Ocak 2009 için arşiv

30
Oca
09

Devlet Adamlığı

> > Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :
> > Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de ilk geceyi yaşıyordu.

> > Mustafa Kemal Paşa İzmir’de ilk gecesini çalışarak geçirdi.
Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı.
> > Ertesi sabah erkenden uyandık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik.

> > Vali, İngiliz konsolosu ile konuşuyordu.

> > Biz gelince vali ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı.

> > Konsolos iyi Türkçe biliyordu.
> > Paşa valiye sordu:
-“Konu nedir ?”
> > Vali anlattı:

-“Sayın konsolos, ingiliz tebası vatandaşlarla rum ve ermeni azınlığın güven altında olmadığından endişeleniyorlar.
Ben kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim”.
> > Mustafa Kemal Paşa konsolosun Türkce bildiğini biliyordu, buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:
-“Ee, peki daha ne istiyormuş ?”

> > Bu soruya konsolos Türkce cevap verdi:
-“Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !”
> > Paşa:
-“Ne yani,Yunanlılar zamanında tebanızı daha emniyette mi görüyordunuz ?”

> > Konsolos, kasılarak:
-“Evet” dedi, Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk.”

> > Paşa:
-“Öyleyse buyrun, tebanızla birlikte Yunanistan’a gidin, efendim !”

> > Konsolos sinirlenerek sesini yükseltti:
-“Yani majestelerinin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?”
> > Paşa:
-“Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz ?

Ben Millet Meclisinin başkanı ve Türk orduları başkomutanıyım.
Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim.
Peki siz kimsiniz ?
Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz ?
Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı göstererek) buyurunuz dışarıya, efendim !..”

> > Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nin son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.

> > Mustafa Kemal Paşa, adamın arkasından valiye döndü:
-“Bunlara yüz vermeyin vali bey! Bir donanma önünde pısacak,
bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi!
Küstahlık derecesine bakın, bana ‘savaş mı açıyorsunuz ?’ diye soruyor.

Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde değiliz sanki !”

> > Birkaç saat sonra, İngiliz donanması komutanı hükümet konağının kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nin odasına yöneldi.
Nazik fakat öfkeli bir hali vardi.

>> Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.

> > Amiral:
-“Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istiyorum !..”
> > Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.
> > Amiral:
-“Çok güc koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım.

Çanakkale’deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlandı böylece.
Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum.” diyerek övgüler yağdırmaya başladı.

> > Paşa, bıkkın bir ifadeyle:
-“Bunları geçin amiral. Çok işimiz var. Asıl konuya gelin” dedi..

> > Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi:
-“İzmir’de tebamız ve sizin azınlıklarınız ermeniler, rumlar var.
Yeni askeri yönetim altıinda bu insanların statüsü nedir, güvende midirler?..”

> > Paşa:
-“Hiç kuşkunuz olmasın amiral. Tebanız ve azınlıklar hükümetimizin koruması altındadır.
Suç işlemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler”

> > Amiral:
-“Peki suç işleyenler ?”

> > Paşa:
-“Suç işleyenler sayın amiral, muhtemelen sizin ülkenizde de olduğu gibi, adaletin huzuruna çıkar.
Suçlu olanlar, cezalarını çekerler.”

> > Amiral:
-“Fakat Paşa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik.
Yunan ordusundan cesaret alan rumlar şımarıklık yapmış olabilir.
Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler.
Ermenilerin biliyorsunuz büyük bir bölümü göçe zorlandı.
Önemli bir bölümü göç esnasında  hayatlarını kaybetti.
Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler.
Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir.
Eğer bu kişiler halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır !..”

> > Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustfa Kemal Paşa, “dünyanın koparacağı gürültü” ile tehdit edilince amiralin sözünü kesip:
-“Üstünlük pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral !
Milletleri tehdit etmekten de vazgeçiniz.
İngiltere ve müttefiklerinin kıyamet koparıp koparmayacağını düşünmem bile !
Bunlar memleketin dahili işleridir ve de sizin bu işlere karışmanıza müsaade etmem.
Majestelerinin devleti bizim azınlıklarla uğraşmaktan vazgeçsin.

Kim ki bize saygı beslemez, bizden de saygı beklemeye hakkı olamaz”

> > Amiralin yüzü bembeyaz oldu:
-“İngiliz hükümetinin tebasını her yerde koruma hakkı devletler hukuku teminatı altındadır.
Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız rum ve ermenilerin güven içcinde bulundurulmasını sadece rica ettik.
Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz…”

> > Paşa:
-“Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş olmalısınız.
Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını donanmanıza kapatıyorum.
İsterseniz tebanızı gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanizin en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum !”

> > Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:
-“İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz ?”

> > Paşa:
-“Savaş açmak mı ? Siz yoksa Sevr Antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz?
Biz onu çoktan yırtıp attık bile. Karşımda serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz !
Fakat nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade etmem.
Şu anda hukuken “barış antlaşması yapmamış” iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir.
Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !…”

> > Bir balmumu heykeline dönen amiral,
sert adımlarla girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek:
-“Affedersiniz !” dedi, yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıktı.
> > Olay kısa süre içinde şehirde duyuldu…

> > İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar. Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler…

> > Türkiye Atatürk’tür, Atatürk Türkiye’dir.

30
Oca
09

Teğet Geçen Ekonomi …

IMF “İşten çıkarmalardan en çok gelişmekte olan ülkeler etkilenecek” diyor.
Zira küresel büyüme oranlarına bakıldığında İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana
Ekonominin büyüme oranı en düşük seviyeye inmek üzere. 2009 yılında ise küresel
Ekonominin durma noktasına geleceği söyleniyor devamlı.

Diğer taraftan Uluslararası Çalışma Örgütü ILO ise küresel ekonomik kriz nedeniyle bu yıl dünya çapında işsiz sayısının 51 milyon kişiye dek tırmanabileceğini açıklıyor. Bu anlamda da işten çıkarmalar sonucunda bu krizden en çok etkilenecek ülkeler olarak gelişmekte olan ülkeler etkilenecek deniliyor. Kriz dünyayı teğet geçmiyor, resmen delip de geçiyor. Fakat ülkemizde bu krizden en az hasarla kurtulmak adına net bir plan yapılmış değil. Oysa krizden etkilenerek eleman çıkarmak durumunda kalan şirket sayısı giderek artıyor. İnsanlar artık yarına, yarınlara umutla bakamıyorlar. Hepsinin yüzünde acı bir hüzün var.
Krizden etkilenen herkes hükümetten bir şeyler bekliyor. Resmen eline bakıyor hükümetin. Kimileri vergide indirim bekliyor, kimileri doğrudan destek istiyor. Kısaca herkes hükümetten para istiyor. Ama hükümetin elinde o kadar para yok. 2009 yılında ise vergi gelirleri düşecek, özelleştirme gibi vergi dışı bir gelir imkanı da pek bulunmayacak. Zira elde ne varsa zaten satılmış durumda. Yani hükümet 2009 yılında açık verecek gibi görünüyor. Açığı kapatmak adına ise yapabileceği tek şey borçlanmak gibi görünüyor. Dışarıdan dolar olarak borç alacak, onu da TL’ye çevirerek harcayacak. IMF bu anlamda hükümet tarafından tek çıkar yol gibi görünüyor.
Neredeyse herkes dört gözle bu anlaşmayı bekliyor.

Adeta her ne koşulda olunursa olunsun “IMF ile yola devam edilsin” diyorlar. Başta TÜSİAD olmak üzere, neredeyse tüm sermaye çevreleri bu fikirde birleşiyor. Tabii hükümet de aynı fikirde. Zira 2009 Bütçesi’nde 3 milyar TL’lik bir kesintinin yapılmış olması, IMF ile her koşulda yola devam edileceğinin kesin bir kanıtı olmaktadır.

Ancak şunun da bilinmesi gerekiyor ki IMF kimseye öylesine para vermez. Alacağını garanti altına almak ister. Bu anlamda da hükümete daha çok kemer sıktıracak, vatandaşı daha da yoksullaştıracaktır. Yani hükümet bu parayı aldığında mali yönden bir nebze rahatlayacaktır ama olan yine vatandaşa olacaktır.

Krizin ilk patlak verdiği dönemde “Kriz bizi etkilemez” diyen hükümet şimdi zor durumda. Hem durumu kurtarmak, hem de kriz nedeniyle ekonomisi bozulan, hükümete güvenini yitirmek durumunda kalan halkın güvenini yeniden kazanmak durumunda. Ancak çok fazla da zamanı yok aslında. Zira yerel seçimlere az bir zaman kaldı. Yapılan tüm anketler AKP’nin oy kaybettiğini belgeliyor. Ekonomik krizin üzerine birde her geçen gün bir yenisi ortaya çıkan yolsuzluk haberleri halkın hükümete olan güvenini iyice yitirmesine neden oldu.
“Kriz bizi teğet geçti.” diyen Başbakan, krizi es geçmekle aslında büyük bir hata yapmıştır. Krizi es geçmek yerine zamanında bir tedbir paketi hazırlansaydı şimdi bu durumda olunmayacaktı. Yani Başbakan bir anlamda bu tavrıyla en büyük darbeyi kendisine ve hükümetine atmıştır. Böyle giderse de bu kriz hükümetin başını yiyecektir. Yemeye de başlamıştır.
Arzu KÖK
30
Oca
09

Davos İçin İlk Notlar

Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta Peres ile birlikte katıldığı paneli terk etmesi, hem Türkiye siyaseti için hem de bölgedeki gelişmeler için oldukça önemli bir gelişme.

Sıcağı sıcağına bu gelişme için ne söylenebilir?

Erdoğan bunu neden yaptı?

Üç olasılık öne çıkıyor.

Erdoğan, bir kez daha kontrolünü yitirmiş, sürekli sözünü kesen, bir ara omzuna vuran moderatöre sinirlenmiş ve “insani” bir tepki vermiştir. Ne demiş Fatih Altaylı? “Ben de olsam öyle yapardım ama işte bu nedenle başbakan filan olmuyorum!” İlk olasılık bu…

İkinci olasılık, Erdoğan’ın uluslararası alanda bazı gelişmeleri yanlış okuyup, hem iç hem de dış politikada elini güçlendirmek için “serbest” davranmaya başlamasıdır. Aynı gün IMF görüşmesinde de Davos’ta da aynı Erdoğan vardır. Tavır alan, reddeden…

Üçüncüsü, düpedüz büyük bir projenin yürürlüğe konma olasılığıdır. Türkiye’yi Ortadoğu’ya yerleştirecek, Ortadoğu halkları nezdinde itibarlı kılacak ne varsa yapılacak ve buna ABD, hatta İsrail göz yumacak…

İlki geçerliyse, bu kısa süre içinde bir dengeye kavuşturulur. Tayyip Erdoğan’ın arızalı yapısını “Batılı dostları” iyi biliyor. Buradan üçüncü olasılıkta işaret ettiğim “büyük proje”ye kan taşıyacak bir plana hemen geçiverirler.

İkinci olasılık geçerliyse, Erdoğan’dan kurtulmak için dün düğmeye basılmıştır. Başbakan’ın zayıflatılması, Abdullah Gül’ün elinin güçlendirilmesi, Fethullahçıların bu amaç için kullanılması gibi senaryolardan zaten söz ediliyordu. Ortada iyi yazılmış bir senaryo bulunmuyorsa ve Erdoğan’ın sinirlerine yenik düştüğü gibi hafifletici bir algı da yoksa, ne ABD, ne İsrail bu olayı unutabilir. Dediğim gibi, AKP içi dengeleri değiştirmeye kalkabilir, hatta Gazze krizi başladığından bu yana utanç verici bir politika izleyen CHP’nin ve yeniden ABD’nin has evladı olmak için fırsat kollayan TSK’nın yelkenine rüzgar üfleyebilirler.

Ama bana göre en güçlü olasılık, üçüncüsüdür. AKP’nin her yaptığına kulp taktığımızdan değil. Hiç tereddüt etmeden söyleyeyim, tek başına dünkü olay için “iyi yaptı” diye düşündüm. Ancak üç saniye sonra “neden yaptı” sorusuna yanıt aramaya başladım.

Erdoğan’ın kendisi farkında olmayabilir. Ancak danışmanları, özellikle Davutoğlu “IMF’ye biraz daha diklen, geri basacaklar” demiş, Davos’ta punduna getirip hır çıkarmasının hem iç hem dış politikada çok yararlı olacağını söylemiş olabilir.

Ahmet Davutoğlu, bu türden işler için görevlendirilmiş birisidir. İnce işler için… Dünkü gergin paneli yöneten moderatör Washington Post yazarı David Ignatius ile çok yakınlarda, Aralık ayında söyleşen, aslında hem Başbakan’a hem ABD’lilere danışmanlık yapan Davutoğlu’nun Tayyip’e “merak etme sen” demiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Peki neden?

Neden böyle bir oyun sahnelenmekte?

Çünkü ABD Ortadoğu’da İsrail’le yetinerek yoluna devam edemiyor. Arap dünyasında işbirlikçi hükümetlerin hepsinin başı belada. ABD ve İsrail’le arası iyi olan etkisini yitiriyor, İran’a ve ABD karşıtı hareketlere alan açılıyor. Bu koşullarda yeni bir aktör daha devreye girecekse, en güçlü aday Türkiye’dir. Ama Türkiye çok eskiden beri ve yakınlarda İsrail’le stratejik anlaşma imzaladıktan sonra Arap dünyasında kuşkuyla yaklaşılan bir ülke.

Çaresizleştirilen bir coğrafyada kahramanlara gereksinim var. Daha doğrusu kahramanlıklara… Küçük jestler, gerçeklerin üzerini örtüveriyor, çabuk unutturuyor. Türkiye, esası hiç bozmadan Ortadoğu’nun prtestijli ülkesi haline geliverdi!

Erdoğan Davos’ta artistlik yaparken insansız hava aracı Heronlar Türkiye’ye doğru yola çıkmak üzereydi. Bütün anlaşmalar, stratejik ve de ticari, tıkır tıkır yürürlükte!

Türkiye, Kuzey Irak’ın hain aşiret reisleriyle işi bağlamış durumda, ABD Irak politikasında Türkiye’yi istediği noktaya getirdi. Ama Büyük Ortadoğu Projesi’nin başka unsurları da var… Bu nedenle Türkiye’ye alan açmak gerekiyor. İsrail de bunu istiyor.

Her tür barbarlığı yapabileceğini ve yapmaya hakkı olduğunu gösteren ve bu hakkı hep elinde tutmaya çalışacak olan İsrail’in yeni açılımlarla ABD’yi Ortadoğu’da yalnızlıktan kurtaracağının açık ipuçları görülüyor. İsrail iç politikasında önemli gelişmeler yaşanıyor, dengeler değişiyor. Bütün bunlara Barack Obama’yı ekleyin ve onu ABD halkının seçtiği masalını unutun!

Ortada iyi düşünülmüş bir tasarım var ve benim görüşüm, bu tasarımda Erdoğan kullanılıyor! Kullanılmıyor, kendi de her şeyiyle rol yapıyorsa, ki bu da bu adamların ideolojisine pek uygundur, bir şey değişmiyor.

Türkiye’nin ve bölgenin başına büyük çorap örülüyor.

“Yeni Osmanlıcılık” diyorduk, “bu ne” diye soruluyordu. Şimdi herkesin dilinde, en resmi ağızlar “Osmanlı paşalarına özenmiyoruz” gibi laflar ediyorlar ki, bu laflar alıştırmak içindir.

Dün Davos’ta tanık olduğumuz şov, Büyük Ortadoğu Projesi’ne Yeni Osmanlı’nın girişi için düzenlenmiştir. Teori bunu gösteriyor.

Yok, ortada Erdoğan’ın hesapsızlığı varsa, ABD desteğiyle hükümet olup, vıcık vıcık bir gericilikle, çılgınlığa dönüşmüş bir piyasacı kültürle ABD’ye kafa tutmanın bedelini kısa sürede ödetirler, hiç kuşkunuz olmasın. Erdoğan attan düşer, olan yine Türkiye’ye olur.

Ama dedim ya… Her zamanki gibi teoriye başvurmakta yarar var. Bütün gelişmeler, Türkiye’nin Ortadoğu halklarına bir kazık olarak pazarlanmak istendiğini gösteriyor.

Üç gün sonra daha derli toplu bir değerlendirmede buluşmak üzere…


Kemal OKUYAN

30
Oca
09

Erdoğan’dan BOP hamlesi

image Erdoğan’ın Davos’u terk etmesi seçim yatırımı olarak görülebilecekken, asıl amacın bölgesel ağırlığı artırmak olduğu gözleniyor.

Davos Zirvesi’nde katıldığı toplantıyı İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’le tartıştıktan sonra terk eden Başbakan Erdoğan, zirveden ayrılıp Türkiye’ye döndü.

Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu programındaki “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panelde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile tartışan Başbakan Erdoğan, panel yöneticisi Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius tarafından sözünün kesilmesi üzerine oturumu terk etti.

Olayın ardından Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab ile ortak bir basın toplantısı yapan Erdoğan, Davos’tan ayrılarak Türkiye’ye döndü.

Erdoğan’ın terk ettiği panel
Davos Zirvesi’nin ikinci gününde yapılan ve Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius tarafından yönetilen “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panele Erdoğan’ın yanı sıra İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa katıldı.

Panelin birinci tur konuşmalarında söz alan Erdoğan, “Gazze’nin bir açık hava hapishanesi olduğunu” ve bölgeye gönderilen yardımların İsrail tarafından engellendiğini söyledi. Karşılıklı ateşkes döneminin ardından İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu kaldırması gerektiğini, ancak kaldırmadığını belirten Erdoğan, Gazze’ye yapılan son saldırıdan önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile yaptığı görüşmeye dair kimi detaylar da verdi.

Olmert’e Hamas’ın elinde esir bulunan İsrailli askerin iadesi karşılığında İsrail’in elinde esir bulunan Hamas üyesi Meclis Başkanı ve milletvekillerinin iadesini önerdiğini belirten Erdoğan, Olmert’in bu öneriyi Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın “kalp krizi geçireceği” gerekçesiyle reddettiğini söyledi. Erdoğan, bunun üzerine İsrail’in elinde bulunan kadın ve çocuk esirleri iade etmesini önerdiğini, Olmert’in bu öneriyi de değerlendirip yanıtlayacağını söylediğini, dört gün sonra da öneri yanıtlanmaksızın Gazze işgalinin başladığını açıkladı.

Erdoğan, İsrail’in orantısız güç kullandığını ve yalnız El Fetih ile görüşerek bir barış süreci başlatamayacağını, Filistin halkının çoğunluğunun oyunu alan Hamas ile de masaya oturması gerektiğini belirtti. Erdoğan ayrıca BM’nin ve yeni ABD Başkanı Barack Obama’nın çözüm için ağırlık koymasını, ancak Obama’nın ağırlığının “Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni arasındaki anlaşma uyarınca olmaması”nı önerdi.

Erdoğan’dan sonra söz alan Peres ise “İsrail’in ateşkese ihtiyacı olmadığını, çünkü saldırıları İsrail’in başlatmadığını” söyledi. El Fetih’in “Hamas Gazze’de okulları, üniversiteleri şiddet merkezi haline getirmiştir” ifadelii bir açıklamasını alıntılayan Peres, Erdoğan’a “ne yapmamızı bekliyordunuz, eğer İstanbul’da roket saldırıları olsa siz ne yapardınız?” sorusunu yöneltti.

Peres’e cevap verme amacıyla söz alan Erdoğan ise Peres’e hitaben Türkçe konuşarak “sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Öldürmeye gelince, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” dedi. Geçmişte İsrail’in bir başbakanının “tankların üzerinde Filistin’e girdiğimde kendimi bir başka mutlu addediyorum” açıklaması yaptığını hatırlatan Erdoğan, ayrıca Peres’in konuşmasını salonda alkışlayanların da insanlık suçu işliyor olduklarını söyledi.

Konuşmasının devamında sözü oturum başkanı Ignatius tarafından kesilen Erdoğan, sinirli bir tavırla “benim için Davos bitmiştir, bir daha gelmem. 25 dakika konuştu, 12 dakika konuştum, olmaz” diyerek toplantıyı terk etti.

Ayrılış öncesi basın toplantısı
Erdoğan paneli terk etmesinin ardından, Davos’tan ayrılmadan önce, zirve başkanı Klaus Schwab ile ortak bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda, terk ettiği paneldeki konuşma sürelerinin adaletsizliğini vurgulayan Erdoğan, ayrıca Peres’in “usul ve adaba aykırı biçimde doğrudan kendisine hitap ettiğini” söyledi.

Tavrının Türkiye-İsrail ilişkilerine zarar verip vermeyeceği konusunda bir soruya “bu tür şeylerle ilişkiler bir anda kopmaz, böyle şey olmaz” cevabı veren Erdoğan, Peres’in “bir kabile reisiyle veya Gazze’nin bir lideriyle konuşmuyor olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na nasıl hitap edeceğini öğrenmesi gerektiğini” söyledi.

Kendisine yöneltilen “önümüzdeki yıl Davos’a dönecek misiniz?” sorusuna “Bunu değerlendireceğiz” yanıtını veren Erdoğan, ayrıca “benim tepkim moderatöre olmuştur” vurgusu yaptı. Peres’in “doğru konuşmadığını, ayrıca tarih ve siyaset bilimi tarafından yalanlandığını” ifade eden Erdoğan, konuşma sürelerindeki adaletsizliği tekrar vurgulayarak basın toplantısını bitirdi.

Peres’ten gelen telefon ve İsrail’in resmi tepkisi
Erdoğan’ın Davos’tan ayrılmasının ardından Anadolu Ajansı tarafından geçilen bir haberde, Şimon Peres’in Erdoğan’ı telefonla aradığı ve kendisine “üzgün olduğunu” ifade ettiği belirtildi. Peres’in ayrıca “dostların zaman zaman kendi aralarında tartışabileceğini” söylediği belirtilen haber, dünya basınında da Anadolu Ajansı tarafından geçildiği vurgulanarak yer aldı ve henüz İsrailli kaynaklar tarafından doğrulanmadı.

Diplomatik kulislerde İsrail’in bugün yapacağı resmi bir açıklama ile tepkisini dile getireceği söylentileri dillendiriliyor.

Dünyadan tepkiler
Erdoğan’ın Davos’u terk etmesi dünya basınında geniş biçimde, çoğunlukla da yorumsuz olarak yer aldı ve henüz resmi bir ağızdan olumlu ya da olumsuz bir tepki gelmedi.

Amerikan AP ajansı tarafından geçilen haberde, Erdoğan ve Peres’in arasındaki tartışmanın “görülmemiş bir şey” olduğu ifade edildi ve “İsrail’in Hamas’a karşı düzenlediği operasyon nedeniyle oluşan duyguların hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösterdiği” yorumu yapıldı.

Haber Arap basınında da geniş yankı buldu ve birçok köşe yazarının Erdoğan’ı kutladığı gözlendi. Yapılan yorumların çoğunda Türkiye’nin bölgesel gücünün artıyor olduğuna yönelik vurgular yer alıyordu.

İran resmi haber ajansı IRNA, haberi Türkçe sürümünde manşet, Farsça sürümünde ise alt manşet olarak verdi. Haber ajansın Batı dillerinde yayınlanan sürümünde henüz yer almıyor.

ABD’nin en yakın Ankara teması iptal edildi
ABD’nin önümüzdeki günlerde gerçekleştireceği Ankara ziyareti iptal edildi. ABD Ankara Büyükelçiliği, bölge gezisini sürdüren Obama yönetiminin Özel Ortadoğu Temsilcisi George Mitchell’in Türkiye ziyaretinin ertelendiğini bildirdi.

Büyükelçilik sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, “programdaki komplikasyonlar ve teknik konuların Senatör Mitchell’in Türkiye ziyaretinin ertelenmesini gerektirdiği için hayal kırıklığına uğradık. Senatör Mitchell en kısa sürede Türkiye’ye gelmeyi dört gözle bekliyor” ifadeleri kullanıldı.

Çarşamba günü Mısır’da temaslarda bulunan Mitchell’ın ziyaretleri, Obama yönetiminin ilk resmi Ortadoğu turu olma özelliği taşıyor.

Erdoğan Türkiye’de: Konuşmanın ses kaydını aldık
Türkiye’ye dönüşünde İstanbul Atatürk Havalimanı’nda bir basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, daha önce yaptığı açıklamalara paralel olarak, tepkisinin toplantının yönetiliş biçimine ve Peres’in konuşma tarzına karşı olduğunu söyledi.

“Yapması gereken ne ise onu yaptığını” ifade eden Erdoğan, kendisine yöneltilen Peres ile yaptığı telefon konuşmasına dair soruları ise, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Şişhane-Taksim metro açılış töreninde yapacağı konuşmada konuyu ayrıntılı biçimde ele alacağını söyleyerek yanıtsız bıraktı. Konuşma hakkında Anadolu Ajansı’nda yer alan bilgilerin kısa bir özetini veren Erdoğan, ayrıca konuşmanın “ses kaydının da alındığını” ifade etmekle yetindi.

Erdoğan, “Davos”a tekrar gidecek misiniz” yönündeki soruyu ise “Şu anda pek düşünmüyorum. Davos’a gitsen de olur, gitmesen de olur” diye yanıtladı.

Basın toplantısının ardından kendisini karşılamaya gelen AKP İstanbul İl Örgütü’ne hitaben bir konuşma yapan Erdoğan, toplanan kalabalığın duruşunun “birtakım dış mihraklara yaranmak için kendi ülkesine, kendi ülkesinin başbakanına aklınca kumpas kuran monşer siyasetçiler istemiyoruz” anlamına geldiğini söyledi. “Özlediğimiz güçlü, büyük Türkiye’ye doğru koşuyoruz” diyen Erdoğan, konuşmasının ardından Üsküdar’daki evine geçti.

Erdoğan’ın bugün katılacağı Şişhane-Taksim metro hattı açılışının bir miting olarak yapılması ve Erdoğan’ın burada önemli bir konuşma yapması bekleniyor.

30
Oca
09

Tayyip Erdoğan’a Davos’ta Peres’e Gösterdiği Haklı Tepki İçin Teşekkürler Ama…

Tayyip Erdoğan’a Davos’ta Peres’e Gösterdiği Haklı Tepki İçin Teşekkürler Ama…Bilindiği gibi Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’yla birlikte Davos’ta katıldığı paneli, Peres’le yaşadığı gerginlik üzerine terk etti. Bu yerinde tavrı ve konuşması için Başbakan’a teşekkür ediyoruz ama 13 Kasım 2007 Salı günü TBMM’de İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i ayakta alkışlayan kişinin yine aynı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu üzüntüyle hatırlıyoruz. (Bkz. Peres TBMM’de Barış(!) İçin Konuştu) Canımızı sıkan başka bir gelişme ise, başbakanın oturumu terkettikten sonra gazetecilere “Tavrım moderatöre” açıklamasında bulunması. (Bkz. DW: Erdoğan Davos’u terk etti)

Kaynaklar:
(Bkz. : Erdoğan Davos’u terk etti )
(Bkz. : Ankara’da tarihi buluşma )
(Bkz. : Eli Kanlı Şimon Peres TBMM’de Barış(!) İçin Konuştu

30
Oca
09

Yavru Ve Anavatanda Oynanan Oyunlara Dikkat !..

Sevgili dost ve silah arkadaşlarım,
Yazılarını okumaktan sonsuz keyif aldığım ve heyecan duyduğum
Sayın Yılmaz ÖZDİL’ in  29 Ocak 2009 tarihli  Hürriyet gazetesinde
Yayınlanan  aşağıda ki  yazısını okuduğumda bir kez daha  kurumaya
Yüz tutmuş yaram kanadı….

Adeta tekrar hançerlendim.
Ama iyi de olduğunu  belirtmeliyim..
Başka türlü uyanamayacağız çünkü ! ..

Ana  ve Yavru Vatan üzerinde oynanan oyunları , çevrilen dolapları bir kez daha gözümün önüne getirme imkanı buldum ve ürperdim… Yaşanan  vahşeti ve üzerimizde oynanan adilikleri , geçirmekte olduğumuz şu zor günlerde sizlerle  paylaşabilmek imkanı da buldum bu gün… O nedenle sayın ÖZDİL’ i kutluyorum, unutturulmaya çalışılan vahşeti hatırlattığı ve gündeme taşıdığı  için(…..)
KKTC.’in kalbi ve kısacası her şeyi olan Sayın Rauf Denktaş’ın
Beş litre kanının  her zerresi ile  Yavru Vatan Kıbrıs’ın bağımsızlığı
Adına yapılan  mücadelelerin  tarihi yazılır, diyerek söze başlamak isterim..
Kıbrıs doğu hududunda  görev yapan bir asker olarak   zamanında vahşetlerin yaşandığı yerleri , müze haline getiren Sayın Rauf Denktaş’a ne kadar teşekkür etsek azdır.  Bu sayededir ki  yaşananlar tüm tazeliğiyle öğrenilmekte , yalan ve  dolanla dolu sahte tarihe geçit verilmemekteydi..
Bundan üç sene kadar önce eski günleri yad etmek , gelişen durumları yerinde görmek üzere üç meslektaşımla birlikte ailece  Kuzey Kıbrıs’a gitmiştik….KKTC Barış kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hasan MEMİŞOĞLU’ un  devre arkadaşımız olması , bizlere tarih yazdığımız  Kıbrıs’ın her karış toprağını  gezme   ve yerinde tetkik etme  imkanı vermişti…
Gördüklerimi  uzun uzadıya anlatarak vaktini almayacağım..
Ama bizlere beyin tutulması yaşatan iki hususu sizlerle mutlaka paylaşmak isterim..

Bu gördüklerimiz karşısında Yavru Vatanımızda  yaşam mücadelesi verenler adına utanç duyduğumuzu ve hayal kırıklığına uğradığımızı da üzülerek belirtmeliyim..

Ne yazık ki ,  birkaç senedir Doktor Binbaşı Nihat İlhan’ın ailesinin ikamet ettiği bu binada yaşanan katliamın  izleri ; dış güçlerle işbirliği halinde olan   içimizdeki hainlerce  silinmeye çalışılıyor.. Yani gerçeklerin bilinmesi adına  gösterime açık tutulması gereken bu mekanlar , son birkaç senedir  maalesef kapalı tutularak  hainlerin yapmış oldukları vahşetin izleri  insanların gözünden kaçırılmaya çalışılıyor..
30 yaşına gelmiş Kıbrıslı Türk’lerin ,  yaşananlardan ve Kıbrıs’ın tarihinden bir haber olduklarını gördüğümüzde ise , yavru vatanın kimlere ne maksatla teslim edildiğini anladık ve inanın kahrolduk. .Halbuki  Türk milletinin bağrından çıkmış kahraman askerimiz , Yavru Vatanın   mukaddes topraklarında ölümü göze alarak mücadele verirken meğer içimizde ki bazı vatan hainlerinin  ne hesaplar peşinde olduklarını görme imkanı bulduk..
…..Haydi! dostlar bir densizin (Palavracı Tiyatrocu, Dangalak ) sayesinde benim ve
Sayın Özdil’in aşağıda kaleme aldıklarını  okuyarak üzerimizde oynanan oyunları tekrar hatırlamaya çalışalım..

En derin saygılarımla..

Fevzi MORAY
Emekli Piyade KıdemliALbey
29 Ocak 2009

” …

Hiç öyle boşuna Rum’a kızma…
Sene, 1963.
Aralık’ın 24’ü. Noel arifesi…Lefkoşe. Kumsal Mahallesi. No 2 Tek katlı, bahçeli bir ev.

Saat 22 suları Hava ayaz. Boğuk, tok vuruşlar yırtıyor geceyi aniden, trok trok trok… Kalleş, basıyor. Mürüvvet Hanım, lambaları söndürüyor hemen… Hakan kucağında…Uyuyor. 10 aylık… Dalıyor çocukların odasına, öbür koluna Kutsi’yi alıyor, 4 yaşında… “Kalk Murat” diyor bi yandan… Gözlerini ovuştura ovuştura kalkıyor Murat, henüz 6 yaşında, ucundan tutuyor anasının geceliğinin… Dışardan hüzün abajuru gibi sızan sokak lambasının cılız ışığında, hayalet misali, banyoya süzülüp, kapıyı örtüyor, ”küvete” girip, koyun koyuna, sarılıyorlar.

Korkunç bekleyiş başlıyor…

Bir dakika. İki dakika. Üç dakika. Saniyeler, asırlar gibi adeta. Önce şangırtı duyuyorlar.

Pencere. Sonra salondaki ayak seslerini. Vahşi haykırışları..
Ve, tekmeyle açılıyor banyo kapısı. Üç Rum.  Tarıyorlar. 33 el. Evet, merhum gazeteci Sami Coşar tarafından çekilen ve hafızalarımıza mıh gibi çakılan “o fotoğraf”ın öyküsü bu… Kanlı Noel. Alnından vurmuşlardı Mürüvvet’i. Yedi yerinden daha… Murat’tan üç kurşun çıktı.Kutsi’den iki. Evin direği, baba, tabip binbaşı, evde değildi o sırada… 103 Türk köyü basılmıştı, son üç günde, yaralılar vardı.. Gönyeli’ye gitmişti. Göreve.

Bir babanın başına gelebilecek en büyük felaketi yaşayan bu tabip binbaşı, evlatlarının cenazesini bizzat kendi elleriyle yıkadı… Minik bedenleri santim santim yokladı, Hakan’da kurşun izi bulamadı… 10 aylık bebecik, vücudunu yavrularına siper etmeye çalışan anacığının altında kalmış, nefessizlikten can vermişti çünkü. E bakıyoruz… Rumlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyor.

Niye biliyor musunuz ?

Palavracı Tiyatrocu, Dangalaklık Etti Diye Değil…
Biz, bunca yıldır dangalaklık edip, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmediğimiz için.

Yılmaz ÖZDİL..
… “
30
Oca
09

Davos’ta Olup Bitenlerin Anlamı …

Türkiye Davos’u Turgut Özal ile tanıdı.
Davos ruhu” kavramını da  Özal kullanıyordu…

O gün bu gündür Türkiye’de Davos toplantılarına katılır.
Davos ruhu” ülkemizi de etkiler !..

Ancak bu sene daha fazla etkiledi…
Bu etkileme çeşitli biçimlerde devam edecektir de !
Davos toplantılarına katılan Başbakan Erdoğan, önce İMF ile iki konuda anlaşamadıklarını açıkladı.

Bu açıklama Perşembe günü kamuoyuna yansıdı.  Aynı günü akşamında ise gündeme “
son dakika”, “flash,flash” spotları ile Başbakanın Davos’ta ki Gazze oturumunu terk ettiği haberi verildi. Başbakan Erdoğan Gazze oturumunu terk etmeden önce, İsrail Cumhurbaşkanı Perez’e, “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” dedi. Ardından, “sesin çok yüksek çıkıyor. Çünkü bunun nedeni suçluluk psikolojisidir” sözlerini söyleyip, “benim için Davos bitmiştir” diyerek Gazze oturumunu terk etti.

Böylece Türkiye için Özal ile başlayan “Davos ruhu” Başbakan Erdoğan ile sona erdi gibi görünüyor.

Gazze oturumunu terk etmeden önceki sözlere bakacak olursak Başbakanın tepkisi Şimon Perez’e dir. Ancak daha sonra forum başkanı ile yaptığı basın toplantısında ki sözlerinde ise tepkisinin oturumu yöneten moderatöre olduğunu söyledi ! İsrail Cumhurbaşkanı Perez’de telefonla Erdoğan’ı arayarak özür diledi. Tepki moderatöre ise neden Perez özür diledi ? Özürü moderatörün dilemesi gerekmez miydi ? Demek ki araya girenler ve ortamı yumuşatmak isteyenler oldu… Başbakanın Gazze oturumunu terk etmeden önceki sözlerine ve yüz hatlarına bakacak olursak, son derece sinirli olduğu bir gerçektir.

Tepkisine bakacak olursak daha çok duygusal olduğu görülecektir.
Siyasetçi böyle bir ortamda duyguları ile değil aklı ile hareket etmelidir.
Akıl duygulara egemen olabilmelidir.

Sanırım danışmanları salonun terki ile basın toplantısı arasında bu durumu hatırlatmış olacaklar ki,
Basın toplantısında gerilimi gitmiş ve daha mantıklı idi…
İsrail’de yakında seçimler var. Türkiye’de de 29 Mart’ta yerel seçimler olacak.

Erdoğan-Perez gerginliği acaba iç politikaya yönelik olarak mı kurgulandı ?..

Perez’in Gazze saldırısını savunması, İsrail iç politikasında şahinlere prim kazandırır. Başbakanın Gazze oturumunu terk etmesi de iç politikada AKP’ye yarar. Çünkü kamuoyu Gazze’de yaşananlar konusunda tepkilidir.   Başbakan Davos’u terk ettiği gecenin geç saatlerinde İstanbul’a geldi. Havaalanında yapılan karşılama, olayın iç politika malzemesi olarak kullanılacağını göstermektedir.

Bunun belirtilerini ilerleyen günlerde daha net olarak görebileceğiz.
Fakat şu konu gözden kaçmamalıdır.

Başbakan Davos’da Gazze oturumunu terk etmeden önce İsrail Cumhurbaşkanı Perez’e, “ siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyor. Ancak nedense ABD’de ki Yahudi lobilerinden aldığı “cesaret” madalyasını geri vermeyi düşünmüyor ! İsrail uçaklarına Konya’da eğitim uçuşu için verilen izini iptal etmiyor… 5 Ocak 2009 tarihinde Gazze saldırısı için TBMM’ye verilen İsrail’in kınanması için önerge AKP oyları ile reddedildi.

Reddetme gerekçesi olarak da “ böyle bir kınamanın  dengeleri bozabilme ihtimalinin bulunması” gösterildi…
Gazze oturumunu terk etme acaba dengeleri bozmaz mı ?
Verilere dikkat edecek olursak Başbakanın duygusal tepkisi daha çok iç politika amaçlıdır.

Aynı gün yapılan basın toplantısı, Perez’in özürü ve havaalanı organizasyonu bu kanıyı güçlendirmektedir.
Hem Şimon Perez hem de Başbakan Erdoğan kârlı çıkmıştır ama “Davos ruhu” yara almıştır.
Diplomatik geleneklerde…
Fatura ise oturumu yöneten moderatöre kesilmiştir.

Hilmi TAŞKIN
30
Oca
09

Açıklıyorum, Mutlaka Okuyun ..

AÇIKLIYORUM …
MUTLAKA OKUYUN …
İŞTE HRANT DİNK CİNAYETİNİN PERDE ARKASININ ROMANI …

( Bu yazı 2007 seçimlerinden önce yazılmıştır. Güncelliğini koruduğu için “önemine” binaen paylaşıldı . )

Türkiye’de yükselen ve her türlü engellemelere rağmen durdurulamayan milliyetçilik Amerikan hükümetini rahatsız eder. 1950 seçimlerinden bu yana sürekli ve kesintisiz olarak Türkiye’de iktidara gelen Amerika, yaklaşan 2007 seçimleri ile Türkiye üzerindeki egemenliğini ve hakimiyetini kaybetmekten korkmaktadır.  Amerikan Başkanı Buşh, maddi manevi her türlü desteği verdiği Tayyip Erdoğan Hükümetinden beklediği oranda bir garanti alamayınca gözünü Türkiye’de bulunan ajanlarına çevirdi. Amerikan  Büyükelçisinden SOROS’a kadar bütün Sivil Toplum Kuruluşları da Başkan Buşh’u memnun etmedi.
Çünkü Başkan Buşh,
Türkiye’de yükselen Türk Milliyetçiliğinden ve yaklaşan 2007 seçimlerinden korkuyordu.
Bunun için acilen kurmaylarını topladı. Yükselen Türk Milliyetçiliği Amerika’da Başkan Buşh’un masası üzerine yatırıldı. Türkiye’deki milliyetçilerin sesi okyanusları geçerek Başkan Buşh’a ulaşıyor ve Buşh acayip rahatsız oluyordu.  Türk Milliyetçileri Türk Ordusunun Kuzey Irak’a girmesini hatta Kerkük’e kadar gitmesini istiyordu. Türkiye ve Türk Ordusu öyle bir noktaya gelmişti ki, tek yürek olmuş hükümet çaresiz kalmıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çıkışları artık işe yaramıyor, Türk Milliyetçileri durdurulamıyordu. Türk Ordusu Kuzey Irak sınırına yığınak yapmaya başlamış hatta teyakkuz haberleri Başkan Buşh’a “acil” koduyla bildirilmişti.
Başkan Buşh’a göre Türkiye ne dost nede Amerika’nın müttefikiydi.

Türkler Amerika için stratejik ortak diyor.

Başkan Buşh bunu yalanlıyordu ama Türk Ordusunun Kuzey Irak’a  girmesi demek Amerikan askerleriyle karşı karşıya gelmek demekti. Başkan Buşh bu riski göze alamıyordu zira Türklerin bir türlü unutamadığı birde BAŞA ÇUVAL GEÇİRME olayı vardı. Türkler er geç bu çuval olayının intikamını alacaktı. Ama şu an bunun sırası değildi.  Başkan Buşh kurmaylarından “dişe dokunur” çözüm ve çareler istiyordu. Beyaz Saray’da ki Oval odada çok şiddetli ve hararetli tartışma vardı. Her kafadan çıkan ses Başkan Buşh’u bunaltmıştı. Bir türlü beklediği ve istediği öneri gelmiyordu.

Sonunda Buşh düşüncesini açıkladı. Amerika’da sürgünde yaşayan Fetullah hocaya bir heyet gönderecekti. Ve bu heyet Fetullah hocaya gönderildi. . Başkan Buşh’un isteği hoca efendiye bildirildi. Fetullah hoca malum, Dinler arası diyalog icat etmiş, Ilımlı İslamiyet’i uydurmuş ve derin bir hoşgörü ile Amerika’yı dünyaya sevdirmişti. Bu haliyle Amerika’ya ne kadar sadakatle bağlı olduğunu göstermiş, çok büyük hizmetlerde bulunmuştu.
Başkan Buşh adına Fetullah hocaya gelen heyet durumu izah ettikten sonra “Ne yapabilirsiniz ?” diye sormuştu. Fetullah hoca hiç tereddüt etmeden düşüncelerini açıkladı ve “Türkiye’de yaşayan, Türkiye doğumlu Ermeni vatandaşı Hrant Dink’in öldürülmesini Amerika kaldırabilir mi ?” diye sordu.  Heyet bir anda buz gibi oldu. Nihayet içlerinden biri “Neden bir Ermeni ve neden Hrant Dink ? ” diye sorabildi. Fetullah hoca tebessüm etti. İcat ettiği ILIMLI İslamiyet ona cinayet işleme konusunda fetva verme yetkisi veriyordu. Engin hoşgörüsü ile dinler arasındaki diyalog Türkiye ile Hıristiyan alemini de karşı karşıya getirecekti.
Fetullah hoca,

“Hrant bir Ermeni ama Türkiye doğumlu. Türkiye’de yaşıyor. Daha yakın bir zamanda TCK’nin 301ci maddesi hususunda açıklamalarda bulundu. Türklere alenen hakaret ve küfretti. Hakkında soruşturma açıldı ve davası devam ediyor. Bu işin adli yanı. Bir de sokak yanı var. Yani Türkiye!deki milliyetçiler teyakkuz halinde. Malum birde Türk milliyetçiliğinin engellenemeyen, önlenemeyen yükselişi var.. Burada, Amerika’da ise Türkiye’nin asla kabul etmediği Ermeni Soykırım Yasasının Amerika tarafından  kabulünün görüşülmesi var. Şimdi.. Milliyetçi bir Türk bir Ermeni’yi öldürürse ne olur ?”

Amerikalıların kafası karışmıştı. Hala Fetullah hocanın nereye gelmek ve ne söylemek istediğini anlayamamışlardı. Fetullah hoca, engin hoşgörü fışkıran yüzündeki nuru!   ile Amerikalılara hitaben konuşmasına devam etti :   ”  Bana göre büyük infial olur. Çünkü Hrant Ermenidir ve ayrıca gazetecidir. Öldürüleceği hakkında Türk emniyetine defalarca  ihbarlar yapılmıştır. Bu kişi zaten öldürüleceğine dair tehdit telefonları aldığını İstanbul Emniyetine bildirmiştir. Bu durumda  Hrant  öldürülürse,   faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş olmaz mı ?
Fetullah hocaya cevap veren olmadı. Daha doğrusu veremediler. Kafaları karışmıştı. Bir heyet elemanı “Kim öldürecek Hrant’ı? Herhalde bu işi biz yapmayacağız..” diyebildi. Fetullah hocanın hoşgörü sergileyen yüzünde, tebessüm eden dudakları kulaklarına varıyordu : ” Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi için İskenderun ne ise, Kafkaslar ve Asya’ya açılan kapı olma özelliğinden dolayı Trabzon’da o kadar önemlidir.  Amerika’nın Trabzon üzerinde tasarladığı proje bizce de malumdur. Ancak Trabzon halkı milliyetçidir ve devletine  sadakatle bağlıdır. Trabzon’un “ele geçirilmesi” hususunda bize fikirlerimiz sorulmuş ve verdiğimiz cevaplar doğrultusunda Trabzon’da işlenen papaz cinayeti Türkiye’yi sarsmıştır.  Akabinde Sivil Toplum Kuruluşları devreye girmiş, özellikle TAYAD etkili olmuştur. Bütün bunlar Trabzon Emniyetinin kontrolü altında cereyan etmiş, failler yakalanmış ama failleri azmettirenlere ulaşılması tarafımızca engellenmiştir. Türk milliyetçilerinin etkili kalelerinden biri olan Trabzon’da halk, özellikle Trabzonlu gençler işsizdir. İşsizlik bu gençleri suç makinesi haline getirmiştir. Patlamaya hazır birer bomba olan Trabzonlu gençler Türklük, milliyetçilik, vatan, bayrak, devlet gibi milli değerler hususunda çok fazla hassastır. Bu hassaslıkları onları cesur ve atak yapmıştır. Ancak çabuk dolduruşa gelirler ve kanarlar.
Fetullah hoca sustu. Önünde bulunan bardaktaki sudan birkaç yudum içti.
Dikkatlice kendisini dinlemekte olan Amerikan heyetini süzdükten sonra konuşmasına devam etti :
Papazı kim vurmuştu, hatırlayınız lütfen..

Başkan Buşh’un özel olarak tertip ettiği heyet elemanları birbirlerine baktılar..
Olayı duymuşlardı ama ayrıntıları bilmiyorlardı.
Ilımlı İslamiyet’in ve Dinler Arası Diyalogun mucidi olan Fetullah hocanın sinsi gülücüklerinden ağzı kulaklarına varıyordu :

” Ekselansları bize Trabzon hususunda düşüncelerimizi sorduğunda biz gerekli cevaplarımızı kendilerine arz ettik.

O.A. Trabzonlu bir gençtir. Papazın öldürmesi O.A.’ya bildirildiğinde O.A. hiç tereddüt etmeden  kabul etti. Trabzonlu bir gencin bir papazı öldürmesi hem ses getirecek hem de  Türkiye’yi  derinden sarsacaktı. Nitekim öylede oldu. Trabzon çok zor durumda kaldı.  Şimdi. Bize göre Hrant Dink’in  yine Trabzonlu bir genç tarafından öldürülmesi bu sefer sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı sarsacaktır. Çünkü Hrant bir Ermenidir. Trabzon dikkatleri üzerine çekecek, Trabzonlular bu cinayet sonrası duyacakları rahatsızlığı uzun süre üzerlerinden atamayacaktır. Türklük ve Türk milliyetçiliği Trabzon’da büyük yara alacak, özellikle Trabzon gençliği bölünecektir.

Biz deriz ki.. Bu görevi Trabzon’da bulunan cemaatimize veririz.. Derhal Trabzon’daki müridimiz harekete geçer. Hrant Dink’in Ermeni olması işlimizi daha da kolaylaştıracaktır.  Zira Hrant Dink’in Türklüğe ve Türk Milliyetçilerine hitaben ettiği hakareti küfür kabul eden Trabzonlu gençler infial halindedir. İçlerinden en hırslısı ve en ateşlisi seçilip İstanbul’a gönderilir ve Hrant Dink vurulur..” Fetullah hocanın huzurunda bulunan Amerikan heyeti tatmin olmamıştı ama yine de “eh!” der gibi başlarını salladılar. İçlerinden biri, içinde taşıdığı şüphesini dışa vurdu ve Fetullah hocaya sordu :
” Sayın hoca efendi!  Trabzon’da işlenen Papaz cinayeti sonrasında ülkemizin de başı ağrıdı. Faili meçhul her önemli cinayetlerde Türkiye’de ilk akla gelen ülke ne yazık ki Birleşik Amerika’dır. Hani neredeyse gökten Türkiye’ye taş yağsa bizden yani Birleşik Amerikan Hükümetinden bilecekler.  Siz şimdi bir Ermeni’yi, Hrant Dink gibi, Amerika’da yaşayan Ermeniler arasında da tanınan bir gazetecinin öldürülmesini istiyorsunuz. İlk bakışta göze ve kulağa hoş geliyor. Türkiye, bütün dünyanın tepkisini çekecektir. Çok zor durumda kalacaktır. İyi de.. Bunu ülkemizde, Amerika’da yaşayan Ermenilere ve Ermenistan’a nasıl anlatacağız ? “
Fetullah hoca böyle bir soruyu bekliyor gibi gayet rahattır. Yüzünden hiç eksilmeyen tebessümle Amerikan heyetine anlatmaya devam eder : ”  Hrant Dink’in öldürülmesi tarafımızdan gerçekleştirilir. Ancak bunu ülkenizde yaşayan ve Ermenistan’da bulunan Ermeniler’e anlatma işi size yani Amerikan devletine ait olur. Bu konuda Amerika oldukça maharetlidir. Amerikan Devletinin kolları Türkiye’de her tarafı kuşatmıştır. Amerika bu cinayete DERİN DEVLET süsü verebilir. Derin Devlet konusu Türkiye’de gündemi değiştirir ve sürekli meşgul edebilir. 301ci madde tartışmaları işine Sivil Toplum Örgütleri el atabilir. Türkiye Millet Meclisine Petrol Yasası gelmek üzeredir. Tam bu sırada Rumlar, Kıbrıs’ın her yanında petrol arama hususunda hak talep edebilir. Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermek ve hatta Kerkük’e girmek için fırsat kollamaktadır. Amerikan hükümeti, Avrupalı müttefikleri ile birlikte PKK’ya karşı Türkiye’nin istediği operasyonları yapabilir. “
Heyet elemanlarından biri Fetullah hocanın sözünü keser :
“Muhterem hoca efendi! Bir dakika lütfen.. Bütün bu söyledikleriniz Türkiye’ye yöneliktir ve Türk Kamuoyunu tatmin etmek içindir. Peki Amerika’da ve Ermenistan’da bulunan Ermeniler için ne buyuracaksınız acaba?” diye sorar. Fetullah hoca rahattır.  : ” Bakın benim düşüncelerim Türkiye’ye ve Türk Kamuoyuna yöneliktir. Ermeni Kamuoyuna yönelik düşünceler ise size ait olacaktır. Şu kadarını söyleyebilirim ki.. Hrant’ın ölümü Türkiye Ermenistan sınırında bulunan kapıyı açar. Sıcak ilişkiler yeniden başlar. Amerika’da yaşayan Ermenilerin direttiği SOYKIRIM YASASI Amerikan Kongresinden de geçebilir. Ekselanslarına arz ederim.. Hoşgörülerimi iletiverin lütfen..”
Görüşme sona erer ve Amerikan heyeti Fetullah hocanın malikanesinden ayrılır.
Bu sırada.. Trabzon’da bulunan Fetullahçılara Amerikan menşeli bir görev gelir. Cemaat üyeleri görevi alır almaz hemen bir toplantı yaparlar. Toplantıda Hrant Dink’in öldürülmesi enine boyuna tartışılır ve bu iş için Erhan Tuncel uygun görülür. Erhan Tuncel daha önce Cemaate katılmış, hoca efendiye saygı duyan  üniversite öğrencisidir ancak son zamanlarda BBP’ ne sempati duymaya başladığı görülmüştür. . Milliyetçidir. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun Trabzon’a gelişlerinde gönüllü korumalığını yapmaktadır. Erhan Tuncel ile üniversiteden arkadaşlıkları olan cemaat üyeleri böyle bir fotoğrafı elde etmeyi başarmıştır.
Trabzonlu Fetullahçılar, cemaatlerine mensup olan Üniversite öğrencilerini tekrar devreye sokarlar. Üniversiteli Fetullahçılar hemen Erhan Tuncel ile irtibata geçerler. Kendilerini aşırı Türk milliyetçisi olarak tanıtan müritlerin, Hrant Dink’in öldürülmesi hususunda Erhan Tuncel’i etkilemeleri zor olmaz. Erhan Tuncel’in Ermenilere ve özellikle Amerikalılara karşı aşırı bir hırsı ve kini vardır. Fetullah müritleri Erhan Tuncel’in bu yönünü iyi bildiklerinden kullanmakta da zorluk çekmezler. Daha da ileri giden müritler, Trabzon Emniyetinde ki cemaat üyeleri kanalıyla   Erhan Tuncel’in polis muhbiri olmasını da sağlarlar. Böylece Erhan Tuncel’in her hareketini kontrol edebileceklerdir. Erhan Tuncel, Hrant Dink’in öldürülmesi işini düşünmek istediğini söyleyerek biraz zaman ister.
Bu zaman, Erhan Tuncel’e verilir. Fetuıllah müritleri Erhan Tuncel’i kullandıklarını zannederler ama Erhan Tuncel’de boş değildir. Tuncel’de Hrant Dink’in öldürüleceğini gider Trabzon Emniyetine ihbar eder. Ne fayda.. Bu planı yapan zaten Trabzon Emniyeti içindeki Fetullahçılardır. Dikkate almış gibi dahi görünmezler ki, Erhan Tuncel meydanı iyice boş zannedebilsin..
Öyle de olur. Erhan Tuncel emniyette kendisine inananların olmadığını görünce daha çok heyecanlanır. Bu durumu Yasin Hayal ile konuşur. Yasin Hayal’da kendisi gibi Amerikan düşmanı olan bir Türk Milliyetçisidir. Trabzon’da ki Mc Donalts’ın bombalama olayının zanlısı olarak kısa süre hapse girip çıkmıştır. Erhan Tuncel Yasin’e “Yapabilir misin?” diye sorar. Yasin tereddütlüdür. Omzunu çeker. “Hele bir araştırayım..” der.
Artık niyet kurulmuş, Hrant Dink’in öldürülmesi karara bağlanmıştır. Cinayetle ilgili bütün bilgiler Trabzon Emniyetine ulaşmış, sonra da Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğüne gönderilmiştir. Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğünün başında Ramazan Akyürek vardır. Ramazan Akyürek’in Fetullahçı olduğu İstanbul Valiliği tarafından tescillenmiştir.
Trabzon’da bulunan Yasin Hayal, çevresindeki milliyetçi gençlerle Hrant Dink’in öldürülmesini konuşur. Bir gönüllü aradığını söyler. Bir çok gönüllü çıkar. Ne var ki bir kişi lazımdır. Yasin Hayal, en iyi silah kullananın tespiti için atış talimi yaptırır ve Ogün Samast yarışı kazanır.
Yasin Hayal, Erhan Tuncel ile buluşarak  durumu anlatır ve Ogün Samast’ın Hrant Dink’i vurmak için emir beklediğini söyler. Erhan Tuncel, ” Ogün gidip Hrant’ı vursun ve kaçmasın yakalansın. Göreceksiniz Ogün milli kahraman olacaktır ve biz ona içeride bakacağız…” der ve  bu emri Yasin Hayal’e, Yasin Hayal’de Ogün Samast’a verir. Hayal, Ogün’e bir tabanca ile bir miktarda para verir.
Ogün hiç vakit kaybetmeden yola çıkar ve İstanbul’a gelir.  Ne Hrant’ı tanımakta ne de nerede oturduğunu yada çalıştığını bilmektedir. Cebinde sadece, Yasin’in verdiği Hrant’ın fotoğrafı  vardır. Ara sıra çıkarır ve hafızasını tazeler. Sora sora Şişli’ye kadar gelir. Sonunda AGOP gazetesinin tabelasını görür. Hemen binadan içeri girer. Gazete yazıhanesinde Hrant yoktur ve sekreter vardır. Üniversite öğrencisi olduğunu söyleyen Ogün, Hrant Dink ile görüşmek istediğini belirtir.  Sekreterden dışarıda olduğunu öğrenince usulca binadan çıkar.
Bina girişinde beklemeye başlar. Canı sıkılır, birkaç kısa tur atar. Yine tatmin olmaz. Yasin’e telefon açar ve “çok sıkıldığını, Hrant’ı bulamadığını, ama gidip başka gazetecileri öldürebileceğini” söyler. Yasin beklemesini ve mutlaka Hrant’ı vurmasını tembihler.  Ogün bina girişinde beklemeye devam ederken binadan birinin çıktığını görür. Bir an göz göze gelirler. Ogün, Karadeniz şivesi ile “Hrant Dink sen misin?” diye sorar. Hrant Dink “Benim.. Sen Kimsin?” diye cevap vermeden durumu anlar ve arkasını dönüp uzaklaşmak ister ama.. Ogün cebinde hazır tuttuğu tabancasını çıkarıp tetiğe basar..
Hrant Dink’in öldürüldüğü haberi okyanus ötesinde ki Beyaz Saray’a ve özel malikaneye tez ulaşır. Başkan Buşh ilk defa bu kadar heyecanlandığını  fark eder. Sekreterinden isteme gereği duymadan telefona uzanır ve birkaç numara çevirir. Telefonun öbür ucunda, Ilımlı İslamiyet’in, Dinler Arası Diyalogun, Engin Hoşgörünün mucidi vardır. Başkan Buşh, bilinçsiz bir kahkaha attıktan sonra “Teşekkür ederim.. Haberi az önce aldım..”der.. Karşı muhatabı ise Fetullah hocadan başkası değildir. O da mukabelede bulunduktan sonra “Ekselansları.. Birleşik Amerikan Devletinin bundan sonraki gelişmelere yön vereceği hususundaki düşüncelerim hala taptaze ve sıcaktır. ” şeklinde cevap verir.  Başkan Buşh kahkaha içinde bu teminatı Fetullah hocaya verdikten sonra telefonu kapatır.

Ali KAYA

30
Oca
09

Davos Ve Düşündürdükleri …

Davos’ta yaşananlar üzüntü verici …
Tüm dünya kamu oyunun gözleri önünde düşülen durum.
Evet sayın Başbakan, siz Türkiye Cumhuriyeti Başbakanısınız …

Bu çok doğru …
Ancak yaşananları,
Olayın içinde olmayan eşiniz daha gerçekçi bakışla görmüş…

Siz farkında değilsiniz,
Fakat, karşınızda ” … Ananı da al git ” şeklinde ifadeler kullanamıyacağınız
Kişiler ile muhabtapsınız …
Milletler arası ilişkilerde,

Dostluk,
Hamaset,
Din kardeşliği,

Maalesef geçerli değildir.

Siz insan olarak,
Bir müslüman olarak,
Üzülebilir, yaşananlar ve gördükleriniz karşısında fevri davranabilirisiniz.
Ancak bizzat sizin ifadeniz, ifade edelim …
Siz Türkiye Cumhuriyet Başbakanı olarak bulunuyorsunuz o toplantıda …

O halde söylem ve eylemleriniz,
Yüce Türk ulusuna ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine yaraşır biçimde olmalıdır.
Hatta olması şarttır…

Uluslar arası toplantılarda ülkemizi ve yurttaşlarımızı temsil ettiğinizi unutup,
Sinirlenerek beklenmeyen davranışlarda bulunuyorsanız o zaman katılmıyacaksınız o toplantılara.
Yok Davos’ta yaşananların perde arkası varsa onu bilemem.

Ama bana öyle geliyor ki, İsrail’in Gazze saldırılarından bu yana sinirli hareket etmektesiniz.
Acaba sebebi yaklaşan yerel seçimler ve Karayalçın, Kılıçdaroğlu, Kocaoğlu tedirginliği midir ?
Halkımız arasında denirki; “ korkunun ecele faydası olmaz

Nevra KURTOĞLU

30
Oca
09

İmf lobisi iş başında

Türkiye’de bazı kalemler ve sesler bombalamaya devam ediyor: Türkiye, IMF ile kesinlikle anlaşmalı, IMF olmadan 2009’da “çok kötü günler” geçireceğiz! Haklılar, IMF ile anlaşalım ve dünya üzerinde “kimseye” satamayacakları bir faizden bize topladıkları fonları satsınlar. Karşı teoriye de “şans tanımıyorlar” … “Hayır, anlaşmayalım” diyenlere de söyleyecekleri hazır: IMF ile anlaşmadan 2009’da büyüyemeyiz! Hangi ülke “IMF ile anlaşarak büyümüş”, orası da zaten “teferruat”! Peki Türkiye, IMF ile anlaşmalı mı? Dünya piyasalarında “toparlanma” sinyalleri var. Aynı taban oluşumu-dipten dönüş devam eder ve dünya genelinde “likidite artmaya” devam ederse; aynen 2003-2007 arasında olduğu gibi Türkiye “IMF’siz finansman” sağlayabilir. Sağlayabilir ama siz “sakın” bir yerde bunu söylemeyin. Yoksa benim gibi “tepkilere” ve hatta “Sen ne diyorsun” cinsinden övgülere muhatap olursunuz. Ben ne söylediğimi çok iyi biliyorum; Türkiye, IMF’den kurtulmalı ve IMF lobisinin baskısına boyun eğmeden, değişen dünya gerçekleri ışığında “piyasalardaki” gelişmelere göre süreci sonuna kadar zorlamalı. Daha açıkçası; anlaşacağım “tavında” olayı tutup, dünya dipten dönerse ilk fırsatta IMF’yi kapıya koymalı. Diyeceksiniz ki; Peki Amerikalı koskoca profesörler neden “Anlaşın” diyorlar? “Yüzde 0 faizli bir dünyada, aynı dolarları % 14-15 faizle satarsanız”, Türkiye gibi bunu almakta tereddüt edenlere, bunu empoze ederseniz ve komisyonu kaparsanız, neden “Türkiye anlaşmalı” demeyesiniz! Size bir örnek; aylardır “Türkiye felakete gidiyor, IMF’nin kucağına atlamalı” diyen can dostumuz Amerikalı Profesör Roubini! Çok korktuk Roubini kardeşim ve senden etkilenip aşırı yüksek faizle borcu alacağız, haydi koş “komisyonunu” kap! Sevgili dostlar, ne diyeyim! Türkiye’ye “iğrenç bir tuzak kurulmuş” ve bunu aktörleri içeride-dışarıda bu oyunu oynamaya devam ediyorlar! Umarım bu tuzaktan kurtulacağız ve gerçek bir kalkınma modeline er ya da geç kavuşacağız! *** Davos’a neden değer vermiyorum? Bazı okuyucularım soruyor: Bu kadar zirve yapılıyor, bu kadar gelen giden oluyor, Davos ile ilgili neden bir şey yazmıyorsunuz? Ben de onlara soruyorum: Geçen sen Davos’ta konuşulanları hatırlıyor musunuz? Ya orada konuşulanlar sonrası olanları? “Büyük İsimler” neler diyorlardı, neler oldu? Oradakilerden hangisi “krizden” bahsetti? Kim “dünyanın içine düşeceği” büyük büzüşmeyi sorguladı? Hele Türkiye’den “giden” özellikle iş dünyasından bazı isimler. Hani 2008 “Türkiye’nin yılı olacaktı” ! Hatırlarsanız, Türkiye’den bir “arkadaş” Davos’ta “kendi şirketi” adına “Türkiye gecesi” dahi düzenlemişti! Bugün orada olan isimlerden hiçbiri! Şimdi ben tekrar soruyorum; önünü dahi göremeyen bu adamların “bu sene” hangi söylediğini neden ciddiye alayım! Sizlere de tavsiyem; Davos’tan “piyasalara yönelik bir ipucu asla beklemeyin” ! Arkadaşlar yesinler, içsinler, atıp tutsunlar! Gerisi hikaye!

YİĞİT BULUT

29
Oca
09

Erdoğan, antisemitizm yasası mı hazırlatıyor?

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın üzerinde yeniden ‘kara gölgeler’ dolaşmaya başladı.
İsrail’in Gazze’de yaşayan Müslümanlara yönelik başlattığı soykırımı harekatının ardından ‘icra makamının’ başında olduğu halde ‘hiçbir şey’ yapmayan Tayyip Erdoğan’ın, meydanlardan yükselen ‘tepkilerin’ önünü kesebilmek için yaptığı ‘duygu yüklü’ konuşmalar, kendisine ‘cesaret’ ödülleri veren ‘Yahudi dostlarını’ fena kızdırdı.
ABD’nin önde gelen beş Yahudi kuruluşu, Erdoğan’a bir mektup göndererek, yükselen ‘Yahudi aleyhtarlığının’ önüne geçmeye çağırdı.
B’nai B’rith Başkan Yardımcısı Daniel Mariaschin, mektubun içeriğini şöyle özetledi:
– “Türkiye’de yükselen anti-semitizm uzun süredir dipten gelen bir dalga. Özellikle basının bir bölümü nefreti besleyen yayınlar yapıyor. Yahudiler kendilerini tehdit altında hissediyor. Yahudilerin hedef yapılmasına, taciz edilmesine artık dur denilmesi gerekiyor. Sorumlu liderlerin atması gereken adımlar bulunuyor. Yahudilerin güvenliğine dair bir jest bekliyoruz.”

* * *

Tayyip Erdoğan, bir kez daha ‘deliğe süpürülme’ tehdidi ile karşı karşıya.
Peki, Erdoğan, tehdide boyun mu eğecek, yoksa edindiği tecrübeler ışığında tehdidi ‘savuşturmak’ için bir şeyler mi yapacak?
Erdoğan, daha önce ‘paçayı’ kurtarabilmek İsrail ile ‘enerjiden’, ‘tarıma’ kadar birçok alanda ‘işbirliği’ anlaşmalarına imza atmıştı.
Yine mutlaka bir şeyler yapacak.
Peki ama ne?
Ankara semalarında dolaşan minik kuşun ulaştırdığı bilgilere göre, Tayyip Erdoğan, kendisini destekleyen Yahudi dostlarını ‘memnun’ edebilmek için bir yasa tasarısı hazırlanması talimatı verdi.
Hukukçuların üzerinde çalışmaya başladığı iddia edilen tasarı, 29 Mart yerel seçimlerinin ardından Meclis Adalet Alt Komisyonu’na sevkedilecek.
Yükselen ‘antisemitizmin’ önüne geçme bahanesi ile tedavüle sokulacak tasarıya göre, artık bundan böyle Türkiye’de ‘Yahudiler’ üzerine onur kırıcı, aşağılayıcı görüş beyan etmek ‘suç’ haline getirilecek.
‘Yahudilik’ ve ‘Siyonistlik’ üzerine yayınlanmış olan eserler birer birer yasaklanacak.

* * *

TCK’nın 301’inci maddesinde yaptıkları değişiklikle ‘Türklüğe hakareti’ serbest haline getirenler, ‘Yahudileri eleştirmeyi’ yasaklıyor.
Yahudilerin destekledikleri İsrail, ‘kutsal sınırlarına’ ulaşmak için, ‘Müslüman’ olmanın dışında hiçbir suçu, günahı olmayan gariban insanları vahşi bir şekilde katledecek.
Ama vicdan sahiplerinin, ‘İsrail’in politikalarına’ esas teşkil eden ‘siyonist’ hedeflerin perde arkasını sorgulaması ‘suç’ sayılacak.
Erdoğan’ın, yasayı çıkardıktan sonra, ABD Kongresi tarafından kabul edilen bir yasa çerçevesinde Yahudi düşmanlığını yansıtan politika, uygulama, eylem, girişim ve yayınları düzenli olarak izleyip, yıllık raporlarına yansıtacak olan ABD Dışişleri Bakanlığı ile ‘koordinasyon’ içerisinde hareket edip etmeyeceğini bilemiyoruz.
Emme velakin, yakında sokaklarda, tellalların şöyle haykırdıklarını duyarsanız hiç şaşırmayın:
– “Eyyy ahaaaliiii… Duyduk duymadık demeyuuun. Bundan böyle Yahudiye, Yahudi demek yasaktuuur.”


İsrafil K.KUMBASAR


29
Oca
09

Allah Aklını Kullanmayan Erdoğan’a yardım eder mi?

Avusturya’nın Die Presse gazetesi, “Allah adına daha üretici olun” başlığıyla Türk İhracatçılar Birliği Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin başvurusunu inceledi. Büyükekşi, camilerde verilecek vaazlarda ihracatın artırılması konusunun işlenmesini istemişti.
Die Presse’nin haberinin alt başlıklarında; “Türkiye… İmamların, vaazlarıyla ihracatı canlandırmaları bekleniyor. IMF’nin yeni kredisi dünyevi yardım vaat ediyor” fadeleri kullanıldı ve şöyle denildi:
“Ekonomi Bakanı geçen Mayıs ayında gururla, ülkenin artık IMF’den bağımsız olduğunu açıkladı, yardım kredileri ödenmiş, dilenme zamanı geride kalmıştı.
Bu yalnız altı ay sürdü, kasım ayında Türkiye yine IMF’nin kapısını çalmak zorunda kaldı. Çünkü krizin ikinci perdesi Türkiye’yi de etkiledi. Gelişmekte olan her ülkede olduğu gibi kurumsal yatırımcılar ülkeden çekildi. Lira baskı altına girdi.
O ana kadar yurtdışından sürekli gelen yatırımlar tarafından karşılanan dış ticaret açığı tehlikeli bir şekilde büyümeye başladı. Devletin bu yıl dış borçlarını ödemek için 30 milyar dolara ihtiyacı var.
Bu noktada IMF’den yeni bir kredi almak gerekti, görüşmeler sona ermek üzere. Ülkelerinin yakında yine IMF’nin sıkı kontrolü altına girmesi işadamlarını rahatsız etmiyor. Buna karşın Büyükekşi daha çok dinin disiplin verici gücüne inanıyor. Bu yüzden imamlardan sorumlu olan Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu’na başvurdu. Bakan bu konudaki endişelerini dile getirdi ve camide böyle her konuda çağrılar yapılmasının müminlerinin hoşuna gitmeyeceğini söyledi.”
Görüldüğü gibi Avusturya gazetesi, alaycı bir dil kullanıyor, özellikle Türk işadamlarının, ülkenin IMF kontrolüne girmesinden hiç rahatsızlık duymadıkları halde ihracatı artırmak için uhrevi yardım istemelerindeki tezata dikkat çekiyor.

* * *

Başbakan Tayyip Erdoğan ise Davos toplantısına katılmak için yola çıkmadan önce IMF konusunda açıklamalarda bulundu. Erdoğan, “IMF bizim de ortağı olduğumuz bir kuruluştur. Kriz döneminde destek vermesi gereken proje üretmesi gereken bir kurumdur. Ama bundan farklı yaklaşım ortaya koyarsa, Türkiye’yi kendi şartları içinde değerlendirmese bizim hassasiyetimiz artar” dedi.
Erdoğan, ABD-IMF-TÜSİAD  baskısına daha ne kadar dayanacak bilmiyoruz.
TÜSİAD’ın hükümete “IMF ile anlaşın” şeklindeki uyarısından sonra, ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi James Jeffrey de görevine başlar başlamaz, “Ben IMF yetkilileri ile görüştüm. IMF ile anlaşın” dedi.
IMF ise son açıklamasında “Fazla paramız kalmadı. 8 ay sonra elimizdeki para biter” diye baskıyı artırdı.

* * *

Bu arada, Merkez Bankası Başkanı, faiz oranlarından bahsetti. Durmuş Yılmaz, rekor seviyede düşük düzeydeki gösterge faiz oranlarını, son dört yıldır ilk kez hedeflenen hızda ilerleyen enflasyona bağlı olarak yeniden düşürebileceklerini açıkladı. Bilindiği gibi eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner, piyasadan önemli miktarda nakit çekildiğini tespit etmiş ve  “Bu durum krizi daha da artırır” uyarısında bulunmuştu.
Biz de, piyasadan nakit çekme politikasının hem Erdoğan’ın altını oymak hem de Türkiye’yi IMF ile masaya oturtma baskısı anlamına geldiği yorumunu yapmıştık.
Allah, aklını kullanmayanların üzerine elbette IMF baskısını da gönderir, Amerikan baskısını da!


Arslan BULUT

29
Oca
09

Kendin Konuş Kendin Dinle

29 Mart yerel seçimler yaklaştıkça, heyecan arttıkça artıyor.
İkitidar ve muhalefet arasında kıyasına kent kapma savaşı var.

AKP, arkabahçesinde yetiştirdiklerinden cesaret aldığı için oldukça rahat.
Zaten yapılan anketler de onu gösteriyor. Ankentlere pek inanmasak da,
Bazı gerçekleri ortaya koyma bakımından ilginç. Şu açıdan ilginç;

Hangi büyük kentleri ele alırsak alalım, buraları AKP tarafından işgal edilmiş durumdadır.
Nasıl edilmesin ki !
Bu büyük kentlerin nüfusunun büyük bir bölümünü varoşlar, yani arkabahçeliler teşkil etmektedir. İstanbul, Ankara, Antalya gibi bir kentin AKP`nin eline geçmesi bunun en güzel örneğidir. İstanbul`un nüfusunun % 90`ını varoşlar teşkil etmektedir. Yapılan ankent sonucu da bunu doğrulamaktadır. Çoğunluğu oluşturan arkabahçeliler, elbetteki, kendilerine verilen torbalar, kömürler ve belki de çekler hatırına oylarını gene AKP`ne vereceklerdir. Kendimizi onların yerine koysak ne yapardık? Herhalde aynısını yapardık…Bir odada 3 veya dört çocukla oturuyorsunuz.Oda buz gibi. İş yok güç yok. Birisi geliyor, kapınızı çalıyor ve size ısınmak için kömür, yemek için de gıda torbası bırakıyor.

Bu durumlarda söylenen söz söylenecek: “ Allah razı olsun ! ”
Bu durumdaki hiç bir insan bindiği dalı kesmez. Bu insanlar için, ısı vermeyen kömürlerin zehirli duman salarak çevreye zarar vermesi, verilen gıdaların kalitesinin düşük oluşunun hiç önemi yoktur. Çünkü bu insanlar ve onların çocukları, yarım yüzyıldır çağdaş eğitimden yoksul bırakılmıştır. Kendileri üzerinden oynanan oyunları kavrayacak bir bilgiye sahip değillerdir. Durum böyle olunca da, doğal olarak İstanbul`da ve diğer kentlerde, AKP yapılan anketlerde ön sıralarda yer alacaktır.
Neden bir turizm kenti olan Antalya AKP`nin eline geçti ?

Bundan 15-20 yıl önce Mazı dağlarının etekleri boş iken, kış aylarından Antalya`nın sadece bazı bölgelerinde hava kirliği vardı. Mazı dağlarının etekleri dolduktan sonra, kirli hava kentin üstüne kirli bir tül gibi inmeye başladı. Nedeni de bu kente gelen göçlerdir. Mazı dağları, varoşların yerleşim alanı olmuş ve dağlar neredeyse görünmez duruma gelmişlerdir. Burada da artan arkabahçeliler, Antalya`nın AKP`nin eline geçmesine yadımcı olmuşlardır. Ülkenin diğer kentlerinde de durum üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Arkabahçelilerin gün geçtikçe çoğaltılması, yapılan yerel veya genel seçimlerde büyük rol oynadığı açıkça ortadadır. Bu durumda, yolsuzluk dosyalarının açıklanması ne derece de etkili olur bilinmez. Çünkü toplumu yolsuzluk dosyalarından daha çok gelen gıda torbaları, kömür ve gıda çeki ilgilendirmektedir. Mecliste üç muhalefet partisi var, ama ses çıkaran sadece ve sadece bir muhalefet partisi olan CHP`dir.

DSP`nin nerede olduğunu bilemiyoruz. Kayıp! MHP ise, nalıncı keseri gibi, sadece AKP ve yanı sıra CHP`ni de eleştirip, kendine yontuyor. Bu eleştiriden topluma değil kendisine pay çıkarmak istiyor!
Mecliste sadece tek bir muhalefet partisi CHP varmış gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Tamam, CHP mecliste yapılan yanlışlıklara, ters kararlara karşı çıkıyor, ama yeterli olmuyor. Olmuyor şu açıdan; çıkarılan ses sadece mecliste kalıyor da ondan. Ya da grup odasında konular genel başkan tarafından milletvekillerine anlatılıyor. Halk? Halkın haberi yok, etrafından dönen dolaplardan…

Televizon ekranlarında, yolsuzluk dosyalarının açılması ve karşılık duello yapılması pek yankı yapmıyor, çünkü toplum 24 saat boyunca magazin haber ve cıvık dizilerle uyutulmaktadır. Onun için yapılan gayretler de boşa gitmektedir. CHP`nin yapması gereken şu olmalıdır; kadınlar ve gençlik kolları ile bu varoşlara erişilmesi, neden kömür ve gıda torbalarına esir edildiklerini, onurlarının bu yardımlarla kırıldığını, ayaklar altına alındığını onlara anlaşılacak bir dilde izah edilmelidir. Bunlar yapılmadıkça, sadece yolsuzluk dosyalarını sunmakla, bu savaşın kazılmayacağını CHP`nin bilmesinin zamanı gelmiştir.

Bu görevi sadece CHP`mi üstlenecek ?
Hayır ! ADD ve diğer çağdaş dernekler de aynı yöntemi uygulamalıdırlar.
“Kemalist`iz, Devrimciyiz” demekle bu iş yürümez, nasıl su taşımakla değirmen dönmüyorsa…
Hani bir söz vardır; “Kurtlar başlarını kaldırıp aya karşı ulurlarmış, ama ayın bundan haberi olmazmış”

Yapılanlar da buna benziyor…
Önüne gelen koşuyor, AKP`ni yaptıklarından dolayı eleştiriyor, ama halkın çoğu bunlardan bihaber…
Almanca`da güzel bir deyim vardır:
“ Wenn der Berg nicht zum Propheten kommt, muss der Prophet zum Berggehen / Dağ sana gelmiyorsa, sen dağa gideceksin ”
Aksi takdirde, sonuçta karşımıza

“ Kendin konuş kendin dinle” sözcüğü çıkar !

Dr. Yüksel CAVLAK

29
Oca
09

PKK’yı Mit Kurdu

Doğu Perinçek’in ”Ergenekon” davası kapsamında çapraz sorgusu yapıldı.

”Ergenekon” davası kapsamında çapraz sorgusu yapılan tutuklu sanık İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Susurluk’u araştıran kim varsa, bu davada sanık olduğunu ileri sürerek, ”Demek ki bu dava Susurluk’un ortaya çıkmasını isteyen bir dava değil. Susurluk’u araştıranlara karşı bir davadır” görüşünü savundu.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmanın öğlenden sonraki bölümünde mahkeme heyeti başkanı Köksal Şengün, tutuklu sanıklardan Selim Akkurt’un rahatsızlığı nedeniyle duruşma salonundan ayrıldığını tutanağa kaydettirdi.

Çapraz sorgusuna devam edilen Perinçek, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in, ”Ergun Poyraz’a ilişkin hazırlık soruşturmasında yer alan bazı belgelerin kendisinden çıktığını hatırlatması” üzerine, bu belgelerin İstanbul’da basına servis edildiğini öne sürdü.

”Bu ifadelere ulaşamayan zaten gazeteci değildir” görüşünü savunan Perinçek, bunun kendisine yöneltilen suçlamalarla da ilgisinin bulunmadığını, ayrıca 7 katlı binada çıkan her belgeden sorumlu tutulamayacağını belirtti.

Cumhuriyet Savcısı Nihat Taşkın, Perinçek’e, ifadesinde istikrarlı bir çizgi izlediğini söylediğini, ancak çok önemli konularda, çok önemli farklılıklar ortaya koyduğunun açık kaynaklardan izlenebildiğini kaydetti.

Savcı Taşkın, Perinçek’e savunmasının başında kendisine her türlü sorunun sorulmasını istediğini belirttiğini hatırlatarak, bu nedenle daha önceden sormayı düşünmediği bazı soruları olduğunu bildirdi. Taşkın, ”Söylem farklılıklarının Ergenekon Terör Örgütü’nün yeniden yapılandırılmasına denk geldiğini düşünüyoruz” dedi.

Perinçek’in çeşitli tarihlerdeki ”PKK ve Kürt sorununa” ilişkin federasyonu da öngören beyanlarını okuyan savcı Taşkın, ”bu beyanların kendisine ait olup olmadığını, bu görüşlerinde bir değişiklik oluşup oluşmadığını ve beyanların dava konusu yapılıp yapılmadığını” sordu.

Savcıya bu soruyu sorduğu için teşekkür eden Doğu Perinçek, şu ifadeleri kullandı:

”Ben hayatımda Türkiye Kürdistan’ı diye bir kelime kullanmadım. Herhalde bunları aktaran kaynak kendinden bazı şeyler de katmıştır. Ben her zaman, Türkiye’nin birliğinden yana oldum. Söylenenlerin büyük bir bölümü doğrudur. Biz halkın gönlünü kazanarak iradesi doğrultusunda bir çözümü savunduk. Yaklaşık 1 yıl kadar hatalı olarak federasyonu savunduk. Bu federasyonu birleştirip, daha ileri birliklere yönelik bir süreç ortaya çıkarmak istedik. Bunu da Atatürk’ten esinlenerek yaptık. Atatürk de İngilizler Kürtlere özerklik vermeyi vaat ettiklerinden, İngilizlerin vereceği özerkliği biz verelim, demişti. Bunun yanlış olduğunu daha sonra gördük ve 1995 yılında buna ilişkin bir öz eleştiri yayınladık.”

Perinçek, savcının okuduğu bütün konuşmaların toplanarak Diyarbakır’da hakkında dava açılarak yargılandığını ve beraat ettiğini söyledi.

Doğu Perinçek, beraat kararının gerekçesinde konuşmalarının bütünlüğüne bakıldığını, kastının birlik olduğunun ve siyasi öneri kapsamında bulunduğunun bildirildiğini anlattı.

-ABDULLAH ÖCALAN İLE GÖRÜŞME

Savcı Nihat Taşkın’ın, ”Deniz” adı verilen gizli tanığın beyanlarını hatırlatarak, ”Abdullah Öcalan ile görüşmesini” sorması üzerine Perinçek, beyanlarda geçtiği gibi askeri törenle karşılandığının doğru olduğunu belirtti.

Bunun sosyalist hareket içindeki ağırlığından olabileceğini, ancak başka şüpheleri bulunduğunu kaydeden Perinçek, askeri tören havasını bozmak için sırada duran kişilerin ellerini sıktığını ileri sürdü.

Perinçek, burada 10 gün değil, 2 gün kaldığını, Öcalan ile yemekleri birlikte yediğinin doğru olduğunu söyledi.

Abdullah Öcalan ile röportajının diğer röportajlardan farklı olduğunu savunan Perinçek, röportajın Milli Güvenlik Kurulu tarafından çoğaltılarak Güneydoğu Anadolu’da dağıtıldığını iddia etti.

Nihat Taşkın’ın, internete bakıldığında, Öcalan ile görüşmesine ilişkin fotoğrafların çıktığını hatırlatması üzerine Perinçek, ”Ben o fotoğraflarla en sonunda iktidar olacağım” dedi.

Duruşma salonunda bulunanların bu sözü alkışlaması üzerine Mahkeme Heyeti Başkanı Şengün, alkışladığını gördüğü bir kişiyi dışarıya çıkartarak, ”Futbol sahası değil burası adabınızla oturacaksınız” diye konuştu.

-PKK’NIN KURULUŞU İLE İLGİLİ İDDİALAR

Savcı Taşkın’ın, ”PKK’nın MİT tarafından kurulduğunu söylüyorsunuz, bunu neye dayandırıyorsunuz?” sorusuna Doğu Perinçek, ”bunu PKK’nın 1980’lerde oynadığı role dayandırdığı” karşılığını verdi.

Perinçek, ”PKK ilk bizi vurdu. Herhangi bir sol örgütün hedefi sol örgüt olamaz. Bu ancak gladyonun görevi olabilir. Sonra ne oldu o bölgede Atatürkçülük kalmadı. İlerici, solcu doğudan temizlendi. 1960’lı yıllarda oranın halkının çoğu solcuydu. Sol birleştiren bir unsurdur. Türkiye’de Kürt yurttaşların arasında solcular birlikten, sağcılar bölünmeden yanadır” iddiasında bulundu.

Doğu Perinçek, Abdullah Öcalan’ın yargılandığı bir davada ceza almadığını, ancak aynı konumda olan başka kişilerin 7,5 yıl hapis aldığını, Öcalan’ın o dönemde anlaşma yaptığını ve örgütü kurduğunu ileri sürdü.

Savcı Nihat Taşkın’ın, Abdullah Öcalan’a yazdığı bir mektuba ilişkin soruları üzerine de Perinçek, partisinin hükümet olması halinde 5 dakika içinde Öcalan’ın kendisine önerilen politikaların hizmetine gireceğini savundu. Perinçek, mektubun yazıldığı dönemde Öcalan’ın PKK tarafından hain ilan edildiğini, ancak halk tarafından sahip çıkıldığını öne sürdü.

Savcı Taşkın’ın mektubun saygılı bir üslupla yazıldığını söylemesi üzerine Perinçek, ”Hangi saygı efendim. Bir kişiye küfrederek mektup yazılmaz ki” dedi.

Perinçek, röportajı ve yazdığı mektup dışında Öcalan ile iletişiminin olmadığını ileri sürerek, ”Sizin bildiğiniz bir şey varsa delillerini mahkemeye sununuz” diye konuştu.

Savcı Nihat Taşkın’ın, doğudaki mitinglerde kendisinden başka kimsenin Türk bayrağını bölgeye götüremediğini, buna ilişkin görüntüler izlettirdiğini hatırlatarak, ”Görüntülerde sizin partinizin bayrağı dışında bir bayrak görmedik. Bize tekrar gösterir misiniz?” dedi.

Perinçek de o dönemde Türk bayrağının son mitinglerdeki kadar yoğun olmadığını, o görüntülerin kısa bir bölümünün izlettirildiğini belirterek, gerekirse bunları tespit edip yeniden getireceklerini söyledi.

Özel Harp Dairesine ilişkin bir soru üzerine de Perinçek, NATO’ya girilmesinin ardından TSK’nın içinde bir kontrgerilla örgütünün oluşturulduğunu, bunun 1971 ve 1980 darbelerini gerçekleştirdiğini iddia etti.

Perinçek, 1990 yılından sonra bazı değişiklikler yaşandığını ve TSK’nın ABD’ye karşı güvensizlik duyduğunu iddia ederek, Özel Harp Dairesinin adı lekelendiği için adının Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak değiştirildiğini savundu.

Bunun ardından Özel Harp Dairesinin işlevinin emniyete kaydırıldığını öne süren Perinçek, gladyonun halen faaliyetlerini sürdürdüğünü, orada burada bulunan bombaların bunun göstergesi olduğunu, ileride bunların yalan olduğunun ortaya çakacağını iddia etti.

Perinçek, ”Susurluk’u araştıran kim varsa, bu davada sanık oldu. Demek ki bu dava Susurluk’un ortaya çıkmasını isteyen bir dava değil. Susurluk’u araştıranlara karşı bir davadır” dedi.

29
Oca
09

Fethullah Gülen’i övdüm mü?

Sevgili dostlar, aramızda hiçbir nokta aydınlanmadan kalmamalı!

İki gün önce “Boğazlayan-Boğazlıyan” meselesini sizlere aynen düşündüğüm gibi aktardım.

Bugün, çok uzun zamandır “aklıma takılan” ve sizlerden “hâlâ hakkında mesajlar” aldığım başka bir konuya değinmek istiyorum.

Aklımdan geçenleri paylaşmadan sizlerden gelen bir tepkiyi örnek olması için aktarmak istiyorum; “…Tanıdığım, değer verdiğim Yiğit Bulut’u, büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla okuduğum Fethullah Gülen yazısından sonra kaybettim. O yazıyı, sadece yazılarından tanımakla kalmayıp, yüzyüze de görüştüğüm Yiğit Bulut’un bunları nasıl kaleme aldığına bir türlü anlam veremedim. Ve Yiğit Bey inanın, o günden bu yana yazdığınız her yazıyı okurken, o yazı beynimin bir ucunda asılı olarak bekliyor. Şunu yapmadım; sizi o yazıdan sonra bir daha okumamak üzere terkeden onbinlerce okurunuz gibi terketmedim. Çünkü hâlâ bir umut var içimde ve hep kendi kendime şunu soruyorum: Yiğit Bulut gerçekten böyle düşünüyor olamaz, olmamalı…”

Sevgili dostlar, değerli okurumun bahsettiği, bu köşede okuduğunuz “Ali Kırca o kaseti neden yayınladı?” başlıklı yazı.

Şimdi bütün açık yürekliliğimle burada sorguluyorum; o yazıda ne demek istedim!

Her şeyden önce şunu söyleyeyim; yazdığım tek bir “satırı” dahi kimseyi övmek veya yermek üzerinde kurgulamadım, kurgulamam. Her zaman objektif olmaya çalıştım, çalışırım…

Amacım her zaman “ana fikri” öne çıkarmak ve “altında sorulmayan bir soruya, ’burası da atlanmış’denen bir gerçeğe dikkat çekmek oldu”.

Kendi siyasi görüşlerime hiçbir zaman “torpil” yapmadım! Doğru bildiklerimi savundum, risk aldım ama “haksızlık” yapmadım. Bugüne kadar haklarında yazı yazdığım hiçkimse “Bize haksızlık yaptı, gerçeği kendisine ispatladık ama aksini savundu” diyemez. Herkesi dinledim ve hep adil olmaya çalıştım.

“Fethullah Gülen” yazımı da değerlendirirken; “adil” ve “objektif” olduğumu bilerek değerlendirin. Ben, “içinden çıktıkları rahime” gittikleri “yeni yüksek maaşlı” kucaklardan “küfürler eden, ‘ona buna mektuplar başlıklı’ yazılar yazan” köşe yazarlarından değilim…

Hiçkimseye ne minnet ne de başkalarıyla birlikte olup “küfür” borcum var! Övmem de yermem de; sadece anafikri yazarım!

O yazının da anafikri gayet netti ve hala savunuyorum. Fethullah Gülen’i seversiniz, sevmezsiniz (zaten benim yazımın da asla “böyle subjektif bir detay” konusu olamaz)… Ama gerçeği de görmemiz gerekli; Türk kamuoyu, “subjektif baskılarla, Ali Kırca tarafından ve daha sonra birçok kanal tarafından yapılan yayınlarla” Gülen’i “yargısız infaz sürecine” tabi tuttu ve “Türkiye’den ayrılmak” zorunda bıraktı!

Daha açık yazayım; “siz Amerika’yı arkanıza alıp 28 Şubat’ı yaparsanız, İsrail’le “kanka” olup süreci desteklerseniz, sizin “buradan gitmek zorunda” bıraktıklarınız Amerika’ya gidince “söyleyecek bir lafınız” olamaz! Gülen “devletin o andaki politikaları” ile uyuşmayabilir, hatta daha da ileri gitmiş olabilir ama bunun metodu; “medya yoluyla yargısız infaz” ve sonrası “ülkeden gitmek zorunda” bırakmak değildir!

Hiçbir “büyük devlet” bunu yapmaz! Ben seninle “Oynamıyorum, sen burayı terket git” demez! Gel “Beraber ne yapabiliriz?” der! Fikirleri ne olursa olsun, kim olursa olsun; tezleri ve arkasında kalabalıkları olan herkes için “uzlaşma yeri burasıdır”!

Sevgili dostlar, şimdi sorun kendinize ve lütfen dürüst cevap verin; Gülen gitti de ondan sonra her şey daha mı iyi oldu! O zaman birileri “aktifti”, şimdi de “başkaları” aktif! O zaman birileri “Şubatçıydı”, şimdi başkaları “Şubatçı”!

Bir daha soruyorum, gitmek zorunda bıraktıklarımız sonrası “burada uzlaşma ve barış mı” oldu Kavramlarda daha mı iyi “anlaşır” hale geldik!

Dediğim gibi hiçbir “büyük devlet” arkasında kalabalıkları ve tezi olanları “birlikte bir şeyler yapmak” varken, “medyaya kaset servisi” yoluyla kaçırtmaz! O gün bu yöntemi uygulayanlar “ne kadar büyük bir devleti” yönettiklerinin farkında değildiler!

Sonuç: Yüzde 100 objektif ve “hiçbir baskı” altında olmadan yazdığım yazıma sonuda kadar “anafikir” olarak sahip çıkıyorum. Lütfen “detayı atlamayın”! Amacım “övmek veya yermek değil”, bugüne nasıl geldiğimizi “sorgulamak” ve “ortaya koymak”! Bugün “yargısız infazlar” yapıldığını iddia ediyorsak ve dürüstsek, hukukun üstünlüğüne inanıyorsak, “o günleri de sorgulamamız” gerekli! Kimler, neden, nasıl bu ülkeden “apar topar” gönderildiler! Ben gazeteciyim. Atatürkçüyüm, laik devletten, bağımsız Türkiye’den yanayım ama bu “yandaşlığım” detayları sorgulamama “engel” değil! Her şeyi “bilinir” kılmak benim görevim!

Son söz: Bugün “Gazeteciler evlerinden alınıp götürülüyor” diyenler, 28 Şubat döneminde de “sadece görevi gazetecilik” olanlara sahip çıkmalıydılar, çıkmalıydık! Abdurrahman Dilipak ile “suyun formülünde bile ortak bir düşüncem olamaz”! Ama birileri istedi diye “gece evinden alınıp emniyete götürüldüğünde fikri ne olursa olsun, o adam gazeteci” diyebilmeliydik! Onu diyebilseydik bugün de “Hop ne oluyor?” derdik! O gün diyenler, zaten bugün de diyorlar! “Oncu, buncu” demeden lütfen “ana mesajı” sorgulayın! Bu “devlet bizim” ve “kol kırılıp yen içinde kalmalı”! Amerika destekli 28 Şubat, Amerika destekli başka bir yol açıyorsa “çözümü” acilen içimizde “bulalım”!



Yiğit BULUT

29
Oca
09

RTE’nin Dramı

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif’in, çöküş dönemindeki Osmanlı’ya nüfuz eden Almanlara nasıl bel bağladığı şu dörtlüğünde vurgulanıyor:

“Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,

O halde fikr ile vicdana sahip insansın;

Bilir misin ki senin şarka meyleden nazarın

Birinci defa doğan fecridir zavallıların.”

*

Mehmet Akif Almanları kurtarıcı olarak görüyordu…

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçeği algıladı…

Ve dedi ki:

“- Acı tecrübelerle Almanya’nın İslam âlemine karşı İngiltere’den ve öteki emperyalist hükümetlerden farklı bir düşüncede olmadığını” anladık…

Ne var ki iş işten geçmişti…

*

Kimi zaman TV’nin haber programlarında Recep Tayyip Erdoğan’ı görüyorum…

Kimi zaman Başbakan’ın yüzündeki ifadeye takılıyorum…

Doğu’da Hikmetyar’ın dizinin dibinden ayrılıp Batı’da Bush’un şemsiyesi altına sığınarak Türkiye’de iktidar olmak, bir açıdan şans, ama, bir bakıma da çile…

*

RTE temelde biliyor ki iktidarının yazgısı Amerika’nın iki dudağı arasındadır…

Türkiye öyle bir düşkünlüğün çukurunda çırpınıyor ki Ankara’daki iktidarın ipi dışardaki büyük patronun elinde…

Adına ‘diyaspora’ denen etnik ve dinci coğrafyanın da ortasında kaldı Anadolu…

RTE bu ‘unsurların’ tümünü ‘memnun’ etmek, en azından hepsine başını sallamak zorunda…

Dışardaki Ermeniler..

Rumlar..

İsrail ve Amerika’daki Yahudiler..

İçerde ‘İslamcılık’ yapabilmek ve de iktidar koltuğunda oturabilmek için RTE hepsini idare etmeye çalışıyor; ama, nafile…

Bir de üstüne IMF yok mu?..

Gırtlağına dek borçlu Türkiye’de ekonomik krizi de yüklenen AKP iktidarının Başbakanı her boyutta dışarıya teslimiyetinin hazin bilincini ister istemez duyumsuyor…

*

RTE’nin ruhsal hali kimi zaman yüzüne ve gözlerine yansıyor…

O zaman acıyorum kendisine…

1923 Cumhuriyeti’nin içeriğini, dış destekle, ittifaklarını da sürdürerek değiştirecek bir karşıdevrimin misyonunu üstlenmek kolay iş değil…

*

Mehmet Akif Almanya’yı kurtarıcı sanıyordu…

RTE Amerika’yı kurtarıcı olarak benimsemiş…

Dilerim ki gerçeği görüp anladığı zaman iş işten geçmiş olmasın…

İlhan SELÇUK

29
Oca
09

Ergenekon Usulü

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu’nun geçen hafta Cumhuriyet’te yayımlanan yazısının başlığı şuydu:

Ceza Muhakemesi Baskı ve Korkutma Aracı Değildir!

Prof. Feyzioğlu’nun yazısının girişi şöyle:

“Bir insan, teorik olarak hayatı boyunca hiç suç işlemeyeceğinin sözünü verebilse bile, hiç soruşturulmayacağını veya yargılanmayacağını taahhüt edemez. Ceza kanunları, suçlular hakkında uygulanır. Ceza muhakemesi kanunları ise suçlu ve suçsuz tespitleri yapılmadan önce başvurulan kanunlar olduğu için, herkes hakkında uygulanabilir. Bu nedenle, ceza muhakemesi kanunları, aslında masumların kanunlarıdır…”

Yazının çıkışı, yani sonuç bölümü de şöyle:

“Bir toplumun yönetim şeklini, o toplumun ceza kanunlarına hiç dokunmadan, yalnızca ceza muhakemesi kanunlarını değiştirerek veya keyfi şekilde uygulayarak istenildiği yönde şekillendirmek mümkündür. Bu yüzden ceza muhakemesi kanunları suç işlesin veya işlemesin toplumdaki her bireyi doğrudan ilgilendirir.”

***

Ergenekon operasyonlarının usulü, biçimi yukarıda aktardığımız hukuksal nedenlerle, çok ama çok önemli…

Operasyonlarla ilgili yapılan son değerlendirmelerde konunun bu yanının da öne çıkmaya başlaması, önümüzdeki dönemdeki yeni hukuksal tartışmaların da habercisi.

Bu anlamda Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun 4 saatlik toplantı sonucu kamuoyuna duyurduğu bildirinin de altını çizmek gerekir. Suçun işlenip işlenmemesi bir yana, bir kişinin sadece suç işlemiş olabileceği şüphesi ile soruşturulmasının “usulü” ve “şekli”, doğrudan suçlamaya hatta cezalandırmaya dönük sonuçlar doğurabilir.

AKP medyasının ekranlarında ve sayfalarında kurduğu özel mahkemenin bunlara dikkat etmesi elbette beklenemez. Ancak gelişmeleri haberleştirmede belli bir sağduyu arayan kesimlerin özen göstermesi gerekir.

İçinde bulunduğumuz tablonun en somut göstergelerinden biri şu:

Anketlerle terör örgütü aranıyor!

Kimine göre, kesinlikle böyle bir örgüt var, kimine göre yok.

Kimine göre böyle bir örgüt var ama, örgütü arama biçimi hukuki değil.

Kimine göre, örgüt var ancak işin siyasallaşması özü bozuyor.

Kimine göre soruşturma, mahallede hırsızlık yapan bir kişinin üzerine son 20 yılın bütün adi olaylarını yıkmaya benziyor.

Kimine göre, her şey birbirine karışmış durumda. Suçlular var ama, bu ortamda onları ayıklamak da olanaksız.

Kimine göre, her şey güzel gidiyor, sonuna kadar da devam edilmeli…

Kimine göre, silahlar kısmı bile inandırıcı değil; dozerle silah aranmaz!

***

Soruyoruz:

Yukarıda özetlediğimiz tablodan nasıl bir sonuç çıkar?

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) önceki gün toplandı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın istemi üzerine özel görevlendirilmek üzere 3 yeni savcı atadı.

Değerlendirmeler çeşitli…

Konunun ayrıntılarına girmek şu aşamada olanaksız ama, kamuoyu önünde seyreden bu hukuksuzluk ortamını hukuka oturtacak yine hukukçular.

Başvuracak başka yer yok, olamaz da…

Ergenekon operasyonlarının, davalarının, iddianamelerinin bir an önce netleştirilip soru işareti yaratmayacak biçimde kamuoyunun önüne konması gerekiyor.

Çok bilinen iki sözü paylaşalım:

Geç gelen adalet, adalet değildir!

Yönetimlerin en kötüsü, suçsuzu korkutandır!


Mustafa BALBAY

29
Oca
09

Hukuk Diye Diye

Cüneyt Arcayürek

İki yıldır konuşulan, tartışılan, yazılan duyarlı bir konu gündemdeki yerini koruyor.

Konu; soruşturmanın gizliliği!

Ne var ki hükümet kanayan bir yaraya dönüşen konunun tamamen kapatılması için soruşturma açarak sorumluları saptama görevini yerine getirmiyor.

Ne olduğu, nereye varacağı kestirilemeyen Ergenekon davasında gizliliğin ihlal edildiği artık açık seçik bir gerçek.

Dinci ve iktidara yandaş gazetelerde soruşturmaya alınanların ifadeleri.. savcılığın gözaltına aldığı kişilere yönelttiği suçlamalar.. hatta özel yaşama ait belge ve telefon konuşmaları sayfalar dolusu yayımlanarak gizliliğin ihlal edildiği yadsınabilinir mi?

Mahkeme kararı olmadan kişileri karalayan bu yayınlara, gizliliğin ihlaline hükümetin aylardır sessiz kalışı belleklerden silinebilir mi?

Başbakan RTE ile Çankaya’daki Beyefendi 2007 yılında yaptıkları Ergenekon soruşturmasıyla ilgili açıklamalarda gizliliğin ihlal edildiğini kabul etmek zorunda kaldılar.

Ne çare, içişleri ile adalet bakanlıkları (hükümet) konunun üzerine yeterince ve gerektiği ölçüde gitmedi ve hâlâ bu konuda gereken duyarlılık gösterilmiyor.

***

Kimi milletvekillerinin kişileri, kurumları kirleten gizliliği ihlal konusunu aydınlatmaya, sorumluları saptamaya yönelik çabaları nihayet lider katına taşınabildi.

CHP Genel Başkanı Baykal, önceki gün grup toplantısındaki konuşmasında konuya yer verdi.

CHP Konya Milletvekili Attila Kart’ın soru önergesine ilgili bakanın verdiği yanıtta, 2008 yılının ilk 3 ayında soruşturmanın gizliliğinin ihlal edildiği iddiasıyla 472 başvuru yapıldığını açıkladı.

Baykal bir zahmet konuya kimlerin, ne zaman eğildiğini araştıracak olsaydı; örneğin İzmir Milletvekili, Grup Başkanvekili Kemal Anadol’un 25 Mart 2008’de verdiği bir soru önergesiyle konunun üzerine gittiğini.. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın gizliliğin ihlali konusunda 2008 yılının ilk üç ayında 472 suç duyurusu yapıldığını, 19 Haziran 2008’deki yazılı yanıtında bildirdiğini görebilir ve…

Böylece iki yıldan beri sürekli gündemde olan bu konuyu daha önce gerektiği ölçüde ele alabilir.. gizlilik ihlalini hukuk rejimi açısından bir soruna dönüştürebilir.. belki ama, belki hükümetin daha duyarlı olmasını sağlayabilirdi.

***

Kemal Anadol 9 ay önceki ilk soru önergesinde bakana, bugün de gündemde olan sorular yöneltiyor.

Soruyor: “Yayın yasağına rağmen ‘Ergenekon Soruşturması’ hakkında basına bilgi sızdıran görevli ya da görevliler kimdir?

Soruşturmayı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ve Ankara’dan gönderildiği söylenen sicil numaraları belli, adları belli, kadroları belli, görev yazıları olan özel bir grup terörle mücadele ekibinin yürüttüğü bilinmektedir. Soruşturma çerçevesinde elde edilen tüm telefon dinleme tutanakları, ifade metinleri ve diğer tüm belgeler sadece bu kişilerin elinde olduğuna göre; basına sızan bilgilerin sorumlularının da bu ekip içinde olduğunu düşünüyor musunuz?

Avukatların, müvekkillerinin hangi delillerle suçlandıklarını dahi öğrenmelerinin önünde engel olan ‘yayın yasağı ve gizlilik kararı’na rağmen basında yer alan haberlerin sızdırılmasının sorumlularının tespiti için herhangi bir çalışma yapılmakta mıdır?

Basında yer alan haberlerle ilgili bilgileri sızdıran kişilerin tespiti için bugüne kadar herhangi bir araştırma ve soruşturma başlatılmadıysa, böyle bir soruşturma başlatmayı düşünüyor musunuz?”

Bu sorular hâlâ yanıt bekliyor!

***

Anadol, Mart 2008’den 12 Ocak 2009’a kadar konuyla ilgili, ilk önergesindeki soruları tamamlayan, bir değil, iki değil tam on adet soru önergesi verdi.

Kimileri ilgili bakandan hâlâ yanıt bekliyor. Kimilerine ise doyurucu olmayan yanıtlar alınıyor.

Bu konuda ne açılmış bir dava sonucu, ne sorumluları saptayan soruşturma ne de hesap soran var.

Hukuk diye diye.. hukukun tepelendiği bir süreç yaşanıyor.


Cüneyt ARCAYÜREK

28
Oca
09

Yağma Sofrası

Bu sofracık, efendiler, halkımızın varı yoğu hayatı

Kan ağlayan can çekişen halkımızın

Bekler sizi efendiler, önünüzde titrer durur

Ama sakın çekinmeyin, yiyin yutun yiyin yutun şapur şupur

Yiyin efendiler yiyin!

Bu iştah veren sofra sizin

Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin

Verir bu fukara memleket nesi var nesi yoksa hepsini

Verir malını, canını, umudunu, düşünü

Rahatını, sağlığını, içinin bütün ateşini

Hadi yuvarlayın düşünmeyin haram mıdır, helal mi?

Hepsi bu nazlı beylerindir, ne varsa ortalıkta

Soy, sop, onur, düğün, oyun, konak, saray, caka

Hepsi sizin efendiler, konak da, saray da, gelin de, alay da

Hepsi sizin hem hazırlop kolayca

Bu harmanın gelir sonu kapıştırın gider ayak

Yarın sönmüş bakarsınız bugün çıtırdayan ocak

Hazır mideler sağlam, hazır mideler sıcak

Atıştırın, kapıştırın, tıkıştırın, kapış kapış kucak kucak


Tevfik FİKRET

28
Oca
09

Medya terörü

Yekta Güngör Özden

İktidarın tutumundan kaynaklanan olumsuzluklar birbirine ekleniyor. Yerel seçimlere ilişkin seçmen listeleri konusundaki tartışmalar ve kuşkular sürerken seçim muslukları kapsamından kimi zamlarda sözde indirimlerle “seçmene selam” kampanyaları başlıyor. Kimbilir daha neler göreceğiz. Devlet terörü, hukuk terörü sayılacak uygulamalar medyanın yargıya saldırısıyla “yargıya darbe”ye dönüştükten sonra şimdi de doğrudan yurttaşlara saldırı başladı. Devlet Övünç Madalyası’yla ödüllendirilen emekli bir jandarma albayanın katlanamadığı boyutlara varan haksız eleştirilere dayanamayıp intihar etmesi herkesi ama öncelikle medya patronlarıyla devlet yöneticilerini, özellikle de cumhuriyet savcılarını düşündürmelidir. Kişiliklere, onura saldırıları önleyemeyen hukuk devleti olamaz. Soruşturmaların gizliliğinin hiçe sayıldığı günümüzde insanlara yönelik saldırılar devletin yetersizliğini yorumlanır. “Yargısız infaz” denilen durum hemen hemen her alanda tüm boyutlarıyla sürüyor. Muhbir, tanık, savcı, yargıç, temyiz organı yerine geçen kimilerinin yazılarıyla, yalanlarıyla, dozenleriyle, bilgiçlik taslayanların yorum ve değerlendirmeleriyle bir baskı ağı görülmekte, düzeltme ve açıklamanın yayımlanmasından kaçınılarak herkes bildiğini okumaktadır. Basın ahlâkı sözde kalmıştır. Televizyon proğramlarının durumu düzeyi açıklamaktadır. Para ve armağan için ağlayanlar, yardımlar için birbirini itip kakmaktan, çocukları ezmekten çekinmeyenler çağdaşlık savımızın ne ölçüde gerçek olduğunun kanıtıdır. Bir kez daha yineliyorum: Türkiye’mize yazık oldu. Asıl ders almsı gereken, herkese ders vermeye kalkışan medyadır. Medyanın bir kesimi hiçbir kural tanımamaktadır. PKK terörü, mafya örgütü, dinci terör peşinden medya terörü hepsinin önüne geçmiş gibidir. Türkiye’nin bağışlanmaz ayıplarından biri de budur. Sözde itirafçılarla iftiracılar dayanışma içindedir. Beri yanda, yardım dağıtımında çocuklar ezilme tehlikesi geçirmekte, Ergenekon dalgaları sürmektedir.

Başkaları değişir, ABD değişmez

ABD’nin yapısından kaynaklanan özellikleri göz ardı edilerek yeni başkanları Obama’ya övgüler yağdırılmaktadır. ABD’nin dış siyaseti, özellikle Ortadoğu ve Asya projeleri belli. Obama’nın ermeni sözde soykırımı konusundaki sözleri, İsrail-ABD dayanışması gayet açık. Gönül almak, iyi karşılanmak, benimsenmek için söylenenleri, soyut açılımları umut olarak algılamak iyimserliğin aymazlığıdır. İyi şeyler olmasını dilemek ayrı. Ancak gerçekçi olmak, İsrail, Ermenistan, kürt devleti kuruluşu ve ılımlı islâm açılımıyla Kıbrıs konularında Türkiye’nin daha güç durumlara düşürüleceği bilinerek davranılması akıllılık olur. Siyaset duygusallığı kaldırmaz, özellikle dış siyaset. Abartılık yaklaşımlarla, renk değişikliğiyle, kökenle bir şey çözümlenmez ve kazanılmaz. ABD için bir siyahın başkanlığa gelmesi değişiklik sayılabilir ama dünya için, özellikle Türkiye için ABD’nin değiştiği ya da değişeceği hemen kabûl edilemez. Beklentilerin ne ölçüde gerçekleşeceğini zaman gösterecektir. ABD’nin çıkarına Obama karşı çıkamaz. Tahminleri değil yaşamın bulgularına dayanarak acı gerçekleri belirtmeye çalışıyoruz. Gazze olayları kimlerin ne olduğunu ve ne olabileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Gazze demişken

Başbakan RTE’ın Gazze atışları, halkı gaza getirici sözleri havada kalmakla birlikte ikili çıkışları, İsrail ilişkilerindeki tutarsızlıklar Batı’da kuşku yaratmıştır. Dış siyasetin gerektirdiği esneklik, yanlarla ilişkide içtenlik ve anlayış göz ardı edilerek

zamanı iyi ayarlanmamış sert çıkışlar, özellikle terör karşıtlığında birliktelikten sözetmeden Hamas’ın koruyuculuğuna soyunulup savunmanlığını yüklenmek iyi sonuçlar vermemiştir. Barış gücü ve Gazze’nin onarımı için Türkiye’ye ağır yükler getirilmesi olasıdır. İsrail karşıtlığına girişilmeden barışçı açılımlarla saldırıların, kötülüklerin, yıkım ve kıyımların önlenmesi daha yaraşır bir davranış, daha gerçekçi ve yararlı bir çaba olurdu.

Yanlışta direnme yanlışı katlar

Başbakan’ın Ergenekon adı verilen soruşturma için söyledikleri de böyle. Önce savcılığına soyunduğunu açıklamıştı. Şimdi uygulamaları tepki alan sorumluları savunurken “Yargısız infaz yapılmamasını, kimsenin kesin hükümden önce suçlu sayılmamasını” söylüyor. İnanmak olanaklı mı? Kim inanır? Bunları yıllardır söyleyip yazdınız. “Sonra neler olacak, arı kovanına çomak sokuldu” diyerek her şeyin bilgisi içinde olduğunu dolaylı biçimde açıklayan Başbakanın yargının içine el uzattığı anlaşılmaktadır. Buna elverişli durumda olanlarla katlananlar sorumludur, suçludur. Cumhurbaşkanının “Soruşturmadan usulî boşluk yoktur” demesi de Başbakanın tutumuna benzemektedir. Sonra Anayasa’nın 104. Maddesindeki görevini anımsayıp organların temsilcilerini yemeğe çağırması bir düzeltme biçiminde algılanmaktadır. Bunu da yeterli ve yararlı bulmak güçtür. Söylemleriyle eylemleri aynı olunca inanırlıkları, ciddiye alınmaları azalmaktadır. Kadrolaşarak yoğunlaşan partizanlık ortada. Rektör atamalarıyla seçilen düzen, kullanılan yöntem, sürdürülen aldırışsızlık ve inat her şeyi açıklamaktadır. Hukukla ilgisi cezaevi anısı ölçüsünde olan Başbakanın hukuka saygı ve güvene çağrısı kendi amaçlarına uygunluğa bağlıdır, asla inandırıcı değildir. Yargının elindeki işler Cumhurbaşkanlığı yemeğinde TBMM oturumlarında da görüşülemez. Başkanları, mahkemelerini yönetir, yönlendiremez. Diyalog iyi, dedikodu kötüdür.

Atıp tutma

Yabancılara yaranma çarpıklıklarıyla ödülü alan yazarın dışarıda Türkiye için söylediği saçmalıklara DTP Genel Başkanı’nın PKK’nın yaptıklarını yadsıyarak devlete suçlamaları eklendi. Kendi varlığı, amacı ve geleceği için bu saçmalıkları hoşgören iktidarın güvencesinde ulusal yapımız, ulusal dayanışmamız yara almaktadır. Cumhuriyeti, ulusallığı içine sindirmemiş insanların demokrasi savı kimseyi kandıramaz. Kundaklamalar, polisi taşlamalar sürüyor. Demokratik etkinlikler zarar görüyor, yurttaşlar yakınıyor.

Tuzu kuru olanların ekonomik kaygısı olmaz. Krizler, kendilerin hafife alanları altlarına alır. Yaşam gerçeklerini söylemlerle, gülücüklerle, afra-tafra ile atlatmak, aldatıp avutarak, oyalayıp oynayarak geçersiz kılmak olanaksızdır.

Kitap

Tanınmış sanatçılarımızdan, Atatürkçülüğüyle büyük beğeni kazanan Esin Afşar’ın “Yaşamımdan Esintiler” adlı kitabı Türkiye İş Bankası yayınları arasında yerini aldı. Tatlı anlatımlarla özetlenen bir yaşam çizgisini İlber Ortaylı’nın sunuşuyla izliyoruz. Kimi ülke gerçeklerini de içtenlikli bir değerlendirmeyle bir kez daha öğreniyoruz. Okurlarımıza önermeyi görev sayıyoruz. Yazarlarımızdan Muzaffer İzgü’nün Bilgi Yayınlarından çıkan “Hamdolsun Açız” kitabı da kısa sürede tükenmiş. Gülerek düşünmek, düşünerek gülmek için yararlı bir yapıt. İki dostumuzu da kutluyoruz.

Yekta Güngör ÖZDEN




İstatistikler

  • 2,203,609 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ocak 2009
P S Ç P C C P
« Ara   Şub »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

En fazla oylananlar