Kasım 2011 için arşiv

30
Kas
11

İyi ve Vicdanlı Bir Sendikacı Nasıl Davranmalı ?

Her işi yapanın iyisi de, kötüsü de; vicdanlısı da, vicdansızı da var. Sendikacılık da böyle.

Sendikanın görevi, üyesinin çıkarlarını korumak ve geliştirmektir.

Ancak bu görevi nasıl tanımladığınız, iyi bir sendikacı olup olmadığınıza bağlıdır.

Eğer size göre üyenizin çıkarı, yalnızca onun işyerindeki günlük sorunlarıyla sınırlıysa, iyi sendikacı olup olmadığınız tartışılır. Üyenin ustabaşıyla yaşadığı soruna çözüm bulabilirsiniz. Yemeklerin daha iyi olmasını sağlayabilirsiniz. Daha da ötesi, üyenin çocuğunun sünnet düğününe, üyenin veya çocuğunun düğününe, üyenin ve yakınlarının cenazesine gidebilirsiniz. Hatta gerekli durumlarda altın veya bilezik de takabilirsiniz. Üyeniz veya yakını hastalandığında tanıdık doktor bulabilirsiniz. “Hizmet sendikacılığı” diye bir anlayış geliştirip, üyenizin belirli dükkanlardan indirimli alışveriş yapmasını sağlar, üyelerinizin kullanabileceği ambulanslar aldırır, üyelerinizi hayat sigortası kapsamına alır, üyelerinizin tatil yapabilmesi için otel işletebilir, konut kooperatiflerinin kurulmasına öncülük edebilirsiniz. Hatta kamu kesimindeki üyelerinizin işyerinde rahat edebilmesini sağlayabilmek için çeşitli biçimlerde rüşvet verebilirsiniz. Ancak bütün bunlar sizi iyi sendikacı yapmak için yeterli değildir.

Üyeyle onun sorunlarının nedenlerini konuşuyor musunuz? Onu karar alma süreçlerine samimi olarak katmaya çalışıyor musunuz, sendika-içi demokrasiyi uyguluyor musunuz? Üyeler arasında dayanışmayı geliştiriyor musunuz? Yaşantınız ve mücadelenizle üyelere güven veriyor musunuz? Üyeleri örgütlü mücadeleye sokmak için çaba gösteriyor musunuz? Üyeler arasında etnik köken, siyasi görüş, inanç, meslek, v.b. konularda ayrımcılık yapmadan sınıf kimliğini öne çıkarmaya çalışıyor musunuz? Çalışma mevzuatını, Yargıtay kararlarını iyi izliyor musunuz? Elinizdeki mücadele araçlarını etkili bir biçimde kullanıyor musunuz?

İyi bir sendikacıyı tanımlarken sorulması gerekenler bunlar ve benzeri sorulardır.

Türk-İş genel kurulunun yaklaştığı günlerde galiba tartışılması gereken konuların başında bunlar geliyor.

İyi bir sendikacı, işyerindeki işçinin kısa vadeli çıkarını korumaya çalışırken, o işçinin uzun vadeli çıkarlarını ve işçi sınıfının genel çıkarlarını da dikkate alır.

Peki, vicdanlı mısınız?

Adını vermeyeceğim ünlü ve iş bitirici bir sendikacı bir keresinde, “ben sendikadan bir çaldıysam, sendikaya üç kazandırdım,” demişti.

Adam gerçekten iş bitiriciydi; birçok üyenin ve hatta genel olarak işçilerin sorunlarının çözümü konusunda iyi adımlar attığı da oldu; ancak hırsızdı; vicdansızdı; hırsızlığı bilindiği ve muhtemelen istihbarat örgütlerince belgelendiği için, hükümetlerin çizdiği sınırların dışına çıkamazdı.

Vicdanlı bir sendikacı nasıl olmalı?

Öncelikle hırsızlık yapmamalı; sendika olanaklarını kişisel çıkarları için kullanmamalı.

Alnı açık, kafası dik olmak isteyen vicdanlı bir sendikacı, devletten, işverenlerden, yabancılardan para almaz; bunlardan alınan paranın çeşitli biçimlerde fazlasıyla geri ödeneceğini bilir.

Vicdanlı bir sendikacı, ufak çıkarlar karşılığında sendikaya ve işçi sınıfına büyük zararlar verecek adımlardan kaçınır. Örneğin, hükümetle yapılan toplu sözleşme görüşmelerinde zam oranının 1 puan yukarı çekilmesi karşılığında hükümetin işçi sınıfına zarar verecek bir politikası karşısında susmayı kabullenmek, vicdansızlıktır.

Vicdanlı bir sendikacı, kendisine ödenen ücretin ve sağlanan olanakların karşılığını işçiye günün 24 saati hizmet ederek ödemeye çalışır.

Sendikalarda ilk kez 1972 yılında ODTÜ’de öğrenciyken çalışmaya başladım.

Sanıyorum şu anda görevde olan sendikacıların hemen hemen hepsinden daha kıdemliyim.

Sendika çalışanları arasında benden kıdemli bir-iki kişi kaldı.

Bunca yılın deneyimiyle bugün bir sendikacıya baktığımda, onu siyasal görüşüne veya söylediklerine göre değil, yukarıda sıraladığım ölçütlere göre değerlendirmeye çalışıyorum.

Okumaya devam edin ‘İyi ve Vicdanlı Bir Sendikacı Nasıl Davranmalı ?’

30
Kas
11

ABD BAŞKAN YARDıMCıSı “JOE BİDEN” RUM PATRİKHANESİ İÇİN DE GÖRÜŞMEYE GELİYOR

 

ABD Başkan Yardımcısı “Joe Biden”, 2 Aralık Cuma günü resmi görüşmelerde bulunmak üzere Türkiye’ye geliyor. Terör ağırlıklı bir program ile ülkemize gelecek olan Joe Biden’in şu konularda temaslarda bulunması bekleniyor:Terör ve terörle ilgili işbirliği, Kıbrıs, Arap baharı, Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi ve Ermenistan Hududu’nun ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması…İran Haber Ajansı Fars ise Joe Biden’in, Türkiye’yi Suriye’ye savaş açmaya ikna etmek için de geldiği iddiasında bulundu…Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin Türkiye tarafından kabul edilmesinden bir önceki “Megali İdea” adımının Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasının olduğunu defalarca yazdık. Görüyor ki bu gerçekleşecek ziyarette, Türkiye açısından çok önemli konu başlıkları arasında Rum Patrikhanesi de yer bulacak ve bu konuda bilinen ABD desteği yine tezahür edecek!

Yunanistan’ın boğuştuğu mali krize rağmen maddi yardımları aksatmadığını önceki makalelerimizde vurguladık. Ama manevi açıdan artık bu konuda eski baskıyı yapması mümkün değil. Eskiden olduğu gibi ABD tarafından Patrikhane’ye manevi desteğin ise önümüzdeki dönemde artarak devam edeceği anlaşılıyor. Bu destekte, çoktandır bilinen ama nedense arka planda kalmayı yeğleyen ABD’li paramasonik “Archon(Order of Saint Andrew The Apostle Archon of The Ecumenical Patriarchate) topluluğu ise artık açıkça öne çıktı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un da son Türkiye ziyaretinde yaptığı gibi ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in de yapacağı üst düzey temaslarda Rum Patrikhanesi’ne “Ekümenik” sıfat verilmesi ve “Heybeliada Ruhban Okulu”nun açılması için bastıracağı aşikâr anlaşılmaktadır.

Bu arada Archonlar ABD Senatosu’nda, 89 Senatör ve 291 Kongre üyesinin ortak imzalarıyla Rum Patrikhanesi lehine “din özgürlüğü” kampanyası başlattılar. Her yıl eski bir Rum Patriği olan “Athenagoras” adıyla ihdas ettikleri “Athenagoras İnsan Hakları Ödülü”nü “Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri”ne verdiler. Bu ödülü ABD adına Yunan asıllı bir ABD subayı olan “Amiral James G. Stavridis” aldı.

Joe Biden’in Ulusal Güvenlik Danışmanı olan “Tony Blinken”, ABD Başkan Yardımcısının, 3 Aralık’ta da İstanbul’da düzenlenecek olan “Küresel Girişimcilik Zirvesi”ne katılarak bir konuşma yapacağını ve İstanbul’da Fener Rum Patriği Bartholomeos ile de bir araya geleceğini söyledi.

Takip ettiğimiz onlarca Patrikhane yandaşı web sitesinde bu ziyaret ile ilgili çok sayıda haber ve yorum bulunuyor.

ABD’nin Rum Patrikhanesi’ne desteği biliniyor ama son günlerde çok önemli sorunlar arasında Ekümenizm ve Ruhban Okulu da mutlaka araya sokuluyor ve sürekli olarak bu hususlarda Türkiye’den taviz koparmaya yönelik çalışmalar yapılıyor.

Görünüyor ki  ABD  Başkan  Yardımcısı  “Joe  Biden”  2  ve  3 Aralık’ta  bu  konulara  yönelik  olarak  da  çabalar,  söylemler  ortaya  koyacak.

Okumaya devam edin ‘ABD BAŞKAN YARDıMCıSı “JOE BİDEN” RUM PATRİKHANESİ İÇİN DE GÖRÜŞMEYE GELİYOR’

30
Kas
11

İki gün sonra son dakka !

Sayın başbakanımızın ameliyat olduğunu bizim anca iki gün sonra öğrendiğimiz ortaya çıktı sayın seyirciler…

*
Aslına bakarsanız, kurcalamaya niyetimiz olmadığı gibi, sorup soruşturmaya da asla niyetimiz yoktu. Ancak, bizzat Başbakanlık tarafından taaa iki gün önce ameliyat olduğu açıklanınca, taaa iki gün sonra öğrendiğimizi son dakka diye ortaya çıkarmamız gerektiği ortaya çıktı sayın seyirciler…
*
Takdir edersiniz ki, çevreye rahatsızlık vermemek için, hangi rahatsızlık sebebiyle ameliyat olduğunu da ilke olarak merak etmeme kararımız vardı. Burnumuzu sokmamayı hazmetmeye çalışırken, sindirim sistemi ameliyatı olduğu belirtilince, içimize sindi yani sayın seyirciler…
*
Bilinmesi gereken miktarda bilgi verildiğine göre, daha fazlasını araştırmanın elbette alemi yoktu. Gelin görün ki, başbakanlığa yakın televizyonlar Marmara Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde yapıldığını duyurunca, demek ki, araştırmacı ameliyatın İstanbul’da yapıldığı, en azından hastanenin adını vermemizde sakınca olmadığı anlaşıldı sayın seyirciler…
*
Resmi açıklamaya kelimesi kelimesine sadık kalarak, üniversitede ameliyat yapmaları yasaklanmasına rağmen, üniversitede ameliyat yapan profesörlerin kimler olduğunu bilmemize hiç gerek olmadığı gibi, laparoskopik yöntemle yapılmasına da hiç şaşmadık. Çünkü, alnını karışlarım, hangi çılgın neşter vuracakmış, şaşarım sayın seyirciler…
*
Kapıya iki metre boyunda, iki metre eninde iri kıyımları dikip, giriş-çıkışı yasaklamış bulunduklarına göre, ulusal güvenliğimiz açısından olmasa bile, kişisel güvenliğimiz açısından, hastanelik olmayıp, hastane önünden canlı yayın yapmamanın çok daha sağlıklı olacağını düşündük sayın seyirciler…
*
Netice itibariyle, sayın başbakanımızın istirahatinin ardından çalışmalarına başlayacağı, kamuoyuna saygıyla duyuruldu. Acil şifalar dileyip, kamuoyuna kaygıyla duyururuz sayın seyirciler...

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/iki-gun-sonra-son-dakka.html

30
Kas
11

Erdal SARıZEYBEK : “SÖZ VERDİK, ANADOLU’YU KARıŞ KARıŞ GEZİYORUZ…”

ERDAL  SARIZEYBEK   KONFERANSLARI   DEVAM  EDİYOR…
Hatay’dan  İskenderun’a,  Burdur’dan  Karamanlı’ya  ve  şimdi  Bodrum  ve  Didim’deyiz,  halkımıza  gidiyoruz..

03  Aralık   Cumartesi   SAAT – 19:00  DİDİM  TİCARET  ODASI
04  Aralık   Pazar   SAAT – 14:00  BODRUM  BELEDİYESİ  OASİS  NUROL  KÜLTÜR  MERKEZİ

Konferanslarımız  hepimiz  içindir,  açıktır  ve  tüm  halkımız  davetlidir.

Saygılarımla,

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.ilk-kursun.com/haber/88463

30
Kas
11

Bu zulüm artık sona ersin, Meclis seyirci kalmasın..!!!

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay “içeride” 1000 günü doldururken  “Biz  de  Ankara’da  zulümhanedeyiz”  diyen eşi Gülşah Balbay siyasetçilere  “Bu  zulüm  artık  sona  ersin,  Meclis  seyirci  kalmasın”  diye  sesleniyor.

Yıllardır basının önüne çıkmayan Gülşah Balbay, eşinin tutukluluğunun bininci gününde suskunluğunu bozdu.

Gülşah Balbay’a sorularımız ve yanıtları şöyle :

– Bininci  günde  neler  hissediyorsun,  neler  düşünüyorsun ?
– İnsan doğasının bir gün bile kaldıramayacağı, katlanamayacağı bir yerde eşim bininci gününü tamamladı. Savunmasını yaptı, savcının tüm tezleri çürütüldü, buna rağmen karar verilmedi ve 1000 gündür tutuklu. Silivri toplama kampında tek kişilik hücrede. Buna katlanmak, dayanabilmek mümkün değil. Eşim sekiz adıma bir adım hücrede. Tuvaleti, banyosu içinde, koşulları çok ağır. Havalandırmada da tek başına. Tecritte 275 gün deniyor, ama bu tecrit rakamı eksik. İlk gözaltına alındığında da 1.5 ay tek başına kaldı. Cezaevinde ayrıca ceza verdiler ona. Bir anne, eş olarak, ülkesini seven bir yurttaş olarak bu zulmün sona erdirilmesini istiyorum. Hukukun üstünlüğüne olan inancımı her şeye rağmen yitirmedim. İzmirli seçmenlerin seçtiği birinin 1000 gündür tutuklu kalmasına Meclis’in de seyirci kalmaması gerekir. Meclis’e görev düşüyor. İlgili yasa maddesindeki bir cümlelik değişiklik için neden hâlâ bekleniyor? Siyasilere sesleniyorum: Şikeyle ilgili yasa değişikliği 1 günde tamamlandı, 3 yıldır eşimin tutukluluğuyla ilgili bir adım atılmadı. Bu zulmün en kısa zamanda sona erdirilmesi Türkiye’nin yaşamış olduğu gergin havanın sona ermesi bakımından da çok olumlu olacaktır. İleri demokrasinin gerçekleşmesi için de büyük bir adım olacaktır.

– Başbakan  Yardımcısı  Arınç’ın  açıklamalarını  nasıl  karşılıyorsun ?
– Samimi bulmuyorum. Meclis’in çoğunluğu onlardayken hâlâ bir adım atmamış olmaları inandırıcılıklarını kaybettiriyor.

– Çocuklarla  birlikte  gittiğiniz  bir  görüş  gününü  anlatır  mısın ?
– Açık görüşlere üç kapıdan aranarak giriyoruz. Çocuklar da aranıyor ayakkabılarına kadar, ayakkabılarının içi aranıyor. Sonunda masalar, üzerinde saten örtüler, ortada plastik çiçekler olan bir salona giriyoruz. Bu salonda başımızda en az bir gardiyan bulunuyor. Oğlum bir oyuncak dahi sokamıyor. Beraber bir oyuncakla oyun imkânı yok. Araba sokmak falan yasak. Kızım kendi defterlerini götürmek, okulda yaşadıklarını, öğrendiklerini göstermek istiyor, yasak. Hiçbir şey paylaşamıyoruz. Bol bol birbirimize sarılıyoruz. Ayrı kaldığımız günlerin acısını gidermeye çalışıyoruz. Sevgi depoluyoruz. Bazen hiç konuşmadan birbirimize sarıldığımız zamanlar oluyor. Çocukların biri bir kolundan, diğeri bir omuzdun sarılıyor, babayı bırakmak istemiyorlar.

– En  zoru  ayrılış  anı  değil  mi ?
– En kötüsü ayrılırken, eşimi orada bırakırken oluyor. “Görüş bitti” diye gardiyan sesleniyor, oğlum Deniz “Zil çaldı, gitmelisin baba” diyor. Bazen de görüş sırasında ağlıyor. Babasının iki kolundan tutup, “kalk, hadi” deyip bizi çıkış kapısına götürüyor, çıkış kapısına kadar gidiyoruz. Mustafa, “Oğlum ben gelemeyeceğim, annen seni gezdirsin, gene getirsin” diyor. Oğlum donuk oluyor, kızım ağlıyor. Dönüş yolunda da çocukların ağzını bıçak açmıyor. En acısı ayrılırken, orada bir kere daha eşimi bırakmış olmanın verdiği yara…

– Balbay  milletvekili  seçildikten  sonra  tahliye  edilmeyince  ne hissettiniz ?
– Seçimlerden sonra eşimin çıkacağını ümit ediyorduk. O gelecek diye hazırlıklar yaptık evde, yemekler hazırlandı. Seçim gecesi bekledik, ikinci, üçüncü gün bekledik, bir haftayı geçince uzayacağını kabullendik. Çok büyük yıkım oldu. Özellikle kızım çok büyük hayal kırıklığına uğradı, çok etkilendi. Kızım, artık “Babam ne zaman dönecek” diye sormuyor. Bana inanmıyor, “bir hafta, iki hafta sonra, bayramda, yılbaşında…” diyorduk ve bugüne kadar çıkmadı. Yağmur artık inanmıyor. Bu beni çok yaralıyor.

– Bu  süreçte  iki  çocukla  çalışamadın  da…  Kendini  hiç  yalnız  hissettin  mi ?
– Daha önce hiç tanımadığım insanlardan inanılmaz sıcaklıklar gördüm, yalnızlığımı onlarla aştım. Sayın Kılıçdaroğlu kol kanat gerdi, CHP’liler hep yanımızda oldu. Cumhuriyet gazetesi yanımızda oldu. Ergenekon mağduru olarak iş bulmam çok zordu, çalışamadım. Çocuklarıma sarıldım. Çocuklarımla dimdik ayakta durmaya çalıştım. Onlara hem anne, hem baba olmaya çalıştım. Bu dönemi hasarsız atlatmaları için çaba gösterdim. Eninde sonunda babamız dönecek, sizleri sağlam, sağlıklı, iyi bulmalı, dedim.

– Mahpusta  yatacak  olanların  eşlerine  neler  öğütlersin ?
– Başları dik olsun, en şerefli günlerini yaşıyorlar. Çocuklarına şerefli bir soyad bırakıyor babaları. Tam bir cumhuriyet kadını olarak dik başlı olmalılar.

http://www.ilk-kursun.com/haber/88388

30
Kas
11

GEÇMİŞİNE VE GELECEĞİNE İHANET EDENLERDEN ATATÜRKÇÜ CHP’LİLER HESAP SORACAKTıR…

Yazıya  bu  kez  de  iyi  bir  haberle  başlayalım  dedim.

Her  zaman  karşıdevrim  haberleri  verecek  değiliz  ya…

“Kaset Olayı”nın arkasından Kemal Kılıçdaroğlu, CHP genel Başkanlığı koltuğuna oturdu.

Oturur oturmaz da Türkiye’nin başka sorunu kalmamış gibi, türban, özerklik ve cemaatler konusuna eğildi.

“Türban sorununu ancak ben çözerim…   Cemaatlere saygılıyım…   27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyorlar…   Askere “Cumhuriyeti kollama ve koruma” görevi veren TSK İç Hizmet Kanunun 35. Maddesinin kaldırılması gerekir…”   gibi  sözler  söylemesi  üzerine  o  tarihlerde  bu  görüşleri  eleştiren  4-5  makale  yazdım.

İçlerinden  bir  tanesi de  Kılıçdaroğlu’na  açık  mektup  biçimindeydi.

“Vay, sen misin bunları yazan…”   “CHP’yi zayıflatıyorsun…   Şimdi bunun sırası mı?   Kılıçdaroğlu iyi adamdır…”
gibilerinden yüzlerce ileti ve telefon aldım o sıralar.

İLK KURŞUN’DA yayınlanan “Ey CHP’liler, Ey CHP Milletvekilleri, Partinize ve Ata’nıza Sahip Çıkın…”   makalemden sonra gönderilen iletiler arasında ise bir tek suçlama yok.

Tam tersine, özellikle, benimle aynı görüşleri paylaştıklarını ve geçmişte de haklı olduğumu bildiren yüzlerce ileti geldi.

Tümü de CHP tabanından ve bir zamanlar CHP’ye yönelttiğim eleştirilerden dolayı bana şiddetle karşı çıkan arkadaşlardı bunlar.

Elbette  sevindirici  bir  gelişme.

Ve bu gerçek gösteriyor ki CHP tabanı, Atatürk’e gönülden bağlı.

Ata’sından ve Cumhuriyetten asla vazgeçmez.

Yüce Atatürk’e sataşanları da asla affetmez. Günü geldiğinde mutlaka “ihanetlerin hesabını soracaktır.”

Kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır.

Yani  kimse“Tarihimizle yüzleşelim, hükümet Dersim arşivini açsın, yerlerinden yurtlarından edilenlere mallarını geri versin”  diyen ve Cumhuriyet dönemini suçlayan bir Genel Başkanı Atatürk’ün makamında görmek istemiyor.

Kimse, yedi düveli yenerek 1923 Devrimini yapan ve yeryüzünde emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını başlatan, tüm dünyanın saydığı bir yüce liderin dönemiyle hesaplaşmaya kalkan bir Genel Başkanı Atatürk’ün partisinde görmek istemiyor.

Dersimli ağaların, şeyhlerin İngiliz emperyalizmi desteğinde Türkiye Cumhuriyetine yaptığı saldırıları halktan gizleyeceksin, ama Türkiye Cumhuriyetinin AKP tarafından adım adım şeriata ve emperyalizme teslim edilmesi karşısında dut yemiş bülbüle döneceksin, üstüne üstlük bir de onunla “Bölünme Anayasası” yapacaksın, sonra da çıkıp “ben solcuyum, ben aydınım, ben insan hakları savunucusuyum” diye hindiler gibi kabaracaksın…

NATO’ya, CENTO’ya, ABD’ye, AB’ye gönülden bağlı, Küresel Emperyalizm ve onun ideolojisi neoliberalizme kul köle olmuş; Şeriatçı, ırkçı, Ortaçağ kurumları ile kol kola girmiş bir solcunun halkı kurtuluşa götürdüğü nerede görülmüştür?

Emperyalizme ve onun yerli ortakları ağalığa, beyliğe, tarikatçılığa, şeriatçılığa, yani Ortaçağ kalıntılarına karşı mücadele vermeden demokrasinin önünün açmak mümkün müdür?

İşte Dersim İsyanında Cumhuriyet Hükümeti bunu yapmıştır. Yani eşkıyalar ve ağalar tarafından soyulan, sömürülen köle gibi kullanılan marabaların, köylülerin, emekçilerin hakkını koruyarak, demokrasinin ve çağdaş devletin önünü açmıştır.

Tıpkı 1789 Fransız Devrimi, 1917 Rus devrimi, Çin devrimi, Küba devrimi, Venezüella, devrimleri gibi…

“Kanlı oldu, çok insan öldürüldü” diye şimdi bu devrimlerden de hesap mı sormamız gerekiyor?

Peki, iktidar ile muhalefet bu kadar çok insan hakları aşığı da neden Maraş Katliamlarının, Sivas Katliamlarının katillerini araştırmıyor ?

Neden bu konuda en ufak bir çaba göstermiyor ?

Sizin demokrasi anlayışınız sadece Dersim’le mi sınırlıdır ?  

Yoksa hedefiniz  “Üzüm  yemek  değil,  bağcıyı  dövmek”  midir ?

Bu  mudur  sizin  ileri  demokrasiniz ?

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/88352

30
Kas
11

Cinnete doğru…

2011 yılının sonuna doğru Türkiye’nin sorunları ağırlaşıyor…
Suriye  ile  çok  ciddi  savaş  riski  var.
Suriye  füzelerinin  Türkiye’ye  yönlendirildiği  söyleniyor.

İran’a  İsrail’in  askerî  müdahale  ihtimali  artıyor.
Iran  füze  birlikleri  komutanı  çatışma  halinde  ilk  hedefin  Türkiye’deki  füze  radarı  olacağını  söylüyor.
PKK  terörü  sürüyor.
Van  depreminin  yaraları  sarılamadı,  beklenen  İstanbul  depremi  için  önlem  alınmıyor.
Avrupa’daki  ekonomik  krizin  Türkiye’yi  etkilemesi  an  meselesi.
Avrupa  Birliği  ile  üyelik  müzakereleri  donma  noktasında,  bir  buçuk  yıldır  tek  bir  müzakere  başlığı  açılamıyor.
Fitch  Türkiye’nin  notunu  olumludan  durağana  indirdi.
Hapisteki  gazeteci  sayısında  dünyada  birinciyiz.
Seçilmiş  sekiz  milletvekilinin  tutukluluğu  devam  ediyor.
Generallerin  sahte  kanıtla  tutuklandığına  ilişkin  bilirkişi  raporları  manşetlerde.
600  öğrenci  demokratik  haklarını  kullanıp  iktidarı  protesto  ettikleri  için  hapiste…
Avrupa  İnsan  Hakları  Mahkemesi’nin  en  çok  mahkûmiyet  kararı  verdiği  ülke  Türkiye.
Basın  ağır  baskı  altında.
Böyle bir ortamda iktidarın öncelikli gündemi Dersim’i bahane ederek Cumhuriyet tarihiyle kavga etme…
Ana muhalefet de bu tarih tartışmalarına aktif olarak katılıyor ve Cumhurbaşkanı’nın özür dilemesini istiyor.
Akil  insanlar  soruyor:
Acaba  bir  akıl tutulması  dönemine  mi  girdik ?

Balyoz  kanıtları
Üçüncü Balyoz iddianamesi İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi… İddianamede, 64’ü tutuklu 143 sanığın 15 ila 20 yıl arasında hapisle cezalandırılması isteniyor.
Sanıklar arasında Koramiral Deniz Cora, Korgeneraller Korcan Pulatsü, Ziya Güler, Rıdvan Ulugüler ve Abdullah Can Erenoğlu, Tuğgeneral Kubilay Baloğlu, Tümamiral Mücahit Şişlioğlu, emekli Korgeneral Rasim Arslan, Havelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman gibi isimler bulunuyor…
Sanıkların “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs” suçunu işledikleri iddia ediliyor…
Bu dava, emekli Albay Hakan Büyük’ün Eskişehir’deki evinde bulunan flash bellek içindeki kayıtlara dayanılarak açıldı…
Hakan Büyük baştan beri flaş belleğin kendisine ait olmadığını, evine başkaları tarafından yerleştirildiğini iddia ediyor.
Bu arada sözü geçen flash bellek Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde incelettirildi… Prof. Ufuk Çağlayan tarafından hazırlanan ve geçen hafta sonunda açıklanan teknik mütalaa raporuna göre dijital belgeler üzerinde oynama vardır.
Örneğin 19 Nisan 2007 tarihinde oluşturulan jpg dosyası içinde 12 şubat 2008 tarihli bir yazı ile 12.05.2009 tarihli bir gazetenin kupürü görünmektedir. Böylece dijital belgenin en erken 2009 yılında hazırlandığı ancak 2007 tarihli gösterildiği anlaşılmaktadır.
Dijital verilerde benzer başka tuhaflıklar da mevcut…
Bu durumda mahkemenin sahte belge iddiasını ele alması, kendi yönünden bilirkişi incelemesi yaptırarak eğer iddia gerçekse derhal sahte belge hazırlayanların peşine düşmesi gerekir. Kamu vicdanı bunu gerektirir…

Okumaya devam edin ‘Cinnete doğru…’

30
Kas
11

ÜLKEMİZİ DİNGONUN AHıRıNA ÇEVİREN HAŞMETLÜ “DEVLET”LÜLERİMİZ , HİÇBİR BEDEL ÖDEMEDEN “GEMİ”Yİ TERK EDECEK Mİ..?!!!

Taner YENER – Murat DELİKLİTAŞ –  Uğur CAN / İSTANBUL,  (DHA)
İstanbul’un en önemli turistik bölgelerinden Sultanahmet Meydanı’nda silahlı bir kişi etrafa ateş açtı. Olayda en az 3 kişinin yaralandığı öğrenildi. Polis çevrede geniş güvenlik önlemleri almış durumda. Peşpeşe silah sesleri duyuldu.

Sultanahmet’te Topkapı Sarayı önüne gelen bir kişi etrafa ateş açtı, ilk belirlemelere göre, 2 kişi yaralandı. Kimliği henüz belirlenemeyen saldırgan saat 10.00 sıralarında Topkapı Sarayı’nın dış kapısı önüne geldi.

Sırt çantalı saldırgan pompalı tüfeğiyle saray kapısında nöbet tutan askerin G3 piyade tüfeğini aldı. “Allahüekber” diyerek çevreye rastgele ateş eden Suriyeli, bir asker, güvenlik görevlisi Mehmet Balıca ile çevredeki bir kişiyi yaraladı. Polis ekipleri, eylemciyi yakalamak için çevreyi boşalttı, geniş güvenlik önlemleri aldı. Gergin bekleyiş sırasında saldırgan, çevreye zaman zaman ateş etti. Görgü tanıklarınca, saldırganın Suriyeli olduğu ifade ediliyor. Olay yerine çok sayıda ambulans sevkedildi.

Görgü tanıklarınca, saldırganın Suriyeli olduğu ifade ediliyor. Olay yerine çok sayıda ambulans sevkedildi.

30
Kas
11

Tanilli’ye Başsağlığı

Can  Yücel    —    Tanilli’ye  Başsağlığı

Kulağım   sende   Server
Nasıl beklediysem doğacak çocuğumun haykırışını
Senin  sağlık  haberini  de  öyle  bekliyorum
Sanki  bir  tel  gerilmiş  aramıza,  bir  saz
…En  püften  bir  işaret  kıprar  kıpramaz
Ötmeye  başlıyor  nabzımın  kızıl  seçesi
Şakaklarımda…

Geçerken  gördüm  demin  Küçüksu’yun  ordan
Mezarlığın  orda  bir  erguvan  açmış
Senin  resmin  tıpkı,  çıktı  ya  gazetelerde
Ak  sedyenin  içinden  koşturuyorsun  baharı
Kana  kana  kanayarak  ölüme  karşı.

Bu  toprak  varya  can  verdiğin  senin,
Bu  toprağa  düşman  baltalarla  budanarak
Üstüne  yığıldığın  toprak  varya  hani
O  toprak  işte  seni  ayağa  kaldıracak…
Onun  için  sıkı  dur,  kardeşim,  sık  dişini
Ve  ateşten  ölüp  ölüp  dirilen  semendercesine
1 Mayıs’ta  Taksim’e  yetişmeye  bak
Taksm’de  birleşmeyle  birleşmeye!
BEKLİYORUZ  HAA,   GECİKMECE  YOK !


29
Kas
11

CUMHURİYETİMİZİN BAŞı SAĞOLSUN..!!!

Server  Tanilli’yi  yitirdik

Silahlı  saldırı  sonucu  1978  yılında  felç  olan  sosyoloji,  siyaset  bilimi  ve  anayasa  hukuku  uzmanı,  Cumhuriyet  gazetesi  yazarı  Prof. Dr.  Server  Tanilli  Göztepe’deki  evinde  yaşamını  yitirdi.

Cumhuriyet

İstanbul – Prof. Dr. Server Tanilli, geçtiğimiz aylarda İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi’nde tedavi görmüş, vücudunda enfeksiyon ve ateşlenmelere bağlı olarak yaralar nedeniyle “greft (yamalama)” ameliyatı geçirmişti.

Prof. Dr. Tanilli için ilk tören Perşembe günü saat 10.00’da Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki merkez binasında düzenlenecek. Tanilli, Karacaahmet Şakirin camisinde kılınacak öğle namazının ardından Karacaahmet mezarlığında defnedilecek.

Kılıçdaroğlu :  Aydınlanmanın  hocasını  kaybettik

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Server Tanilli’nin vefatına ilişkin Uygarlığın, demokrasinin, devrimin, hukukun ve aydınlanmanın hocasını kaydettik” dedi.

CHP’den yapılan açıklamaya göre, Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Dr. Server Tanilli’nin vefatı dolayısıyla Twitter’a yazdığı mesajda, “Uygarlığın, demokrasinin, devrimin, hukukun ve aydınlanmanın hocasını kaydettik. Kendisine rahmet ulusumuza başsağlığı diliyorum” dedi.

Türker :  Tanilli’nin  bıraktığı  eserler,  yeni  neslin  yolunu  aydınlatacak

DSP Genel Başkanı Masum Türker, Tanilli’nin bıraktığı eserlerin, yeni neslin yolunu aydınlatacağını, hem geçmişe hem de geleceğe ışık tutacağını belirtti.

Türker, Server Tanilli’nin vefatı dolayısıyla Cumhuriyet Gazetesine başsağlığı telgrafı gönderdi.

Masum  Türker,  telgrafta  şu  ifadelere  yer  verdi :
”Gazeteniz yazarlarından ve ülkemizin önemli aydınlarından Server Tanilli’yi kaybetmiş olmaktan büyük üzüntü duydum. Tanilli’nin bıraktığı eserler, yeni neslin yolunu aydınlatacak, hem geçmişe hem de geleceğe ışık tutacaktır. Kendisine rahmet, sizlere, ailesine, okurlarına ve milletimize başsağlığı ve sabır diliyorum.”

Prof. Dr.  Server  Tanilli   kimdir ?

Prof. Dr. Tanilli  1931  yılında  doğdu.

1980’den  önce  İstanbul  Üniversitesi  Hukuk  Fakültesi’nde  ders  veriyordu.

Prof. Dr. Tanilli,  7 Nisan  1978’de  uğradığı  silahlı  saldırı  sonucu  felç  geçirmiş  ve  sakat  kalmıştı.

Fransa’ya gidip uzun yıllar Strazburg Üniversitesi’nde çalışan Prof. Dr. Tanilli, 2000 yılında Türkiye’ye geri dönerek, Cumhuriyet gazetesindeki yazılarına başladı.

2006 yılında “Sertel Demokrasi Ödülü”ne layık görülen Tanilli, Silivri Cezaevi’nde bulunan milletvekili Mustafa Balbay’ın duruşmasına izleyici olarak katılmıştı.

Yaşadığı tüm sağlık sorunlarına karşın araştırmalarına ve yazılarına devam eden Prof. Tanilli, en son olarak Van depreminde yaşamını yitirenler için İstanbul Kongre Merkezi’nde çok sayıda sanatçının katılımıyla gerçekleştirilen “Türküler Van İçin” adlı yardım konserini de izlemişti.

Çok sayıda kitabı bulunan Tanilli’nin bazı eserleri ise şöyle: Uygarlık Tarihi, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Candide ya da İyimserlik, Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş, Değişimin Diyalektiği ve Devrim, Dünyayı Değiştiren On Yıl, Fransız Devriminden Portreler ve Din ve Politika.

http://cumhuriyet.com.tr/?hn=296648&kw=Server+Tanilli%27yi+yitirdik+

29 Kasım 2011
29
Kas
11

Bölücülük ve yöntemleri

Her yasadışı örgütün tek bir hedefi vardır ve yasadışı örgütler bu hedefleriyle isimlendirilirler. Ancak bu tek hedefe varmak için birçok yöntem kullanırlar. Terör; tek hedefi Türkiye’yi bölmek olan bu bölücü örgütün
kullandığı birçok yöntemden yalnızca bir tanesidir. Burada konunun daha iyi açıklanması için yukarıdaki şemayı inceleyebiliriz.

KCK operasyonları daha da geniş bir şekilde ve bölücülüğe giden tüm yöntemlere karışmış olan her kişiye karşı ünvanı ve konumu ne olursa olsun devam etmeli ve uzun yıllardır çektiğimiz tüm acıların, kaybettiğimiz tüm şehitlerimizin öcü alınmalıdır ve tüm bunlar yapılırken de hedefi Türkiye’yi bölmek olan yasadışı bir örgütle hiçbir şekilde içinde “barış” geçen bir sözcükle konuşulmamalıdır.
Her fırsatta barıştan bahsedenlere de, ABD’nin eski başkanlarından Herbert Hoover’in 1946 yılında o dönemin başkanı Truman’a söylediği şu sözü
hatırlatalım: “Ya öç alacaksın ya da barış yapacaksın ama ikisini birden yapamazsın.”

Emperyalizmin   Türkiye’yi   bölme   projesi

1980 darbesinden önce Türkiye’de Abdullah Öcalan liderliğinde, tüm mevcudu on kişiyi geçmeyen yasadışı bir örgüt kuruldu. Kurulmasıyla beraber de Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde özellikle o dönemin önemli Kürtçü örgüt üyelerine karşı yoğun bir seri cinayet faaliyetine girdiler. Derken malum 1980 darbesi gerçekleşti. Darbeyle beraber, hepsi de yabancı istihbarat örgütleri tarafından aynı masalarda müşterek planlarla kurulmuş ve Türkiye içinde emperyalizmin en aşağılık ve utanmaz yandaşlığının mücadelesini veren tüm yasadışı sağ ve sol örgütlerle tüm sendikaların üzerine gidilip tamamen etkisiz hale getirildiği halde, nedense Abdullah Öcalan’ın lideri olduğu örgüte 1984 yılında gerçekleştirdikleri Eruh baskınına kadar hiçbir önemli müdahalede bulunulmamıştır.

Bu kısa girişi ve hatırlatmayı yaptıktan sonra PKK denen bu yasadış örgütü başka bir açıdan inceleyelim. Faaliyetleri neredeyse otuz yıla yaklaşan yasadışı bir örgütle devletin tüm imkanları kullanıldığı halde başa çıkılamıyor ve yasadışı örgüt içeride ve dışarıda devamlı taraftar ve sempati kazanıyorsa, bazı şartlandırmaları gözden geçirip yeni ve gerçekçi bir başka açıdan bakmamız gerekir.

PKK   “terör  örgütü”

Bir avuç yandaşının ve sempatizanının dışında PKK denilince bunu takip eden düşünce ve söylem hemen “terör örgütü”dür. “PKK terör örgütü” deyimi yıllarca bize her türlü dayatıldı ve tıpkı Pavlov’un şartlı refleks teorisi gibi PKK söylemini duyunca hemen “terör örgütü” ifadesini bilinçaltımıza kazındığı gibi kullandık.

Yandaşlarının dışında toplumun büyük bir çoğunluğunun “PKK terör örgütü” deyimine şartlandırılması aslında Tükiye’nin bölünmesi projesini tasarlayanların en önemli başarısıdır. Buradan başlayarak konuyu açalım. Bir kere şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki tüm yasadışı örgütlerin kesinlikle tek bir hedefi vardır. Bu değişmez gerçekten düşünürsek, PKK’ya ne dememiz gerekir? PKK bize dayatıldığı gibi, kafalarımızın ustalıkla şartlandırıldığı gibi bir terör örgütü müdür, yoksa Sevr Anlaşması’nı hiçbir zaman yırtıp çöpe atmayan, sadece uygun bir zamanın gelmesine ve şartların yaratılmasına kadar rafa kaldıran müttefiklerimizin yarattıkları bir bölücü örgüt müdür?

Şuna kesinlikle inanmalıyız ki PKK Türkiye’yi bölme projesidir ve örgütün tek bir hedefi vardır, bölünmeyi gerçekleştirmek. Bu açıdan ve gerçekten bakarsak PKK bir terör örgütü değildir, tek hedefi Türkiye’yi bölmek olan bölücü bir örgüttür.

Bölücülüğün  birçok  yöntemi  var

Burada haklı olarak şunu düşünebiliriz. Yani PKK’ya terör ya da bölücü örgüt demek bu kadar önemli midir? Evet, kesinlikle çok önemlidir. İki kelime arasındaki fark bütün bakış açımızı ve mücadele yöntemimizi değiştirecek kadar önemlidir. Bir benzetme yapacak olursak PKK’ya bölücü örgüt değil de “terör örgütü” demek akciğer kanseri olan bir hastaya verem teşhisi koyup, bu yönde tedavi edip iyileştirmeye çalışmak kadar faydasız ve tehlikeledir.

Şimdi şunu bilmeliyiz ki PKK tek ve asıl amacı Türkiye’yi bölmek olan bölücü bir örgüttür. Tabi ki burada şu düşünülebilir, o zaman bizim yıllardır yaşadığımız bu terör ve bu terör yüzünden çektiğimiz acılar, toprağa verdiğimiz binlerce şehidimiz nedir? Bunu açıklamaya çalışalım.

Bir kere tekrar edelim, her yasadışı örgütün tek bir hedefi vardır ve yasadışı örgütler bu hedefleriyle isimlendirilirler. Ancak bu tek hedefe varmak için birçok yöntem kullanırlar. Terör; tek hedefi Türkiye’yi bölmek olan bu bölücü örgütün kullandığı birçok yöntemden yalnızca bir tanesidir.

Buradan da anlaşılacağı gibi yasadışı örgütün kullandığı birçok yöntem içinden yalnızca terörü alıp örgütü de bir terör örgütü olarak isimlendirince, herbiri ayrı ayrı büyük tehlike teşkile eden diğer yöntemler toplumun dikkatinden kaçırılmış oluyor. Ayrıca bu örgütü “bölücü terör örgütü” olarak nitelendirmenin de sanki bölücülüğü gerçekleştirmekte yalnızca terör uyguluyor gibi toplum üzerinde yanıltıcı bir algılama yaratmış olur. Şuna kesinlikle inanmamız gerekir ki, PKK denilen bu bölücü örgüt yalnızca terör yöntemi kullanarak, bunca zaman gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında bugünkü gücüne kesinlikle ulaşamazdı.

Parlamentodaki onlarca milletvekiliyle, yüzün üzerindeki belediyesiyle, belediyelerin bulundukları bölgelerdeki barolar ve gazeteciler cemiyetleri başta olmak üzere sayısız sivil toplum örgütleriyle; ulusal basında yandaşlıklarını yapan onlarca basın mensubunun hergün televizyonlardaki yandaş söylemleri ve gazetelerdeki aynı yandaş yazılarıyla; örgütün bizzat kendisinin olan kanalı ve haber ajanslarıyla; yurt içinde ve dışında yıllık ciroları milyarlarca liraya ulaşmış ticari faaliyetleriyle, yurtdışında hiçbir başarıları, tanınmışlıkları dolayısıyla hiçbir kazancı olmayan tüm servetlerini Türk halkından kazanıp çağdaşlık, özgürlük, demokratlık maskesiyle bölücü örgüte yandaşlık yapan çapsız sanatçı kesimi destekleriyle; benzeri görülmemiş bir diplomasi skandalı olan ve bizzat sözde müttefikimiz olan devletlerin pekçok parlamenterinin açıkça destekleriyle, bir milletin en masum ve temiz kalması gereken kurumlarının başına gelmesi gereken eğitimcilerin dahi taraftar yetiştirmesi için kullanılmalarıyla ve daha birçok yöntemleriyle hergün büyüyüp bu boyutlara ulaşmış bir örgütü yalnızca terörle nitelemek acaba çok hafif ve gerçekçilikten uzak kalmıyor mu?

PKK’yla  topyekün  mücadele

Her türlü gayretle ve çok ince bir plan dahilinde her ortamda terör kınanacak ama diğer yöntemler demokrasinin gereği masumane ve olması gereken faaliyetler olarak halka kabullendirilmeye çalışılacak. Şurası açık bir gerçektir ki “terörden vazgeçilsin, silahlar bırakılsın, görüşelim” demek “bölünmenin şartlarını konuşalım” demekten başka bir şey değildir. Ayrıca şu da bir gerçektir ki, terör dışındaki tüm yöntemlerin içinde olanların faaliyetleri askerlerimize kurşun sıkan teröristlerin yaptığından daha farklı değildir. Hatta enaz o kurşun kadar tehlikelidir.

Son zamanlarda KCK’ya karşı yapılan operasyonlarla, PKK’nın diğer yöntemlerini uygulayan kesimi de geniş şekilde gözaltına alınıp tutuklanmaktadır. Ancak bu yapılanlara tepkiler de anında gelmeye başlamıştır. Son operasyonda tutuklanan malum profesör hanım ve yayıncıya karşı, hatta iktidarın içinden bile olmak üzere muhalefet, basın ve toplumun bir kesimi tarafından sahip çıkılmasını anlamak inanılır gibi değildir.

Bunca yıldır terörün her türlü mücadeleye rağmen devam etmesini fırsat bilip, bunun önüne yalnızca silah ve operasyon yapılarak geçilemeyeceğini iddia edip başka yollar denenmeli diye tam da bölünmenin gerçekleşmesine imkan sağlayacak soyut, ne olduğu başlıklarından başka içerik olarak anlaşılamayan çareler gösterenlere diyeceğimiz şudur ki, halkımızın çok geniş bir bölümü, her türlü süslü ve yaldızlı bu ifadelere inanmayacak kadar sağduyu sahibidir ve bu bölücülüğü sonlandırmanın yegane yolu da, somut bir şekilde ve açıkça bu yasadışı PKK bölücü örgütünün en az terör yöntemi kadar, diğer bütün yöntemleriyle de aynı kararlılıkta mücadeleye devam edebilmekten geçmektedir.

KCK  operasyonları

Neticede KCK operasyonları daha da geniş bir şekilde ve bölücülüğe giden tüm yöntemlere karışmış olan her kişiye karşı ünvanı ve konumu ne olursa olsun devam etmeli ve uzun yıllardır çektiğimiz tüm acıların, kaybettiğimiz tüm şehitlerimizin öcü alınmalıdır.

Ve tüm bunlar yapılırken de hedefi Türkiye’yi bölmek olan yasadışı bir örgütle hiçbir şekilde içinde “barış” geçen bir sözcükle konuşulmamalıdır.

Her  fırsatta  barıştan  bahsedenlere  de,  ABD’nin  eski  başkanlarından  Herbert  Hoover’in   1946  yılında  o  dönemin  başkanı  Truman’a  söylediği  şu  sözü  hatırlatalım :

“Ya   öç   alacaksın   ya   da   barış   yapacaksın  

ama   ikisini   birden   yapamazsın.”

Bülent  GÜRZEL

http://turksolu.org/344/gurzel344.htm

29
Kas
11

GEÇEN HAFTA DÜNYA’DA

Kaddafi, devriminden sonra 1973’te Time dergisine kapak oldu. Kapakta “Libya’nın güçlü adamı Kaddafi” yazıyordu. Saddam Hüseyin, Irak’ın
Kuveyt’i ABD’nin izniyle işgal etmesiyle başlayan Körfez Savaşı sırasında 1990 yılında Time dergisine kapak oldu. Başlıkta Irak’ın Kuveyt’e girişi
kastedilerek “Irak cephede!” anlamına gelecek bir başlık atılmıştı.
Ve Tayyip Erdoğan da Time’in Kasım 2011 sayısına “Erdoğan’ın yolu”
başlığıyla kapak oldu. Kaddafi’yi Libya’nın güçlü adamı
olarak kapak yapan Time, onun linç edilmesini de kapak yaptı.
Aynı şekilde Saddam da devrilince üzerine atılan bir çarpıyla Time’a kapak oldu.

Unutma  Tayyip,

onlar  da  kapak 

olmuştu..!!!

Tayyip Erdoğan geçtiğimiz hafta Time dergisine kapak oldu. Yandaşlarda bir sevinç bir sevinç sormayın…

Dünya çapında dört farklı baskısı olan Time’ın üç baskısına kapak olan Tayyip, “Yeni Osmanlı”, “yükselen güç”, “Ortadoğu’nun lideri” ve “Emperyal Türkiye” hezeyanlarıyla birlikte yandaşlarının aklını başından aldı.

Bobby Ghosh imzalı “Erdoğan’ın yolu” başlıklı incelemede Tayyip Erdoğan’dan “Türkiye’nin İslamcı kökenli lideri, demokratik, lâik ve Batı yanlısı ülkesini küresel bir güç merkezi yapmayı başardı.” şeklinde bahsediliyor.

Arap baharıyla birlikte yaptığı Libya ve Tunus ziyaretlerinden, İsrail karşıtlığından ve Obama’nın Ortadoğu politikalarına getirdiği eleştirilerinden bahseden yazıda, ayrıca Tayyip Erdoğan’ın “her şeye gücü yeten ordu” imajını yıktığından, başarılı bir ekonomik politika yürüttüğünden ve Arap baharının yaşandığı ülkelere örnek olduğundan da söz ediliyor. Erdoğan’ın İsrail karşıtlığının ve zaman zaman AB ülkelerini hedef alan çıkışlarının yanısıra Obama’nın özellikle Filistin konusunda gündeme gelen Ortadoğu politikasına yönelik eleştirisi de derginin incelemesinde yerini almış. Genel olarak Erdoğan’ın “Batılı duruş”unu devam ettirdiğinin altı çizilirken Obama’nın Tayyip’e yönelik “muhteşem liderlik” övgüsünden de özellikle bahsediliyor.

Gerçekten de Tayyip Erdoğan’ın Davos ve Mavi Marmara’yla başlayan değişimiyle birlikte II. Abdülhamit rolünü iyice oynamaya başlamasının ardından “Erdoğan’ın yolu”nun Time dergisinde incelenmesi oldukça manidar.

Yandaşlar, Time dergisine kapak olan Tayyip Erdoğan’ı büyük Türkiye’nin güçlü lideri olarak göredursunlar, onlara Time dergisine kapak olmuş birkaç ismi hatırlatalım.

Örneğin Kaddafi… 1969 Libya devriminden sonra Kaddafi “Libya’nın güçlü adamı” olarak Time dergisine kapak olmuştu.

Aynı şekilde Saddam Hüseyin, Kuveyt’in işgalinden birkaç gün sonra Time dergisine kapak oldu.

Irak’ın ABD’nin desteğiyle Kuveyt’e girişi kapak olmuştu dergiye.

Hüsnü Mübarek de Time dergisine kapak olmasa da, 2010 yılında Time 100 olarak adlındırılan dve derginin seçtiği dünyanın ilk 100’ü sıralamasına aday gösterilmişti.

Atlamadan geçmeyelim, Tayyip de ilk 100’e adaydı.

Gerek Kaddafi gerek Saddam Time dergisine yine kapak oldular. Kaddafi linç edildikten, Saddam da asıldıktan sonra üzerine bir çarpı atılarak…

Arap baharı denen süreç ABD’nin lider ve sınır değiştirme operasyonu olarak birbiri ardına lider değiştiriyor ve bunları dergisine kapak yapıyor.

Mübarek’in son kapağı nasıl olur bilinmez ama bugün kapak olan “Erdoğan’ın yolu”, yarınki “Erdoğan’ın sonu” kapağına gidişin başlangıcı olacaktır.

Unutma  Tayyip,  onlar  da  kapak  olmuştu !


Kürtler  öksüz  kaldı

Geçtiğimiz hafta Kütler annelerini yitirdiler. Emperyalist efendilerinin yardımlarıyla uydurdukları ve yazdıkları “Kürt tarihi” masalında atasız ve babasızlıklarını yok etmeye çalışan Kürtler bu kez annelerini yitirdiler.

Kürtlerin “annemiz” dediği Danielle Mitterrand, 1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa Cumhurbaşkanı olan Francois Mitterrand’ın eşiydi.

Paris’te 87 yaşında ölen Danielle Mitterrand, first lady olmasının yanında oldukça aktif bir siyasi kimliğe sahipti.

Bir Türk düşmanı olan Danielle Mitterrand, aynı zamanda “Kürtlerin annesi” sıfatını almaya hak kazanmış bir Kürt dostuydu.

Ölümünün ardından özellikle Avrupa’daki Kürt medya kuruluşları ve Kürt örgütleri başsağlığı mesajı yayınladılar.

BDP de dostları Mitterrand’ın vefatından dolayı duydukları üzüntüyü bir açıklamayla duyurdu.

“Dünya halklarının özgürlük ve demokrasi mücadelesi savunucusu Sayın Danielle Mitterrand’ın hayata veda etmesini büyük bir üzüntüyle öğrendik.

17 yaşından itibaren başta vatanı olmak üzere dünyanın hemen hemen her kıtasında yaşanan her türlü ırkçılığa ve despotizme karşı ezilenleri idealist bir ruhla destekleyen ve kendisini o ezilenlerin bir parçası olarak gören Mitterrand’ın hatırası Türkiye’deki Kürtler ve tüm ezilen kesimler tarafından şükranla anılacaktır. Bu vesileyle başta ailesi olmak üzere Fransız Halkı’na baş sağlığı dileriz.”

Mitterrand’ın Kürtlerle dostluğu özellikle Halepçe olayından sonra düzenlenen yardım kampanyalarıyla başladı.

Halepçe’yle ilgili olarak Türkiye’yi de suçlayan Mitterrand Türk düşmanlığını ortaya koyarken, bu tavrını son dönemlerde de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkarak yapıyordu.

Kuzey Irak’taki kukla Kürt devletini “ikinci vatanı” olarak niteleyen Danielle Mitterrand, Barzani ve Talabani’yle sürekli temas halindeydi.

PKK’lı teröristlerin Fransa’ya sığınması da eşinin cumhurbaşkanlığı döneminde ve onun sayesinde olmuştu.

Leyla Zana’ların tutukluyken en büyük destekçisi de yine “Kürtlerin annesi” Mitterrand’dı.

Görüldüğü gibi Danielle Mitterrand, kendisine Kürtler tarafından verilen “Kürtlerin annesi” sıfatını hak eden bir yaşam sürmüş.


Arap  Kışı

Mısır’da Mübarek devrilip yargılanmaya başladı ancak halk yine sokakta ve “devrim bizimdir” sloganıyla bu kez yönetimdeki Yüksek Askeri Konsey’i hedef alıyor.

Arap baharı denen ayaklanmanın Amerikancı bir operasyon olduğunun altını başından beridir çiziyoruz.

Ve görüyoruz ki Arap baharı çoktan Arap kışına döndü bile…

Başlarındaki “diktatörleri” deviren Libyalı, Mısırlı ve Tunuslular bugün daha demokrat bir Libya, Mısır ve Tunus’ta mı yaşıyor?

Arap baharının getirdiği Amerikan demokrasisinin en bariz örneğini bugün Mısır yaşıyor.

Şubat ayında “Mübarek istifa” sloganlarıyla inleyen Tahrir, bugünlerde yine kalabalık ve gürültülü…

Mübarek kafes ardında ve yeni hedef Yüksek Askeri Konsey.

Mısırlı muhaliflerle polis arasında yaşanan çatışmalarda araya giden ve muhalefetin alkışlarıyla yönetimi devralan Yüksek Askeri Konsey’in başkanı General Tantavi’nin resimleri tıpkı Mübarek’e yapılanlar gibi ayakkabıyla dövülüyor.

Bu kez “devrim bizimdir” diye ayaklananlar Askeri Konsey’in ülke yönetimini bırakmamasından şikayetçi.

İşte Arap baharının Mısır’a getirdiği demokrasinin manzarası… Yüksek Askeri Konsey ABD’den aldığı destekle Tahrir çatışmalarını izledi ve uygun zamanda aldığı icazetle Mısır’ın yönetimini ele geçirdi.

Başbakanlığa da kendisine yakın “sivil” bir ismi atadı.

Bugün  kimse  Askeri Konsey’in  yönetimi  ne zaman  sivillere  teslim  edeceğini  bilmiyor.

Tarih  önce  2012’ydi,  şimdi  2013 oldu.

Gazetemizin çıktığı gün Mısır’da genel seçimler yapılıyor olacak ancak insanlar seçimlerin bir şeyleri değiştireceğini düşünmüyor.

Mısırlı muhalif kesimin önemli bir üyesi de Müslüman Kardeşler. Müslüman Kardeşler de son günlerde şiddetlenen Tahrir’deki gösterilerde boy göstermeye başladı. Çünkü yapılacak seçimde kendilerinin kazanacağı bir başarıdan rahatsız olacak liberallerin Mısır ordusuyla anlaşma yaparak yönetimdeki olası Müslüman Kardeşler etkisini baştan kırma planları yaptıklarını düşünüyor.

Askeri  Konsey  seçimlerin  ertelenmediğini  duyurdu,  ancak  esas  kargaşanın  seçimlerden  sonra  yaşanacağı  gün  gibi  ortada.

Okumaya devam edin ‘GEÇEN HAFTA DÜNYA’DA’

29
Kas
11

Ben özür dilemiyorum..!!!

Tarih   23  Aralık  1930

23 Aralık sabahı Derviş Mehmet adında bir gerici, yobaz sürüsüyle birlikte ellerinde baltalar, bıçaklar ve hançerlerle birlikte Menemen’e girer.

Aslında 107 kişilik teşkilatı ile önceden planlıdır. Mehti olduğunu ve 70 bin kişilik halife ordusunun da yakında geleceğini bildirir.

Camiden  yeşil  bayrağı  alarak  halkı  isyana  çağırır..

Kendilerine  karşı  gelen  öğretmen  Kubilay’ı  öldürürler.

Ölmeden  önce  boğazına  geçirilmesi  için  Hayımoğlu  Jozef  adındaki  bir  Yahudi  esnaf  yağlı  urgan  getirir.   Ve  hep  birlikte  el  ele  vererek  Türk  Devriminin  yeni  öğretmenini  öldürürler.

Katlederler  Kubilay’ı…

Derviş Mehmet, Kubilay’ın başını kesip bir sırığa takar..

Bununla  da  yetinmez..

Kanını  içer..

Bu  elim  olay  karşısında  bütün  ülke  yasa  boğulur.

Atatürk   sinirlenir   ve   Balıkesir’den   seslenir :

“Gericilerin   varlığını   müsamaha   ile   karşılayanlar,  

Menemen’de   Kubilay’ın   başı   kesilirken   kayıtsızca  

seyretmeye   tahammül   edenlerle   ve   hatta  

alkışlamaya   cesaret   edenlerle   birdir.”

Olaya  derhal  müdahale edilir,   Derviş  Mehmet  ve  hempaları  ile  çatışmaya  girilir.

Derviş Mehmet adlı terörist çatışmada öldürülür.

Adamları ise çok geçmeden yakalanır..

Köylüler, Derviş Mehmet adlı teröristin adamlarına bir tokat gibi şu soruyu sorarlar :

“Biz Milli Mücadelede köyünüze geldiğimizde Yunan Menemen’i kan gölüne çevirmişti.

Ezan susmuştu..

Yunan askerleri süngülerine takılmış Türk çocuklarıyla eğlence yapmışlardı..

Ezan sesleri gitmiş, çan sesleri gelmişti..

O zaman bize katılmanızı istedik, “Menemene baskın yapalım” dedik..

Siz ise bize “Mehti çıkmadan düşmana kurşun atmayız” dediniz.

Ve gavur varken Menemeni basmadınız..

Şimdi Menemen’de gavur yok..

Çan sesleri yok..

Papazlar yok..

Çan sesleri yerine ezan sesleri geldi..

“Din elden gitti” diye naralar atarak Menemen’i neden şimdi bastınız?

Papazlar gidince mi din elden gidiyor?    Ve mehti   “çıkıyor”..

Bu  mehti  nasıl  bir  methi ?”

Bu soruların karşısında suskun kalan yobazlara yine aynı köylüler şu sözü söyleyerek son noktayı koyar:

“9 Eylülde İzmir’de biz düşmanı denize döktüğümüzü sanıyorduk..

Meğer düşman bu yobazlar yerlerine vekil bırakmışlar.

Korkarım ki, düşman ruhunu bu yobazlara yükleyip de gitmiştir.

Eğer bir gün bu yobazlar iktidar olursa, biliniz ki işimiz bitmiş olacaktır”

Ardından, sağ kalanlardan suçlu bulunan yobazlar Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan bir Mahkeme ile asılır..

Ancak bu sıradan bir olay değildir..

Olayın gerisinde ilginç detaylar vardır.

Olaydaki yobazlardan Giritli İbrahimoğlu İsmail, Giritli Alioğlu Hasan ve Mehmet Emin adındaki failler “Hüsnüyadis” ile kardeş çocuklarıdır.

Hüsnüyadis ise; Manisayı Yunanlılara teslim eden ve Türklerin katledilmesine neden olan Damat Ferit Hükümetinin Valisi Hüseyin Hüsnü’dür..

Hüseyin Hüsnü’nün daha çok Rumları ve işgalcileri kayırması nedeniyle Türkler ona “Hüsnüyadis” Lakabını takmışlardır..

Hüsnüyadis, Kurtuluş Savaşından sonra Yunanistan’a kaçmış ve Hristiyan olmuştur..

Kuzenleri ise Derviş Mehmet adlı teröristin ortaklarıdır.

Yunan işgalinde Manisa Valisi Hüseyin Hüsnü Yunan Komutana giderek şu sözlerle teşekkürlerini bildirmiştir..

“Bizi Milliyetçilerden kurtardığınız için teşekkür ederiz” Milliyetçiler dediği de Kuvayı Milliye askerleridir.

Aradan 80 yıl geçer.

Menemen’de o gün katillere o soruları soranların korkuları gerçekleşmiş gibidir..

“Korkarım  ki,  düşman  ruhunu  bu  yobazlara  yükleyip 

de  gitmiştir.

“Eğer bir gün bu yobazlar iktidar olursa, biliniz ki işimiz bitmiş olacaktır” diyen köylüler sanki haklı çıkmış gibidirler..

Çünkü  bir  söylenti  dolaşır  dillerde.

Okumaya devam edin ‘Ben özür dilemiyorum..!!!’

29
Kas
11

DERSİM’İN DERSİ

Ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, terör, hukuksuzluk, sivil darbe gibi büyük sorunlarla boğuşan ülkemiz, emperyalist güçlerin isteğiyle Suriye ve İran’ı vurmak için üs olarak seçilmiştir.

Bu çok ağır koşullar dururken, emperyalizmden beslenenler ülke gündemini değiştirmek için, Dersim konusunu ortaya sürmüşlerdir.

Dersim hakkında belge olarak ileri sürülen yanlı yayınlara sığınarak, soykırım yapıldığını haykıranlar, devletin özür dilemesi gerektiğini ortaya sürmektedirler.

Dersim isyanlarının başı olan Seyit Rıza ve isyancı takıma övgü düzüp, hiçbir zaman olmayan itibarlarının iade edilmesi için girişimler başlatılmıştır.

Dersim bölgesi, Tunceli Kanunu’nun çıktığı 25 Aralık 1935 tarihine kadar eşkıyaların cirit attığı, ağaların ve şeyhlerin korku saldığı, aşiret reislerinin egemenliği altında bir yerdi.

Geçim kaynakları son derece sınırlıydı, halk yoksuldu ve sağlık, eğitim, ulaşım gibi olanaklardan da yoksundu.

Hükümet idareye yeni bir düzen vermek için, öncelikle Tunceli’yi il yapar ve ardından yeni ilçeler kurar.

Bu bölgede kalıcı bir düzen sağlanması amacı ile okul, hastane, yol, köprü yapımı gibi bir dizi reform programı çerçevesinde yeni girişimler başlatır.

Yöre halkını sömürü düzeninden kurtararak, insanca bir yaşama kavuşturmayı hedefleyen hükümet, toprak reformunu gerçekleştirmeyi programa almıştır.

Tunceli Kanunu, bu yenileşme programının adıdır.

Tunceli Kanunu, ortada bir isyan olduğu için, bu isyanı bastırmak için çıkarılmamıştır.

Bölgeyi kalkındırmak, insanlara aş, iş, eğitim ve sağlık olanakları sunmak, böylece asayişsizlik ve isyan potansiyelini en aza indirmek için çıkarılmıştır.

Ancak aşiret reisleri alıştıkları eski düzenlerini sürdürmek istiyorlardı.

Köprüler, yollar, okullar yapılmaya başlanır başlanmaz, tepkiler de başlamıştı.

Seyit Rıza, aşiret reisleri, toprak ağaları ve yandaşları, devlete baş kaldırdılar.

Köprü, yol, okul, karakol yapılmasına ve yeni ilçeler kurulmasına karşı çıktılar.

Ellerindeki silahlara dokunulmasına izin vermediler ve vergileri pazarlık usulü vereceklerini bildirdiler.

Fransızlar, bu eşkıyalara silah ve para yardımı yaparak, bu isyanı kendi çıkarları için fırsat olarak değerlendirdiler.

Çünkü Fransa, Hatay’ı elinden kaçırmak istemiyordu.

Başbakanın “hikâyesi yürek burkucudur” dediği Seyit Rıza’nın İngiltere Dışişleri Bakanı’na yazdığı yalvaran mektup, tüm ihaneti açıklamaktadır.

Hükümet, isyan eden aşiret reislerini yola getirmek için araya elçiler koymuş ama bu eşkıyalar barışı reddetmişlerdir.

Tepkiler giderek eyleme dönüşmüş ve 21 Mart 1937 gecesinden itibaren telefon telleri kesilmiş, köprüler yakılıp yıkılmış, askeri karakollar basılmaya başlanmış, askeri birliklere aynı anda baskınlar düzenlenmiş, subay ve askerler şehit edilmiştir.

Yola, köprüye, okula ve her türlü yeniliğe direnen derebeyi Seyit Rıza, cumhuriyet rejimine karşı ayaklanmıştır.

Savaşta ve diplomaside büyük utkular kazanan genç cumhuriyetin kökleşmesi ve sağlamlaşması için özellikle devrimleri yaşama geçirmesi gerekiyordu.

Bu yüzden, devrimlerin önünü kesebilecek her türden ortaçağ artığının direncine hoşgörülü olmak olanaksızdı.

Dersim isyanını bastırmak için yapılan harekatlarda 1937 yılında yaklaşık üç yüz kişi, 1938 yılında ise yaklaşık üç bin kişi yaşamını yitirmiştir.

O tarihte Tunceli’nin nüfusu yaklaşık on beş bin kişiydi.

Bugün sahtekarlar, şeriatçılar, laik cumhuriyet ve Atatürk düşmanları utanmadan, yetmiş binden fazla insanın öldüğünü ve soykırım yapıldığını söylemektedirler.

Devletler, isyanları silahla bastırırlar; çiçekle karşılayarak bastırılan isyan görülmemiştir.

Cumhuriyet döneminde yapılan tüm isyanlar gerici harekettir, bölücü harekettir, cumhuriyete karşı yapılan başkaldırıdır.

Bunlardan Şeyh Sait ve Dersim isyanı, yabancı ajanların kendi çıkarları için tahrik ettikleri ayaklanmalardandır.

Dersim isyanı 1938 Eylül ayında tamamen bastırılmıştır.

Aralarında Seyit Rıza’nın da olduğu yedi kişi idam edilmiş, 37 kişi de ağır hapis cezası almıştır.

Dersim olaylarının sorumluluğunu İsmet İnönü ve Atatürk’ün üzerine atmak isteyenlerin niyeti, laik cumhuriyetle, Kemalizm’le hesaplaşmaktır.

Bu olaylar sırasında 25 Ekim 1937 ile 25 Ocak 1939 tarihleri arasında Başbakan Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı ise Fevzi Çakmak’tır.

Yandaş basın ve işbirlikçiler, AKP’nin dedesi Celal Bayar’ı, Dersim olaylarında görmezden gelmektedirler.

16 Ağustos 2010 tarihinde Tayyip Erdoğan; “vergi vermediler diye CHP ve onun başkanı İsmet İnönü, Dersim’de masum insanları bombalatarak katletmiştir” gibi ağır bir açıklamada bulunmuştu.

Tarihi bilmeden, gerçekleri öğrenmeden yapılan bu açıklamaları gaflet, dalalet ve hatta hıyanet olarak değerlendirmek mümkündür.

Dersim konusunda gerçekleri çarpıtarak sunanlara tepkinin çok sert olması gerekirken, birkaç politikacının, gazetecinin ve aydının dışında tepki verilmemiştir ve verilmemeye devam edilmektedir.

Üniversitelerimizin tarih bölümlerindeki ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüleri’ndeki sözüm ona unvanlı bilim insanlarınca açıklama yapılması gerekirdi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın çıkardığı “İç İsyanlar” adlı kitabı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tekrar gündeme alarak, gerekli açıklamalarda bulunması beklenirdi.

Laik cumhuriyet yok edilmeye çalışılırken ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk küçük düşürülmeye çalışılırken, toplumun tepkisizliğini anlamak olanaksızdır.

Bu  tepkisizlik,  ihanete  ortak  olmaktır.

Yapılan  bütün  isyanlara  ve  ihanetlere  karşın,  Tunceli  halkı  her  zaman  Atatürkçülüğün  yanında  olmuş  ve  Atatürk’ün  kurmuş  olduğu  partinin  arkasında  durmuştur.

Cumhuriyet  Halk  Partisi’ne   %80  oy  vererek,  destekleyen  başka  bir  ilimiz  yoktur.

Okumaya devam edin ‘DERSİM’İN DERSİ’

29
Kas
11

Balbay’ın Anne ve Babası Söyleşiye Katıldı

CHP’nin tutuklu İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ın annesi Melek Balbay ile babası Fevzi Balbay, oğullarının üç gün sonra Silivri’de 1000.gününü dolduracağını, bu kadar tutukluluğun işkenceye dönüştüğünü söylediler.

İlk Kurşun Gazetesi’nin Denizli’de düzenlediği ‘Demokrasi ve Hukuk’ konulu söyleşinin yemeğine katılan CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ın anne ve babası oğullarının tutukluluğu ile ilgili duygu dolu birer konuşma yaptı.

Anne Melek Balbay, bir anne olarak yüreğinin sızladığını belirterek, ”Oğlumu çok özledim. Cezaevinde yattığı hergün için içim alev alev yanıyor. Artık dayanamıyorum. Annesi olarak bir an önce çıkmasını bekliyorum” dedi

.Babası Fevzi Balbay da Mustafa’yı sevenlerin Türkiye’nin her bir köşesinden sahip çıktığını ifade ederek şöyle konuştu: ”Bu kadar tutukluluk işkence gibi. Suçu nedir? Suçu varsa cezasını vermeliler, yoksa da serbest bırakmalıdırlar. Mustafa serbest kaldığında kendisine gösterilen ilgi ve sevgiyi karşılıksız bırakmayacak, ülkeyi karış karış dolaşarak önce insan sonra milletvekili olarak vefa duygusunu gösterecektir.”

Kaynak :  İHA

http://www.adanzyehaber.com/haber/balbay-in-anne-ve-babasi-soylesiye-katildi-38836.html

29
Kas
11

DERSİM’İZ CHP

Cumhuriyet Halk Partisi, devlet kuran ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine her koşulda sahip çıkmasını beklediğimiz siyasi partimizden olarak hepimizde derin hayal kırıklıkları yaratmaya devam ediyor. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ismiyle bütünleşmiş CHP’nin son dönemlerde zikzaklar çizerek etkisiz bir muhalefet partisine dönüşmesi karşısında geniş halk kesimlerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşattığını gizlemek mümkün değildir. Peki, CHP’yi bir ana muhalefet partisi olarak umut olmaktan uzaklaştıran nedenler nelerdir? Bu yazımın konusu, CHP’nin umutsuz bir noktaya sürüklenmesinin nedenlerini araştırıp bu açmazlardan kurtulması için çıkış noktalarını yakalamaya çalışmak olacak.

CHP, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu liderliği ile sol için bir umut olma noktasına gelmişti. Ne var ki, bugün geldiğimiz noktada CHP, umut olmak bir yana, umutsuzluğu körükleyen bir süreç içine girmiştir. Bunun temel parametrelerini başlıklar halinde yazıp CHP için çıkış noktalarını bulmaya çalışalım.

CHP  İçin  Açmazlar

1. İktidar alternatifi olamaması

2. Ülke gündemini belirleyememesi

3. AKP’nin yarattığı gündem içinde hareket etmesi

4. Parti olarak bütüncül ses çıkaramaması

5. Anti-emperyalist bir söylem ve eylem geliştirememesi

6. Silik ve deneyimsiz kadroları ile TBMM’de etkisiz olması

7. Alternatif bir ekonomi gündemi bulunmaması

8. Yerel yönetimlerine yapılan saldırılara sessiz kalması

9. Devrimci bir parti olmaktan uzaklaşması

10. Büyük Kent merkezlerine sıkışmış, kasabalar ve büyük kent merkezleri dışındaki illerde etkisiz kalması

CHP’nin yukarıda başlıklar halinde sıraladığım açmazları ve yetersizlikleri, iktidar alternatifi olması ve geniş kitleler için umut olmaktan uzaklaşması sonucunu doğurmaktadır.

CHP, Türkiye için farklı bir ekonomik, siyasal ve toplumsal söylem geliştirerek iktidar alternatifi olma noktasına gelemiyor. İktidar alternatifi olamayan bir siyasi partinin seçimlere psikolojik olarak hazır duruma gelmesi de söz konusu olamıyor. Böyle olunca da seçimlere baştan kaybetmiş giren CHP, ana muhalefete oynayan bir noktada işe başlamış oluyor.

CHP’nin kendi gündemini ülke gündemi haline getirememesi, ıvır zıvır işlerle uğraşması, yalnızca yolsuzluk iddialarıyla sınırlı bir gündem peşinde koşması da ülke için iktidara hazır bir parti olma niteliği kazanamamasına yol açıyor. Geniş bir entelektüel destek tabanı bulunmasına karşın, bu üstünlüğünü harekete geçiremeyen CHP, AKP için bulunmaz bir fırsata dönüşmüş durumdadır.

AKP’nin yarattığı gündem içinde hareket etmesi de CHP açısından büyük bir talihsizliktir. Başta Dersim isyanı ve yeni Cumhuriyetin bu konudaki yaklaşımlarının sorgulanması konusu olmak üzere her dönemde AKP kalemşorlarının bir merkezden yarattığı gündemin peşinde koşuyor, TBMM merkezli bir siyaset yapma noktasında kitlelerle bütünleşmekten geri kalıyor.

CHP’nin parti olarak bütüncül ses çıkaramaması da gelecekte parti içi çekişmeler içine girip güç yitirmesi sürecine kapı aralıyor. Parti içinde enerjinin iktidar olmak için seferber edilmesi yerine, yakın zaman içinde Kurultaylar süreci içine girme eğilimi içinde bulunan bir muhalefet partisinin iktidar alternatifi görülmesi söz konusu olabilir mi? Bu durum, bir iktidar partisi için aranıp bulunamayacak bir fırsat değil midir?

CHP’yi genç ve eğitimli dinamik kitleler için umut noktasına taşıyacak en önemli unsur, anti-emperyalist bir bloğun merkezi durumuna gelmesi olacaktır. Ne var ki CHP, anti-emperyalist bir söylem ve eylem geliştiremiyor, bu konuda bir çaba içine girmemekte direniyor. Bir sol parti olarak bağımsızlıkçı, anti-emperyalist, küresel güçlere kafa tutan bir parti noktasına gelemediği için CHP, sisteme alternatif de olamıyor. Bu durum da geniş kitlelerin siyasetten soğuması ve seçimlerde sandık başına gitmemesi ya da CHP’ye oy vermemesi sonucunu doğuruyor.

Diğer yandan, silik ve deneyimsiz kadroları ile CHP, TBMM’de bile etkisiz muhalefet yapma noktasındadır. Geçmişle bağlantısını koparacak düzeyde eski kadroları etkisiz hale getiren CHP TBMM grubu, TBMM’de ekili bir muhalefet yapmaktan uzaklaşmıştır.

CHP’yi iktidara taşıyacak en önemli atılım, Türkiye için alternatif bir model olacak ekonomi gündemi yaratması olabilir. Sadece eleştiren, çözüm önerileri üretemeyen, sosyal demokrat nitelikte alternatif bir ekonomi modeli yaratamadığı için geniş kitleler için CHP, umut olmaktan uzaklaşmaktadır.

Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere CHP’li yerel yönetimlerine yapılan açık ve adaletsiz saldırılara sessiz kalınması, adeta bu saldırıların izlenmesi de CHP’nin etkisiz bir siyasi parti olarak görülmesine neden olmaktadır. Bu haliyle CHP, devrimci bir parti olmaktan uzaklaşmakta ve kitleleri peşinden sürükleme niteliğinden uzak görünmektedir.

Büyük kent merkezlerine sıkışmış, kasabalar ve büyük kent merkezleri dışında etkisiz kalmış bir CHP, Türkiye partisi olamamaktadır. Belirli bölgelerde varlık yokluk noktasında olan CHP, bu alanlarda atılım yapmak için herhangi bir ciddi çaba içinde de girmiyor. Ankara ve TBMM merkezli klasik politikalar izlemesi, bu açmazın kökleşmesine neden olmaktadır.

Bütün bu nedenlerle CHP, Türkiye için iktidar alternatifi olabilecek bir sosyal demokrat parti olmaktan uzaklaşmaktadır.

Çözüm ise devrimci, ekonomik alternatif sunan, büyük kent merkezleri dışına çıkmış, TBMM dışında siyaset yapma noktasına gelmiş, daha etkin, örgütlü, her yerde var olan bir muhalif siyasi partinin yaratılmasıdır.

Okumaya devam edin ‘DERSİM’İZ CHP’

29
Kas
11

Tayyip Bey’in önsözüyle Fatih’in bedduası..!!!

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, TBMM Bütçe Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını cevaplandırırken yabancılara mülk satışına ilişkin bir soru geldi..

Bayraktar, “Türkiye’nin menfaatleri korunmak suretiyle ve stratejik öneme haiz yerlerde satış yapmamak şartıyla ve bir ilçede en fazla o ilçenin yüzölçümünün yüzde 10’una varıncaya kadar… Daha bunlar netleşmedi bunları tartışacağız. Mutlaka ülke menfaatlerini korumak suretiyle biz yabancılara mülk satılmasını istiyoruz. CHP ve MHP’den de ‘milli menfaatlerini korumanız halinde biz de ondan yanayız’ diyen milletvekili arkadaşlarımız var” diye konuştu..

Bayraktar,  yabancılara  mülk  satışından  yana  olan  CHP  ve  MHP’li  milletvekillerinin  kimler  olduğunu  açıklasaydı  da  onlara  oy  verenlerin  haberi  olsaydı..

***

Yabancılara mülk satışında sizin ülke olarak belirli bir yaklaşımınız vardır ama bir de “alım” yapan ülkelerin stratejisini görmek gerekir. Bu stratejinin nasıl uygulandığını gösteren bir yazı var..
İngiltere’nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, “Türk Lokumu” başlıklı yorumda “Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?” sorusunu cevaplandırmaya çalışmıştı:
“Geçtiğimiz dört yıl içerisinde AB ve IMF’nin teşvik ettiği reformlar, Türkiye ekonomisinin AB’ye entegrasyonunu pekiştirdi. Bu da Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcıların, ekonomik dönüşümden en fazla faydalanan sektör olan bankacılık sektörüne girmelerini sağladı. Yabancı yatırımcılar AB sürecinde bir yavaşlama yaşansa bile Türkiye’nin genç nüfusunun, gelişmekte olan orta sınıfının ve yabancı yatırımlara açık olma tutumunun değişmeyeceğini ifade ediyorlar. Öte yandan yatırım bankaları İstanbul’da çok ciddi miktarlarda işlem yapıyor. Alım yönündeki sinyaller, AB sürecindeki duraklama kaynaklı satış sinyallerinden çok daha güçlü olacakmış gibi görünüyor.” (Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü bülteninden.)
Kısacası, ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, “Aman AB sürecini kesmeyin, ‘Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaaatine sığınan’ bir iktidar sayesinde bakın Türkiye’de ne kadar kârlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul’da lokum gibi alımlar yapıyoruz. Ellerindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın” diyordu.

***

Bir de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı iken Tayyip Erdoğan’ın önsöz yazdığı Süheyl Ünver’in İstanbul Risaleleri kitabında da yer alan bir “beddua” var:
“Fatih İstanbul’u alıp da Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi.
Sakalları uzamış, hali perişan bir keşişi kapatıldığı yerden bulup getirdiler, huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.
‘Niçin hapsedildin’ diye sordular? Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, remil attığını ve İstanbul’un Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin’in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti. ’Ve şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru imiş’ dedi. Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi:
-İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.
Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak ’İstanbul’da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar!’ diye beddua etti.”

Arslan  BULUT
Yeniçağ

29
Kas
11

APO’NUN POSTACıLARı..!!!

Terör örgütü PKK‘nın kent yapılanması olan KCK’ya yönelik operasyonlar bölücülerin ve entel geçinen bazı ahmakların tepkilerine yol açtı.
Oysa devletin yaptığı nefsi müdafadır. Her devlet kendisini koruma hakkına sahiptir.
Ülkeyi bölmek isteyenlere göz yuman bir devlet, devlet olmaktan çıkar!
KCK operasyonlarını aynen destekleyen Başbakan Erdoğan:
“Milli birliğimiz ve kardeşliğimiz için yapılan operasyonlarda, işte bakın, etrafa birçok şeyler dökülüyor…Nelerin nereden taşındıkları ortada… Bu ülkenin beraberliğini bozmanın gayreti içindeler. Böyle illegal bir yapılanmaya bir hukuk devletinin müsade etmesi düşünülebilir mi? Bu konuyla ilgili bizim bütün güvenlik güçlerimiz manen bir destek bekliyor. Beklerdim ki medya da desteği versin. Ama bazıları hala farklı havada dolaşıyorlar!” diyerek bir kısım yayın organını eleştiriyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Vekili Fikret Seçen de, bazı avukatların Öcalan ile yaptıkları görüşmeleri talimat olarak örgütün dağ kadrosuna ulaştırdıkları belirtiyor.

İstanbul başta olmak üzere 16 ilde gözaltına alınan 46 kişiden 42′si avukat… Bunların görevlerini kötüye kullanarak avukatlık değil, Teröristbaşı Abdullah Öcalan‘a postacılık yaptığı anlaşılıyor.
KCK operasyonları devletin kendisini savunma harekatlarıdır.

Ülkemizin bütünlüğü konusunda tüm ulusun birlik ve beraberlik içinde olması gerekir.

Okumaya devam edin ‘APO’NUN POSTACıLARı..!!!’

29
Kas
11

AKP’nin Suriye provokasyonunda savaşa doğru

Tayyip ve onu destekleyen emperyalist güçler Türk kamuoyunu Suriye’ye müdahaleye ikna etmenin en önemli ayağının Suriye’yi PKK destekçisi ilan etmek olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu nedenle 1999’da Apo’nun yakalanmasından önceki süreç ısıtılarak Türk insanının önüne getiriliyor. KCK operasyonunda ele geçen
belgeler arasında Apo’nun Esad’a yazdığı bir mektubun bulunduğu iddia ediliyor. Mektubun gerçekliği bile tartışmalı. Esad’ın bir yanıt verip vermediğine dairse
hiçbir bilgi yok.

Ergenekon  tertibinden,

Suriye  tertibine  AKP  faşizmi

AKP’nin, tüm klasik faşist strateji ve taktikleri uygulayarak ilerlediğini yıllardır TÜRKSOLU’nda yazarız.

Fakat bu tespitimiz bu faşizmin muhatabı olan kesimler de içinde olmak üzere bugüne kadar genellikle kimse tarafından anlaşılamadı.

Şu son günlerde Türkiye’nin AKP tarafından Suriye’ye müdahalenin eşiğine getirilmesini yaşıyoruz.

Artık bir sonraki adımın Türk askerinin AKP tarafından Suriye’ye Beşar Esad’ı devirmek için sürülmesi olduğunun herkes farkında.

Fakat bu süreç nereden gelir nereye gider, AKP’nin amacı nedir ve bu amaçlara ulaşması mümkün müdür sorularının cevabını verebilmemiz için AKP’nin faşist yönteminin ve stratejisinin iyice anlaşılması gereklidir.

AKP’nin bugün Suriye’ye müdahale zeminini hazırlamak için kullandığı temel yöntem tertip ve provokasyondur.

Fakat herkes hatırlayacaktır ki bu yöntem AKP açısından yeni keşfedilmiş bir şey değildir.

AKP, Ergenekon tertibini başlattığında olayın hem Türkiye’nin ulusal muhalefet kesimlerini susturma boyutunu hem de en az bunun kadar önemli olan Orduyu susturma ve hizaya getirme boyutunu tespit etmiştik.

Ergenekon ve benzeri operasyonlar sonucunda açılmış davaların hiçbiri henüz sonuçlanmış değil. Fakat bu operasyonlarla AKP’nin almak istediği sonuçlar mükemmel bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor.

Özellikle Ordu açısından durumu değerlendirdiğimizde şunu netlikle tespit etmeliyiz ki 1991’de Özal’ın Türk askerini ABD çıkarları için Irak’a sürmesine direnen Necip Torumtay çizgisinden geriye bugün pek bir şey bırakılmamıştır.

Yani artık Tayyip ve AKP, Orduya “Suriye’ye!” emrini verdiği anda bunun Türk milletinin çıkarları açısından yanlış olduğunu görecek ve buna engel olabilecek bir inisiyatif yoktur.

Ülke içindeki tertipleriyle Türkiye’de faşist egemenliğini pekiştiren AKP şimdi de faşizmin diğer gereğini, yani faşizmin ithalini uygulama aşamasına geçmiş durumda.

Sözde Osmanlı’yı diriltmek adına AKP’nin ve Tayyip’in yaptığı tek şey mutlak egemenliklerini yayma çabasıdır.

Suriye’ye  müdahaleyi  hazırlayan  provokasyonlar

AKP’nin, egemenliğini Türkiye dışına da taşırma çabası tertipler ve provokasyonlar silsilesini Suriye’ye taşıdı.

Suriye’de iki haftadır öyle şeyler oluyor ki Türkiye’nin tüm gündemini bunlar işgal ediyor, Türk milletinde Suriye’ye ve Esad yönetimine karşı bir tepki yaratılıyor.

Geçen hafta yaşanan Türk bayrağı ve Atatürk posteri yakılması olaylarının ardından bu sefer de Türkiye’ye dönen Türk hacıların aracına silahlı saldırı gerçekleşti.

Bunun ardından Tayyip’in o sert açıklamaları geldi:

“Temsilciliklerimize, bayrağımıza saldıranları, topraklarından transit geçiş yapan hacılarımıza karşı hunharca saldıranları bul, yargıya teslim et. Daha fazla kan dökmeden, ülkenin selameti açısından o koltuktan çekil. Kardeş Suriye halkıyla dayanışmamızı devam ettireceğiz”.

Geçtiğimiz hafta provokasyonlar başladığında, Suriye’nin bu kadar tecrit bir durumdayken AKP’nin müdahalesine zemin hazırlayacak, Türk kamuoyunu kendi aleyhine çevirecek bu adımları atması için deli olması gerektiğini, olayların açık bir şekilde provokasyon koktuğunu belirtmiştik.

Nitekim Suriye dışişleri de özür dilemekten kaçınmayarak, durumu netleştirmişti.

Gelgelelim koskoca Türk basınında kendisi de Suriye kökenli olan Hüsnü Mahalli dışında bir Allah’ın kulu da çıkıp, bu olayların provokasyon olabileceğini yazmadı.

Zaten yazmazdı da. … Çünkü Tayyip, Esad’a “Sen de gideceksin” demişti bir kez.

Ve bizim basının kalemşorları da bu sözün bir harf bile dışına çıkamazlardı…

Provokasyonun  can  alıcı  noktası :  Kürtler

Tayyip ve onu destekleyen emperyalist güçler Türk kamuoyunu Suriye’ye müdahaleye ikna etmenin en önemli ayağının Suriye’yi PKK destekçisi ilan etmek olduğunu çok iyi biliyorlar.

Bu nedenle 1999’da Apo’nun yakalanmasından önceki süreç ısıtılarak Türk insanının önüne getiriliyor.

Fakat bu da AKP’ye yetmiyor.

KCK operasyonunda ele geçen belgeler arasında Apo’nun Esad’a yazdığı bir mektubun bulunduğu iddia ediliyor. Mektubun gerçekliği bile tartışmalı.

Esad’ın bir yanıt verip vermediğine dairse hiçbir bilgi yok. Kaldı ki Apo’yla müzakereler yapan, Avrupa’da PKK’lılarla MİT’çileri görüştüren, Habur rezaletini kendi elleriyle tezgâhlayan AKP’nin bu çıkışları yapabilmesi ibretliktir.

Bir diğer iddia da Zaman gazetesinde ortaya atıldı. Zaman’ın haberine göre PKK 12 yıl sonra ilk kez Suriye’de hem de Şanlıurfa sınırına çok yakın bir kamp kurmuştu.

Bu provokasyon haberlerinin Suriye’ye girmek için önemli dayanaklar olarak kullanılacağı açıktır.

AKP, bir taraftan da terörle mücadele ettiğini söyleyebilecektir böylece. Oysa Suriye Kürtlerine Murat Karayılan’ın “silahlanın” çağrısı yaparak ABD-AKP destekli isyana katılım direktifini verdiği de bilinmektedir.

AKP, Tayyip ve Cemaat; PKK’nın Suriye’ye karşı kendi yanlarında olduğunu açıklamayacağı için çözümü kara propaganda üretmekte buluyor.

AKP, Suriye’ye karşı propagandasında Türklerin tepkisine oynamaktadır.

AKP – Suriye  isyancıları  ilişkisi

AKP, Suriye’ye müdahale sürecinde bir köşede oturup olayların olgunlaşmasını beklemedi.

Tayyip’in Esad’a “Çekil” demesine, Abdullah Gül’ün İngiltere’den “En kötü senaryoya hazırlıklıyız” açıklamasını yapmasına kadar AKP aktif bir şekilde Suriye’deki kendilerine “muhalefet” adını veren isyancıları örgütledi.

Bu iş o kadar açıktan yapıldı ki adeta Esad’ın Türkiye’ye doğrudan karşı tavır almasının önü açıldı.

Suriye Ulusal Konseyi adı verilen isyancılar koalisyonu Antalya ve İstanbul’daki toplantılarda kuruldu.

Bilindiği gibi bu koalisyona bugün Suriye Kürtleri de katılmış durumda.

Ama AKP burada da durmadı.

Özgür Suriye Ordusu adını alan isyancı teröristler, Suriye hedeflerine saldırdıklarında “komutanları” Riad el-Esad Türkiye’deydi ve hareketlerinin Türkiye’den yönlendirildiğini saklamıyordu.

Bunlar olurken AKP de ABD, Fransa ve İngiltere’den üst üste “aferinler” aldı.

Suriyeli isyancılar ise AKP’yi açıktan davet ediyordu.

Suriye Ulusal Konseyi’nden sonra Müslüman Kardeşler de “Türkiye’nin müdahalesine” sıcak baktıklarını açıkladı.

Durum bu kadar açık olduktan sonra kimsenin Esad’a “Ülkeye komşu ülkelerden para girişinin, muhaliflere para yardımı gönderilmesinin önüne geçilmeli” dediği için kızmaya hakkı yoktur.

Çünkü ne AKP ne emperyalistler ne de isyancılar bunu saklamaktadırlar.

Kısacası Türkiye, Suriye’ye müdahaleye doğru koşar adımlarla sürüklenmektedir.

Peki, ama Türkiye kendi adına nereye sürüklenmektedir ?

Tayyip,  Esad  ve  Hitler

Tayyip, Esad’a karşı yaptığı konuşmasında şunları söylüyordu:

“Esad çıkıyor, “Ölene kadar savaşırım'”diyor.  Allahaşkına sen kiminle savaşıyorsun?  Kendi halkınla ölene kadar savaşmak kahramanlık değil korkaklıktır. Kendi halkıyla ölene kadar savaşan birisini görmek istiyorsan Hitler’e, Mussolini’ye, Çavuşesku’ya bak, bunları görmüyorsan aynen senin kullandığın ifadeleri kullanan ve öldürülen Libya’nın liderine bak”.

Tayyip’in yaptığı Kaddafi benzetmesini bir kenara bırakalım.

Kaddafi kendi halkıyla falan değil, emperyalizmin paralı askerleriyle savaşırken şehit oldu.

Fakat Tayyip’in Esad’ı, Hitler’e benzetmesi gerçekten de üzerinde durmaya değer.

Madem bir Hitler meselesi ortaya atıldı, biz de bir düşünelim kim Hitler’e daha çok benziyor diye: Esad mı yoksa Tayyip mi?

Hitler, Almanya’da Nazi iktidarını sağlamlaştırmak için Alman parlamento binası Reichstag’ı faşist militanlarına yaktırmış, suçu solcuların üzerine atmıştı.

Bu olayın Türkiye’deki muadili yıllar sonra Danıştay baskını, Ergenekon operasyonu gibi süreçlerle yaşandı. Hitler’in Almanya’da tasfiye edecek kimsesi kalmayınca, bir sonraki adımı Avusturya’nın yutulması ve Çekoslavakya’nın Südetland Almanlarının bahane edilmesiyle tümden işgal edilmesi olmuştu.

Hitler bu iki ülkenin de içinde Nazi yandaşı ayaklanma hareketleri örgütlemiş, bunlara müthiş paralar aktarmıştı.

Bir sonraki adımda da Avusturya ve Çekoslavakya’ya bu Nazi yandaşı grupları katlettiği bahanesiyle müdahale etmişti.

Avusturya, Nazi Almanya’sına katılma kararı almış, Çekoslavakya ise neredeyse hiç direnişle karşılaşılmadan işgal edilmişti.

Hitler’in geçtiği yolları yeniden geçen Tayyip ve AKP işte bugün tam da bu noktada durmaktadır. Ülke içindeki işi bitmiştir ve artık faşizmini ithal etmeye hazırlanmaktadır. “Reichstag”ın nasıl bir karşılığı varsa “Avusturya ve Çekoslavakya”nın da bir karşılığı vardır AKP faşizmi açısından. Tayyip her ne kadar Esad’ı Hitler’le kıyaslasa da Hitler’in gerçek karşılığının kim olduğu sanırız ki çok açıktır…

Benzerlikler gerçekten de neredeyse birebir oturmaktadır.

Fakat Tayyip’le Hitler arasında çok önemli ve belirleyici bir farklılık da vardır.

Hitler; İngiltere, Fransa ve ABD’ye göre biraz daha geriden gelen ve sömürgeleri olmayan ama yine de emperyalist bir devletin faşist lideriydi.

Almanya’nın sömürge sıkıntısını çözmenin yolunu da Avrupa içinde sömürgeler elde etmekte bulmuştu.

Bunun adı da “lebensraum”du (yaşamalanı). Hitler, bu yayılma ve faşizm ithali politikasını izlerken diğer sömürgecilerle yani ABD, İngiltere ve Fransa ile mücadele halindeydi. Bunlardan bağımsız ve bunlarla boy ölçüşebilecek bir güçtü.

Fakata sonunda yenilecekti.

Tayyip ve AKP’nin yayılma ve faşist egemenlik ihtirası Hitler’le birebir aynı da olsa farklılık bu noktadadır.

Tayyip ne bir emperyalist devletin başındadır ne de ABD, İngiltere ve Fransa’yla bu alanda boy ölçüşebilecek durumdadır.

Hitler’in tam aksine bu sömürgeci güçlerle paylaşım yarışına girmek yerine, onların güdümünde Suriye’ye girmeyi planlamaktadır.

Tam da bu nedenle Tayyip, yeni bir Hitler bile olamamakta, ancak Hitlervari ihtiraslarını emperyalistlere kullandıran bir hayalperestten ibaret kalmaktadır.

Türkiye  kuşatılıyor  ve  hedef  oluyor

Gelinen noktada Türkiye’nin başında Hitler özentisi bir anlayışın bulunması sömürgeciler açısından bulunmaz bir nimettir.

Bu anlayış öyle adımlar atmaktadır ki bir taraftan İngiltere, Fransa ve özellikle de ABD ile beraber Suriye’ye müdahalenin yolunu açmaktadır; diğer taraftan ise Türkiye’nin çevresinin bu sömürgeci güçler tarafından kuşatılmasını sağlamaktadır.

20. yüzyılın başında işgal ettikleri yerlere yeniden yerleşmenin planlarını yapan emperyalizmin stratejisi değişmedi.

AKP’nin son dönemde Fransa ve İngiltere ile ilişkilerini geliştirme çabası ABD etkisini dengelemek için atılan bir adıma benzemektedir.

Ama tarih şunu çok iyi gösterir ki Abdülhamit tarzı dengecilikler, Vahdettin tarzı onursuzlukları davet eder.

AKP, Türkiye’yi adım adım 1919 yılının işgal koşullarına götürmektedir.

Öte taraftan Arapların liderliğine oynayan Tayyip’in bunu başarması da beklenmemelidir.

Mısır ve Filistin başta olmak üzere Tayyip’in heveslerini kursağında bırakan Arapların durumu hatırlanmalıdır.

Tayyip’in  Filistin  içerikli  BM  konuşmasını  bile  dinlemeyen  Arapların,  Esad’ın  dediği 

gibi    “yeni  Osmanlıyı”   kabullenmeyecekleri   bellidir.

Artık  her  ulus  kendi  yolunu  çizmek  zorundadır.

Tayyip  ise  bu  adımlarıyla  gerçekte  Arapları  kazanmaktan  çok,  ürküterek  Türkiye’ye 

karşı  konumlandırmıştır.

Rusya  ise  en  son  olarak  Medvedev’in  “füze  kalkanı”nı  kendi  açılarından  da  tehdit  olarak  algıladıklarını  açıklamasıyla  tavrını  belli  etmiştir.

Artık  Türkiye’nin  kuzeyindeki  tehdit  de  geri  dönmüştür.

Kısacası  Suriye  olayına  değil,  AKP’nin  yarattığı  “büyük  patlama”ya  hazır  olmalıyız.

Etrafımızın  sarıldığını  bilelim.

Ulusal  cepheyi  bu  bilinçle  örgütleyelim.

Vatan  savunması  günleri  yaklaşmaktadır.

Kaya  ATABERK

http://turksolu.org/344/ataberk344.htm

29
Kas
11

Dersimliler devletten özür dilesin..!!!

Başbakan,   devlet   adına   “Dersimliler”den  özür   diledi.

Başbakan  özre  başlayınca,  bazı  CHP’liler  de  özür  dilemeye  başladı.

Böyle olunca “özür dile” korosunun sesi daha yüksek çıkmaya başladı, tıpkı “Ermeniler’den özür diliyorum” kampanyasında olduğu gibi.

Hadi oradan diyoruz tüm bu koroya ve bu koronun tüm şakşakçılarına!

Asıl  Dersimliler  devletten  özür  dilesin !

Madem ki Dersimliler dedelerinin mirasına sahip çıkıyorlar.

O halde dedelerinin bu devlete ve millete karşı işledikleri tüm suçların da mirasını üstlensinler..

Dersimlilerin dedeleri, Türk devletine isyan etmiş vatan hainleridir.   Silahlanmışlar  ve  bu  devleti  yıkmak  için  ayaklanmışlardır.

Vatan  hainlerinin  torunları,  dedelerinin  hainlikleri  için  devletten  özür  dilesinler.

Dersimlilerin dedeleri, İngiliz ve Fransız devletlerinin ajanlığını yapmışlar, onlardan para ve silah almışlar, onların piyonu olmuşlardır.

Bu  hainlik  ve  alçaklık  için  Dersimliler  dedeleri  adına  özür  dilesinler !

Dersimlilerin  dedeleri,  devletin  askerini  ve  polisini  öldürmüş,  katletmişlerdir.

Öldürdükleri askerlerimiz ve polislerimiz için devletten özür dilesinler.

Aynı zamanda öldürdükleri asker ve polislerimizin torunlarından da özür dilemeliler.

Dersimlilerin dedeleri, devletin köprüsünü, okulunu, tesislerini yakmış, yıkmış, harap etmişlerdir. Kamu malına verdikleri bu zararlar için devletten özür dilesinler.

Madem ki dedelerinin mirasçıları olduklarını iddia ediyorlar, o zaman devlet malına verilen zararın bedelini, gelsinler şimdi dedeleri adına devletimize ödesinler.

Evet, tazminat istiyoruz bu torunlardan, ayaklanmak öyle bedava değil, madem ki dedeleriniz verdi zararı, hadi o zaman ödeyin tazminatı.

Dersimlilerin torunları, “neden katletti devlet bizim dedemizi” diye devletten hesap sormaya kalkıyor. Soykırımdan bahsediyor utanmadan.

Bu olsa olsa ayrı bir soysuzluk ve yüzsüzlüktür.

Gidin dedenizden sorun hesabı; neden İngiliz’in Fransız’ın parasıyla, silahıyla ayaklanmışlar devlete karşı!

Gören de dedeleri uslu uslu otururken gitti devlet bombaladı sanacak.

Sizin dedeleriniz, tıpkı şimdiki PKK’lı hainler gibi devlete karşı silahla ayaklanmışlardı ve elbette devletimiz de onları silahla yok etti!

Ne yapsaydı yani, tabi gelin ülkeyi bölün mü deseydi!

Devlet, teröristi, ayaklanmacıyı, haini, alçağı, namussuzu yok etmek için vardır.

Evet, devletin bu unsurları yok etme hakkı vardır.

İyi de yapmıştır. Hatta az bile yapmıştır.

Devletin tüm bu ayaklanmalardan edindiği ders, ayaklanan vatan hainlerinin, tüm soyu sopuyla yokedilmesi gerektiği, geriye “dedem dedem” diyecek tek bir hain dölünün bile sağ bırakılmaması gerektiğidir.

İşte geride kalan döller, aynı hainliğe nasıl da devam ediyorlar görüyoruz. Ama tüm bu yalanla, ihanetle örülü özür kampanyanız boşuna.

Bizim dileyecek özrümüz yok.

En fazla şehit edilen askerlerimizden özür dileriz; bunların tümünü yok edemediğimiz için.

Hain ve isyancı dedelerinin izinden gidenler, o hainlerin, alçakların devamcısı olan içimizdeki Dersimliler eğer dördüncü Dersim isyanını başlattıklarını düşünüyor ve kendilerine güveniyorlarsa, hiç üzülmesinler onlar da dedelerinin yanına gidecekler demektir!

Bizler de Dersim’i bastıran Atatürk’ün, Sabiha Gökçen’in torunlarıyız, onların izinden gidiyoruz…

Ama tek bir farkla:

Bizden Atatürk kadar yumuşak tavır beklemeyin…

Gökçe  FIRAT

http://turksolu.org/344/basyazi344.htm


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R…

Bu ülkede artık vatanperverler hain,hainlerde kahraman oldu.hainlerden de özür dilemediğimiz kalmıştı o da oldu.bakalım daha neler göreceğiz

Gökberk, İstanbul
28 Kasım 2011


selam degerli insanlar. bana inanin ki duygularima boylesine tecuman olan bir yaziyi uzun suredir ilk defa okudum. Bu son sayidaki yaziyi kim yazdiysa elleriden opuyorum. biz daima solculugu ocu gibi gormus guya milliyetci Ataturkcu olarak yetistik. Ben boyle sola kurban olayim. keske milliyetciyim diyebilen herkes bu yaziyi okuyup anlayabilse.saygılarımla

Mehmet Parakazan, Belçika
28 Kasım 2011


Emperyalistlerin desteğiyle ayaklanan istilacı ve sömürücü güruhtan dün hesap sorduk bugün de soracağız. Yaşasın TÜRKSOLU, yaşasın Ulusal Parti.

Mehmet Kalkan, Ankalya
28 Kasım 2011


Bravo çok güzel bir yazı olmuş, çoğu kişilerin hislerine tercüman olmuşsunuz. .

Zerk, İstanbul
28 Kasım 2011


Allahtan korkmaz kuldan utanmazmazlar dünkü ve bugünkü hainler bizden korkun çizmeyi aşmayın

Yaşar Özdeniz, Balıkesir
28 Kasım 2011


Merhaba Gökce Bey,

ben ne sagcigim ne de solcugum! Türk oglu Türküm. Sizi tebrik ederim cok güzel ve gercekleri yaziyorsunuz bir siyasetci olarak. Neden bir baska siyasetci bunlari sizin gibi mecliste veya medyada söylemiyor. Bunu cok merak ediyorum?

Selamlar ve Saygilar

Cenk Tomaz, Almanya
28 Kasım 2011


Bundan sonra çıkabilecek isyanlarda devletin eli silah tutmasın armut toplasın. Böylece başta Tayyip Erdoğan ve ekibi ile Dersimliler yeni isyanlarına gönül rahatlığı ile hazırlık yapabilsin. Tayyib Erdoğan’ın asıl amacı da bu: Çıkması muhtemel isyanlarda eli kolu bağlanmış bir devlet ortamı yaratmak. Böylece müridi oldukları Saidi Nursi’nin isyancı torunlarına, güvenli bir isyan ortamı geç olmadan oluşturulacak.

Turgut Öz, Edirne
28 Kasım 2011


Dersim bu ülkeye isyan etmiş ve Atatürk ve Sabiha Gökçen bu isyanı kararlı bir şekilde bastırmıştır.

Atatürk kararlı ve yerinde bir kararla bu isyanı bastırmıştır.

Dersim’liler sizlere sesleniyoruz. Özrünüzü kabul ediyoruz….

Murat Pira, İzmir
28 Kasım 2011





İstatistikler

  • 2,194,214 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Kasım 2011
P S Ç P C C P
« Eki   Ara »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

En fazla oylananlar