15 Jun 2007 için arşiv

15
Jun
07

Bilmeden konuşan

BAŞBAKAN konuştu: “Türkiye’deki 5000 terörist halledildi mi ki, Kuzey Irak’taki 500 teröristle uğraşalım…” Birincisi, devletin elindeki resmi rakamları bilmiyor.

Türkiye’de dağlarda gezen silahlı terörist sayısı çok daha az. İkincisi, Kuzey Irak’taki sayı çok daha fazla. İç ve dış gezilerden fırsat bulup önüne getirilen raporları okuma zahmetine katlansaydı, bunları söylemezdi. (Abdullah Gül, Kuzey Irak rakamını dün 3500 olarak açıkladı! Hangisine inanacağız?)

Peki Başbakan niçin böyle konuşuyor?.. Çünkü ABD ve AB, bizim iktidara emrini çoktan verdi:

“Kuzey Irak’a girmeyin.” Beyefendinin eli kolu bağlı. Başka ne desin! Zaten Barzani bile dün Kuzey Irak’tan desteğini iletti: “Erdoğan’ın sözleri doğru ve yerinde bir tespittir.”

* * *

İki günde iki şehit daha verdik. Binbaşı Murat Özyalçın ve Uzman Onbaşı Cihan Kızıltaş. “PKK ile savaşta subaylar nerede” diye yazı döktürenlerin kulakları bir kez daha çınlasın! Şimdi siz siz olun, örneğin bugün Binbaşı Kızıltaş için İstanbul’da Levent Camisi’nde düzenlenecek cenaze töreninde sakın protesto gösterisi yapmayın, slogan atmayın.

Çok ayıptır! Camide böyle gösteri olur mu! Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Zaten slogan atanlar hakkında hükümetimiz soruşturma başlattı. Böylece yasalarda olmayan yeni bir suç oluşturuldu!

Türkiye’de miting meydanlarında, “Camiler kışlamız, müminler askerimiz, kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz” diye bağırıp oy avcılığına soyunmak serbesttir!

Ama şehit cenazelerinde hükümeti protesto etmek ayıptır, günahtır, yakışıksızdır!

Geçmiş yıllarda camilerden çıkan kalabalıklar türban gösterisi yaparken ayıp, günah ve yakışıksız değildi. Oralarda hiç kimsenin tahriki yoktu! Geçmişteki Recep Tayyip Erdoğan o zaman ağzını açıp o gösterileri durdurmaya çalışmıyordu. Jeton, şimdi oklar yön değiştirince, şehit cenazelerinde düştü.

Evet! Siz siz olun, şehit cenazelerinde “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diye haykırın ki, hükümet zor durumda kalmasın… Tam tersine, hükümeti alkışlayın. Bugünden başlayarak “Allah sizi başımızdan eksik etmesin, daha nice şehitlere inşallah” diye bağırın!..

Bazıları yıllar boyunca siyaseti camilerde yaptı. Müslümanları, inançlı insanları kandırdılar. Hep birlikte malı götürdüler, iktidar bile oldular.

Şimdi şehit cenazelerinde sergilenen içten protestolar karşısında şaşkına döndüler!

Milletin tepkisi için “camide siyaset olmaz” diye ağlaşıyorlar. Günaydın bayım, günaydın!

ATATÜRK’Ü ÖRNEK VERENE BAK!

İKTİDARIN yazılı ve görsel basında açık destekçisi olan bazı tipler, şimdi hükümetin çaresizliğini, aymazlığını, yabancı ülkelerin karşısında çekmiş olduğu teslim bayrağını unutturmak için Atatürk’e sığınıp o doğrultuda yazılar döktürüyorlar:

“Efendim 1923 yılında, Misak-ı Milli sınırlarına dahil olduğu halde Atatürk Musul’a asker gönderemedi… Çünkü İngilizlerle savaşması gerekirdi ve bunu göze alamadı. O yüzden Musul, Irak’ta kaldı.”

Bunları yazarak hükümete ve Başbakan’a -işin içine Atatürk’ü katarak- destek vermeye kalkışıyorlar.

Kuzey Irak operasyonunun Türkiye için büyük risk olduğunu kabul edenlerdenim. Ancak 1923 yılındaki Türkiye ile şimdiki Türkiye farklıdır. O zaman savaştan yeni çıkmış, yıpranmış, harap durumda bir ülke idik. Gücümüz kuvvetimiz sıfıra yakındı. Hangi ordu İngilizlerle savaşıp Musul’u alacaktı?

Daha da önemlisi, o kararı biz yabancı güçlerin etkisiyle almadık. Türk devletinin ve Atatürk’ün haklı değerlendirmesi idi. Maceraya girecek gücümüz yoktu. Şimdi koskoca Türkiye Cumhuriyeti var, güçlü ordusu var… Ama hükümet yabancıların güdümünden çıkamıyor. Aradaki fark günümüzde budur.

Kaldı ki, sonraki yıllarda Atatürk’ün Hatay’ı nasıl alıp Türk toprağı yaptığını da hiçbirimiz unutmadık.

Yabancıların güdümünde geçirdiğimiz, onların emrinde ve hizmetinde olduğumuz, onların direktiflerinden çıkamadığımız şu ortamda bunlar Atatürk’e sığınmasın, onu örnek göstermesin. Hele Atatürk’ün amansız karşıtları, Recep Tayyip Erdoğan’ı aklamak uğruna Atatürk’ün adını bile ağızlarına almasın.

Kimse yutmaz.

15
Jun
07

‘AB reformları(!)’ uğruna

TÜRKİYE gergin günler yaşıyor. Her gün kaldırılan şehit cenazelerinde kitleler hükümeti ve Arınç’ı protesto ediyor. Arınç, hükümete ve kendisine yönelik tepkileri dile getirenler için basın toplantısı düzenleyip “Aynı sözleri misliyle (fazlasıyla) kendilerine iade ediyorum” diyor…

Ve hadiseyi mahalle düzeyine indirmeyi başarıyor! Hani mahallede kavga eden çocuk kendisine sövene “Ben de senin…” der ya, aynen öyle! Devlet yönetiminin hangi düzeye düşürüldüğünün, kimlerin elinde kaldığının somut örneğidir.

* * *

Bugünkü konumuz bu değil. Şimdi konumuza geleyim.

AKP iktidarı 2002 Kasım ayında ülke yönetimini devraldığında, Türkiye’de terör yoktu. O beğenmedikleri koalisyon hükümeti terörü bitirmişti. Abdullah Öcalan yakalanmış, yargılanmış ve cezası kesilmişti.

Peki sonra ne oldu, nasıl oldu da bu bela yeniden fışkırdı? Sevgili okuyucularım, bu sorunun yanıtını bilmiyorsanız, ya da unuttu iseniz, belleğinizi lütfen tazeleyin.

AKP ile birlikte ABD ve AB ilişkileri yoğunlaştı. AB bizim iktidara “üyelik vaadinde” bulundu! Bizimkiler bu olaya balıklama atladı; çünkü o zaman “özgürlükler(!)” tam olacak, AB ilkeleri doğrultusunda din baronları, din tüccarı siyasetçiler tümüyle rahatlayacak ve üstelik Türk Ordusu bir kenara itilecekti.

“Fikir ve ifade özgürlüğü” ile birlikte “her alanda özgürlük” bu AB‘nin olmazsa olmaz kuralı idi. Örneğin bölücülük, Kürtçülük propagandası yapmak serbest bırakılmalı idi… Ve bırakıldı!

Yasalar değiştirilmeli, güvenlik güçlerinin yetkileri elinden alınmalı, bütün mekanizmalar suçluların lehine çalışmalıydı… Ve gerçekleşti! Bunları çok özetle yazıyorum; çünkü bu köşede uzatacak kadar yer yok.

ABD ve AB‘nin her dediği bire bir yapıldı. Güneydoğu’ya AB heyetleri sevk edildi. O bölgelerde yoğun propaganda başlatıldı.

Medyamızın bir bölümünde “özgürlük rüzgárları” estirildi. Kürtçülük, bölücülük özendirildi. Yasalarımız AKP iktidarı tarafından bu doğrultuda değiştirildi. Ülkenin düzeni altüst edildi.

Güvenlik güçleri kentlerde ve kırsal kesimde, ama özellikle Güneydoğu’da yıllarca feryat etti:

“Yetkilerimizi geri verin. Sadece terörle değil, kapkaç, hırsızlık gibi adi suçlarla bile baş edemez duruma geldik.”

Kentlerde polis küstü, köşesine çekildi. Dikkat ediniz, Türkiye’nin dört bir yanında, bu yeni yasalar sonrasında korkunç boyutlara varan suç patlaması yaşandı ve yaşanıyor.

Güneydoğu’da ise bu boşluklardan yararlanan terör yeniden hortluyordu… Hem arkalarında AB desteği vardı, hem de güvenlik güçlerinin yetkileri budanmıştı.

Gözaltı süresi kısaltıldı. Özel timler bölgeden çekildi. Sanık yakalandığında ifadesi bile alınamıyor, serbest bırakılıyordu. Üst ve araç araması yapılamıyordu, önceden izin alınmalıydı. Operasyon yapmadan önce bile validen izin almak gerekiyordu. İnsanlarımızın canını ilgilendiren bu gibi konular için sırf AB’nin gözüne girebilmek amacıyla, bir yığın formalite getirildi.

AKP iktidarı hatasını anladığında ise iş işten çoktaaan geçmişti. Dış güçlerin emrine giren iktidar AB’den dışlandı ve nasihat aldı. Daha da önemlisi, geliyorum diyen terör adım adım büyüdü ve ne yazık ki bugünkü aşamaya gelindi.

Bunları, dış güçlerin emrine girmeyi, ülkemizin bu yüzden her alanda çok büyük belalarla yüz yüze geleceğini burada defalarca, hatta sizleri bıktırmak pahasına yazdım. Duvardan ses geldi, bizi yönetenlerden gelmedi!

Şimdi hepsi, her açıdan pişman. AB’nin oyununa gelenler şimdi kara kara düşünüyor.

Zamanı geldi, çoktan geçiyor. Yabancıların çıkarları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarının farklı olduğunu, Cumhuriyet mitinglerinde, şehit cenazelerinde dile getirilen kitlesel tepkilerin ardında bu gerçeklerin yattığını da hükümet artık inşallah anlar.

Başımıza ne geldiyse “AB reformları(!)” uğruna geldi.

BAŞBAKAN’IN OĞLU ASKERİ HASTANEDEN RAPORLU

Başbakanlık Basın Danışmanı Akif Beki, Başbakan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın, askerliğe elverişli olmadığına dair raporu bir askeri hastane olan Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden aldığını, bu konudaki raporun ilgili hastanenin kayıtlarında bulunduğunu açıkladı. Beki, raporun içeriğini kişilik hakları nedeniyle açıklamadıklarını belirtti.

Raporu veren Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin o dönemdeki baştabibi emekli Tuğamiral Arif Vehbi Alpman ise Milliyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, Erdoğan ile ilgili yapılan işlemlerde en ufak bir hata ve yanlışlık bulunmadığını anlatarak şunu söyledi: “Tüm değerlendirmeler bilimsel olarak titizlikle yapıldı. Verilen karar kesinlikle doğru ve yasaldır. Tanı konusunda hiçbir şey söylemek durumunda değilim, raporun hangi branşta verildiği konusunda da bir şey söylemeyeceğim.”

15
Jun
07

Şehitler tabutta Başbakan nerede?

TÜRKİYE’nin gündemini haftalardır şehit cenazeleri belirliyor.

Hükümet aciz. Eli kolu ABD ve AB tarafından bağlanmış, ülkemizin güvenliğini yabancı ülkelere emanet etmiş, seyredip duruyor…

Ve Bay Başbakan miting meydanlarında haykırıyor: “Kimse şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapmasın!”

Bunu yapan yok. Milletin, kendisine ve hükümetine karşı çığ gibi büyüyen tepkisini bile ’siyaset sömürüsü’ olarak göstermeye kalkışıyor.

Dün üç şehit cenazesi daha vardı. Ankara’da binbaşı Ramazan Armutçuoğlu için düzenlenen törende kitleler cumhurbaşkanı ve komutanlara sevgi gösterisi yaparken, katılan bakanları (aday olmayan Abdüllatif Şener dışında) en ağır bir biçimde protesto etti. Sloganlar atılıyordu:

“Hainler dışarı… AKP dışarı… Kahrolsun PKK, işbirlikçi AKP… Yan gelip yatmadı, vatanını satmadı… Tayyip, oğlunu askere gönder…”

Aynı sesler dün Manisa’da yarbay Melih Gülova için düzenlenen törende bu kez, halen Meclis Başkanlığı makamında oturmakta olan Bülent Arınç için yükseliyordu. Bu şahıs yuhalanıyor, en ağır biçimde protesto ediliyordu. Hem de kendi seçim bölgesinde!

Dün hükümet karşıtı protestolar, İstanbul’da şehit er Hasan Güreşen’in cenazesinde bile yükseliyordu… Ve düşünün, o törene AKP ve hükümetten kimse katılmamıştı!

* * *

Peki bütün bunlar olurken Başbakan dün nerede idi? İstanbul’da! Beyefendi Ankara’ya özel uçağı ile öğlen geldi. Zahmet edip bir saat önce gelseydi, Kocatepe’de cenaze törenine katılabilirdi! Ama olmadı! Niçin?…

Çünkü toplumdan alacağı tepkileri biliyor. Orada bütün protestoları bir paratoner gibi üzerine çekeceğinin, en ağır hakaretler içeren haykırışları duyacağının farkında.

Ayıptır yahu, bir başbakan oraya ölümüne gelir.

Kendisini uyarmak gerekiyor. O gergin ve çaresiz yüz ifadesiyle bir daha meydanlara çıkıp “Kimse şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapmasın” diye nasihat vermemeyi ister istemez öğrenmek zorunda.

Hiç kimse öyle bir siyaset yapmıyor. Ama bu iktidarın çaresizliği yüzünden, ülkemizde her gün ana baba kuzuları şehit ediliyor, toprağa veriliyor.

Türk milleti buna da mı susacak? Buna da mı göz yumacak? Buna da mı tepki vermeyecek? Bu ulusal tepkinin adı ne zamandan beri “siyaset yapmak” oldu?

Şehit cenazelerine katılmaktan korkan bir başbakan var karşımızda! Elbette!.. Çünkü bu işler Bush’un, Merkel’in, ABD ve AB’nin karşısında esas duruşta bekleyip direktif ve talimat almaya benzemiyor, değil mi!

Bir kez daha soralım bakalım:

“Şehitler tabutta, Başbakan nerede?”

BAŞBAKAN AÇIKLAMALI

BAŞBAKAN’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan askere gitmemek için çürük raporu almış. Bu raporlar askeri hastaneler tarafından verilir. Ancak, yıllardan beri bazı çeteler türemiştir, para karşılığında sahte veya gerçek çürük raporu verirler. Güvenlik güçleri birkaç gün önce yeni bir çeteyi ortaya çıkardı.

Bazı çürük raporlarının ise para ödenmeden, hatır gönülle verildiği söylenir!

Bir başbakan oğlunun böyle bir rapor almış olması çok önemlidir. Raporu ne zaman aldığını bilmiyoruz.

Hangi rahatsızlığı nedeniyle olduğunu ise hiç bilmiyoruz!

Bu durumda Recep Tayyip Bey’e düşen görev, oğlunun raporuna ilişkin bütün bilgi ve belgeleri kamuoyuna açıklamaktır.

Gerekirse onu GATA’da yeniden Heyet’e sokmak ve (eğer sakıncalı ise rahatsızlığının gizlenmesi koşuluyla) yeni bir “askerlik yapamaz” raporu alıp şom ağızlıları susturmaktır!

Oğlunun gerçek sağlık sorunu olabilir. Bu sorun askere gitmesine engel de oluşturabilir. Bu durumda hepimize düşen görev, oğluna ve aileye “Geçmiş olsun” dileklerimizi iletmektir.

Her gün şehit cenazelerinin kaldırıldığı şu ortamda Başbakan bu olaya mutlaka açıklık getirmeli, aksi takdirde sonucuna katlanmayı göze almalıdır…

Çünkü bu sorun hep belleklerde çakılı kalacak ve kendisini ezecektir.

15
Jun
07

Kullananlar ve kullanılanlar

MECLİS’te tam 4.5 yıl boyunca ilginç bir olay yaşadık. Her AKP milletvekili orada her zaman olacağına inanıyor ve “oy verme” görevini eksiksiz yerine getiriyordu. Aralarında parti yönetimine ve yapılanlara karşı olanlar, yapılanları içlerine sindiremeyenler de vardı.

Ama hepsi, iki veya üç istisna dışında sessiz kalıyordu.

Mehmet Dülger gibi bazılarının o partide hiçbir zaman yeri olmaması gerekirdi. Bir kez seçildiler ve emir komuta zinciri içerisinde aynen ötekiler gibi ses çıkaramadılar.

Meclis’te oylamalar yapılırdı. Görüşmelerde çoğu zaman Genel Kurul salonu boş olurdu. Oylama yaklaşınca her biri çay kahve içtikleri kulisten, evlerinden, bürolarından çağrılır, oylarını kullanırlardı!

“Kaldır elini, indir elini… Kabul edilmiştir!”

Pek çoğu neye oy verdiğini bile bilmezdi.

Yüzde 34 oyla Meclis’te yüzde 66 çoğunluk sağlamışlardı. Bu bir rekordu. Her şey iki dudaklarının arasındaydı…

Ve böylece peşkeş dönemi sürdürüldü. Vatanın milletin malları yerli ve yabancı işbirlikçilere armağan edilirken, talan ve hortum düzeni sürdürülürken, yasalar yazboz tahtasına dönüştürülürken, beyefendiler kendileri için özel af yasaları çıkarıp yargılanmaktan kurtulurken, bu AKP‘li milletvekillerinin sesi hiç çıkmadı…

Çünkü her birinin umudu aynıydı: Uslu çocuk olursam başbakanım beni bir daha seçtirir!

* * *

Gün geldi, AKP’nin aday listeleri ilan edildi. Sürprizler büyüktü!

Beyefendi, kendisine hizmet veren elemanlarından yaklaşık yarısını listeye koymamıştı. Bazıları ise aday listelerinde vardı, ancak seçilmesi mümkün olmayan yerlerde idi.

Askerlerden korku nedeniyle Milli Görüşçüler özellikle tasfiye edilmişti.

Yıllarca hizmet veren, ‘kaldır elini-indir elini’ komutuyla oy veren elemanlar bir kez daha seçilmeyecekti! Emir yüksek yerden gelmişti.

Fedakárca (!) çalışan, parti büyüklerinin bir dediğini iki etmeyen milletimizin AKP’li vekilleri böyle kullanıldı, limonların suyu 4.5 yıl boyunca alındı, şimdi posaları bir kalemde çöpe atıldı.

Arkadaşlar bu haksızlığa isyan ettiler! Daha düne kadar emir kulu olarak hizmet veren koskoca milletvekilleri, aday listeleri belli olduktan ve buralarda yer alamadıklarını ya da seçilemeyecek yerde olduklarını gördükten sonra isyan bayrağını çektiler:

“Ayıptır, biz bunu hak etmemiştik!”

Bazıları ise daha uyanık ve akıllı çıkmıştı! Onlar listede yer almayacaklarını anlamıştı. Son günlerde açıklama yapmaya başladılar:

“Aday olmayacağım.”

* * *

Bu işler böyledir! Bu siyaset işlerinin belli kuralları vardır.

Kullananlar kullanır. Kullanılanların ise posası, zamanı geldiğinde çöpe atılır.

Kullanılanlar bugün olduğu gibi pişman olur ama iş işten çoktaaan geçmiştir.

Bu işler milletvekilinin onuru ile doğrudan bağlantılıdır.

Kendini kullandırmayacaksın. Vicdanını, aklını, oyunu, partin bile olsa başkalarının emrine vermeyeceksin.

Sonra adama seslenirler!

“Tam 4.5 yıl boyunca kullanılırken aklın neredeydi? Şimdi hiç ağlaşmayacaksın. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye!”

Ankara’da şehit cenazesi

DÜN Ankara’da şehit er Kadir Yalçın’ın cenaze töreni vardı. Binlerce insanımız Kocatepe Camii’ne gelmişti. Başbakan yine yoktu. Neredeydi? Amasya’da “toplu açılış” yapmaya gitmişti. Hükümetten Abdullah Gül, Ali Babacan ve Beşir Atalay geldiler.

Komutanlar alkışlanırken onlar protesto edildi. Yuhalandılar. Burada yazılması mümkün olmayan çok ağır hakaretlere uğradılar.

Suratları allak bullak olmuştu.

Camiden polislerin koruması altında çıktılar.

Bunlara karşı milletin tepkisi büyüyor. Her gün şehit cenazeleri kalkarken, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğini bile yabancı güçlere, ABD ve AB’ye emanet eden ve bütün rezaleti tepki veremeden seyreden aciz bir hükümet!.. Ve aynı gün Amasya’da parti propagandası yapmaya soyunan bir başbakan.

Yazıklar olsun. Utansınlar.

15
Jun
07

ahmet burak erdoğan’ın askerlik için aldığı çürük raporu

ASKER DEĞİL AHMET, YAN GELİP YATMIŞ!… Çarşamba, 30 Mayıs 2007 İmdat Aslan Faks: 217 02 06
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN; “ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR!…” dediğinde, seksen milyon şaşırıp kalmıştık!… Sayın ERDOĞAN kimi yatarken görmüştü de, bu şekilde bir fikre sahip olmuştu diye…
Hepimizde çok iyi biliyoruz ki, askerlik Sayın ERDOĞAN’ın fikir sahibi olduğu gibi, hiçte öğle yan gelinip yatacak bir yer değildir. Peki Sayın ERDOĞAN’ın etrafında askere ÇÜRÜK RAPORU alıpta gitmeyen birileri olabilirmiydi?! Sayın ERDOĞAN’ın bilinç altında bu kişi yada kişiler olabilirmiy di?! Sayın ERDOĞAN bu sözü söylerken, muhatap olarak büyük oğlu Ahmet Burak ERDOĞAN’A söylemiş olamazmıydı?!…
Adı: Ahmet BURAK .
Baba Adı: Recep TAYYİP.
Ana Adı: Emine.
Doğum Tarihi: 04.07.1979
Medeni Hali: Evli (23.02.2001)
Askerlik Durumu: ÇÜRÜK…
Rize Güneysu Askerlik şubesine kayıtlı Ahmet Burak ERDOĞAN, 2000 yılında KASIMPAŞA DENİZ HASTANESİNDEN verilen rapor ile ÇÜRÜĞE ayrılıyor.
Rapora göre, Ahmet BURAK ERDOĞAN’ın hastalığı TESTİS KANSERİ!…
Uzman hekimlerin verdiği bilgiye göre, testis kanseri TEDAVİ EDİLEBİLİR bir rahatsızlık. Burası çok önemli, çünkü ÇÜRÜK RAPORU, asker adayı açısından ancak iş görme gücünün %60’ını yitirmesi durumunda veriliyor. Tedavi edilebilir hastalıklardaysa durum farklı. Hastalığın tedavi edilmesinin ardından kişi, askere alınıyor.
Bu bilgilere ulaşan ve haftalık yayın yapan ULUSAL bir dergi, farklı kaynaklardanda bu bilgilerin doğru olduğunu teyit ettikten sonra, yetinmeyip 2 Mayıs 2007 tarihinde Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’A yolladığı yazılı soruya herhangi bir cevap alamıyor. Daha sonra Başbakanlık Basın Müşaviri Sayın Akif BEKİ’ye telefon ile bu konu hakkında bilgi istenildiğinde “kişisel hayatı” ilgilendirdiği gerekçesi ile cevap verilemeyeceği söyleniyor…
Daha sonra askere testis kanseri olduğu için gitmeyen ve ÇÜRÜK RAPORU alan Ahmet Burak ERDOĞAN ne gariptir ki bir yıl sonra 23.02.2001 tarihinde gönül rahatlığı ile evlenebiliyor…
Yani 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesinde Sedyeye YAN GELİP YATARAK, babalar gibi ÇÜRÜK RAPORUNU almış.
Oysa hepimizde biliriz ki Türk Milleti askere gitmeyeni yarım adamdan sayar, çürük rapora ihtiyacı olan bile onuruna yedirip de bu raporu almak istemez, sakat ise sakatlığını saklar.
Fakat gelin görün ki o yıllarda babası İstanbul Büyükşehir, Belediye başkanı olan Ahmet Burak ERDOĞAN yaşıtlarından farklı düşünmüş!…
Şu meşhur, her birisi 4-5 milyon dolar eden gemi sahibi Ahmet BURAK bundan 9 yıl öncede 1998 tarihinde İstanbul Şişlide de bir çoğumuzun hatırlayacağı şarkıcı Sevim TANÜREK adlı bir bayana spor otomobili ile çarpmış ve onun ölümüne sebebiyet vermişti. Bunun üzerine iki yıl sonra ÇÜRÜK RAPORU alacak Ahmet Burak o günlerde İngiltere de dil öğrenimi için yurtdışına gitmişti…
Acaba Ahmet BURAK askere gitseydi ŞIRNAK da mayına basarak şehit olduğunda Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN şehitlere yakıştırdığı “KELLE” tabirini oğlu içinde kullanabilirmiydi?!…
Yada Sayın Emine ERDOĞAN her şehit anası gibi, “VATAN SAĞOLSUN” diyebilirmiydi?!…
Bunların ne diyeceğini elbette ki bilemeyiz!…
Fakat bildiğimiz bir şey var ki, Sayın BAŞBAKAN çok haklı.
“…Asker değil, fakat birileri ve özellikle de büyük oğlu Ahmet YAN GELİP YATMIŞ!…

Burak Erdoğan’ın çürük raporu

Ey sevgili millet!
Ey büyük millet!
Binlerce yıllık tarihinde; senin çocukların vatan ve millet uğruna can verirken yöneticilerin çocukları zevkü sefa içinde yaşadı.
Ey büyük millet! Sen tarihte nice devletler kurdun. Kurduğun devletin başına geçenler; seni dışladılar; yabancıları kucakladılar. Yine de oluk oluk senin çocuklarının kanı aktı; akıyor da.
Daha geçen günlerde 6 yavrumuz yine can verdi. Uçsuz bucaksız dağlarda, dağların kovuklarında hainleri ararken canlarından oldular. Yüzlercesi gibi; binlercesi gibi…
Sizler bu vatan uğruna can verirken; sizi şu sıralarda yöneten kişi; ‘Askerlik yan gelip yatma yeri değildir!’ diye fetva verdi. Yani; ‘Ölürlerse ölsünler!’ dedi.
Ölen çocuklarımızı, şehit olarak değil değil de ‘Kelle’ diye takdim etti.

AHMET’İN CANI TATLI
Bilmiyordum; öğrenince şoke oldum: Hain tuzaklarda şehit olan çocuklarımıza ‘Kelle’ diyen Başbakan Erdoğan; büyük oğlu Ahmet Burak’a; çürük raporu almış.
2000 yılında…
Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden…
Böylece Ahmet Bey; askere gitmekten kurtulmuş.
Gerçi Türk milleti; askere gitmeyeni yarım adam sayar; çürük raporu almayı onuruna yediremez; sakat ise sakatlığını bile saklar ama; bizim aslan gibi delikanlımız Ahmet Burak farklı düşünüyormuş…
Gitmiş; ben sakatım veya hastayım demiş ve raporunu almış.
Şimdi dikkat sevgili okurlarım:
Aydınlık Dergisi’nin haberleştirdiği bu olaydaki ayrıntılar önemli. Eğer kişi hasta ise; bunun tedavi edilebilir durumda olması, askerlik yapmayı kaldırmıyor. Yani kişi ancak tedavi edilemez bir hastalığa yakalandı ise askere alınmıyor.
Buradan soruyorum: Acaba Ahmet Burak; böyle kötü durumda mıdır? Hiç istemem; Allah Ahmet Burak’ı böyle çaresiz bir hastalıkla boğuşturmasın.
Askere gitmemenin ikinci yolu da şu: Asker adayı muayene sonucunda iş görme gücünün yüzde 60′ını kaybetmiş gözüküyorsa o da askere alınmaz.
Bunun anlamı şudur: Askere alınmayan insan; tedavi edilemez durumda ciddi bir sakatlığı bulunan kişidir.
Bunu da Ahmet Burak için asla dilemeyiz.
Zaten kendisi de aslan gibi bir delikanlıdır…
Sekiz sene önce otomobil kullanırken; Şişli’de ünlü şarkıcı Sevim Tanürek’e çarparak ölümüne sebep olmuştur. Bu da gösteriyor ki o otomobil kullanmaktadır ve yüzde 60 iş göremez durumda sakat birisi değildir. Gerçi kötü niyetliler; bu olayın altında çapanoğlu aradılar; Ahmet’i suçsuz çıkartan Adli Tıp uzmanı; şimdilerde Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nde genel müdür yardımcısı yapıldı ama ben bunu tamamen bir tesadüf kabul etmek istiyorum ve o kapıyı hiç açmıyorum.
Bugün Ahmet Burak Erdoğan, milyonlarca dolarlık iş kapasitesine sahip şirketleri yönetmektedir. Bir gemisine 4-5 milyon dolar civarında değer biçilmektedir. Böyle başarılı yeni sınıf işadamımızı kimse onulmaz hastalar veya sakatlar sınıfına sokamaz, kimse de ona o gözle bakmaz; bakamaz.
Öyleyse; Ahmet Burak neden sakat raporu almıştır?
Acaba askere alınırsa; Şırnak’ın Gabar Dağları’nda görev yapan jandarmanın yanına gönderileceğini mi düşündü?
Orada PKK’nin kurduğu ve uzaktan kumanda ile patlattığı bir mayına çarpacağından mı korktu?
Yok; o bütün bunları göze aldı da anası Emine Hanım mı karşı çıktı?
Emine Hanım; ‘İstemem; ben oğlumu o dağlarda PKK’ya yem yapamam!’ diyerek kocası Tayyip Bey’in yakasına yapışıp ağladı mı?
Yoksa, Ahmet gerçekten o kadar kötü durumda mı?
Bunu öğrenmek istiyoruz…
Çünkü o; başbakanın oğludur…
Benim bu sorularım; özel hayata müdahale değildir. Çünkü Yargıtay kararları ile kesinleşmiştir ki; siyasetçinin özel hayatı olamaz. Siyasetçi; bu alanı seçerken sorgulanmayı baştan kabul etmiş birisidir. Sayın Başbakan’ın muhalif yazarlara açtığı ve yargının reddetttiği davalarda bunun gerekçeleri uzun uzun anlatılmıştır.
Sayın Başbakan; lütfen sorularıma cevap verin… Cevap vermez iseniz; o çürük raporu hakkında; kafamızda ‘çürük rapor’ kuşkusu doğacak.

15
Jun
07

Hükümet nerede?

SİİRT’te dört şehit daha. Her gün yurdun dört bir yanında şehit cenazeleri kalkıyor. Pislik, ABD’nin koruma ve kollaması altındaki Kuzey Irak’tan kaynaklanıyor. Orada yanı başımızda kurulan Kürt devleti PKK’yı, ABD ise Kürt devletini koruyor.

Güneydeki yeni komşumuz ABD! Dostumuz, müttefikimiz!

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt Paşa defalarca aynı şeyi söyledi:

“Hükümet bize yazılı emir versin, operasyon yapalım.”

Hükümet böyle bir yetki ve emri Türk Ordusu’na biraz zor verir. Nitekim veremiyor... Çünkü emir ve komutası altına girmiş olduğu ABD ve AB’yi karşısına almaya yüreği yetmiyor.

Ancak burada bir parantez açayım. Önümüzde seçim var. Hükümet bu seçim öncesinde bir ‘kahramanlık gösterisi’ yapmaya kalkışabilir. Meclis’i toplantıya çağırıp TSK’ya Kuzey Irak görevi verebilir…

Ve bu yolla oy avcılığı yapmaya niyetlenebilir. Türk milleti bu oyuna gelmemeli, hadisenin şimdiden bilincine varmalıdır.

Eğer seçimden kısa süre önce böyle bir karar alınırsa, arkasındaki kirli siyaset oyununu lütfen hep birlikte görelim.

* * *

Evet, yurdun dört bir yanından her gün şehit cenazeleri kalkıyor. Baskınlarda, mayın patlamalarında, pusularda ve çatışmalarda her gün ana baba kuzuları can veriyor.

Düne kadar hükümetten bu konuda bir açıklama, demeç vesaire yok. Sadece şehitler için Genelkurmay’a göstermelik başsağlığı mesajları gönderiliyor.

Mesaj işi otomatiğe bağlanmış durumda!

Bunca şehit cenazesi kaldırılıyor, törenlerde Başbakan ve çevresi yok!

Nerede onlar?

Bugünden başlayarak yine parti ve TOKİ mitinglerinde, toplu açılış (!) törenlerinde.

Kuzey Irak’tan kuşatılmışız, kan gövdeyi götürüyor. Ortalıkta ne Başbakan var, ne Dışişleri Bakanı, ne de hükümet. Bu nasıl iştir yahu?

AYIP, GÜNAH

FETHULLAH Gülen‘in televizyon kanalında perşembe akşamı uzun uzun yayınlanan bir haber! Altında dakikalarca kalan bir altyazı:

“Kayseri’deki şehit cenazesinde Cumhurbaşkanı protesto edildi.”

Uzun ayrıntılardan sonra habere geçiliyor. Cenazede bir adam, sadece bir kişi, bağırıp çağırıyor. Büyük olasılıkla para verilen ve kameranın karşısına geçirilen bir tip!

“Cumhurbaşkanı teröristleri affediyor, sonra onlar da bizim askerimizi şehit ediyor. Ayıptır bu yaptığı.”

Adam sürekli bağırıyor, kamera kendisini çekiyor ve uzun uzun gösteriyor. Fethullah Gülen‘in televizyon kanalı bu atraksiyona alet olmaktan, bu yalanın günahından çekinmiyor.

Geçenlerde burada yazdım. CHP milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, o günkü Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e bir soru önergesiyle sordu: “Teröristlerin affı nasıl olmaktadır?”

Bakan Çiçek bu önergeye kendi imzasıyla yazılı yanıt verdi:

“Hüküm giymiş veya tutuklu mahkum veya yakınları, ölümcül sağlık durumu nedeniyle Cumhuriyet Savcılıklarına veya Bakanlığımıza başvurur. Bu durumda kendisi tam teşekküllü bir hastaneye sevk edilir. Cezaevinde kalması hayatı açısından mümkün değilse rapor verilir. Sonra aynı muayene ve tetkikler Adli Tıp Kurumu tarafından bir kez daha yapılır. Sonuç değişmiyorsa, hayatını etkileyecek sürekli hastalığı olan mahkumun dosyası, salıverilmesi istemiyle, gereğinin yapılması (onay verilmesi) için Cumhurbaşkanı’na gönderilir.”

Bu sakızı artık çiğnemesinler. Cumhurbaşkanı hiçbir teröristi kendiliğinden affetmiyor. Önüne Adalet Bakanlığı tarafından gönderilen tahliye istemlerini, ilgili yasa uyarınca onaylıyor.

Cumhurbaşkanı, herhangi bir hükümlü veya tutukluyu -sürekli hastalığı veya kocamışlığı nedeniyle- kendiliğinden affetme yetkisine sahip değil.

Bir yanda Müslümanlık’tan dem vuranlar, bu yalanı nasıl oluyor da hep televizyonlarında, hem de gazetelerinde sürekli olarak kullanıyorlar! Milleti nasıl kandırmaya yelteniyorlar!

Bu yalana nasıl alet oluyorlar? Bunlarda hiç mi Allah korkusu yok?

15
Jun
07

Bu yama dikiş tutar mı?

BİRAZ endişeliyim!.. Çünkü kumaş delik deşik oldu, yıprandı. Aradan iğne iplik geçer ama dikiş tutmama olasılığı yüksektir. Şimdi birkaç hafta öncesine dönelim.

Günlerden 14 Mayıs 2007 Pazartesi. Partilerüstü Kemal Baytaş abimiz, evinin güzel bahçesinde bir akşam yemeği veriyor. O sırada “sağdaki birleşme” sözel olarak gerçekleşmiş, Ağar ve Mumcu bir araya gelip öpüşmüş. İki parti seçime birlikte girecekler. Dostlar yemeği bir anlamda bunun kutlaması olacak.

Onur konukları Ağar ve Mumcu. Ayrıca görsel ve yazılı basından yöneticiler, köşe yazarları, televizyon sunucuları ve az sayıda siyasetçiler var. Ben de katıldım. Güzel bir gece olacaktı. İki genel başkan da geldi. Fakat dikkatimi hemen bir şey çekti.

İkisi de ayrı duruyor, bir araya gelmiyor, konuşmuyordu. Ortada çok ilginç bir tablo vardı.

Birleşme kararları alınmış, balayı (!) başlamıştı. Ancak ikisi de küs gibi duruyordu.

Gazetecilerden bir grup Ağar, bir grup Mumcu ile sohbet ediyordu.

Gazeteci arkadaşlara ve ev sahibi Kemal Baytaş’a sordum:

“Ne oluyor yahu? Bunlar niye konuşmuyor?”

Yanıtını bilen yoktu.

* * *

Davet başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu. Henüz yemek verilmemişti. Ayakta sohbet ediliyordu. Tam o sırada Ağar‘ın yanında idim. Korumalar kendisine bir not getirdi. Ağar notu okudu ve ev sahibi başta olmak üzere bizlerden izin istedi:

“Beyler kusura bakmayın, benim birazdan Yıldırım Avcı ile randevum varmış. Ben unutmuştum. Oraya gitmek zorundayım.”

Başta Kemal Baytaş, herkes ısrar etti:

“Olur mu şimdi gitmek! Araba gönderip Yıldırım Bey’i buraya getirtelim.”

“Olmaz, ayıp kaçar. O bizim eski genel başkanımızdır. Kendisine saygısızlık etmek istemem. Ben gideyim, biraz sonra tekrar buraya dönerim.”

Oysa böyle bir unutkanlığın olması mümkün değildi. Baytaş, yemeğe çağrılı olanlara günler öncesinden yazılı davetiye göndermişti. Bence Ağar bu konuda, oradan erken ayrılmak için bir mizansen hazırlamıştı.

Ağar’ın dönmeyeceğini anlamıştık. Nitekim bir daha gelmedi. Aradan kısa bir süre geçti, Erkan Mumcu da ayrıldı.

Oysa o gece orada bulunanların çoğu, Türkiye’de etkili olan gazetecilerdi.

Her iki genel başkan bu fırsatı kaçırmıştı. Birleşmeden, ittifaktan söz edilmedi. Ama en ilginç olanı, ikisi bir araya gelmedi, dostluk gösterisi yapılmadı, gazetecilere böyle bir mesaj verilmedi. Oysa tam “cicim günleri” yaşanıyordu.

İkisi de ayrı ayrı yerlerde, adeta (düşman demeyeyim de) birbirinin açığını kollayan iki rakip gibi duruyordu.

* * *

Benim jetonlar daha o gece düştü! Arkadaşlara aynen şunu söyledim:

“Bunlar birbirinden hoşlanmıyor. İkisi küs gibi duruyor. Bu birleşme işi falan bence yatar. Bu işin geleceği pek parlak görünmüyor.”

Gazeteci arkadaşlardan bazıları bu söylediklerimi kabul etti, bazısı itiraz etti.

İki genel başkan da gidince, ev sahibi ile biz konuklar yemek yedik, tartıştık, bol bol muhabbet ettik ve gece böylece bitti.

İki genel başkan da, o akşam çok önemli bir fırsatı kaçırmıştı. Dahası, aralarındaki soğukluk o gece hepimizin gözleri önünde ortaya çıkmıştı.

Sonra olanları hep birlikte izledik. DYP birleşme umuduyla kongre toplayıp adını değiştirdi, hemen ardından Anavatan adına Erkan Mumcu su koyuverdi! Nişan bozuldu!..

Bence burada kazık yiyen ve aldatılan DYP oldu.

Ve sonrasında, birleşme işi yattı. Ortaya çıktı ki, bu iki parti ve genel başkan arasında hiçbir sağlam ve ciddi anlaşma, uzlaşma yoktur. Birleşme kararı alınmıştır, ancak altyapı sıfırdır.

Birileri küsleri barıştırıp yüzükleri yeniden takmak için çaba harcıyor. Bundan sonra ne olur?

En iyi olasılıkla zoraki bir nikáh kıyılır ve seçim ittifakı gerçekleşir. Ancak taraflar arasına bir kez soğukluk girdi. İkisi de birbirine güvenmiyor. Bundan sonra bunlar barışır mı, mutlu olur mu? İşler iyi gider mi? Anlaşırlarsa seçimde ne yaparlar?

Özetin özeti: Bu yama dikiş tutar mı?

Ben bilemem. Tutmasını dilerim de, biraz zor olur!

15
Jun
07

Aleviler-Bektaşiler üzerine

TÜRKİYE’de cumhuriyet rejiminin, laikliğin sigortası olan bir kesim vardır.

Aleviler-Bektaşiler.

Sayıları hakkında çeşitli görüşler var. Bazıları altı milyon, bazıları 15 milyon Alevi-Bektaşi olduğunu söyler. Ülkemizde bu konuda sayım yapılmadığı için gerçek rakam bilinmez.

Onlar, hakkı verilmemiş kesimlerdir. Diyanet onların inançlarıyla ilgilenmez. Sadece Sünniler dikkate alınır.

Bir yerde cemevi açmak isteseler, karşılarına özellikle AKP‘li belediyeler tarafından inanılmaz engeller çıkarılır. İmar mevzuatı, arsa planı, inşaat yasağı falan filan!..

Alevi-Bektaşi kardeşlerimiz seçimlerde ilerici partilere oy verirler. Onların din tüccarlarıyla, din sömürüsü yapan partilerle herhangi bir ilişkisi bugüne kadar olmamıştır.

İbadetlerini küçük farklarla, her Müslüman gibi yerine getirirler. Aynı Allah’a inanırız, ramazan ayında aynı orucu tutarız. Sadece ibadet biçiminde çok az fark vardır. Evlerine ve cemevlerine gittiğiniz zaman oralarda iki resmin mutlaka asılı olduğunu görürsünüz.

Hazreti Ali ve Mustafa Kemal Atatürk.

* * *

Önümüzde seçim var. Aleviler oylarını kime verecekler? Bu konuda AKP’nin giriştiği oyuna alet olacaklar mı? Nedir o oyun?

Alevilerin ve Bektaşilerin 4.5 yıl boyunca yüzüne bile bakmayan, hiçbir isteğini kabul etmeyen, haklarını vermeyen ve onları ‘yok’ sayan AKP, şimdi o cumhuriyet rejimine içten bağlı, laikliğin sigortası olan kesime de göz kırpıyor.

İki adet milletvekili heveslisi Alevi bulup aday gösterdiler! Alevilere yem attılar.

Aleviler bu oltaya, bu kandırmacaya gelir mi? Bence gelmez.

* * *

İktidar partisi derin çelişkiler içerisinde. Bu oyunları yutturacağını zannediyor. Örneğin başbakanları şehitlerimizden “kelle” diye söz ediyor, sonra da Şehit Aileleri Derneği Başkanı’na adaylık önerisi götürülüyor! Bu yolla şehit ailelerini kafakola alacak!

Aynı oyun Aleviler-Bektaşiler üzerinden oynanmak isteniyor.

Listene o kesimden iki veya üç kişiyi alacaksın, onları aday göstereceksin, sonra laikliğin ve cumhuriyetin bekçilerine dönüp “Ey Aleviler, ey Bektaşiler, bakın sizden de adam aldık, oyunuzu bize verin” diye kandırmaya yelteneceksin!

Türkiye’de birileri cumhuriyet rejiminin altını sinsice oymaya, yavaş yavaş yok etmeye çalışıyor. İktidar gücünü ellerine geçirdiler, bazen açıktan, bazen de çaktırmadan bu işlevi yerine getiriyorlar.

Ülkemizde olanları her gün, hep birlikte izliyoruz.

Burada duyarlı olması gerekenler sadece Aleviler-Bektaşiler değil.

Din, mezhep, köken farkı gözetmeksizin, Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı olan bütün insanlarımızın seçimde aynı duyarlılığı sergilemesi gerekiyor.

Sen cumhuriyet rejimine, laikliğe, Atatürk ilkelerine bağlı kalmış milyonlarca insanımızı ve onların inançlarını iktidarın süresince yok sayacaksın, yıllar boyu suratlarına bile bakmayacaksın, sonra milletvekili olmaya hevesli birkaç kişiyi onların arasından cımbızla seçip aday göstereceksin!..

Ve o kesimleri bu yolla elde etmeye, tavlamaya, gözlerini boyamaya çalışacaksın! Oy avcılığının en yakışıksız yöntemidir.

Aleviler ve Bektaşiler bu oyuna gelir mi! Bu oltaya takılır mı!

Onları tanıdığım kadarıyla, hiç sanmam.

* * *

Emin Çölaşan’ın notu: Bütün partilerde milletvekili adaylarını kim seçti? Genel başkanlar. AKP’de kim seçti? Recep Tayyip Erdoğan!

Peki şu çelişkisine ne yanıt verecek? Milletvekili adaylarını halka seçtirmiyor çünkü halka güveni yok. Ama “Cumhurbaşkanını halk seçsin” diye anayasa değiştirtiyor! Kendisine sormalı: “Dün YSK’ya verdiğiniz listelerde, adayları parti üyelerinizin hangi kesimi, partinizin hangi il ve ilçe örgütleri belirledi?” Hiçbiri!

Beyefendi üç gün boyunca evine kapandı, isimleri ve sıralamayı tek başına belirledi.

Milletvekili isim ve sıralamasında millete, hatta kendi üyelerine güvenmeyenler, listeyi parti üyelerinden bile gizli tutanlar, cumhurbaşkanını halk seçsin diye atraksiyon yapıyorlar! Komik oluyorlar.

15
Jun
07

Pişman olacaklar ama…

SADECE yüzde 34 oyla Meclis’teki kelle sayısının yüzde 66’sını elde eden ve bu oy oranıyla tek parti iktidarı oluşturabilen ikinci bir parti dünyada yok.

Evet, her şey sadece yüzde 34‘le oldu. Anayasa değiştirildi, el çabukluğu marifet yöntemiyle yasalar altüst edildi. Kendilerine verilmeyen yüzde 66 oy oranını asla ve bir kez olsun dikkate almadılar.

Yani milyonlarca insanımız yok sayıldı.

Hep sığındıkları bir masal vardı:

“Efendim tek parti istikrarı! Allah korusun, Türkiye o koalisyon dönemlerine bir daha geri dönmesin.”

Türkiye’nin geçmişini hiç bilmedikleri için böyle konuşuyorlardı. Bilmiyorlardı ki, yakın tarihimizde en büyük atılımlar o koalisyon dönemlerinde yapılmıştır. Elbette bazen anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Ama o dönemlerde ülkemizin en büyük projelerine imza atılmış, büyük yatırımlar işletmeye alınmış, insanlarımıza aş ve iş sağlanmış, terör yok edilmişti.

Şimdi bugünkülere sorun bakalım!

İktidar olduğunuz 4.5 yıldan bu yana hangi büyük projeyi başlattınız? Hangi önemli yatırımı işletmeye aldınız? İşsiz sayısı niçin çığ gibi arttı?

Siz bakmayın çeşitli illerde yaptıkları dandik, göz boyamaca toplu açılışlara! Yıllardır hizmet veren yolları, kavşakları, okulları, hastaneleri, insanların gözleri önünde ve hiç sıkılmadan yeniden açıyorlar! Pek çok yerde tatlıcı dükkánı, çeyiz mağazası, otomobil galerisi, market bile açtılar!

* * *

Bu dönemde Türkiye sadece AKP’nin yerli işbirlikçilerine ve yabancılara yapılan satışlarla peşkeş çekilmedi. İstanbul Borsası’nın bile yüzde 74′ü yabancıların eline geçti.

Onlar çalıyor, onlar oynuyor. Türk insanı aş ve iş beklerken, yabancılar yüksek faizin çekimiyle borsaya geliyor, kazancını cebine koyup gidiyor. O paralar bizim cebimizden buharlaşıyor.

Milyonlarca insanımıza ise hiç yüzleri kızarmadan sadaka ekonomisi uygulanıyor. Belediyeler eliyle ücretsiz, bir aylık 500 kilo kömür ve gıda yardımı paketleri milyonlarca aileye dağıtılıyor. En büyük yolsuzluk, vurgun ve hırsızlık kaynağı olan belediyeleri bu amaçla da kullanıyorlar.

Yatırım yapmadılar, insanımızı işsiz bıraktılar, oy apartmak için işin kolayını buldular: Sadaka ekonomisi.

Ellerindeki tek koz din sömürüsü, türban sömürüsü.

Milletvekilleri emir komuta zincirinde oy kullandılar. Çoğu zaman neye oy verdiklerini bile bilmeden kulisten çağrıldılar, ellerini kaldırıp kabul oyu verdiler! Yarın aday listeleri kesinleşecek. Bunların yarıya yakını liste dışında kalacak. Nasıl kullanıldıklarını ve sıkılmış limon gibi şimdi nasıl çöpe atıldıklarını en geç salı sabahı anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak.

AKP‘nin dört kurucusundan biri olan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, partisinin içyüzünü gördü ve aday olmayacağını açıkladı. Edirne Milletvekili Ali Ayağ partisinden dün istifa etti.

Eğer bu kararlarıyla müşteri kızıştırmıyorlarsa, ellerini vicdanlarına koysunlar, içeride neler döndüğünü, nasıl kullanıldıklarını kendi kendilerine düşünsünler. O kadarı yeter!

VE ERKAN MUMCU

Kendisinin bir Truva atı olduğundan hep kuşkulandım. AKP’den seçildi, istifa edip ANAP’a geçti ve genel başkan oldu. DYP ile işbirliğine girişti. DYP’ye adını ve amblemini değiştirtti, sonra su koyuverdi.

Uzun süredir “en sert muhalefet söylemlerini” gündeme taşıyordu!.. Ve bazıları bunlara inanıyordu!

Cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören, hiçbir altyapı hazırlığı olmadan eksikleri ve yanlışlarıyla, yorgun ve bitkin Meclis’in son günlerinde keyfi olarak ve inadına AKP tarafından gündeme getirilen Anayasa değişikliği paketine, onlarla birlikte ANAVATAN olarak kabul oyu verebildi!

AKP’ye stepne oldu. AKP’yi partisi ANAVATAN’la birlikte çukurdan çekip kurtardı!

Siyaset sahnesinde kiminle dans ettiğini, hangi figürü ne zaman ve nasıl sergileyeceğini hiç kimse kestiremedi.

Kamuoyunda bir gücü var mı?

Gücü sıfıra yakın! Seçime tek başına girsin, alacağı oy oranını görsün.

Türk siyaseti döneklerden, çıkarcılardan, omurgasızlardan, ilkesizlerden, sağ gösterip sol, sol gösterip sağ vuranlardan, din tüccarlarından, hırsızlardan, namussuzlardan, milleti kandıranlardan, utanmazlardan kurtulmadıkça, biz bunların daha niceleriyle boğuşacağız.

15
Jun
07

Bak sen şu söyleyene!

BÜYÜK devlet adamı, cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül yabancı gazetecilere demeç vermiş ve eşinin türbanı konusunda şöyle demiş:

“Atatürk’ün eşi de başörtülü idi!”

Bunlar yakın tarihimizi hiç bilmez. Bilseler bile, konuyu saptırmaya kalkışırlar. Atatürk‘ün eşi Latife Hanım, evlendikleri l922 yılında gerçekten de başörtülü idi. Ama o sırada çok farklı bir Türkiye vardı.

Sonraki yıllarda Latife Hanım‘ın yüzlerce fotoğrafı vardır ve hiçbirinde örtü yoktur. Başı açıktır. Bay Gül bunları ya görmemiştir, ya da gördüğü halde, eşinin kapalı olmasını Atatürk üzerinden savunmaya kalkışmaktadır.

İkincisi ve daha da önemlisi, Atatürk o yıllarda bile eşinin (türban değil) başörtüsünü din sömürüsüne alet etmemiş, onun örtüsünü siyasette kullanmaya kalkışmamıştır.

Bu yolla insan tavlama küçüklüğünü göstermemiştir.

İnsan Atatürk ve eşi hakkında konuşurken biraz bilgili olmalıdır. Bilmiyorsa, öğrenmelidir.

Stepne

ANAVATAN, Anayasa değişikliği konusunda iktidarın stepnesi oldu. AKP‘ye destek verip soluk aldırdı, rahatlattı. Bu konuda savunmaları şöyle:

“Biz cumhurbaşkanını halkın seçmesini zaten istiyorduk. Bu fırsat önümüze gelince elbette kabul oyu verdik.”

İyi ettiniz! Böyle bir konu oylanmadan önce insan düşünür:

“Türkiye’de ciddi bir sistem değişikliğine gidiliyor. Bunun altyapısı var mı? Kamuoyunda tartışıldı mı? Bunun sonrası ne olacak?”

Bunlar ciddi işlerdir. AKP istedi diye hamhum şaralop yöntemiyle, el çabukluğu marifet, beş dakkada Beşiktaş anlayışıyla yapılmaz.

Anayasa değiştiriyorsun, sistem değiştiriyorsun, muhalefet partisi kimliğinde işin altındaki büyük boşlukları görmüyorsun. Bu nasıl siyasi partidir, nasıl siyasi anlayıştır? Cumhurbaşkanı’nın veto gerekçelerini bile okuma zahmetine katlandılar mı?

Fakat esas siyasi komedi dün patladı. Meclis’te AKP’liler, Anayasa değişikliği için Anavatan’ın stepne olmasını isterken, referandum yasasını gündeme getirmeyeceklerine söz vermişler!

“Abi merak etmeyin, bize güvenin” demişler.

Ertesi gün (dün) bu yasa da gündeme getirilince, bizim Anavatan, aldatılan eş durumuna düştü! Çok kızdılar. “Bize söz vermişlerdi, ayıp ettiler” demeye başladılar.

Söylemlerinde güya muhalefet yapacaksın, böylesine önemli bir konuda iktidar partisine destek olacaksın.

Başkalarına stepne olmanın bedelidir bu.

BiR MAHKEME BASKINI DAHA

ANKARA Büyükşehir Belediyesi Başhukuk Müşaviri olan Safa Altıoğlu isimli şahıs birkaç gün önce Ankara 7. İdare Mahkemesi’ne geldi. Mahkeme Çankaya Belediyesi lehine, bunların hoşlanmadığı bir karar vermişti. Şahıs orada bağırıp çağırmaya başladı. Önce Kalem görevlilerine, sonra da Mahkeme üyelerine bağırdı, hakaret etti. Kararı beğenmemişlerdi! Mahkeme tarafsız değildi, kasıtlı davranıyordu!

Mahkeme Başkanı, üyeler ve öteki görevliler tarafından tutanak tutuldu, adamın davranış ve sözleri imza altına alındı.

İyi ki adamın silahı milahı yoktu. Yoksa daha berbat ve üzücü işler olabilirdi.

Görüyorsunuz, yargıyı şamar oğlanına çevirmeye yelteniyorlar. Başbakanları Anayasa Mahkemesi’ne hakaret ediyor, onun yol verdiği alt takım ise mahkeme kapısında bağırıp çağırıyor, hakaret ediyor.

(Tarafsız Adalet ve İçişleri Bakanları belki bu baskını araştırıp işlem yapma gereği duyarlar!)

Peki bu baskın nereden kaynaklandı. Çok kısaca, özet olarak ve basitçe anlatayım. Bakanlar Kurulu, borcu olan 2541 belediyenin borçlarının silinmesine karar verdi. Bu konuda toplantılar yapıldı, uzlaşma komisyonları kuruldu. Bu yolla 2540 belediyenin borçları silindi. Biri hariç!

Uzlaşma Komisyonu kararına rağmen Çankaya Belediyesi!

Bu durumda Çankaya Belediyesi dava açtı ve Büyükşehir tarafından konulan hacizlerin kaldırılmasını istedi. 7. İdare Mahkemesi hacizlerin kaldırılmasına karar verdi, Bölge İdare Mahkemesi bu kararı onadı.

Mahkeme kararını uygulamıyorlar. Sonucuna elbette katlanacaklar.

Ankara 7. İdare Mahkemesi işte bu nedenle sözlü saldırıya uğradı ve tutanak tutuldu.

Bazıları iyice yoldan çıktı. Karar onların lehine ise eyvallah! Değilse mahkeme kararlarına ve görevlilere hakaret, baskın, her şey mubah.

İmamları hapşırıyor, cemaat öksürüyor!




İstatistikler

  • 449,602 Tıklama

 

Haziran 2007
M T W T F S S
    Jul »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930