darbe yasasını değiştirmek için adeta mabadını yırtıyor. Siyasi ilke denen böyle bir şey olmalı(!).. Sonra da bizden saygı bekliyorlar ama bu gerçeği hatırlatacak muhalefet yok.

Mesut Yılmaz AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer dediği gün bu milletin birliğine DARBE yaptı.

Bu milletin 30 bin evladını katleden bebek katilinin idamdan kurtarıldığı gün en kahpe DARBELERDEN birine maruz kaldı bu millet.

BOP’nin eşbaşkanı olanlar, Diyarbakır’ı BOP’un yıldızı yapanlar yaptı asıl DARBEYİ.

Sürekli Kürt, Türk, Çerkez diye etnik fesat tohumlarını eken Ordu değil, SİYASİ DARBECİLERDİR.

Bebek katili sapığa gizli af çıkaran da Ordu değildi. (AKP Hükümeti gizli af çıkarmıştı.)

Bebek katili teröriste “sayın” diyerek itibar kazandıranlar, ülkenin Genel Kurmay Başkanına “terörist” damgası vurup itibar cellatlığı yaptığı gün yedi bu millet çivili DARBEYİ!..

Şimdi operasyon yaptığını zannederken operasyona uğrayan bir kesim daha var. Onlar 40 yıldır aynı evlerde, aynı yemekleri(maklube) yiyerek, aynı sohbetleri dinleyerek efsunlandılar, mankurtlaştılar.

Şimdi ABD maşası olarak DARBE yapıyorlar. Hem de en ahlaksızından… Masonları Atatürkçülük maskesi ile 80 yıl kibarca kullanan küresel elit, 9 yılda bunları en pespaye şekilde kullanıp afişe etti. Çünkü (AKP+F Tipi) koalisyon hükümeti üzerinden Müslümanlara DARBE yapıyordu.

AKP koalisyonu 90 Yıllık kinlerinin intikamını alırken, Türk Ordusu üzerinden Türk Milletine DARBE yaptı.

Son sözüm 2007 yılından beri darbe ile yatıp darbe ile kalkanlaradır:

Ordu 50 yılda 4 defa darbe yaptı. Farz edin ki ABD Ordu’ya 4 defa darbe yaptırdı. O da Ordunun tamamına değil, üst kesimine.

Oysa AB-D güdümündeki siyasiler, gazeteciler, MİT ve bürokratlar eliyle 73 yıldır bu ülkeye DARBE yapılıyor.

İşte asıl gerçek budur!

“Darbeler olmasın ama…” diyen cümleler ile söze başlayarak asıl gerçeği gözden kaçırmayın!.

Ülkesine kıyan kinciler, Kuva-i İnzibatiye artıkları Atatürk’e saldırıyor.

Atatürk’e saldıran nankörlere:

“Bırakın Atatürk’ün yaptıklarını, sadece hayalleri için sadaka verecek olsak ve topunuzu toplasak o sadakayı karşılamazsınız.”

Darbeymiş…

4 mevsimi yaşayan ülkemiz kendi kendini besleyen 7 ülkeden biri iken, bu ülkenin tarımını asker mi bitirdi ?

Hayvancılığı bitirip, utanmadan Sırbistan’dan bile hayvan ithal edenlerde mi askerdi yoksa?

Ülkenin neyi var, neyi yok satıp, mirasyedi kumarbazlar gibi ülkeyi borç batağına sürükleyenlerde mi askerdi?

2002 yılına kadar 230 Milyar Dolar olan dış borç 20012 yılı başında 520 milyar dolara çıktı. Ülkenin 80 yıllık varlıkları 10 yılda 50 Milyar Dolara satıldı. Abdülhamit’in dediği gibi; borç alan emir de alır.

Ülkemizi bu borç batağına askerler mi sürükledi?

Ülkenin savunma silahlarını üretmeyerek ülkemizin savunmasını Türkiye üzerinde emelleri olan AB-D ve İsrail’e ihale edende mi askerlerdi?

Vatan topraklarını satan, Kıbrıs’ta Rum’a, K. Irak’ta Barzani’ye arka çıkan; Ege’de iki adamızı Yunanistan’a verende mi askerdi?

Banka sektörünü yabancıya devreden, borsayı yabancılara vergisiz işleme açarken kendi vatandaşına vergi koyanda mı askerdi?

Bir ülkenin namusu olan sınırındaki araziyi İsrailli iş adamlarına 49 yıllığına kiraya vermeye kalkanda mı askerdi?

Ağrı’yı isteyen, Türkiye üzerinde 3T(Tanıtma-Tazminat-Toprak) hedefi olan Ermenistan’ın ayağına askerler mi gitti?

Devletin savcısını, yargıcını, valisini PKK’nın ayağına götürüp, PKK tahrik olmasın diye devletin bayrağını bile asamayanlar, PKK önünde koskoca devlete diz çöktürenlerde mi ASKERLERDİ?

Darbe arıyorsanız eğer; Habur rezaleti bu milletin onuruna, haysiyetine, bayrağına, yargısına, Ordusuna yapılmış en rezil DARBEDİR!..

73 yıldır dilimize, dinimize, eğitimimize kimler darbe yapıyor biliyor musunuz?

UCUBE SİYASİLER!!.

Askerler darbe yapmış. 40 yılda 4 defa. Ucube siyasiler 73 yıldır sürekli DARBE yapıyor bu millete.

AKP 10 yıldır paramıza, Misak-ı Milli sınırlarımıza, tarihimize, kimliğimize, bütünlüğümüze, bütün maddi ve manevi değerlerimize DARBE yapıyor. Ne ölümüz kurtuldu bu saldırıdan, ne dirimiz. CFR’nin yolladığı memorandumu parti programı haline getiren AKP, ülkemize karşı küresel elit tarafından bir TERMİNATÖR gibi kullanılıyor.

Aslı yok örgütün aslı olmayan delilleri üzerinden, aslı olmayan darbe suçuyla “gerçek insanlar” yargılanıyor.

Ve AKP hükümeti bu milletin bütün değerlerine TECAVÜZ ederken; mağdur olan kendisi imiş gibi “canım yanıyor” diye cıyaklamayı da ihmal etmiyor.

Ey Türk Milleti; CİA elemanları, FBI Savcıları ile birlik olup Türk Ordusu’nun mensupları esir alındığı gün yedin sen DARBEYİ!!.

Erdoğan ülkede yok ettiği değerler tartışılmasın diye 10 yıldır bir münazara konusu bulup çadırın oyuncularına veriyor.

Çadırın oyuncuları ev ödevleri olan bu münazara konularını tartışırken, malı götüren Kuveyt-Dubai ve İsviçre benzeri yerlerde nefes alıyor.

AKP  CFR’nin  virüslü  bir  dosyası  gibi  hareket  ederek  ülkenin  bütün  kurumlarını  tahrip  etti.

İşte  asıl  DARBE  budur  diyeceğim  de…

Okumaya devam edin ‘Son 74 yılda Türk Ulusu’na karşı yapılan ve kesinlikle hiçbir zaman aşımına uğratıl(a)madan mutlaka yargılanacak olan darbeler listesi — müsebbiblerin dikkatine..!!!’

22
Tem
16

Ayyy canııım, valla çok korktum — ( şu an tutuklu bulunan üst kademe subaylarına ait cep telefon numaralarıyla düşünce muhaliflerine sessiz aramalar yapıp sözüm ona “darbecilerle irtibatlı gösterilerek suçlanılmak için kumpas kuruluyor” izlenimi verdirmek amacıyla korkutmaya çalışan şark kurnazı boş kafalı istih-ba(ha)rat dangalaklarına ithafen — suda yatan mandadan bile daha çok sırıtıyorsunuz lan, “derin”den gittiğini sanan akıl vicdan yoksunu “sığ düşünce” sığırları..!!! )

Herdaim  olduğu  gibi  yine  su  içtiğiniz  göle  sıçtınız…

Ve  memleketimin  içine  ettiklerinizi  arkanızdan  her  zaman  asker  ve  ona  bağlı  

yurtseverler  temizleyecek..!!!

ÜSTAD  Can  YÜCEL’in  dediği  gibi :

“susurluk”  ismi  su  sığırından  geliyor

“manda”  demek  yani

3 kasım  1996`da

susurluk  yolunda

o  iblis  mercedes`in

masum  kamyona  çarpmasıyla

GAZİ  tarafından  vaktiyle

vaktinde  siktir  edilip  de

sonradan  harimimize

sinsi  sinsi  sokulan

manda  var  ya,

işte  o  manda,  göle  sıçtı…

*         *         *         *

Bu   kadar   basit…

BEN  DE  BUNU  ZAMÂNE  MANDACILARINA  İTHAF  EDİYORUM :

Korkutmalarınıza  gelince ;

Bizim   oranın  tabiriyle :

“Belden  aşşağı — belber  taşşşağı..!!!”

diyorum,

TAMAM   MI   LAN   BEYİNSİZ,   KANA   SUSAMIŞ   IŞİD   BOZUNTUSU  VAMPİRLER..!!!

UNUTMAYIN   Kİ   İNSANOĞLU   AKLIYLA   HER   VAHŞÎ   HAYVANI   TEPELEMİŞTİR…

O   YÜZDEN   VAHŞETİ   BIRAKMANIZ   KENDİNİZ   VE   DE   SOYUNUZ   DEVAMI   İÇİN  

MENFAATİNİZEDİR..!!!

Sizin  yaptıklarınızın  aksine,  bize  göre  ALLAH   tarafından   yaratılan   her   canlının  

yaşamaya  hakkı  vardır..!!! 

Kaçınılmaz  tecavüzden  zevk  alan  şu  “anti  darbeci”  yavşaklar  korosuna  da  şu  

aceleden  bulabildiğim  resimleri  ithaf  ederek,  diyorum  ki :

Ulan,  daha  düne  kadar  “iktidarı  elinde  tutanların  ekmeğine  bal – kaymak  süren  

mevcut  hileli  seçim  sistemiyle  bu  vatan  hainlerini  başımızdan  defedemeyiz”  diye  

ağlaşıp  sızlaşıyordunuz,  ne  çabuk  unuttunuz  bunu  adî  köpekler..!!!

Aşağıdaki  resimler  şerrrefsiz  satılmışları  ırgalamaz  ama,   yine  de  gönlüm  susmaya  

razı  olamıyor :

ALLAHA ŞÜKÜR Kİ SORGULUYORUM HEM DE HER DAKİKA BAŞI

1505633_685690558118879_965822691_n

EEEE MÜSTEHAKIMIZ YANİ

GANDHİNİN İTİRAFI

NIXON PEZEVENGİ

DEVLETE KIZILMAZ

İNAÇLARI MENFAAT OLAN 77 SÜLALESİ YOKEDİLESİCELER

BU ÜLKEDE SİKEN YARANIYOR

PARADOKS ÜLKEMİZ

AKP ENKAZI

TÜRK  ASKERİNİ  LİNÇ  EDEN  KANI  BOZUKLARA :

ONA GÖRE

HÜLAGÜ HAN

BUNU UNUTMAYIN

ALLAHA ŞÜKÜR ÇİFTE VATANDIŞIĞIM YOK

VE  BU  ÜLKEDE  ŞU  ANA  KADAR  OLUP – BİTEN  HAKKINDA  TÜRKLER ;

BIRAK  SON  SÖZÜ,  DAHA  TEK  KELÂM  BİLE  ETMEDİLER..

NE  KADAR  İT – KOPUK,  İKTİDAR  YALAKASI,  TÜRKİYE  CUMHURİYETİ

DEVLETİNİN  VE  TÜRK  ASKERİNİN  BİLUMUM  DÜŞMANI  NANKÖR  

KÖPEK  VARSA  MEYDANLARDA  TOPLANIP  KUDURDULAR,  TEPİNDİLER

V.S.  V.S.  V.S…

SADECE  VE  SADECE,  BU  DEVLETİN  KURUCUSU  VE  DE  ASLÎ  SAHİBİ  

FİKRİ  VE  VİCDANI  HÜR  TÜRKLER  SOKAĞA  İNMEDİ…

İNDİRTM EYİN..!!!

ONA   GÖRE..!!! 

 

 

15
Tem
16

“Bizim başımız gitsin, yeter ki Türkiye kurtulsun..” diyerek kendini feda eden Talât Aydemir’in Ruhu Canlanıyor..!!! ALLAH’a şükürler olsun ki hırsız iktidar güruhun robokopu olmayan Türk askerlerimiz de varmış hâlâ — başarısız olsalar bile her Türk’ün kalbine umut aşıladılar..!!! Varsın dini imanı para olmuş ve bu çilekeş milletin parasını çalan hırsız dangalaklar “Milletin parasıyla millete silâh doğrultulmaz” diye pişkince zırvalasınlar..

“Bir   memleketin   ordusu   şerefini   muhafaza   edip  

ayakta   durmadıkça,   o   memlekette   iç   ve   dış  

huzur   olamaz.”

Talat  AYDEMİR

.    

Merak etmeyin –

.

Ordu var..!!!

.

Yurtsever asker işini yaptı — şimdi diğer herkese iş düşüyor :

 

Yağma düzeninden beslenen ve şimdi de özüm ona “demokrasiyi

koruma” ayaklarıyla  “askere  karşı  olun” çağrısına uyan ve hırsız

iktidarın götünden akan pekmezden sinek gibi geçinen  zavallı  göt

yalayıcılarına  KÜÇÜCÜK  bir  hatırlatma :

Hiç kimsenin tasmalı köpeği olmayan özgür ruhlu TÜRK ASKERİ’ne

selâm olsun :

22 Şubat 1962 Direnişi ve 21 Mayıs 1963 İhtilal Girişimi’nin lideri, devrimci ve gerçek Atatürkçü subay, Talat Aydemir’i hasretle andığımız ve aradığımız bir dönemi yaşıyoruz.

Ne diyordu CHP Genel Başkan yardımcılarından Süheyl Batum?

Ordu  kağıttan  kaplanmış  meğer !

CHP ile Ordu arasındaki bu “beklenti” ve “hüsran” dengesi, Türkiye’nin en temel sorunlarının belki de en başlarında gelir.

Türkiye’de 27 Mayıs’tan hemen sonra öylesine bir Atatürkçülük gelişmiş ve yerleşmiştir ki, sağcı güçler iktidara her geldiğinde Atatürkçü ve solcu halk yığınları arasında bir “sakin olun” çağrısı yayılmaya başlar.

Kulaktan kulağa “merak etmeyin Ordu var” sözleri yayılmaya başlar.

Ama bu sözlerin yayılmasına bile gerek yoktur, bu artık bir şartlı refleks olmuştur ve her seçim yenilgisinden sonra Atatürkçü kesimler koltuklarına bu şekilde rahatça oturur ve uykuya dalarlar.

Aslında burada beklenti, Ordu’nun müdahale ederek Türkiye’nin sorunlarına eğilmesi veya düzeltmesi değildir. O anlayıştakiler, Türkiye’nin sosyal gerçekleri ile meşgul olacak bir Ordu istemezler.

Beklenen tek şey, seçim sandığında bozulan dengenin düzeltilmesidir. Bu ise açıkça sağcı partilerin iktidardan indirilerek CHP’nin iktidar yapılmasıdır.

Maalesef bu tür beklentiler ve girişimler nedeniyle de Türkiye’de Ordu, partiler üstü, siyaset üstü bir koruyucu ve kollayıcı kuvvet olarak değil, CHP’nin imdadına yetişen ve onu koruyup kollayan bir kurum olarak algılanır.

Sonuç, hem CHP’nin hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde durabilen devrimci bir partiye dönüşememesi, Ordu’nun ise “tarafsız ve bağımsız” bir devlet kurumu olarak görülmemesidir.

Türkiye’nin makus talihi ve Ordumuzun da talihsizliği, gerici partilerle arasına koyduğu mesafe değildir, bu zaten doğaldır ama Ordu CHP ile arasına mesafe koyamadığı için, muhalefet hep Ordu yardımına muhtaç bir “çocuk parti” görünümü kazanmıştır. Bunun Ordu’nun imajına verdiği zararlar ise cabası.

“Evet  efendim”ci   subaylar

Eğer ülkemizin sorunlarını masaya yatıracaksak, kimilerine son derece ürkütücü gelecek olsa da, yaşamını idam sehpasında sonlandıran ve ‘darbeci Ordu’ imajının de belki en saf örneği olarak görülen Albay Talat Aydemir’in fikirlerine eğilmek zorundayız.

Talat Aydemir, gerek Ordu’nun kendi iç yapısını, gerek sahte Atatürkçülüğü, gerek CHP’yi gerekse Amerikancı düzeni ve diğer partileri eşit mesafeden eleştirebilmiş ender aydınlarımızdandır.

Talat Aydemir, herşeyden önce Ordu’nun kendi iç yapısını ve yarattığı subay profilini cesaretle eleştirebilmiştir.

Katı Harp Akademileri sisteminin ortaya çıkarttığı subay tipini şu şekilde değerlendirir:

“O mektep öyle bir yerdir ki, inandığın fikirleri savunmana hiç imkan vermez. O baskı altında yetişen subaylar hayatta inisiyatiflerini kaybederler. Daima ‘evet efendim’ci olurlar. Hakikatleri haykırmak istedikleri halde yapamazlar. Daima boyun eğerler.”

Talat Aydemir’in bu satırları yazdığı sene 1954’tür.

Bu sözler son derece önemlidir. Askeri sistemin yarattığı “evet efendim”ci zihniyet, Türk Ordu tarihinde çok önemli iki büyük tarihsel süreçte başımıza bela olmuştur.

Birincisi Türk Ordusu’nun Osmanlı’nın son döneminde Alman Genelkurmayı’nın emrine verildiği dönemdir. Bu dönem, Türkiye’nin batışını getirmiştir.

Dönemin komutanları önce Alman Genelkurmayı’nın emriyle savaşa girmiş ve orada yenilmiştir.

Hemen ardındansa İngiliz işgal kuvvetlerine teslim olmuş ve silahını teslim etmiştir.

“Evet  efendim”ci  subayların  karşısına  çıkan  tek  örnek  Mustafa  Kemal’dir.

Önce Çanakkale’de Alman komutanını dinlememiş ve savaşı kazanmıştır. Asidir ama asi olmadan �evet efendim’le Çanakkale destanını yaratamazdı.

İngiliz İşgali başladığında ise, silahları teslim etmeme çağrısı yapabilmiş tek subaydır.

Ama çok daha önemlisi, gücünü üniformasından ve apoletlerinden değil, halktan aldığının bilincindedir ve o nedenle askeriyeden istifa ederek sivil bir şekilde Kurtuluş Savaşı’nı başlatabilmiştir.

NATO   Subayları

21 Mayıs gecesi, Ankara

Kurtuluş Savaşı sonrasında ise NATO’ya ve Amerikan güdümüne sokulan Türk Ordusu yeniden eski düzene dönmüştür.

Bu defa “evet efendim”ler Amerika içindir.

27 Mayıs’ta bile genç ihtilalciler ‘korkarak’ hemen ‘NATO ve CENTO’ya bağlıyız diyebilmişlerdir.

12 Mart ve 12 Eylül’de ise doğrudan Amerikan hiyerarşisine bağlı darbeler gerçekleştirilmiştir.

Amerikan bağımlılığı o kadar köklüdür ki, Türk Genel Kurmay Başkanları arasında ayrı bir yeri olacak olan Hilmi Özkök, açıkça Amerika ile karşı karşıya gelmenin Türk Ordusu için en kötü seçenek olduğunu açıklayabilmiştir.

Bu, kendi ülkesini tehdit eden bir kuvvete karşı “evet efendim”in en bariz örneğiydi.

Nitekim hemen ardından Amerikan askerleri Kuzey Irak’ta Türk subaylarının başına çuval geçirdiklerinde de bu zat, susmanın dışında bir açıklama yapamadı.

 

Nerede  Mustafa Kemal’in  ‘size  ölmeyi  emrediyorum’  diyen  sesi.

Nerede  Hilmi Özkök’ün  ‘size teslim olmayı emrediyorum’  diyen sesi..

*      *      *      *      *

Darbeci   Türkeş,   Demokrat   Aydemir…

İşte  Talat  Aydemir’in  eleştirdiği  subay  tipi  budur.

Bu egemen subay tipine karşı, 27 Mayıs İhtilali alt rütbedeki subaylar tarafından örgütlenmiştir.

27 Mayıs harekatı için harekete geçen ilk subaylardan birisi de Talat Aydemir’dir. İhtilal sırasında ise Kore’de bulunduğu için katılamamıştır.

Ancak buradan Talat Aydemir’in bir “darbe heveslisi maceracı” olduğu düşünülmemelidir. O hedefi gerçek demokrasi olan bir subaydı.

Ordu’daki ilk demokrasi istekleri daha tek parti döneminde doğmuştur. Talat Aydemir, çok partili rejime geçişi sevinçle karşılayan subaylardandır.

Demokrat Parti’nin açık diktatörlüğe yöneldiği 1957 yılına kadar da, bir askeri girişimde bulunmamıştır. Hatta Ordu içindeki diğer ihtilalci gruplarla bu nedenle tartışması vardır.

Şimdilerde MHP askere ve darbeye karşı konumlanmıştır ama bu partinin kurucusu ve önderi Alparslan Türkeş, 27 Mayıs İhtilali’nin en önemli isimlerindendir.

Üstelik Türkeş ve arkadaşları, 27 Mayıs’ın hazırlıklarına daha 1952 yılında yani Demokrat Parti hükümet olur olmaz başlamışlardır.

27 Mayıs’ın hemen ardından Türkeş’in yardımcısı Muzaffer Özdağ ile tartışmaya girişir Talat Aydemir. Türkeş grubu 27 Mayıs’ı kendilerinin yaptığını ve harekete ilk geçenin kendileri olduğunu iddia etmekte ve faaliyetlere 1952 yılında başladıklarını söylemektedir.

Aydemir onlara şu soruyu sorar:

“1952 yılı Türkiye’de demokrasinin altın devridir. O senelerde sizi ihtilale sürükleyen ne sebepler vardı?”

Darbeci   İnönü

Gerçekten de Talat Aydemir gibi kimi subaylar demokrasi ve vatan için 27 Mayıs’a katılırken, kimileri iktidar için bu harekete katılmışlardır.

Talat Aydemir’in burada üzerinde durduğu ikinci önemli konu ise CHP’nin pozisyonudur.

CHP lideri İnönü, 1957 yılından itibaren Ordu’nun darbe yapması için toplantılara katılmıştır. Ordu’yu 27 Mayıs’a yönlendiren odur.

Ama Talat Aydemir gibi idealist subaylar politikanın dışındadır. Onlar, Ordu’nun CHP’nin yanında gözükmesinden son derece rahatsızdırlar, çünkü onlara göre Ordu tarafsız ve partiler üstü olmalıdır.

Bu fikirler dillendirilmeye başlandığı anda CHP ve İnönü grubu rahatsız olmaya başlar. Onlar Ordu’nun yardımı ile biran önce hükümet olmak taraftarıdırlar. 27 Mayıs’ın önde gelen kadrolarını da Meclis ve Senato koltukları ile ikna etmiştir.

Talat Aydemir’in ‘darbeci’ olarak adlandırılmasına neden olan dönem işte tam da burada başlar. Aydemir ve arkadaşları, CHP’nin payandası olacak bir Ordu olmak istemezler.

Bir grup subay arkadaşı ile 25 Ağustos 1961 günü toplanır ve silah üzerine yemin ederler:

“Türk milletinin bekası, 27 Mayıs inkılap ruhunun devamını, demokratik bir rejimin kurulmasını temin ile Milli Birlik Komitesi’nin müspet icraatını destekleyeceğime ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasetten uzak kalmasının temini hususunda kendimi şimdiden Türk milletine feda edeceğime namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

Benim  Damarlarımda  CHP’lilik  Kanı  Dolaşmıyor,  

Vatanseverlik  Kanı  Dolaşıyor

Bu yemin üzerine İnönü harekete geçer.  Artık İnönü’nün hedefi Talat Aydemir’dir.

Bundan sonra Ordu içinde oyun üzerine oyun oynanmaya başlanır. Hedef, Aydemir’i harekata zorlamak ve bu şekilde tasfiye etmektir. Aydemir planın farkındadır, Harp Okulu komutanı olarak öğrencileri olaylardan uzak tutar.

Ama hemen hemen her gün bir ihtilal fısıltısı yayılır ve Harp Okulu, yüksek rütbeli subaylar tarafından basılır. Her seferinde öğrenciler koğuşlarında uyurlar. Ortada bir ihtilal hazırlığı yoktur.

21 Şubat günü Cevdet Sunay Talat Aydemir’i makamına davet eder ve ona şunları söyler:

“Evladım, yavrum, Hava Kuvvetleri bana bir ültimatom verdi. Sezleri feda etmek zorundayım. Ancak hepiniz himayemdesiniz. Sizlerin yerini değiştiriyorum.”

Aydemir  cevap  verir :

“Ben Allah’tan başka kimsenin himayesi altına girmem. Bu işte ben suçlu değilim. Suçlu olan Hava Kuvvetleri ve sizsiniz. Çünkü CHP’lilerin oyununa geldiniz.”

Sonra tabancasını çıkarır ve masanın üstüne koyarak devam eder :

“Beni şimdi ya bununla temizlersiniz ya da Divan-ı Harbe verirsiniz. Eğer geceki harekete ben sebep olduysam, beni kurşuna dizdirirsiniz. Benim damarlarımda CHP kanı dolaşmıyor, vatanperverlik kanı dolaşıyor.”

22  Şubat   Direnişi

Talat Aydemir ve arkadaşları cezaevinde

İnönü Hava Kuvvetleri’ni yanına çekerek Aydemir’i yok etmek istemektedir. Ancak Aydemir oyuna gelmemektedir.

Bunun üzerine İnönü’ye bağlı Hava Kuvvetleri harekete geçer. Harp Okulu sarılır ve Talat Aydemir’in tutuklanması emri verilir.

Sebep, sözde Aydemir’in darbeye başlamasıdır. Böyle bir durum yoktur ama artık bir çarpışma başlamıştır.

Bunun üzerine 22 Şubat gecesi Harp Okulu öğrencileri komutanlarını teslim etmemek üzere direnişe geçerler. Ortada bir darbe teşebbüsü değil, sadece ve sadece direniş vardır.

Bu sırada Aydemir’le birlikte asılacak olan devrimci subay Binbaşı Fethi Gürcan Cumhurbaşkanlığı köşkünü sarmış ve idareyi almıştır.

Fethi Gürcan, Talat Aydemir’i arar ve şöyle sorar:

“Albayım şimdi burada kuvvet kumandanları, İnönü dahil bütün kabine Köşk’te toplantı halindeler. Şimdi hepsini enterne edeyim mi? Hesaplarını göreyim mi?”

Talat Aydemir, ‘hayır’ der ve hepsi serbest bırakılır.

Daha sonra Talat Aydemir, bu davranışı nedeniyle eleştirilecektir. İnönü bile, “bizi asacak cesareti yoktu, bir ihtilalci asmayı göze almalıdır” diyordu.

Ancak ortada basit bir acıma ve vicdanlı olma durumu yoktur.

Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin komutanları, Talat Aydemir’i açıkça NATO’ya sağınmakla tehdit etmiştir. Böylesi bir durumda Hava ve Deniz Kuvetleri NATO’ya sığınacaktır. Amerikalılar ise füze rampalarını korumak için Samsun-İskenderun hattına el koyacaktır.

Bu plana karşı Aydemir’in sadece Kara Kuvvetleri ile direnmesinin imkanı yoktur.

İkincisi ise harekata devam etmek demek bir dikta idaresi kurmak ve çok kan dökmek demektir. Oysa Aydemir’in niyeti dikta değil demokrasidir.

Sonuçta teslim olma kararı verir:

“Bizim başımız gitsin, yeter ki Türkiye kurtulsun.”

İnönü’nün  İsmi  Zekâsından  Büyüktür

Aydemir ve arkadaşları emekliye sevkedilir ama Türkiye durulmaz.

Sadece Türkiye değil İnönü’nün Aydemir’e olan kini de bitmez.

22 Şubatçıları suçlayan bir konuşma yapar Meclis’te. Ona göre Talat Aydemir bir sezgüzeştçidir ve ona inananlar yani Harp Okulu öğrencileri ise ‘aldatılmış’tır.

Bu açıklama üzerine Harp Okulu öğrencileri ‘Harbiyeli Aldanmaz’ yazılı bir çelengi Atatürk Anıtı’na koyar.

Aydemir’le İnönü arasındaki ikinci savaş artık başlamıştır.

8 Temmuz günü Aydemir bir basın toplantısı düzenler.

8 Temmuz Atatürk’ün askerlikten istifa ederek sivil mücadeleyi başlattığı tarihtir. Aydemir de artık sivildir.

Aydemir’in açıklamaları Türkiye tarihinin belki de en devrimci ve korkusuz açıklamasıdır:

“Bir hususu açıkça beyan etmek isteriz ki İnönü’nün ismi zekasından büyüktür. Bu zaviyeden tatkik edilince Atatürk’ün dehasının stratejik yaratıcılığından sonraki reformlardan mahrum statik devrenin asıl sebebi anlaşılacaktır. İnönü tükenmiştir. Reformlara en çok ihtiyacımız olduğu bu devrede bütün hayatı statükoyu muhafaza ile geçmiş İnönü’yü tekrar başında görmek bu milletin tahilsizliği olmuştur.”

Hemen ertesi günü Talat Aydemir tutuklanacaktır.

Enteresan bir benzerliktir, bugün Tayyip Erdoğan’ların yaptığını o gün İnönü yapmakta ve Türk Ordusu’nun subaylarını hapse attırmaktadır.

Mahkeme safhası son derece ilginçtir, her yönüyle hukuksuzdur ve Aydemir şöyle söyler:

“Hakimlerimiz Türkiye devletinde memur gibi aldıkları emirlerle hareket ediyorlardı. Hakimler bu vaziyete düştükten sonra adaletten bahis edilemez.

“Türkiye’de adalet yalnız Milli Şef İnönü’nün elinde idi. Maalesef hakimler de koyun gibi ona itaat ediyorlardı.”

Yine bugünlerde yaşanan komutan tutuklamalarına benzer bir sahne yaşanır ama bir farkla, o günün komutanı ve subayının tavrı farklıdır:

“Biraz sonra beş tane sivil polisin arasında koridora çıktım, onların elleri ile yapmış oldukları halkanın içinde gidiyordum. Fena halde sıkıştım bu arada polis koridorunu bir anda yardım, onların arasından fırladım. Bu sefer cahil polisin biri kaçıyor diye bağırmaz mı! İşte bundan sonra ne oldu ise oldu. Bu söz üzerine subaylar galeyana geldiler o bağıran polisi tekme ve yumruklarla dövmeye başladılar.”

Hapishane kısmı da oldukça günümüze benzer. İnönü’nün Sağlık Bakanı Yuzuf Azizoğlu hapishaneye gelir gece.

Azizoğlu’nu şöyle tanıtır Aydemir:

“Yusuf Azizoğlu malum Türkiye’de en azından muhtariyet isteyip çalışan Kürtlerin lideri durumundadır. Bu gibi insanlar İsmet Paşa’nın kabinesinde yer almıştır”

Demek ki ne CHP ne de liderleri o gün bugün Kürtçülerle ittifaktan vazgeçmemiştir.

CHP   Sahte   Atatürkçü

Hapishaneden çıktıktan sonra gözler yine Talat Aydemir’in üzerindedir. Gazeteciler bundan sonraki amacını sorarlar o da bir değerlendirme yapar:

“Statükoculuk yerine hamlecilik ve devrimciliğin kabulü zaruridir. Türk halkının arzularının karşısında değil, bizzat halkın içinde olmak, halkla beraber çalışmak en lüzumlu unsurdur.”

10 Kasım’da yaptığı açıklama ise yeni bir Samsun içindir:

“Atatürk sağ olsa idi, bugünkü memleket gerçekleri karşısında tekrar Samsun’a ayak basar ve mücadeleye yeni baştan girişirdi. Biz de kendimizi Atatürk’e af ettiremezdik”

Atatürk’le İnönü arasındaki, Atatürkçülükle İnönücülük arasındaki ideolojik mücadele, ilk defa bu kadar net açıklanmıştır.

Aydemir, Atatürk’ün Altı Ok’u ile sahte Atatürkçü CHP’nin Altı Oku’nu karşılaştırır, ki günümüzde bile CHP aynı CHP’dir:

“CHP,  halen  iktidar  partisi,  vasıfları :

1- Şefinin huyunda yoğrulmuş Kinci

2- Mütegallibe kadrosu ile Benci

3- Umdelerini yerine getirmemekle İnkarcı

4- Türk toplumunu hor görmekle İstismarcı

5- Vaat ettiklerini yapmamakla Yalancı

6- Millet sevgisinden yoksun olduğu için Bölücü

CHP’nin yeni Altı Oku’nu bu şekilde tarif ettikten sonra CHP ile ilgili değerlendirmelere devam eder:

“Hiçbir zaman milletin reyi ile iktidara gelemez. Halk ekseriyetinin sevgisini kazanmamış bir siyasi teşekküldür.”

Türkiye’de 70 yıldır neden hep sağ iktidarlar kuruluyor diye soranlara işte devrimci cevap!

Aydemir  ve  Chavez

Talat Aydemir’in bu görüşleri, aslında yeni ve devrimci bir partinin kuruluşu için gerekçe olabilirdi ama o gün bu adım atılamadı.

Eğer o gün Aydemir bir parti kursa ve gerçek Atatürkçülüğü CHP’nin elinden alabilse idi, ülkemiz bugünkü durumuna gelmezdi.

Bu yönde bazı öneriler de olmuştu.

Ancak  Aydemir  şöyle  diyordu :

“1-  Bizler Türkiye’de ihtilalci olarak tanınıyoruz. İhtilalcilerin siyasi hayatta hele bir parti içinde şansları yoktur.

2-  Parti para ile kurulur, parti taraftar ister, CHP’den kimse bu yeni partiye iltifat etmez.”

Görüldüğü gibi o günkü siyasi partiler düzeni Aydemir’i partili mücadeleden uzak tutmuştur.

Aslında teşhislerinde büyük ölçüde doğruydu ama doğrunun diğer tarafı bu partinin, yani gerçek Atatürkçü partinin kurulmasının zorunluluğuydu.

Eğer Aydemir bu adımı atabilse idi, o dönemin Chavez’i olabilirdi.

Bugün bizlerin Ulusal Parti’yi kurarak giriştiğimiz adım, Aydemir’in atma imkanı olmayan 50 yıl gecikmiş bir adımdır.

Kağıttan   kule   CHP

Günümüzde bile CHP, İnönü’nün o gün bıraktığı CHP’dir.

Bunların Ordu’dan beklentileri vardır ve beklentileri yıkıldığında da “kağıttan kaplanmış” demektedirler.

Ama asıl gerçek CHP’nin bir iskambilden kule olduğudur.

Şimdi yapılması gereken o kuleye üflemek ve yıkmaktır!

CHP ve CHP zihniyeti yerle bir edilmeden, Türkiye’yi kurtarmanın imkanı yoktur.

Kaldı ki CHP’yi yıkmak, Ordu’yu da kurtarmak olacaktır. Ordu o zaman gerçekten partiler üstü ve bağımsız bir güç olarak “müdahil” olabilecektir.

Eğer bugün Ordu bu kadar sessizse, bunun sebebi Ordu içindeki CHP beklentilerinin bitmemiş olmasıdır.

Ordu CHP’nin oy alacağını sanarak beklemekte, CHP ise Ordu’nun müdahale ederek kendisini iktidar yapacağını sanarak beklemektedir.

Gerek CHP gerekse Ordu içindeki yanlış Atatürkçülük yıkılmadan, Samsun’a çıkma iradesi gösterilmeden bu ülke düzelemeyecektir…

Talat  Aydemir :  Dava  Uğrunda  Çoluk  Çocuk  Düşünülmez

Talat Aydemir bu yolda yeni bir ihtilal girişiminde bulundu. Aslında bu onun istediği şey değildi.

O yeniden Harp Okulu’nun başına geçerek, partiler üstü, gerçek Atatürkçü, bağımsız ve özgür Türk subaylarını yetiştirmek istiyordu. Eğer bu subaylar yetişse idi Türk Ordusu, diri ve devrimci bir güç olarak yerini muhafaza edebilirdi.

İnönü ve CHP buna engel olmak için ellerinden geleni yaparak onu yeni bir ihtilal girişimine adeta zorladılar. Çünkü Aydemir’in kimsenin kanına girmeyecek kadar insanlıkla yoğrulmuş biri olduğunu biliyorlardı.

21 Mayıs ihtilal gecesi sabaha karşı tutuklandı.

Polis  karakoluna  götürüldüğünde  sorguya  alındı :

“-Albayım,  harekatın  muvaffak  olmadığını  görünce  kaçmayı  ya  da  ecnebi  bir  sefarete  sığınmayı  düşünmediniz  mi ?

Hayır..!!!  Bir lider  hiçbir  zaman  kaçmaz,  sefaretlere  girmek  de  bana  yakışmaz.  Ben yaptığım işin ne olduğunu biliyorum.  Milletime  hesap  vermeye  hazırım.

– İntihar  etmeyi  düşünmediniz  mi ?

Okumaya devam edin ‘“Bizim başımız gitsin, yeter ki Türkiye kurtulsun..” diyerek kendini feda eden Talât Aydemir’in Ruhu Canlanıyor..!!! ALLAH’a şükürler olsun ki hırsız iktidar güruhun robokopu olmayan Türk askerlerimiz de varmış hâlâ — başarısız olsalar bile her Türk’ün kalbine umut aşıladılar..!!! Varsın dini imanı para olmuş ve bu çilekeş milletin parasını çalan hırsız dangalaklar “Milletin parasıyla millete silâh doğrultulmaz” diye pişkince zırvalasınlar..’

29
Haz
16

Yarının perşembesi bugünün çarşambasından bellidir, çünkü burası Türk Töresiyle Türklerin yönettiği “Türkiye” değildir artık, çünkü ülkemiz biz Türklerin elinden 70 yıldır herşeyiyle usul usul alındı… ARTIK HERKESE İŞ DÜŞÜYOR — PEK TABİİ Kİ BUNUN “BAŞ” ZAHMETİNİ ÜLKENİN NİMETLERİNİ EN ÇOK YİYENLER ÇEKECEK — HEMİ DE SİKE SİKE..!!! BİZ TÜRKLER artık kılıcı ele alıp ülkemize sahip çıkmaktan başka hiçbir çare yoktur..!!!

HEP  AYNI  TERANE

11
Şub
16

Memleketin ırzına geçilmiş ve millet pesperişanken kim siker başkaymakamın ossuruğunu, AMK..!!!

Ulan,   bu   videoları   paylaşmakla   iyi   miii,   kötü   mü   ettim,   bilemedim    AMK..!!!

Eğer   adamı   hapse   tıkarlarsa,   vicdan   azabından   ölürüm…

“Taklit   yüzünden   değil — 17  aralık   günü   bize   kumpas   kurdular,   tapelerdeki   ses  

bu   adamın   sesi,   paralelci   bu..”   derler,   şeytana   pabucu   ters   giydiren   yandaş  

medyanın   ahlâksız,   vicdansız,   akıl   ve   mantık   katili   demagoji   soysuzları..!!!

Bir   yandan   gülerken   bir   yandan   bize   bu   endişeyi   salan   karanlığa   sövdüm.

Bakarsın   yarın   bu   taklidi   yapan   tutuklanır,   müebbet   hapse   gönderilir,  

videoyu   paylaşanlar   da   gözaltına   alınır,   her   video   tek   tek   internetten   silinir.

Nihayetinde,   80  milyonluk   ülkede   14  sene   sonra   lâyıkıyla   “uzun   adam”   taklidi  

yapan   birini  çıkardık   ya,   ölsem   de   gam   yemem   artık.

Şimdi   bu   adam   derhal   “dünya   mirası”   sıfatı   adı   altında   korunmaya   alınmalı.

İleride   böyle   adamlar   lâzım   bize…

Şunu   da   kesinlikle   belirtmeliyim   ki,   kendilerini   gazoz   ağacı   kıymetine   bindiren,

sözüm   ona   mizah   “sanatçı”sı   STENDAP’çı   ve   ŞOVMEN   mi    movmen   mi  

her   ne   sikim    MEN   varsa,   alayı   korkak   yavşaktır…

Yukardaki   adamın   sol   taşşşaağının   tek   kılı   kadar   değerleri   yoktur..!!!

Çünkü   milletin   parasıyla   semiren   bu   yavşaklar,   milletimizi   sömüren   ve   tüm  

hayatımızı   karartan   zalime   karşı  bir   kez   olsun   halk   isyanının   kutsal   kılıcını

sallamadılar..!!!

Bu   ülkede   hariç   tüm   dünyada   mizah,   mevcut   zalim   iktidar   statükosuna   karşı  

alenî   ve   KARA  MİZAH   olarak   yapılır…

Gerçek   MİZAH ;   bizdeki   gibi   gereksiz   boş   konuları   STENDAP’layan   korkak  

götverenlerle   değil,   KODU   MU — OTURTTURAN   mizah   ustalarıyla   olur..!!!

Unutmayın   ki,   zalimin   sonu   ona   kızıldığı   zaman   değil — ona   gülünmeye  

başlandığı   zaman   gelir.

Ve   artık   siklenmez   olur…

Ottoman’ın   zam,   zulüm   ve   işkencesinden    bunalan   halkı   kontrol   altında   tutup  

düzenli   saraya   raporlayan   hafiyelerinin   birgün   padişaha :   “Müjde   Sultanım ,  

müjde — milletin   alayı   sokakta   göbek   atıyor..”   istihbaratını   verdiğinde   padişah  

korkudan   amı   götü   dağıtmış   ve   o   göt   korkusuyla   zindandaki   tüm   istibdad  

karşıtlarının   derhal   serbest   bırakılmasını   ve   de   zamların   kaldırılmasını  

emretmiştir…   

Okumaya devam edin ‘Memleketin ırzına geçilmiş ve millet pesperişanken kim siker başkaymakamın ossuruğunu, AMK..!!!’

24
Oca
16

Hem dışarda — hem içerde..!!! (Bitmek tükenmek bilmeyen altmışbeşyıllık zemherinin en acımasız soğuğunda üşüyen, kimi kimsesi kalmamış, aklı donmuş yalnız ve güzel ülkeme ithafen..)

hava   çelik   bir   ustura   gibi

dışarda   kar   yağıyor

zemherinin   en   acımasız   günleri

dışarda   kar   yağıyor
öyle   masallardaki   gibi   incecikten
ya   da   lapa   lapa   değil
döne   döne   buram   buram   dışarda   kar   yağıyor.
hava   ustura   gibi   soğuk
minicik   elleriyle   üşümüş   ayaklarını   ovuşturan   çocuk
geceleyin   araba   vapurunda   ürkek   gözlerle   biletçiyi   kolluyor
dışarda   kar   yağıyor.
morarmış   ellerini   ısıtmaya   yetmiyor   nefesi
kimi   kimsesi   gidecek   bir   yeri   yok
dışarda   kar   yağıyor
sırtında   paltosu   yok
ayağında  pabucu   yok
dışarda   kar  yağıyor
hava   soğuk   hava   soğuk
çok   soğuk   çok
gün   bir   çocuk   günü   olabilir
yılın   bir   çocuk   günü   olabilir
yıl   dünya   çocuk   yılı   olabilir
onun   bunlardan   haberi   yok
üşümüş,   acıkmış,
sıcacık   kocaman   bir   çörek   gibi   güneşi   düşlüyor
dışarda   kar   yağıyor.
sevilmemiş,   bilinmemiş,   unutulmuş
dışarda   kar   yağıyor.

24
Oca
16

Ondört yıldır ülkemi yiyip bitiren kara vebanın halkıma çektirdiği uğursuz günlerin acısıyla..!!!

09
Oca
16

Çiçekler ve gökdelenler…

çiçekler ve gökdelenler - cem yağcıoğlu

Tüm  fikirlerin  ve  geçmişten  bugüne  uzanan  ne  varsa;  tüm  gelişlerin  ve  tüm  gidişlerin  insanlığa  bıraktığı  yegâne  miras  çürümedir !..

Her  şeyi  yüzüne  gözüne  bulaştıran  insandır!.

cehalet  ve  medeniyet  aynı  oranda  büyümekte,  tüm  düşün  ve  inanç  temellerini  insanların  soysuz  menfaat  ilişkileri  belirlemekte  ve  en  masum  ‘insan’  bile,  çıkar  ilişkileri  peşinde  koşmakta  iken..

durup  düşünmek  değil,  sisteme  ayak  uydurma  peşindedir !.

Bütün  fikirler  ve  kutsal  idealler  satılıktır !.

bir  milletin  ‘yüzde  altmışı  aptal’  diyen  düşünce  alkışlanırken!.

ki  bu  bir  siyasi  ve  politik  ve  de  geride  kalan  yüzde kırkların  hegemonyasını  temsil  eder..

tüm  insanlığın  yüzde  doksanı  bencildir,  oysa..

ve  bu  cümlenin  hesabı  ve  kitabı  yoktur;  çünkü  siyasi  ve  politik  sonucu..

ve  aldıranı  yoktur !..

çünkü  altmışın  dışında  kalmak  ve  kırklanmak,  yerel  bir  hadisedir !.

alt  kattaki  komşundan  daha  iyi  olduğunu  düşündürür..

daha  akıllısındır !.

ve  daha  duyarlı..

ama  farkında  olmadığın  şudur,  alt  olduğu  için,  üstesindir;  alt-üst  ilişkisi  bu  yüzden  tüm  kurumların  temelidir  ve  bu  yüzden  ‘iyilik’  yapmak  ‘üst’ünlüğünü  perçinler..

mutlu  eder,  güzel  bir  uyku  çekmeni  sağlar  ve  gelinen  bu  ‘çürüme’den  senin  sorumlu  olmadığın  hissini  verir..

açıkçası,  iyiliği  kendine  yaparsın,  diğerinin  sadece  karnı  doyar,  o  da  bir  günlüğüne !.

ama  sen  onu  bir  asır  anlatırsın..

sen  onunla  bir  tarih  yazar,  onunla  avunursun…

Yani  diyeceğim  o  ki;  okul  bitmedi,  sınıflardayız  halen  ve  herkes  kendi  sınıfının  derdinde !.

okul  yanmış,  kimsenin  umurunda değil !..

ve  tekrar  diyeceğim  o  ki;  kendini  çok  akıllı  sanma,  çünkü  sen;  dini  aldın,  kendine  benzettin !.

fikirleri  aldın,  kendi  sığ  dünyana  sığdırdın..

odanı  çiçeklerle  süslerken,  bahçeyi  harabeye  çevirdin !.

dostların  doğaya  verdiğin  önemden  bahsetti,  inandın !.

oysa  onlar  müteahhitti,  şimdi  pencerenden  seyrettiğin  gök-delenleri,  onlar  dikti !.

ve   şimdi   odandaki   çiçekler   soldu..   geriye ne kaldı !.

hepimiz !.   gelinen   noktada   suçluyuz..

Okumaya devam edin ‘Çiçekler ve gökdelenler…’

08
Oca
16

Bırakma kardeşim.. Kendini de, davayı da — BIRAKMA..!!! ( Güzel Ülkemin iğrençlikler içinde çürümesine katlanamayan aklı hür, temiz vicdanlı insan evlâtlarına ithafen..)

Nihayetinde   senin   ve   benim   gibi   insanlara   ihtiyacı  olacak   elbet   bu   ülkenin…

Bir   gün   mutlaka   olacak..

O   zamana   kadar   bi   şekilde   hayatta   kalmalıyız…

Ülkemizde   olup   bitene    karşı   duyarsız   kalamayarak   çaresizlikten      ruhen   ve  

bedenen   sadece    yorulmadık — ülser   de   olduk,   kanserle   de   boğuştuk…

Etrafımzı   saran   vurdumduymaz   boşvermişliğin   içinde   boğuldukça   kalplerimizi  

isteyerek   ve   bilerek,   acımasızca,   daima   yüksek   ülkülerin   mengenesinde   ezdik

ve   damarlarımız   tıkanmadan   kalp   hastası   olduk..!!!

Bizler   “elimizi   taşın   altına   koymak”   gibi   iyi   niyetle   bi   nebze   kıyısından  

köşesinden   bulaştığmız   siyasetin   içindeki   şahsî   menfaat   çarkının   iğrençliğinden  

tiksinerek   vicdanımızın   sesini   susturamadık   ve   ahlâk   anlayışımızın   zindanında  

kendimizi   hapislerin   en   beterine — YALNIZLIĞA — mahkûm   ettik…    

Ve   neticede,   şu   kısacık   hayatımızda   bir   kez   olsun   günyüzü   görmedik…

Ama   olsun..!!!

Bu   ülke   halkının   iyiliği   için   didinip   durmuş   ve   herşeylerini   feda   etmiş,   sessiz  

sedasız   göçüp   giden   tanınmış   ve   isimsiz   nice   yüce   gönüllü   insanın   yanında  

bizim   esamemiz   bile   okunmaz..

Varsın   okunmasın — biz   safımızı   hep   doğruluk   ve   iyilikten   yana   tutalım  ki,

tertemiz   girelim,   inşallah,   kutsal   toprağımızın   koynuna…

Bu  dünyanın  kötülüğünü  biz  yaratmadık :


Bir   gün   mevsimler   mutlaka   yaz   olacak..!!!

 

 

 

 

 




İstatistikler

  • 2,114,338 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Eylül 2016
P S Ç P C C P
« Ağu    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

En fazla oylananlar