19
Nov
09

İdam insanlık suçu mudur ?

 

Bu saldırıda, insanlığa ilişkin hiçbir şey bulamazsınız. Yargılama yoktur, sorgulama yoktur, o genç kıza sorulan bir şey yoktur, onun fikri alınmamıştır. Tek suçu orada, o otobüste olmaktır! Asıl insanlık suçu onu öldürmeye teşebbüs etmek, ömrünün sonuna kadar yüzünde taşıyacağı yanık izlerine mahkum etmek, belki de tedavisi mümkün olmayan bir travmaya yol açmaktır ve bizi asıl ürküten tüylerimizi diken diken eden budur. Bu, sadece son şadıklarımızdan bir örnektir, binlercesinden biri… Daha önce de buna penzer pek çok saldırı, pek çok insanlık suçu yaşanmıştı. 2006’nın Nisan ayında biri 24, diğeri 18 yaşında iki kız kardeş Esenler’de PKK’lıların yaktığı otobüsün içinde kalarak hayatını yitirmişti. 2007’de Gazi mahallesinde iki ayrı otobüse düzenlenen saldırıda pek çok masum insan yaralanmıştı.

“Ölen  askere  mi  hümanist  olacağız

öldüren  katile  mi ?”

Önceki hafta binlerce Türk, ellerinde “Dağa çıkanı da, çıkartanı da, indireni de, Hepsini asacağız” dövizleriyle İstiklal Caddesi’nde TÜRKSOLU öncülüğünde yürümüştü.

Malum “barışsever” çevre önce bundan, sonra da bu sloganı gazetemizin kapağına taşımamızdan son derece rahatsız olmuştu.

“Ürküten pankart” başlıkları atarak, ne kadar dehşete düştükleri üzerine, bu sloganın ne kadar da “faşizan” ve “ırkçı” olduğu üzerine günlerce konuştular, yazdılar.

Elbette bu karalama kampanyasına cevabı, önce yürüyüşü alkışlarıyla destekleyen sıradan vatandaş, sonrasında internet sitelerinden TÜRKSOLU’nu savunan tepkili Türkler, sonrasında da internet sitemizden başyazarımız Gökçe Fırat’ın “Günümüzün en hümanist sloganı: Hepsini Asacağız!” başlıklı yazısıyla vermişti.

Gökçe Fırat “Hümanizm, merhamet, affedicilik, barış gibi sloganların içeriğini iyi tanımlamak gerekir. Yurttaşının yaşam hakkını korumak bir devletin varlık nedenidir. Ortada bir katil çetesi, terör örgütü varsa ve bunlar terörle yani silahla senin vatandaşlarını öldürüyorsa hümanizmi kime göstereceksin?” diye soruyordu.

Evet hümanizmi kime göstereceğiz?

“Ölen askere mi hümanist olacağız, öldüren katile mi?”

Ne yazık ki, bizim ülkemizde tüm işbirlikçi güçler birleşmiş, tüm sözde solcular birleşmiş ve hatta tüm milliyetçi geçinen sahtekârlar birleşmiş öldüren katile hümanizm göstermenin derdine düşmüşler!

Bu slogandan ürkmelerinin, tüylerinin diken diken olmasının nedeni de budur.

Bu zamana kadar PKK’nın gerçekleştirdiği bir terör eyleminden ürkmeyenler, masum insanlara yönelik katliamlarından ürkmeyenler, teröristlerin meclise girip içimizde rahatça dolaşmasından ürkmeyenler ne olmuştur da bir pankarttan bu kadar ürkmüşlerdir?

Söyleyelim bir gün bu işin kendilerine de döneceğinden korkuyorlar, o kadar…

İdam  insanlık  suçu  mudur ?

“İdam insanlık suçudur” edebiyatı yapılıyor.

Oysa idam yalnızca bir suçun hukuki yollarla verilen cezasıdır.

Öyle bir cezadır ki, sorgulayarak, yargılayarak, inceleyerek, tanıkları, sanıkları dinleyerek verilen cezasıdır.

Bilerek adam öldürmenin, isteyerek bir insanın yaşama hakkını elinden almanın cezası da, elbette kendi yaşam hakkının elinden alınması olmalıdır.

Kaldı ki, ortada yaşama hakkı elinden alınmış binlerce kadın, çocuk, asker, polis varken ve Apo bunların ölüm emrini veren, bunları öldüren sorumlu iken onun hayatı neden bu kadar değerli olmaktadır?

Teröristler hiç savunmasız masumları öldürürken ortada bir insanlık suçu yoktur da, onları öldüreni asmak mı insanlık suçudur?

Şimdi bir hafta öncesine dönelim, 9 Kasım Pazartesi gününe…

İstanbul Küçük Çekmece’de 6 PKK’lı terörist, bir İETT otobüsüne molotof kokteyli ile saldırıda bulunuyor.

Özgür bir ülke ya Türkiye, PKK’lı yeri gelir slogan atar, yeri gelir bayrak yakar, yeri gelir dağa çıkar, yeri gelir saldırır ve öldürür ya, o gün de “özgürce” molotof kokteyli ile otobüs yakmaktadır.

Sonucunda otobüsten inmek üzere olan 16 yaşındaki bir genç kız feci şekilde yanar, anasının babasının gözü önünde can çekişir, ağır yaralı olarak hâlâ tedavi altındadır…

Medyamız bunda “ürkecek” hiçbir şey bulamamış olacaktır ki, öyle çok da yer vermez.

Ne de olsa PKK öldürme hakkını kullanmaya çalışmıştır ve ortada herhangi bir insanlık suçu yoktur onlara göre.

Bu saldırıda, insanlığa ilişkin hiçbir şey bulamazsınız.

Yargılama yoktur, sorgulama yoktur, o genç kıza sorulan bir şey yoktur, onun fikri alınmamıştır.

Tek suçu orada, o otobüste olmaktır!

Asıl insanlık suçu onu öldürmeye teşebbüs etmek, ömrünün sonuna kadar yüzünde taşıyacağı yanık izlerine mahkum etmek, belki de tedavisi mümkün olmayan bir travmaya yol açmaktır ve bizi asıl ürküten tüylerimizi diken diken eden budur.

Bu, sadece son yaşadıklarımızdan bir örnektir, binlercesinden biri…

Daha önce de buna benzer pek çok saldırı, pek çok insanlık suçu yaşanmıştı. 2006’nın Nisan ayında biri 24, diğeri 18 yaşında iki kız kardeş Esenler’de PKK’lıların yaktığı otobüsün içinde kalarak hayatını yitirmişti.

2007’de Gazi mahallesinde iki ayrı otobüse düzenlenen saldırıda pek çok masum insan yaralanmıştı.

Ve bu saldırıları düzenleyenler sadece “öldürme haklarını” kullanmıştır o kadar.

Ve bu “hak” PKK’nın kendi kendine tanıdığı, cezası da ölüm olmayan bir haktır.

Mavi Çarşı saldırganları hâlâ yaşıyor, Güngören’deki patlamayı gerçekleştirenler de öyle…

Bu terör saldırılarını gerçekleştirenleri idam etmek istemek ise faşistlik, ırkçılık, insanlık dışı ilan ediliyor ülkemizde ne yazık ki. Bu saldırılarda ölenlerin yaşama hakkından ise kimse söz etmiyor.

1984’ten bu yana, çatışmada öldürülen, pusu kurularak öldürülen askerimizi, görevi başında katledilen öğretmenimizi, doktorumuzu, onların ailelerini savunmak, onları katledenlerin cezasını istemek birilerini dehşete düşüren bir insanlık suçu haline getiriliyor. PKK’

nın tüm eylemleri sonuna kadar ırkçı iken, öldürdükleri insanların tek suçu Türk olmak iken, onları yargılayıp idam etmek istemek ırkçılık haline getirilmiştir!

Oysa terörle mücadelenin başka bir yöntemi yoktur.

Bir terörist, ucunda idam olmayacağını bildiği sürece öldürmeye acımasızca devam eder.

Kaldı ki, onların öldürmesinde bir sınır yoktur.

Yaptırımı yoktur çünkü.

Okumaya devam edin ‘İdam insanlık suçu mudur ?’

19
Nov
09

AKP’nin dış politika ekseni : ABD sözcülüğü


 

Tayyip eskiden Şaron’la görüşürdü. Şimdi Ahmedinejad’la görüşüyor. Değişen bir şey mi var? Tabii ki yok. Tayyip , dün Şaron’a giderken taşıdığı kimliği İran’a giderken de bırakmadı: Amerikancılık..

İç  politikada  ABD’ye  bağımlı  AKP

dış  politikada  göz  boyuyor

Bir yandan Kürt açılımı, bir yandan Ermeni açılımı derken, dış politikada da önemli gelişmeler yaşanmaya başladı. Ve Şeriatçı “yandaş medya” yaygarayı kopardı: “Türkiye yüzünü Doğuya dönüyor.”

Gerçekte neler olduğunu anlatmadan önce bir iki hatırlatma yapalım.

Türkiye gibi “bağımlı” ülkeler dış politika tercihlerini kendileri belirlemez. Zaten “bağımlılığın” göstergelerinden biridir bu. Ama bağımlı yapının önemli iki göstergesi daha vardır. Ekonomi ve iç politika.

Türkiye’de de AKP iktidarı ilginç bir taktik izliyor. Ekonomi ve iç politikada atılan her Amerikancı adım sonrası sözde bir “bağımsız dış politika” adımıyla şov yapılıyor. Anlayacağınız AKP tribünlere oynuyor.

Ekonomisi bu kadar dışa bağımlı, iç politikada tamamen Obama’nın direktifleriyle hareket eden bir iktidarın dış politikada bağımsız olması mümkün değildir.

Öyleyse AKP niye İsrail’e çatıyor? Niye İran’a kadar gidip destek oluyor? Niye Tayyip ve Gül ardı ardına açıklamalarla Batıya kafa tutuyor?

Bunun nedenini anlamak için 25 Ekim’e dönmek gerekir. 25 Ekim 2009 Türk milletinin AKP’nin Kürt açılımına karşı tepkilerini gösterdiği, Türkiye’nin dört bir yanında ayağa kalktığı bir gün olmuştu. Üstelik hiçbir partinin örgütlemediği tamamen kendiliğinden eylemlerle…

Bu AKP açısından sıkıntılı bir durum. Kürt açılımı görüşmeleri sırasında Arınç da şu yorumu yapmadı mı: “Bu iktidarı risk atacak bir proje olarak görülse bile bu ülke için buna ihtiyacımız var. Neye mal olursa olsun.”

Anlayacağınız AKP, bırakın Türkiye’nin çıkarlarını, kendi parti çıkarlarını bile düşünebilecek bir durumda değil. ABD’nin direktiflerini “neye mal olursa olsun” uygulamak zorunda.

ABD,  AKP’yi  mi  devirecek

“AKP Batıya kafa tutmaya başladı” propagandası iki koldan birden yürüyor. Birinci kol tabii ki yandaş medya. Böylece Kürt ve Ermeni açılımları nedeniyle tepki duymaya başlayan AKP tabanının ağzına bir parmak bal çalmış oluyor.

Bu yayın çizgisi anlaşılabilir bir şey. Ancak ilginç olan diğer kol. Türkiye’de AKP’ye muhalif olmasıyla tanınan çevrelerin tümü de AKP’nin İsrail ve ABD’yle arasının bozulduğu yorumları yapmaya başladı. Ve bunu sevinç çığlıklarıyla dile getiriyorlar.

Onların derdi de ortada. ABD ve İsrail AKP’nin ipini çeksin de Türkiye AKP’den kurtulsun!

Böylece ortaya şöyle bir manzara çıkıyor, yandaşından muhalifine bütün Türk basını AKP?ile Batı dünyasının bir problem yaşadığından bahsediyor. Televizyonlara bakıyoruz, Gül bir İran’da bir Pakistan’da. Tayyip bir İsrail’e kafa tutuyor, bir AB’ye rest çekiyor.

Peki olabilir mi gerçekten? Obama’nın TBMM’de dikte ettiği tüm açılımları bir bir uygulayan AKP, dış politikada Batıya kafa tutabilir mi?

AKP  İran’da  ABD’nin  sözcüsü

Örneğin Gül ve Tayyip’in İran ziyaretlerini ele alalım.

ABD’nin ilk saldırı hedefinin İran olduğunu sokaktaki çocuk bile biliyor. İran’ın Chavez başta olmak üzere ABD karşıtı ülkelerle kurmaya başladığı ilişkiler de ortada.

Şeriatçı basının iddia ettiği gibi AKP, ABD’ye bile kafa tutup İran’la ilişkilerini geliştiriyorsa, o zaman Chavez’i de beklememiz gerekir Türkiye’ye.

Madem Tayyip ABD’ye kafa tutuyor ve Türkiye’nin çıkarları ABD’yle çatıştığında Türkiye tarafında durmaktan çekinmiyor, buyursun Chavez’i de davet etsin Türkiye’ye.

Ya da kendi gitsin Venezüella’ya.

Yapar mı?

Yapamaz tabii ki.

Okumaya devam edin ‘AKP’nin dış politika ekseni : ABD sözcülüğü’

19
Nov
09

Toprak Ağası, Demokrasi ve Travma

Cumhuriyet  düşmanlığı  aşılayıp , insanlarımızı

birbirine  düşürmek  için  çakallar  gibi  her  fırsatı

kollayan  besleme  “yazar” ve  “entellektüellerimize”

ithaf ediyoruz..!!!

Onlar  bağlı  oldukları  sahiplerini  memnun  etmeye

(kendi  deyimleriyle  fikir  fahişeliğine)  devam  etsinler.

Milletimiz  kimin ;  kula  kulluk  yapılmasına  karşı

olduğunu ;  çok  iyi  biliyor..!!!

——————————————————————————————————————————————————————————————————-

Adamlar  Toprak  Ağası…

Adamlar  Şeyh…

Adamlar  Şıh…

Adamlar  toprağın  sahibi…

Adamlar  toprağın  üzerindeki  bitkilerin  sahibi…

Adamlar  toprağın  üzerindeki  hayvanların  sahibi…

Adamlar  toprağın  üzerindeki  insanların  sahibi…

***

Adamlar  her  zaman  her  yerde…

Adamlar  Padişahın  yanında…

Adamlar  Şeriatın  yanında…

Adamlar  tarikatların  başında…

Adamlar  partilerin  yönetiminde…

Adamlar  devlet  yönetiminde…

***

Bir  amcaoğlu  padişahçı,  bir  amcaoğlu  cumhuriyetçi…

Bir  amcaoğlu  iktidarda,  bir  amcaoğlu  muhalefette…

Bir  amcaoğlu  dağda,  bir  amcaoğlu  bağda…

Bir  amcaoğlu  köyde,  bir  amcaoğlu  kentte…

***

Rejim  değişir…

İktidarlar  değişir…

Adamlar  değişmez…

Adamlar  iktidarın  gerçek  sahibi…

Adamlar  Sarayda…

Adamlar  Meclis’te…

Adamlar  her zaman,  her  yerde…

***

Adamlar  hem  uhrevi  iktidarın  sözcüsü…

Hem  dünyevi  iktidarın…

Adamlar  hem  dini  yozlaştırır…

Hem  siyaseti…

***

Bir  kolları  Kuvva-i  Milliyeci,   Atatürkçü…

Bir  kolları  Kuvva-i  İnzibatiyeci,   Padişahçı…

Bir  kolları  Tek  Parti  Yönetiminde,   CHP’de…

Bir  kolları  Terakkiperver  Parti’de,  Serbest Parti’de,

Toprak  Reformuna  karşı  çıkan

ve  muhalefeti  oluşturan  Demokrat  Parti’de…

Her  zaman  iktidarda…

Okumaya devam edin ‘Toprak Ağası, Demokrasi ve Travma’

18
Nov
09

Ses kes, Dersim gerçeğini dinle..!!!

Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var:

“Dersim isynanının arkasındaki gerçek nedir?”

Özellikle gençlerden gelen bir soru bu.

Gençler, inançlarını savunuyorlar. Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar…Hem kendileri, hem de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye.

Doğu ve Güneydoğu’daki başkaldırmalar içinde iki tane iki tanesi önemli: Şeyh Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması.

Şeyh Sait  ayaklanmasının  arkasında  İngiltere vardı.

İngiltere’nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına almaktı.

“Din elden gidiyor” görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu.

Gerek  Moskova,  gerekse  Türkiye  komünistleri,  Şeyh Sait  ayaklanmasına  ( 1925 )

destek   vermediler.

Komintern ( Komünist Enternasyonal ) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:

“Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.”

Dersim,  bugünkü  Tunceli’nin  eski  adı.

Ve  Dersim  tarihi,  ayaklanmalarla  dolu.

Padişahlara  karşı  ayaklanmışlar.

Meşrutiyette  ayaklanmışlar.

Jön  Türk  hareketinde  ayaklanmışlar.

Sonuncu  olarak  da  cumhuriyet  yönetimine  karşı  ayaklanmışlar.

Kimler  bunlar ?

Osmanlının  bile  Tımar  sistemine  dahil  edemediği  şeyhler,  ağalar,  aşiret  resileri…

Yani  yargı  da  kendileri  olan,  vergiyi  de  kendileri  toplayan  gençleri  askere

yollamayıp  kendi  muhafızları  yapan,  haydut  çeteleri  oluşturan  feodal  güçler…

Derebeyleri.

Niçin  ayaklanıyorlar ?

Bu  geri  düzen  değiştirilmek  istendiği  için.

Komintern belgelerinde ( 1937 ), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor.[1]

“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır…

Dersim, Türkiye’nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı.

Öyleki başka bir vilyetten hiçbir tüccar, Dersim’de iş yapmayı göze alamazdı.

Devletin Dersim’de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.”

Ve ekleniyor:

“İsyanın  arefesinde  tapu  kadastro  idaresi,  feodal  aşiret  reislerinin  elinde  bulunan

halka  ait  malların  incelenmesi  ve  saptanmasına  ilişkin  hükümet  önlemlerini

uygulamaya  başlamıştı.


Bu  durumda  feodalizm,  kendi  yasadışı  egemenliğinin  iktisadi  temellerini  yitirme

tehlikesiyle  karşı  karşıya  bulunduğunu  hissetti.


İşte,  özellikle  bu  önlem,  isyana  yol  açan  neden  olmuştur.”

Okumaya devam edin ‘Ses kes, Dersim gerçeğini dinle..!!!’

18
Nov
09

Gımıldanıver

 

“Kazıyım mı daha emmi?”

“Sus ulen, duyen olcek şimci. Gecenin zifirinde köylüyü başımıze topleycen!”

“Tamam, sustum da önümü göremiyom ki emmi! Feneri tutuver az aşağı.”

“Belim kırılıvercek biraz daha eğilirsem İsmail!”

“Emmi ben de görmezsem kazamam ki!”

“Önüne bak ulen sen! Tuttuk işte!”

“Biraz daha aşağı, biraz daha…”

“Ahh! Yandım anam!”

Muhtar Kerim, İsmail’e el fenerini biraz daha yaklaştırma gayreti içindeyken dengesini kaybedip düştü bir anda. İsmail’in kazdığı çukurda, şimdi İsmail altta o üstte boylu boyunca uzanmışlardı.

İsmail, muhtar Kerim’i üstünden kaldırmaya çalışırken, muhtar bir yandan o diğer yandan acı içinde bağırmaya başladılar.

“İsmail, senin gibin beceriksiz yeğenim olceğine! Ulen yaktın ikimizi de!”

“Emmi ben ne ettim? Sen tutabilseydin feneri şimci….”

“Feneri tutabilseymişim! Adam oldun da konuşuyon mu daha sen bana!”

“Emmi az biraz gımılda yana. Gımıldanıver emmi. Kalkıver üstümden.”

“Nasıl kalkıcem ulen? Bacağım kırıldı herhal! Ay anamm!”

Sesler yükselince köylü, Kısmet dayının evinin bahçesine toplanmaya başladı. Her gelen önce bir şaşırıyor ardından gülmeye başlıyordu.

“Muhtar Kerim ne yaparsınız o çukurda!”

“Bak sen, o altındaki İsmail mi?”

“He falla o sanırsam. Tam seçemedim ama. Kafası parlamakta. Kesin o. Ondan başka kafası parlak kimse yoktur bizde!”

“Gece gece Kısmet dayının bahçesinde ne ararsınız?”

“Ne işleri var bunların burda yahu!”

“Bırakıp gitsek mi acep?”

Kahveci Hasan’ın bu sözü ile muhtar Kerim, aşağıdan seslendi yukarıya.

“Hah size eğlence çıktı şimci. Burda acı ilen kıvranıyoz, siz de durmuş bizlen eğleniyonuz. Yazıklar olsun sizlere de! Ahh!”

“Birimiz atlasın içeri,” dedi Kemal.

“Kaldırsın, yukarıya çekelim şunları.”

“Doğru diyor,” dediler. Latif’i güçlü kuvvetli olduğundan çukura indirdiler. Latif onları yukarı kaldırırken diğer köylüler de kollarından tutup asıldı. Bu şekilde çukurdan çıkmış olan muhtar Kerim ve İsmail’e ise şimdi köylülerin sorularını yanıtlamak kalmıştı.

“Kurtarma harekatımızda başarıylen sonuçlandığına göre şimci anlat bakalım muhtar efendi! Bu saatte, Kısmet dayının bahçesinde ne kazarsınız?”

Muhtar Kerim Hasan’a baktı göz ucuyla. Bacağını tuttu ondan sonra.

“Benim canım çekilmekte sen bana soru soruyon Hasan! İş mi bu!”

“Senin canın çekilmiydir ya, neyse! Haydin evine götürüverelim şunları da, sonra nasılsa öğreniriz öğrenceğimizi!”

Kemal konuşması bitince el etti birkaç kişiye. Karga tulumba muhtar Kerim’i kucakladılar. İsmail aksayarak da olsa yürüyebilecek durumdaydı. O da birinin koluna dayandı. Köylüler onları evlerine bıraktıktan sonra kafalarında bin türlü soru, sıcak bıraktıkları yataklarına geri döndüler. Muhtar Kerim’in karısı Hatice de hemen bir leğen içinde su getirdi, koydu kocasının önüne. Muhtar ayağım bacağım diye inlerken, karısı da durumu merak etmekteydi. Çorabını çıkardılar. Ayakta bir araz görünmüyordu. Pantolonun paçasını sıyırdılar. Bacakta da bir şey yoktu.

“Emin misin bey, bu bacağın mı?”

“Bu tabi, bak şu şişliği gördün mü?”

“Hangisi?”

Okumaya devam edin ‘Gımıldanıver’

17
Nov
09

Hadi darbecilik oynayalım..!!!

Brakın  lan   bu  ayakları..!!!

Millet  yiyor  mu  zannediyorsunuz..??!!!

Millet  işsiz  ve  aç…!!!

Allah  bilir  verem  hortladı  da,   domuz   gribi

yaygarasıyla  örtbas  etmeye  çalışıyorsunuz..!!!

Gündem  değiştirmek  ve  ortamı  bulandırmak  için

beslediğiniz  “yazar”  pezevenklerinize  ve  bağlı

oldukları  köpek  kulübelerine  ödediğiniz  parayla,

birkaç  açı  doyurup,  işyeri  açmadan  işsizliği

düşürmeden  vakit  geçirip ;  atlattık  zannettiğiniz  her

saniye  ve  salise  burnunuzdan  getirelecektir..!!!

Öbür dünyadaki  hesabınızdan  önce,  bu  millete hesabını

vereceksiniz…!!!

Allahtan  korksanız  da  korkmasanız  da, kul  hakkı

hesabı  başka  hesaplara  benzemez..!!!

Ona     Göre…!!!!!

——————————————————————————————————————————————————————-

Bütün  derdimiz  bitti  bir  darbemiz  kaldı

Geçinemeyen, ekmek bulmakta zorlanan milyonlarca insan var, ama sorumluların hiç biri maaşların azlığından, deveyi bile yutan hortumlardan, soygunlardan, suistimallerden, hırsızlıklardan, Deniz Feneri kanalıyla götürülen milyonlarca dolardan söz etmiyorlar.

Bunların nasıl önleneceğini anlatmıyorlar.

Darbe de darbe, illa da darbe!

————————————————————————————————————————————————————————–

Varsa  yoksa  darbe  ve  darbeciler

Ortalık yine toz duman, göz gözü görmüyor…

Malum, kurtlar dumanlı havayı sever. Yani, tozu dumana katanlar, kurtlara müsait zemin hazırlamakla meşguller.

Her gün yeni bir darbe haberi, her gün yeni bir darbeciler yakalandı haberi…

Bu ülkenin başka bir derdi yok.

Varsa yoksa darbe, yat darbe, kalk darbe.

Gözünü yum darbe, gözünü aç darbe.

Çocukluğumuzda oynadığımız körebe oyunu gibi bir şey.

Birileri körebe olmuş, durmadan darbeci arıyorlar.

Ellerini deydirip “ebesin dedikleri” herkes darbeci.

Bıktık artık, gerçekten bıktık bu darbe sözlerinden…

Geçen gün kısa bir gezintiye çıkmıştım.

Sokakta kimsecikler yoktu.

Ortalık alabildiğine sessiz ve sakindi.

Korkutucu bir sessizlik hakim olmuştu caddelere, sokaklara.

Okumaya devam edin ‘Hadi darbecilik oynayalım..!!!’

17
Nov
09

Polis devleti geliyor…( Geldi bile )

İşte Tayyip’in kurmak istediği polis rejimiPolis rejimin güvencesidir

 

İşte Tayyip’in kurmak istediği polis rejimi

Tayyip  rejimin  karakterini

kabul  etti :  Faşizm

Tayyip Erdoğan geçtiğimiz cumartesi İstanbul’da Polis Eğitim ve Kongre Merkezi’nin açılışını yaptı. Açılışta “rejimin güvencesi polis” diyerek çok önemli bir gaf yaptı. Bu aslında Tayyip’in 7 yıldır kurmaya çalıştığı Kürt-İslam faşizminin bir anlamda kabullenilmesiydi.

Bu söylemi sıradan bir gaf ya da yanlış anlaşılma olarak görmemek gerekiyor. Nitekim Tayyip’ten de konuyla ilgili herhangi bir açıklama ya da yalanlama gelmedi.

Tabii yandaş medya hemen Tayyip’i savunmaya başladı. En büyük söylemleri ise Tayyip’in bu sözleri zaten polislerin karşısında söylemesi. AKP’nın grup başkanvekili Bekir Bozdağ da benzer şeyler söylemiş:

“Bu konu basında farklı değerlendirmelere tabi tutuldu, kimi siyasiler tarafından da çarpıtıldı. Polislerle ilgili bir etkinlikte polisleri övücü değerlendirmeler yapmak ve onların yaptığı işin önemine, değerine vurgu yapmak kadar doğal bir şey olamaz.”

Bir de, Tayyip’in sözünün tamamını okuyalım. Böylece o cümlenin cımbızla seçilmediğini görebiliyoruz. Hem de Tayyip zihniyetini anlıyoruz.

Bakın Tayyip tam olarak ne demiş:

“Emniyet teşkilatımız hem demokrasinin hem hukuk sisteminin hem de daha genel anlamda rejimin sarsılmaz bir güvencesi, adeta bir sigortasıdır. Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları noktasında kaydettiği tarihi nitelikteki ilerlemeye polis teşkilatımız çok hızlı bir şekilde uyum sağladı.

Özellikle çetelerle, mafyayla, hukuk dışı örgütlenmelerle mücadele noktasında emniyet teşkilatımız son dönemde çok kararlı bir mücadele yürütüyor. Elbette bundan rahatsız olanlar çıkabilir. Emniyet güçlerimizin kararlılığı karşısında çıkarları zedelenenler, altlarından zeminleri kayanlar olabilir.

Bu çevreler emniyet güçlerimizi yıpratmak için karalama kampanyaları da yapabilir. Çetelerin, mafyaların, hukuk dışı örgütlerin avukatlığına soyunanlar ve bu avukatlığı üstlenenler, emniyet güçlerimizin arasındaki koordinasyonu bozmak için suçla mücadele azmini gölgelemek için akla hayale gelmeyen ithamlarla emniyet güçlerimize saldırabilirler.”

Gayet açık ve net. Tayyip polise moral falan vermek için söylememiş bu sözleri. Ergenekon tertibinde polisin üzerine düşeni yaptığı için teşekkür ediyor ve polisin arkasında duracağını vurguluyor.

Kimse kimseyi kandırmasın. Rejimin güvencesi olarak polisi gören yönetimlerin ortak bir adı vardır dünyada: Faşizm!

Zaten açıklamanın yapıldığı cumartesi gününden bu yana yaşananlara şöyle bir bakalım yeter.

Cumartesi gecesi Meclis Genel Kurulu’nda askerlerin sivil mahkemelerde yargılanabilmesinin önünü açan bir yasa değişikliği yapıldı.

2-3 haftadır Taraf gazetesinin gündeme getirdiği “Fethullah’a ve AKP’ye karşı eylem planı” tartışılıyor.

Pazar günü sözde belgenin altında imzası bulunduğu öne sürülen Albay Çiçek Ergenekon soruşturması çerçevesinde sorgulanmaya başladı. Halbuki Askeri Savcılık koğuşturmaya gerek görmemiş, salıvermişti Çiçek’i. Çiçek’i sorguya götürenler “Tayyip’in rejiminin teminatı” polislerdi. Sorgulayanlar ise, önceki gün darbe suçlamasıyla askerleri yargılama yetkisi alan sivil yargı!

Salı günü MGK toplandı. 28 Şubat’tan sonraki en uzun MGK toplantısıydı bu. Tam 7 saat 40 dakika sürdü.

Aynı gece Albay Çiçek tutuklandı.

Şu üç dört gündür yaşananlar Tayyip’in nasıl bir rejim peşinde koştuğunu ve o rejimin teminatının da kimler olabileceğini gayet güzel gösteriyor.

Tabii bunun bir de üç yıllık geçmişi var.

Ergenekon tertibinde yaşananları bütün Türkiye görüyor. Gecenin bir vakti emekli orgenerallerin, Atatürkçü dernek başkan ve yöneticilerinin, gazetecilerin, görevdeki subayların gözaltına alınıverdiğini izliyoruz.

Anlayacağınız polis bir gece ansızın evinize gelebilir. Ve sizi de gözaltına alabilir.

Sonra da tutuklanıverirsiniz.

Gerekçe mi? Bunu evinizde yapılan aramalardan sonra öğrenebilirsiniz. Hakkınızdaki iddianame için bile 2-3 sene beklemeyi göze almalısınız.

İşte Tayyip’in kurduğu polis rejimi…

Polis rejimlerinin ortak karakteridir bu. Polis rejimi korur, doğru. Ama kimden, hangi tehditten? Halktan tabii ki… Polis rejimleri için en büyük tehdit ise halk hareketidir.

Rejimin güvencesi olarak polisi gören yönetimlerin ortak bir adı vardır dünyada: Faşizm!

 

Kimse kimseyi kandırmasın. Rejimin güvencesi olarak polisi gören yönetimlerin ortak bir adı vardır dünyada: Faşizm!

Karşı  devrimin  Ordu’ya  karşı

silahlı  gücü :  Polis

Tayyip’in dediklerini okuyunca Özal’ın şu sözlerini hatırlamadan edemiyoruz: “Darbeleri önlemek istiyorsanız polis teşkilatını güçlendirmek zorundasınız.”

Refahyol döneminde Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış Bülent Orakoğlu’nu da unutmamak gerekiyor. 1997’deki bir demeci şuydu:

“Asker Türkiye’de artık darbe yapamaz, 167 bin polis ve 7 bin özel tim görevlisi var, askerin polisi de yanına alması gerekir.”

Gördünüz mü, açık açık söylüyorlar. Bu bizim uydurduğumuz bir teori değil: Polisin silahlı gücü artık Ordu’nun silahlı gücüne karşı bir alternatif haline gelmiştir.

Özal başlarda bunu olası bir darbeye karşı direnecek ve Hükümeti koruyacak bir alternatif silahlı güç olarak düşünmüştü. Hatta Özal döneminde Güneydoğuda görev yapan Özel Time ağır silahlar verilmiş, panzerlerin yanı sıra zırhlı araçlar temin edilmişti. Özel Tim’in hızla alternatif bir ordu haline gelmesi 28 Şubat’tan sonra Ordu’nun itirazıyla engellenmişti.

Ancak Tayyip’le birlikte bu “alternatif silahlı güç” artık bir nefsi müdafaa gücü olmaktan çıkıp bir saldırı gücü haline gelmiştir. Özal döneminden beri darbelere ve Ordu’ya karşı örgütlenen polis teşkilatı, AKP ile başlayan dönemde bizzat kendisi darbe düzenleyen bir güce dönüşmüştür. Ordu mensuplarına ve hükümet karşıtlarına karşı Ergenekon tertibinde yapılanlar ortadadır.

Tayyip’in “polis rejimin teminatıdır” derken kastettiği şey de budur. Hem AKP’nin kurduğu rejime muhalif olanlar temizlenmektedir, hem de bu rejime dur diyecek Ordu kararlılığı engellenmektedir.

Kelime  cambazlığıyla  faşizm

Geçtiğimiz hafta sonu bir başka önemli gelişme daha yaşandı. Meclis’te kaşla göz arasında yapılan bir anayasa değişikliğiyle askerlerin darbe suçuyla sivil mahkemelerde yargılanabilmesinin önü açıldı. Bu değişikliğin Tayyip’in “polis rejimin teminatıdır” açıklamasının yapıldığı günlere denk gelmesi bir tesadüf değil tabii.

“Kaşla göz arasında” derken abartmıyoruz. AKP resmen bir kelime cambazlığıyla ve Meclis’teki diğer partilerin milletvekillerine sezdirmeden gerçeleştirdi değişikliği. Sinsice…

“Savaş ve sıkıyönetim hali dahil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.” maddesindeki “hali dahil” kelimeleri “halinde”ye dönüştürülmüştü önergede. Böylece askerleri yargılama konusunda askeri mahkemeler yalnızca savaş ve sıkıyönetim hallerinde tek yetkili sayılıyor. Anlayacağınız askerlerin darbe suçundan sivil mahkemelerde de yargılanabilmesinin önü açılmış oluyor.

Muhalefet ne yapıyormuş peki oylama sırasında? Ses çıkarmayıp onay vermişler bu Anayasa değişikliğine. O sırada uyuyorlar mıymış diyebilirsiniz.

Evet, uyuyorlarmış. Mecazi anlamda değil, gerçekten de! CHP’liler anayasa değişikliği kabul edildikten sonra çok “ağladı”. Yasanın gecenin çok geç bir vaktinde oylamaya sunulduğunu, hukukçu milletvekillerinin o an orada bulunmadığını, diğerlerinin ise bu önemli kelime değişikliğini göremediğini söyleyip güya kendilerini savunmuşlar…

Her neyse, iyi uykular diyelim.

Faşizm  böyle  gelir  zaten.

Muhalefet uyur,  faşizm  ise  yavaş  yavaş  ağlarını  örer…

Ancak olayı bir de AKP cephesinden değerlendirelim.

AKP’liler büyük demokratik atılım diye savundukları bu düzenlemeyi niye gizli saklı gerçekleştirdi peki?

Bunlar işte klasik faşist taktikler.

Bütün muhalefet temizlenene ve bütün toplumsal muhalefet ezilene kadar faşistlerin izlediği temel taktik budur.

Sistem henüz faşizme tam anlamıyla dönüşmediği zamanlarda uygularlar bu taktiği.

Sistemin diğer aktörleri bir şekilde kandırılır.

Yeri geldiğinde baskıyla sindirilir.

Faşist rejimin önündeki bütün engeller böyle böyle kaldırılır.

Faşizmin dünya çapındaki tarihine bir bakın, Hitler gibi, Mussolini gibi, darbeyle değil seçimle başa gelen bütün faşist liderler hep aynı taktiğe başvurmuştur.

Rejimi polise emanet edenler, istedikleri rejimi ancak bu tür kandıramaca ve alavere-dalaverelerle kurabilir.

Bu da aslında bir çeşit darbedir.

Okumaya devam edin ‘Polis devleti geliyor…( Geldi bile )’

16
Nov
09

Yurttan

Kürt  abdest  bozmaz mı ?

Bülent Arınç’ın Diyarbakır’a düzenlediği gezi birbirinden ilginç demeçler, çıkışlar ve görüntülerle hatırlanacak. Ancak Diyarbakır’da Arınç’ın verdiği bir görüntü var ki, uzun yıllar hatırlanacak. O görüntü yanda görmüş olduğunuz gibi Arınç’ın başında PKK renkleri bulunan bir Kürt kızıyla sarmaş dolaş olmasıydı. Sarmaş dolaş dediysek kimse yanlış anlamasın. Ortada bir Hüseyin Üzmez durumu yok. Biliyorsunuz Arınç Hazretleri gayet mütedeyyin bir insandır ve abdesti kaçar diye dişi sineğin bile kendisine dokunmasını istemez. Üstelik biliyorsunuz bu insanlarda yaş sınırı da yok.

O nedenle Arınç’ı Kürt kızıyla böyle samimi görünce ister istemez aklımıza “Kürt abdest bozmaz mı?” sorusu geldi.

Arınç, bugüne kadar gerek seçimler dolayısıyla gerekse çeşitli maksatlarla Türkiye’nin dört bir yanına gitmiştir.

Uzun yıllardır da siyasetin içinde yer almaktadır. Arınç’ı böyle samimi göreniniz varsa beri gelsin. Ancak Arınç’ın geçenlerde de belirttiği gibi, Kürt açılımı AKP’yi bitirebilir ama bunu yapmak zorundalar. Çünkü ABD’deki abileri öyle diyor.

Bitmeyi göze alan Arınç belki cehennemde yanmayı da göze almıştır.


Rejimin  yeni  bekçisinden  eski  bekçiye :  Çek  arabanı ..!!!

Yer: Ankara Atatürk Dil Kültür Tarih Yüksek Kurumu.

Tarih: 10 Kasım 2009.

Bu tarihi aklınızda tutun. Çünkü bu tarih Türk askerinin Tayyip’in “rejimin bekçisi” dediği

polislerine boyun eğdiği tarihtir. Atatürk’ün ölüm yıldönümünde Atatürk’ün askerini şamar

oğlanına çevirenlerin askeri getirdiği son noktadır bu. Koskoca Genel Kurmay Başkanı’nın makam aracının bir trafik polisinin emriyle çektirildiği gündür bugün.

Sayıları bir iken ikiye, üçe çıkan trafik polisleri Başbuğ’un makam aracının şoförünü “Burada bekleyemezsin. Soldan ya, soldan ya” diye fırçalayarak makam aracını başka bir yere

aldırdılar. Bütün bunlar olurken İlker Başbuğ içeride töreni izliyordu. Yakasında Genel Kurmay Başkanlığı rozeti olan bir görevli ise müdahale etmek yerine olayı elindeki kameraya çekmekle yetindi. Herhalde o görüntüleri de anı olarak saklayacaklar.

Ne diyelim, Türk Ordusu’nu bu hale düşürenler utansın!

Okumaya devam edin ‘Yurttan’

16
Nov
09

Dünyadan

İdam  karşıtları  nerede ?

 

“Dağa çıkanı da dağa çıkartanı da
dağdan indireni de Hepsini Asacağız” kapağından sonra Apo’nun idamına karşı çıkıp ona siper olanlar TÜRKSOLU’na saldırdılar. Peki aynı koro Çin’in gerçekleştirdiği idamlar için aynı duyarlılığı gösteriyor mu

Sayfalarımızda verdiğimiz Çin ile ilgili haberler neredeyse birbirinin aynı. Nedeni de gelen idam haberleri…

Geçtiğimiz hafta Çin’den yine idam haberi geldi. Temmuz ayında yaşanan olaylardan dolayı geçtiğimiz ay yargılanıp idama mahkum olan on iki kişiden dokuzunun infazı geçtiğimiz hafta gerçekleştirildi. Kalan üçü ise müebbet hapis cezasıyla cezalandırılacakmış.

Tekrar tekrar hatırlatıyoruz… Temmuz ayında gerçekleşen olaylarda Han Çinlileri tarafından katledilen Uygur Türkleri, bu da yetmezmiş gibi olaydan sorumlu tutulmuş ve sistemli bir soykırıma tabi tutulmuştu. Geçen hafta yapılan idamlar da yine sistemli soykırımın bir adımıydı.

İşin ilginci, Çin’in neredeyse periyodik olarak gerçekleştirdiği sistemli Türk katliamına basının sessiz kalması. Daha doğrusu taraflı davranması.

Teröristlerin dağdan indirilip affedilmelerine karşı yaptığımız kapağımıza yapılan saldırılar mevcut taraflılığı bir kez daha gözler önüne serdi.

“Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de Hepsini Asacağız” kapağından sonra Apo’nun idamına karşı çıkıp ona siper olanlar TÜRKSOLU’na saldırdılar.

Peki aynı koro Çin’in gerçekleştirdiği idamlar için aynı duyarlılığı gösteriyor mu? İdam karşıtlarımız Çin’in idamlarına karşı mı? Çin’in idamlarından ürküyorlar mı?

“Çin’den ürkütücü ceza” diye bir haber yaparlar mı?

Tabii ki hayır!

Çünkü Çin, Türkleri idam ediyor.

Türkiye’de ise Türkler, dağda ya da sokak ortasında fark etmez, PKK’lı teröristlerce katlediliyor.



Nidal Malik Hasan


Obama çifti 13 askerin cenaze töreninde

Yılın  en  hümanist  eylemi

Dağa çıkanı da dağa çıkartanı da dağdan indireni de Hepsini Asacağız şeklindeki günümüzün en hümanist sloganının yayınlandığı gazetemizin sayfalarından bu kez belki de bu yılın en hümanist eyleminin haberini veriyoruz.

Binbaşı Nidal Malik Hasan, Amerikan ordusunda psikiyatr olarak görev yapan Ürdün asıllı Müslüman bir asker.

Geçtiğimiz hafta görev yaptığı ABD’nin Teksas eyaletindeki Fort Hood Askeri Üssü’ne sabahın erken saatlerinde gelen Hasan, gerçekleştirdiği eylemle 13 ABD askerini öldürdü, 30’unu da yaraladı.

Kendisi de dört kurşunla yaralı ele geçirilen Hasan, tutuklanarak gözetim altına alındı.

Eylemci Binbaşı Hasan, altı yıl görev yaptığı Washington’daki Walter Reed Ordu Tedavi Merkezi’nden temmuz ayında performans düşüklüğü sebebiyle alınıp Teksas’taki Fort Hood Askeri Üssü’ne gönderilmiş.

Saldırının andından Binbaşı Hasan’ın arkadaşları, onun ABD’nin Irak ve Afganistan saldırılarına şiddetle karşı çıktığını ve bu görüşlerini her yerde açıkça dile getirdiğini belirtmişler.

Gerçekten de Binbaşı Hasan’ın silahını ateşlediği sırada Fort Hood’daki askerler kendilerini Irak ya da Afganistan’a gönderecek olan formları dolduruyorlarmış.

Okumaya devam edin ‘Dünyadan’

16
Nov
09

Tecavüzcümüzle evlenmek

Sevgili Cumhurbaşkanımız, günler öncesinden bizlerin içlerini ısıtacak, çok güzel müjdeler verdi: “Kürt Açılımı konusunda önümüzdeki günlerde çok güzel şeyler olacak!”

Ekonomi dibe vurmuş, işadamları iflas bayrağı çekerken, esnaf siftahsız dükkân kapatırken, işsizlik anormal sayılara ulaşmış ve her kesim geleceğinden endişe ederken, eğitim ve sağlık sistemi yerlerde sürünürken, ülkemizin bu durumunu gündeme almak istemeyen AKP hükümeti ve devletin başındaki Sayın Gül, böyle müjdeler verince, bizler de sabırsızlıkla, büyük bir heyecan içerisinde, kendi dertlerimizi unutup, Kürt dostlarımızın demokratik özgürlükler konusunda kendileri için gelecek bu güzel günleri hep birlikte bekler olduk.

Müjdenin birinci kısmı açıklandı: “Kuzey Irak’tan, Kürt açılımının ilk perdesini açacak olan bu vatan evlatları ülkemize gelecek!”

Benim gibi saf vatan evlatları da, yurduna dönecek olan bu kahramanların(!) gelişini dört gözle beklemeye başladı.

Sonunda beklediğimiz o büyük gün geliyor ve bir bayram havasında “vatan evlatları”nı karşılıyoruz.:

Aman Allah! O da ne?

Gelen bu vatan evlatları, grup halinde bu vatan topraklarında bizlere tecavüz eden eşkıyalar değil mi?

Onları teşhis ediyorum ve gözlerime inanamıyorum.

Ve de bu eşkıyaları karşılayanlara bakıyorum, hayretler içersinde kalıyorum.

Vatanına tecavüz edecek gücü kendilerinde bulamayanlar, bu güçlü tecavüzcüleri kahraman gibi karşılıyorlar.

Ne günlere kaldık yarabbi?

Allah sonumuzu hayırlı etsin.

Okumaya devam edin ‘Tecavüzcümüzle evlenmek’




İstatistikler

  • 452,744 Tıklama

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Oct    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30