Şubat 2010 için arşiv

28
Şub
10

CHP kimlerin partisi: Ardahan’ın mı Suadiye’nin mi ?

Oybirliğiyle  Gürsel  Tekin…

Gürsel Tekin, türban üzerine sorulan sorulara şöyle yanıt veriyor:
“Benim ailemdeki insanlar kapalı ne yapayım şimdi? Ne olmuş yani? Ne zararı, ne ziyanı var? Ablamla bir gazeteci röportaj yaparken, ‘Keşke Suadiye’de doğsaydım’ dedi. Çok mu isterdi Ardahan’ın dağında doğmak? O bölgenin yaşam tarzı o. Ona da herkes saygı duyacak.”
Görüldüğü gibi Gürsel Tekin, ablasının başının kapalı oluşunu açıklarken bunun yaşadığı, doğduğu bölgenin yaşam tarzı farklılığından kaynaklandığı üzerinde durmuş. Yani Ardahan’da doğan bir kadının başının kapalı olması, Suadiye’de doğan bir kadının da başının açık olması adı anılan iki yer arasındaki yaşam tarzının farklılığından ileri geliyor Tekin’e göre.

Geçtiğimiz pazar günü CHP’nin 33. İstanbul İl Kongresi yapıldı.

Kongrenin gündeme gelişi haftalar öncesinden Kemal Kılıçdaroğlu-Gürsel Tekin ikilisinin gazetelerin manşetlerini ve röportaj sayfalarını işgal etmeleriyle olmuştu.

Kürtçü-çarşafçı ikilinin başlattığı yeni sağcı ve Kürtçü dalga basın tarafından desteklendi.

Okurlarımızın bildiği gibi biz de CHP’deki gidişatın içeriği ve kuvvetle muhtemel sonuçları konusunda TÜRKSOLU sayfalarında uyarılarımızı tekrarladık.

Geçen hafta da belirttiğimiz gibi mesele artık CHP’nin yanlışlardan kurtarılması değil.

Bu seçenek olanak dışı…

Tabii bu yeni bir durum değil ama artık daha ayan beyan ortada.

Bundan sonra, solun ve Atatürkçülerin CHP açısından tek kaygısı, CHP’lileri CHP’den kurtarmak olabilir.

Kimi CHP’liler hâlâ CHP’nin Gürsel Tekin ve onun yolundakilerden ibaret olmadığını, CHP’nin Kemalist bir yaklaşıma kısa zamanda döneceğini iddia edebilirler.

Hatta bize kızabilirler de…

Ama İstanbul İl Kongresi’nin sonuçları hiç de öyle demiyor.

14 Şubat Pazar günü, Gürsel Tekin kongreye tek aday olarak katıldı.

Tüm delegeler onu ayakta alkışladı.

Baykal ve Kılıçdaroğlu kongreye gelip, Tekin’e destek oldular.

Yapılan seçim sonucunda da Gürsel Tekin, geçerli 460 oyun tümünü alarak “oybirliğiyle” yeniden CHP İstanbul İl Başkanı oldu !

İnsanın sorası geliyor :

CHP’de hiç mi muhalif kalmadı ?

CHP İstanbul delegeleri arasında çarşaf, türban ve Kürt meselelerinde Gürsel Tekin’den farklı düşünen bir Allah’ın kulu da mı yok ?

Yok, hayır…

Adam seçim falan da kazanmadı.

En azından “neden biz İstanbul’da yine kaybettik” diyen de yok.

Üstüne üstlük, CHP’liler ön sıralarda ezelî PKK destekçisi Eşber Yağmurdereli’nin oturmasını da alkışladılar, sahnede Kürtçü Yılmaz Erdoğan’ın abisi Mustafa Erdoğan’ın “Anadolu Ateşi” grubunun dans gösterisini de…

Kongrenin bir yerinde de Gürsel Tekin, türbanlı kız kardeşiyle beraber sahneye çıktı:

“Madem çarşaf-türban açılımı yapıyorsunuz, burada türbanlılar nerede” diye soran gazetecilere yanında bulunan kız kardeşiyle cevap verdiğini söyledi.

Buraya kadar olanlar CHP’deki Kürtçü ve sağcı dönüşümün kapsamını, boyutlarını ve CHP’nin genel başkanından, delegesine kadar tüm kademelerinde gördüğü kabulü vurgulaması açısından önemli.

Fakat gelin biraz da bu dönüşümün altında yatan sakat mantığı inceleyelim.

Bu mantığın solla bağının ne kadar koptuğunu görmek gerekli.

Okumaya devam edin ‘CHP kimlerin partisi: Ardahan’ın mı Suadiye’nin mi ?’

28
Şub
10

Fethullahçıların yargıya kafes planı

Cumhuriyet  tarihinde  bir  ilk :  Savcı  Başsavcıyı  tutuklatıyor

Son günlerde yargıda büyük bir deprem yaşanıyor.

Son olarak Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’i sorguladı ve tutuklanmasına karar verdi.

Yani bir savcı bir başsavcıyı tutukluyor!

Halbuki hem yasalara hem de hukukun temel ilkelerine göre bir başsavcıyı ancak Yargıtay yargılayabilir. Hele hele kıdem olarak kendisinden daha düşük biri yani bir savcı tarafından sorgulanması veya onun isteğiyle tutuklanması mümkün değildir.

Üstelik bu yalnız Yargı değil, bütün kurumlarda böyledir. Denetim ve disiplin işlemleri ya kurullar ya da rütbe ve yetki olarak daha üst düzeyde olanlar tarafından yapılır. Bir kurumun iç hiyerarşisini hiçe sayarsanız, o kurumun temeline dinamit koymuş olursunuz.

Erzincan Başsavcısını tutuklatan Şanal aynı zamanda Ergenekon soruşturmasını Erzurum bölgesinde yürütmekle görevli. Bilindiği gibi 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’i de ifade vermek için çağırmış, hatta 10 gün de süre vermişti.

Gitmezse?

Gitmezse de yasal yollara başvuracağını söylemişti.

Yani Ordu Komutanı polis zoruyla ifadeye götürülecek!

Peki Habur’da neler olmuştu hatırlayanınız var mı?

Savcılar ifade almak için PKK’lıların ayağına gitmişti. Hadi, savcı olay yerinde inceleme yapabilir diyelim. Hakim bile sınır kapısına geçmiş, PKK’lıların ayağına kadar gidilerek özel bir mahkeme kurulmuş, hepsi de salıverilmişti…

Anlayacağınız bu ülkede, bir savcı bir başsavcıyı tutuklatabilir. Bir Ordu Komutanını sorgu için ayağına çağırabilir, hatta gelmezse polis zoruyla getireceği tehdidinde bulunabilir. Ama söz konusu PKK’lılar olunca, ayaklarına kadar gidilip mahkeme kurulur!

Fethullahçı  “derin  devlet”

Tablo açık ve net :  Devlet içinde ayrı bir devlet oluşturulmuş durumda.

Hani Şeriatçılarımız, Fethullahçılarımız, bilumum 2. Cumhuriyetçimiz derin devlet de derin devlet diye tutturur ya.

Buyurun size derin devlet.

Okumaya devam edin ‘Fethullahçıların yargıya kafes planı’

28
Şub
10

Süpersonik aydın

“Bu elindeki gasete hangisi Mahir?”

“Bilmiyon mu Fahri emmi, muhtar Kerim gasete çıkarıyor artık.”

“Vay anasını, bir o eksikti zaten. Nerden bulmuş parayı da gasete çıkarıyor bu deyyus?”

Fahri emminin bu sözlerinin hemen sonrasında muhtar, kahvenin kapısından yanaklarında güller açmış gelinlik kızlar gibi sekerek girdi.

“Karasulak medyasının temellerini atıyoruz Fahri emmi. Bugünleri de gördük yarabbim.”

“Bir gün çarpılcen ulen, neysem. Sen bu medya işine babanın hayrı için girmezsin. Kim çıkarıyor gaseteyi sen onu de hele.”

“Elbette günümüz medya camiasında parasız olmuyor bu işler. Sadi bey sağ olsun, Karasulak’ın bu eksiğini görüp mali destekte bulunurum dediydi. Dediğini de yaptı zaten. Yapmadığını görmedik bugüne bugün, değil mi ahali!”

Köylüden cevap alamadı muhtar, ama o aynı hızla devam etti.

“Yahu adam köyümüz için o kadar iyilik yapıyor, gene yaranamıyor! Bakın hele bir gaseteyi açın. Köyümüzün sorunlarına nasıl eğilmişler, nasıl sesimizi duyurmaya çalışıyorlar!”

Okumaya devam edin ‘Süpersonik aydın’

28
Şub
10

Kürt açılımı safsatası

Mustafa Kemâl Atatürk’ün devrimcilerine, TÜRKSOLU gençlerinin tümüne, sevgi ve saygılarımla…

Aylardır bir “Kürt Açılımı” safsatası sürdürülüyor.

Emperyalist uşakları AKP, kendisine verilen emirleri eksiksiz yerine getirme derdinde.

Diğer uşaklar da (Apo’nun partisi BDP, Kürtler ve işbirlikçiler) ödün üstüne ödün bekliyorlar.

Eh, mecliste de bu gerici ve bölücülere tepki gösterecek, karşı çıkacak muhalefet olmayınca azdıkça azıyorlar.

Bölücülerin istekleri bitmek bilmiyor.

Bitmez de !

Emperyalistlerin her konuda desteğini alan teröristler ülkemizi yakıyor, yıkıyor, Türk insanını şehit ediyor.

ABD ve AB, geçmişteki kuyruk acılarının öcünü almak istiyorlar.

Türkiye’min başına, (üstelik II. kez) her dediklerini yaptıracak böyle bir hükümet getirdiklerine göre, diyet ödemek de AKP’ye düşüyor.

Diğer partilerin hali de içler acısı.

CHP, 1989’daki “Kürt Raporu”yla övünürken (!), MHP, “1000 Yıllık Kardeşliği(!) Yaşa ve Yaşat” mitingleri düzenliyor.

Kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Kürt “Kanı, kanla temizleyemezsiniz. Silah, hak arama yöntemi değildir” demişti.

O zaman sormak gerek.

Binlerce askerimizin, kadınların, çocukların, suçsuz insanların kanını 30 yıldır niye akıtıyorsunuz ?

Niye askerimize pusu kurup, şehit ediyorsunuz ?

Reşadiye’de 7 Mehmetçiğimizi şehit ettiğiniz pusuda kullanılan silahların, ABD ve Polonya’ya ait olduğu ortaya çıkmıştı.

ABD’ye “müttefikimiz” diyenlere duyurulur.

Emperyalist ülkelerin desteğiyle, Türk insanının kanını akıtarak mı haklarınızı arıyorsunuz ?

Okumaya devam edin ‘Kürt açılımı safsatası’

28
Şub
10

Statüko zırvacılarına…

28
Şub
10

İşçi Sınıfı ve Ordu

İddialı bir yazı başlığı koyduğumu biliyorum.

İşçi sınıfı ve ordu ilk bakışta birbiriyle ilgisi bulunmayan iki kavram, iki olgu.

Bir ilişki varsa da, 12 Eylül ve sonrası düşünüldüğünde bu ancak bir karşıtlık ilişkisi olabilir.

DİSK’i çökerten 12 Eylül darbesi olmuştur.

Selimiye Kışlası’na teslim olmak için kamyonlar dolusu gelen işçi topluluklarını unutmuyoruz.

Fakat tam bunları yazdığımda, bu kez de 27 Mayıs’ın armağanı 1961 Anayasası’nı ve o anayasa sayesinde kurulan Türkiye İşçi Partisi’ni düşünüyorum.

Aklıma her üçü de 27 Mayıs’ı gerçekleştiren subaylardan, Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Muzaffer Karan, sosyalist Suphi Karaman, Halkevleri Genel Başkanı ve Onursal Başkanı Ahmet Yıldız geliyor.

Kenan Evren, Faik Türün gibiler de, bu subaylar da Türk ordusunun mensuplarıydılar.

27 Mayıs da, 12 Mart ve 12 Eylül de, 28 Şubat da Türk ordusunun ürünüdür.

Bu çelişki nasıl açıklanacak?

Hepsi Amerika’nın oyunudur diyerek geçiştirecek miyiz?

Bence bu, olumlu ve olumsuz yönleriyle iç dinamizmi göz ardı eden, toptancı ve teslimiyetçi bir görüştür.

Türkiye de ordu da, bütün kurumlar gibi, oluşum, değişim süreçlerinden geçiyor.

Toplumsal olgularda mutlak değişmezlikler olduğunu düşünmüyorum.

***

İmparatorluğun son dönemlerinde ordu modernleşmenin öncüsü olarak tarih sahnesine çıktı.

Kurtuluş Savaşı’nın, Cumhuriyetin önderleri çoğunlukla subaydı.

Bizim işçi sınıfımız da aynı dönemlerde tarih sahnesine çıktı.

O tarihlerden 1960’lara kadar yakın tarihimizde, işçi sınıfıyla ordu arasında bir yakınlaşma izi bulunabileceğini sanmıyorum.

Ordu ve işçi sınıfı ilk kez 1960’larda bir araya geldi.

Sosyalizm ve yurtseverlik kavramları arasında aşılmaz sınırlar olmadığı ilk kez çok geniş çevrelerce algılanıp telaffuz edildi.

Türk subayının ulusal bağımsızlıkçı, Cumhuriyetçi, laik kimliği vurgulanırken, işçi sınıfının da bir vatanı olduğu kavramının altı derinliğine çizildi.

Bu bir yakınlaşmaydı, fakat uzun sürmedi.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle sona ererek bugünlere gelindi…

Okumaya devam edin ‘İşçi Sınıfı ve Ordu’

28
Şub
10

CIA Ajanı Fuller’den Hilafet Övgüsü

image

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’nın eski Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller, Mustafa Kemal Atatürk’ün hilafeti kaldırmış olmasının İslam dünyasına etkilerinin göz ardı edildiğini öne sürerek bunu Roma Katolik Kilisesi’nin ortadan kaldırılmasına benzetti.

Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Turquoise Council (Turkuaz Konseyi) tarafından ABD Kongresi’nde düzenlenen Yeni Türkiye: Bölge ve ABD için anlamı başlıklı toplantıyı yöneten Fuller, hilafetin kaldırılması konusunda, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi yarın sabah Papalığı ortadan kaldırmaya karar verse tepkiler nasıl olur diye yorum yaptı.

Gülen hareketiyle sıkı ilişkileriyle tanınan ve ılımlı İslam tezinin savunucularından Fuller, Atatürk’ün devrimleri döneminde etnik temelli bir ülke olma hedefinin sonucu olarak İslamın ulusal kimliğin bir parçası olmasına önem verilmediğini, Müslüman kimliğinin bastırıldığını ve geçmişle bağların koparıldığını ileri sürdü. Batı’da Mustafa Kemal Atatürk’ün getirdiği reformları okuduklarını söyleyen Fuller, sözlerini şöyle sürdürdü:

Hilafetin evrimine baktığımızda ise halifeliğin ortadan kaldırılmasının İslam dünyasına etkilerini fark ettiğimizi sanmıyorum. Bu Berlusconinin yarın sabah kalkıp hiç kimseye danışmadan Papalığı ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi bir şey. Açıkça buna dünyadaki Hıristiyanların söyleyecek bir sözü olurdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana dış politika konusunda büyük bir değişim yaşandığını ifade eden Fuller, Türkiye’nin başta yapay bir biçimde yüzünü yalnızca Batı’ya çevirdiğini ve Arap ülkeleriyle hiçbir bağ kurmadığını iddia etti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, komşularla sıfır sorun politikasını da öven Fuller, Tükriye’nin eskiden dış politikada, Washingtonun sadık bir dostu olarak çok az bağımsızlığı olduğunu savunarak bunun artık değiştiğini ifade etti.

Okumaya devam edin ‘CIA Ajanı Fuller’den Hilafet Övgüsü’

27
Şub
10

“Gülen Hareketi Türkiye’yi polis devletine götürüyor”

Dünyaca ünlü Foreign Policy (Dış Politika) dergisi 2008 yılında dünyanın en büyük entelektüeli olarak Fethullah Gülen’i seçmişti.

Gülen daha sonra dergiye röportaj da vermişti.

Foreign Policy Dergisi’nde 24 Şubat günü Soner Çağatay imzasıyla Gülen hakkında bir makale yayınlandı.

Yazının iddiası son dönem Türkiye’de yaşanan tutuklamaların arkasında Fethullah Gülen hareketinin olduğu iddiasıydı.
“Türkiye’deki darbe tutuklamalarının arkasında yatan gerçek neden ne?” başlıklı yazı Türkçe’ye çevrildi.
İşte dergide yayınlanan o makale:

TÜRKİYE’DEKİ  DARBE  TUTUKLAMALARININ  ARKASINDA  YATAN  GERÇEK  NEDEN  NE ?

Tüm işaretler, gölgeler arasındaki İslamcı hareketi, ellerini hızla Türkiye’deki siyasi yaşamın her alanına uzatan Fethullah Gülen’i işaret ediyor.

Türk ordusu, son on – yirmi yıl boyunca dokunulmaz bir konumdaydı; başının belaya girmesi riskini göze almayan hiç kimse orduyu ya da ordunun üst rütbeli generallarini eleştirmeye cesaret edemezdi.

Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin kurucusu Kemal Atatürk’ün bıraktığı laiklik mirasının en önemli koruyucusuydu ve ülkedeki hiç bir kuvvet ordunun bu hakimiyetine karşı ciddi bir tehdit oluşturamazdı.

Ama artık durum böyle değil.

Aralarında muvazzaf generaller, amiraller ile Türk deniz ve hava kuvvetlerinin eski komutanlarının da bulunduğu 49 subay hükümete karşı darbe planları yapmak iddiasıyla 22 Şubat’ta gözaltına alındı.

Subaylar, bir süre sonra yayın politikası orduya şiddetli darbeler indirmek olan Taraf gazetesinde de yayınlanan toplam 5000 sayfalık notları yazmakla suçlandı.

Bu notlarda pek çok şeyin yanı sıra Türk ordusunun darbeye gerekçe sağlamak amacıyla İstanbul’daki tarihi camileri bombalayacağı ve kendi uçaklarını düşüreceği de yazıyordu.

Birleşik Devletler’in eski bir Türkiye büyükelçisine bu haberler hakkındaki görüşlerini sorduğumda bu senaryonun saçma olduğunu düşündüğünü söyledi.

“Türk ordusu darbe yapacak olsaydı, bu darbe hakkında 5000 sayfalık not yazmazdı” dedi.

Okumaya devam edin ‘“Gülen Hareketi Türkiye’yi polis devletine götürüyor”’

27
Şub
10

Rutkay Aziz Cumhuriyet’in ilanını anlatıyor

27
Şub
10

“Veda” filmi üzerine

Ah  be  Zülfücüğüm…

Şunu   apaçık   ve   net   söyleseydin   ya :

Atatürk  kula  kulluğu  kaldırdığı  için  büyüktür…

Bu   yüzden   askeri   dikta   ve   padişahlık   istemedi…

Ve   bazı   “uyanık”   çok   bilmişlerin   statüko   safsatalarını ;   sıradan   insanların   da

anlayayacağı   dilden ,    silip   süpürseydin…

Statüko   demek   zayıfın   güçlüye   boyun   eğmesidir…

Statüko   zalimin   hükümranlığı    demek…

Statüko   demek   ilelebet   iktidarda   kalınacağını   sanmaktır…

Ve   şimdi   statüko   karşıtlarına   neler   yapıldığı   bilinirken…

Özellikle   bu   günlerde ;   Atatürk   karşıtı   pezevenklerin ;    statükonun   en   büyük

yardakçıları   olduğunu   göstermiş   olurdun..

Kısacası,   Atatürk’ün   insanımızı   kulluktan,   hür   ve  

bağımsız  yurttaşlığa  ulaştırma  gayretini  anlatsaydın.

—————————————————————————————————————

Metin  SÖZÜÇETİN  –  27-02-2010,  Cumartesi

Efsaneleşmiş  ve  milletlere  mal  olmuş  saygın  tarihi  kişiliklerin,  içinde  kendilerinin  “canlandırıldığı”  filmlerinin  yapılmamasının  daha  doğru  olacağını  düşünüyorum.

“Veda” filmini izleyince bu düşüncem pekişti.

Çünkü ruh verilememiş.

Doğallıklar bile yapay ve zorlama olmuş.
Hele o karakter Atatürk gibi sıra dışı bir kişilikse, yönetmenin de oyuncuların da işi çok zor, beğendirmek mümkün değil.

O zaman da bu filme özgü olarak verilme kaygısı taşınan doğru mesajların değeri, film ile beraber sığlaşmaya yüz tutuyor ve kısırlaşıyor ne yazık ki…

Kutlu yürüyüş yapanların yürütmelerini seyrediyoruz boş meydanlarda o zaman.

Bir mimiğin becerilememesi bile sırıtıyor ve filmin tamamını etkileyip, tadını kaçırıyor.

Beş saatte yapılan makyajlar mükemmel olsa bile – ki değil – “ o keskin, delici ve derin bakışları” izleyiciye veremeyecekseniz ne kıymeti var birebir canlandırma amaçlı çabalarınızın ?

Silüet olarak oynatsaydınız daha iyiydi, en azından ironik olurdu…

Lüzumsuz uzayan temalar var ama bütünlüğü kapsayacak destanlar verilememiş…

Resmi tarihin dogmatik sınırlarında kalmış olması ve birilerine bir takım mesajları verme kaygısı da alenen hissettirilince total kalite şansını yitiriyor film.

Oysa kronik ön yargılı bir Ata karşıtı zaten gitmezki bu filme…

Gitse de sadece içki sahnesini ve Fikriye’ye başını açtırış sahnesini dolayacaktır diline…

Atatürk düşmanına film yoluyla bir şeyler öğretilemez ve iflah edilemez ki…

Onu seven kitleyi hedefliyorsan o zaman da film malumun ilanı, körler sağırlar sınırında…

Bilinmedik yeni bir boyut ve heyecan yok.

Peki o zaman bu filmin hedef kitlesi kim ve yapılış amacı ne ?  diye sorarlar insana…

Bu soruya, “mevcut siyasi gidişata gösterilen tepki oylarını toplama amaçlı temcitvari ve ticari bir rüzgar elde edebilme ihtimali” diye dürüst cevap verilmeli.

O zaman da, Ata yine kullanılmış olmuyor mu ?

Güncel gaflet ve delaletlerden medet umulmuş olmuyor mu ?

Hem de asla tam yansıtılamadan.

Aydın bunu yaparsa loşluğa hizmet etmiş olmuyor mu peki  ?

“Total kaliteli” bir gerçek aydınımız ışımayacak mı bizim ?

Tevazu maskeli bir popülizmin ve maddeye tahvil beklentinin peşinde olmayan, beğenilme güdüsü doymuş, şişirilmemiş, evrensel bir sanat adamımız parlamayacak mı ?

İçine tükürdükleri sanat yoluyla dahi ayar verilemeyecek mi kutlu yürütmeye ?

Koşa koşa iktidar kahvaltısında yer alarak olmuyor sanatçı duruşu.

Kendinizi kullandırıp, çakma bir statüye asaleti satıyorsunuz, sıradanlaştırılmasına hizmet ediyorsunuz tutunulacak değerlerin.

Okumaya devam edin ‘“Veda” filmi üzerine’

26
Şub
10

Cemil Çiçek “Darbe var” diye koşturdu,Başbakan TKP sloganını haykırdı

Hürriyet gazetesi birinci sayfasında Latif Demirci’nin çok hoş bir karikatürünü yayınladı.

Mekan. Çankaya Köşkü.

Ortada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sağında Başbakan, solunda Genelkurmay Başkanı.

Gül vaziyeti özetliyor: “Bir, iki, üç …Tıp”

****

İçeride neler konuşulduysa, yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğimizden emin olabilirsiniz.

Bakın Cemil Çiçek ne diyor…

“Asıl darbe söylemlerinin olduğu günlerde devreye girmek milliyetçiliktir. Karargâha da sıkıntıyı yerinde görmek için gittim. Gün ağarınca mezarlıktan geçen çok olur.“

Çiçek kuvvet komutanlarının pazartesi günü bir araya geldiğini öğreniyor ve Genelkurmay Karargahı’na koşturuyor.

Çünkü askeri darbe havası kokluyor.

Durum bu kadar ciddi.

****

Üç gün sonra Başbakan, Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine Genelkurmay Başkanıyla bir araya geliyor.

Yazılı açıklamada, “Vatandaşlar emin olun. Meseleler Anayasa ve kanunlar çerçevesinde çözülecektir” deniliyor.

Ertesi gün…

Okumaya devam edin ‘Cemil Çiçek “Darbe var” diye koşturdu,Başbakan TKP sloganını haykırdı’

26
Şub
10

Olmayan Darbe, Açılmayan Dava Üzerinden Seçim Stratejisi

image

Kamuoyu araştırmaları, iktidardaki AKP’nin “Kürt Açılımı” konusunda ve “ekonomik sıkıntılar” nedeniyle oy kaybettiğini gösteriyor.

Yine araştırmalar, “darbe söylentilerinin” ve “kapatma davasının”, bir bölüm seçmeni etkileyerek iktidara yarayacağı konusunda sonuçlar ortaya koyuyor.

Yaklaşık bir yıl içinde seçimler var.

Öyle sanıyorum ki, bugünlerde yaşadığımız ve “büyük bir kaos” gibi görülen olayların arkasında gayet ince hesaplanmış etkili bir “seçim stratejisi” de var:

Gündemi “darbe söylemleri” ve “yargıçlar vesayeti” maddelerine hapsetmek, böylece “Kürt açılımını” ve “ekonomik sıkıntıları” tartışma alanının dışında bırakmak.

Bu strateji, iç ve dış konjonktürdeki gelişmeler ile bütünleştirilerek gayet başarılı bir biçimde uygulanıyor.

***

İktidar, çarpıtılmış bir “Milli irade” söylemi ile hem “temel hak ve özgürlüklere dayalı” olması gereken demokratik sistemi, bu özgürlükleri tahrip edecek bir “çoğunluk diktatörlüğü” olarak yorumluyor…

Hem de “Milli iradeye ipotek koyan bir vesayet sistemi” söylemiyle askerlere ve bağımsız yargıya karşı bir kampanya yürütüyor.

Demokrasi açısından, “Yargı vesayeti var” diyerek, yüksek yargıyı yıpratması biraz zor.

Çünkü yargının rejim açısından zorunlu kabul edilen bağımsızlığı, tarafsızlığı ve demokratik hukuk devletini koruyucu işlevi bu yıpratmaya pek de izin vermiyor.

O zaman elde kalıyor “Askeri darbe söylemi”.

***

Yüksek rütbeli komutanların gözaltına alınması ve bir bölümünün tutuklanması olayının gerekçesi de bir “Darbe planı” iddiası.

Darbe var mı ?

Yok !

Darbe girişimi var mı ?

O da yok !

Peki, ne var ?

Okumaya devam edin ‘Olmayan Darbe, Açılmayan Dava Üzerinden Seçim Stratejisi’

26
Şub
10

Kavgaya dair …

image

Kavga güzeldir…

Ama, bir karanlık kuytuda, bir hiç uğruna canların yakıldığı, bir meyhane köşesinde neden çıktığı bile bilinmeyen boğazlaşmaların yaşandığı, mahalledeki kızcağızın sevdiği delikanlının mahallenin namusu adına meydan dayağına yatırıldığı ya da üç kuruşluk arazi uğruna birbirine giren aşiretlerin onlarca ölü verdiği kavgalardan söz etmiyorum…

Sözünü ettiğim, uğruna en yakıcı acıları, en dayanılmaz hüzünleri, en büyük yalnızlıkları, en kahredici ihanetleri yaşamayı göze aldığın, hatta gerektiğinde gözünü kırpmadan ölümüne yürüyebildiğin kavgadır…

Bedelini ağır ödediğin bu kavgada, çok uzun ve ince bir yolun sonuna ulaşana dek en fazla anlık mutluluklar, küçük sevinçler vardır, hiçbir şeye değişmeyeceğin…

Böylesine bir kavgada en büyük dayanağın tarihtir.

Bilirsin ki, tarihi yaratanlar hep büyük kavgaları verenlerdir.

Yine bilirsin ki, o kavgaları verenlerin çok önemli bölümü kavgayı kaybetmiştir…

-Ama bir sonraki kavganın da kazanım yolunu açmıştır…

***

Kavga uzun solukludur ve ölümüne acıdır aynı zamanda…

Kavganın her anında sınandığını duyumsarsın…

Birlikte yola çıktıklarının, saf tuttuklarının birer birer düştüğünü, yok edildiğini görürsün…

Daha da acısı; bazıları teslim olmuş, bir bölümü ise karşı saflarda yer almıştır…

Bu büyük kavgada sayısını bile unuttuğun irili ufaklı yenilgilere uğrarsın, hiç düşmeyeceğini sandığın kalelerin fethedildiğine tanık olursun..

Hep bir kuşatılmışlık duygusuyla yaşarsın seni tüketen zamanı…

Düş kırıklıklarının yüreğine acı bir bıçak gibi saplandığı çok uzun geceler yaşarsın…

Öyle ki aynaya bile bakmazsın, bakamazsın uzun zaman, gözlerinin ta derinlerine oturmuş yenilgiyi görmemek için…

Sonra, tek başına kaldığın hissine kapılırsın…

Dayanılmaz bir yalnızlık duygusudur bu…

Ama yüreğinin derinlerinde bir ses hiç de böyle olmadığını fısıldar durmaksızın…

Aslında yine o küçük yenilgilerden birini yaşadığını anlarsın…

Suskun ama yürekli, bitkin ama ayağa kalkmaya hazır insanların kavgaya ortak olduğunu hissedersin…

-Tüm gücünle ayağa kalkarsın…

Okumaya devam edin ‘Kavgaya dair …’

26
Şub
10

Son Dakika

image

Televizyon kanallarının “son dakika” haber uyarı ananonsları, görüntü ve sesli olarak ekranların sürekli yayın içeriğini kazanmışa benziyor.

Altyazılar yetmiyor, haberler, açık oturumlar durmadan kesintiye uğruyor.

Gelişmelere duyarlı olanların sinirleri laçka, çoğunluk çareyi haberlerden kaçmakta buluyor.

Ekranı karartmadıkça son dakika gelişmelerinden kaçmaya olanak yok.

Yarış, çarpıcı birkaç kelime ile ilgiyi çekebilmekte: Sesini duyurabilmek üzere herkes birkaç kelimelik çarpıcı sözcükle derdini anlatabilme yarışında öylesine uzmanlaştı ki;

“Yargıda deprem” sözcüklerinin etkisinin üstüne çıkabilmek ancak “Balyoz darbe planı”, “Balyoz operasyonu” sözcükleriyle, akla gelmeyen sayıda üst rütbeli komutanın operasyon haberleriyle olabiliyor. Sonunda çok uzun bir zamandır iç siyasal krizlerden etkilenmemekle övünülen piyasalarda da deprem başlıyor; “Borsalarda balyoz darbesi”ne ilişkin son dakika haberleri de ekranlarda boy gösteriyor.

Hükümetin yasadışı yetki kullanarak rest çektiği TEKEL işçilerinin direnişi, gelişmeleriyle bir biçimde son dakika haberleri içine girmeyi başarıyor. Onu aynı madende 13 işçinin daha iş cinayetine kurban verildiği patlama izliyor. Kaçınılmaz. Madenlerde iş cinayetlerinin dünya rekorlarını kıran sıklıkta oluş nedenleri, yasadışı kuralsız çalışma düzeni sorgulanıyor. Güvenlik önlemlerinin alınmaması denetimlerinden sorumlu bakanlıkların suçu, ilgili bakanların istifa etmeleri gerektiği haberleri bir kez daha havada kalmak üzere gündeme giriyor.

Okumaya devam edin ‘Son Dakika’

26
Şub
10

1453

DSP İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yanıtlaması istemiyle verdiği RTÜK’le ilgili soru önergesine, RTÜK Başkanı Davut Dursun yanıt verdi. Dursun verdiği yanıtta; RTÜK’ün 5 yıl içinde 1453 ceza uygulanmasına karar verdiğini açıkladı.

İşte Süleyman Yağız’ın soruları ve RTÜK Başkanı’nın yanıtı…

1- RTÜK, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden bu yana kaç televizyona ne kadar ceza vermiştir?
2- Bu cezaların dökümü nasıldır?
3- RTÜK, bu soruları yönelttiğim gün itibariyle son olarak, usta sanatçı Levent Kırca’nın 14 Kasım 2009 günü yayımlanan “Olacak O Kadar” programı nedeniyle Fox TV’yi cezalandırdı. Bu ceza, kamuoyunda yoğun bir tepkiyle karşılandı. Bu tepkileri nasıl karşılıyorsunuz?
4- Levent Kırca’nın programı nedeniyle Fox TV’ye verilen cezayı, adına “demokratik” denilen “açılım” süreciyle bağdaştırabilmek mümkün müdür?
5- Fox TV’ye verilen cezanın; sanat, sanatçı ve eleştiri özgürlüğüne getirilen bir kısıtlama, dolayısıyla bundan sonraki programlara yönelik bir ön sansür olduğu görüşüne katılıyor musunuz?
6- Medyaya sansür anlamına gelen bu tür kısıtlamaların, engellemelerin önlenmesi yolunda bir adım atılacak mıdır?

Okumaya devam edin ‘1453’

26
Şub
10

Zengin insanların yoksul ülkesi : Yunanistan

Yunanistan hükümetinin kemerleri bir delik daha sıkma programını açıkladığı gün, iyi bir arkadaşım açtı ağzını, yumdu gözünü.

“Kocam alnına KOCAMAN harflerle vlacha yazmayı düşünüyor.” dedi.

Vlacha, aptal demek. Arkadaşımın kocası Stelyo’nun aptallıkla yakından uzaktan ilgisi yok.

Önde gelen bir kanser uzmanı olan Stelyo kendini hayat kurtarmaya o kadar adamış bir adam ki, hemen hiç izin kullanmaz, tatile çıkmaz.

Fakat dürüstlüğü yüzünden aptal olduğu sonucuna varmış.

Amerikan sağlık sistemine muhtaç olmuş herkes bilir ki, ölüm döşeğinde bile olsanız, pekçok hastane kredi kartınızı görmeden sizi doktorun yanına yaklaştırmaz.

Yunanistan’da ise bir doktorun muayenehanesine gittiğinizde kartla ödeme yapmaya çalışacak olursanız, en seçkin cerrah bile size kaşlarını kaldırıp dilini şıklata şıklata “Cık” der.

Çünkü doktor nakit ister.

Stelyos ise makbuz kesen az sayıdaki doktordan biridir.

Kazancını vergi müfettişlerine ibraz eder, devlete borcu neyse öder. Yunanistan’ın giderek dallanıp budaklanan kayıt dışı ekonomisinin köşe taşları olan pekçok meslektaşının aksine…

Stelyo’nun karısı burnundan soluyarak “Yılda 700 bin euro kazanan cerrahlar biliyoruz” diyor, “Nerdeyse hiç vergi ödemiyorlar.”

“O zaman neden Stelyo da herkesin yaptığını yapmıyor?” diye soruyorum.

“Kısmen korkusundan” diyor, “Bir vergi müfettişinin gelip hesaplarını fazla incelememek karşılığında 10 bin euro isteyerek şantaj yapmasından korktuğu için. Ve tabii, doğru olanı yapmak adına.”

Burada eski bir deyiş var, “Yunanistan zengin insanlarla dolu yoksul bir ülke.” diye.

Bu ancak kısmen doğru.

Ben birçok yoksul Yunanlı da biliyorum.

Okumaya devam edin ‘Zengin insanların yoksul ülkesi : Yunanistan’

26
Şub
10

Azerbaycan – Türkiye Gerginliği

image

Ermeni  lobisi  ABD  Senatosu’nda  sözde

soykırım  tasarısı  için  yeniden  atakta.

Bu  ABD  yönetiminin  de   işine  geliyor.

Her  yıl  tekrarlanan  bu  Demokles  kılıcı,

özel  isteklerin  Türkiye’ye  kabul

ettirilmesinin  işe  yarayan  bir  aracı

olarak  görülüyor.

Türkiye  artık  yeni  bir  stratejiyle  konuyu

ele  almalıdır !

Azerbaycan’ı yakından tanıyanlar, Azeri Türkleriyle Türkiye arasındaki ulusal, tarihsel, kültürel ve tüm diğer alanlardaki çok yönlü bağların ne denli iç içe olduğunu görürler.

Azerbaycan’da başta konuştuğunuz ortak dil, dinlediğiniz ortak müzik, ortak tarih bilinci, dini inanç ve örtüşen yaşam biçimiyle kendinizi kendi ülkenizde, Türkiye’de hissedersiniz.

Kardeş ve gerçek dost ülke sevgisini yaşarsınız.

Türkiye’nin günümüz politikasında iki kardeş ülkeyi birbirine bağlayan bu değerlerden çok, ne yazık ki ağırlık kazanarak izlenen ekonomik ve ticari beklentiler öne çıkartılmaktadır.

Ancak bu yönüyle de incelendiğinde Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin, Türkiye için ne denli önemli olduğu çok iyi görülür.

Nabucco  projesi

Bakû-Ceyhan petrol boru hattı, isminden de anlaşılacağı gibi, Azeri petrolünu Ceyhan’a taşıyan son yılların en önemli projelerinden biridir. Bir süredir Türkiye’nin de üzerinde önemle durduğu ve Avrupa Birliği’nin de büyük önem verdiği Nabucco gaz boru hattı projesiyle, Türkiye-Azerbaycan ekonomik ilişkileri çok daha önemli bir boyut kazanacaktır. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda kuzeydoğudan Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, güneydoğudan da İran, Irak ve belki bazı Arap ülkelerinden bu borulara aktarılacak gazla, Türkiye önemli enerji kaynaklarını denetleyen bir ülke konumuna gelecektir.

Okumaya devam edin ‘Azerbaycan – Türkiye Gerginliği’

26
Şub
10

‘Hocalı Katliamı’nın 18. Yıl Dönümü


‘hocalı Katliamı’nın 18. Yıl DönümüBalıkesir in Edremit Ülkü Ocakları Başkanlığı, ‘Hocalı Katliamı’nın 18. yıl dönümü olması nedeniyle basın açıklamasında bulundu.

Edremit Ülkü Ocakları Başkanlığı’ndan ‘Hocalı Katliamı’nın üzerinden 18 sene geçmesine istinaden bir basın açıklaması yapıldı. Ocak binasının dış cephesine asılan “Hepimiz Azeriyiz” isimli pankart dikkat çekti. Konuyla ilgili açıklama yapan Ülkü Ocakları Başkanı Umut Pulat şunları belirtti;
“İnsanlık tarihinin sözde en medeni devirlerinin yaşandığı bir çağda; Hocalı’da, bütün dünyanın görmezden geldiği bir katliam yaşandı. Yirminci asrı Türk’e acı, ızdırap ve dert olarak hatırlatacak zulümlere bir yenisi daha eklendi. 1992 yılında, 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece, kana susamış, insanlıktan çıkmış Ermeniler, Rus ordusunun destek ve himayesinde Hocalı’da bir katliama giriştiler. Uluslararası hukukta ismine “soykırım” denilen bu katliamda 83’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlı olmak üzere 613 kişi hunharca katledildi. Bütün dünya bu katliama sessiz kaldı. Ne acıdır ki; benliklerinden utanan, tarihi gerçeklere aykırı olarak Ermeniler’den özür dileyen sözde aydınlar, Hocalı’da şahadet şerbeti içenlerin, karnı deşilen anaların, masum balaların feryatlarını duymak istemediler. İnsan hakları adına Ermeni tezlerini dillendirenler; Hocalı’da, dünyanın televizyonlardan izlediği vahşeti ağızlarına almadılar. Mağdur olan başka bir millet olunca, sesleri çok gür çıkan sözde insan hakları savunucuları, mağdur Türk milleti olduğunda üç maymunu oynamayı tercih etti. Sözde aydınlar ve milli değerlerden uzak bazı siyasetçiler de soykırımcı ve işgalci Ermenistan’la dostluk, kardeşlik türküleri söylemektedir. İşgalci Ermenistan ile dostluk yarışına girenlerin ellerine, I. Dünya Savaşı’nda Ermeni çetecilerinin katlettiği insanımızın, ASALA terör örgütünün katlettiği diplomatlarımızın, Hocalı’da soykırıma uğrayan soydaşlarımızın kanları bulaşmıştır. Hoşgörü ve adalet timsali olan milletimiz tarihinin hiçbir döneminde yapmadığı bir şey için suçlanırken, yakın bir tarihte Hocalı’da acımasız bir katliama maruz kalmıştır. Milletinin sevdasını sinesinden hiçbir zaman çıkarmayan, dünyanın neresinde bir Türk varsa, onun derdiyle hemdert olup sevinciyle mutlu olan ülkücüler, sinsi oyunların ve tezgâhların şuurundadır. Zulüm elbet payidar olmayacaktır. Bizler, mazimizden aldığımız feyzle, Türk’ün kuracağı adalet ve hoşgörü dünyasına doğru emin adımlarla ilerlemekteyiz. Bu vesileyle; Hocalı şehitlerini rahmet ve minnetle anıyor, Türk Dünyası’na bir kez daha başsağlığı diliyoruz.”
Binaya asılan pankart vatandaşların dikkatini topladı.

26
Şub
10

Cemaatin şifreli haberleşme sistemi

OOOHHAAA..!!!

Ne  günlere  kaldık..??!!!

ÇÜÜŞŞŞŞ..!!!!!!!!!!!!

———————————————————————————————————————————————————————————————————————–

Son  dönemde  Türkiye  gündemini  belirleyen  gelişmeler  ile  Fethullah  Gülen

Cemaati  arasında  sık  sık  bağlantı  kuruluyor.

Cemaatin  emniyet,  yargı,  siyaset  içinde  örgütlenmesinin  son  dönem  orduya  karşı

faaliyetleri  belirlediği  konuşuluyor.

Peki,  bu  haberleşme  nasıl  sağlanıyor ?

—————————————————————————————————

Rüya  tabiri  ve  Gülen  sitesi  aynı  kanaldan

Bu konuyla ilgili herkesi şaşırtacak bir örnek verelim. Örneğimizde şifreli bir haberleşme yöntemi kullanılıyor.
Önce kısa bir bilgilendirme…
Fethullah Gülen ile bilgilerin, videoların, yazıların, özel fotoğrafların, konuşmaların yayınlandığı özel bir site var.
Sitenin adı “www.fethullahgulenhasreti.com”.


Site, “Bünyamin İzzet” isimli “İzmir-Alsancak” adresli bir kişi adına kayıtlı.
Yine aynı kişi ve adrese kayıtlı bir site daha var “www.tabirci.com”.
Sitenin iletişim adresindeki yetkili ile görüşmemizde “fethullahgulenhasreti.com” sitesinin servis sağlayıcısının kendileri olduğunu ancak içeriğin bir hekim tarafından sağlandığını, “tabirci.com” un ise içerik ve servis sağlayıcısının kendileri olduğunu söyledi.
tabirci.com’a girenler rüyalarını belli bir ücret karşılığı yorumlatıyorlar. Kısacası bankaya belli bir ücret yatırdıktan sonra rüyanızı bu adrese gönderiyorsunuz. Site rüyanızın tabirini size yapıyor.
Site geçtiğimiz yıllarda Fethullah gülen’in Türkiye’ye gelişinin gecikeceğini de rüya tabiri yoluyla bilmesiyle tanınıyor.

Bu noktada şaşırtıcı bir bağlantı daha var.
Tabirci.com sitesinde Fethullah Gülen ile ilgili çeşitli rüyalar da yer alıyor.
Rüyalarında Fethullah Gülen’i görenler bu rüyalarını siteye gönderiyor. Site ise bu rüyaları yorumluyor.

Rüyaların tabirlerinde güncel olaylara ilişkin şifreler yer alıyor. Bu rüyalar daha sonra “fethullahgulenhasreti.com” sitesinde de yer alıyor.

Balyoz’u  rüyasında  görmüş !

tabirci.com sitesinde yayınlanan 6 Aralık 2009 tarihi ve halen sitenin manşetinde yer alan bir rüya tabiri var. Rüya şu başlıkla verilmiş: “DEVLET BAŞKANI İHTİLAL GİRİŞİMİ İÇİNDEKİ YÖNETİCİLERİ GÖREVDEN ALACAK”.
Üstelik rüya tabirinin yanında Abdullah Gül’ün de resmi var.

Okumaya devam edin ‘Cemaatin şifreli haberleşme sistemi’

26
Şub
10

“Fethullah darbeyi alkışlamıştı”

Sözcü yazarı Emin Çölaşan, çarpıcı bir iddia attı ortaya ve Fethullah Gülen’in darbeyi alkışladığını söyledi.

GÜLEN DAHA ABD’YE YERLEŞMEMİŞTİ

BU başlığı okuyunca sakın kendi kendinize “Allah Allah, bizim Fethullah darbeye nasıl alkış tutar” demeyin. Gerekiyorsa tutar!.. Ve tutmuştur!.. Peki niçin?.. Efendim, çünkü beyefendi o sırada Türkiye’de ikamet buyurmaktaydı.

Henüz ABD’ye yerleşmemiş, ABD’nin koruması altına girmemişti. Türkiye’de olduğundan, darbeye karşı çıkması biraz sıkardı.

MEHMETÇİĞE YAĞ ÇEKİYOR

Şimdi sizlere bu cemaate ait Sızıntı isimli derginin Ekim 1980 tarihli sayısından küçücük bir örnek vereyim. O aşamada 12 Eylül darbesi olmuş durumda. Bizim Fethullah yazısında Mehmetçiğe yağ çekiyor ve sonra şöyle yazıyor: “Evet, bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan (12 Eylül öncesindeki sağ sol çatışmalarından) hiç mi hiçbir şey anlamadık.

KARAKOL EMNİYETİN SİMGESİDİR

Oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri (Türk Ordusu) oldu. (Karakol’u da şöyle tanımlıyor yazısında: Karakol sessizliğin, huzurun ve emniyetin simgesidir. Ondaki düzen, huzur ve orada gözlerin uyanık oluşu, genel emniyet ve dengenin en büyük teminatıdır. Ondaki kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir.)

HIZIR GİBİ İMDADIMIZA YETİŞEN MEHMETÇİK

Fethullah yazısının son bölümünde ise şöyle diyor: (Adamın dili yan Arapça olduğundan, Türkçe!eştirip veriyorum.)

“Ve işte şimdi, asırlık bekleyişin şafağı (güneşin doğması) saydığımız bu son dirilişi, son karakolun varlık ve devamına belirti sayıyor, ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, imkansızlıkların son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

YİNE DÜZERSE HİÇ ŞAŞIRMAYIN

Yaa, işte böyle! Günümüzde medyası “hayali darbenin çığırtkanlığını” yaparken, tayfası devleti ele geçirirken, meğer bizim Fethullah 12 Eylül sonrasında darbeye alkış tutarmış! Bizim vaiz Fethullah Türkiye’de ak dediğine, ABD’de kara dermiş! insanoğlu değişiyor, dönüyor canım! Valla günün birinde Türkiye’ye gelirse… Ve sonrasında darbe olursa… Ve Fethullah yine darbeye övgü düzerse, hiç şaşırmayın!

Okumaya devam edin ‘“Fethullah darbeyi alkışlamıştı”’




İstatistikler

  • 2.302.366 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar